PAŞAKÖY etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
PAŞAKÖY etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eylül 2025 Çarşamba

SEBİDE YENGE

 


                              GÜLEN YÜZLÜ DESTAN: SEBİDE YENGE

 Duy Sesimi Paşaköy!

 Sebide Kara’nın vefatının üzerinden birkaç gün geçti. O şakacı, o sanatçı ruhlu insan artık yok. Ama onun ağzından bir destan dinleteceğim size destancı Sibide Yenge’nin yüksek erdemli hatırası için:

 “Duy Sesimi Paşaköy!

Ben Sebide’yim… Bir yüzyıla yaklaşan bir ömrün içinde sizlere destanlar anlattım. Geceler boyu, lambalar ışığında, sarı sayfalar elimde; hem okudum hem yaşadım. Her ağıt bir anıydı, her kahkaha bir dostun yüzüydü.

 Hatırlayın o akşamları…

Fırından yeni çıkmış ekmeği birbirimize uzattığımız,

Bir bebek ağladığında üç evin kapısın açıldığı günleri…

Komşu komşunun külüne muhtaç değil, yüreğine ortaktı o zamanlar.

Her doğuma dua, her ölüme gözyaşıyla koşardık.

Çocuklar, sokaklarda özgürdü; analar kapı önlerinde ağıt gibi otururdu,

Ama ben ağıtları bile şakaya vururdum bazen,

Çünkü gülmek de destandı bizim orada.

Şimdi sustum. Söz sizde evlatlar.

Hatırlayın. Anlatın.

Ben göçtüm ama sesim kalır bu rüzgârda…

Sarı sayfalarda değil artık, sizin hatıralarınızda yaşarım.”

 Bazı isimler bir evin değil, bir mahallenin dili olur. Bazı yüzler yalnız hatıralarda değil, bir çağın ruhunda yaşar. İşte onlardan biri, bizim mahallemizin destan anlatıcısıydı: Sebide Yenge.

 Geçtiğimiz günlerde, çocukluğumun tanığı, komşuluğun ta kendisi olan Sebide Yenge’nin öldüğünü, arkadaşım Şerif Bilir’in sesiyle duydum. Sesi hüzünle titredi.

“Sebide Abla’yı gömdük... Oradan geliyorum.”

 O an, zamanın göğsünde bir çentik daha açıldı. Hafızam, rüzgârla savrulan bir yaprak gibi dönüp dolaştı ve usulca Sebide Yenge’nin anılarına kondu.

 Sebide Yenge sadece bir komşu değildi. O,bir anlatıcıydı. Bir hafızaydı. Bir halk şairinin, dilden dile dolanan sesiydi adeta.

 Sarı sayfalara yazılmış destanları öyle bir okurdu ki… Dinlerken, yazanı unutur, anlatana tutulurduk. O kadar içli, o kadar sanki yaşamışçasına… Bir kahraman ağlarsa, gözleri dolardı. Bir yiğit düşerse, sesi titrerdi. Ama sonra birden kahkahayla gülerdi, öyle bir şaka patlatırdı ki, ölüm bile gelip geçerdi yanından.

 Sebide Yenge’nin olduğu yıllarda, komşuluk akrabalıktan daha yakın bir şeydi. Bir kapı çaldığında önce kulak değil, kalp dinlerdi sesi. Bir bebek ağladığında sadece annesi değil, komşusu da uyanırdı. Fırından çıkan ekmek dilimlenmeden önce komşunun payı ayrılırdı.

Hastalıkta “geçmiş olsun” sadece bir söz değil, bir tabak çorba, bir dert ortağıydı. Düğünler mahalleyle kurulur, cenazeler mahalleyle kaldırılırdı.

 İşte bu kültürün canlı arşiviydi Sebide Yenge. Sadece olayları değil, duyguları da anlatırdı. Sesiyle, mimikleriyle, yeri geldi mi omzunu silkim bir de türküyle…

 Bugün şehirlerde çok şey var: Geniş yollar, yüksek binalar, koca marketler… Ama Sebide Yenge gibi komşular yok artık. Kapılar kitli, gözler perdede, selamlar ekranlarda… Birbirini tanımayan apartmanlar, her akşam sessizliğe gömülüyor.

 Oysa bir zamanlar sessizlik, sadece Sebide Yenge sustuğunda olurdu. Onun sustuğu bu yenidünyada, bir çocuklukta sessizliğe gömüldü.

 Sebide Yenge sadece gömülmedi. O,yaşadığı o mahalleye, o geçmişe, o kültüre dair hep hatırlanacak. Çünkü bazı insanlar giderken bir şeyler bırakır: Bir şaka… Bir türkü… Bir ekmek kokusu… Ya da unutulmaz bir ses tonuyla bir destan… Ve bu insanlar unutulmaz…

Güven SERİN 

 

 

 

 

 

 

 



10 Temmuz 2025 Perşembe

AMCAM: ALİ SERİN

 

Kamera; Güven


             TOPRAĞA VEFA, ATA’YA SAYGI; AMCAM ALİ SERİN

    Hayat, insana en büyük zenginliği bazen bereketli topraklarda, bazen de topraklar üzerinde kök salmış vefa dolu insanlarla sunar. Ben, bu zenginliğin her ikisiyle de bezenmiş bir çevrede büyümenin ayrıcalığını yaşadım. Hafızamın ve gönlümün en saygın köşesinde yerleri olan dayılarım; Sabahattin Yaşa, Zekeriya Yaşa, İsmet Yaşa ve Ahmet Yaşa’yı; kan bağım, can yoldaşlarım olan amcalarım; Ahmet Serin, Hüseyin Serin, Süleyman Serin, İsmail Serin, Mehmet Serin ve adlarını buraya sığdıramayacağım daha nice büyüğümü her daim şükranla ve saygıyla anarım.

  Ancak bugün, bu kıymetli insanlar denizinden (Paşaköy, İpsala ) bir çınarı, amcam Ali Serin ve onun gölgesini daha da yücelten eşi, sütannem Melahat Serin’i anmak ve yazmak istiyorum.

   Amcam Ali Serin, benim için yürüyen ve bir vefa disiplin anıtıdır. Onun hayat felsefesi, sözlerden çok eylemlerle yazılmıştır. Babası, Yusuf Amcam sıklıkla hastalanırdı. Mevsimin yaz veya kış, vaktin gece veya gündüz olduğuna bakmadan İpsala’daki aile doktorunu bir an bile tereddüt etmeden getirmesi, bir evladın babasına olan bağlılığının en somut deliliydi. O anlarda kat ettiği yol, sadece kilometrelerden ibaret değildi; o yol, endişe ve sorumlulukla yoğrulmuş vefa köprüsüydü. Aynı vefa pınarından beslenen yüreği, annesi sütanamı Hac yolculuklarına her defasında aynı heyecan ve özenle uğurlarken de coşkuyla akardı. Onun için annesinin manevi huzuru, dünyadaki her meşgalenin üzerindeydi.

   Bu derin vefa duygusu, onun çalışma hayatına da sirayet etmişti. Neredeyse yarım asır boyunca bir gün bile ödün vermediği iş disiplini, sadece para kazanma gayesi değil, aynı zamanda ailesine, çevresine ve kendisine olan saygının bir yansımasıydı. O,çalışmanın insanı nasıl ayakta tuttuğunu, yücelttiğini en iyi bilenlerdendir.

   Elbette, her ulu çınarın yanında, onu besleyen, köklerine su taşıyan bereketli bir toprak vardır. İşte o toprak, sütannem Melahat Serin’dir. Amcamın bu sarsılmaz duruşunun ardındaki en büyük destek, hayat arkadaşı, yoldaşı sütannemdir. Onlar, birbirini tamamlayan, bir vefanın, diğeri sabrın ve şefkatin timsali olan “iki güzel insan”dır. Onların hayatı, bizlere sadece akrabalığın değil, iyi ve çalışkan bir insan olmanın, sözünün eri olmanın ve köklerine sadık kalmanın ne denli önemli olduğunu öğreten bir ders niteliğindedir.

   Ne mutlu ki, bu anlattığım hikâye bir hatıra değil, capcanlı bir bugündür. O iki güzel insan, o iki çınar, bugün halen yanı başımızda, gölgeleriyle bizleri serinletmeye devam ediyor. Onların hayat destanının bir sayfası Trakya’nın bereketli toprağına kök salarken, diğer sayfası İstanbul’un o kadim ve engin ruhuna dokunur; anıları, umuları o şehrin taşına toprağına karışmıştır. Vefa duygusunu sadece aile bağlarıyla sınırlamayan amcamın, asker ocağında ateşle dövülüp bir ömür sınanmış, yarı asrı devirmiş bir de “asker arkadaşlığı” vardır ki, onun sadakatinin ve dostluğuna verdiği değerin en sarsılmaz kanıtıdır…

   Yarım yüzyılı çoktan devirmiş, engin bir yaşam deneyimine ulaşmış amcam Ali Serin’i, sadece, bir köşe yazısına sağdırmam… Onun ve diğer akrabalarımın meziyetlerini “insan” yönlerini tam olarak anlatmam mümkün değildir. Buna rağmen zihnimde;  her daim zengin akraba varlığının en güncel heyecanını da bana ayrılan köşeye taşımasam, yazmasam, rahat edemem, huzur bulamam…

 Bugün onlardan öğrendiğim değerlerle hayata bakıyorsam, bu onların bize bıraktığı en büyük mirastır. Amcam Ali Serin ve sütannemin bana gösterdikleri sonsuz şefkatin karşısında saygıyla eğiliyorum…

 Güven SERİN 

  




28 Haziran 2025 Cumartesi

PAŞAKÖY

 

İNTERNET

                  BİR YUDUM SOHBET, BİR ÖMÜR HATIRA: PAŞAKÖY

   Bir akşamüstü doğduğum topraklarda, İpsala Paşaköy’deyim. Yanımda kıymetli dostum Rahmi Bey ile köy sınırlarında ilerlerken, sağ tarafımızda uzanan yemyeşil çeltik tarlaları adeta bir umut denizi gibi dalgalanıyordu. Bu yeşillik, çiftçilerimizin aylardır döktüğü alın terinin ve emeğin en canlı şahidi. Daha nice meşakkatli günün ardından soframıza pirinç olarak gelecek o kutsal emeği selamlıyorum içimden.

   Köyüm, Paşaköy, kendi tenhalığına çekilmiş, sakin bir gün sonu yaşıyordu. İşi olanlar tarlaların yolunu tutmuş, köyün gençleri ise birçoğumuz gibi nasiplerini, geleceklerini başka diyarlarda aramaya gitmişlerdi. Bu gidişlerin geride bıraktığı boşluk, en çok annemin bahçesindeki kayası ağacında hissediliyordu. Belki mevsimin en bereketli zamanlarını yaşayan ağacın dalları “ gelin de yiyin” derecesine meyvelerle doluydu. Olgunlaşan, ballanan kayasılar sahiplerini bulamayınca toprağa düşün çürümeye yüz tutmuştu. Tıpkı Ali amcamların o muazzam bereket gibi, bu ağaçlar da onları çocukken afiyetle yiyecek evlatlarını, torunlarını büyük bir hasretle bekler gibiydi.

   Bu duyguyla on dakikalığına da olsa Ali amcamlara ( Ali SERİN ) sütanneme ( Melahat SERİN ) uğradım. Ağacın altında, belki güne, belki de upuzun bir geçmişe dalıp gitmiş bir halde huzur içinde dinleniyorlardı. O sarılmamızda hangi zamanların, hangi anıların biriktiğini kim bilebilir? İşte, o anda, çocukluk arkadaşım, dostluğun ve vefanın nişanesi Şerif BİLİR çıkageldi.

   Şerif, Rahmi Bey ve ben; üçümüz birlikte köy yollarını vurduk kendimizi. Ara yollar, koca yol derken, bir zamanlar her sokağın insanla, çocuk kahkahasıyla taşan Paşaköy’ün şimdi sessizleşmiş sokaklarından süzülerek köy meydanına ulaştık. İsmail Selvi’nin işlettiği kahvehanenin önüne geldiğimizde, günün yorgunluğunu atmak ve birkaç yudum sohbetle hayata can katmak isteyen tanıdık yüzlerle karşılaştık.

   Masamızda kimler yoktu ki? Amcam Ahmet SERİN, amcaoğlu Yılmaz SERİN, can dostum Şerif   BİLİR, Mehmet AVCI, Rahmi Bey ve ben. Masamıza bir bir uğrayan “Hoş geldiniz” diyen Paşaköy’ün güler yüzlü insanları, yaşanan bu anı törene dönüştürdüler. Osman GÜLAY, Hüseyin ERGİN, Şecattin CAN, Hasan KAYA, İsmail BİLİR, Ali Osman KALKAN, Mehmet BAYTAK, Çağlar DURAN… Doğduğum toprakların bana her daim en büyük armağanı olan bu marifetli, sıcakkanlı insanların o kısacak hal-hatır sormaları, bir “cansuyu” gibiydi.

    Paşaköy’ün boşalan sokaklarına inat, insanların yüreğinde biriktirdiği o bitmeyen sevgi ve hoşgörü, bu toprakların en büyük zenginliği olmaya devam ediyor. Tıpkı dallarında evlatlarını bekleyen kayası ağaçları gibi, Paşaköy’de vefalı insanlarıyla her zaman bir misafirini, bir “Bizden olanı” kucaklamaya hazır bekliyor…

    Bu diyar, sıradan bir yer değil; Balkanların gölgesinde, Meriç nehrinin Yunanistan sınırını çizdiği, tarihin ve coğrafyanın kucaklaştığı topraklardadır. Buradaki insanlar, Balkanlardan esen rüzgârların fısıltılarını duyarlar.

   Eğer bir gün yolunuz düşer de Balkanlar’dan esen rüzgârın, Meriç’in ve bu kadim toprakların fısıltılarını duymak isterseniz… Yunanistan’a, Ege’nin serin sularına, Enez’e veya Gala Gölü Milli Parkı’na doğru yol alırken, rotanızı bir anlığına Paşaköy meydanına çevirin.

   Hayatın o bildik koşturmacısını, zamanla yarışı ve tüm endişelerinizi nazikçe bir kenara bırakın. Köy kahvesinde demli bir çay için ve en önemlisi, o masalarda oturan güler yüzlü insanların sohbetine kulak verin. O sohbetin her yudumu, size bu toprakların neden hala bu kadar bereketli ve bu insanların neden bu kadar vefalı olduğunu anlatacaktır.

   İşte o zaman, Paşaköy’ün asıl “ cansuyu” nun ne olduğunu bizzat hissedeceksiniz.

 Güven SERİN





3 Nisan 2025 Perşembe

PAŞAKÖY İPSALA'NIN İZ BIRAKAN MEKANLARI

 


Kamera; Onur


Kamera , Şerif

                                   PAŞAKÖY’ÜN İZ BIRAKMIŞ MEKÂNLARI

          ( Fırın 81 )

  Neredeyse ülkemizin en batı ucunda bulunan Paşaköy İpsala diyarlarının iz bırakan mekânları ve isimleri anmak ve o hatıraların ölmediği, tam aksine insan denen canlının sevgiyle, disiplinle, istikrarla neler yapacağının da yaşama sızan, hatta süzülen en güzel gıdalarını bilmek gerektiğine inanırım.

 İpsala Paşaköy’de 1981 yılında kurulan fırını, yani o dönemin, yörenin destansı mekânından söz edeceksek; iki ismi de anmamız, hatta önlerinde SAYGIYLA eğilmemiz gerekir…

  Ahmet SERİN ve Muhiddin EĞERCİOĞLU… Hani şairin, Yahya Kemal Beyatlı’nın “ Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul” diyerek başladığı şiirin ruha duygulara yansıyan, en azından bende sakladığım FIRIN–81 mekânı ve isimlerinin hatıralarını anacaksam, duyuracaksam ancak böyle haykırmam gerekir…

  Muhiddin Eğercioğlu ekmeğin dilinden çok iyi anlardı. Çıraklığı, kalfalığı yaşadıktan sonra her usta olan insanların yeteneği-hüneri vardı kendisinde. Kolay kızmayan, süslü söz ve şık giyinmeden çok öte olduğu gibi ve göründüğü gibi yaşayan bir PAŞAKÖY insanı ve değeridir… Rahmet ile anıyor, hatırlıyor ve paylaşıyorum…

   Ahmet Serin’i yani Fırın-81’in iki ortağından birisi olan ismi soracak olursanız; ilkokulu bitirmiş ama birçok üniversite mezununa matematik dersi verecek bir dehaya sahip, farklı imkânlarda, zamanlarda yaşamış olsaydı, ülkenin istihdamına, üretime çok önemli katkılar verecek bir irade, zihin yapısıdır…

   Fırın–81 kurulmuş olduğu zamanlarda köylerin köy, kasabaların kasaba olduğu en güzel şenliklerin olduğu, bayramların çocuk neşesi olarak bilinip kutlandığı tohumları halen bizlerin bedenlerinde yaşayan Paşaköy anılarıdır…

   Fırın-81’in yazısını Paşaköy insanı olmayan ama Paşaköy insanlarının çoktan gönlünü kazanmış İlkokul ve Ortaokul öğrencilerinin de çok sevdiği okul hizmetlisi Ahmet ZEHİR’DİR. Aynı zamanda Erkin Koray sevdalısı, zehir gibi neşeli, zeki ve yetenekli bir insan…

   FIRIN–81 öyle bir isim yaptı ve öyle bir koşuya çıktı ki, kendi çapında köyde kurulmuş diğer örnek yapılarla yarışır hale geldi. Fırın–81 den birkaç yıl önce yola koyulmuş bir başka başarılı kurum ise Paşaköy Kalkınma Kooperatifi idi. O’nun da tabela yazısını Ahmet Zehir yazdı. Öyle büyük ve uzun ki Köy-Koop. Binasının duvarına yazılması günlerce sürdü.

   Fırın–81 bugünün şehir fırınlarıyla yarışacak, hatta birçok fırından daha öne çıkmış bir mekândı. Kürekte Muhiddin EĞERCİOĞLU ve beyin-yönetim takımında Ahmet SERİN, çok kısa zamanda bir fırının-işletmenin çıkabileceği en yüksek noktaya çıkmışlardı. Üç vardiya çalışılıyor, on beş kişiye yakın insan istihdam ediliyordu.

  İpsala’ya, Keşan’a, Karpuzlu’ya birçok yere ekmek yetiştirilemez hale gelinmiş, köyden geçen yabancılar Fırın-81’in yanında durup ekmek almadan geçmez olmuşlardı…

  Üretime katkı yapan çok değerli isimler vardı. Çiçek lakabı olan bir başka usta; Nurettin ÇİÇEK, bir insanın yakalayabileceği en güzel tavazzuh sahibi, çalışkan, disiplinli bir ustaydı… 

   Bir başka usta her gün İpsala’dan gelirdi. Erdoğan Usta, üzerinde kullanmış olduğu yalnız onun geldiğini parfümünden anlar, kokulara verdiği önem kadar ustalığı, şık giyinişiyle de öne çıkan bir hünerli kişiydi…

   Boşnak Hikmet, gülüşü ve isyanlarıyla ünlü olduğu kadar, şakalarıyla, çocuk sevgisiyle de öne çıkan, Fırın-81’in isminin dönüşümüne Keşan’dan gelip katkı veren bir başka değerimizdi…

  Fırın-81’in öncüsü olan iki değeri; Muhiddin EĞERCİOĞLU ve Ahmet SERİN’İ bir değil onlarca yazıda ansam, kendi adıma; “Yetmez” derim… Bu markaya, Paşaköy’ün iz bırakmış mekânına onlarca insanımızın hakkı, faydası geçmiştir. Recep Özdemir’den, Şerif Bilir’den, Metin Çakmak’tan, Ali Osman Bey’den, Hatice Eğercioğlu’ndan söz etmeden geçemem…

  Muhiddin Eğercioğlu’nin annesi olan Hatice abla, bir yerde o mekânda çalışan herkesin annesi, ablası gibiydi. Bir Hızır gibi her kişinin sorununa dokunur, yetişir ve çözüm arardı…

  Bir çocuk vardı fırının kasasında çalışan. Sıcak ekmekler çıkınca onları dolaplara dize dize, elleri çizik, kesik ve pişik içinde bir haylaz çocuk… Bir gün çok sevdiği ustalardan Çiçek Nurettin ustaya; “ Usta, son attığın ekmeklerin üzerine harfler yazar mısın?” Usta gülümsedi ve harflerin bir çocuk için önemini kavradı ve fırına pişmeye atmadan önce son ekmeklerin üzerlerine harfler yazdı…

   Bu mekânda neler yazılmadı ki? Mektuplar, harflerin söze, sözlerin destansı sevince dönüştüğü zamanların saf halleriydi…

   Bayram ziyareti, dost ve akraba ziyareti olarak gitmiş olduğum Paşaköy’de, Fırın -81 in beyni olan Ahmet Serin’i, sevgili yengemiz Sevdiye Serin’i ziyaret ettim. Aynı hüner, bütün hüzünlerin yaşandığı zamanlarda bile bahçelerine, ektiklerine, ürettiklerine yansımıştı.

   Sütannemi, Ali amcamı ziyaret ettim. Artık iki tane kalan kıraathanelerden birine gidip büyük diyarın geçmişiyle geleceğine köprü olan insanlarıyla selamlaşıp bayramlaştık…

  Arkadaşım Şerif Bilir, amcaoğlu Yılmaz Serin, yıllardır görmediğim Alâeddin Bilir, Paşaköy Muhtarı Şaban Bilir, Zekeriya Yaşa, Şecaattin Can,İbrahim Enişte, Mehmet Ağabey, Rıza Duran, Çağlar Duran, Hüseyin Ergin, Hasan Kaya ve daha birçok Paşaköy insanıyla selamlaşma onurunu, hasta bir insanın ilaca kavuşması gibi kavuşarak yaşadım…

 Güven SERİN 


 

 

 

  





27 Mart 2025 Perşembe

KÜÇÜK İNSANLARIN ÇOK BÜYÜK MUTLULUĞU

 

İSMAİL AĞUŞ

AHMET ÇAKIR ve İBRAHİM ARAS

                              KÜÇÜK İNSANLARIN ÇOK BÜYÜK SEVİNÇLERİ

     ( Paşaköy, İpsala, Edirne Diyarı )

  Fazla değil,40–50 yıl önce kendilerini soylu bir mahcubiyet içinde saklayan, hürmet denen sözcüğün her rengini bilen insanlar kendilerini küçük zannetme âlicenaplığı içindeydiler…

  Ne büyük yanılgıydı; felsefenin, edebiyatın, tarihin az bilindiği o güzel insanların terlerinin bile kötü kokmadığı zamanlarda… O’nlar üretendiler… Toprağı işlemeyi bildikleri gibi, vatana, millete adanmışlık içinde; sonsuza akan bir türkünün şafak vaktindeydiler…

  Erken evlenen ailelerin çocukları, babasının askerden geldiğini bilen ve az da olsa hatırlayanlar vardır. Askerliğin pazarlıksız iki yıl olduğu zamanlarda hayal meyal hatırladığım zamanların birisindeydi. Babam askerden gelmiş. Ninemler, annemler yama üstü denilen yerdeki bostan tarlasına gitmişler. Bir akşamüstü olduğunu zannediyorum. Yanlış hatırlamıyorsam uzun boylu bir çocuk, o zaman bana göre bir adam! Beni omuzlarına aldığı gibi neredeyse 1,5 km uzaklıktaki bostan tarlasına doğru koşarcasına, uçarcasına getirdi.

   Bu çocuk, bu adam dayım İbrahim Aras olduğunu masalımsı bir gölge, yitik bir uygarlığın kazı yapan arkeologu gibi hatırlamaya çalışıyorum…

    Neydi dayım İbrahim Aras’ın o büyük heyecanı? Küçük insanların heyecanları ne çok büyükmüş! Müjde verecek! O’nun büyük heyecanı müjde verip; bir aferin, belki bir çift çorap almaktan çok öte, toplumsal bir bağın sevinç yüzü, yeryüzünün son düşünürü olan insanın sevinme biçimleriydi…

  Yine o zamanlara ait belli belirsiz hatıralardan küçük bir demet. Aynı küçük insanların çok büyük, çok yüce sevinç anlarından bir yaprak, bir öykü, bir destan…

   Bu sefer Şerafettin dayımın omuzlarında olmalıyım. Sanıyorum, Paşaköy Spor ile İpsala Spor şampiyonluk mücadelesi veriyorlardı. İpsala sahasında, Paşaköy Spor oyuncuları tarafından bir gol atılıyor. Babam olmalıydı ki Şerafettin Dayım’ın sevinme coşkusu sıra dışıydı. Omuzlarında ben, oradan oraya, diğer büyük Paşaköy insanlarıyla sarmaş dolaş olan küçük insanların muhteşem sevinci, o küçük çocuğun hafızasına mıh gibi çakılmış. Hatta kazınmış; Paşaköy ve İpsala zamanlarına ait o masum ve küçük insanların büyük haykırışı, neşesi…

   İlkokul yeni bitmiş, yaz tatiline girilmişti. Küçük insanların Paşaköy’ü büyüktü. Kasaba heyecanı yaşatan bir çarşı, neredeyse her akşam bir filmin gösterildiği bir sineması vardı. Bayırlarında ise çan sesleriyle, zil sesleriyle sürüler, en büyük katedrallerin haykırışından daha güçlü, daha verimli, daha üretkendiler…

   Arkadaşlarımla Paşaköy’ün büyük mahallelerine devriyeye-haylazlığa çıkmıştık. Bizim mahalleden uzak diyarlara aşağı mahallelere inmiş, öğleden sonra aç karınlarımızın guruldaması yüzünden savaş kazanmış kahramanlar gibi geri dönüyorduk.

  Meydandan geçerken bir ses:

—Güven, babanla konuştum. Yaz tatilinde birlikte çalışacağız. Yarın çalışmaya gelirsin.

   Seslenen kişi o günün en marifetli terzisi İsmail Ağuş’tu. O’nun dükkânı sadece bir terzi dükkânı değil, aynı zamanda felsefenin, mizahın, sosyalliğin, kültürel dönüşümün de yaşandığı renk renk kumaşların gösteri sanatına, tütsü sükûnetine baş eğdirecek derece önemsenen bir mekândı…

  İsmail Ağuş’in seslenişindeki heyecanımı ve bir süre sonra aynı heyecana denk hüznümü anlatamam…

    Acaba dedim özgürlüğüm elimden gidecek mi? Haylazlığım, sıra dışı keşif tembelliğim…

   Sonra, bir mekâna çağrılmak, o zamanın okulu olan ve aynı zamanda üreten bir yerde olmanın o küçük insan olmanın o büyük sevinci bütün hücrelerimi sardı.

  O küçük insan diyarlarında, birkaç aylık terzilik çıraklığında kimleri tanımadım ki? Kahveci Şefik Baş’ı… İsmail Ağuş’un yardımcısı Rıdvan Ağabeyi… Oraya gelen küçük insanların çok büyük kalpli ve ağızlarından çıkan sözcüklerin çok değerli olduğu neredeyse bütün Paşaköy insanlarını…

  Fazla değil zamanımızdan 40–50 yıl önce, kendilerini küçük, dış dünyalar, büyük şehirler karşısında mahcubiyet içinde bir eziklik yaşayan o insanların yüceliği ve kaybolan, küçük sanılan çok büyük üretkenlikleri; şimdi dimdik ayakta!

   Köy ekmeği, köy tavuğu, köy yumurtası, köy insanı, köy odası, köy koruyucusu, köy merası, köy meydanı, köy okulu, köy sağlık ocağı, köy öğretmeni, köy masumiyeti içinde dimdik ayakta ama kaybolmuş bir uygarlığın kalıntıları, anıları gibi tarihin en soylu sayfalarında saklanacak bir sızının yüce neşesi içinde ayakta selamlanacak derece ayaktalar…

   Küçük sanılan insanlar, o zamanlar üretkenlikleri, neşeleriyle öne çıkardılar. Şimdi ise, tok gözlü ve üretken halleri, yitik-kaybolan gizemli uygarlıklar gibi; ÖZLENİYORLAR…

Güven SERİN 

 

 

 

 

 

     





14 Eylül 2024 Cumartesi

KAFDAĞI ARDINA GİDEN MİNİBÜS

 

İNTERNET

                              KAFDAĞI ARDINA GİDEN MİNİBÜS

( Anılarda Kalan Panayırlar )

   Çocuk gözüyle bakılan her şey; masal, öykü içerir. Düşleri ve algıları sınırsız bir özgürlük, üretkenlik taşır…

    Elem içinde söylemek isterim ki o Kaf Dağı öyküleri çoktan yok oldular… Öykü yaratacak, çocukların düşlerine dokunacak, hatta sokulacak kurum ve kuruluşlar kalmadığı gibi, anne ve babalar da büyük yarışın büyük eserini yaratma düşleri içindeler…

  Doğanın, doğurganlığın en hakiki ve özü olan çocukları işleyecek fabrikalar; sosyologlar, öğretmenler ordusuna ihtiyaç var. O temiz, o masum bakışların sözcüklerini abartıya kaçmadan, edebi, felsefi sarılma erdemi içinde duyarlı bir sanat eserine dokunan sanatçı gibi dokuyacak insanlar çok azaldı artık…

   Bir cambaz, dokuma ustası gibi marifetli panayırcı romanlar, o yetenekli çingeneler de bir bir yok olup gittiler; çocuk düşleri, öyküleri gibi; ticari düşüncenin tapınaklarında hepsi birer; dinleyici, izleyici rolünde fotoğraf ve video karelerine hapsediliyorlar…

  Sözün meclisten dışarıya olduğu haller, çocuk özgür alanları ve onları anlayıp da deryalara katkı veren anne babaları, bu eleştirilerin dışında bırakarak onların önünde eğilerek teşekkürü borç biliyorum…

   Panayırların insanlara dokunan heyecanı, hissiyatı bugünün komik, yapay festivallerinden çok öteydi. İnsanlık mirası gibi güz zamanı, tarım insanları harmanlarını bitirme zamanları; bir soluk, bir eğlence, o günün panayırları. Panayır alanlarının kurulması çok büyük özen ve büyük emeklerle günler sürerdi. Ustalık isteyen bir işi yapardı o günün yetenekli panayırcıları…

  İpsala ve Keşan Panayırı da kendi bölgesinde nam salmıştı. Hele çocukların güzünde tam manasıyla Kaf Dağları ardında periler ülkesi bir yer… Homeros bile bu kadar heyecanlanmamıştır: -Büyük eserini yazar, oradaki esin perilerini anlatırken…

  O günler, tam manasıyla organik günlerdi. Sakin Şehir felsefesi içinde soylu mahcubiyetlerin de hüküm sürdüğü zamanlardı. Paşaköy, Karpuzlu’dan ardı ardına kalkan minibüsler İpsala panayırına insan taşırdı. Özellikle delikanlılar, genç kızlar, erkekler giderdi. Bir şölendi yeri gibiydi;  oradaki tozlu, ışıklı, müzikli ve bol barut kokulu alanlar…

  Her yaşta insanın gece buluşması tam bir şölensi atmosfer oluştururdu. Herkesin meşgul olacağı, eğlenip, oyalanacağı alanlar vardı.

   Bizler henüz küçük, büyükler olmadan gidemediğimiz zamanlardı. Paşaköy’ün minibüsçülerinden birisi de İbrahim Aras, yani dayımdı. Minibüsler sırasıyla kalkardı Paşaköy’ün meydanından.

  Panayır gecelerine akan minibüslerin yolcu bekleme anlarında meydana yayılan ezgiler o günün sanatçılarına ait olduğu gibi, o günün insanlarının öyküsünü anlatıyordu.

   Bazılarının hoparlöründen Şenay’a ait sev Kardeşim şarkısı veya Yeliz’in Bu Dünya Kardeşim şarkısı sürekli ve coşkuyla çalınıp dinleniyordu.

  O akşam birkaç küçük çocuk, İpsala panayırına gidecek mavi minibüsün yolcularını bekleyen meydanın kenarcığında minibüsten yayılan şarkıyı dinliyorduk. Barış Manço’nun Nick The Chopper isimli ve oldukça enerjik, coşku dolu şarkısı çalınıyordu. Yalnız başına gidemediğimiz, ancak gidenleri izlediğimiz gecelerden birisiydi. O şarkı, o minibüs ve minibüsün içindeki delikanlılar, sanki İpsala panayırına değil de, Kaf Dağ’ı ardına giden son yolculardı…

   Zihnime o müzik, o insanlar, o sahne öyle kazınmış ki, zamanı allak bullak eden bir enerji, yenilenme ve dönüşüm içinde sahneye çağırıyor o çocuğu… Büyümeyi reddeden, bildik rütbeleri saygıyla, minnetle selamlayıp o panayır şarkılarına, minibüsteki şakalaşan insanlara kulak veren çocuk; zamana bile rest çeker halde, sürekli zihnini şarkılarını ve öykülerini dinliyor…

 Güven SERİN 

 


  


7 Eylül 2024 Cumartesi

İPSALA PAŞAKÖY'LÜ HATİCE ÖNDER

 

Kamera; Güven Eski Şehir Mezarlığı Tekirdağ


Kamera; Güven

Kamera; Güven 

                            HER KADIN BİR İNSAN, BİR İNSAN BİN ÖYKÜ

      ( Paşaköy’lü Hatice Önder )

    Söz sözü açmasa, Ayşe Koç (Teyzem ) bize gelip geçmiş zamanları anmasa, 66 yıl önce ölen Hatice teyzemin mezarının Tekirdağ’da olduğundan ve genç yaşta (38 yaş) ölümle tanıştığından haberim olmayacaktı…

 Hatice Önder ( Teyzem ) Tekirdağ’da 57.Alay Binaları olarak bilinen o zamanın devlet hastanesinde 38 yaşında birçok kadının öldüğü sebepten ölmüş ve Tekirdağ Eski Şehir Mezarlığı’na gömülmüştür.1950’li yıllarda ölenlerin gömüldüğü yol boyuna; Karlık Caddesi’ne beş on metre yakınına gömülmüş. Yaşayanların ayak sesleri, araç seslerinin her daim birbirine karıştığı mezarlığın kıyıcığında bir yere…

  Mezarın başında kendiliğinden bir meşe ağacı yeşermiş. İki gövdesi olup sonradan onlarca dala ayrılmış Trakya’nın öz çocuğu olan meşe ağaçlarının devamı olan sessizliği; erken yaşta ölümü, geride kalan altı çocuğun hüzünlü gözlerini ve kalplerini sessizce dinleyen meşe ağacı…

  Eski Şehir Mezarlığı’nın ( İstanbul çıkışında ) tenhalığını bildiğim için bir yerde bir önlem-can yoldaşı olsun diye Bülent Yorulmaz’ı aradım. Tam da kamp programı yapın Karadeniz havası, suyu adına Kırklareli dağlarına gitme anına denk geldim. Biraz konuşunca bana gereken zamanı ayırmayı, gideceği yere geç gitmeyi uygun buldu.

  Mezarlığın ana kapısından birlikte girdik. Birkaç karga ötüşünden öte kimsecikler yoktu. Mezarlığın otları yeni temizlenmiş, bakımlı görünüyordu. Dikkatli baktığımızda bakımlı görünen tek şeyin otların kesilmesi olduğunu görmenin hüznünü yaşadık. Belki de yüzlerce mezarın taşları çoktan yer değiştirmiş, sağa sola devrilmiş…

    Hangi mezar taşı hangisine ait? Birçok mezar taşının tarihsel ve kültürel önemi belliyken, bunların ayağa kaldırılıp öykülerinin derlenip toparlanmaması şehir kültürü adına başlı başına kayıp…

  Ayşe teyzemden aldığım tarifi iyi ezberlediğim ve çok az zamanımız olmadığı için, mezarlığı baştanbaşa geçip cadde tarafına geldik. Bülent mezarlık duvarını takip ederek doğu tarafına, ben ise tam ters yöne, batı tarafına yönelip Hatice teyzemin mezarını aramaya başladık. Onlarca mezar ve taşları adeta inliyor, güya gelişen uygarlıkların gerisinde unutulmuş olmalarının acılı görüntülerini görmem için adeta yalvarıyorlardı…

  Uzun arayışlar, onlarca mezar taşını, mezarı kontrol ettikten sonra vazgeçmek üzereyken, Bülent ile tekrar buluşma noktamız, tam da Hatice teyzemin mezarının birkaç metre ötesi oldu. Meşe ağacı, teyzemin tarifindeki gibi orada sessizliği, hüznü, genç yaşta ölen bir kadının öyküsünü bekliyor ve dinliyor gibiydi…

  Belli yaşa gelip de daha fazla çocuk yapıp, diğer çocuklarıma bakamam endişesi yüzünden düşük yapmak amaçlı etraftan duyulan, komşu tavsiyesi ve bitkisel ilaçlara girmiş oldukları mücadelenin sonucu, bizim şehrimizde çok erken son bulmuştur.

  1958’li yıların imkânları bellidir. Araç da çok az, telefon da. En etkili haberleşme mektupla, telgrafla. Komşu tavsiyesiyle yapılan bitkisel ilaçlar düşük yapma çabaları sonucu çok kan kaybeden teyzemi eşi Mehmet enişte Tekirdağ’a getirmiş. Hastane ve can kurtarma günleri devam ederken, birkaç günlüğüne İpsala Paşaköy’de yaşayan evlatlarını dolaşmak için yola çıkmış. Çıkmış ama içinde bir endişe; “ Hatice, sevgili eşim ne olacak?” Sezgileri ve endişesi onu, birkaç gün sonra geri döndürür.

  Mehmet enişte hastaneye, eşi Hatice’nin yattığı odaya girince yatağın boş olduğunu görür ve ; “ Bizim hastamız nerede?” sorusu karşısında o dün öldü, bugün de Şehir Mezarlığı’na gömülüyor.

  Bir insanın iç acısını, ruhsal daralmasını düşünebiliyor musunuz? Koşar ve gömülme anına ancak yetişir. Oradan buradan bulduğu birkaç taşı başucuna diker. Altmış altı yıl önce Paşaköy’den hiçbir zaman tanıyamadığım, sadece çok uzak zamanlarda yaşadığını sandığım Hatice teyzemin mezarı başında zamana yayılan insan ve kadın öykülerine daha çok sokuldum.

  Bunca ölüm ve sessiz mezar ve mezarlık… Yaşamın hangi bölümünü hatırlatıyor olabilir? Fazla değil 50–60 yıl önce çok genç yaşta ölen anneleri, kadınları ve onların öykülerini yok sayamayız… Hepsi birer kahramandılar…

   Kimi altı, kimisi sekiz, on çocuk büten ve akıl almaz zorluklara sadece bir tiyatro sanatçısı gibi görev bilinciyle sahiplenen, sahneye çıkıp oyununu oynayan güzel ve yüce insanlar…

  Hatice teyzemle tam olarak 66 yıl sonra tanıştık. Küçücük, temiz mezarında sessizliğe ait ve zaman nehrinde hür-özgür bir halde, geride bıraktığı neslinin onun kanından, hücrelerinden yaşama serpilmiş insanları, sevgiyle kucaklayan bir düşünce gülümsemesi içinde Hatice teyzemle ancak şimdi, altmış altı yol sonra buluştuk…

     Yıllar önce ölen kadınlarımızın ölüm sebeplerinden önemli bölümlerinden birisi düşük yapma biçimleriydi. Ya şimdi? Ardan geçen bunca zaman ve değişen çok şey yok; bu sefer kadınlarımızı öldüren başka bir şey; cehalet, ölü alışkanlıklar ve töreler…

 Güven SERİN 

 


  











16 Ağustos 2024 Cuma

İPSALA'DA ZAMAN AĞIR AKAR

 

Kamera; Abdullah Yılmaz

                                İPSALA’DA ZAMAN AĞIR AKAR

  Herkesin, çok hızlı akıp geçen zamanla derdi olduğu bir dünyada yaşadığımızı biliyorum. Eski insanların sıklıkla tekrarladığı lafları duyarak büyüdük;  “ Nasıl geçti koca ömürler-bu zamanlar; hiçbir şey anlamadık!”

   Bu sözleri çok irdeledim. Onlar üzerinde düşündüm. Yaşamlarına yeni bir şey katmayan, yeni öykü yazamayan insanın doğasında sıkılma, tekrar ve ezbere karşı bıkkınlık duymanın kaçınılmaz bir doğa kanunu olduğunu gördüm. Bir yerde zaman akıp geçse de, bir sürü işler yapıyor görünse de, aynıyı tekrar edenler için zaman denen şey;  “Yalancı ve Yabancı…”

   Zamanın daha ağır aktığı, birçok anımın olduğu İpsala’ya, yine o zamanın derinliklerinden çıkartıp davet ettiğim arkadaşım Kazım ile birlikte gittik. Önce annemi Paşaköy’e getirdik. Bahçesi komşu Asiye Hanım tarafından sulanmış, temizlenmiş bir halde, zamanın ağır akışı içerisinde bulduk. Bir yerde her şey aynı gibiydi…

    Dut ağacı, kaybolan erik ağaçlarının, erguvanların, sümbüllerin, güllerin, zambakların anısına sahip çıkmış; zamanın son kırıntısına sımsıkı yapışmış bir haldeydi. Arkadaşım Şerif Bilir ile görüştük, akan zaman içerisinde kısacık bir anı daha zihnimizin not defterlerine düştük.

  İpsala’ya geldik. Anıların cirit attığı, koşarak, coşarak İpsala sokaklarında, caddelerinde dolanıp durduğu yere. Artık Ali ağabeyin bakkal dükkânı tarih olsa da, o meşhur İpsala’nın marifetli ustalarının keşkül, supangle tatları uzaklarda kalmış görünse de yavaş akan zamanın içerisinde onları da dokunmadan edemedim…

   Her gittiğimizde uğradığımız İpsala köftecisi, aynı tadı yarım yüzyıldır sürdürüyor diye övündüm… Üretme, diğer insanların mutluluğundan pay çıkarma sevdası içinde olan esnafların ömürleri bin yıl geçse de, sadece tabaklarındaki köftelerden para kazanma hırsları olmadığını biliyorum. Gözü, gönlü, mideyi doyurmak, insanın her haline hitap etmek apayrı bir zanaat, belki de sanat olayı…

  O tatların içerisinde ortaokul günlerini eşeledim. Köfteleri pişiren, servisi yapan lokanta sahibi ve çalışanları gülümsediler. Kimden söz ettiğimi hemen anladılar. O sabahları geliyor, dediklerinde; “ O esnaf burada olsaydı ona gecikmiş de olsa teşekkür etmek isterdim.” Sözünü daha fazla merak etmesinler diye açıklamada bulundum.

   Okul harçlığımızın beş köfteye yettiği kimi zamanlarda ana cadde üzerinde olan iki katlı küçük lokantaya koşardık. Burada genç, boylu poslu ve her daim gülümseyen bir esnaf bizi karşılar; “Hoş geldiniz çocuklar” demeyi neredeyse bir zanaat haline getirmişti. Yanılmıyorsam dükkânın alt tarafında birkaç masa, üst tarafı denen ( Kıçüstü ) bölümünde de üç masa vardı. Bizim için daracık merdivenlerden çıkılan üst kat bir sığınak yeriydi.

   Genç esnaf, köfte ustası bilirdi bizim beş köfte yiyeceğimizi. Her defasında da soğanı, domatesi bol olsun derdik. Biz söylesek de söylemesek de bol gelirdi her şey; soğan da, domates de, hatta bir sürahi su da onun gülüşüyle birlikte gelirdi. Beş köfteyle kaç ekmek yerdik bilinmez. Bizden kar mı yapardı yoksa zarar mı? Bunu hiçbir zaman hissettirmedi…

  Köfteleri yedikten sonra arkadaşım Kazım’a “ Birkaç çay içelim” diyerek bizim bıraktığımız zamandan daha büyük, daha bakımlı olan meydanda buluna çay bahçelerinden birkaç tanesine geçtik. Aklıma, belki yavaş akan zamanın hatırına biraz ötede Dursun’un işlettiği kıraathane geldi. Artık, onun mekânı da meydanın bir parçası olmuştu…

   Dursun, tıpkı kırk yıl öncesinin Dursun’u; geleni misafir kabul edip, derhal ne yapacağını, ikramlarından sonra bir şeyler lazım olup olmadığını sorar. Yine ikramını yapıp sordu; “Benim yapabileceğim bir şey var mı?”  

  Şairin tepeden baktığı İstanbul, şaire nasıl heyecan verdiyse, ben ovadan baktığım, neredeyse zamanın kıyıcığında öylesine bekleyen İpsala’ya o gün, o ruh âlemi içinde,ağır akan zamanın içine süzüldüm. Etrafımı, diğer masalarda oturan İpsala insanlarını koşulsuz izledim…

   Hepsi zamanın içerisinde donmuş yüzlerin bedenler gibiydi. Merak içinde, sen bir adım atsan onlar birkaç adım atıp; oraya yabancı gelen kişiyle, birkaç saat içinde arkadaş olup güne kim bilir ne sohbetler taşıyacaklardı.

   Baktığım kişilerin hiçbirinin ismini bilmediğim gibi şahsen hiçbirisini tanımıyordum. Ama yüzleri, bakışları tanıdıktı… Bana verdikleri enerji, bakışlardaki o mana, fazlasıyla tanıdık ve samimiyet taşıyordu. Sonra Balkanlara doğru uzun uzun: Onlar da çok tanıdıktı… Kimisi dumanlı, kimisi türkülerde, bazıları da filmlerde sanatçı duyarlılığı ve yüreğiyle konuşuyordu…

   İpsala’nın meydanları değişmişti değişmiş olmasına ama birçok sokak, cadde aynıydı. Yeni, bakımlı güzel evlerin yanında tek katlı, bahçeli ve İpsala ovası gibi verimli, meraklı bakan yüzler hep aynıydı; ağır akan zamanın içinde, belki de kıyıcığında kalmış insanlar ve İpsala…

Güven SERİN 


23 Temmuz 2024 Salı

PAŞAKÖY'ÜN DÜĞÜNLERİ ve GÜLÜMSEYEN YÜZLERİ

 



         PAŞAKÖY’ÜN DÜĞÜNLERİ ve GÜLÜMSEYEN YÜZLERİ


   Sözünü ettiğim diyar, İpsala, Paşaköy, Yeni Karpuzlu ve Enez, ülkemize ait sınırların bittiği, tabiatın özenerek beslediği; Balkanlar, Meriç ve Ege buluşmasının da coğrafi, tarihsel, tabi istasyonu gibidir.

  Deniz Atlas’ın sünnet düğününe Rahmi Bey ve Cem ile birlikte gittik. Neredeyse 1,5 yüzyıl önce büyük dedelerimizin kök saldığı, büyük göçlerin acılarını, hüzünlerini, yorgun, bitkin beden ve ruhlarını dinlendirmek ve susturmak için geldikleri topraklara…

   En uzak veya en yakın yerlere bile gitmenin seyahat; kültürel bir dönüşüm, manevi bir tatmin olduğunu söylemeden geçmek istemem! Dört kuşağın bir arada toplandığı, önemli bir şenliği birlikte kucakladığı haneye; Ali amcaların her zaman bakımlı olan bahçesine geçtik.

   Ali Serin (Amcam) Sütannem (Melahat Yengem ) birinci kuşak olarak oradaydılar. Misafirleriyle yakından ilgileniyorlardı. İkinci kuşak, Yılmaz Serin ve Ebru Serin oradaydılar, aynı mutlu telaş, Paşaköy’e gelen misafirlerini gülümseyen, gülen yüzlerle ağırlıyorlardı. Üçüncü kuşak, Sercan Serin ve Sevilay Serin, yani sünnet düğünün sahibi Deniz Atlas’ın anne ve babaları da oradaydılar. Dördüncü kuşak, Deniz Atlas gibi; akan zaman, insanın insanlık yolunda yürüyüşü, nereye gelirse gelsin, ne olursa olsun, diğer insanlarla kucaklaşarak, paylaşarak demleneceğinin büyük ve anlamlı gösterisi içinde olduk…

   Doğmuşluğun bin bir hatırı ve hatırası vardır. Hemen arkada ki büyük bahçe ve içindeki yaşlı dut ağacı; bildiklerini, duyduklarını, dinlediklerini unutmuş görünüyordu. Yemek yediğimiz, Paşaköy insanlarıyla selamlaşıp tokalaştığımız yerin doğusu Ahmet amcaların bahçesini, evini ve sıklıkla çocuk kredileri içinde çaldığımız ekşi ayvaları tuzlu yediğimiz yer… Ön, güney tarafında ise Hüseyin amcaların evi ve bahçesi bulunuyor. Şimdi üç amcama daha; Süleyman, İsmail ve Mehmet Serin’e yuva olan, eve gelirken kestirme olarak geçtiğimiz patikaların ve hatıraların bulunduğu borçlu olduğum güzel haneler…

   Neredeyse bütün gün, bütün gece bahçesinde onlarca çocuğun gürültüsünü, geçmişi çocuk, insan, komşu, akraba sevgisi ve deneyimiyle dolu olmayan hiç kimse kaldıramaz. Bizler öyle özgür, öyle şenlik ve oyun kültürü içinde dev bin evrenin çok önemli bölgesinde kışın ince teneke sobaların tüttüğü, karların dev çukurlara saklanıp yaz ayları içinde dondurma üretimi için harika bir tada dönüştüğü yerde yeşerdik…

   Kocayol,Paşaköy’ün kalbi gibidir.Çeşmelerin,kuyuların aktığı,insanların kalpten akan temiz kanla beslenmesi gibi her türlü beslendiği bir yolun sessiz ve temiz haliyle karşıladı bizi.Rahmi Bey’e ; “ İşte bu yol,bizim bütün öykümüze şahitlik eden yer” derken,aynı zamanda o çocukluğun büyüsü bozulacak diye fazla konuşmadım.

  Yanımızda Paşaköy ismine ayrıcalık katan arkadaşım Şerif Bilir, Cem ve Rahmi Bey, yıllardır yapılan düğünlerin olduğu alana doğru ilerliyoruz. Geçtiğim, yürüdüğüm sokaklar tam manasıyla hatıraların bahçeleri ve insan sesleriyle, duruş ve gülümsemeleriyle dopdolu görünüyor. Şenleniyor ruhum ile birlikte kim bilir kaç yıldır taşıdığım bedenim…

   Köy Meydanı hangi misafirim gelse en çok övündüğüm, kasaba meydanlarına denk bir yer. Rahmi Bey’e gururla anlatıyorum, bu meydanın esnaflarını, insanlarını, kıraathanelerini, nereden gelip nereye; usulca gittiklerini…

  Düğün alanı, bir köy için yapılan en anlamlı, huzurlu, ışıklı yerlerden birisi. Paşaköy’ün onuru ve eserlerin olan, okul binalarının, okul bahçelerinin, öğretmen evlerinin kenarından geçerek geldiğimiz yer. Oradalar, neredeyse yarısı için yabancı sayıldığım Paşaköy genç insanları. Bakımlı, oldukça iyi giyinmesini, gülümsemesini bilen Paşaköy genç kızları da orada; Deniz Atlas’ın mutlu gecesinde eğleniyorlardı.

  Tıpkı yıllar öncesi gibi girdiğim her kahvehane ve uzanan “Hoş geldin” elleri, Paşaköy insanları için Orta Asya, Kafkas, Anadolu, Rumeli diyarları olan, çok ötelerden taşıdıkları, kalplerinden hiç ayırmadıkları gülümseme ve el uzatma töreni gibiydiler…

   Teşekkürler Paşaköy’ün değerli insanları; teşekkürler, her şeye rağmen gülümsemeyi unutmayıp, hoş geldin ellerini uzattığınız, sofralarınıza buyur etme kültürünü yaşattığınız için; TEŞEKKÜRLER…

Güven SERİN 




28 Mayıs 2024 Salı

TEKİRDAĞ'DAN PAŞAKÖY'E, YENİ KARPUZLU'YA YOL GİDER

 

Kamera Güven

Kamera; Güven

Kamera Güven

   TEKİRDAĞ’DAN PAŞAKÖY’E, YENİ KARPUZLU’YA YOL GİDER

    ( Yeni Karpuzlu Gecesi: Eğlence, Misafirperverlik, Neşe İçindeydi )

  Kitaplarda yazar mı bilmem ama yolun yolcusu olmuş, kendisiyle barışmak için kavgaya başlamış olanların doğdukları yerlere adanmış sağlam kökleri vardır. Geride hiçbir zaman, eskiye terk etmedikleri anıların, akrabalıkların ve dostlukların, arkadaşlıkların, önemi büyüktür ve değerlidir.

   İnsanın sosyolojisini, toplum içerisindeki değer ve önemini çok büyük binaya benzetirsek, büyük binanın da sağlam olmasını isteriz. İnsanın sağlamlığı da sadece kendine verdiği önemden değil, içinde bulunduğu toplumun hüzün ve eğlencelerinden de haberdar olması, onlarla bütünleşmesidir diye düşünüyorum.

   Bu konuda oldukça eksiklerim olduğunu biliyorum. Çoğu tanıdığımın, akrabamın neşeli ve hüzünlü günlerinde yakınlarında olamamanın o sağlam ve sıkı bedelini de anlıyor ve hissediyorum.

   Çocukluk arkadaşımla yola çıktık: Yeni Karpuzlu’da gece yapılacak kır düğünü, bir insanlık neşesi olan yere gitmek adına… Önce anneme uğradık. Her annenin sevinci onunda yüzünde, gözlerinde; kadim annelerin ki kadar temiz ve değerli… Annemin bahçesinde Şerif Bilir ile kahve yudumlamak, zamanın ve mekânın dışında gibiydi. Her aradığımda gördüğüm, görebileceğim istikrarlı bir arkadaş, dost ve insan…

   Ali Amcam ile Melahat Yengem ( Sütannem ) için olduğu kadar, kızları Zekiye ve Ümit için de bir o kadar değerli, anlamlı gecenin Yeni Karpuzlu düğün alanına geldiğimde, özlediğim tanıdıklarla, akrabalarla görüşme şansım oldu.

  Ümit ve Zekiye, kızları Tuğba’nın mutlu gecesine çok iyi hazırlandıkları gibi bu mutluluğu gelen herkese çok iyi tattırmak, hissettirmek ve paylaşmak için oradaydı ve hazırdılar.

  Tanıdık yüzleri, gönülleri ve gülümsemeleri görmek çok güzel… Ali Amcam, Sütannem, Yusuf ve sevili eşi, Yılmaz ve sevgili eşi, Selçuk ve sevgili eşi, kızı ilk selamlaştığım, sarıldığım akrabalarım oldu. İsmail Amca, Süleyman Amcamın kızı Birsen, Oktay ve sevgili eşleriyle ayaküstü konuşmak, bağları bu topraklarda olan ve yazı sanatıyla yatıp kalkan birisi için tarihsel bir an olmaktan başka bir şey değildi…

   Çocukluk arkadaşım Zekeriya, İrfan ve Ender ve daha bir sürü insan; Balkanların hemen kıyıcığında gün, milyar yıldır dönüşüp geceye doğru battığı gibi yine güneş doğudan doğup, batı diyarından; bizim ovalarımızın üzerinden batıyordu.

   Düğün törenleri, milli bayramlarımız, dini bayramlar ve ölüm törenleri; her yolculuğa çıkmış yazı insanının aradığı tek şeyi; SAMİMİYET…

   Ümit ile Zekiye Sezer’in evlatlarının mutlu gecesi ve geleceklerinin olduğu Seçkin Atlı kır düğün alanında işte tam da bu içtenlik vardı…

    Görünen o ki, nitelikli olan, emek harcanan ve içinde gönül bağları olan her türlü eğlence, tören çok değerli izler bırakıyor. Tuğba ile Atahan’ın mutluluğu, aile olmak için anlaşıp karar vermeleri, milletimizin geleceği, toplumumuzun devamı için ne kadar alkışlansa azdır…

  Çok uzun zamandır böyle gün batımı izlememiştim. Birazdan insanların dolacağı kır düğün alanı, müzisyenlerin hazırlanma telaşları, gelen misafirleri ağırlayan Zekiye ve Ümit’in duruşu ve zafer kazanmış bir komutan gibi etrafta balonlarını küçük çocuklara satan baloncu… Hepsi, günün diğer dünyalara doğru ilerlediği, Yeni Karpuzlu’ya gece çökerken, yaşam adına kıpır kıpır, değerli bir heyecanın içindeydiler…

  Doğduğum topraklara hep barışık gelmenin huzuru, hiçbir sözcükle anlatılmayacağını biliyorum… Ama fakat ve lakin-siz bir dünya özlemiyle, bütün cehaletime rağmen, insanca yaşayıp sadece hüzünlü halleri değil, mutluluğun olduğu, saadet pınarlarının aktığı zamanların da kıymetini bilip anlamak; yaşama ait olan insan tarafına düşen bir borcun da ödenmesidir diye düşünüyorum.

  Yeni Karpuzlu mutlu düğün gecesinden geriye çok değerli anılar kaldı. Gördüm ki Modern Türk kadınları, modern Türk erkekleri; yemesini de, içmesini de, eğlenmesini de çok iyi biliyor. Orkestra ve sanatçı şarkısını söylerken, alanın genişliği, düzen ve hizmetin çok iyi oluşu, birkaç yudum içkinin verdiği lezzet bir yana, barışçıl insanların yakınlarında, onlarla yan yana olup çok çabuk gecen ömre bir yeni anı ve değer eklemenin kıvancı bir yana…

  Tuğba ve Atahan; mutluluğunuz daim olsun… Zekiye Sezer ve Ümit Sezer; bir akrabayı hatırlamanın, onurlandırmanın ve mutluluğunuzu paylaşma samimiyeti için, teşekkürü borç biliyorum…

 Güven SERİN 








27 Şubat 2024 Salı

GALA GÖLÜ MİLLİ PARKI FLAMİNGOLARI DANS EDİYOR

 



                    GALA GÖLÜ FLAMİNGOLARI DANS EDİYOR

  Yüzlerce, binlerce Flamingo, Edirne, İpsala, Karpuzlu, Enez bölgesi Meriç Deltası içerisinde bulunan Gala Gölü Milli Parkı olan, 6090 hektarlık alanı kaplayan, bölgeye toplanmışlar. Ülkemiz için çok önemli Milli Parklar içerisinde olan ve her geçen gün canlı yaşamı, turizm için önemi daha da artacak doğal alanlarımızdan birisini her yıl olduğu gibi bu yılda ziyaret ettik.

  Gelişen uygarlıklar hızla yapaylığın pençesinden kurtulmak için Milli Parkların yanında doğal yaşamı; besleyecek, koruyacak, yaşatacak alanları şehir, kasaba merkezlerine kadar; insanla, uygarlıklarla barış içinde olması için ciddi çalışmalar, koruma ve yaşatma önlemleri alıyorlar.

   Gala Gölü Milli Parkı henüz yirmi yıllık bir geçmişe sahip olsa da, hızla kuruyan, çoraklaşan dünyamız ve bu dünyada bizlerden milyonlarca yıl önce var olmuş kuşlar, böcekler, balıklar tıpkı insan gibi sulak, bataklık alanlara muhtaçtır.

  Gala Gölü Milli Parkı tam da kuşlar, diğer canlılar için; bir cennet… Açıklanan rakamları değerlendirip ortalamasını aldığımda sadece Gala Gölü Milli Parkı içinde yüzlerce canlı yaşıyor. Kimisi, Milli Park’ın yerlisi, kimileri de göçmen canlılar olup, tam da kış aylarının sona ermeye yakın, baharın başlamasına az kala birçok göçmen kuş sürüler halinde sulak alanlarına, sazlıklarına kavuşmuşlar…

  Yakın gelecekte buranın sembol canlıları haline gelmekle kalmayıp, başrol oyuncusu olacak kuşlardan birisi Flamingolardır. Bize sürpriz yapan, diğer geliş zamanlarımızda görmediğimiz Flamingoların dansı, ahengi, birlikte hareketleri saatlerce görülmeye, izlenmeye değer… Sürüler halinde göç eden, çok özel sulak, bataklık alanlarda yaşama, beslenme imkânı bulan Flamingolar artık Gala Gölü Milli Parkı’nın başrol oyuncuları…

  Buraya ait diğer göçmen kuşları da yok sayamayız! Küçük Orman Kartalı, Ak Kuyruklu Kartal, Kızıl Şahin, Kerkenez, Küçük Karabatak, Tepeli Pelikan, Saz Delicesi, Kaşıkçı, Kılıç Gaga, Gri Balıkçıl, Büyük Beyaz Balıkçıl ve daha yüzlerce kuş, böcek, canlı türü Gala Gölü Milli Park sakinleridir.

   Şehirlere yığılan insanlar, insanlık yolculuğuna devam edecekse, etmek istiyorsa, tıpkı gelişmiş ülkelerin yaptığı gibi; DOĞA ANA’yı çok ama çok iyi anlamak ve onur rıza olmadan hiçbir şeyi yapmayı anayasası olarak kabul etmek zorunda.

   Gala Gölü Milli Parkı, Milli Parka bakan tepeler üzerinde gelen misafirlere, doğa meraklıları için yapılan seyir alanı, kuş gözlemeye gönül vermiş insanlar için bulunmaz ve çok nadide yerlerden birisidir.

  Biraz ötede Balkanlardan doğan ve Ege’ye sessizce, Flamingoların tam tersi, usulca süzülen Meriç dupduru ve kadim bir geçmişten sonsuza akıyor. Enez tam bir rüya kasabası! Kalesi, tarihsel geçmişi, henüz gün yüzüne çıkmamış öyküleriyle; sadece arkeologları beklemiyor! Sosyologları da, yazar, şair, yönetmen ve her şeyden önce Paris’e, Roma’ya, Berlin’e, Londra’ya gitme merakını nazikçe bir kenara bırakan veya ekonomik gücü çok sınırlı aileleri de bekliyor.

  Özellikle seyir tepesi olarak altyapısı tamamlanan sadece gözlem yeri değil, ailelerin çocukları, akrabaları, komşularıyla harika bir gün, tükenen sonlu ömürlere çok güzel bir anı bırakacakları, piknik yapacakları ve daima serin rüzgârıyla, Flamingolar gibi dans bile edecekleri bir yerdir.

  Rahmi Bey ile gün sonuna doğru ilerlerken, çocukluğumun gözleriyle baktım; uçsuz bucaksız Enez, Karpuzlu, Paşaköy, İpsala topraklarına. Her yer su kanallarıyla, yaşamın kendisiyle kuşatılmış. Balkanlar yine kendi gizemli halleri; silueti içinde kırk, yüz, bin yıl önceki duruşu içindeydiler.

  Gala Gölü Milli Parkı sayesinde bir yörenin coşkusu, misafiri-turizmi çok daha fazla artacağı bellidir. Sorun, bu büyük mucizeleri, yaşam alanlarını doğal yaşamlara zarar vermeden iç ve dış turizmle buluşturabilmek…

    Bir gün, sürekli ilaçla alınan mahsuller; çeltik-pirinç bitecek bu diyarlarda. Ama doğal yaşam, doğru yönetilirse; turizm; belki de boşalan köy ve kasabalarımızı geri getirecek…

   Su kanallarının, çeltik tarlalarının ve Gala Gölü Milli Parkı Flamingo, Kuğu, Sığırcık ve Ak Kuyruklu Kartalların diyarından ayrılırken biz; halen dans eden Flamingoları son bir kez selamlayıp, buraya getirdikleri tat, tuz, renk, görsel şölen için minnettarlığımı da çocukluk anıları gibi orada, tertemiz tepelere, ovalara bırakıverdim…

  Bizim türkülerimiz, şarkılarımız bizleri anlattı. Hüzünlerimizi, sevinçlerimizi, kahramanlıklarımızı… Flamingoların dansı da, bu dansı ortaya çıkartan milletlerin öykülerini; hırsı, özgürlüğü, mutsuzluğu, acıları anlatıyormuş…

   İnsan denen canlı, doğaya bakarak, doğadan esin alarak ne çok şeyler icat etti. Belki de, kanayan vicdanlar, can yakan kaba ellerin bedenleri daha fazla doğaya çıkmalı ki, henüz vakit varken, yaşamın içinde hiç de lüks olmayan muhteşem eserleri görme fırsatını yakalasınlar…

 Güven SERİN 

 


  




2 Kasım 2023 Perşembe

KENTLİ OLMAK

 


Tevfik Poslu öğretmenime,en derin
saygı ve sevgilerimle...Kırk yıllık,
kentli olma telaşı içinde tanıdığım yüksek değer.


Kentli olma telaşı içinde tanıdığım
bir başka değer; Ali Boylu arkadaşıma
: Selam ve sevgilerimle...

                     KENTLİ OLMAK: İŞTE ÖYLE BİR ŞEY!

  1980’li yılların başları, bir güz günüydü. Babam traktörü çalıştırdı. Annem, gittiğim yerde bana lazım olacak eşyaları beyaz bir çuvala doldurmuştu. Elimde, küçük bir bavul, birkaç öteberiyi almıştı içine. Sanırsınız kıtalar ötesine yolculuğa çıkıyor, bir daha geri dönemeyeceğim diyarlara gidiyorum…

  Dut ağacı, meyve şölenini birkaç hafta önce bitirmiş. Sığırcıkların sesleri duyulmaz olmuştu. Annem, ninem her ana ve ninenin baktığı gibi bakıyorlardı kendilerinden olan, birazdan babasının çalıştırdığı traktörün arkasına binecek çocuğa. Ya mahalle arkadaşlarım? Haylaz dostlukların bir daha tekrarı olmayan oyunların oyuncusunu uğurlamaya gelen o güzel ve sımsıcak bakışlı genç solukların törensel vedası…

   Sundurmada ki duvardaki çiviye asılı radyodan, o günlerde çok sık şarkılarını dinlediğim Erol Evgin’in şarkısı duyuluyordu;

 “ Seni düşündüm dün akşam yine/Sonsuz bir umut doldu içime/Bir de kendimi düşündüm sonra/Bir garip duygu çöktü omzuma/Hani ıssız bir yoldan geçerken bir korku duyar insan; işte öyle bir şey…”

   Erol Evgin’i, Barış Manço’yu, Edip Akbayram’ı, dinlemekle kalmaz, uyumsuz ve eğitimsiz seslerimizle şarkıların ışıltılı sanatçısı olma yolunda onların şarkılarını söylerdik…

  Dut ve ahlât ağacı yan yana duruyordu. Biraz ötede güller, zambaklar, sümbüller, erguvan ağaçları ve sayısız erik ağacı da öyle… Akasyaları hiç saymadım; onlar hep vardı bizlerin diyarında…

  Oktay Akbal’ın Önce Ekmekler Bozuldu eserleri çoktan okuyucularıyla buluşmuştu. Henüz köy peynirleri, köy ekmekleri, köy insanları kenti olma dürtüleri, çaresizlikleri içinde değil; bozulmamış ve yok olmamışlardı. O zamanlar dünyanın en güzel ovası sandığım ovamıza henüz baskın yapmamıştı çeltik tarlaları. Her tarlanın içinde bulunan birkaç ahlât ağacı kesilmemiş, her evin bir bağı ve bahçesi henüz tükenmemişti…

  Babam, gitme vaktimizin olduğunu anlatan son çağrısını yaptı. Traktörün yan tarafına oturdum. Elimde bir küçük bavul ve annemin traktörün arkasına sıkıştırdığı bir beyaz çuval; kentli olmaya doğru yola çıktık. Traktör ile İpsala’ya geldik. Yöremizin onur kaynağı, mutluluğu olan Gürel Turizme ait bir otobüse binip, kentin yolunu tuttuk…

    Kentli olmaya gelmiştim gelmesine ama nasıl bir şeydi kentli olmak? Kimse söylememişti bana! Okulda ilk beş gün tam kentli telaşı içinde geçti. Her şey yabancıydı. Çatalca, Çorlu, Hayrabolu, Malkara, Şarköy, Muratlı, Marmaraereğlisi, Keşan, İpsala’dan gelen bir sürü coşku dolu yürek vardı kentli olmak adına…

   Cuma günü öğrencileri hiçbir zaman kırmayan Sabahattin öğretmenden izin aldım. Kentli olmuş duygularıyla gitmeliydim bizim oralara. Eve geldiğimde ninemle sımsıkı sarıldık birbirimize. Bildiğim hep aynı nine kokuları; biraz kül, biraz odun-duman, biraz ekmek, biraz şefkat…

  Annem ve babamı sordum nineme. Henüz tarladan dönmediklerini öğrendim. Yaya olarak çıktım yola. Önce yama denen gösterişli meşeleri olan tepeden ovaya indim. Yol gitmekle bitmiyordu. Heyecanım tam bir kentli heyecanı… Ne kadar da farklı oluyormuş kentli heyecanı! Etraf, ovadaki bütün ürünler, sanki hep beraber; “ Hoş geldin kentli çocuk” diyor gibiydiler bana.

  Güneş Ege Denizi ve Balkanların üzerinden batıya, daha batıya doğru ilerliyordu. İşlerini erken bitiren Paşaköy insanları yürüdüğüm ova yolundan traktörleriyle birlikte geçiyor, hemen hepsi elleriyle, sözleriyle, korna çalarak tıpkı ova gibi; “ Hoş geldin kentli çocuk” diyor gibi samimi duygular içinde selamlıyorlardı beni…

   Yüzümde tam bir kentli tebessümü bir an önce annem ile babama kavuşmak, bakın görün ben kentli oldum demek istiyordum…

   Oysa yıllar sonra öğrenecektim yabancı olmadığımı bu gezegene. Hatta bu evrene! Her köyü, kasabayı, kenti, mezrayı, her tepeyi, ormanı, dağı, vadiyi ve ovayı, doğduğum yerde sevdiğim gibi sevebileceğimi, yıllar içinde öğrenecektim…

  Taş yerinde ağırdır, atasözünün de soylu manasını, uçsuz bucaksız duruşunu yine bu yıllar içinde öğrenmenin erdemine yazı sanatına bağlı kalma hatırına anladım. Meğer o ağırlık, sadece bir yerde takılı kalıp yaşamak değil, özünü sana sağlam dayanak olan bütün kültürleri içinde taşımak olduğunu; tam kırk yıl sonra, birkaç kırıntısını öğrendim…

   Ne köylü, ne kasabalı olmak ayıp, nede kentli olmak bir ayrıcalık… Taş yerinde ağırdır ağır olmasına ama o taş, kendine ve çevresine, çok ötelere dahi yabancı kalmadığı, duyarsız olmadığı, gittiği her yere kendi kültürünle birlikte o kültüre de dokunmayı bilmenin erdemine sokulduğu an, ağırlık başka bir hafifliğe, ruhsal bir şölene dönüşüyor… 

Güven SERİN