BÜYÜKADA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BÜYÜKADA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ocak 2025 Pazartesi

BEN EVDEN KAÇTIM

 

                                                    BEN EVDEN KAÇTIM

  Evden kaçtım ben.

Kapalıydım önceden.

Öyle istiyor sevdiğim ve babam.

Bir süzülüş,

Körpe gözyaşları…

 Bir el uzanıyor,

Islaklığın hissiyatına

Duygulandım müziği duyunca.

Evleniyor bugün o…

 Kim?

Üç yıl birlikte olduğum oğlan.

Oysa bitmedi sevgimiz.

Ben, ben değilim artık…

 Kapalıydım önceden,

Şimdi açık…

Aynı mahallede yaşıyoruz

Katlanamam buna

Kaçtım, mahalleden,

Beni örseleyecek her şeyden…

Yaşın?

On sekiz…

Gözlerin kocaman ve siyah

Tenin beyaz ve aydınlık

Sevgiye dokunmuşsun

Bırak öyle kalsın

 Küsme kendine, tenine

Ve seni sen yapan ruhuna

Yüzleş gerçeğin kendisiyle

Kanma sevgisizliğin art niyetine.

 Bir ana, bir sevda dilleniyor

Kanma gururuna

Kaçma kendinden

Yaşama tutun dört elle Tuğba

Yaşam, sevginin seçenekleriyle dolu…

15 HAZİRAN 2015

 Not; Bir vapur yol alıyor, yaşama akan bir yaşanmışlık; on sekiz yaşında bir kız ‘Tuğba’ ile aramızda geçen bir diyalog…

 Güven SERİN 

 



18 Ağustos 2023 Cuma

ERGÜDER YOLDAŞ: ELDE VAR HÜZÜN

 

İnternet


İnternet

                                  ELDE VAR HÜZÜN: ERGÜDER YOLDAŞ

  Attila İlhan şiiri Sultanı-ı Yegâh’a ile başlayan yükseliş, gelen ödüller, şenlenen yuva, Atilla İlhan’ın bir başka şiiri; Elde Var Hüzün ile son bulan, yıkılan bir yuva ve darmadağın olan bir sanatçı-besteci: Ergüder Yoldaş…

   Nur Belda Yoldaş eşi olmadan öğrencisiydi. Birbirini sevdiler ve aradaki büyük yaş farkına rağmen 1976 yılında evlendiler. Bir yıl sonra da oğulları Devrim dünyaya geldi.

   Attila İlhan’ın şiiri Ergüder Yoldaş tarafından bestelenip eşi Nur Yoldaş tarafından okunduğu vakit yıl 1981’i gösteriyordu. Müzik otoriteleri tarafından “Çığır açan” bir şarkı oldu denen şarkı ülkemizde çok beğenildiği gibi uluslararası beğeniyi ve ödülleri de aldı.

   Ya sonra? Aileye büyük moral olan başarı, kendi müzik şirketlerine sahip olmalarına olanak verdi.

  Dinleyici tarafından beğenilen Sultanı-ı Yegâh albümü, öne çıkan Sultan-ı Yegâh şarkısı için derinliği olan, batı müziği ile doğu müziğini muazzam bir şekilde bir araya getiren besteci, bestekâr ve kompozitör Ergüder Yoldaş için bunu başaran tek insandır, diye söz ettiler. Alkışladılar, övdüler…

  Aynı besteci bestelediği şarkı öne çıkıp ödül aldığında büyük alkışları,övgüleri alırken,onları dibe götürecek,eşiyle boşanmalarına sebep olacak Elde Var Hüzün albümü dinleyici tarafından tutulmayınca,karaya vurmuş balinalar gibi ölümü bir başka şekilde tercih edecektir…

   Bilirsiniz, zaman zaman karaya vuran balinalar bilim dünyasını şaşırmaya devam ediyor. Nedenlerini araştırıyorlar. Tam olarak bulmuş sayılmasalar da okyanusların kirliliği, okyanuslarda yapılan askeri tatbikatlar, yaşadıkları stres veya başka sebepler olabileceği tahmin ediliyor.

   İnsan denen canlının ise zekâsı, sorunlarla baş edebilme beceri ve dehası olmasına rağmen çok hassas olanlar, büyük kırılma yaşıyor. Ergüder Yoldaş için büyük kırılma eşi Nur Yoldaş’dan ayrıldıktan ve kurmuş oldukları müzik şirketinin ekonomik sorunlarından sonra ortaya çıkmıştı.

   Büyük bestekâr belki de kendine verdiği büyük cezanın karşılığı olarak Büyükada’nın yolunu tutacak sağlığının hızlı bir şekilde bozulmasına neden olacaktı… Ada yılları 12 yıl sürdü. Büyük çoğunluğu derme çatma barakalarda geçen 12 Büyükada yılı dış dünyaya farklı farklı yansıdı.

  Ergüder Yoldaş için deli diyenler olduğu gibi seçtiği yaşama, pırıltılar saçan ünlü dünyasına sırt çeviren Sokrates, Diyojen felsefesine yatkın dik duruş da denilebileceğinin altını çizmek isterim…

   Kısacası, Büyükada tercihi bilinçli alınmış, deli bir adamın değil, belki de kendi dünyasında ona pranga olmuş birkaç acılı olayın karşılığı bir ceza veya insanlardan ısısız bir dünyaya kaçma bestesini; sonlu olan insan yaşamının bir başka yönünü kendi yaşamıyla anlatmak istemişti.

  Alabalıklar hakkında bilinen bir şey; çok temiz suları tercih ettikleri üzerinedir. Bal arıları için de öyle; kötü kokan, çürümüş bir şeye asla gitmezler. Taptaze çiçeklerin en güzel nektarların, polenlerin büyülü enerjilerine uçarlar…

   Ergüder Yoldaş için de hissiyatım odur; kendi yaşayacağı temiz havayı, huzurlu şartları bulamayınca, Büyükada’nın arka taraflarında en ıssız olan çalılıklar içinde bir yaşam; onun belki de teselli bulacağı, karşı duruşunu yapacağı son durak olacaktır, diye düşünmüş olabilir…

    Ergüder Yoldaş ile eşi Nur Yoldaş Attila İlhan’ın şiiri için şairin yanına gittiklerinde bu fikri ona söylemişler. Attila İlhan genç sanatçı Nur Yoldaş’a ; “ Taşıyabilecek misin?” sözü ise tam manasıyla bir öngörü değil de nedir? Her ikisi de ünlü olmuşlar, o günün sanat çevrelerinde konuşulan sözcüklere göre; “ Çığır açmışlar” fakat birkaç yıl sonra ise bambaşka yönlere evirilmişlerdi…

   Destansı dönüşüm, zenginlik, rütbe ve ünler; insanın ruhunu hasta kılacak veya paramparça yapacak kadar güçlü bir enerji yaratıyor dersek yanlış olur mu bilemiyorum…

 Güven SERİN 

  





27 Haziran 2021 Pazar

BÜYÜKADALI İKİ KOMŞU KADIN

 


İnternet

                                   BÜYÜKADALI İKİ KOMŞU KADIN

 

   Her ikisi de doğma büyüme İstanbullu; birisi Türk, diğeri Rum iki komşu kadın, biraz ötemdeki masada, öğle güneşinin tadına varmaktan çok öteler; uzun ömürlerinin, yaşadıkları deneyimlerin ve çocukluktaki gibi bir arada olmanın farkına varmış, mutluluğu süzerek, damlatarak içiyorlardı.

  Yazgısı yazmak olanlar için bir servet değerinde, bilinmezliklerle, gizemlerle, serüvenlerle dolu bir geçmişin iki duruşu-insanı; doğal bir akış-tanış içerisinde olmaya, komşunun sapsarı ayvalarına, kıpkırmızı eriklerine özenen bir çocuk gibi dinliyordum sözcüklerin kıt olanlarından söz eden iki kadını.

  Aysel’di Türk kadınının ismi. Sonradan öğrendim yaşının 75 olduğunu. İstanbul’daki geçmişleri üç yüzyıl öteye uzanıyor. Maria idi, 80 yaşında olan Rum kadının ismi. Her ikisi de zenginliği, babalarından, analarından kalan serveti bir lütuf gibi görmeyip, neredeyse yarım yüz yıl çalışmışlar; var olanın kıymetini bilip, hazıra dağ dayanmayacağının da tecrübeleri içinde.

  Onları rahatsız edeceğim diye neredeyse soluk almıyordum. Kolay beri rahatsız olacak da değillerdi. Bu sohbetleri her gün yaptıkları, derinlikler ile sığlar arasında gezinen sözcüklerinden belliydi. Sözünü ettikleri konular insanlığı yakından ilgilendiren şeylerdi; sinemadan, tiyatrodan, operadan, resimden, siyasetten, spordan konuşuyorlardı. Öylesine, laf ola beri gel, cinsinden de değil; bilgi, görgü içerisinde öyle bir yoğuruyorlardı ki, onlarla konuşan birinin kendi cehaleti içerisinde kaybolup gitmesi çok normaldi…

  Yaşlarını göstermeyen iki yaşlı insan… Onlara yaşlı demek bile uygun olmasa da, konunun daha iyi anlaşılması için kullanıyorum bu sözleri. Çok şey görmüşler, okumuşlar ve dinlemişler. Bütün bu öğretilerin yanında, yaşamı, yaşayarak bir güzel yoğurmuşlardı.

  Neredeyse dünyanın yarısını gezmişler, birçok ülkenin insan yapılarını, davranış biçimlerini, sadece görünen yüzünü değil, görünmeyen yüzleri içerisinde sosyologlar gibi gezinmişler, inceleme yapmışlar.

  Gözü tok oluşları, rahat ve huzurlu halleri; insan denen canlının, topluluklar halinde ortaya koyduğu bütün zaaflardan haberdar olmalarından ötürüydü. Bunca yılın ardından korkularından çok yaşama sapa sağlam sarılmaları, her esintinin tadını çıkarmaları, zaman denen şeyin hiçbir ömre acımayacağını, yaşam denen şeyin bir YUDUM olduğunun farkına varmalarıydı…

  Kullandıkları Türkçe dili,tertemiz,neredeyse kusursuzdu.Kendilerini ifade etmek için hiçbir yan yola,tekrara düşmedikleri gibi sözcükleri ezmiyor,canından bezdirmiyorlardı.Net,anlaşılır ve güvenilir iki kadim dost,arkadaş…

  İmrenmemek elde miydi bu arkadaşlığa! Bütün yaşamım, böyle ilişkileri anlama çabalarıyla geçmemiş miydi?

  Aylardan sonbahar ayı olsa bile yaz, olduğu gibi hükmünü sürdürüyordu. Belki de otuz derece civarı bir sıcaklık ve Heybeliada tarafından hafif, çok hafif bir esinti yayılıyordu bulunduğumuz kır lokantasının kır kokan bahçesine.

  Maria, mavi renkli rahat ve ince bluzunun üzerine düşen uzun kumral saçlarını geriye itti. Aysel’e;

“ Aysel, etrafımızdaki insanlar ne kadar çok mutsuzlar değil mi? Eğleniyor görünen, lüks içinde yaşayan insanlar daha da mutsuz! Yaşamın değerli sırları bir yana, kırgınlıkları, şanssızlıkları diğer yana koyup, diğer tarafta insanların huzur bulacağı ne kadar çok şey var.”

  Aysel, çocukluktan beri tanıdığı arkadaşının ne dediğini çok iyi anlamış ki, huzurlu bir tebessüm ve sıranın ona gelmesini bekleyen bir sanatçı rahatlığı içinde konuşmaya başladı;

  “ Örneğin sinema sanatı arkadaşım. Ingmar Bergman’ın Yedinci Mühür filmi, yaşamda biraz daha kalabilmek için Azrail ile satranç oynayıp, onu oyalayan, kandıran şövalye karakterinin anlattığı ip üzerine duran yaşam, herkesin bildiği ölüm gerçeği yanı başımızda duruyorken; neden bunca kargaşa?

  Oysa sanatın kendisi büsbütün anlam arayışının bir ürünü değil midir?”

  Maria, arkadaşının ifadeleri karşısında şu sözleri söyledi;

 “ Fazlasıyla arayıştır insanın sanatçı eliyle yarattığı sanat ürünleri. Bu yüzden; sinema, edebiyat, tiyatro, opera, şiir, resim ve bunları anlayacak sağduyunun olgunlaşması adına felsefe…

Sonbahar filmini kaç kez konuştuk, irdeledik; Özcan Alper’in filmi, çekildiği yerlerdeki doğallık, kaderine razı olmuş insan yapıları; Hopa, Hemşin yöreleri ve bu yöreye gelmiş olan sanatçıların bulmaya çalıştıkları bir şey var; sanatın diliyle insanı anlatmak; sadece bir yudum yaşama sahip olan insanın en özgün halini; ölümü beklerken dahi…

   Aysel, yeniden doğmuş bir insan kılığına bürünmüş bir çocuk gibi derin derin çekti adanın soluğunu akciğerlerinin en derin köşesine. Arkadaşı Maria ile yaptıkları bu sohbetin basitliği, besleyici ve onarıcı tarafına iyice yaslanarak konuşmasına devam etti; 

  “ Theo Angelopulos’un Sonsuzluk ve Bir Gün filmi, sanatın mucizevî tarafını gösteren bir başka eser. Sadece bir güne ne çok şeyler sığıyor… Oysa insan denen canlının ortalama 25–30 Bin gün ve gecesi var! Geriye baktığında büyük çoğunluğun büyük bir hiçlik içerisinde yarattıkları büyük kargaşa, tarihe hiçbir iz bırakmadan silinip gidiyor ve gidecek…”

  Bu konuşmalara uzun uzun kulak misafiri oldum. Yaşamın kıyıcığında bir adada, kendi sırlarını ortaya koyan, biri 75,diğeri 80 yaşında iki komşu kadın; yaşamın, yüksek becerisinin, marifetinin çok pahalı bir şey olmadığının altını çiziyorlar; kendi ektikleri bahçeden, yaşam mineralleri, vitaminleri yiyip içerek, kimselerin rızkına dokunmadan, eğlenceli bir yaşam serüvenine yeni başlamışlar gibi…

 Güven SERİN 




25 Mart 2014 Salı

MUHTEŞEM REZALET-2


Kamera;Güven Büyükada - 

Işık, 
   Ahşap
     Gösteri


Kamera; Güven  Büyükada

Bir şeyler anlatıyor mimari;barışık olmayı tabiat ile,
paylaşımı,görselliği,düzeni,intizamı...


Kamera; Güven    Büyükada

Her canlı şans bulur tabiatta, her renk, her ses,
kimi kalıcı, kimi geçicidir; ama bitmeyen, sonu
gelmeyen döngünün yürüyüşü içindedirler.


Kamera; Güven  Aya Yorgi Manastırı Yolu
Bir gitar ve bir solist,kendi besteleriyle, doğanın
hakiki doğallığı içinde; belki de Nietzche gibi
değişimi, hep değişimi, hep hakiki gerçeği arıyordur;
kim bilir...


Kamera; Güven   Büyükada

Sandım ki panayırlar eskide kaldı, şimdi festivaller,
şölenler yaşanacak; insanlık şarkıları söylenecek!
Meğer, mesele sadece para kazanmaksa, büyük telaş
hep varsa, hakiki bir şölen çıkmıyor ortaya.


Kamera; Güven  Büyükada

Beygir ve yavrusu tay; hafif esinti, taze otlar;
spikerin dediği gibi; saha güzel, hava şartları
müsait, seyirci mükemmel; o zaman, futbol için
her şey müsait...


Kamera; Güven Aya Yorgi Manastır Yolu-Büyükada

Seviyorum bu haylazları, bahçıvan tabiat olunca,
başka oluyor işte...

MUHTEŞEM REZALET

 Aynı günde, bir biriyle zıt iki yaşam biçimi görülür, hatta yaşanır mı? Bu topraklar üzerinde yaşıyorsanız, bu topraklardaki uygarlıkların değişim sürecini, var oluşlarıyla, yok oluşlarını araştırmamış, onları irdeleyip, ilim ve sanatla, siyasetin halka ve hakka inanmışlığı ile yoğurmamışsanız; elbette olur; hem de bir günde iki yaşam biçimi değil, onlarcası aynı anda görülür;

 Merhameti, rezaleti, zarafeti, kabalığı, pişkinliği, duyarlılığı; hepsini bir gün, bir bahar günü içinde, bir hafta sonu, bir İstanbul gününde görebilirsiniz. Bende öyle yaptım; bir İstanbul gününün içine daha karıştım; doyumsuz şehrimin doymamış ve hiç bitmeyecek aşılanma töreniyle ödüllendirdim kendimi.

 Şimdi işin hangi kısmından başlamalı onu düşünüyorum! Günün sonu ile günün geceye karışan rezaletiyle başlamalı ki, günün başı, şafak vaktinin tazeliği, tomurcukların yeşile, beyaza, kırmızıya, pembeye, sarıya dönüşüm güzelliklerini sona bırakmalı.

 Şafak Törenine hazırlanan kuşlar, askerler, çiftçiler gibi İstanbul gününe hazırlandım. Şehrimin tenha caddelerinden kalabalık, insan seli olan, insan ile tarihin, doğal güzelliklerin büyük dansının olduğu yere İstanbul’a gittim.

 Yolculuk, Tekirdağ ile İstanbul, Kabataş ile Büyükada arasında; otobüs ve vapurla tamamlandı. Büyükada’ya akan insan selleri, derelerden deli ırmaklara, verimli ovalara mil taşıyan baskın sulara benziyor. Bu insanlar ve insancıklar adaların ekonomisine önemli ölçüde katkı sağlıyorlar sağlamasına ama adaların kendine has sükûnetini yerle bir edecek telaş ve gürültü içindeler.

 Ne hazin bir tören…

  İnsanlık nice göçler gördü; ışığın, pırıltının, zenginliğin, güzelliğin; kısacası huzurlu yaşamın olduğu her yere böyle göçler oldu; aktılar; doğudan, kuzeyden, güneyden ve batıdan; doğanın en büyük ovasına mil taşıyan, denizleri tuzlardan arındıran büyük ırmaklar gibi, kendi değişimleri, kendi taşıdıkları folklorik değerleriyle birlikte; büyük çözülmelerin içine doğru aktılar…

 Adalara insan taşıyan vapurlar, ağzına kadar dolu; çoğu yolcu yerlere oturuyor. Yer bulmak, yer kapmak önemli bir gösteriye dönüşüyor; insanların telaşını gören bir batılı, oldukça eğleniyordur; çünkü görülmeye değer bir telaş…

 Aynı telaşlar adalara inince yaşanıyor; fayton sırası, bisiklet sırası, yemek kuyrukları; büyük şehrin sıkışmışlığı, kirlenmişliği insanları öyle bir geriyor ki, adalar, eski zamanların panayır yerleri gibi insan sesleri, insan karmaşası ile büyük bir gösteriye; ritmi, zarafeti, estetiği olmayan büyük bir şeye dönüşüyor…

 Adaların bin yıllık türküsünü söyleyen, özellikle ileri yaşlara ulaşmış insanlar, yüzlerinde şu gösteriyi yapıyor;

 “ Bu güzel yerlere böyle mi kıyar insan! Bu kargaşa, birkaç saate sığacak fotoğraf, video çekimleri insan denen canlıya nasıl bir katkı sağlar, gösterişten, övünmekten öte.” Mimariye, bahçe düzenine, tabiatın doğal dengelerine inanmış adalı kadınlar bu türküyü söylüyor; doğa ile barışık olmak, sanat, mizah ve felsefeyle yoğrulmak, ilimin yakın yardımlarıyla beslenmek, yaşamın vazgeçilmez kalıcılığıdır; doğa, büyük hasat için, önce ekim işini, bakımı, emeği harcıyorsa bütün canlılar, huzur, eğlence, doğru kazançlar için de büyük hasatlar gerekli.

 Büyükada, bütün kargaşanın dışında muhteşemdi. Bakımlı, haylaz kedileriyle, köpekleriyle, çıngırak çalan faytoncuları, düzenli bahçelerin tomurcuk açmış çiçekleriyle, mimari ve mühendislik sanatına inanmış zanaatkârları ve sanatlarıyla muhteşemdi.

 Eve dönüş ise muhteşem yorgunluğu rezaletin kamçısıyla ödüllendiriyordu. AK Partinin mitingi tam bir cehenneme dönüşmüştü. Neredeyse Beyazıt, Aksaray hattı felç olmuştu. Tramvaylar Beyazıt'a kadar çalışıyor, oradan öte gitmiyorlar; gitmediklerini de hiçbir mazeret açıklamadan sık sık duyuruyorlar;

 “ Tramvaylarımız Beyazıt’a kadar gidiyor; oradan öte çalışmıyor” İnsan seli kıyamet gibi… Birçok halk otobüsü miting için “ GÖREVLİ” yazılarıyla donatılmıştı. Halkın yaşamı, tam manasıyla yaşanmaza dönüşmüştü; sanki kıyamet günü, trafik çökmüş, tramvay durmuş; hazin bir insanlık manzarası; perdenin ardındaki insanlar ise bu insanlık manzarasını arka fon olarak kullanıyor; gelişmekte olan, yarı gelişmiş, kendi iç göçünü, terörünü, hukukunu oturtamamış bir toplumun muhteşem hovarda yaşamı…

 Gün böyledir işte, aynı günde, hem muhteşemliği, hem rezilliği bir arada görebilirsiniz; bunu iyi bir sentez yaparsanız, yaşamınız için inanılmaz besinler de elde edersiniz; yaşamı güzel kılma becerisi bu besinlerle elde edilir.

 Büyükada’nın çiğdemleri, papatyaları, gösterişli çam ağaçları, zakkumları hepsi yaşamın zarafeti devamı için baharın var edici katarına katkı veriyorlar; martıları, kargaları ve bülbülleriyle birlikte…

 Ve Aya Yorgi Manastırı taş yolunda elinde bir gitar, ulvi çamların kurdukları oksijen çadırında sesleniyor insanlığa;

Varlık ile yokluğun arası, ey güzel kişi,
 Cennet ile cehennemin yolcusu,
Fark et sevgiyi, fark et yeşermeyi ve
Değişimi…
Varlık ile yokluğun arası, ey güzel kişi
 Arındır kendini, gör doğanın değişim felsefesini.

  Güven Serin