ATLI KÖŞK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ATLI KÖŞK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ocak 2026 Pazartesi

AĞAÇLAR

 

Kamera; Güven
ATLI KÖŞK BAHÇESİ,burada her ağacın,her
çiçeğin adı var ve yazılı...

Kamera; Güven

Kamera; Güven 
Karaalioğlu Parkı Antalya
Çitlembik Ağacı

                       AĞAÇLARIN DİLİYLE TEKİRDAĞ

Ağaçlar…

  Tekirdağ’ın kıyıcığında yaşayanlardan birisiyim. Sabah rüzgârı estiğinde tuzu, akşamüstü ise aynı rüzgâr estiğinde ormandan toprak ve reçine kokuları taşır. Bu kadim şehir, iki nefes arasında durur; dalga ile yaprak arasında.

  Bir yer, adını bildiği ağaç kadar hatırlanır. Adı ve öyküsü bilinmeyen ağaç, hafızadan da, kalpten de düşer. Çoğumuz, yanından her gün geçtiğimiz ağaçların adını ya bilmeyiz ya da yanlış biliriz.”Çam ağacı işte”, “kavak”, “bir ağaç”…Bu kadar. Hâlbuki mitolojide, masallarda, şiirde ağaçlar ve çiçekler birer süs değildir; birer tanıktır. Sessiz görünürler ama olan biteni unutmayanlardandır.

  Şehir içine sonradan ekilen nice ağaç ve bitki var. Hepsi misafir değil; çoğu artık ev sahibi. Fakat hikâyesi olmayan ev sahibi olur mu? Olsa olsa sessiz bir yabancı olur. Belli noktalarda küçük tabelalar olsa… Buyurgan olmayan, nutuk atmayan; sadece tanıtan, fısıldayan. İnsanlar durur okur. Bir süre sonra herkesin bir bağı olur: “Benim ağacım” der, “şu çiçek.” Kültür dediğimiz şey biraz da böyle beslenir ve tutar.

  Bu basit ama çok önemli zahmetten neden kaçınıldığını anlamak zor! Çünkü kayıp basit gibi, sessiz gibi görünse de çok derindir.

  Yıllar önce Çanakkale Gelibolu’daki anma törenlerinde, Avustralya ve Yeni Zelandaların hazırladığı bir kitapçık geçti elime. Bu topraklara düşen atalarını anlatıyorlardı ama savaşla değil; bitkilerle, çiçeklerle… Beyaz çiçekli laden, Gelibolu biberiyesi… Öyküleriyle, mitolojik anlamlarıyla. Hâla saklarım o küçük kitapçığı. Düşmanın torunları bile bu toprağın çiçeğine eğilmişken, bizim suskunluğumuz ağır gelmiyor mu?

  Antalya Karaalioğlu Parkı’ndaki çitlembik ağacından daha önce çok söz ettim. Onu seven belki bir şair, belki bir yazar veya sadece orada doğup büyümüş bir adam çitlembik ağacına duyduğu bağı metal bir panoya yazmış. İnsanlar geliyor, okuyor; çitlembik ağacıyla bağ kuruyor, belki de ayrı bir iletişimle konuşmaya başlıyorlar. Gün batarken Akdeniz’in, Toroslar’ın üstüne… Ağaç konuşmaz sanırız; oysa biz dinlemeyi unuttuk.

  Sabancı Müzesi Atlı Köşk bahçesinde her ağacın, her çiçeğin adı var. Küçük tabelalar… Ne bağırır, ne buyurur; sadece “ben buyum” der.

  Gelelim Tekirdağ’a. Bu toprağın öz evlatları var: Meşeler. Yüzlerce yıl buradalar. Rüzgârı tanırlar, sert kışları ve toprağı bilirler. Baltayı da gördüler, yangını da. Ama onları tanıtan, gençlere gösteren, öykülerini anlatan tek bir tabela, kitapçık yok. Neden bu vurdumduymazlık?

  Bir de çınarlar… Bu coğrafyada çınar sadece ağaç değil; meydandır, beklemedir, tanıklıktır. Altında nikâh beklenmiş, pazarlık yapılmış, askere giden uğurlanmış, küslükler barışa dönüşmüş. Çınar, gölgesini eşit serer. Tekirdağ’ın çınarları da böyledir. Kimi tuzlu rüzgâra alışık, kimi sert kuzey rüzgârıyla sertleşmiş. Gövdelerindeki yarıklar yaş çizgisi olmaktan öte her biri bir hikâyedir.

  Burada açık ve net olarak sesleniyorum:

Bu satırlar, başta Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi olmak üzere ilçe belediyelerine, kültür müdürlüklerine ve park ve bahçeler birimlerine açık bir çağrıdır. Büyük bütçeler, dev projeler gerekmez. Birkaç iyi metin, doğru yerlere konmuş küçük tabelalar ve biraz şehir ahlakı yeter.

  Tekirdağ, meşelerini, çınarlarını, ıhlamur ağaçlarını, erguvanlarını, ılgın ağaçlarını susturarak büyüyemez! Tam tersi, onların hikâyelerini anlatarak, aktararak daha da büyür, daha da güzelleşir.

Güven SERİN 

 

  








10 Ocak 2026 Cumartesi

BEN,YAZMA EĞİLİMLİYİM

 


Kamera; Güven


                                BEN, YAZMA EĞİLİMLİYİM

    Hani şairin dizelerindeki gibi; karanfil eğilimli, karanfil sevdalısı olan sevgilisine bir karanfil uzatması misali, bir yazarın aşkı da yazmaktır; yazma eğilimlidir; her vakit…

   Almış olduğum davetlerde, katılmış olduğum etkinliklerde neredeyse herkes fotoğraf çekmemi istiyor. Daha çok ve daha çok çekilen milyarlarca fotoğraf; ne yazık ki esin ve huzur kaynağı olmamış gibi anlaşılıyor; bu kadim millete…

  Oysa yüzlerce fotoğraf yerine birkaç fotoğraf ve onları anlatacak birkaç değerli an ve bu anların yazı sanatına dönüşmesi; kıymetlerin, dönüşümlerin, mirasların da en değerlisi değil midir?

  Birkaç kuşak öteden veya yakın zamanlardan bize yazılmış olan bir mektup, birkaç satır karşımıza çıkmış olsa; sözcüklerin içinde yüzmeye, onlarla birlikte sarmaş dolaş olup dolaşmaya kalkmayız mı?

  Sözün ve yazının erdemi, insan denen canlının uçsuz bucaksız evrende, yaşam ve gizem dolu bu gezegende kaybolmaması için her daim yakınında olması gerekmez mi?

   Davetli gittiğim resim sergisinde, sergiye katılan hanımefendilerin yakınlarıyla birlikte açılış, kurdele kesmek adına bir araya gelen topluluğu takip eden bir tek gazeteci ve bir tek gazete yazarı vardı. Gazete yazarı ben oluyorum. Gazete sahibi fotoğraf eğilimli insanlarımızın isteklerini bildiği için artık; ona her bakan ve gülümseyenin fotoğrafını çekiyor. Açılışı görüntülemek için, topluluğun karşısındaki yerini almış. Buraya kadar her şey normal! Fakat benim topluluğun içinde olmama içerlemiş olan hanımefendiler, büyük topluluğun parçası olan kadın kursiyerler;

“ Sende o tarafa geç! Sende fotoğraf çek!”

   Sözlerinin ardı arkası kesilmeyeceğini anlamış olmalıyım ki ağzımdan Edip Cansever tarzı yarı şiirsel, yarı kurtulma çabaları içinde bir söz çıktı;

 “ Ben yazma eğilimli yazarım. Fotoğraf çekmek için değil, sizlerin başarı öykünüzü dinlemek, anlamak, yazmak için geldim” ifadelerim karşısında o büyük seslenişin kadın korosu, birden sustu sanki her yer sütliman oldu…

   Bu büyük telaşımız karşısında, özellikle her halimizi, her anımızı fotoğraflayıp paylaşma aşkımızı derin derin yorumlayacak haddi kendimde görmüyorum. Sadece bir yazar, bir izleyici, bu zamanın şahidi olan bir insan olarak dikkatle izliyor ve takip ediyorum. Bu kadar telaş, emek, binlerce, on binlerce fotoğraf paylaşımı yapan insanların neşesi ve huzuru aynı anda artmıyor. Hep bir beğenilme, hep bir takdir, hep bir gösterme çabası yorucu olsa da, onlar yorulmuyor ise, bu; bir askerin ordusuna inanıp, görevini son nefese kadar yapma aşkına dönüşmüşse ne demeliyiz? Sadece susarak alkışlarım…

   Diğer taraftan, sade yaşamın peşinde koşanlara da kendi düşüncelerimi paylaşmak isterim. Evrim;  eleği sallıyor, sallıyor ve sallıyor…

   Dönüşüm için teknoloji ve hızla doğadan, kırlardan, doğallıktan kaçan insanları adına kent dedikleri, eğri büğrü beton kalelerin içine sıkıştırmış, hatta hapsetmiş durumda…

  Bu sallantıda ezilenler, kırılanlar, eriyenler evrimin, bu yaşlı gezegenin umurunda bile değil. Sanıyorum en karlı çıkacak olanlar, bilim insanlarının da inandığı, tespit ettiği canlılar olacak; “En iyi uyum sağlayanlar…” En iyi uyum sağlayanların yanında, en az masrafla en sade yaşayanlar…

   Bazen bir ıslık, bir mırıltı bile binlerce elin sınırlı ve koşullu alkışından, seslenişinden çok daha yüce, kalıcı ve sıcaktır…

 Güven SERİN 

  





3 Mayıs 2023 Çarşamba

YAŞLI KADININ ZULASI

 

ESTHER FERRER-ATLI KÖŞK ANISI


ESTHER FERRER çalışması-Atlı Köşk anısı

                            YAŞLI KADININ ZULASI

 

  Taksim’den Kabataş’a inmek için en kestirme yer olan raylı sistemi; Füniküler Hattını kullandım. Sessizce, aşağı denizin olduğu yere süzüldü, halatların, dev çarkın motor gücünün tramvayı.

   Birkaç dakika içinde Kabataş’a indik. Dışarı, günü, bulutların ardından zaman zaman çıkan güneşin olduğu yere çıktım. Biraz öteye, Kabataş otobüs durağına doğru yürümeye başladım. Hedefim, Emirgan’a gitmek.

    Sıklıkla gittiğim yerler; Tevfik Fikret’in de Kuş Yuvası dediği Aşiyan’dan, Fatih’in büyük gayret, bilinç ve iradeyle çok kısa zamanda yaptığı Rumeli Hisarı’ndan hemen sonraki olan diyara…

   Otobüs durağına geçeceğim yaya geçidine doğru ilerlerken bir yaşlı kadını ciddi bir uğraş içinde gördüm. Sanki köyünün ormanlarında, evinin bahçesinde, tabiatın içinde, sonsuza adanmış bir insanın sükûneti içinde çalışıyor, çabalıyordu.

    Yaşlı kadın, elinde bulunan naylon torbayı, Kabataş Füniküler Hattın çıkışındaki büyük taş duvara sarılmış sarmaşıklar, bitkiler içine saklamaya çalışıyordu. Sarmaşıkları bastırıyor, bir türlü örtemiyordu. En sonunda etrafa yayılmış olan kuru çınar yapraklarını aldı ve torbanın büyük bölümünü onlarla gizledi.

  Kendisi, yaya geçidin yakınında bulunan su kolilerinin başına gitti. Su satıcılığı yapıyordu. Viran, ahşap bir evin görüntüsü vardı. Beli bükülmüş, gönüllü mü, gönülsüz mü belli olmayan bir çalışmanın içindeydi.

  Sarmaşıkların ve büyük taş duvarın olduğu yer, belli ki onun zulasıydı. Naylon torbanın içinde olan şeylerde, onun birkaç parça eşyasından başka bir şeyler olmamalıydı! Naylon torbayı, zulasını saklarken, düşünemediği bir şey vardı; etrafta yürüyen bir sürü insan ve aylaklığın keyfini çıkartan bir sürü haylaz…

   Yaşlı kadının yakınında geçip karşıya geçtim. Emirgan’a doğru yol alacak 22 nolu otobüse bindim.

   Kocaman bir köşkün, aristokrat bir düşünceyle nasıl evirildiğini görmeye gittim. Bir iş insanının, zenginlik sınırlarında doyma noktasına ulaşıp, özene bezene döşediği evini,49 yıllığına müzeye dönüştüğü yere; Sabancı Müzesine yol aldım.

   Osman Hamdi’nin müzede bulunan eserlerinin içeriğini ilimsel açıdan gözler önüne serilen kısmını gitmenin yanında, ılgın ağaçlarının olduğu boğaz kenarında, Aşiyan Mezarlığının biraz ötesinde, boğaza bakıp, karşıları, Asya’yı ve artan insan nüfusunun doğala olan tek taraflı pazarlıklarını izlemeye…

 Güven SERİN