Antalya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Antalya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Nisan 2025 Cumartesi

SYLVİE ÜZGÜN,SYLVİE YASTA

 



Karaailoğlu Parkı Antalya

Arkadaşım Çitlembik Ağacı Karaalioğlu Parkı

                                SYLVİE ÜZGÜN, SYLVİE YASTA

  Bilirsiniz, eski uygarlıkların acılarla baş etme biçimlerinden birisidir ağıtlar. Yanık ve gür sesleriyle ağıt yakıcılar, korkuturlar acılı insanın başına üşüşmüş kendisini parçalayacak kara düşünceleri…

   Sylvie’yi uzun zamandır tanıyorum. Antalya Kaleiçi diyarına ne zaman gitsem onun güvenli, huzurlu, temiz tam bir aile havası içinde olan pansiyonunda kalmak isterim…

   Her zaman olduğu gibi uzun aralardan sonra bile gittiğimde Sylvie:

—Senin her zamanki odanı hazırladım, der kendine özgü tebessümü, samimiyeti içinde. Öteden beri 6 numaralı odada kalıyorum. Sylvie’nin küçük, bakımlı, içinde ağaçları, çiçekleri olan bahçesine bakan 6 numaralı oda…

   Görüşmeyeli, zaman çarkının aldığı yol, dünya zamanına göre tam tamına 5 yıl oldu. Ayrılırken kış ayı içerisinde Fransa’ya gideceğini, yaşı epey ilerlemiş annesini yanına alacağını söylemişti.

    Çoğunluk Ekim ayı buluşmaları, Antalya ile bu zamana rastlayan kavuşmalar olsa da bu sefer Kasım sonunu ile Aralık başına denk geldi. Sylvie’nin pansiyonu her zamanki gibi, bakımlı; tertemizdi. Giriş salonunda karşılayan çalışanı Sevda Hanım oldu. Kızı Sibel Hanım ardından “Hoş geldin” dedikten sonra iç bahçede Sylvie ile karşılaştık. Hüzünlü ruhunun elini öptüm…

   Ne kadar gizlese, o an hissettirmese de yüzüne yapışan şey, geçen BEŞ yıl değildi. Bir hüzün, acı ve yas oturmuştu, işinin aşağı ve her zaman tebessümü eksik olmayan, her daim neşeli, hareketli ve müşterilerini bir aile görüp kabul eden Sylvie’de.

   O yüzden bir şey sormayıp, lafı öteden beriden dolaştırıp ikimiz de bir güzel idare etmeye çalıştık. O an istedim ki Hamlet, bir ağıt yakıcı gibi Şekspir’in kaleminden tekrar doğum oraya gelsin ve haykırsın:

 —Olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu!

Düşüncemizin katlanması mı güzel

Zalim kederin yumruklarına, oklarına

Yoksa diretip bela denizlerine karşı

Dur, yeter demesi mi?

   Görünen o ki, zaman çarkı dünyayı süpürmeye devam edecek. İnsan denen canlı, yakınında bulunan insanların zamansız ölümlerine her daim Şekspir’in,Hamlet’in,Macbeth’in,Brutus’un,Julıet’in haykırışlarını da dünya edebiyatıyla birlikte insanlığın zihinlerine mühürleyecek…

   Peki, ama işini, torunlarını, çocuklarını, doğduğu toprakları (Fransa ) severek yaşadığı kendi ülkesi kabul ettiği Türkiye’yi yüreğiyle, zihniyle seven bu insan niçin yastaydı?

   Ve beş on dakika sonra beklenen an geldi ve çattı:

—Sen bilmiyorsun değil mi? Oğlum, kalp krizinden öldü.

   Hastane yöneticisi olan yaşı birçok genç ölüm gibi çok genç olan çok zalim bir ölüm haberi daha… O an, o zalim çarka bir tokat atmak isteğini, sessizliğe bıraktım. Her ikimiz de konuşmak istiyordu ama SUSARAK…

  Sylvie’nin gözleri doldu ve taştı. Bildik bütün kelimeler buharlaşır gibi oldu. O ana verilecek hiçbir cevap yoktu… İstedim ki yine dünya edebiyatına ses, soluk, vicdan, şefkat olmuş:

—Merhamet zorla olmaz;

Gökten süzülen yağmur gibidir.

İki yönden kutsaldır:

Hem vereni kutsal kılar, hem de alanı.

En yüce kişilerde en güçlüdür;

Tahtına oturan hükümdara

Tacından daha çok yaraşır.

    Bir oğul ve ardından yaşlı annesini kaybeden Sylvie, işte bu yüzden üzgün ve yasta. Şefkatin memelerinden süt emmiş, vicdanın kollarında uyuyan, nezaket ve samimiyet bahçelerinde gezinen herkesin içindeki o soylu ve acı yüklü hüzün, onun da gözlerinden süzülüyordu yeryüzü pınarlarına doğru…

 Güven SERİN 


 

 

 

 

 

  








18 Nisan 2025 Cuma

ZAMAN SAYACI ve ARKEOLOJİ

 



Kamera; Güven Myra Antik Kenti Demre Antalya

Myra Demre

Kamera; Güven Myra


Demre-Noel Baba Kilisesi

                                ZAMANIN SAYACI ve ARKEOLOJİ

  Zamanın Sayacı bir Arkeolog gibi ilerler. Arkeoloji Bilimi bizim toplumumuza epey uzaktır. Bir genç insan; “ Ben Arkeolog olacağım” derse, birçok aile bireyi; “ İş bulamazsın ne yapacaksın Arkeologluğu!” deme cesaretini kendisinde bulur.

   Zamanın sayacını filozoflar gibi arkeologlar da iyi bilirler. Katmanlara usulca yaklaşıp, büyük emek ve deneyim içinde ilerlerler. İnsanın yaşamı da öyledir; zaman sayacının içinde, kendi ruhsal, bedensel katmanlarımıza inmek için ne çok uğraşlar veririz. Bazılarımız büyük emekler de harcar…

  Dante’nin çıkmış olduğu kendi yolculuk, başyapıtı kabul edilen Komedya eserinde anlattığı yolculuk da bu katmanlardan bir tanesinden başka bir şey değildir… Cehennem, Araf ve Cennet; Dante’nin katmanlar arası dolaşımı, ustam dediği Vergilius ile birlikte yaşanır…

    Son dolaştığım antik kentlerden birisi de Aspendos, Olimpos ve Myra oldu. Oradaki antik kentlerin yakınlarında kazı çalışmaları devam ediyordu. Bir tarafta işçiler, diğer tarafta arkeologlar şehrin yüzlerce, binlerce yıl ötesine uzanan katmanları içinde gün yüzüne çıkacak olan eserleri arıyorlardı.

   Bugün milyonlarca insanın gezdiği çok bilinen, ünlü antik şehirlerin geçmişlerinde inanılmaz trajediler vardır. Yangınlar… Savaşlar… En önemlisi de şehirleri yerle bir eden depremler… O yüzdendir antik zenginlikler, yerin yedi kat altına gizlenmişler…

   Ama hangi ünlü antik şehri gezersek gezelim, geçmişlerindeki o korkunç olayların izlerini anlamak için arkeolog gözüyle bakmak gerekir. Yangınların, savaşların ve depremlerin izleri, delilleriyle birlikte; kazıldıkça gün yüzüne çıkar.

   İnsan denen canlı için de zamanın sayacı işler. Bir saniye dahi gecikmeden, bize sunulan yaşam içinde, tıpkı bizden önce milyarlarca canlı için işlediği gibi işler ve ayrıştırma işlemini yapar.

   Nasıl mı? Yağmurlar, rüzgârlar, güneş ışınları yardımıyla. Onun işi, bu gezegeni yaşanır hale getirmektir. Dünyanın ilk halini bilim insanlarından dinlemenizi isterim. Yaşanmaz olan zehirli gazların ve ateş topu zamanlarından bu yana işleyen zaman sayacı, eşsiz bir gezegen yarattı.

   Geçen milyarlarca yıl, zaman sayacı şahitliği eşliğinde yaşandı. Muhtemelen de bir o kadar daha yaşanacak. Ya insan? İnsan bunun neresinde? Milyarlık yaşları düşünürsek, toplu iğnesi gibi dahi yer kaplamayan yaşam sınırımız, zaman sayacı için hiç zorlanmadan kendi dönüşümü içinde geçecek ve gitmemiz gereken katmanlara gideceğiz…

  Öyleyse, niçin bir sürü ıvır- zıfır şeylerle zaten bir solukluk, bir yudumluk olan yaşamlarımızı hırpalıyoruz?

   Bu yazıyı yazarken bile zaman sayacının sesini duyuyorum. Kendisini göremesem de, bu yazı birkaç saat, birkaç gün sonra; geçmişin o soylu koynuna hapsolacak… Onu oradan çıkartacak olan yegâne şey; bu sayacın işleyişine aldırmadan merak eden, araştıran, okuyan diğer insanlar olacak veya olmayacaktır.

   Hiçbir şartın büyüklüğü, önceliği, zaman sayacı içindeki güne-şimdi-ye dokunma şansımız kadar güçlü olmamalıdır. Tükeniş ve dönüşüm durdurulamaz. Süreyi ne kadar çok uzatırsak uzatalım; elimizdeki yaşama, zaman sayacıyla pazarlık yapmadan sarılmak; ayrı bir beceri, hüner ve sevgi gerektiriyor…

   Zaman sayacı bir arkeolog gibi bütün katmanları açar. Önce bir ses, bir bebeğin tazeliği, nefesi ve sonra, yaşama ait süreçler… Sonrası mı, yaşamı tatlı, heyecanlı hale getiren hücrelerin ağır ağır uykuya, uçsuz bucaksız boşluğa doğru geri çekilirler…

   Yaşlanmanın katmanları; rüzgârın, güneşin, yağmurun etkisiyle gün yüzüne çıkmıştır. Dış etmenler kadar insan denen canlının zihni de kendi rüzgârını, fırtınasını, yangınlarını, sellerini, ateşlerini yaratma beceri veya kırılganlığına sahiptir.

   O yüzden, zaman sayacının arkeologluğu eşliğinde ölü zamana değil yaşamın içinde; iniltileri, sevinçleri, çığlıkları, tebessümleri olan zamana kulak ve el vermek daha karlı gibi görünüyor…

 Güven SERİN 

    

         

 








 


20 Şubat 2025 Perşembe

YANARTAŞ KEDİLERİ

 

Kamera; Güven  Çıralı Yanartaş Antalya

Kamera; Güven

                                               YANARTAŞ KEDİLERİ

  Daha önce gece çıkmış olduğum Çıralı Yanartaş bölgesine, bu sefer gündüz gözüyle çıkıp, Likya Yolu ile kurmuş olduğu bağı, yoldaşlığı da görmek istedim.

   Yerleşim yerlerinden epey uzakta, dağın başında ne arıyorlar diye düşünebilirsiniz? Vereceğim ilk cevap; bedava yemek aramaya geldikleri veya sürekli burada yaşadıkları üzerine olacaktır.

   Bedava yemek nereden çıktı? Bu zamanda kim kime bedava yemek verir? Düşüncesiyle Yanartaş bölgesini biraz açmak isterim. Zamanlara, çok ötelere uzanan bu ateşleri sürekli ziyaret edenler var.

    Özellikle geceleri ziyaret edenler yanlarında sucuk ekmeklerini de getiriyorlar. Tahmin ediyorum ki; “ Hazır ateş yanıyorken biz de midemizi doyuralım!”Veya böyle mistik, mitolojik bir dağın olduğu yerde biraz daha fazla kalmak için kendilerini meşgul etmek…”

   Kediler muhakkak sucukların kokusunu aldı ki burayı yaşam alanı olarak kabul etmişler. Ama verilen sucukların tatminkârlığı, yeterli olup olmadığını bilmiyorum. Belki de orada kalmayı tercih ettikleri için artık yarı evcil, yarı vahşi bir yaşama geçtiler…

   Yanartaş kedilerinin beyaz tüylerine bulaşan siyahlıkları-islerin izlerine bakınca, yanan ateşlere ne kadar yakın olduklarını, muhtemelen soğuktan korunmak için geceleyin ateşlerin iyice yakınında uyudukları da anlaşılabilinir…

   Bu hayvanları niçin konu ettim? Dağ başlarında bölgeye sağladıkları uyum, sağlıklı ve dingin duruşlarından etkilendim de ondan. İnsan denen canlının sonsuz içinde bitip tükenmez istekleri, ihtiyaçları düşünülünce, bu hayvanların ne kadar az şeyle yetinip, kendilerine huzurlu bir hayat kurmaları, biz insanlar için oldukça düşündürücü bir seçenek değil mi?

  İnsanlığın uygarlık yolculuğu 21.yüzyılın ilk çeyreğini yakından incelediğimizde daha net anlaşılıyor.Çok hızla yaşanan teknolojik dönüşüm ve bu sayede tüm dünyada an ve an yapılan haberleşme ve iletişim seçenekleri,kendi sancılı doğumunu da yaşatacak.

  Yazılı, görsel bilgilerin kıyamet gibi olduğu, tüm dünyanın birbiriyle haberleşme imkânının yaşandığı bu zamanlarda hiç kimsenin engelleyemediği bir şey de gerçekleşiyor; YABANCILAŞMA…

   Büyük şehirlerin, lüks sitelerin içinde de yabancılaşma kök salmaya başlayalı çok oldu. Köy ve mahalle denen yerleri hızla bitirip, onları da şehrin yabancılık hastalığına bulaşan yerlere, şehir kültürü adı altında süpürmek, bu işin farklı bir yana döneceğini anlatmaya yetiyor.

  İşte tam da burada Yanartaş kedileri, sadece günlük besinleriyle yetinen bu hayvanlar, doğanın kalbinde, antik bir yolun üzerinde, bir sürü öyküsü olan yanan ateşlerin dibinde; sanki yaşam koçluğu yapıyorlar gibi; “Huzur denen şeyin, çok az şeyle yetinmek ve basit-sade yaşamak “ olduğunu anlatıyor gibiler…

Güven SERİN 

 

 

 

 




8 Ocak 2025 Çarşamba

TEL ÖRGÜLER İÇİNDEKİ ADAM

 

İNTERNET

Yazıma konu olan beyefendi fotoğraf çektirmek veya

çekilenleri paylaşılmasını istemediği için saygı gereği
fotoğraf adına en ufak bir paylaşım olmadı...

                            TEL ÖRGÜLER İÇİNDE BİR ADAM

  Günün sona erip, güneşin diğer yarım küreye iyice süzülüp gitmesine en fazla 1 saat var. Kemer Çıralı Yanartaş bölgesine olan yolculuğum bitmiş geri dönüyordum. Sırtımdaki çanta yorulan gün gibi tatlı bir yorgunlukla omuzlarıma dağıtıyordu hissedilen bütün yükleri…

   Dönüş yolunu aynı yerden değil de Çıralı’nın arka sokaklarından yapmak istedim. Birbirinden güzel bahçeleri daha yakından izlemek ve o bahçelerin dar yollarında belki de kaybolmak için…

  Yanartaş yolundan Çıralı yoluna saptığımda çok geniş bir arazi üzerine kurulu tek katlı evin bahçesinde gördüm; sandalyesine kurulup, yakındaki ağaca asmış olduğu radyoyu dinleyen yaşlı adamı. Canının sıkıntısı bahçenin, hatta Çıralı’nın, Antalya Bey Dağları’nın her tarafına yayılmış gibiydi.

   Ekonomik durumu çok iyi olup da Antalya bölgesine, herhangi turistlik doğa harikası olan bir yere gelen, yerleşen çok kişi var. Özellikle İstanbul gibi devasa şehrin gürültüsünden, şamatasından bıkmış olan varlıklı insanlar Çıralı gibi yerleri tercih ediyorlar. Bir yazlık veya otel, pansiyon veya sürekli yaşacakları bir yer satın alarak doğanın, doğallığın içine sokulmak, soluk alıp vermek istiyorlar.

   Bilinen ve tecrübe ettiğim bir gerçek; yaşanan yer cennet bile olsa, aynı eylemler içinde kalınıyorsa, o meşhur CAN SIKISI başlar. Kim bilir kaç milyonluk arsası ve evinin yakınında günü geceye bağlamaya çalışan yaşlı adamın düştüğü durum da buydu…

   Sesimi duyurmak için birkaç kez seslendim yaşlı adama. Heyecan içinde ayağa kalkıp bulunduğu yerden 15–20 yürüyerek yanıma geldi.

—Yanartaş civarından mı geliyorsun, deyince;

—Evet, şimdi de otele dönüyorum. Sizin bahçede kendinizden geçmiş bir halde müzik dinlediğinizi ve yalnız olduğunuzu görünce tanışmak istedim.

—Hoş geldin. İyi etmişsin. Gerçekten de hep yalnızım… Buraları yaz olunca kalabalıktan geçilmediği vakitler de hep yalnızım ben.

   Babadan ve anneden kalan büyük miras ve İstanbul yıllarından sonra bir yerde buraya “ Son durak” diyor. Gelinen son durak… Neler yapıyorsun, doğru dürüst bahçen de bakımlı değil, sözlerim karşısında;

—Her şeye bıktım sanki… Buradaki güneş, dağlar, biraz ötemdeki Akdeniz bile beni heyecanlandırmaya yetmiyor artık…

   Misafire belki de laflayarak biraz da olsa can sıkıntısından uzak kalacak bir yoldaşa verdiği değerden ötürü, konuşurken bile bir yandan az ötede yanan otun ateşinin kenarına çaydanlığı sürdü. Ondan önce de birer kahve içeriz, diyerek kahve hazırlarken diğer ikramlarını çıkarmaya başladı.

  Radyodan yayılan türküler, ağır ağır çöken geceye yakışır halde, insan denen canlının kendini yarı gurbette hissettiği bir zamanda daha çok tesir ediyor. Ruh âlim, yalnızlıkla iyice örtülü, bir yerde yaşamın içindeki insanlara yarı küsmüş adamın tesiri altına girer gibi oldu. Eninde sonunda herkesin sokulacağı o büyük evrensel yalnızlık…

  Her taraf yemişle, yeşillikle kaplıydı. Kış ayları başlamış olsa bile buradaki yaşam; portakal, mandalina, limon bahçeleri; kendi dinginliğini ve ılıman görüntüsünü yaratmıştı. Hiçbir görüntü adama tesir etmiyordu. Onun ifadelerindeki gibi; zaman çarkı bir türlü geçmiyordu. Çünkü onu sadece zihni ile çevirmeye çalışıyordu.

   Bilenler bilir; zaman çarkını; düşünce, zihin gücüyle çevirmeye kalktığınız vakit, Tolstoy’ın anlattığı zamansızlığa yaklaşabilir ve o zamansızlığın içinde kaybolabilirsiniz…

   Tel örgüler içinde bir yerde kendini hapsetmiş, neredeyse bütün canlılardan uzak kalmayı terci eden, zorunlu olmadıkça hiçbir yere gitmeyen adam; yıllar önce okuduğum efsanedeki gibi, ölümsüzlük ile cezalandırılmış bir kralın durumuna düşmüş gibiydi. En sonunda kral, ölmek için yalvarıyordu; inandığı yaratıcı güçlere…

Güven SERİN 


19 Aralık 2024 Perşembe

TEKİRDAĞ ESNAFINA ÖRNEK OLACAK BİR ESNAF

 


ÖZKAN BEY,GÜVEN SERİN
ANTALYA MURATPAŞA



                    TEKİRDAĞ ESNAFINA ÖRNEK OLACAK ESNAF

   Sevgili Tekirdağ esnafı, sizleri anlatan, sizlere ait olumlu kim bilir kaç öykü yazdım bugüne kadar. Bu sefer yazacağım ise bir özeleştirir; bir lütfen ricası olacak.

  Biliyorum, şehir insanın evlerine kapanması, kiraların ve diğer giderlerin aşarı artması yüzünden zor zamanlardan geçiyoruz. Buraya kadar her şey anlaşılır ve doğru olsa da, zor zamanlar insan fedakârlığını en üste çıkarmaz mı? Hele esnaf; hizmetin de fiyatın da en ahlaklı, vicdanlı ve istikrarlı olanı, aynı zamanda sizin yaşamanız için gerekli besin değil midir?

   Antalya Muratpaşa Kaleiçi diyarına her gittiğimde, hem de defalarca uğramadan gitmediğim mekânların en başında; ÖZKAN’IN YERİ ve KARAALİOĞLU PARKI ile bu parkta kaç yaşında olduğunu bilmediğim bilge çitlembik ağacıdır.

   Buradaki çitlembik ağacını sevmemin en önemli nedeni; kayalara tutunduğu kökleriyle, uçuruma, Akdeniz’e savurduğu bedeniyle dimdik duruşudur. Onun biricik meselesi yaşamın içinde kalmak ve onu yapıyor…

  Ya diğer yer; Tekirdağ esnafına örnek olacak Özkan’ın Yeri diye bilinen yerin sahibi Bayram Ali YILMAZ… Bir insan ve onun işletmesi kendini hiç bozmaz, inanmış olduğu davadan hiç vazgeçmez mi? Bu yer geçmek, duraklamak şöyle dursun; her gidişimde masalarını, müşterilerini çoğaltmanın bereketini ve akıl almaz insani duruşunu yapıyor.

   Buraya beslenmek için her gidişimde ilk önce ruhumun beslendiğini söylemeyi insani bir borç görüyorum. Masalardaki insanların bakışlarında buraya minnetten öte duyguları da görüyorum. Ancak sosyal bir kurumun baş edeceği, belki de çok az karla çok fazla sürüm yaptığı için ayakta duran bir yer; Tekirdağ esnafına ÖRNEK olması gereken alkışlanacak bir müessese…

   Yaklaşık 20 yıldır insanları beslemekten öte doyuran bu yerin bir özelliği de ucuzluğudur. Ucuz etin yahnisi yavan olur, atasözü burada işlemiyor. Burada geçersizdir; dostlarım.

   Sevgili Tekirdağ esnafından herhangi bir yere gidip bir çorba içmeye karar versek: -Acaba kaç paradır? Acaba tadı nasıldır? Vereceğimiz paraya değer mi? Kuşkuları, korkuları artık çorbanın bile lüks hale geldiğini sadece pahalılığa bağlayabilir miyiz? ASLA… Esnafımızın hayat pahallılığından yararlanma içgüdüleri, fiyatlarına, davranışlarına yansımasıydı şehir merkezinde bulunan yerli esnafımız bu kadar çabuk pes eder, dükkânlarını kapatır mıydılar?

   Şimdi yapacağım açıklamaya lütfen dikkat edin! Tekirdağ esnafına örnek gösterdiğim ve yıllardır aynı disiplin, sağlam hizmetin merkezinde olan Özkan’ın Yeri’nde tavuk suyu çorbanın fiyatı 40 TL. Kelle çorbası 50 TL olmakla birlikte bizim buradaki çorba kâselerinin üç katı ve istenirse üzerine tereyağı dökülüyor.

   Mekâna neredeyse beş yıldır gitmiyordum. Çorba kâselerinin büyüklüğünü unutmuşum ki “az çorba yerine” tam çorba söyledim. İçmekle bitmiyor dostlarım…

  Bir sır daha vereyim; burada isteyen 100 TL veya 60–70 TL ye tıka basa doyabilir. Yeşilliğin ve çorbanın köftenin yanında sunulan pide türü ekmeklerin sınırı yok.

   İlk gün masamda oturan birisi Kahraman Maraş doğumluydu. İkinci gün ise Kayseri doğumlu yaşlı bir insan… Söyledikleri şeyler hep aynı; “ Buradan Allah razı olsun. Çıkıp karnımızı doyurup bolca dua ediyoruz.”

   Sahibine geçmişte yaptığım gibi yine teşekkürü sunarken; Tekirdağ’dan selamlarımızı da ilettim. Mutlu oldu. Onca işin arasında kepçeyi bırakıp yanıma gelip ayaküstü lafladık. Beş yıl önce sorduğum aynı soruyu sordum:

—Nasıl oluyor da bu fiyatlarla, bu hizmet anlayışı ve lezzetle ayakta kalabiliyorsunuz?

—Allah çok şükürler olsun, diyerek cevabına samimiyet içinde devam etti:

—Mersin doğumluyum. Geçmişte yokluğu, kaybetmeyi gördük. Çeşitli sınanma aşamalarından geçtim. Şimdi, yirmi yılı geçen hizmet anlayışımızın merkezinde “ İNSAN” , “İNSANI MUTLU ETME FELSEFESİ VAR!”

   Sabahları 04.00 da kalkıp ailece işlerinin başına gelen ve saat 06.00 olunca çorbaların hazır olduğu, her gün binlerce insana, birçok yerde lüks sayılan yemekleri sunan, buradan hiçbir insanın aç kalkmasına izin vermeyen Bayram Ali YILMAZ’A Tekirdağ insanı adına bir kez daha teşekkürlerimi ilettim.

   Bir an önce köşeyi dönmek isteyenlerin veya hazıra konup da, yokluk nedir, açlık nedir bilmeyenlerin esnaflar ne hazindir ki İNSAN merkezli olmuyor. Yüksek kar merkezli hizmet anlayışı da Tekirdağ insanlarının çok büyük kesimini çarşılara, yemek, eğlence mekânlarına çıkamamaları gerçeği ile yüzleşmeliyiz…

   Şehir insanı, şehrinin her saati içinde olursa şehir denen şey; kendi heyecanını, sevgisini, şefkatini, kültürel ışığını yakar… Yoksa şimdi yaşadığımız gibi gece çökünce; şehir denen şey; sadece, HAYALETLERE kalır…

Güven SERİN 

 

  







9 Aralık 2024 Pazartesi

FİNİKE'Lİ KÜÇÜK BALIKÇI

 

Kamera ; Güven 

Kamera; Güven

Kamera; Güven



                                   FİNİKE’Lİ KÜÇÜK BALIKÇI

      Günün yarısından çoğu Myra Antik Kenti içinde, civarında ve Demre’de geçmişti. Daha önceden gezmiş olduğum kenti ikinciye gezmek, gezmediği yerleri de görmek kendi yoğunluğunu oluştursa da Çıralı yolunda Finike’ye de uğradık. Yat limanı ve yerel balıkçıların kullandıkları liman oldukça bakımlı, şehre girer girmez enerjisi oldukça yüksek bir yer algısına kapıldım.

   Sağa sola bakındıktan sonra limanın mendirekleri üzerinden denizin içine, akşam telaşına kapılan olta balıkçılarının olduğu yöne yöneldim. Her yaştan insan oltalarıyla balık tutmakla birlikte, birbirlerini çok iyi tanıdıklarını, herkesin diğerine ismiyle, hoş ve yapıcı bir ses tonuyla seslenmesinden anladım.

   Tekirdağ’da görmediğim kadar küçük çocuğun olta balıkçılığına meraklı olduğunu gördüm. Öyle bir merak ki, akşamın dondurucu ayazı çökerken dahi, bedenlerinde taşıdıkları balık tutma heyecanı onları, mendirek üzerindeki taşlar üzerinde bir cambaz gibi oradan oraya savuruyor gibiydi.

   Özellikle en küçükleri dikkatimi çekti. Kocaman oltasını taşımakta zorlanıyordu. Ama o da gönüllü ve çok büyük heyecan içindeydi. Onu tanımayan yoktu. Herkes o; küçük balıkçı geldi diye, hissedilen bir sevinç ve sesleniş içindeydiler.

   Küçük balıkçı önce kuzeydoğu yönünde şansını denemek istese de, ne olduysa, ona seslenenlere mi uydu bilemedim. Derhal güneydoğu yönüne yöneldi. Taşların üzerinde yürümeye o kadar çok uyum sağlamıştı ki sanki koşuyordu. Oysa mendirek üzerindeki kaygan taşlar üzerinde herkes o hızla yürüyemez.

   Bende onun peşinde yürüyorum. Bir taraftan da liman mendireği yamaçlarında yaratmış oldukları sosyal, kültürel, sportif ilişkileri imrenerek izledim. Küçük balıkçı genç kaldığından mı telaş rüzgârına fazla kapıldığından mı; durduğu yerde duramıyor, bir türlü yoğunlaşamıyordu yaptığı işe.

   Ona iyice yaklaşıp seslendim;

—Merhaba küçük balıkçı!

—Merhaba ağabey

—Neler tutuyorsunuz. Genelde ne çıkıyor denizden?

—İskender (Deve balığı ) Levrek ve Barakuda

   Akdeniz, şehrin yanan ışıklarıyla parıldamaya başlamıştı. Günden kalan son ışıklar da birazdan gidecekti. Küçük balıkçı oltasını sıklıkla çıkartıyor, balıklara kaptırdığı yemlerin yerine yenilerini takıyordu.

   Cesurdu, heyecanlıydı ve belli ki ondan büyüklerden özendiği bu işi çok daha ilerilere taşıyacak enerji içindeydi.

   Hernest Hemingway’ın ihtiyar balıkçısı olan yaşlı adam da öyle… Seksen dört gün sürekli balığa çıktığı halde hiçbir şey tutamamıştı. Ama vazgeçmemişti. En sonunda o meşhur öykünün büyük inatçı balığını; Merlin-Kılıç Balığını tutmuş ve o büyük mücadele, yüzleşme başlamıştı.

   Finike’li küçük balıkçı, kendi cesareti, heyecanı içinde mendirek üzerinde sürekli yer değiştirerek kendi nafakasını aramaktan bıkacak birisi değildi. Bir yandan hiç tanımadığı insana; bana cevap verirken, bir yandan da Akdeniz’in derinlerinde onunla oynamak isteyen İskender, Levrek veya Barakuda balıklarını kandırmaya çalışıyordu.

  Avlamak istediği Akdeniz balıkları küçük balıkçıdan çok daha kurnazdılar. İyi yüzücü ve iyi oyuncular. Hepsi yaşamın içinde kalmak için çeşitli hünerler geliştirdikleri; yaşamın o eşsiz evrimindeki gizemli şuurda ve enerjide saklı. Av ve avcı durmadan hünerlerini geliştirmeye mecbur…

 Güven SERİN 

 







7 Haziran 2024 Cuma

DEVAMLI SEYAHAT

 

İNTERNET

                                        DEVAMLI SEYAHAT

 

  Aç tavuk kendisini darı ambarında görür, misali “Sürekli seyahat etmek, dünyayı dolaşmak fikri” herkes için Kaf Dağları ardındaki dokunulmaz ama her zaman düşleri süsleyen öyküler, masalları, mitler gibidir…

   Antalya Kaleiçi Karaalioğlu Parkı yakınlarında bir kafeteryada tanıştım dünyayı gezmiş “Devamlı seyahat etmek istiyorum” diyen, o vakitler yaşı altmışın biraz üzerinde olan bu insanla. Gezmediği bir ülke kalmamış olmalı ki, yakınlarında bulunan ve yılın çoğunluğunda kalmadığı halde bir yıllık parasını ödediği pansiyon odasını, sadece Antalya’ya geldiği vakitler açıyormuş.

   Küçük, renkli odanın içerisinde en çok göze çarpan nesneler fotoğraf albümleri ve her ülkeden alınan objeler oldu. Neredeyse binlerce fotoğrafı kâğıda bastırdığı halde, dijital ortamda belki yüz binlercesi var. Videolar apayrı…

   Bunları niçin saklıyorsun? Dediğim vakit; “ Bende bilmiyorum! İlk zamanlar ihtiyaç duyuyor, heyecan içinde biriktiriyordum, zamanla iyice yavan gelmeye başladı. Son yıllarda fotoğraf da video da çekmez, çekemez oldum.”

  Bu kadar gezmeye, dolaşmaya nasıl paran yetiyor? Sorusu karşısında geç gelen zenginliğinin sebebini öğrendim. Birkaç kez buluşup uzun uzun konuştuk. Son konuşmamızda gün Torosların üzerinden süzülüyordu, diğer günlerin olduğu kıt’alara doğru. Hemen altımızda bulunan falezler, turistleri gezdiren küçük, büyük tekneler; Akdeniz’i tatlı ve aldatıcı bir hal içerisinde şölen yerine çevirmişti.

  Meğer bir evin bir çocuğuymuş. Babası oldukça otoriter ve çok zengin… Elli yaşına kadar büyük para nedir diye bir şey bilememiş. Baba beklenmedik zamanda ölünce, mirasın çok büyük bölümü kendisine, diğeri de annesine kalmış.

 —İşte o zaman başladım gezmeye, dolaşmaya. Yıllarca babamın otoriter, baskıcı, özellikle parasal ve tutucu davranışlarına inat edip; deliler gibi neredeyse soluklanmadan beş yıldır geziyorum. Akıl almaz yerlere gidip, inanılmaz paralar harcadım. Ve kalan mirasın da büyük kısmını sırf babama kızdığın, onun yıllarca biriktirdiği ama bize yansıtmadığı için çok gereksiz yerlerde de harcadım.

   —Ya şimdi?

—Halen gezecek, ana yetecek birikimim var. Dünyada bilinen bütün ülkelerin önce başkentlerini, sonra diğer şehirlerini geziyorum. Çok büyük bölümünü de tamamladım. Ama bir şeyler eksik…

   Bu sözü söyledikten sonra gözleri sanki çok ötelere bakarmış gibi, zihni hiçliğin o sonsuz ve dehşet boşluğuna düşmüşcesine sustu ve yutkundu. Tanıdığım, dinlediğim o azametli adam birden sıradanlığa, basitliğe sığınmak isteyen bir çocuk gibi:

-Sanki gezdiğim, gördüğüm yerler bana bir şey vermiyor. Dönüp dolaşın kendimi ülkemde, aynı dili konuştuğum bu kadim topraklarda buluyorum. Ve onca şatafat, en iyi otellerde, lokantalarda yedim içtim, ama pansiyondaki oda, bana çok daha yakın…

  Bir kulübe hayal ediyorum; benimle birlikte yaşlanıp, sohbet edecek. Bir dost, bir arkadaş olacak bir de köpek ve kedi. Birkaç ağaç, sadece serinlik verecek ve rüzgârda doğanın en hünerli sesleriyle danslarını edecek gerçek doğal dostlar…

   —Bu kadar zenginlik, dünya seyahati, neredeyse beş altı yıl yaşamının büyük kısmı uçakta, gökyüzünde, lüks gemilerde geçtiği halde, sonunda bu düşünceye mi demir attın?

—Evet… İnsan bir yere ait olmalı… Ben ise hep şu düşünceyi savundum: -Hiçbir yere ait değilim… Her yere aitim… Ben dünyalıyım…

 —Öyle değil misin?

—Hayır, bir yerde bağ kurmuyor, anıları özümseyip, tüm hücrelerine seslenmiyor ise; milyonlarca yer de gezsen, anı olmaktan çıkıp, unutulmaya, bir birine dolaşmaya başlıyor.

  Bir filmde geçen bir söz geldi aklıma; “ Gelecek asla durmaz. Her şeyin üzerine çöken zamanın tozu; her şeyin üzerine örter…”

    Elli yaşından sonra miras yoluyla zengin olmuş ve geriye kalan süreyi “ Sürekli seyahat” düşüncesiyle geçirmek isteyin bu adam aslında yorulmamıştı. Sadece gördüklerini, yeterince süzememiş. Kültürel ve sosyal boyut dediğimiz yüce şey, bizi biz yapan o sihirli huzur, damıtılan acıların ve sevinçlerin tamamı değil midir?

   Kısacası, yenileni, görüleni, anlaşılanı paylaşamıyor ise, insan bir yerden sonra zayıflıyor. Ne kadar yaşarsak yaşayalım,her canlının karşılaşacağı o şey…

    Üzerimize zamanın tozu ve hiçliği düşeceği,örteceği bellidir.Ya yaşarken?Henüz ayrılma vakti gelmemişken,hiçlik,bıkkınlık denen o hastalık pençesine aldıysa bir insanı; dermanı en basit ve en sağlıklı olanda aramak-bulmak için oldukça net ve insanı iniltiler içinde yalvarırsın…

Güven SERİN