Gece etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gece etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ocak 2026 Pazartesi

GECE

 



                                   GECEYE YAZILMIŞ BİR SORU

   Gece yorganını üzerine çekti, düşüncesi içinde yeni bir söz yakalamış. Belki de yaratmış olmanın heyecanı içinde yastığa başımı koyar koymaz düşünmeye başladı…

   Bu cümlede tuhaf bir sükûnet var. Geceyi bir varlık gibi düşünüyoruz; üşüyen, dinlenen, susan… Belki de insanlığın en eski alışkanlığıdır bu: Anlayamadığını kendine benzetmek. Korktuğunda söze, bilinmeyenle karşılaştığında düşe tutunmak. Çünkü insan, çıplak akılla uzun süre ayakta kalmaya zorlanıyor.

   İlk ateşin başında anlatılan hikâyeyi düşündüm: Neydi? Ateşin etrafına toplanan insanlar, çocuklar ne hissetti? Dışarıda karanlık ve bilinmezlik, içeride titrek bir ışık. O ışığın çevresinde toplanan insanlar; hayvan neden saldırıyor, gök neden gürlüyor, ölüm nereye gidiyor bilmiyordu. Ama susmak mümkün görünmüyordu. Bilgi yoksa söz vardı. Sez yetmezse düş. Belki de asıl böyle başladı: Bilinmeyene katlanabilmek için…

   Masal, çocuğun dünyası sayıldı çoğu zaman. Oysa masal, insanlığın ilk zihinsel sıçramasıydı. Korkuya rağmen devam edebilmenin diliydi, besiniydi. “Bir varmış bir yokmuş” diye başlayan her cümle, aslında şunu anlatıyordu: Hayat belirsiz ama izah edilebilinir ve anlatılabilinir. Ancak, anlatılabiliniyorsa, katlanılabilinir.

   Zaman geçti, masal destana dönüştü. İnsan çoğaldıkça korkular da büyüdü. Artık sadece doğa değil, insan da insana karanlık hale geldi. Destanlar bu yüzden gür sesle anlatıldı. Kahramanlar yenilmez oldukları için değil, yenilmeye rağmen yürüdükleri ve iyi kaldıkları için vardı.

   Gelin birlikte Gılgamış’ı düşünelim? Ölümsüzlüğü ararken dostunu kaybeden o ilk büyük kahramanı. Gılgamış destanı, insana şunu anlatıyordu: Sonsuzluk mümkün değil ama anlamak mümkün. İnsan, ölümlü olduğunu kabul ettiği anda büyüyor.

   İlyada’da Akhilleus’un öfkesi vardı; ama o öfkenin içinde bile kaderle yüzleşen bir kahraman duruyordu. Dede Korkut’ta kahramanlık kadar ağıt vardı; çünkü Türk’ün destanı, acıyı saklayamazdı. Yiğitlik, gözyaşıyla yan yana durmayı öğrenmişti.

   Destanlar, insanı buraya taşıdı: Güçlü olmaktan öte dayanıklı olmaya. Sonra ağıtlar geldi. Belki de en dürüst, en içten sözler onlardı. Masal umut verdi, destan direnmeyi öğretti; ağıt ise kaybı öğrenmeyi. Bir ana, bir evlat, bir yurt için yakılan ağıtlar… İnsanlığın “Devam ediyorum ama unutmadım” deme biçimiydi bu ağıtlar. Ya ağıtlar olmasaydı? O acılar içimize çöker miydi? Elbette çöker ve hiçbir zaman temizlenemeyecek tortular bırakırdı. Söze dökülen acı insanı ileriye taşır; çünkü insan, yasını tutabildiği, inceltebildiği sürece yol alabilir.

   Kahramanlar çoktan yoruldu, sesler kısıldı, cevaplar yetmez oldu. Tam da o noktada felsefe söze karıştı. Ne bağırdı ne de öğüt verdi. Sadece sordu. “Nedir insan?” dedi. “Neden varız?” , “İyi nedir, kötü nedir?” Felsefe, masalın düşünden, destanın cesaretinden ve ağıtların acısından kalan külleri avucuna aldı; üfleyerek anlam aradı. Artık mesele karanlığı yenmek değil, karanlıkla yaşamayı öğrenmekti.

   Sonra edebiyat geldi. Ne tam masal, ne tam destan, ne de sadece felsefe… Hepsini bilen ama hiçbirine teslim olmayan bir alan. Edebiyat, insanın içini dışarıya nazikçe taşıdı. Bir roman çağın yükünü sırtlandı, bir şiir bir insanın içini açtı. Okuyan kendini bulsun diye değil; çoğu zaman kaybolsun diye yazıldı. Çünkü insan, kendini en çok kaybolduğunda tanıyor. O yüzden, edebi yolcular, hep yollarda olmak ister; kaybolmak ve tekrar tekrar bulmak…

   Sanat böyle kucakladı bizi. Resim, müzik, tiyatro… Hepsi aynı arayışın başka bir yüzü ve özü oldu. Söylenemeyeni sezdirme, anlatma çabası. Akıl yetmediğinde, zihin boğulmak üzereyken duyguya, söz tükendiğinde sese sağınma hali. Bir ezgide gözlerimizin dolması, bir tablo karşısında susmamız bundandır.

  Başımı yastıktan yastığa çevirdim. Gece halen yorganını üzerimize çekmişti. Dışarıda hazır cevaplar yoktu ama sorular vardı. Düşündüm: İnsanlığı bugüne getiren şey, doğru cevaplar değil, aynı soruyu farklı biçimlerde sormayı sürdürmesiydi.

   Belki de bizi ayakta tutan tam olarak bu: Anlam aramaktan vazgeçmeyişimiz. Geceyi örtü bilen, söze tutunan, düşle direnen o eski insan halen içimizde. Ve her gece, yorganı biraz daha çekip kendimize aynı sözcükleri söylüyoruz:

“Bilmiyorum ama arıyorum…”

Güven SERİN 


25 Eylül 2010 Cumartesi

ÜSTÜME GELME GECE

Kemera; Güven  Selçuk Müzesi-
Ressam Ziya Gürel

Kamera; Güven  Spil Dağı ,Ormanı -Manisa
Resim yazısı ekle
Kamera; Güven  Selçuk-İzmir
Gece bir yorgan gibi çöküyor kasabanın üstüne.
Kimi canlı gam,kimi neşe,kimi içlik üretecek
bu gece... Kimi için ayrılamayacak diğer gecelerden
farkı olmayacak... Kimi için, gece kendi anlamını
beden dili, kalemi ile kazıyacak,en sert olan
granit taşına,bir iz bırakacak; geceden
kalan...

ÜSTÜME GELME GECE


İnsanın doğumuyla günlerin de gecelerinde doğumu başlar. Bir insanın bir ömrü boyunca ortalama 22 bin gün ve gecesi vardır. Bu da 22 bin kez gece ve gündüzün üstünüze doğması demektir. Kısacık sanılan ömürlerin sihirli uzantıları yine insanla anlam kazanır! Yine insanla uzun yaşanmışlıklara dönüşür.

İnsan, gündüzü kabul ettiği gibi geceyi kabul edemedi bir türlü. Geceler, tüm renklerin siyaha dönüştüğü geceler; aynı zamanda insanın dönüşümün de hızlandıran, insanın geçişini, ölüm ile yaşamı eşitleyen geceler… Hangimizin gecelere ait hatıraları yoktur? Hangimiz gecemizi yaşlı bir ağacın hemen yakınında taş bir evin ahşap eşyaları arasında hatırlamayız?

Yasemin ve karanfil kokularıyla sarhoş olup, ipeksi tene dokunur, onu koklar gibi yaklaşmadık mı gecelere? Yaklaştık elbet. Gecenin içine girdik. Gündüzün ışıltılı görkemini bir kenara bırakıp, gece ile dans etmedik mi? Bizi saran, bizim bedenlerimizi örten gece hiç ayırt etmeden tüm insanlığı örtmedi mi? Örtmeyecek mi? Örtecek elbet, örtecek…

Geceye dair söylenecek çok şey vardır. Bilirim, insanoğlu zengindir iç dünyasında. Dışta en renksiz, en donuk görünen insan bile iç zenginliği deryalar gibi olabilir! Kırk yılda bir olsa, benim de geceye dair söyleyeceğim vardır:

Gece ne olur üstüme gelme bu gece! Spil Dağ devasa bir gölgeye dönüştü gece ile birlikte. Çamların yakınlarında yaşayan baharat kokuları yayıldı alabildiğince karanlığın içine. İç içe geçmiş binlerce baharatın, çiçeğin baş döndürücü kokuları; gece ile birlikte karıştı serinliğe… Gelme gece, ne olursan gelme üstüme. Örtme üstümü, çökertme sessizliğini, karartma sonsuza uzanan yüzünü; ne olursun gelme üstüme bu gece!

Ben ne dersem diyeyim, gece yine gelecek üstüme. Yine karanlığı ile örtecek beni. Hazırlayacak günün ışıltısına. Hazırlayacak günün bir başka gecesine. Gece çok ağır, çok karanlık, çok sessiz bu gece! Ne olur gelme, gelme üstüme gece… Kendimi Spil Dağına verdim. Osmanlı şehzadeleri gibi dayadım sırtımı Spil’in güvenli yüksekliğine. Spil, içinde kim bilir ne hikâyeler gizlidir. Kim bilir kaç gece düştü üstüne. Kaç âşık saklandı, gölgelerine? Zeybekler, koştu, aktı senin ormanına, mağaralarına, yaşlı ağaçlarının koyu gölgelerine. Ve sen Spil, gece ile gündüzü kim bilir kaç zamandır yaşıyorsun?

Şairin dediği gibi; “ Bense bir türlü akıl erdiremiyorum. Gündüz mü kovalıyoruz geceyi mi? Uzanıyor mu ömrümüz, kısalıyor mu?”

Gelme dedikçe geliyor gece üstüme. Çoktan sönmüş yıldızların parlayan ışıklarıyla geliyor, gelme dedikçe üstüme. Ağlayan kaya çoktan dindirmiş gözyaşlarını. İda Dağları çoktan uğurlamış Tanrılarını. Şimdi en yüksek tepeden Zeus bakmıyor Truva Savaşına. Athena, Afrodit, Hera görünürlerde yoklar.

Paris’in oku Akhilleus’u sol topuğundan vuruyor ve ölümsüz yaşam ölüme doğru büyük bir sancı duyuyor. Gece, Akhillius’un acısını hatırlamışçasına acı veriyor bana. Sol topuğumu yokluyorum, bir ok yarası yok. Kanamıyor. Sol kolumu yokluyorum onda da bir yara, bir kan izi yok. Öyleyse! Sol tarafıma göğsüme, karın hücrelerime dokunamıyorum. Olanca acı, gecenin baskısı bedenimin sol tarafına, omuz ile bel izahına yüklenmiş. Gelme gece, ne olursun gelme üstüme.

Geceyi kandırmak için, gecenin marifetlerinden söz ediyorum. Kuzey Yıldızı, Büyük Ayı, Küçük Ayı, Andromeda takımyıldızı ile oynaşıyorum. Gece kanar gibi oluyor yine kanmıyor bana. Çoban yıldızına sesleniyorum, geceyi durdursun diye! Çoban Yıldızı büyük bir aydınlık ile selamlıyor beni. Geceyi, dert etmemek gerektiğini, asıl sorunun insanın kendinde olduğunu söylüyor. Evet, gecelerin ve gündüzlerin ağırlığı, insanın, insani duygularıyla beslenir. İnsan, duygularına gem vurmak istemezse gece de, gün de ağır bir şekilde çöker insanın üstüne.

Gecenin ağırlığı, Çoban Yıldızının ışıltısıyla hafifliyor. Sonra, gece takımyıldızları, gezegenler, göktaşları ile birlikte güne doğru akıyor. İç dengeler yine insanın kan ve hücre akışları ile birlikte dengeleniyor. İçselleştiriyorsun geceden kalan ağırlığı kendince. Taşıyabileceğin yükünü belirliyor ve o yükün birilerine derman olabileceğini düşünüyorsun.

Gece, güne yaklaşırken bir kez daha “merhaba” diyor Çoban Yıldızı; “Aferin, yükünü almışsın. Taşıyabileceğin yükü, şimdi diğer insanlarla, şifa bekleyenlerle, yönünü kaybedenlerle paylaşmalısın.” diyor ve kayboluyor gecenin kayboluşu gibi…

Geceden kalan ağırlık biniyor üstüme. Ama bu sefer acı vermiyor. Sol yanım, gece gibi sızlamıyor. İnsan denen canlının, geceye, gecenin karanlığının içindeki yıldızlara, gezegenlere, göktaşlarına ne kadar çok şey borçlu olduğunu düşünüyorum.

Kozmosun içindeki bana ait olan gece ile borç alacak meselemiz sessizce, hafif acılı bir keyifle çözülürken, dünyevi borçlarımızın bitmeyen çileleri gün ile başlıyor. Yara almış adalet, yara almış insanlık; gün ile inanılmaz şekilde boğuşmaya başlıyorlar, insani gelişme diye, birinin feryadı diğerinin sevinci oluyor; ne büyük bir acı ve gafletin öyküsü yazılıyor yine…
Güven