Güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ekim 2014 Cumartesi

BAYRAM ve İNSAN HALLERİ


Kamera; Güven Marmara Adası

BAYRAM ve İNSAN HALLERİ

  Günaydın der, şafağın sesi; Nazende nazende… Bir kumru tünemiş çam ağacına; belli ki tabiatın ricasını yerine getirmiş. Birkaç genç kumruyu büyütüp doğaya kanat çırpmaya göndermiş…

  Halk Otobüsleri bayramın birinci günü ücretsiz! Binen yolcular memnun. Şoför ise hiç değil… Belli ki çalışma saatleri, şehrin tıkanık caddeleri hırpalamış onu. Bir de yerle yersiz yüzlerce soruya cevap vermek!

 Köy Minibüslerine gidecek halk otobüsünü 7 numarayı bekliyorum. Bir bekleyen daha var; bir beyefendi, kilosu pek de hokkalı! Durağa bir dakikada birkaç halk otobüsü yanaşıyor. Hepsinin ışıklı panoları hangi mahalleye, bölgeye gideceğini anlatıyor. Ama beyefendi, durakta bekleyen bol kilolu insancık; durmadan soruyor her otobüs şoförüne;

  “ Bu otobüs nereye gidiyor?” Şoförlerin verdiği cevap onu tatmin etmiyor ve bindiği birkaç basamaktan tekrar, söylenerek aşağıya iniyor. En sonunda dayanamadım; nereye gideceksiniz? 100. Yıl Mahallesine. Oraya 7 numaralı otobüs gidiyor, birazdan gelir. Verdiğim cevap onun için teselli olmuyor. Belli ki şafağın saatinde kalkmamış… Yüzüne soğuk yayla sularından çarpmamış. İncecik tastan da su içmemiş…

  Sonunda 7 numara geliyor. Kapılar açılıyor. Ücret vermeden binmek ne güzel… Pek de güzel bir hediye; bayram hediyesi… Otobüse binen insanlar suskun… Fırtına öncesi sessizlik gibi… Daha arkaya ilerledim. Orada insan sesleri var. Oldukça kilolu eskiden beri tanıdığım beyefendiyle tokalaştık. Kutlama töreni; hep bildik…

 Yanında oturan diğer beyefendiye mezarlığa gittiğini söylüyor. Babasının mezarının yol nedeniyle kaybolduğunu girip bir acıma sesiyle anlatıyor;

 “ Garibim yattığı mezarda rahat edemedi. Allah taksiratını affetsin! Her ölümlünün suçu olduğu niçin düşünülür? Niçin ölen kişi için garip, zavallı muamelesi yapılır? Yaşayan insanlar dururken!

 Nerede bir köy türküsü duysam, şairliğim den utanırım diyen şairin köylerinden birine; hatta birkaçına doğru ilerleyen minibüsün içindeyim. Tekirdağ'ın hızla boşalan yaşlı köyleri… Tepeleri, bayırları, ovaları ve boş okulları, ama gösterişli camileri olan köyler… Bütün yatırım öteki dünya adına görünse de, daha iyi bir yaşam için kentlere göç, iyi bir gösteri ve vurgun yapmış…

  Varacağım köye yaklaşırken bayırda çoban ve sürüsünü gördüm. Beyaz yün, eski kışların yakın dostu koyunların, postlarıyla sert rüzgara aldırış etmeden küçük taze otları koparışları yaşam adına vazgeçilmezdi.

 Çoban sımsıkı sarınmış. Rüzgar kuzeyden sınıyor zayıf vücutlu çobanı. Çobanı düşlerin gezintisine davet ediyorum. Jules Renard’ın köy felsefesine nazik bir selam vererek;

 “ Köyüne büyüteçle bakan insan olmayalım!” 

 Renard başka yerlere, hatta tüm dünyaya, belki de evrene davet ediyor bizi… Bütün sınırları yerle bir etmeye; garip sınır oyunlarının zavallı kavgalarını terk etmeye…

  Çobanın torbasına birkaç alet, teknolojinin mucizelerini koyuyorum. Bir telefon, bilgisayar cinsinden… Hem fotoğraf çekiyor, hem video… Hem de tüm dünya ile iletişim bağları kurmaya yarıyor. Müzik, her an birkaç tuşun ucunda. Çobanın torbasına birkaç kitap da bırakıyorum. Nasırlaşmış ellerine sürdüğü kremi unutmuyorum. Yüzü kavrulmasın, “yüzün yağları ve sıhhati önemlidir”, diye kulağına bağırıyorum çobanın…

 Çoban beni duymuyor. Ben duyuyorum onu; tüm yüreğimle. Çobanın çobanlığını sevdiği kadar, şehri de sevdiğini, seyahati de, öğrenimi ve öğretileri de sevebileceğini anlatıyorum. Onun da kravat takıp, güzel kokulu sabunlarla yıkanıp, kız arkadaşıyla müzeleri, konser salonlarını gezdiğini görüyorum.

 Bu işe en çok tepki verenler; çobanı seviyorum diyen insanlar. Çoban kalmalı o! Öğretileri, değişimi tanıyan çobanın, çoban kalıp kalmayacağını merak ediyorum…

 Güven Serin 



  

  

27 Şubat 2010 Cumartesi

YALANCI ÇOBAN

Kamera; Barış  GELİBOLU

 Bu ülke, kıtlıkların,hastalığın, debremlerin,göçlerin,
kültürlerin savaşını verdi de bir türlü; Siyasi,Ticari
yalanların SAVAŞINI veremedi...
YALANCI ÇOBAN


Yalan ve doğruluk üzerine nutuk atmayacağım. Biliyorum ki yalanlarımız, yalancılarımız çoktan diz boyunu aştı. Yalan-dolan-talan; meslek haline gelmiştir diye düşünüyorum.

Hani bir zamanlar yalancı bir çoban varmış. İkide birde köye gelip, sürüsüne kurt saldırdı der tüm köylüyü ayağa kaldırır telaşa verirmiş. Bir, iki, üç derken bir gün gerçekten de bir kurt sürüsünün saldırısına uğramış. Ve yine eski günlerdeki gibi köyüne gelip; “ Komşular koşun yetişin, koyunlarıma kurtlar saldırdı.” Avazı çıktığı kadar bağıran çobana kimse inanmamış. Çünkü yalancı çobanın yalanlarına bıkmış ve alışmış olan köylü yine öyle bir yalanla aldandıklarını sanmışlar.

Tabi ki olan olmuş. Kurt sürüsü yalancı çobanın koyunlarının tümünü telef etmiş. Çoban da yalanın, yalancılığın keyfini çıkartamadan gerçeğin acı uyarısıyla büyük kederlere bürünmüş.

Şimdi yalan ve doğruluk üzerine ciddi araştırmalar içine girsek; tümden suçlu bulunur, hesabımızı veremez hale geliriz. İnanın dostlar; yalan artık bizim kabul edeceğimiz, övüneceğimiz bir kültürümüz olmuştur.

Bana soracak olursanız ben en çok siyasi ve ticari yalanları önemsiyorum. Bir toplumu tümden yok eden, adli ve adalet dünyasını iş yapamaz hale getiren yalanların, aldatmaların çokluğundandır.

Artık uygar dünyanın en önemli gerçeği; ticaret alanları içinde tartışmak gerekir. Bir toplumun ticareti, öz sermayesi güçlüyse doğal olarak; sanata, sağlığa, eğitime, sinemaya, tiyatroya ayıracağı maddi olanağı da güçlü oluyor. Güç kazanan ülke insanı, sosyal, sanatsal açıdan da güçlenmeye başladığı zaman siyasi yalanları, aldatmaları da sorgulayıp yerinde tepkileri göstere bilir.

Sonuç olarak ülkenin iyi bir ticari ortamı, yalan-dolan-aldatma üzerine kurulmuyorsa kişiler arasında ki güven de artacak. Adliyelere düşen büyük iş yoğunluğu da azalacaktır. Bu istikrar karşısında değerli ve çok bilgili avukatlarımızın işi biraz azalacaktır ama bu da toplumun refahı, kalkınması adına hoşgörü ile karşılanmalı.

Şimdi ben bir kalem sahibi olarak bana verilen değerli bir köşede genel olarak mazlumun, halkın yanında yazılara yer verirken bugün de biraz iğneyi kendimize batırma ihtiyacı duydum. Öyle ya, belediyeciyi, maliyeciği, polisi, vekili, kurumları eleştirmek bizim boynumuzun borcudur. Çünkü bu kurumlar, bu şahıslar çok önemli işler yapıyorlar. Ve bu kurumların şahsiyetlerinin yanlışları büyük bir kemsi etkiler. Bir gazeteci olarak, halkın sesi, mazlumun ümidi olmak güzel bir duygu!

Fakat hatayı sürekli kurumlarda, çalışanlarda arar kendi kendimizin sorgulamasını yapmaz isek; bir yanımız hep eksik kalır. Bir taraf hep masum, bir taraf ise hep yalancı ve kötü! Böyle bir şey tabiatın dengesine haykırıdır. Suyun yolu değiştirilirse o su kendine bir yatak bulacaktır. İşte gelişmemişliğin yaratacağı gerçeğin sesli duyurusu, tespiti de ortadadır. Bizler daima gelişen, gelişmekte olan ülke kandırılmışlığı içinde yol alırken; gelişmiş, altyapısını, eğitimini tamamlamış ülkeler ile aramızdaki yüz yıllık farkın hiç kapanmadığını da görürüz.

Bizler gelişmeyi vekili, bakanı zırhlı araca bindirmek olarak algılarken, gelişmiş uygar bir toplum tüm zırhları, duvarları kaldırıp, polisini, bakanının bisiklete bindirip sporun da keyfini çıkarttırır.

Bugün yazıma konu olan “YALANCI ÇOBAN” bizim içimizden birisi. Bir esnaf! Çokbilmiş, çok şey yapabileceğini sanan, hak ararken, başkalarının hakkını düşünmeyen gerçek bir yalan adamı.

Öyle ya, siyasetçimizi, memurumuzu, işçimizi, bakanımızı yalancılık ile suçlarken, biz, bize düşen payı da anlatmayalım mı? Bu vekiller, bu bakanlar, bu siyasetçiler bizim içimizden; biz doğrucu Davutların ülkesi içinden çıkmadılar mı? Elbette yalanı-dolanı-talanı da yapan; bizim analarımızın evlatları, yalancı çobanlarıdır.

Daha dumanı tüten çok taze bir olay; bizlerin içinde yaşayan ve bizden birileri olan insanların da ne büyük bir kandırmaca, aldatmaca yalanları içinde olduğumuzun soylu gerçeğine tanık oldum.

Bir iş nedeniyle bir esnafa gelmiş bir müşteri yanında da ona destek olsun diye bir arkadaşını getirmiş. Öyle ya, bizler hemşericiliği, ahbap-çavuş ilişkisini de özümsemiş bize ait harika bir kültür olarak benimsemişiz! Katiyen kendimize güvenmez, kendi yeteneklerimizi ortaya koymayız. Bir destek, bir köstek hep lazım gelir bizim gibi üst kimlikli okumuş insanlara. Okumanın övünmesini yapar da, doğru dürüst bir kitap okumadan ömür tüketiriz.

Neyse bizim arkadaşın yanına gelen müşterisi meramını eksik anlatınca, yanında getirdiği arkadaşı söze girdi. Hem de ne giriş. Sazı bir aldı eline, ağıtlar, ikazlar, tehditler, suçlamalar yaptı.

O ana kadar sessizce dinleyen esnaf arkadaşım nazikçe sordu; “ Sen kimsin? Seni misafir olarak kabul edip hoş geldin dedik. Başköşeye oturttuk. Sen şimdi bilmediğin bu işin hesabını mı soruyorsun? Ne hakla?”

Bizim arkadaşın müşterisinin çokbilmiş arkadaşı; yine sazı eline aldı; “ Ben dedi, bu arkadaşın avukatı oluyorum. Onun hakkını savunurum.”

Sonradan öğrendik ki, “ BEN AVUKATIM” diye savunmaya, suçlamaya, saldırıya geçen adam da bir esnaf. Ama kendince “yalancı çoban” özentisi içinde bir korku sergileyip güç gösterisi yapmak istemiş! Elbette ağzının payını da aldı. Piyasanın ve tabiatın soylu dengesi, yalanı-dolanı ve talanı kendi içinde ayıklayıp en güzel acı gerçeğin doğrularıyla mayalayacaktır bir gün!

Etrafıma bakıyorum da, biz doğrucular ne kadar da çok yalana bulaşmışız. Ve bizler daha iyi bir yaşam, yönetim, eğitim isterken bile; kim bilir ne yalanlara başvuruyoruz…

Güven

























17 Şubat 2010 Çarşamba

OKUYUCUYA TEŞEKKÜRLER

Kamera; Güven
Bir rüya gibidir Topkapı'ya,Afyasofya'ya,
Sultanahmet'e bakmak,akışların
en akıntılı yerinden...

Kamera; Güven 
Şehri Tekirdağ'ın eli fırça tutan ,tuvale can veren
insan; Doğan Yıldırım Erdem Hoca'ya
SELAM OLSUN

Kamera; Güven   Gürsel Bey
Sesi ile her ay bizlere solo ve koro sanat
müziği keyfi yaşatan güzel insana
minnettarlığımı fısıldıyorum.


Haylazlık güzel şey.:)) Kırk yılda bir olsa, gezmekten
vakit buldukça Öğretmen Evi'nin sessiz
mekânına süzülürüm. Süzüm, süzüm :))

OKUYUCUYA TEŞEKKÜRLER


Bazen en içten teşekkürler, bazen de en okkalı küfürleri duydum yazılarımın kalem ile buluştuğu 2,5 yıllık zamanda. Zaman kendi boyutunda ilerlerken, dünya da çok yol aldı bu süre içinde. Elbette ben de yazılarım ile bir sürü yolculuğa çıktım. Mümkün mertebe ideolojik, şahsi hesaplaşmalara önem vermeden; toplumsal duyarlılığı taşıyarak…

Bugün 648 yazım belki de çoktan yapmak istediğim “teşekkür” yazısına ayrılmalı diye düşündüm. Öyle ya; biz kalemleri besleyen yegâne enerji; okuyucunun bedeninde, kültüründe var olan değerler değil midir? Ve nasıl ki yergiyi hak eden insanlar bu kalemin nazik satırlarına konu oluyorsa, yazının büyülü yolculuğunda özeleştiri, övgü ve öfke soluyanlar da teşekkürü, hatırlanmayı hak ediyordur diye bu yazımı onlara adadım.

M.S 648’li yıllara giden bir zaman makinesine hiç ihtiyaç duymadan tarihin derinliklerine insek; 648’lı yıllarda da kısa süreli barışlar, uzun süreli savaşların olduğunu göreceğiz. O zaman da bilgi, doğruluk, erdem, adalet; mumla aranan çok az bulunan yaşam biçimleri, karakterlerdi. İnsanlığın ilerlediği, mutlu olduğu kısa süreli zamanlarda; adalet, erdem, bilgi; başköşeye oturtulmuş…

Ne, Dante gibi cehennemin kapısı üzerine; “BENİ SONSUZ SEVGİ YARATTI” yazacağım, ne de Friedrch Nietzsche gibi; “ BENİ DE SONSUZ NEFRET YARATTI” felsefesine sığınacağım.

2,5 yıllık yazı hayatımın mutsuzluktan çok mutluluk ile şekillendiğini, amatör kalemimin çıraklık uğraşlarında olgunlaştığını 648. yazı ile buluşturup soylu okuyucuma ayrıt etmeden teşekkürler yapacağım.

Kimisi mail yoluyla, kimisi telefonlar ile kimisi de birebir kendi ağzı ile iltifatlar, övgüler, yergiler, açıklamalar yaptılar. Bize düşen de, hepsinden beslenip o besinlerin hakkını vermektir. Zamanı da bu zaman deyip; değerli okuyuculara biraz mizah yardımıyla bazı yaşanmışlıkları hatırlatacağım.

Bir zaman önce belki yazı hayatımın ortalarında bir yerdeyken, bir sabah yüksek bir yöneticinin sesi ile güne merhaba demiştim. Telefondan aranıyordum. Ve ilk sorgu; “ Benim kaç yılık Tekirdağlı olduğum ile ilgiliydi.” Ve ikinci sorgu ise; “ Yazımın ideolojik bir anlam taşıyıp taşımadığınla ilgili oldu.”

Çok uzun bir süre devam eden telefon görüşmesi sonuncu, tarafsız bir gazeteci merakı ile toplumsal sıkışmanın dertlerini buluşturan yazımın art niyetsiz olabileceği anlaşıldı ki; sert ifadeler ile başlayan telefon görüşmesi, yüksek yöneticimizin dost hane yumuşak inişiyle noktalanmıştı. Bu arada epey ter de dökmüştüm hani!

Bir başka telefonla aranışım İstanbul’da güzel bir günde, güzel bir törenden sonra olmuştu. Moda’nın sakin, sessiz ve gösterişli kordon boyunda ilerlerken çalmıştı telefonum. Arayan kişi; yine yüksek rütbeli, vakur duruşlu olmayan bir efendinin sesiydi. Çok kızgın, çok doluydu. İlk sözü; “ Güven Bey ile mi görüşüyorum” oldu. Ben, evet deyince; “ Asıl cahil olan, tarafsız olan sissiniz. Seni mahkemeye vereceğim, sana benim kim olduğumu göstereceğim.” cümleleri ile soluksuz devam etti.

Vakur duruşlu olmayan bu efendi okkalı küfürlerinin yanında, tehditler de yaptı. Ama asıl ilginci, işin kara mizahı; “ Ya biz seni ve yazılarını seviyoruz, gel de konuşalım.” sözü oldu.

Bir başka okuyucunun anımsadığım ve her zaman güldüğüm sözü ise; Bu okuyucu benim baharatlar ile günlük hayata dair sentez yaptığım bir yazıyı okumuş. Ve bir gün sonra beni gördüğünde söylediği ilk söz; “ Ya yazını bir değil üç kez okudum ama hiçbir şey anlamadım.” diye oldu. Hep beraber gülüştük. Ve sonra da söylemine devam etti; “ Ama ondan önceki yazını çok iyi anladım ve etkilendim.” dedi. “ Hangi yazım” diye sordum; “ Hani Tanrıça ile ilgi içinde AŞK geçen yazın.” dedi. Yine gülüştük.
Anladım ki okuyucu fazla teknik, fazla ciddiyetten hoşlanmıyor. İçinde Aşk, Tanrıça, Masal, Uyku geçen yazılar, beğeni görüyor.

Bir başka okuyucu yolda beni durdurup hoşlanmış olduğu bir yazıyı sakladığını, ileride torununa göstereceğini söyledi. Bir başka okuyucu vefat etmiş babalarını onurla andığım bir yazıyı ailece destan okur gibi okuyup, günlerce ağladıklarını anlattı. Bana uzaktan selam verip de, çok yakınıma kadar gelip beni sokakta durduran utangaç okuyucuyu da hiç unutmuyorum. Onu da mutlu eden, beni durdurup elimi sıkacak kadar harekete geçiren yazım; “ GANOS TEPELERİ” ile ilgili yazımdı.

Yine anladım ki maceraya tabiata dönük yaşayışlar yazıya dökülünce okuyucu seviyordu. Çünkü durgun hayatı, suskun kişilikleri olan çoğunluk; belki de pas geçtikleri hayatlarını, yerine koyamayacakları geçmişlerini bazen yazılarda buluyor, beyinsel yaşanmışlık ile kucaklıyor olmalılar.

Bir başka okuyucu ise beni her gördüğünde; “ Yazını okudum, çok farklı buldum ve beğendim. Ama çok ağır! Biraz hafiflet de her kez okusun.” diye yaptığı uyarıyı da anlayışla karşılayıp, gerçekten de ağır mı yazıyorum sorgulamasını yaptım. Farkına vardım ki, ucu açık ve düşünmeyi gerektiren gerçekler ile karşılaşmayı sevmiyoruz. Hayalleri hayalperestlik ile karıştırıp, marifetli olmayı, marifetsiz küfürler, saldırılar ile beslemeyi de ayrı benimsiyoruz. İçinde koridorları fazla olan yazılar, yüce insanın milyarlık hücrelere sahip beynine ağır geliyormuş; ben buna şaşar bakar şaşı kalırım…

Sevgili pek kıymetli vakur okuyucu; 648. yazım ve hâla işiten kulağım, gören gözüm, dokunan bedenim, tat alan dilim sağ ve salim durumdayken; sizlerden gelen okkalı sevinçleri, küfürleri, uyarıları, övgüleri; kalbimin başköşesinde saklıyorum.

Hiç kimsenin şüphesi olmasın ki bana yollanan her türlü duygu, söylem, eleştiri, övgü; yine siz vakur değerli okuyucuya YAZI olarak geri dönecektir. Ve bizlerin kalemi, gazetemizin fedakâr yöneticilerinin gayreti ile daha kim bilir kaç kez teşekkürler, iltifatlar edeceğiz birbirimize…

 Güven

 Not; Tekirdağ Habertrak gazetesinde çıkan 648. yazım beni etkileyen tüm dostların soylu enerjisi ile hayat bulmuştur. Doğal olarak blog kültüründen de etkilenen bu haylaz adam, bu yazı vesilesiyle buradaki dostalara da teşekkür adına, saygı adına EL UZATMAK istedim.

 El uzatmak güzel şey. Ele eldeki enerjinin sıcaklığını şüphelerden arınarak fark etmek de ayrı bir güzellik olmalı. :))













12 Şubat 2010 Cuma

HÜZÜNLÜ MUTLULUK


 Anlamlı dünyanın anlamsızlığı içinde,
düşünür gibi yapıp düşünemeyenlere inat;
hayalleri bazen resimleştirmek, bazen de
yazıda buluşturmak çok hoş ve eğlenceli.:))

HÜZÜNLÜ MUTLULUK




Hüznün mutluluğu mu olur? Elbette olur. Duyguları denetim altına aldıysanız. Duygular ile aklı dengelemeye çalışıyorsanız; mutluluğun hüzünlüsünü yaşarsınız. Mutlusunuzdur mutlu olmaya ama hüzünlüsünüzdür. Hüznünüzü de anlamlandırır, öyle saklarsınız. Hatta bu hüznü kimseler ile paylaşmak bile istemez, ona toz kondurmazsınız.

İşte bu yüzden “kulak misafiri” olmayı seviyorum ben. “Gezen Kurt Aç Kalmazmış” felsefesinden yola çakarak; gezdiğim yerlerde, tanıdık veya yabancı yüzleri, sesleri, sohbetleri takip etmenin ayrıcalığını keyifle kabul ederim.

Dışarıdaki soğuk havanın bedeninizi üşütmesine şükür edip, sıcak bir mekâna sığınmanın sıcak kahvesini içerken; soylu bedenlerin hüzünlü mutluluklarını da dinleme şansınız olur. Öyle bir şanslı günümde, hüzünlü bir mutluluk sohbetine yakın oldum.

Ahşap masanın ahşap sandalyelerinde dışarısının soğuğuna karşın; içerinin sıcak kahvesini yudumluyordum. Hemen karşımda da bir kadın, bir erkek oturuyordu. İki bedenin başı da dik duruyordu. Yüzlerinde ki anlayış; onların son buluşması olduğunu gösteriyordu. Hüzünlüydüler, birbirine saygılıydılar. Ama belli ki yolları ayrılmak üzeriydi.

Kadın; “ Çok üzgünüm canım yanıyor. Biliyorum senin de canın yanıyor ama ben bu ilişkiyi artık devam ettiremeyeceğim.”

Erkek, yutkundu. Sanki duyacağı son sözü duymuş ve hiç beklemiyormuş gibiydi. Ama bakışlarda kırgınlık ve öfke yoktu. Görünen o ki, erkek de, kadın da oynanan son tangonun mümkün-mertebe uzun sürmesini bekler gibiydiler. Ve kolonlardan duyulan şairin sesi onların hüznüne; tuz-biber ekercesine;

“ Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun etme. Başka bir yar, başka bir dosta meylediyorsun etme. Sen yâd eller dünyasında ne arıyorsun yabancı. Hangi hasta gönüllüyü kastediyorsun etme.” diye devam ediyordu.

Erkek, gururlar onuru çoktan ayırmış bir yaşın olgunluğu içindeydi. Kadın daha genç görünse de, erkeğin yanında bilgelik tanrıçası gibi duruyordu. Belli ki kadın da oldukça acı çekiyordu. Birbirine o kadar çok yakışıyorlardı ki; sanki aynı boyda, aynı karakterde, aynı kaderi paylaşmanın içindeydiler gibi…

Erkeğin karın ağrıları tutmuş, başı dönüyordu. Kadın, bir damla yaşı dışarı lütfetti. Ve erkek o tuzlu damlayı dudağı ile sildi. Erkek, daha bir duygulanmış olacak ki, kadının yaşlarından çok daha fazlasını üretti. Kadın da aynısını yaptı. Erkeğin damlalarını dudağı ile sildi.

Tanrım, bitişin mi, yoksa başka bir başlangıcın hikâyesine mi tanık oluyordum? Kafam iyice karışmış, ama merakım da arttıkça artmıştı.

Erkek, bir türlü beklediğim soruyu sormuyordu kadına. “ Neden” demiyordu. Niçin demiyordu onu anlamaya çalışıyordum. Benim bilmediğim yaşanmışlıklar, korkular ve başka çekinceler olmalıydı. Ama görünün o ki; erkek ile kadın; zorunlu ayrılıkların hüzünlü mutluluğunu yaşıyorlardı. Sanki kalırlarsa daha çok üzülecekler de bir an önce bitirip; zirveye çıkmış, bedenleri tutuşturmuş, kanlarını fokurdatmış aşklarını tam bu anda koruma altına alıyorlar gibiydi.

Erkek, uzun bir suskunluktan sonra; “ Tamam dedi. Bitirmen gerekiyorsa, seni mutlu edecekse, bence de bitmeli. Biliyorsun ki, ben sevgi vermek ve almak için buradayım. Tek taraflı yaşanacak sevgi alış-verişi beni mutlu etmez. Kal diye yalvaramam. Biliyorum ki; gideceksin sen!”

Kadın; “ Ne olur kendini çok üzme. Üzülmeni daha fazla üzülmeyi istemiyorum. Asıl senin ayrılalım dediğin zaman ayrılmalıydım ben. Hata ettim. Çok üzgünüm ben. Çok… Ama sana uzattığım bu eli dostluk eli olarak sakla. Hep dost kalalım senle.”

Kim diyebilirdi ki az önce birbirinin gözyaşlarını dudakları ile silen, birbirilerine bakarken bile incitmekten korkan bu iki insan; son buluşmanın son anlarını yaşıyorlar diye! Kim bilebilir di? Öyle bir ana tanık oluyordum ki; neredeyse kanım donmuştu. Sanki bir film izliyor ve o filmin kahramanlarına bağlandıkça bağlanıyordum. Bu ayrılık, benim ayrılığımdı sanki! Sanki erkeğin karın ağrısı, beden sızıları bana geçmişti. Ve benim de gözlerim dolmuş, artık son anı, bekleyim mi, beklemeyim mi çelişkisin yaşıyordum.

Erkek, “ Sana hep inandım. Seni aldatmadım. Ve seni kendi tercihim ile istedim. Senin için yoruldum, koşturdum, üzüldüm; ama bunları sen istediğin için değil, ben istediğim için yaptım. Ve şu an; sana kızıp, seni lanetlemiyorum. Biliyorum ki, bu başka bir yazgının gerekli olan yaşanmışlığıydı. Biliyorum ki; bu yaşanmışlık, bizim hüzünlü mutluluğumuzun yazgısıydı.”

Kadın, gözündeki bilge tanrıça bakışları son bir kez vermekten çekinmedi. Erkeğini kollarına almamak için zorlanıyordu. Ama güçlü ve ne yaptığını bilen bir kadındı. Sanki yaşananları, daha önceden yaşamış, şimdi bir filmin harika çekimini yapıyor gibi; başı dik, soylu bir duruş içinde; tüm hüznü kucaklamıştı.”

Erkek, gururlu bir kalkış yerine onurlu bir kalkışı tercih etti. Ve “Biliyordum”

—Neyi

“ Bu baş döndürücü birlikteliğin sonlu olacağını biliyordum. Yamaçlara, tepelere çıkıp, kör vadilere ineceğimi de biliyordum. Ama bu kadar çabuk sonlanacağını bilemiyordum.” dedi.

Erkek, kadına kadının soylu duruşuna elini uzattı. “Seni önemsedim, seni önemli buldum. Seni saklayacağım.”

Artık dökecek yaşları da yoktu, birbirilerine mazeret gösterecek acemilikleri de. Duyguları, akıl ile denetlemişler, romantizmi, realizm ile sonlandırmışlardı. Kadın, sıhhatli bedenini ve dimdik başını; bilge bir tanrıça gibi taşıyarak; arkasına bakmadan çıktı ve gitti.

Erkek, daha bitiremediği belki de hiç bitirmeyeceği kahvesinden çok az bir yudum aldı ve o ana kadar fark etmediği bana; hüzün dolu mutlu gözlerle baktı. Tanık olduğum olayı; yaz der gibiydi; yaz, çiz ve aktar bu hüzünlü mutluluğu…

Güven