Anne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ağustos 2017 Cuma

BABA ve ANNE FİGÜRLERİ





BABA ve ANNE FİGÜRLERİ
----------------------

  Anne ve baba algısı, biyolojik olmaktan çok ötedir. Bir ömür sürecek, manevi, psikolojik ve sosyolojik örtünün, yeryüzüne lazım olan yağmurları, güneşleri gibi, bir doğal alış-veriş, solunum, fotosentez gibi gerekli bir muhtaçlık içindeyiz.

  Baba ve anneliği, despot bir beklenti içinde, baskı aracı, terbiye silahı olarak görmek ne kadar gereksiz ve eğri duruyorsa, baba ve anneyi, yok edin, çağdaşlaşıyoruz diye evrimin insan yavrusuna hediye ettiği en güzel anıtsal kaideyi, anıtıyla birlikte kırıp, yok etmek de o kadar eğri, büğrü bir kayıp; trajedi…

 Boşluğa düşen insanların, doyum içinde doyumsuzların, büyük ateşler içinde donanların psikolojik ve sosyolojik durumları iyi incelenirse ortaya çıkacak en önemli boşluklardan birisi de baba ve anne eksikliğidir.

  Geçmiş uygarlıkların insanları; tanrı ve tanrıçalarını yeryüzüne indirmişlerdir. Kuralları, varoluş, ayakta kalma ihtiyaçlarını tanrıların kâhinler, rahipler aracılığıyla isteklerine göre, kurbansal, tinsel bir süzülüş içinde o büyük kapılardan, dehlizlerden çıkıp bugüne gelmişlerdir.

  Tanrılar, dağlardan havalanıp yok olmuşlardır. Bugünün dinlerinin tanrısı, biricik ve ulaşılmaz; kitabı ve peygamberi olan, günümüze kadar ulaşmış; insanlığın önünde bir dizginleme, fren, hatırlatma ve uyarı kurallarıyla doğmuş; yeryüzü ile gökyüzü arasında, ulaşılmazlığın köprüsü olmuşlardır.

  Anne ve baba ise, ulaşılmazlığın, gökyüzünün değil, yeryüzünün tinsel, maddesel bütün gerçekleriyle çocukların karşısında; çok yakınında dururlar. Dokunulur, sarmalanır, aciliyetin cankurtaranı, pisikolojik danışmanı, yeryüzünün can suyu gibi bütün sıradanlıklarıyla, yüce bir evrimin, en hakiki evrimle gerçeğinin son aşamaya gelmiş mükemmeliyeti, sanatsal duruşudur onlar.

 Anne ve babalarımız; yok etmeye çalıştıkça, karanlık bir karamsarlığa bürünüp, yüce cezaları çekerken farkına bile varmadığımız, muhteşem, nadide şeyler; henüz vakit varken, gayri, anlasak iyi olacak…


 Güven Serin 


25 Haziran 2014 Çarşamba

ANNE


Kamera; Güven  Kaleiçi  Antalya


ANNE! …

  17:30 otobüsü Tekirdağ sahilindeki durağına yanaştı. İzmir’den yola çıkıp, Çanakkale, Keşan’dan sonra Tekirdağ ve İstanbul'a gidecek Truva Seyahat genç anneyi bekleyen 7 yaşlarındaki küçük kızı, heyecandan yerinde duramaz hale getiren otobüs, yüzlerce km kat edişin, bildik yollarda ilerleyişin soğukkanlılığıyla yanaştı yolun kenarına.

 Otobüsün yolcusunu bekleyen bir erkek ve küçük bir kız çocuğu. Sarı saçlarıyla annesinin bir kopyası… Tıpkı onun gibi, hafif utangaç, ince, beyaz tenli… Erkek, küçük kızın elini sımsıkı tutmuştu. Esmer yüzünde, sevinç mi var, özlem mi Moğol Savaşçılarının hissiyatını yitirmiş bakışlarıyla tutuyordu küçük kızın elini; sımsıkı…

 Beklenen anne nihayet göründü. Otobüsün dik merdivenlerinden ağır ağır indi. Beyaz teni, temiz yüzü yorgundu. Otobüsün bagajı açılırken annenin bir tek bavulu indi aşağı. Bavul inerken, Moğol Savaşçı görünüşlü, bütün hissiyatı donmuş, yerin dibine itilmiş esmer yüzlü erkeğin elini tutan kız çocuğu; “ ANNEE !” diye seslendi.

 Kız çocuğunun özlemi, sesinin taşıdığı hissiyat, en zalim savaşçıları merhamete, yüzleşmeye getirecek kader etkiliydi. Yerinde duramıyordu, daha anne otobüsten binmeden önce üzerine zıplamak, boynuna boynunu, yanaklarına yanağını yapıştırmak istiyordu.

 Hissiyatını büyük erkek titizliğiyle, “el âlem ne der” mantığıyla gizlemiş erkek, kız ile anneye seslendi;

 “ Şöyle kenara geçin, rahat rahat sarılın birbirinize.” 

 Anne, erkeğin yaptığı uyarıya, uyuyan, uyur gezen bir insan tepkisizliğiyle olumlu yanıt verip erkek ile kız çocuğunun arkasından ilerlemeye başladı. Ama kız; o küçük, sarı saçlı, anneyi bekleyen o muhteşem yaratık; erkeğin elinden elini kurtardı ve kollarını açtı…

  Küçük kolların büyük kollu anneye açılışını görmeliydiniz! Hiçbir şato, yalı, sanatsal oluşum bu manzaraya kafa tutamaz, alt edemez; iç içe geçmiş milyarlık canlı duygularının en üste tırmanmış sanatının; seslenişin, kavuşmanın, sarılmanın, koklamanın, öpmenin büyük şöleni yaşandı; kadın da kollarını açtı ve kız çocuğu koşarak boynuna sarıldı…

 Sarı saçlı küçük kız çocuğu ile yorgun annenin sarılışı bu kadar büyük bir tusun emi oluştura bilir miydi? Elbet oluşturdu, büyük dalgalar içine kaldım. Boğulmamak, yüzme bilmenin çırpınışlarıyla kıyıya zor attım kendimi.

 Ve sonra, annenin boynuna sarılmış sarı saçlı küçük kız ve anneyi otobüs durağında bırakıp iğde kokulu Tekirdağ sokaklarında ilerlerken, beynimin hücreleri de ilerliyordu; boğulmamış, çıldırmamış olmanın ilerleyişi; annenin nereden geldiğini anlamaya çalışıyordu. İzmir’den olsaydı, bavulları daha fazla olması gerekirdi. Muhtemelen Çanakkale veya Keşan’dan geliyor olmalıydı.

 Annenin ince yüzü, Trak Uygarlığının annelerinin yüzü gibiydi; incecik ve yorgun… Muhtemelen bir ziyaretten, belki de bir ebediyet uğurlamasından; bir yakınını hüzünlü bir törenle uğurlamış halinin hüznünü de taşıyordu.

 Ne muhteşem manzara… Yaşadığım gel git, birden bastıran sağanak, fırtına çok kısa sürede geçmişe benziyordu. Onarılması gereken, yazılması gereken görüntüler, yazının ebediyetine akmalıydı; ancak o zaman, anne ile kızın bronzdan heykelini bırakabilirdim şehrimin toz-toprak içindeki meydanına; bir eser diye…

 Bu yüzden önemsenmeli çocuklar; küçük kollarındaki büyük güçlerin, sarılma istekleri, çocuk zamanları yaşama hak edişleri, koşmaları, oynamaları, düşmeleri, gülmeleri için önemsenmeli; bu yüzden çocuk gelinlere karşı çıkmalı! Erken evliliklerde hemen çocuk sahibi olmamanın yüksek erdemi de anlatılmalı; anlatılmalı ki moda olan boşanmalarda, küçük yüzlerindeki büyük enerji ile lanetleme sinler bizleri…

 Güven Serin 





5 Ağustos 2013 Pazartesi

ANNE SOHBETİ


Kamera; Güven

Bütün anneler güzeldir, zariftir, naziktir...Anneler,
ağıtlarla değil,şakalarla, sohbetlerle, sevgilerle
kucaklanmalı...

ANNE SOHBETİ

  Döngünün yol alış biçimi vardır; bizden çok öte. Bizden önce dünyaya gelir ninelerimiz ve dedelerimiz. Ve sonra, annemiz ile babamız… Büyük bir ihtimalle, döngünün sıra dışı şaşkınlığı olmaz ise, bizden de önce giderler bu dünyadan öte…

  Önce, dedemiz veya ninemizi uğurlarız. Onların yokluğunu, yoğun olan yaşam kargaşasında anlamayız ilk başları. Sonra, azalan tanıdık yüzlerin, kaybolan değerlerin yaşam terazisinde tartılmaya başladıkça, yüreğimizde bir şeyler fokurdamaya başlar. Dışarısının ateşinden çok ötedir hissettiğimiz hiçliğin ateşi.

  Annem ile sıradan telefon konuşmasını yapmak için tuşların aziz gücü için üzerilerine dokundum. Sesi, bir saniyede diğer sese getiren bedenlerin hasretini sesin onurlu dalgalarıyla serinleten telefona sarılmak, zaman ve mekân yetmezliği içinde iyi oluyor. Buna, kötünün iyisi desek de olur…

  Bütün gün iş yeri ve klimanın serinliğinde ama pasajın yorgun havasında, yarı yorgun halim ile seslendim anneme;

 Alo anne nasılsın? İyiyim oğlum. Sesin biraz tuhaf geliyor, hasta mısın? Değilim anne; cin gibiyim. Bu lafı söyler söylemez ses tonumu, soğuk duştan çıkmış adam sesine ayarladım. Anne bu; azcık şüphelensin uyku tutmaz sonra. Geceler, meraklara, kötü düşlere dönüşür… Burnu seğirtince, gözü atınca, kötü bir rüya görünce olduğu gibi…

  Annemi hasta olmadığıma ikna ettikten sonra, onun da ses tonunun tatmin edici olmadığını hissettim. Şimdi, onun durgunluğunu öğrenme sırası bendeydi;

 Anne, anneannem nasıl, dolaşıyor musun? Daha yeni geldim oğlum. Kendi kendine yetiyor. Üstelik oruç ta tutuyor. Yapma anne! Onun yaşı doksanı geçmedi mi? Doksan altı oldu oğlum… Büyük yaş; neredeyse bir yüzyıl… Tıbbı yerle bir edecek derece ağır, stresli yaşamlara rağmen yaşam, doksan altı yaşında da görüyor, duyuyor ve yürüyor…

 Nam-ı diğer Ayşe Nine… Neredeyse sınanmanın her türlüsünü yaşamış; bunu yaşamın en doğal hakkı saymış, isyanı ve acıyı, rehber ve tecrübe gibi kullanmış büyük çınar… Koku alma ustası… Korku nedir bilmeyen kararlı inanmış kadın…

  Annem ile sıkıntılı merhabadan sonra, sıradan ve kısa konuşmak yerine, onun iç dünyasına ulaşma ve üzerindeki kırgınlığı öğrenme telaşımı, doğal bir konuşma saflığı içinde yönlendirdim;

 Sıcaklara dikkat et anne! Bahçeye çok sıcak zamanlarda sakın çıkma! Komşulardan, akrabalardan ne haber anne? Salih Küçük öldü oğlum. Hadi ya! Genç ve sağlıklı değil miydi o? Öyleydi oğlum; Keşan’da araba çarpmış oracıkta ölmüş. Annem ölüm haberini sıradan bir haber gibi verdi. Yaşam ile ölüm arasındaki anlatım annemi kendine getirmeye başladı.

 Ne büyük şansızlık anne! Bizim oranın erkekleri genç yaşta ölüyorlar. Kimi kazadan, büyük çoğunluğu doğal yol sayılan; kalp krizi, kanser… Annem ölüm haberini vermesiyle diğer ölüm haberlerine geçti;

 Komşu Selatin 'de beş ay önce öldü oğlum. Yapma ya anne! Çok sağlıklıydı ama. Öyle ama zaten bir yıldan beri İzmit'te kalıyor, tedavi görüyordu. Ahmet Koç da geçen hafta öldü. O kimdi anne. Zihni Koç var ya; senin ilkokul arkadaşın. Evet. Onun amcası. Tamam; onun da yaşı gençti. Genç ama tarlada çalışırken, bir kanalın üzerinden atlarken orada ölmüş.

 Daha bir sürü ölüm haberi verdi annem. Bir yıl içinde ölenlerin büyük çoğunluğu orta yaş erkekler… Birçoğundan da haberim vardı. Ama yokmuş gibi, büyük hayretlerle anneme sorup onu konuşturdum. Konuştukça mesafeler, özlemler kısaldı kısaldı ve yok oldu sanki. Artık, ne o telefonu kapatıyor, ne ben…

 Sonunda ikimizde yaşıyor olmanın, yaşatmanın, hayatı sevmenin ve bize verilen yaşam biletin kıymetini bilerek; birbirimiz için ne kadar önemli olduğumuzu yüksek sesle söyleyerek…

 Anneler böyledir işte; bir ses tonunuz, donuk veya baygın bakışınız kaçmaz onların gözünden ve kulağından. Ama çocuklar da hiç de fana değildir; onlar da annelerinin insan denen canlı için neler ifade ettiğini bilirler hani!

 Annemle son sözlerimizi söylerken annemin ses tonu sevgiden dolayı göz tonu ve gözyaşıyla ödüllendiriliyordu; anne ile çocuğun yaşam içindeki yaşam töreniydi bu konuşma; duyguların, sevmeye, saymaya, özlemeye, fark etmeye can attığı bir zaman içinde…

 Güven Serin
  

19 Şubat 2011 Cumartesi

BU NE YAMAN ÇELİŞKİDİR ANNE

Kamera; Güven   Doğa Irmak ölü ağacın yaşını hesaplıyor.
Ağacın ilk yılların inanılmaz güzel ve yeşil geçtiği belli.
15-20 yaşından sonra yaş halkaları birbirine karışmış
durumda. Belli ki duraklama ve çöküş devri başlamış...
Tam da şehrin göbeğinde bir yerde; daha yıllarca
yaşayacakken ölüme terkedilen çam ağacı.
İnsanın bol olduğu, ilmin kıt olduğu diyarda
ne ağacın, ne insanın, ne de hayvanın bir
değeri vardır. Gelir geçer; doğanın yaşam
ölüm döngüsü, çapraz ilişkileri bizi hiç mi
hiç ilgilendirmez. öyle ya ; sonra başımız ağırır...

Kamera ; Güven -  Tekirdağ
Yaklaşık elle yaşına gelen çam ağacını kurudu diye
belediye görevlileri kestiler. Muhtemelen dallarını da
bir güzel yakmışlardır. Neler yanmadı ki şu
yaşlı dünyada; bir meşe ağacının lafı mı olur!
Ortaçağ, ilim ve bilim insanlarının aynı zamanda
susturulduğu, yakıldığı, kellelerinin kesildiği
zamanlardı. O zamanda öldürülen insanlar
günlerce asılı bekletilir, ibretliğin hikayesi beyinlere
kazalırmış! Ne garip, ne çılgın ve ne lanetli bir düşünce.

BU NE YAMAN ÇELİŞKİ ANNE!



 Böyle seslenir seslenmez mavi gözlü annem, biraz ürkek ve şaşkın; “ oğlum, çelişkide, çıkmazda olan nedir?” diye karşılık vererek her annenin kapıldığı telaşa kapıldı…

 Güya bizim ülkemizde hak-adalet oturuşmaya başlıyormuş! Artık adalete sığınıp hak arayacak insanlar 10–15 yıl beklemeyeceklermiş! Olanakları az olan, çaresiz ve yitik insanlar en az olanakları çok olan zengin ve belli bir düşüncenin tarikat keyfi içinde yaşayanlar kadar önemli sayılacakmış; güya…

 Başbakanımızın muhaliflerine açtığı davalar altı ay sürüp başbakanımızın lehine sonuçlanıyor. İyi de para kazandırıyor başbakanımıza öfke ile laf atanların verdiği cezalar. On yılı geçip zaman aşımına uğrayan davalar dururken başbakanımızın altı ayda biten davaları beni işkillendirse de zoraki bir hoşluk içerisinde unutkan kültürümüze güvenerek yol almanın, yaşamımızın keyfini çıkarmanın yollarını iç çekerek bulmaya çalışıyorum.

 Ürkekliği biraz daha artan annem; “ böyle şeyler konuşma, yazma oğlum! İyi şeyler yaz, yoksa…” diyerek anaçlığın en bilinen koruma mantığının felsefesine sığındı. Eleştirinin, tartışmanın ne kadar uzak kaldığı, ne kadar uzaklaştığını da annelerimizin korkusundan, analarımızın ürkekliğinden anlaya biliriz.

 Peki, anneciği iyi şeylerden söz edelim, diye yine kendi sanatımı yazmaya koyuldum. Ülke insanının yaşam kalitesi arttı, artıyor derken ölüm yaş ortalamamız da yetmişe yaklaşmış. Ne hoş… Ah, bir de kişi başı gelirimiz 15–20 bin dolar seviyelerine gelmiş. Ne garip bir hoşluktur bu yaman çelişkiler…

Asgari ücret aylık 300 dolar seviyelerinde gezinirken, ortalama emekli maaşları 400–600 dalar civarıyken bir ailenin yıllık geliri 5000 doları geçmiyor. 15–20 bin dolar kazanan ve bunu gizleyen aileler tez cezalandıra!

 Sağlık alanı kendi imdat çığlığını çoktan atmışa benziyor. İstediğiniz kadar yasa çıkarın; asıl sorun insanların işlerini severek yapmaları. Yaşamlarındaki çelişkilerinden kurtulup her insanın huzur ve sevgi içerisinde çalışmış olması, bunu en hakiki yaşam bilinci ile sahiplenmesi gerekiyor.

 Hastanelerin sıkıştırmalı iç içe geçmiş insan yığınları kaliteli hizmet almak için inanılmaz çabalar gösteriyor. Kimi el altından harika nakitleri hizmet adına helal ediyorken, kimi arka, ön, dayı ve amca aramak ile kendini telef ediyor… Elbette vekillerimiz, müsteşarlarımız ve ülke kaderini elinde tutan büyük büyük ağalarımız, ağabeylerimiz hastanelerin, havalimanlarının, hizmet alacağı tüm mekânların Vip salonlarını kullandıkları için görmek istedikleri manzaraları bir türlü görmezler…

 Mısır halkı kazandı; yenilik isteyen halk statükoyu devirdi. ABD ve İsrail kaybetti diye sevinen ülke yöneticileri müthiş bir huzur içinde sesleniyorlar… Sanki kendi ülkelerinde her şey süt-liman, sanki kendi halkları harika bir mutluluk içinde masalımsı bir yaşam sürüyormuş gibi…

 Doğu mantığının kısır ve yanıltıcı kurnazlığı Mısır halkının kazanmasına, ordunun başa geçmesine ve ABD ile İsrail’in kaybetmesine seviniyor gibi! Acaba ABD başbakanı ve bakanlarından hafif bir tebessüm, küçük bir işaret alsalar atıp tuttukları ülkeye koşa koşa gitmezler mi? Giderler anne giderler. Bu ne yaman çelişkidir annem!

 Ülkemde yaşayan on binlerce eğitimli ve eğitimsiz insanlar topluluğu ABD’ye gitmek için sırada bekliyor ve o büyük, o kurnaz ülkenin ışıltılı, yeşil dolarla rüyalarını gündüz bile görüyorlar… Ne yaman çelişkidir bu anne!

 Ulusuna sevdalanmış, ulusunun haklı için kendini feda edecek bir sürü insan suskun ve bir sürü insan da karanlığın beton ile demirlerle bütünleştiği hapishanelerde ömür törpülüyorlar. Üç bin sayfaya yaklaşan iddianameler ile yargılanacak ve güya haklanacak insanlar gerçek adaleti bekliyor; eğer ömürleri yeterse… Bu ne yaman çelişkidir anne!

 Annem sadece iyi şeyler yazmamı istiyor. Yani, suya-sabuna dokunmadan temiz kalmamı, arınmış bir bedene sahip olmamı bekliyor benden. Bu ne yaman çelişkidir anne, diyememenin evlat burukluğu içinde annemi, anneleri, bağrı yanık elleri nasırlı ve makyajlar altında bile artık güzel görünmeyen mutlu varlıkları selamlıyorum.

 Öyle bir ülkede, öyle bir tarihi zamanda yaşıyoruz ki bazen şaşırıyor şaşkına dönüyorum. Acaba diyorum, Erasmus gibi deliliğe övgüler yağdırıp, deliliğin ipine mi tutunsam! Yoksa yazılarımı daha sertleştirip, daha canavar hale getirip Thomas More gibi dinlencenin huzurunu yakalamak, çevredeki acı çeken insanları görmemek adına kulelerin zindanlarına mı atılsam, diye düşünüyorum…

Güven