MARİA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MARİA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ekim 2024 Çarşamba

NİÇİN BEKLER İNSAN?

 

Kamera; Güven  Bebek  İstanbul
Marika


Kamera; Güven Bebek

                                                  NİÇİN BEKLER İNSAN?

     Bundan önce yazdıklarım ve bundan sonra yazacaklarım sadece beni bağlar sayın okuyucu. Bilirim, sevmez bizim insanımız henüz sağlam ve sağlıklı bir halde yaşarken nasihat denen illetli şeyi…

    O yüzdendir; yazdıklarım ve yazacaklarım yol göstermek veya sizlerden daha akıllı, daha duyarlıyım diye şişinmek, kuru kuru böbürlenmek hiç değildir; kat’iyen…

   Yazı yaşamında öğrendiğim bir şey varsa, bu sanat veya sosyoloji bilgi ve görgüyle yazılırken, aynı zamanda kalp denen organın ve zihin içinde de yoğunlaşıp mayalanması gerekiyor. O zaman en hüzünlü yazılar yazılırken, bir tazelik, serinlik, teselli rahatlama sunuyor.

   Yaşı ilerlemiş insanlarda sıklıkla gözlediğim bir tespiti paylaşmak istiyorum. Sürekli birilerinin aramasını, hal-hatır sormasını veya kapılarının çalınmasını, açılıp; “ Biz geldik” demeleri için neredeyse ruhlarıyla birlikte bedenleri çırpınıp duruyor! Niçin?

  Bir özlem… Alışkanlık… Şifa veya sosyolojik bir besin midir; yaşı ilerleyen insanların sürekli kapıya, telefona bakıp durması, birilerini beklemesi?

   Bu serüvenleri, bekleyiş öykülerini yakından dinleyerek, izleyerek öğrendiklerimi not düşmek istiyorum. Çoğu çalınan kapı, telefon bekleyene değerli ve kalıcı besin-moral olmasa da yine de bir serpinti ister bu insanlar…

  Ölümünden önce sıklıkla Aydoğdu’da çıkmış olduğu kıraathanede buluştuğum Ömer Bey de böyle insanlardandı! Sağlam yapısı, yaşama güleç yüzle sarılması bir yana, ne oğlu, ne de torunları kapısını çalıyor, açıyordu. Ondan hariç dört kuşak akrabaları olsa bile, onların gelmeyişine, bildik ve basit miraslar yüzünden baba ve dedelerine küsmüş olmalarına acı bir tebessümle bakar, yine yaşamın o harika esintileri galip gelirdi…

  Gökçeada’da köyde kalan 8–10 yaşlı Rum kadınlarından birisi de Maria idi. Evinde onu ziyaret edince bir çırpıda bütün yaşamlarını anlatmak istemesi de, kapısının yakın zamanda çalınmadığını, Atina’da olan kızının yıllardır uğramadığının da tatlı hüznünü taşıyordu…

  İstanbul Bebek de ziyaret ettiğim bir başka yaşlı Rum kadını Marika da bir türlü iyileşmeyen, uyuşturucuya bağımlı olan biricik oğlundan ayrı sadece bakıcılarla yaşamanın yalnızlık girdabında çırpındığını yakından gördüm. Birilerini bekliyorlar. Onları dinleyecek, zamanlar arasında gezdirecek birilerini. O yüzdendir bütün iyi, güzel ikramları yapma istekleri. O yüzdendir sizi uğurlarken en yakınlarından ayrılıyorlarmış gibi derin ve samimi bakışları…

   Düğünlerde, cenazelerde, nişan veya başka törenlerde hep birilerinin gelmesi, o beklenen birileri gelince insanın içinin bir hoş olduğu görülmez, anlaşılmaz veya yaşanmaz mı?

   İnsan denen canlının milyar yaşındaki yolculuğu hep birileri tarafından dokunulmak üzerine değil de nedir? O yüzden değil midir kapılara, telefonlara bakmak? Ah çaldı çalacak, ah açıldı açılacak derken geçen o nadide ömürler…

  Yaşı epey ilerlemiş yüzünden hiç tebessümü eksik olmayan ve onunla ne zaman buluşsam, her daim iyilikten, barıştan söz eden kadının da biricik beklentisi, kapısının çalınmasıydı. Ama onu asıl yaşama bağlayan şey ise Almanya’da olan, bir gün döneceğine inandığı oğluydu… Oğlu döndü dönmesine ama başka türlü… O yaşlı kadın, uzun süre yaşayacağına inandığım insan da oğlunun ardından ebedi yaşama doğru akıp gitti…

  Bu tür beklentileri de en çok hastane salonlarında, bekleme zamanlarında gözlüyor, dinliyorum. Yine böyle bir anın o dram yüklü zamanında, yaşı 86 olan bir kadın; Ayşe Hanım, yan tarafta oturanlara bir yerde dert yanıyordu;

  “ Gelmediler, aramadılar… Bir aydır hastanelere gidip geliyorum… Bereket komşum yardımcı olmaya çalışıyor…”

    Yaşlı kadını dinledikçe, bu tür beklentilerin ne çok olduğunu bilmenin yorgun haliyle yavaşça kalkıp başka salonlara, başka öykülere doğru ilerledim…

   Mustafa Kemal Atatürk, doğduğu toprakların bir kurşun dahi atmadan kaybedilip bırakılmasına hep acı bir hatıra içende bakan o deha; bilimi, sanatı, tarihi, felsefeyi sırf bu yüzden, acilen öğretilmesini ve öğrenilmesini istedi. Bu kadim milletin insan denen canlının ruhsal, psikolojik ve sosyolojik durumunu bir an önce anlayıp, kurtarıcı diye kapılara boşu boşuna bakmamasını istemiştir.

  Beklentiler ne kadar fazla ise, verilen sevgi ne kadar çoksa, kapılara o kadar çok kulak kabartır insan… Oysa canlıların dönüşüm sancıları vardır. Yeni doğan bebeğe doğru koşarken, yaşı ilerleyen insandan, uzaklaşma denen o acayip evrim, bizi yaratırken, bizi ruhen de, bedenen de parçalar…

    İşte tam da burada imdada yetişir; bilim ve felsefe. Parçalanma haline trajedi olarak mı bakmalı, yoksa eşsiz bir eğlence ve dönüşüm olarak mı?

 Güven SERİN 


 

 

 

  




8 Eylül 2023 Cuma

GEKÇEADA BEBEK ARASI: BİR KARDEŞLİK HİKAYESİ

 

Kamera; Güven Gökçeada

Gökçeada Zeytinli Köyü

İstanbul Bebek
Kamera; Güven
Kamera; Güven
Bebek

Rumeli Hisarı

               GÖKÇEADA BEBEK ARASI: BİR KARDEŞLİK HİKÂYESİ

   Sonbahar ayı bitmek üzere, kış başlamak için gün sayıyordu. Yıllar önceydi; “ Gökçeada’nın makyajsız halini görmeye gidiyorum!” Sloganıyla yola çıkmıştım. Kısacası; “ Kış vakti ne işin var orada diyenleri hem susturmak hem de kendi zihinsel yoğunluğumu attırmak için sarılmıştım bu slogana.

  Gökçeada gerçekten de makyajsız bir haldeydi. Zeytin ve çam ağaçları hariç diğer ağaçlar yapraklarını çoktan dökmüş, otlar sararmış, solmuştu. En önemlisi de turizm mevsimi geçmiş, Gökçeda’nın yerlileri, yani orada sürekli yaşayanları kalmıştı.

   Güya yanıma da dört beş kalın kitap almış, kitap ile doğa ve ada arasında bir bağ, yalnızlığın demlenme biçimini oluşturacaktım! Tabi ki öyle olmadı. Bremen Mızıkacıları gibi adaya inerken yolda tanıştıklarım ile birlikte tam olarak altı kişi olmuştuk…

  Gökçeada’nın merkezinde kalmış olduğumuz otelden erken saatlerde çıkıp en yakın Rum köyü Zeytinli’ye sabaha yürüyüşü yaptığım vakit tanıştım oranın yerlisi olan Maria ile. Yaşı 80 olmasına rağmen, dinç ve dimdik yaşam mücadelesi içindeydi. Birkaç saatlik misafirliğim, üretken ve zarif bir ev sahibi olarak evinde neler varsa bana ikram etmeye çalıştı. Ayrılık vakti geldiğinde son sözlerimizi konuşurken öğrendim, bir de ikizi olduğunu. Maria’nın ikizi Naia İstanbul Bebek’te yaşıyormuş. Hastalanmış, felç geçirmiş. Biraz toparlasa da, ablası Maria, ada güneşi ve rüzgârının kol gezdiği bu yerlerde ona şifa olsun diye birtakım bitkiler toplamış. Maria benim sıklıkla İstanbul’a gideceğimi öğrenince “ İkizim olan kız kardeşime uğraman ve ada da topladığım bu bitkileri ona götürmen mümkün mü?”

  Mümkün olabileceğini söyledikten sonra anne oğul-kardeş abla gibi birbirimize sarıldıktan sonra tekrar Gökçeada merkeze dönmek için yola koyuldum. Maria’nın kız kardeşi için verdiği topladığı bitkilerden oluşan bir torba ile birlikte…

   Haftalar geçtikten sonra yağışsız ama soğukça bir İstanbul günü erkenden Bebek’te beni bekleyen Naia’nın kapı zilini çaldım. Kapı hemen açıldı. Geleceğimi Gökçeada’da yaşayan ablası bildirmiş, kim bilir kaç zamandır yolumu gözleyen bir beden dili içinde kapıyı açtı. Zar zor dayanakları sayesinde yürüyordu. Ablası gibi temiz bir yüz ve ruh âlemi içinde çok güzel bir Türkçe ile  “ Hoş geldin beyefendi” diyerek karşılandım.

   Beyefendi seslenişinde en ufak abartı, sancı, korku, eziklik yoktu. Onların alışık olduğu insana saygıyı anlatan bir seslenişti… Yardımcısı Dilber Hanım henüz gelmemişti. Ablası gibi evin mutfağında ne var ne yok bana ikram etmek istiyordu. Pastaları, kurabiyeleri birlikte hazırladık. Kahve zamanı geldiğinde yardımcısı Dilber Hanım da gelmişti. Kahveler içildi. Sanki birbirimizi kırk yıldır bekleyen iki akraba gibi en hoş ve en acıklı konulara girildi. Oğlunun Avrupa’da okuduğunu bu sohbetler eşliğinde öğrendim. Yedi yabancı dil bildiğini, Avrupalı bir kıza âşık olup, ayrılınca alkol, hap bağımlısı olduğunu. Anneyi rahatız etmesin diye baba ile ayrı bir evde yaşadığını da o zaman öğrendim…

   Ayrılık vakti geldiğinde son görüş olduğunu Naia’da ben de anlamış olsak da yapacak bir şeyimiz olmadığı için evin dışına çıktığımda son bir kez geriye dönüp baktım. Naia ve Dilber de bana bakıyordu. Ayrılık hüznü etrafı sarmıştı. Ruhlarımız birbirini onaylamış, insanı insan yapan etkileşimi ve önyargı eşiğini çoktan geçmiş halde son bir bakış içinde Bebek sahiline indim. Kış güneşi, neşeliydi. Karabataklar kış güneşini fırsata çevirmek için buldukları her yere tünemiş, kanatlarını ısıtıyorlardı.

   Boğaz sahilinden yürüyerek ilerledim Aşiyan diyarına. Programımda Rumeli Hisarı ziyareti ve Sabancı Atlı Köşk’te gitmem gereken sergisi vardı. Serginin baş konuğu ise Abidin Dino’nun eserleriydi. Eşi Güzin Dino ile birlikte onlar da boğazı çok severlermiş; sessiz sedasız yürüyüp sevgimi adımlayarak ölçmeye çalıştım; Bebek’ten Aşiyan’a doğru yürüyüp, boğazla birlikte zamanın içinde akıp giderken; göğsümde bir çığlık, henüz keşfedilmemiş kim bilir kaç sözün yutkunması ile birlikte…

 Güven SERİN