Can Yücel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Can Yücel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Şubat 2022 Cuma

YAŞLI MÜZİSYEN

 


PABLO PİCASSO

                                                   YAŞLI MÜZİSYEN

                     

      ( Tuttum İnsanları Sevdim )

  Onunla hava limanında uçakların kalkma saatini beklerken tanıştım. İkimizde erken gelip hava limanı içerisinde kitap okuyup gözlem yapma görgüsüne saygı duyduğumuz belli… Antalya’ya bir davet için gidiyordu. Sevenlerinin isteği üzerine bir de müzik ziyafeti çekeceklerdi…

   Gözleri ışığa duyarlı olduğu için güneş gözlüğü takıyordu. Bir süreliğine çıkarsa da izin isteyerek yine taktı. Neredeyse ömrünün tamamını müzikle geçirmiş. Bolca anı ve serüven biriktirmekten başka hiçbir yatırımı ve birikimi yokmuş…

  Klasik manada sağlamcı ve çalışkan insanlara göre ; “ Bir baltaya sap olamayan” iyi insanlardan biri sayılmakta. Bu zamanda birkaç ev, birkaç araç ve yüklüce bir hesaba sahip değilsen, iyi olmak, sanatçı olmak yeterli görülmüyor.

  Her şey daha büyük, daha güçlü, daha ses getiren, fazlasıyla beğenilen mantık üzerine kurulunca; tam manasıyla bambaşka bir dünyevi amaç içerisinde buluyor insanlık kendisini.

  Devreye giren, insanlığın o korkunç ve yarı tanrı isteklerini yerle bir eden şey yine sanat oluyor. Sanatçıların insana dokunuşları farklı farklı oluyor. Kimisi müzik, bazıları sinema, tiyatro veya opera ile…

  Öykülerin dokunuşu ise apayrıdır; Goriot Baba’nın yaptıklarına, bugün için kaç kişi “ fedakârlık ve evlat sevgisi” der? Kim bilir ne küfürler ederler; muhteşem serveti sadece sevgi adına harcadığı için Goriot Baba’ya.

  Yaşlı müzisyenin yüzündeki tebessüm, özgürlüğünün kendi ellerinde oluşundandı. Nerede duracağını bilip, neyle yetineceğine çoktan karar vermiş olmasındandı…

  Tuvalete gitmek için izin istedi. Bavulları, gitarı ve yan tarafta duran kitabı bana emanet bırakıldı. Dokundum ben gelmeden önce okuduğu kitaba. Can Yücel’in şiir kitabıydı.24.sayfa ile 25,sayfa arasında beyaz bir kâğıt duruyordu. Kurşun kalemle bir sürü not düşülmüştü beyaz kâğıdın üzerine. Okuduklarıyla ilgili hatırlatma notlarıydı hepsi.

  24.sayfada epey çalışmışa benziyor. Altmış dokuz dizeden oluşan şiirin ismi; Bir Numaralı Halk Düşmanıydı. Dizelerin yarısından fazlasına işaret bırakmıştı yaşlı müzisyen. Kimisinin altını çizmiş, kimisi üzerine bir, bazılarına iki, üç ok işareti yapıp önem sıralarını belirlemişti.

  Can Yücel’in şairliğini sevmeme bilmeme rağmen bu şiiri hiç okumamıştım. Hayli uzun ve neredeyse tüm zamanlara hitap edecek derece sosyal meselelere dokunmuştu şair;

“ Reis Bey dedim Reis Bey

Asın beni dedim dövün öldürün beni”

 Şiire dalalı, notların içinde gezinmem kaç dakika sürdü bilmiyorum. Geçen süre içerisinde yaşlı şair geri dönmüş, kitapla olan tanışma törenini sessizce tebessüm ederek izliyordu. Onu gördüğümü anlayınca;

 “ Lütfen, rahatınıza bakın. Siz gelmeden önce okuyordum. Can Yücel’in Bir Halk Düşmanı şiirini de çok severim” dedikten sonra koltuğuna oturmadan önce almış olduğu kahvelerden birini bana uzattı. Küçük bavulundan bir kitap daha çıkartıp beni rahat bırakma adına açtığı bir başka kitabın sayfalarına daldı.

  Yaşlı müzisyenin nezaketi sayesinde hayli ilginç, duyarlı bulduğum şiirin altmış dokuz dizesini birkaç kez okudum. Dikkat çektiği notlarını irdeledim. En çok çizgi ve ok bıraktığı son dizelere iyice yoğunlaştım;

“ İşte böyle dedim Reis Bey

Başınızı ağrıtmayım

Yoksa bunlara gelinceye dek daha ne haltlar karıştırmadım

Biliyorum suçluyum razıyım cezama

Çalmadım öldürmedim ama

Daha kötüsünü yaptım

Na’aptım biliyor musunuz Reis Bey

Tuttum insanları sevdim”

  Kitabını teşekkür ederek iade ederken yaşlı müzisyene şu soruyu sordum;

-        Siz de şairin yaptığı gibi yaptınız, ömrünüzün bütününde insanları sevdiniz değil mi?

Biraz acılı, biraz soslu yüce bir tebessümle başını iki kez öne eğdi. Onun evet deyişi fazlasıyla sessiz ve duygu yüklüydü. Çünkü gözlerinde birkaç yaş tanesi, ömürleri ve ömürler ötesini anlatıyor gibiydi…

 Güven SERİN 


10 Haziran 2019 Pazartesi

ÇOK Bİ GÜZEL


Onun varlığını Keşanlı Ali ile duydum.
Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu hikayesiyle
ruhuyla,edebi yanıyla dost oldum...




Aşkolsun Sana Çocuk;Aşkolsun...

ÇOK Bİ GÜZEL

   Kuzguncuk’ta Çınaraltı Kahvesinde boğazı seyrediyor Can Yücel. Karşı kıyılardan ötelere, daha ötelere, insanlığın her olduğu yere uzanıyor da yetmiyor, yetemiyor.

   O gün birçok insan gibi bir insan ölmüştü; Haldun Taner. Şairin seyrek beyaz saçlarını, Firişka rüzgârı yalayıp duruyordu. Hafiften bir esintiydi ama şairi teselli etmiyordu.

  Beyaz bir kâğıda dökülüverdi gözü yaşlı sözcükleri-mısraları;

“Baktım sana Yahya gibi
Teşvikiye’den
Kimler seni etmiş olmalı ki teşvik
Küplüce’ye(taa)gidiyordun…
Yürüyordun aramızda
Yürüyordun aramızdan…
Giderayak
İnsan Haldun
Çok bi güzel
Çok bi güzel
Çok bi güzel
Yepyeni bir İstan-buldun…
  Bir gün önce Küplüce Mezarlığına gömülmüştü Haldun Taner. Hani Kadıköy’de hemen iskelenin karşısında Devlet Tiyatrosunu ismi verilen Haldun!

  Onun kaleminden, gezip durduğu ilçelerinden, hikayelerinden söz etmeden olmaz! Şişhaneye Yağmur Yağıyordu hikâyesi, zamansızlığın ödülüne layık görülmüş, uçsuz evrenin içinde edibi dünyaların yörüngesine çoktan oturmuştur.

  Keşanlı Ali Destanı; başlı başına bir destan… Ya onun seslenişi;” Çok Güzelsin Gitme Dur” ricası; kendi dilinden dökülen sözcüklerle bi tamam olur; “ Ölürse Ten Ölür, Canlar Ölesi Değil.”

  İnce beyaz saçları, sigara dumanından sararmış sakal ve bıyıkları, bir can taşıyordu hükmetmek istemediği dünyaya, bir hınç duyuyordu. Sıkkındı canı Haldun’dan önce de, sonra da.

   Sıradanlığı, basitliği sevdiği kadar aklı, mizahı, sanatı seviyordu. Bir ayrılışın öyküsü, hiç bitmeyecek hissiyatında ki ocakta yine bir şeyler pişiriyordu;

“İnsan Haldun
Çok bi güzel
Çok bi güzel
Çok bi güzel
Yepyeni bir İstan-buldun…”


Güven Serin  






11 Nisan 2019 Perşembe

CAN YÜCEL'İN GÖZYAŞLARI








SÖZ SÖZÜ AÇIYOR; CAN YÜCEL’İN GÖZYAŞLARI
----------------------------------------------------------------

  Söz sözü açmaya görsün; Can Yücel’in gözyaşlarına kadar uzanmak mümkündür. Bir gazete çalışması; Ahmet Tulgar’ın Pazar ekinde ki yazısı, masamda karargâh kurmuş bir kültür ordusu misali…

  Edebiyatın yaşama, yaşanmışlıklarla kattığının haddi hesabı yoktur. Önemser, önemli bulmaya başlarsanız; Aborjin felsefesinde ki telepatik anlaşmalara, haberleşmelere kadar ulaşmanız da mümkün hale gelebilir.

  Laf ebeliğini bırakan, zamanın değerli oluşunu anlayan, kendi değerini yükseltmek, saf huzura kavuşmak için korkmadan ve büyük bir heyecan içinde girer edebiyatın tapınakları arasına. Ne çan, ne ezan ve ne de ilahilerden rahatsızlık duyar; bilir hepsinin bir karşılığı, anlamı olduğunu.

 Alman filozofun kiliselere, papazlara açtığı savaşı bildiği gibi bilir ve onu da temiz tutmak için hücrelerinde ki bakım, algı, anlama odacıklarına davet eder.

  Ahmet Tulgar, kendi köşesinde ortaya çıkarttığı çalışma; defalarca okunacak kadar mühim! Sıradanlığı zorlarken, anılara, sanata, sanatçıya, sosyolojiye, siyasi alana kadar uzanıyor. Bu sayede okur; yani bizler de kendi cehaletimizle yüzleşiyoruz…

  Yüksel Arslan diye bir ressamımız olduğunu ilk kez öğrendiğim gibi, onun hangi alanda çalışma yaptığını, resmiyle neye dikkat çekip, neleri anlattığını bilmiyordum. Kargaşa o kadar çok olunca, netleşmeyen, saflaşma yan bir türlü huzur bulamayan algılarımız, seçeneklerin en iyilerine dokunamayan tercihlerimizle yüzleştiren bir çalışma…

  Tıpkı aynı çalışmada Yüksel Arslan ile Can Yücel’in kesişen tarafını; birinin şiiriyle, diğerinin de resimleriyle nasıl buluştuklarını vurguluyor. Sadece vurgulamakla kalsa iyi Can Yücel ile Kuzguncuk günlerinde ki anı ve hatıralarında kim bilir kaç yüzleşme anına, lafın lafa ulaşma, sırnaşma mücadelelerine tanıklık ettiler!

  Böyle bir Kuzguncuk, Çınarlatı gününde dedesiyle babasını hatırlayan Can Yücel; gözyaşlarını da hatırlar ve unutulmaz bir anın kayıtlarına geçer. Orada ki çay bahçesinin sahibinin içki satılmadığı halde Can Yücele meyve suyu ile karışık votkasını verişine, lafların bellerinin kırılış zamanlarına uzanan sosyolojik, psikolojik ve sanat yolculukları…

  Ahmet Tulgar, Can Yücel ile Yüksel Arslan’ın kesişen biçimlerini daha iyi anlatmak için bir örnek veriyor. Sinemadan! Marc Foster’in 2001 yapımı Mosters’s Ball-Kesişen Yollar filmi… Sadece bir gazete yazısı diye çıkılan yolda; kıtalar arası bir gezinti misali, ne çok zenginliğe, ayak seslerine, insan biçimlerine tanıklık ediyorsunuz…

 Filmi izlediğimde bu anlatıyı, değerli çalışmayı daha iyi kavrıyoruz. Orada da bir Can Yücel var; sevişmeyi, beklediği hayatı tam manasıyla bulamamış, yani bir komünist ve şair olarak ortaya çıkan yenilgi sonucu kendi bedenine başlattığı saldırıyı anladım.

 Kendisini ileriye taşımayı düşünen ve kültürel anlamda iyi beslenen nice insanın yaşadığı hayal kırıklığı, çöküş ve kavganın başlangıcı sayılan, uyumsuz, hoyrat üretimler, söylemler; madalyonun diğer yüzünde saklı…

 Psikologlar çocukluğa inerler. Yazarlar da tüm zamanlara inmek ister; ilmeğin içinden geçecek başka ilmek ve daha da ötelere; kör düğümü başka kör düğümle olan bağları, bağlantıları anlayana kadar rahat durmazlar…

 Öğrenme isteğinin kutsallığı, öğretilerle öne çıkarken, ikisinin bileşeninin ise yüce, saygın onurlu bir üretim-çalışma olacağını yok saymak nafile.

 Filmde ki sevişme sahnesi; daha doğrusu, çiftleşme arzusu, sonrasında ki sevişmeye dönen keşif; tün insanlığa lazım olan şey; güven duygusuyla değişimlere tutunup, yeniden ve yeniden deney imlemek; delikanlı heyecanı, baharın yüksek arzusu ve dayanılmaz cazibesi gibi uyanma isteği…

Güven Serin  






20 Ağustos 2018 Pazartesi

SÖZ SÖZCÜ AÇIYOR;CAN YÜCEL'İN GÖZYAŞLARI





                                         

SÖZ SÖZÜ AÇIYOR; CAN YÜCEL’İN GÖZYAŞLARI
----------------------------------------------------------------

  Söz sözü açmaya görsün; Can Yücel’in gözyaşlarına kadar uzanmak mümkündür. Bir gazete çalışması; Ahmet Tulgar’ın Pazar ekinde ki yazısı, masamda karargâh kurmuş bir kültür ordusu misali…

  Edebiyatın yaşama, yaşanmışlıklarla kattığının haddi hesabı yoktur. Önemser, önemli bulmaya başlarsanız; Aborjin felsefesinde ki telepatik anlaşmalara, haberleşmelere kadar ulaşmanız da mümkün hale gelebilir.

  Laf ebeliğini bırakan, zamanın değerli oluşunu anlayan, kendi değerini yükseltmek, saf huzura kavuşmak için korkmadan ve büyük bir heyecan içinde girer edebiyatın tapınakları arasına. Ne çan, ne ezan ve ne de ilahilerden rahatsızlık duyar; bilir hepsinin bir karşılığı, anlamı olduğunu.

 Alman filozofun kiliselere, papazlara açtığı savaşı bildiği gibi bilir ve onu da temiz tutmak için hücrelerinde ki bakım, algı, anlama odacıklarına davet eder.

  Ahmet Tulgar, kendi köşesinde ortaya çıkarttığı çalışma; defalarca okunacak kadar mühim! Sıradanlığı zorlarken, anılara, sanata, sanatçıya, sosyolojiye, siyasi alana kadar uzanıyor. Bu sayede okur; yani bizler de kendi cehaletimizle yüzleşiyoruz…

  Yüksel Arslan diye bir ressamımız olduğunu ilk kez öğrendiğim gibi, onun hangi alanda çalışma yaptığını, resmiyle neye dikkat çekip, neleri anlattığını bilmiyordum. Kargaşa o kadar çok olunca, netleşmeyen, saflaşma yan bir türlü huzur bulamayan algılarımız, seçeneklerin en iyilerine dokunamayan tercihlerimizle yüzleştiren bir çalışma…

  Tıpkı aynı çalışmada Yüksel Arslan ile Can Yücel’in kesişen tarafını; birinin şiiriyle, diğerinin de resimleriyle nasıl buluştuklarını vurguluyor. Sadece vurgulamakla kalsa iyi Can Yücel ile Kuzguncuk günlerinde ki anı ve hatıralarında kim bilir kaç yüzleşme anına, lafın lafa ulaşma, sırnaşma mücadelelerine tanıklık ettiler!

  Böyle bir Kuzguncuk Çınarlatı gününde dedesiyle babasını hatırlayan Can Yücel; gözyaşlarını da hatırlar ve unutulmaz bir anın kayıtlarına geçer. Orada ki çay bahçesinin sahibinin içki satılmadığı halde Can Yücele meyve suyu ile karışık votkasını verişine, lafların bellerinin kırılış zamanlarına uzanan sosyolojik, psikolojik ve sanat yolculukları…

  Ahmet Tulgar, Can Yücel ile Yüksel Arslan’ın kesişen biçimlerini daha iyi anlatmak için bir örnek veriyor. Sinemadan! Marc Foster’in 2001 yapımı Mosters’s Ball-Kesişen Yollar filmi… Sadece bir gazete yazısı diye çıkılan yolda; kıtalar arası bir gezinti misali, ne çok zenginliğe, ayak seslerine, insan biçimlerine tanıklık ediyorsunuz…

 Filmi izlediğimde bu anlatıyı, değerli çalışmayı daha iyi kavrıyoruz. Orada da bir Can Yücel var; sevişmeyi, beklediği hayatı tam manasıyla bulamamış, yani bir komünist ve şair olarak ortaya çıkan yenilgi sonucu kendi bedenine başlattığı saldırıyı anladım.

 Kendisini ileriye taşımayı düşünen ve kültürel anlamda iyi beslenen nice insanın yaşadığı hayal kırıklığı, çöküş ve kavganın başlangıcı sayılan, uyumsuz, hoyrat üretimler, söylemler; madalyonun diğer yüzünde saklı…

 Psikologlar çocukluğa inerler. Yazarlar da tüm zamanlara inmek ister; ilmeğin içinden geçecek başka ilmeklerle ve daha da ötelere; kör düğümü başka kör düğümle olan bağları, bağlantıları anlayana kadar rahat durmazlar…

 Öğrenme isteğinin kutsallığı, öğretilerle öne çıkarken, ikisinin bileşeninin ise yüce, saygın onurlu bir üretim-çalışma olacağını yok saymak nafile.

 Filmde ki sevişme sahnesi; daha doğrusu, çiftleşme arzusu, sonrasında ki sevişmeye dönen keşif; tün insanlığa lazım olan şey; güven duygusuyla değişimlere tutunup, yeniden ve yeniden deneyimlemek; delikanlı heyecanı, baharın yüksek arzusu ve dayanılmaz cazibesi gibi uyanma isteği…

Güven Serin  


11 Ağustos 2012 Cumartesi

CAN YÜCEL

Kamera; Güven    Çıralı-Antalya

Akdeniz,
 dağların içine kadar sokulmuş.
Bir kadın, dağların içine kadar
Akdeniz'e sokulmuş.
Mavilik, yeşilliklerle mayalanmış,
griliğin, kızıllığın insan ruhu ve
bedeniyle bir anlamı ve hatırası
oluşmuş.

CAN YÜCEL



 İzmir Büyükşehir Belediyesi şairin 13. Ölüm yıldönümü nedeniyle büyük bir gösteriye hazırlanıyor. Büyük şairlere; ,sanatçılara ne kadar hizmet edilse azdır. Çünkü onlar sevmeyi yüceltmişler, düşünmeyi, düşündürmeyi hatırlatmışlardır. Ceplerini dolduramadıkları ömürleri içinde yıkmayı, yok etmeyi, çalmayı, talanı; yürekleriyle bir kenara itip, bir yudum suya, bir dilim ekmeğe minnet duymuş insanlardır. Bazen bir kadeh rakı ve bir bardak şarap da minnet duyulabilecek güzelliktedir.

 Can Yücel nasıl şarabın eskimesi güzelse, şairlerin eskidikçe güzelleşen, yenilenen ve yeniden keşfedilen ustalarından birisidir. Övülesi dizelerindeki yürek atışları, insan ruhu yaşlanmak şöyle dursun, nesilden nesle geçiş törenlerinin borazanını çalıyor.

 Can Yücel keskin diliydi. Aklını besleyen bilginin, görgünün esiri değil, onların yöneticisi, bir yönetmendi aynı zamanda. Ona paşam, buna beyim demeyenlerden. İnsanın insan önünde kulluk etmeyen değerlerden; kısacası o aydın bir babanın, Mustafa Kemal’in Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in oğluydu.

 Oğul olup da babayı özlemek olmaz mı? Baba ihtiyaçtan, muhtaçlıktan değil de insanı insan yapan sevgiden, şiirden törensel bir insaniyetten geçilerek sevilirse, şöyle güzellikler çıkar ortaya;

 Ben hayatta en çok babamı sevdim/ Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk/ Çarpı bacaklarıyla- ha düştü ha düşecek/Nasıl koşarsa ardından bir devin/ O çapkın babamı ben öyle sevdim/ Bilmezdi ki oturduğumuz semti/ Geldi mi gidici- hep, hep acele işi/ Çağın en güzel maarif müfettişi/ Atlastan bakardım nereye gitti/ Öyle öyle ezber ettim gurbeti/ Sevinçten uçardım hasta oldu mu/ Kırkı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul’a / Bir helalleşmek ister elbet, diğ’mi oğluyla/ Hayatta ben en çok babamı sevdim.

 Eğer gerçekten şairse insan, şiirle inanmışsa yaşamın helal beslenmesine, hiç durumu etliye sütlüye karışmadan? Tozu-dumana karıştıran büyük sürüye katılmaz insanı abideleştiren, insanın paha biçilmez değerlerini bir tüccar gibi satılığa çıkarmayan. Şair bir başka seslenişinde bugünde geçerliliğini yitirmemiş, yarında yitirmeyecek gibi görünen dizelerinde şöyle der;

“Kurtarıcılar kurtara kurtara. Kurtardılar memleketi memleket olmaktan.”

 Bu dizelerin verdiği hakiki gerçeğe nasıl boyun bükülür ve nasıl kızılır ki? Memleketim diye diye memleketi soyup soğana çevirmedik mi? Ormanlarımızı, vadilerimizi, dağlarımızı, denizlerimizi sonsuz bereketi içinde sonsuzluğa, kısırlığa muhtaç etmedik mi?

 Şairler, özü yürek ve akılla yakalamış utangaç insanlar yüzlerce kitaba sığacak anlatımları birkaç kıtaya sığdırmayı severler. Bir yaşam onlar için bir kıta kadar küçülebilir ve o kıtanın içindeki birkaç dizede bize bizi anlatır. Biz, biz olmaktan öte geçer şaşkın bakışlar içinde bizi bile anlamak için uğraş veririz.

 En olmadık yerde, renklerin renksizliğe, seslerin sessizliğe, neşenin hüzne boğulduğu yerde bile şairler konuşur beyaz sayfanın ölümsüz dizelerine;

Çeşme’de peydalınmışım

Babam anam tarafından,

İkisi de iyi insanlar

Ne iyi tesadüf!

Laleli’de doğmuşum ikiz

Ne aksi tesadüf!

Sosyalist olmuşum ne iyi ama ne belalı tesadüf

Üç çocuğum oldu üçü de harika

Ne iyi tesadüf!

Şiiri seçmişim, doğru seçim

Ne iyi tesadüf!

Öleceğim yakında

Ne aksi tesadüf!

 Böyledir Can Yücel, düşünmeyi ister. Düşünürken insan olmayı, insanlaştıkça sevmeyi anlatır keskin dilinin viran bakışlarındaki muhteşem kalıcılıkta.

 Büyüklük gururuna, insanı insandan koparan kibir’e pabuç bırakmadan yaşanan ömrün son nefesi yine bir yaz günü Ağustos’un 12’si son bulmuş bulmasına ama dizeler gök kubbe altında dolaşmaya, canlar içinde canlar var etmeye devam ediyor;

Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret

Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın

Unutma yağmurun yağdığı kadar ıslaksın

Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak

Kendini yalnız hissettiğin kadar yalnızsın

Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü

Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin…



İşte budur hayat!

İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın

Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün

Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun

Çiçek sulandığı kadar güzeldir

Kuşlar ötebildiği kadar sevimli

Bebek ağladığı kadar bebektir

Ve her şeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren

Sevdiğin kadar sevilirsin…


Güven Serin







12 Ağustos 2010 Perşembe

HARLI BİR ADAMDI

Kamera; Güven
Yılmaz İçöz anısına...
Şehrimin sanat düşkünü güzel insanı, şimdi
Tekirdağ eski mezarlığının yaşlı servi ağaçları
altından el sallıyor Datça'ya, Kanlıcaya,
Ganoslara.

Kamera; Güven  Yaşlı Dost
Bir kış günü buluşmuştuk, yine bir
kış günü buluşacağız.

HARLI BİR ADAMDI


Can Yücel’in hayat arkadaşı,43 yıllık dostu, sevgilisi onun için böyle söylüyor; “ Can, çok harlı bir adamdı.”

Sıra dışı bir insan ile birlikte geçen bir koca ömür! Güler Hanım ile Can Yücel’in birlikteliği tam tamına 43 yıl sürmüş. Ve bu 43 yıllık hayatta Güler Hanım en çok ; “ Can’la birlikte nasıl yaşıyorsun?” sorusunu duymuş. Elbette sıra dışı bir adamla yaşamak kolay bir şey değildir. Aslında bir ömürlük adanmışlığı ne evlilik cüzdanı, ne de çocuklar yaratır. Bir ömürlük adanmışlık; sevginin, romantizmin, realizmin harika birleşeni sonucunda iki insana hediye edilen bir yaşam biçimidir. Bu hediyenin sahibi doğadır. Doğa, sevgi ile hüznü, romantizm ile realizmi birlikte yüceltenleri destekler.

Sizin evinizde ne pişer? Sorusuna çoğunluğun vereceği cevaplar; “ Çorba, süt, çay, yemek pişer” olacaktır. Can Yücel’in eşine soracak olsanız; “ Bizim evde şiir pişer” diyecektir. Şiirin, duyarlılığın, insan olmanın zorluğu vardır. Bu zorluk, kadın ve erkekle ayrı bir serüvene dönüştürülür. Bu yaşam, bilinen ve benzer yaşamlardan birkaç adım öne geçer. Alışılmış karı ve koca ezberleri yaşanmaz, yaşatılmaz Can Yücel’in, Güler Yücel’in evinde. Bedenlerin bedene değmesinin moda olduğu, sesin seslere tahammülü kalmadığı bu zamanda; onlar dokunuşun, seslenişin, el ele verişin sonsuz hissedişini yaşadılar.

Güler Hanım, Can Yücel’in 43 yıllık eşi değil arkadaşıydı, dostuydu. Belki de onu en iyi anlayan, anlamış olan kadın. Cumhuriyet sanatta diyor ki; “ Önceleri Can’la nasıl yaşıyorsun diye sorarlardı. Şimdi Can’sız nasıl yaşıyorsun diye soruyorlar. Can’sız yaşamı nasıl tarif edebilirim ki? Harlı bir adamdı. Şiir ve aşk pişirmek kaç insana nasip olur?

Sanırım işin sırrı; bir evde pişecek yemeklerin lüksü, çeşitliliği değil; o evde pişecek şiirin, aşkın var olabilmesi… Şimdi bu felsefenin, bu yaşamın içinden çıkmış ve bize seslenen bu kadını anlayabilecek kaç kişi var acaba? Bayatlamış ilişkilerini küflenmeye yüz tutmuş yaşamlarını cilalayacak, törpüleyecek ve heyecanlı bir aşka dönüştürecek kaç insan var milyonluk ülkem de? Kaç insan…

Can Yücel bu dünyadan göç edeli 11 yıl oldu. Barış Manço ile aynı yılda veda ettiler sevdikleri bu yaşama. Barış, şarkıları sevmişti! İnsana, çocuklara, kadınlara, erkeklere akan şarkıları! Can Yücel, şiirleri sevmişti. Kadına, erkeğe, çocuğa, felsefeye, siyasete akan şiirleri…

Can Yücel, Datça’dan günebakan çiçekleri arasından gülümserken, Barış Manço Kanlıca tepesinden, çamların koyu gölgesinden boğaza bakarken gülümsüyor bizlere.

Bir kadın, Güler Hanım, Can’la nasıl yaşıyorsun sorusuna bir ömür nasıl sessiz kaldıysa, Can’sız nasıl yaşıyorsun, sorularına da sessiz kalıyor. O kendi sesini şöyle ifade ediyor;

“Gitgide ona yaklaşıyorum galiba. Bilmiyorum beni nasıl kabul edecek? Umarım iyi karşılar. Yaşarken taşınması ağırdı. Yaşadıktan sonra adını taşımak daha da ağırlaştı. Günlük yaşamın değerleri bizim için önemli değildi. Hiç arabamız olmadı. Ya da hiç kaloriferli evde oturmadık… Doğanın içinde yaşamak istedik…”

Şimdi harika görkemli evliliklerin mükemmel dayalı döşeli evlerin içinde, neden aşk pişmiyor diye düşüne bilirsiniz? İrdelemek isterseniz, Güler Hanımın son söylediği cümleyi iyi anlamak gerekir!

“ Günlük yaşamın değerleri bizim için önemli değildi…” Günlük yaşamın sonsuz değerleri insanın, sevginin, aşkın, dostluğun önüne geçtiği an; günlük yaşamın pençesi bizim soylu bedenimize tırnaklarını geçiriyor. Ömrümüzün akıllı telaşı, mal üstüne mal, şan üstüne şan koymakla geçiyor. Sonuç; harika ve paslanmış ömürlerin buruk yaşam hikâyeleri. Bu hikâyeler o kadar çoğaldı ki ülkem; birbirine benzeyen, birbirinden hiç farkı olmayan hikâye mezarlıklarına dönüştü…

Sanırım biraz daha önemsemeli kendimizi. Kendimize ait ilişkilerimizi biraz daha derleyip toparlamalı. Sürekli pişen ve sadece midenin burnunu büyüten ah bir de göbeğimizi şişirten yemeklere biraz ara verip; şiir, müzik, resim, felsefe, aşk pişirme vakti geldi de geçiyor bile…

Can Yücel’i anmaya ve hatırlamaya bir ömür devam edeceğimiz belli. Unutulmayacak bu sıra dışı adamı onun kendi yazdığı bir şiirle selamlıyorum;

Diyelim yağmura tutuldun bir gün
Bardaktan boşanırcasına yağıyor mübarek
Öbür yanda güneş kendi keyfinde
Ne de olsa yaz yağmuru.
Pırıl pırıl düşüyor damlalar
Eteklerin uça uça bir koşudur kopardın
Dar attın kendini karşı evin sundurmasına
İşte o evin kapısında bulacaksın beni.
Güven