İNGMAR BERGMAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İNGMAR BERGMAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Nisan 2019 Salı

ÖLÜMÜN İŞİ ÇOKTUR


YEDİNCİ MÜHÜR




YEDİNCİ MÜHÜR


                                      ÖLÜM’ÜN İŞİ ÇOKTUR



  Kıyamet gibi insan; insanlar öldü yeryüzünde. Doğal, yaşlılık sebeplerinden olduğu kadar doğal olmayan yüzlerce ölüm nedeni var bu mavi dünyada.

  Birçoğu, yüzleşemeyecek kadar, ölüm çeşitleri vardır. Yakın zaman önce şehrimizde Emekçi Kadınlar Günü kutlanırken, erkekler tarafından katledilmiş beş kadının fotoğrafı gösterildi. Ölüm nedenleri, öldürülüş biçimleri; hemen hemen herkesin başlarından çok gözleri öne eğildi.

  Akdeniz, Ege Denizi; göçmenlerin ölü bedenleriyle kutsanıyor; neredeyse her gün; daha iyi yaşam adına, ölümden kaçarken tutuldukları ölüm çeşitlerini tüm dünyaya bir sinema sahnesi kadar hayali, perde sel ve uzak, seyrettiriyorlar.

  Ölümün nedenlerini öldürüş biçimlerinde bulabiliriz. Haklı birçok sebep; namus, onur, toprak, hırs, kin, nefret adına…

   Ölüm ne kadar savurgan olursa olsun, yaşam; ondan çok daha doğurgan. Kıyamet gibi hastalıklar, toplu ölümler, salgınlar sayesinde insanlığı kırdı geçirdi. O büyük savaşlar; sadece Bir ve İkinci Dünya Savaşında elli milyon insan…

  Ölümün bu kadar çok yaygın olduğu dünyamızda, ölmek istediği halde ölmeyenler de var. Ayşe Ninem; nam-ı diğer Halim Ayşe; yüz yaşını bulan yaşam yolculuğunun neredeyse yirmi yılı;”Allah’ım benim de canımı al!” diyerek geçse de, ölümün işi o kadar çoktu ki; Âlim Ayşe’ye yüz yıl yaşama fırsatı verdi.” Torunu Hasan; ancak 33 yıl, damadı Yusuf ise 58 yıl yaşayabildi…

  Ölümün işi çoktur çok olmasına ama bazı insanlara sıra zor gelir. O kadar uğraşırlar, o kadar seslenirler ölüme; bir türlü kapılarını çalmaz, uğramaz yaşamın o acılı haline; hiç acımaz.

  Böyle bir hikâyenin; Canterburuy Hikâyeleri; Chaucer’in kahramanı Afnameci’de durmadan seslenir ölümü;

“Sürekli anamın evinin kapısına varıyor, yere
Vuruyorum bastonumla hem de kaç kere;
‘Anacığım’,diyorum,’ne olur beni içeri al.”

  Anası, çoktan ölmüş, toprağın özüne süzülmektedir. Evlat ise durmadan onun kapısında yalvarır durur; ‘Anacağım’,diyorum; ‘ne olur beni içeri al.”

  Kahramanımız ölümün yoldaşı olsa bile, isteği kabul edilmemiştir. Belli ki daha çok çaba harcayacaktır.

  Bir başka kahraman; İngmar Bergman’ın Yedinci Mühür filminde karşımıza çıkar. Onun çabası ise çok farklıdır. Ölümü kandırmak, oyalamak, savaştan sonra çocuklarına, eşine ulaşıp onlarla biraz daha vakit geçirmek ister.

  Ölümü kandırmak için satranca davet eder; Bergman’ın yarattığı kahraman;14.yüzyılın ortaları; gökte siyah bir kuş uçar. Kasvetlidir gökyüzü…

  Veba denen hastalık önüne geleni ölümle buluşturuyordu. Ölümün işinin en fazla olduğu zamanlardı. Bir taraftan insanın insanla olan büyük savaşları, bir taraftan hastalıkların insan neslini yok etme çabaları. Belki de daha sıhhatli olanlara şans vermek; kıt imkânların en iyilere kalmasına yer açmak; kim bilir…

  Gökyüzü kasvetli, sahile uzanmış savaş yorgunu bir asker, yanı başında oynamaya hazır satranç tahtası ve taşları. Ölüm ise biraz ötesinde; yedi meleğin borazanları çalmasıyla görev başındadır.

  Asker sorar; “Kimsin sen? Ben ölümüm; diye bir cevap duyar. Benim için mi geldin? Uzun zamandır senin yanındaydım! Biliyorum. Hazır mısın? Bedenim korkuyor, ben değil! Bir dakika dur! Hep öyle dersiniz! Ama ben süre tanımam! Satranç oynuyorsun? Nasıl bildin? Nasıl mı; resimlerden ve dinlediğim şarkılardan.”

  Ölüm, ilk kez duraksar; böyle bir soru, konuşma onu da cezp eder ve usta bir satranç oyuncusu olduğunu kabul eder.

  Asker onu kışkırtmak ister;” Ama yine de benden iyi olamazsın! Benimle neden satranç oynayacaksın? O benim meselem! Haklısın! Sana karşı koyabildiğim sürece canımı almayacaksın! Yenersem peşimi bırakacaksın.”

  Ve oyun başlar; aslında hepimize, yaşama dâhil olanların tamamına verilen süredir bu oyun… Bin bir türlü derdi, sorunu iç içe geçirip, durmadan yaşamı öldürdüğümüzü unutur da, en sonunda ölümden biraz daha müsaade isteriz. Oysa bin yıl daha verilse, insanın sorunu yaşamalıdır. Sanattan, felsefeden uzak duruşunun öyküsü; yavan, kırılgan ve bezdiricidir…

 Güven Serin 





21 Eylül 2016 Çarşamba

SEN BENİM STRADİVARİUS'UMSUN


Stradivarius marka keman;

önemli,nadide,benzersiz...




İngmar Bergman ve Liv Ulmann



SEN BENİM STRADİVARİUS’UMSUN
---------------------------------------


  Ne çok sözcük var bilmediğim. Nü büyük dünyadır sözcüklerin uzandığı geniş okyanus… Günümüzün teknolojisi her gün milyonlarca bilgiye çok az sürede ulaşmamızı sağlıyor olabilir.

 Bir filmde, belgeselde, kitapta gördüğümüz; okuduğumuz sözcüğün anlamına çabucak ulaşabiliriz. Asıl güç olan bu çabuk ulaşmada başlıyor. Eleme, süzme ve özümseme zamanı; tıpkı şarabın oluşma süreci gibidir;

  İlk önce tarlayı fidan ekilir hale getirmenin, sonra o fidanlara çocuğumuz gibi bakmanın, kazmanın, sulamanın, budamanın süreçleri; sabırla beklenecek güneş, rüzgâr ve kökten yüreğe gidecek süreçte, üzüm salkımlarına dokunan ellerin hangi üzümü niçin seçeceğini, istendiğini bilmiş olması lazım.

 Pekmezlik, sirkelik veya sofralık mı? Yoksa şaraplık mı? Bunları bilmek de yetmiyor! Yapım süreci; emeğin en gösterişli olan ekşi, tatlı, demlenmiş zamanları tek tek gözleyip ortaya çıkan ürün için; iyi iş çıkardım, dediğimiz zaman…

  Liv Ulmann ile İngmar Bergman’ın yolculuğu da böyle başlar. İlk süreç; birisi yönetmenken, birisi oyuncudur. Birlikte film çevirirlerken Bergman’ın aşk yolculuğu başlar.

 Birlikte yaşarlar bir süre. Bildik tatları, tuzları, acıları çekerler. Ve sonra yolları ayrılır… Aslında Liv Ulmann’ın dediği gibi; hiçbir zaman ayrılmamışlardır. Arkadaş olmayı öğrenmişlerdir. Her daim, birbirinin yakınında; çok yakınında olmanın yüce şeyini…

  Bir aradayken söyleyemediğini bir mektupta ayrıldıktan sonra, ilerlemiş zamanlarda söyler veya yazar Bergman;

  “ Sen benim stradivarius’umsun!” Liv bu seslenişi hiç unutmaz. Anlamı, nadide bir çalgıdır. Telli çalgılarda bir marka; bu keman, işçilik, ses gibi nitelikleri bakımında benzersizdir…

 Benzersiz olanı anlayıp, alıkoymadan, tutsaklıktan kurtarıp arkadaşken sevmenin erdemine uzanmak ne büyük buluş…


 Güven Serin

29 Şubat 2016 Pazartesi

YEDİNCİ SANAT, YEDİNCİ MÜHÜR




YEDİNCİ SANAT, YEDİNCİ MÜHÜR

 Güzel sanatlara, resim, mimari, dans, şiir ve müzikten sonra katılan yedinci sanat dalı sinemadır.

 Yedinin gizeminden midir bilinmez, sinema altı sanat dalını da içinde barındırır. Görselliğiyle, sesleri, konularıyla, zanaat sanata dönüşmüşse kahrolası yaşamı bataklıktan kurtarma, yaşamın her evresinde yepyeni heyecanları, eskinin de birikimi üzerine inşa etme şansı yakalaya biliriz.

  Sinema; o büyülü perde; şimdi şık mekânlara, bol reklâm öncesi tüketim kışkırtmalarına önayak olsa da, içimizde tamamlanmamış bilincin de üst, tampon, besin olarak kullanacağı yedinci sanat dalı.

 Yedinci Mühür de sinemanın bir parçası. İsveç doğumlu sanatçı İngmar Bergman’ın 1957 yılında yönettiği siyah beyaz film. Film olmaktan öte, aç olan insan ruhuna, bütün duyu organlarından akmayı bekliyor.

 Yaşamın düzenbazlığı karşısında kendi bilincimizi, duruşumuzu tam olarak değerlendirmediğimiz durumlarda bitmeyen hayal kırıklıkları hiçbir zaman peşimizi bırakmıyor. Bırakmayacak ta…

 Tıpkı; ölüme herkesin inanıp, kendi ölümüne bir türlü inanmadığı gibi…

 Yedinci Mühür filmi ölüm ile satranç oynayan şövalyenin diyaloglarıyla başlıyor;

 Kimsin? Ben ölümüm! Benim için mi geldin? Evet. Hazır mısın? Bedenim korkuyor, ben değil.
 Ölüm, görevini yapmak üzeridir; üzerinde ki siyah giysi; karanlığı, hiçliği, yerin altını; uzayda ki simsiyah kara delikleri anlatsa da, şövalyenin bir planı vardır. Ölüme seslenir;

Bir dakika! Hep öyle derler! Satranç sever misin? Nereden bildin! Ve süre kazanmayı amaçlayan şövalye ölüm ile satranç oynamaya başlar. İyi oyuncudur…

  Bergman’ın sanatı; sineması avucumuzda ki bir yudum yaşamı anlatmaya çalışır. Henüz yaşam sona ermediyse, süreyi uzatma ihtiyacı duyuyorsak; yaşamın anlamsızlığını anlamlı hale; sonun katlanılır bir hoşluğa dönüşmesine belki pencere, kapı; belki yepyeni başlangıç…

  Pisagorculara göre 7, tek sayı ve erkektir. Uğuru temsil eder. Antik çağlar, dünyanın yedi harikasından söz eder… Haftanın günleri yedidir. İncil’e göre kuzu ‘7’ mühürü açtığında gökyüzünü sessizlik kaplayacakmış. Kıyamet alameti… Sonra, yedi melek yedi borazanı çalmaya hazırlanacak…

   Kur’an-ı Kerime göre Allah Yeri ve Göğü ‘ 7’ tabaka halinde yaratmış. Kur’an-ı Kerim cehennemin 7 kapısı olduğunu belirtiyor.

  Yedi evrensel sanat, müzikte yedi adet nota vardır. Eski Mısır’da Güneş Tanrısı Ra yedi ruhludur. Dünyada yedi kıta bulunur.

 Peki, ama dostlarım; yedi katmanlı göğün yeryüzünde yaşayan sizlerin anlamlı, kültüre dönüşmüş kaç hikâyesi vardır? Yedinin hikâyesi saymakla bitmez. Nice insanın ise, göstermelik oluşumlardan, kavga, gürültü, kirli bilgi, görüden öte geçmeyen yaşam sanatının yediden öte olduğu gerçekken; bizler illa bulunduğumuz yeri bataklığa mı çevirelim?

 Bir ressam kilisenin duvarlarına resim çizer. Yanına yaklaşan şövalye hayretle sorar;

 O da ne öyle? Ölümün dansı! Bunları niye çiziyorsun? İnsanlara ölümü hatırlatmak için. Bu onları mutlu etmez. Niye hep mutlu olsunlar ki! Niye biraz da korkmasınlar? O zaman resmine kimse bakmaz. İnan bana bakarlar; bir kafatası çıplak bir kadından daha ilginçtir. Onları korkutursan düşünürler! Düşündükçe daha da korkarlar. Sonra da rahiplerin kollarına koşarlar. Bu beni ilgilendirmez!

  Sen sadece ölümü çiziyorsun. Ben olanı çiziyorum. Başkaları ne yaparsa yapsın! Kim bilir sana nasıl küfredecekler!

 “ Güneş halen tepede! İşte elim; oynata biliyorum. Ve ben şövalye; ölümle oynuyorum.”

Konu-komşu, akraba girdabını bir kenara bırakıp, bizi esas yenecek olan ölümle satranç oynamaya ne dersiniz? Zaman denen şeyin, zamansızlığa ve sanatın bütün dallarına dokunmaya ihtiyacı vardır. İnsanın ruhuyla dokuduğu her şey; bilince yepyeni oyun taktikleri öğretebilir…

 Güven Serin