Makale-Tekirdağ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Makale-Tekirdağ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2015 Perşembe

TEKİRDAĞ'IN ÜZERİNDE KARA BULUTLAR


Kamera, Güven   Tekirdağ


TEKİRDAĞ'IN ÜZERİNDE KARA BULUTLAR

Olimpik yüzme havuzu Tekirdağ'ın batıya bakan tepelerin yakınında bulunuyor. Yüzme; bedenimin suyla oynaşması, suya batı camlarından yansıyan ışık ile içselleşme döngüsünden sonra saunaya gittim. Malkara’dan gelen bisiklet sporuna gönül vermiş arkadaştan sauna kültürü hakkında iddialı öğretiler dinledim.

 İster müze olsun ister tenis kortu veya yüzme havuzu. Mekânların en önemli yerlerinden birisidir dinlenme, çay kahve içme alanları. Üzerinize düşen yorgun sporun, sanatın küçücük damlacıkları, küçük hassas kanallardan geçmeye başlamıştır artık.

  Kahvemi içerken yüzen çocuklara, gençlere bakarak, niçin daha fazla olmadığı sorguladım. Sonra, Cengiz Aymatov’un Dişi Kurdunu kaldığım yerden okumaya devam ettim.

  Olimpik yüzme havuzundan ayrılırken güneş diğer yarım küreye çekilmişti. Büyük tesisin kuzey batıya bakan kapısından dışarı çıktım. Çamların sükûneti karşı tepelerin sessizliği, karanlığı delen şehir ışıklarıyla kucaklaştım.
 Batıya bakan tepeler yeryüzüne ne zaman gelmişlerse o zamanın sessizliği içindeydiler. Güneş yarım saat önce geçmiş tepelerin üzerinden. Tepeler tam da güneşin geçtiği yerde çevreliyorlar Tekirdağ şehrini.

  Güneşin sessizce çekildiği gök tam bir kasvet gösterisi içindeydi. Kara bulutlar muazzam bir karalığa çocukken bizi korkutmak için ninelerimizin çağırdığı “Kara Recep” efsanesine ulaşmışlardı. Beyazlık, mavilik büyük siyahlığın, evrendeki kara deliklerin büyük yıldızları, galaksileri yuttuğu gibi yutulmuştu.

 Yüzmenin, saunanın, edebiyatın taze kırpıntıları, felsefenin öteden beri var olan tohumları hiç olmadık yerde yeşeren yosunlar gibi yeşil tutuyor içimi. Kara kasvete, muhteşem karanlığa baktığımda hiç de kara düşünceler içinde olmadım. Tam aksine güneşin izlerine, izlediği yola, yolun etrafında bulunan yönlere edebi derinliğin düşleriyle sarıldım.

 Güneşin yarım saat önce izlediği yol istikametinde bulunan otobüs durağına ilerledim. Beş metre önümde bir kadın yürüyordu. Büyük kara kasvet onu da ürkütmemişti. Saçlarını daha yeni yaptırmış. Bedenine baktığı giydiği kot pantolonunun üzerine oturuşundan, onun endamından belliydi. Büyük bir huzur içinde yürüyordu. Yüzünü görmesem de, omuzlarına düşen saçları, sallanış ve oynaşmamaları en azından bu akşamlığına yaşamın farkına varmış olmanın zenginliği içindeydi.

 Otobüsün gelmeyişini fırsat bilip tepelere yaradılış açlığıyla, odaklanmış gözlerim, senaryo yazan beynimle baktım. Güneş bilinen döngüyü tekrarlıyordu; tam 4,5 milyar yıldan bu yana. Az önce karşı tepelerin üzerinden geçmişti. Meriç ile Ege’nin buluştuğu Enez kasabasının üzerinden Semadirek Adasına, Yunanistan’a, Adriyatik Denizine ışınlarını yollayacak. Muhtemelen İtalya üzerinden Fransa’ya oradan da Biskay Körfezine geçecek. Sora, Atlas Okyanusu, o derin maviliğin bilinmezlerine kendi sırlarını ekleyerek ilerleyecek Amerika Katılarına doğru.

 Bir parça coğrafya bilgisi, birazcık tarih, arkeoloji, felsefe ve insanın muhtaç olduğu en güzel şey olan edebiyat yardımıyla kara kasvet nasıl da tiyatro sahnesine dönüşüverdi. Bir oyun oynuyordum günün geceye geçiş yeri olan tepelerin yakınında. Edebiyat ile beslenmiş, felsefeyle mayalanmış büyümekte zorluk çeken bir çocuğun oyunu…

  Oyun oynamayı seven İngiliz Şair William Wordsworth insanın yaşamını üçe ayırarak anlatmaya çalışmış;
  1. Çocukluk; her şeyin mükemmel olduğu dönem. 2. Ergenlik; sahip olduğumuz en değerli şeyleri unuttuğumuz dönem. 3. Yaşlılık; Bir kriz dönemi. Görüş yetimizde daralmanın başladığı dönem.
 Yaşamı anlamlı bulan, onun her anına bilim insanı, çeyiz hazırlayan genç kız titizliğiyle katkı yapan her düşüncenin önemi büyüktür. Wordsworth’un düşünceleri de önemi. Bu an, şimdi tam da ellerimizle tutup, değerli ayaklarımızla izler bıraktığımız zaman daha da değerlidir. Bence en şaşırtıcı olan da, insanın kendi zamanında kendi ürettikleriyle yaşama, bir sanatçı, zanaatkâr gibi bir şeyler eklemesi; yoğurmasıdır.

 Tekirdağ'ın batısına, güneşin yarım saat önce üzerlerinden geçen tepelere bakışımı, edebi gezintimi devam ettim. Tepelerin güney batısına yöneldim. Ganoslar; o eşsiz tepeler, vadiler üzerinden Uçmakdere Köyüne, kahveci İbrahim’e, çıplak meşelere, ıhlamurlara el sallayarak Şarköy’ün üzerinden Çanakkale Truva’ya ilerledim. Homeros’un büyük destanı, o büyü savaşı; Akhilleus, Hektor’un naralarını işittim. Zafer, yenilgi, var oluş ile yok oluş, çizgisine edebi ve felsefe titizlikle dokunup Assos’a Athena Tapınağına uğradım.

 Gördüm ki, hiçbir karalık, kasvet insanın kendi beyninde yarattığından daha büyük değil. Tekirdağ’ın tepeleri üzerine toplanan kara bulutlar da öyle. Çünkü ışık, mavilik, büyük sessizlik, üretkenlik hemen o kara kasvetin ardında; edebi, mimari, mühendislik, şehircilik, sosyallik; kısacası, bilim ve sanata önem vermişliği SELAMLIYOR…

 Güven Serin 

 




  

3 Ocak 2015 Cumartesi

YENİYIL GÜNEŞİ-ALFA TANGO ALFA TANGO


Fotoğraf ;İnternet

YENİ YIL GÜNEŞİ- TANGO ALFA TANGO ALFA

 Döngü bir dönemini daha tamamladı. 365 günlük büyük tur, inanılmaz yol kat eden dünyamız milyarlarca yıldır döndüğü gibi, o görkemli yolunu devam ettiriyor. Bir güneş yılı; bir kelebek, bir arı, ağustos böceği için hiç görmeyeceği kadar uzun…

  Bir insan için bir yılın önemi; birbirine benzeyen yıllar arasından kurtaramadıysa hiçbir anlam ifade etmez. Çocuksa bir an önce büyümeyi, zamanın hızlı akmasını ister. Yaşlanmanın ayak seslerini duyduysa, gelecek paniği; zamanı durdurma telaşı… Anı kurtarmaya hiçbirisi yetmez! Anı yaşamak, gönül, görgü, bilgi ve ciddi bir irade işidir…

  Ocak ayı içerisinde güneş ile dünyamızın en yakın birlikteliği yaşanacak. Dünyamız güneşe 147 milyon km yaklaşacak. Göktaşı yağmuru 12 Ocağa kadar devam edecek. Halk arasında yıldız kayması, yıldız düşmesi olarak bilinen gösteriyi izlemek istiyorsanız gökyüzüne, kuzey yıldızının olduğu yere doğru bakmanızda yarar var; bolca dilek tutmanın kimseye zararı olmaz…

  Yağmur, kar, buz derken altyapısı olmayan, yetmeyen, mimariden uzak şehrimin güneşli gününde, kuzey esintisini arkama almış bir şekilde dostum Metin’in dükkânına gittim. İdealizmin soylu çocuğu Metin neredeyse otuz yıldan bu yana büyük bir kahramanlık destanı yazıyor. Ortaokulu, Liseyi dışarıdan azmederek bitiren arkadaşım; işini de yoktan var edenlerden…

  İş hayatının vazgeçilmezliğine inananlardanım. İş kolikliğe de hiç katılmayanlardan… Metin, iş hayatını zirveye çıkarmasına rağmen iş kolikliğin pençesine düşmek üzere; bunu kendi de fark etmiş olacak ki; “artık kafama göre takılacağım; yetti gari!” esprisini yapmadan edemedi.

 Metin’in esnaf kokan dükkânına girince yine bildik o ses;

 “ Tango Alfa, Tango Alfa… Eko, Delta…” Metin’in yıllara dayalı telsiz tutkusu tam bir ustalığa dönüştü. Dünyanın her tarafından dostları, haberleştiği insanlarla oluşturdukları ortak dilin dinginliğini yaşıyorlar. Güzel olanı, birbiriyle telsizle haberleşirken, özel zamanlarda çoğumuzun unuttuğu tebrik kartlarını; yani, postayı kullanıyorlar.

 Metin ile birkaç söz-sohbet yaptıktan sonra güneşin yoğun olduğu; bir kış günü hediyesi olarak sunulduğu sahile indim. Gölgedeki buzlar erimemiş. Dikkatli yürüyüş ve kuzey rüzgârına rağmen dünyamızın hızla yaklaştığı güneşin yaşam akışı…

  Sahilde İlyas Bey ile buluştuk. On beş dakikalık yürüyüşten sonra limana geldik. Limanın önü güneşin ışınlarıyla ödüllendirilmiş güzel bir kaplıca gibiydi. Kediler, limana yeni gelmiş kahve tüyleri olan kopoy cinsi bir köpek ısının kendilerine düşen payını alma uğraşındaydılar.

 Köpeğin ince tüyleri, sahipsiz oluşu, geceden yaşadığı üşüme güneşe rağmen titreme belirtileriyle ortadaydı. Güzel bir hayvan; ona el uzatacak herhangi bir bedeni hemen kabul edecek kadar da koşulsuz. Yeni olduğunu fark eden garsonlar; kimin olacağını, nereden gelmiş olduğunu sorguladılar. O sırada balıkçı Ayhan geldi. Oturduğu yerin yakınına gelen köpeğin balıkçı Ayhan ile kurduğu sessiz dostluk gözden kaçmadı. Ayhan başını okşayınca, köpeğin güneşe olan muhtaçlığı, insana olan dostluğuyla bir oldu…

  Limanın hayvan sever garsonu elinde kocaman bir ekmekle geldi. İlk önce köpeğe uzattı. Kokladı ama yemedi. Sonra az ileriye gidip kedilere seslendi. Aynı anda biri büyük, dördü küçük beş kedi ortaya çıktılar. Ekmek parçalarını her biri kokladı. Yemeye uygun bulmadılar. Dördü geldikleri gibi geri gitti. Sadece siyah beyaz olan; daha büyücek olan kaldı.

  Kalan kedinin bir amacı; hatta birkaç amacı olduğu biraz seyirden sonra ortaya çıktı. Kedi ekmek parçalarıyla oynamaya başladı. Bu oyun, hemen üstlerinde tele konmuş iki karganın dikkatini çekti. Kargalar ekmeği günün en değerli besini olarak gördüler. Öyle bir dikkatle takip etmeye başladılar ki; bir saniye dahi takipten kopmak istemedim. Bu takibin farkında olan kedi, ekmekle oynarken, bir yandan da ekmeğin güzel bir yeme dönüşmesini hayal ettiği, bu hayal karşılığında akşam yemeği olarak karga düşlediği belliydi.

 Sabırlı kargalar neredeyse ağızlarından sular akarcasına beklediler. Kedi de öyle; hiçbir yorgunluk, bıkkınlık göstermeden neredeyse 15–20 dakika ekmeklerle, topla oynar gibi oynadı. Ta ki, garsonlardan birisi kediyi yanına çağırana kadar; bu çağrıyı fırsat bilen kargalar; günün rızkını telaşlı bir şekilde kaptılar. Bu kapış, aynı zamanda diğer kargaların da kovalamasına neden oldu.

 Yeni yıl güneşi Tekirdağ’a limanına, orada yaşayan her türlü canlıya şakalaşma fırsatı veriyor. Balıkçı Ayhan’a da köpekle dost olduğunu söyledim. Bu dostluğu hatırına o köpeğe bir isim vermesini hatırlattım. Ayhan yüzünü kaplayan sakal ve bıyığına rağmen insan gülümsemesiyle köpeğin kulağına eğildi ve üç kez “buz, buz, buz” diye seslendi. Limana yeni gelmiş, sahipsiz köpeğin ismi Buz oldu.

  Yaşam, kimsenin yok edemeyeceği kadar gerçek… Kalın bulutlar ne kadar kapalı olursa olsun, yaşamın biricik hatırına açılmaya, rahatlamaya, dinlenceye çekilmeye muhtaç. Güneş, döngünün bin bir türlü hatırına, yakarken, var edecek; patlarken, dinlendirecek; bu döngü hiç üşenmeden sürüp gidecek; bütün kargaşalara rağmen; en yakınımızda bile eğlenceli, istikrarlı, önemli stratejilere sahip rızk mücadeleleri verilecek…

 Güven Serin 


 

  

1 Ocak 2015 Perşembe

MEYHANE ŞARKILARI


Kamera; Güven  Tekirdağ


MEYHANE ŞARKILARI

  Günlük eğlence anlayışı, salaş yerlere özlem ihtiyacı, ay içinde birkaç kez gittiğimiz mekana meyhane ismini ben taktım. İçkinin birkaç çeşidi var elbet. Yiyeceğin de öyle… Ama benim meyhane özlemimi gidermede yeterli bir duruş, mekan ruhu yok…

  Yokluğu dert etmek yerine var olana tutunmak, küsmek yerine hoşluğa sımsıkı yapışmak her zaman iyidir. Bu iyiliği bildiğimiz için arkadaşlarla birlikte ölçülü kadeh kaldırışlarına büyük saygı ile bağlıyız. İçkiyi önemsemiş, ciddi bağımlı hale gelmişler bize içki içen gözüyle bile bakmadıklarını biliyorum. Bildiğim bir şey daha var; insan denen canlı çok pahalı… Karaciğeri de, sosyal hayatı da; kısacası, aşırı yapılan her şeyin bedeli; bu değerli canlı insanı, yaşama güzelliğinden uzaklaştırıyor.

  Meyhane şarkıları televizyondan gelse de, kendi tınıları, kulak ve ruhlarda yer edişleri duyarlılığı içinde masadan masaya savrulup duruyor;

 Yusuf Nalkesen’in o bildik, tanıdık şarkısı meyhaneye ayrı bir dem katıyor;

Gölgesinde mevsimler boyu oturduğumuz
Hep el ele vererek hayaller kurduğumuz
Kimi üzgün, kimi neşeyle dolduğumuz
O ağacın altını şimdi anıyor musun
O güzel günler için bilmem yanıyor musun

 Her bestenin ayrı bir hikayesi vardır elbet. İlyas Bey ile biramızı yudumlayıp sohbetimize devam ederken, meyhanenin tanıdık simalarından kemancı ve darbukacı geldiler. Kemana tat veren, kemanın tellerini bestelere, notalara, müziğin tınılarına dönüştüren bu dönüşüme katkı veren darbuka sanatçısı; iki dost insan. Yıllardır gece hayatının serbest çalışanları olarak, kendi rızklarını arayıp dururlar.

  Keman sanatçısı, bizden iki masa ödete içkinin gam ve yoğunluğu yüzlerinden okunan kişilere doğru ilerledi. Yeni bıraktığı top sakalı, sanatçı duruşuna ayrı bir renk katmış. Her zaman ütülü gömleği, kravatı, temiz, titiz duruşu; bu meyhane dünyasında işine dört elle sarılıp hayatını kazanma zanaatına da tutunduğunu gösteriyor.

 Keman sanatçısı elli yaşlarında olmalı. Muhtemelen doğduktan çok kısa bir süre sonra darbuka, keman, cümbüş, klarnet ile tanıştı. Ama o kemanı seçti. Belki de kendi ruhunu kemanın gamlı şanıyla buluşturdu.

 Nazikçe selamını verdi. Hafifçe kemanın tellerine dokundu. Kişilerin kabul edişini gösteren davetleri üzerine yanlarına yakın bir yere oturdu. Bu oturuş aynı zamanda darbuka sanatçısına da bir davetti. İkili yine yan yana ve bilinen şarkıları hem müzik aletleriyle, hem sesleriyle birlikte, gam ve hüzne, hüzün katmak, meyhane kültürüne yakın bir duruş içinde nağmeler duyulmaya başladı.

 Yarım saatlik gösteri birkaç dakikalık dinlenme arasına dönüştü. Masanın gamlı keyfi iyice demlenmiş, müzisyenlere de yiyecek ikramları yapılmıştı. Ama asıl ikram, asıl emek, gecenin nafakası içindi. Zekası gözlerinden okunan keman sanatçısı bütün esnekliği, bütün ritüeli güne akacak gece nafakası için yapıyordu; yıllardan bu yana bu döngü böyle tekrarlanıyor…

   Masada oturanlardan birisi, masanın söz sahibi olduğunu hatırlatır bir şekilde kemancıya nota bilip bilmediğini sordu. Bu soru, bir köy fırını başında köy ekmeği pişiren bir kadına, ekmeği ne kadar usulüne göre pişiriyorsun sorusuna eş değer bir soru; bir parça ahmakça…

 Keman sanatçısı gülümsedi. Nota bilgisinin olmadığını anlatmak isteyen bakışlarla baktı; kulağının, yüreğinin seslere olan duyarlı bakışı gibi…

 Bizim nota uzmanı yeterli bulmadı bu duruşu ki, bir tanıdığının nasıl Solfej bilgisi olduğunu, karşısına notaları olan ne koyarlarsa koysunlar nasıl çaldığını anlattı durdu. Hâlbuki karşısında duran insanın yaşamı keman çalmakla; yüreğinde, kulağındaki notaları okumakla geçmişti.

  Eve gidince Harold Bloom’un seslenişini, kanonsal uyarışını bir kez daha gözden geçirdim;

 “ İnsanın cehaletini iddia edişim kendi deneyimimdir. İnsanın cehaleti, bence dünyanın okulunda en kesin gerçektir.”

 Güven Serin 


22 Kasım 2014 Cumartesi

ULAN TEKİRDAĞ


Kamera; Güven - Tekirdağ


ULAN TEKİRDAĞ

 Meteorolojiye bakılırsa Tekirdağ’da sağanak yağış olacak. Kim bilir hangi Tekirdağ belgesini ıslatacak! Her zaman gezindiğim yerdeyim; sahilde… Çınarlar insanı şaşırtacak derecek çıplaklığı sergilemek için, temizlik işçilerine inat yapraklarını çıkartıp atıyorlar. Ilgın ağaçları güzelim kostümlerini sarıya çevirmişler. Çamlar; kuşların sığınma, insan denen canlının kış zamanı, yeşile açlığını giderme adına; yem yeşiller…

 Dostum taksici her zaman aynı yerde; yine bir parça bilgi, öğreti adına gazetesinin içinde kaybolmuş. Bu kayboluş, etraftan el ayak çekme değildir. Bir taraftan da gidenleri, gelenleri esnaf ciddiyetiyle takip ediyor. Otuz yıldır selamlaşıyoruz; aynı saygınlık, aynı gülümseme içinde…

  Belediye Halk Otobüsü tam gaz sahil geçişi yaparken egzozu öyle bir ses çıkarttı ki, yukarıda, viran, kimsesiz çay bahçesinin üstünde yaşayan köpeklerden en yaşlı olanı; “ne oluyor, kıyamet mi kopuyor” dercesine, yaşlı sesiyle havladı durdu. Durmayan otobüs şoförü, belli ki patlama, çatlama ve kara duman; ona hiçbir şey anlatmıyor. Görünen o ki, halk otobüsleri ve şoförleri çok çabuk yoruldu. Titreyen, patlayan araç gürültülerinden anlaşılıyor. Tam olarak kurumlaşma hizmeti geliştiremedikleri için, büyük koşuları onları oldukça yormuşa benziyor…

  Güya Tekirdağ’da ki hava sıcaklığı 10 derece olacak günlerden birisini yaşıyorum! Öyle değil tabi; güneş, ufkun üzerinde yükseleli çok olmuş. Denize vuran şavkı şehrimi 10 derecenin çok üstüne çıkartmış. Denizin duruluğu kadar griliği, parlaklığı da tabiatın asil marifetini anlatıyor…

  Şair Attila İlhan’ın İstanbul Ağrısı şiirini anımsamaya çalışıyorum;

Ulan İstanbul sen misin/Senin ellerin mi bu eller/Ulan bu gemiler senin gemilerin mi?
Sana taptık ulan/Unuttun mu/Sana taptık

  Şair böyle sevdi İstanbul’u. Benim sevgim da az değil ama! Bir gün, bu şehrin özgür üniversitesi, o üniversitenin genç araştırmacı öğrencisi yerel basına göz gezdirecek ve bu geziş esnasında kendi keşfini yapacak; o zaman, Tekirdağ sevgimin, içselliği, gizemi, çaresizlikten çareler üretme marifetleriyle yüzü gülecek…

  Kim bilir kaç kez “ Ulan Tekirdağ, sevdim seni, sana muhtacım, bu kirli çocuk yüzün, fark edilmeyen denizin, dağların, coğrafi konumun; ulan yine başımı döndürdü, yine çılgına çevirdi beni” fısıltılarıyla yürüdüm bu şehrin kordon boyunda, yıkılan, yıkılmakta olan cumbalı ahşap evlerinin iç sızlatan sokaklarında…

  İki erkek öğrenci, biri diğerine yakınındaki köpeği anlatıyor; “ bu köpek var ya, buraları avucunun içi gibi biliyor.”

  Çocuğun düşüncesine saygıyla katılıyorum. Köpeklerin en sağlam yanlarından birisi de, çevrelerini tanımaları. Koku alma duyuları, bellekleri insandan ötedir. Çocuğun köpek için kullandığı deyimi “avucunun içi gibi bilmek” sözcüklerini ısrarla düşünüyorum. Avucumuzu bile bilmediğimizi biliyor muyuz acaba. Kaçımız, çocuğumuzun, kızımızın odasını, o odada hangi eşyaların, hangi resim, fotoğrafların asılı olduğunu; oda rengini biliyoruz? Kaçımız, her gün geçtiği sokağı, orada yaşayan diğer canlıları, ağaçları, kuşları gözleye biliyoruz.

  Bu sorgulama içinde, her gün nesnelere dokunduğum, klavyenin tuşlarına basmama yardımcı olan ellerime, avuçlarımıza biraz daha dikkatli baktım. Ben, en yakınımda duran avuçlarımın içini, içinde bulunan çizgilerin uzantılarını, nerede başlayıp nerede bittiklerini bilmediğimi gördüm. Mazeretimiz ne ola ki? Büyük koşu mu? Yaşam telaşı mı? Hiç sanmam!

  Avucumu pusulanın duruşu içinde gözlerimin önüne getirdim. Kuzey, Güney, Doğu, Batı diye bölümlere ayırdım. Bu ayrımı yaparken, Karayel, şehrimin güneşli pırıltısı içinde esmeye devam ettiği için, rüzgârları, yönlerini de avucumun içine koydum.

  Avuç yukarısına dikine çıkan iki büyük çizgi, yukarıda kuzey yönünde buluşuyorlar. O buluşma yönünden Yıldız esiyor. Orta bölümden, kuzeye çıkan çizginin sağ ayağından aşağıya, güneye, kıble yönüne kalın bir çizgi iniyor. Avucumun güneybatı yönüne, yani lodosun estiği tarafa da kalıncı bir çizgi, kuzeye doğru çıkan çizginin sol ayağı yerleşmiş. Doğu tarafına paralel bir çizgi, ufuk çizgisi gibi ilerliyor. Gün doğusuna, keşişlemeye, poyraza, yani güneydoğu, doğu, kuzey doğu yönüne ilerleyen onlarca küçük çizgi, kimi uzun kimi kısa…

 Ulan Tekirdağ, kirli çocuk yüzün, poyrazın, karayelin, lodosun, hiç durmadan kirletilen denizin; seni anlamaktan uzak şehir insanın, sana sırtını dönse de, sen yine de sevilmeye, önünde eğilmeye, sonsuza uzanan şükranları sunulmaya layıksın ulan…

  Güven Serin



20 Ekim 2014 Pazartesi

BİR SPORCU VAR OLUR BİN BELA YOK OLUR


TEKİRDAĞ TENİS KORTLARI 
(Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü)


Tekirdağ
BİR SPORCU VAR OLUR BİN BELA YOK OLUR

  Tekirdağ Emniyetinin, Toplum Destekli Şube Müdürlüğünün gençliğe, insana dair akılcı sloganı oldukça iddialı ve anlamlı; elbet, bir sporcu var olur, bin bela yok olur… Spor, insanın coşkusunu, eksik ve fazlalıklarını en iyi ayarlayan değerli bir besindir.

  Tekirdağ Gençlik Spor İl Müdürlüğünün 100. Yıl Mahallesinde ikisi kapalı, dördü açık olmak şartıyla altı adet tenis kordu var. Her insanın hoşlandığı, hoşlanacağı spor dalları muhakkak vardır. Tenis, kendi beden ve ruhuma en yakın spor dallarından birisi.

  Altı adet tenis kortundan üç tanesi yenilendi. İdarecilerin söylediğine göre en az on yıllık ömür verildi; üç önemli korta. Yeşilin, toprak kokusunun hemen yanında üç yeni kort, tenis sporcularına da ciddi moral oldu.

  Süper Lig, Birinci, İkinci, Üçüncü Lig müsabakaları şimdi daha coşkulu oynanmaya başladı. Cumhuriyet Kupası da ayrı bir renk katacak, yeni düzenlenen tenis kortlarına.

  Tekirdağ Emniyetinin, sporu belayı kovan bir çalışma, uğraş olarak görmesi oldukça sevindirici. Kurumların, ailelerin bu konuya ciddi bir şekilde eğilmeleri, kaynak ve emek ayırmaları gerekliliğinin aciliyeti, gün gibi ortada! En değerli şey, insanın ruh ve beden sağlığıysa, bu değere en önemli katkıyı yapan şeylerden sadece birisi de spor…

  Biraz araştırma yapınca yenilenen kortlara çok önemli desteği veren kurumları ve kişileri de öğrendim. Gençliğe, tenis sporuna katkı yapacak bu uygulamayı alkışlayıp, kaleme almayı gazetemiz ve kendi köşem adına borç biliyorum.

  Kortların yenilenmesinde öne çıkan en önemli isimlerden birisi Toplum Destekli Polis Şube Müdürlüğü Organizesi eski müdürü Tarık Tekin. Sayın Tekine spora verdiği katkı, bir sporcunun bin belaya engel oluşuna verdiği önem adına teşekkürümü sunuyorum.

 Tekirdağ Gençlik ve Spor İl Müdür vekili Hazan Kadir Kardaş’a, Şube Müdürü Abdülkadir Kasap’a spora verdikleri ve şimdiden sonra, sporun tüm dallarına daha da eğilmeleri ümidi ve ricalarımı ısrarla vurgulayarak teşekkürü borç biliyorum.

  Tekirdağ’ın yeni, yepyeni Büyük Şehir Belediye Başkanlığı ve Başkanı Kadir Albayrak, yaptığı asfalt yardımıyla, önemli bir katkı verdiği; üç adet kortların, spor, sporcu ve belayı kovma adına, şehrimizin yeni yüzü, spora önem verme, sporla beladan kurtulma söylemlerini yaşam biçimine getirme ümitleriyle teşekkürü borç biliyorum…

  Emniyet Müdürlüğü Sosyal Proje adı altında Çocuk Esirgeme Kurumunda yaşayan otuz gence, 9 ay boyunca, haftanın üç günü eğitim projesi, kortlara yaptıkları destek kadar önemli…

  Tekirdağ Gençlik ve Spor il Müdürlüğü de, yenilenme çalışmalarında çeşitli malzeme ve boya işlerini üstlenerek bu güzel projeye katkı sağladı.

 Tekirdağ şehrinde yaşayan, kendini genç hisseden her yaşta insanın tenis kortlarından faydalanabileceği, insan ruhuna ve bedenine hap, ilaçlardan çok daha fazla fayda sağlayan spor imkânlarının olduğunu, spora gönül vermiş sevdalılara duyuruyorum.

 Hareketsizlik, her türlü belanın, hastalığın soylu çağırışını yapar. Tansiyon, şeker, kalp derken; yaşamın en değerli, en pahalı zamanları illet hastalıkların iniltileriyle geçer. İniltili, şikâyet dolu insanı hiç kimse sevmez; en yakınımızdaki sevdiklerimiz bile çabuk bıkar…

 Spor, hareket, tenis sizleri bekliyor. Şimdi, yenilenmiş kortlarıyla, renk renk, bahar bahar, çiçek çiçek; sizlerin beden ve ruhunuza bir parça coşku, ahenk, ritmi vermeye hazır…

  Nasıl ki, sözcükler düşüncenin tam üstüne oturan giysi olması gerektiğini savunuyorsa yazar, spor da, insanın bedenine oturan, zarif, bakımlı, diri bir giysi görünümünde olmalı…

  Güven Serin 



11 Mart 2014 Salı

TEKİRDAĞ'IN KARA BAKIŞLI ÇOCUĞU


Büyük Çekişme


TEKİRDAĞ'IN KARA BAKIŞLI ÇOCUĞU



 Gün geceye süzülmüş, gece yine hep birlikte olduğumuz arkadaşlarla şekillenmişti. Hüseyin Öğretmen yeni edindiği cep telefonunun engin denizinde yeni öğrenimler peşinde koşuyor. Nazır Bey, gazetelerin siyasi haber yoğunluğu içinden ayıkladığı haberlerin duruluğu ile kendi iç adaletini sağlıyor. Ben ise, İlyas Bey ile her zamanki tavla savaşına giriştim. Birbirini zorlayan iki dostun, ringe çıkan iki boksörün birbirine zarar vermeden, beyin kıvrımları arasında bulunan gizli enerji ile çocuksu koşturmaları…

 Yunus Usta, dakikliğin i bir zanaatkarın usta işini yine tekrarladı, tam 22.30 da aramıza katıldı. İnsanın inanmışlığı, bireysellikten öte sosyalliğe dönüşmesi; derelerin bir ırmağa dönüşmesi gibidir; bereketi, gücü, düşünceyi şekillendirir, yoğurun taze ekmek kokuları gibi kokulara, heyecanlara dönüştürür.

  Yunus Usta doğaya olan düşkünlüğü gibi şiire olan düşkünlüğünü zengin sofra bereketi gibi, İlhan Koruyucudan birkaç dizeyi mırıldandı;

Toprak sıcak olmasın varsın
Tutunsun sıcaklığı yüreğimizde
Erimesin gönlümüzden
Varsın da kardan adam olsun!

  Nazır Öğretmen gazetelerinden sonra sıkışmış insan düşüncelerinin beden esaretlerine dönüşen büyük suskunluğunu, içindeki eğitici köklerin büyük sızıyla bir slogan seslenişine dönüşen seslenişini yine yaptı;

 “ Kader Utansın!”

 İlyas Bey, içinde hiç bitmeyecek turizm tutkusunu, İstanbul’un, Antalya'nın kültürüyle olgunlaşmış düşünce yapısının isyanını, şehri Tekirdağ'ımızın olmayan turizmi için, nasıl olur, nasıl arttırırız düşüncelerini bıkmazlık içinde tekrarladı.

 Hüseyin Öğretmen, bir an önce bitecek askerlik (asteğmenlik) görevi ve başlayacağı öğretmenlik düşünceleri içinde tarihin sofrasını, gün yüzüne çıkaracağı zamanlara heyecan kaldırdı; her zamanki buruk olmayan daima hazır olan ümitli bakışlarıyla…

 Gecenin sonu, tıpkı başlangıcı gibi, kimimiz güneybatıya, kimimiz batıya, kimimiz kuzey yönüne; şehrin çeşitli mahallerine ayrılık yürüyüşü içinde yol alıyorduk. Gördüğüm manzara, kara gözlü, kara bakışlı çocuğun gözleriyle karşı karşıya kalma şaşkınlığı ile ödüllendirildi.

 Tanıdığım kara bakışlı genç, sözleşmeli olarak Tekirdağ Gençlik İl Spor Müdürlüğünde çalışıyordu. Gençliği spora, çalışmaya özendiren müdürlük, sanırım boş durmamış; gündüz işinde çalıştırdığı genç, gece de iş bulmuş kendine. İktidar Partisinin gevşeyen, kopan seçim afişlerini bağlıyordu.

 Gecenin ayazı, insanı insan olmak ile sınarken göz göze geldim kara bakışlı genç adamla. O da şaşırdı; şaşkınlığı, korkusu belki de çelişkiye düşmüş veya düşürülmüş halindedir; bilemiyorum.

 Yanımda, benle birlikte yürüyen Nazım Bey ile İlyas Beye durumdan söz ettim. Gencin, kara bakışlı insanın soğukta morarmış elleri ve o ellerin bir siyasi parti için, belki de işinde kalmak, sözleşmesini uzatmak, bir parça ekmek yeme korkusuyla yollara düşüp, gecenin içinde, mahalle mahalle dolaşıp, iyi bir iş çıkartıp, kendi yaşamına yapacağı katkıyı irdeledik.

 Kara bakışlı genç haklıydı. Beni görünce şaşırmış, korkmuş hali yersizdi; onun yaptığı en masum şey kalıyor; onca olan, biten ve onlarca büyük uygarlığın yaşadığı ülkem;  bereketli toprakları, hiç bitmeyecek denizi, ormanı, ovası bitme durumuna gelen ülkemin kargaşası içinde kara bakışlı genç, kendi yaşamının savaşını veriyordu…

 Güven Serin 



 


  

24 Mart 2012 Cumartesi

DENİZİN ÜSTÜNDE ATEŞ KÜRESİ

Kamera; Güven    TEKİRDAĞ

 Gün doğuyor şehrin üzerine.
Farketmemişçesine insanlar bu doğumu,
yine öldürüyorlar geceden kalan rüyaları.
Rüya, düş deyince; kabus... Korku... Öfke...
Sevgi-sevmek deyince; niye bu kaçış...


Kamera; Güven   TEKİRDAĞ

Sana koşuyorum bir vapurun içinde
Ölmemek, delirmemek için.
Yaşamak; bütün adetlerden uzak
Sait Faik


DENİZİN ÜSTÜNDE ATEŞ KÜRESİ



 Tekirdağ şehri sabahı martı çığlıkları ile karşılar. Cumba balkonlu ahşap evleri terk edenlerin hüzünleri çoktan nasırlar bağladı. Yine aynı bildik yolda; kordon boyunda yürüyorum. Doğu yönünde tam da denizin üzerinde, ufuk çizgisinin gizemli bir görüntü sergilediği yerde bir kırmızılık doğuyor.

 Büyük çok büyük kırmızı; kıpkırmızı bir küre, şehrin doğu yönünden göğe yükseliyor. Büyük kırmızı küreyi örtmeye çalışan bulutların gücü yetmediği belli. Ateşten küre, bütün engellemeleri ortadan kaldırıp görkemli bir kırmızılık içinde saygı ve minnet aynı zamanda şükran ile karşılayacağımız güzellikte yükselmeye, parıltılarını arttırmaya devam etti.

 Ateş küre kırmızıydı, büyük yangınların merkeziydi; yanına çok yakınına yaklaşan olmadı bugüne kadar ama sarıyı, pembeyi, yeşili, maviyi hatta insanı ve bütün canlıları besleyen de, büyüten de odur.

 Büyük ateş küre ne kadar da yakın da duruyor. Yürüyüp yanına varacağım kadar yakın; hemen ufuk çizgisinin olduğu yerde.

 Sanki bir fısıltı yaklaş dedi. Yürüdüm bende bir düşün içine yürür gibi. Geldiğim yerde deniz karayı yalayarak tırmanmaya çalışıyordu. Şımarık bir çocuk gibiydi deniz; anakara’ya nineye, dedeye şımarır gibi şımarıyordu.

 Yine o ses; “soyun” dedi. Ama nasıl olur? Ayıp! … Saf mahcubiyetin, yüklendiğin binlerce ayıp yüzünden acı çekmiyor musun sen? Diye seslendi fısıltı. Ne kadar da doğruydu; örtünme ve soyunma çarpışmaları arasında yaşadığımız hayat acılar, nefretler, kırgınlıklar ile doluydu. Sanat denen şey; sadece belli merkezlere hapsolmuş. Dans, müzik, tiyatro da öyle… Gazinolar, diğer eğlence mekânları da öyle; ayıplarla yüklenmiş olan insanların diyarına hiçbir zaman uğramamış gibi…

 En korkusuz soyunmaları hastalığımızın ilerlediği zamanlarda doktordan gelecek emir ile ama yine mahcubiyet içinde yapıyoruz. Etrafımıza bakıp bulabileceğimiz bir incir yaprağı var mı diye aranıyoruz. Elimizi incir yaprağı şekline getirip de öyle ölüme yakınken bile ayıplarımızı örtüyoruz.

 Yine o fısıltı; “ insan vücudu neden ayıp? İnsanı var etti diye mi? Bilimi, sanatı, dansı, şiiri var etti, insanlık hizmetine sundu diye mi?” Sahi insan bedeni niye ayıp? Ayıbın en soylu, en vefalı arkadaşı örtünmedir. Hatta gizlenmedir. Bu vefalı arkadaşlar olmasaydı “ayıp” da olmazdı. Ayıp, kahrından ölür de başka dünyalara ayıp hastalığını yaymaya giderdi…

 Ben “ayıp” sözcüğü ve bedenlerimize vurduğu prangayı düşünürken az ötede iki genç kumru yetişkinliğe geçiş töreni hazırlığı yapıyorlardı. Kumru zarif bir kuştur ama yuva kurma, eşini ikna etme hazırlığında olan iki genç kumru hiç de zarif davranmıyorlardı birbirlerine. Kanat vuruşları hoyrat iki Romalı savaşçı gibi sert ve hızlı bir şekilde yapılıyordu.

 İki zarif kumru, Hititli, Mısırlı iki savaşçı gibi ama bildik oyunu, aşk oyununu oynuyorlardı. Bütün sertlikleri, aceleleri bundandı. Ateş küre baharı müjdeliyordu onlara. Baharın deliliğini, aşka davet edişini ve yenilenmeyi… Kumruların örtünmeden, ayıplardan haberi bile yoktu. Bildikleri en güzel şey; baharın hakkını verecek kanat çarpma oyunlarıydı. Ve oynuyordu, sevişirken kumrular…

 Kaç insan hiçbir oyunu oynamadan çekip gitti bu dünyadan. Kaç insan buruk ayrıldı bu güzel ülkeden. Bu ülkeyi sevmenin yüksek erdemi anlaşılıp, ateş kürenin sonsuz içinde sonlu yaşamlara hizmet edildiği de kavranılsaydı şimdi bu ülkede danslar, şiirler; bin bir güzelliğe bürünmüş mimarinin baş döndürücü katkıları ile yükselmiş masal şehirleri olurdu.

 Eğri büğrü yolları, sokakları ve tozu hiç eksik olmayan kaldırımlarıyla bu şehri seviyorum ben. Severken ağlayıp, ağıtlar yakıyor ve kimselere belli etmeden bu şehrin sokaklarında her gün kayboluyorum.


 Büyük ateş kürenin sonsuza uzanan ve hiçbir zaman erişemeyeceğimiz büyüklüğü hiçbir karşılık beklemeden yaptığı fısıltıları minnet ile kabul edip, hiç eksik olmayacak curcunanın, tozup-toprağın içine; yani adına şehir dedikleri yere ilerledim…

 Güven Serin

15 Aralık 2011 Perşembe

27 NUMARALI EV

Kamera; Güven 27 NUMARALI EV-
                              TEKİRDAĞ

Yokoluştan kimse kaçamaz; 27 numaralı
ev gibi. Büyük düşüncenin büyük felsefesi
der ki; varoluştan da kimse kaçamaz...
Ama bu felsefe; bu iki düşünce insan denen
canlıyı ne başlangıcı, ne de sonsuzu
görüp dokunamadığı için filozofların
haricinde kimseyi mutlu etmez...

27 NO’LU EV



 Tekirdağ şehri ve insanı, bir bir yok olan ahşap evlerine baktı durdu… Kimisi ben gibi; hüzünlü ve çaresiz baktı. Kimisi, hoyratça, bir an önce yıkıp yerlerine büyük apartmanlar dikmeli diye el ovuşturarak baktı. Kimisi ise, hiçbir şey düşünmeden, içliğin içine düşmüşçesine hiçbir şey hissetmeden baktı…

 Biz, bizler; bakmaya devam ederken, son kalan evler de sessiz bir gemi gibi sadece fotoğraflarda kalma ümidi içinde yok olup gidiyorlar. 27 numaralı ahşap evde öyle evlerden birisi. İki katlı ahşap ev şu an yalnızlığı ile baş başa kalmış. Kırılan camlarına kartondan camlar yapılmış. Rüzgâr karton camların dayanıklılığını sınarcasına oynatıyor, zalim terk edişliğin destekçi oluyordu.

 Birçok kez geçtiğim bu yerden nedense bugün daha ağır geçmek istedim. Bir fısıltımı duymak istediğim, bir inleme, bir şikâyet mi? Belki de hiçbiri değil?

 Bir ev konuşur mu insanla? Bir fısıltı, bir dert ortağı seçer mi insanı acaba? Hadi canım sende, deli olma, diyenleri de duyuyorum. Bende öyle sanırdım, ev konuşur mu hiç insanla diye düşünürdüm! Meğerse konuşurmuş…

 İki katlı ahşap evin ağzı da yok dili de yok; nasıl konuşacak? Duruşu ile sessizliğe gömülüşü ile. Artık ahşap kapısına kimselerin çıkmamasının başı eğik anlatması ile…

 Terkedilmiş, kırılan camları onarılmamış, boyası, verniği yapılmamış ahşap bir ev ne der, biz insanlara? Benim önünde durduğum, hâla yıkılmamak için direnen ve diğer apartmanların arasında zaten kaybolmuş ahşap ev şöyle dedi bana;

 Merhaba ey Âdemoğlu insan! Bilirim, benim gibi çaresizsin, benim yalnız kalışıma. Beni satın alıp, tekrar yenileyemezsin! Yorgun tahtalarımı onarım, boyayamaz, vernikleyemez ve cilalayamazsın! Bilirim…

 Apartmanların arasında sıkışıp kalmış 27 numaralı ev, pek gösterişli değildi, diğer yok olup giden zarif evlerin yanında. Belki de mimari açıdan da pek önemsenecek durumda da değildi ama onun tanıklık ettiği zamanların mahalle kültürü içinde yüzlerce gösterişli ev vardı Ertuğrul Mahallesinde.

 Bahçelerindeki kuyulardan buz gibi sular çekilir, yaz aylarında kuyuların soğuk sularına karpuzlar bırakılırdı. Cumbalı balkonlardan bakan kadınlar, çocuklar, tanıdık mahalle komşularına el sallarlar; genç kızlar yol ve sevda gözlerdi cumbalı ahşap evlerin yaşadığı bu yerlerde.

 27 numaralı eve dönüp dönüp baktım; çaresiz bir bakıştı benimkisi. Biraz önce ahşap evin bana fısıldadığı gibi onu satın alamaz; tahtalarını tamir edemez, boyasını ve verniğini yapamam! Bütün bunları yapsam bile etrafı saran beton yığınları arasında bu işin keyfini ahşap evde çıkaramaz, bende çıkaramam…

 Küçük bir yel esti ve 27 numaralı evin kartondan olan camını içeri doğru salladı. Sallanan karton camla birlikte içerideki rengi kaçmış perdede sallandı. Acaba, bir baş, bir yüz uzanır mı diye heyecanlandım o an. Bu hüzünlü evde, bir can, bir soluk var mıydı? Sallanan perdeye, yerinden oynayan karton cama baktım boşu boşuna. Ne bir yüz, ne bir baş, ne bir ses vardı, ahşap evin rengi kaçmış perdesinin olduğu yerde.

 Derin bir soluk aldım yaşamın güzel hatırına. Sanki ahşap evde aynı solumayı yaptı ve yine eski bir dost gibi, sanki hiçbir şikâyeti, yalnızlık acısı yokmuş gibi bir şeyler anlattı:

 Ey Âdemoğlu insan; kes artık üzülmeyi! Çaresizliğe üzülmek yerine çare üretmeli insan. Kendi benciliğinin girdabına tutulmuş insanoğlu bir çare üretemez artık bana. Görmedin mi, bilmedin mi; yakın zamana kadar yüzlerce güzel ahşap ev vardı bu diyarda. Hepsi, eriyip gitti, hepsinin acısına son verildi, karanlığın bastığı zamanlarda. Bir bir yalnız kaldık. Birer birer tahtalarımız söküldü. Mermer basamaklarımız, cumba balkonlarımız, taş kuyularımız; birer birer yok edildi!

 Ey insan; bak ve gör; az yukarıda bir ilkokul var. Ve kim sorarsa bugün Öğretmenler Günü kutlanıyor. Acaba, bir günün, bir saatine sığdırılan kutlamaların bir hükmü var mıdır; samimi ve içten olmadıktan sonra! Tuvalete kadar çıkacak teneffüsleri olmayan çocukların haline, benim halimden daha fazla üzülürüm ben!

 Kes artık üzülmeyi ve git hadi yemeğini ye, sigaranı ve çayını iç; sonra da işine dön. Döngünün içinde ne yalnızlıklar yaşandı, ne yok edişler yaşandı. Ahşap ve taş; mimari, mühendislik ve estetik ister. Bütün bunlardan anlayacak insan ister!

 27 numaralı eve daha hoşça kal demedim. Çünkü henüz ölmedi o! Yaşadığım ve önünde geçtiğim sürece, onun ölümünü ve sökülen her tahtasını; yeniden inşa ediliyormuş gibi; yeni tahta, boya, vernik kokuları duyuyormuş gibi algılayacak; bunun bir, ölüm töreni değil, yaşam; yaşamak eğlencesi olarak algılayacağım…

Güven Serin

25 Aralık 2010 Cumartesi

I LOVE YOU

Kamera; Güven Kilitbahir Kalesi Gelibolu
Seni seviyorum taş,toprak ve sanat...
Seni seviyorum mimari ve tarih...

Kamera; Metin Anadolu Kavağı Yoros Kalesi
Anadolu Kıtası bedenime değerken tam da Avrupa
Kıtası bütün çılgınlığı ile karşımda duruyor.
Karadeniz, İstanbul Boğazı ile dünyaya açılmanın
muhteşem mutluluğunu gösteriye çevirmiş...
Sizi seviyorum :sular,yaşam,evren ve insanlar...


Kamera; Güven  İstanbul
Seni seviyorum İstanbul... Seviyorum seni; Karaköy,
Kadıköy,Tophane,Sultanahmet,Moda, Emirgan,
Anadolu Kavağı,Rumeli Kavağı, Pera, Üsküdar,
Piyer Loti; seviyorum sizi...

I LOVE YOU 



 Tekirdağ şehrine benek benek kar yağıyordu. Beyaz kar yere döşünce iki saniyede yok oluyor, yerini ıslaklığa bırakıyordu. Şehrin sokaklarına, caddelerine, kaldırımlarına düşen karlar fazlalaştıkça ıslaklık da fazlalaşıyor; ıslaklık ile caddelerin tozları birleşince küçük çamur havuzları oluşuyor.

 İnsanların betonarme ve büyük aşklarının yüksek olmadığı zamanlarda da su ile toprak birleşir kerpice dönüşürdü. Kalıp halinde kesilen kerpiçler yine güneşin altında kurumaya bırakılırdı. O toprağın ve suyun ve insan emeğinin ürünü olan kerpiçler insanlar için ocak, yuva olurlardı.

 Kerpiç deyip geçmeyin sakın! Kerpiç evde yaşamayan, o evin konforunu bilmeyen, söz söyleyemez. Kerpiç ev, yazın serin, kışın da sıcak olur. Tüm malzeme doğadan, doğanın bonkör bağrından çıkar. Ve insanların en doğal zamanlarında da korunak olurdu. Ev, ocak, yuva olurdu…

 Doğal ürünlerin tüketimi ve üretimi çok gerilerde kaldı artık. Şimdi, yapaylığın, ticari ve yüksek kârların zamanı! Ahşaba benzeyen kaplama plastik malzemeler değişim içindeki yüksek kültürlü insanlarımızın imdadına yetişti.

 Tekirdağ şehrine beyaz beyaz karlar yağıyor. Şehrin suskun siluetine düşen karlar, muhteşem görünüşlerine rağmen onlar da şehrim gibi, suskun ve sessiz. Belli ki o güzel beyazlıkların da insaniyet adına hüzünleri var.

 Karların beyazlığı sessizliğin içinde yere düşüp renksizliğe dönüşürken bir ses yankılandı sokakta; “I love you” Oldukça gür ve kararlı sesin sahibi çay satıcısı adamdı. Aşağı yukarı tüm yaz, aynı yerde, aynı saatlerde pinekleyen, şimdi kar yüzünden o yeri terk etme telaşı içinde olan post bıyıklı adama sesleniyordu. Post bıyıklı, bürokrat tipli adam, önce sesin geldiği yeri ve kişiyi gördü. Sonra, post bıyıklı bürokrat tipli adam da; “ I love you” diye ses verdi.

 Çaycı da, post bıyıklı adam da sıradan bildik insanlar oldukları için mecburen konuşarak, haykırarak anlaşacaklar. Onlar Aborjinler gibi telepatik yoldan anlaşabilselerdi böyle bağırmayacaklardı. Gerçi bu seslenişlerindeki niyetin, birbirine olan sevgi-saygıları mı yoksa kar beyazlığının arınmaya açılan penceresi önünde yakaladıkları coşkudan mı, bilinmez?

 Post bıyıklı adamın elinde gazetesi vardı. Muhtemelen gazetesini okuyacağı sıcak bir mekân arıyordu. Her zaman pineklediği sokak kenarı, bugün onların işine yaramayacaktı. Muhtemelen post bıyıklı bürokrat tipli adam, kendini ülkemiz, toplumumuz adına söz sahibi gören birisiydi. Yani kendini entelektüel olarak kabul ediyordu.

 Zaten, entelektüel olmak da zor bir şey değil ki! Birkaç gazete okur, bir iki televizyon kanalında da tartışmaları, kapışmaları izledin mi sende tarafın taraftarı gibi harika bir entelektüel olursun! …

 Post bıyıklı adam, muhtemelen 65–70 yaşlarında vardı. Ama göstermiyordu. Bizlere göre Kurtuluş Savaşını, bir halkın bağımsızlığını nasıl ve hangi şartlarda kazandığını da iyi biliyor olmalıydı. Gaz lambalı günleri de, Köy Enstitülerinin zeki köy çocuklarını nasıl faydalı bir aydına, ülke sevdalısına dönüştürdüğünü de iyi bilenlerden olmalıydı.

 Post bıyıklı, bürokrat tipli adam, “I Love you” derken, mutluydu. Öyle ya, soylu İngiliz dilini konuşuyor ve hatta bağırarak tüm sokağa dinletiyorlardı. Ne güzel, ne büyük bir mutluluk…

 Bir toplumu yok etmek istiyorsan, kendi dilinden, örflerinden, adetlerinden, folklorundan uzaklaştıracaksın… Soylu İngilizlerin dillerinin gelişmesi, dünyaya yayılması harika bir beceri işidir. Dünya yasalarında, yüce yaratıcının yaratmış olduğu canlıların hayatlarında böyle kurallar vardır. Yutulmamak için yutacaksın… Dünya dilleri içinde, halkları içinde yutulan binlerce dil ve halk var. Niçin? Özlerinden uzaklaştıkları için. Kolayı seçtikleri için. Çalışmayı disiplin ile bilimle harmanlamadıkları için…

 Yakın zaman önce duyarlı bir dost; Selçuk Bey’le de aynı konuyu tartışmıştık. Selçuk Bey, bu konuya daha da akademik yaklaşıp, öğrencileri ile birlikte İstanbul-İstiklal Caddesinde bir çalışma yapmış. Görmüşler ki orada bulunan dükkânların birçoğunda yabancı isimler var. Türkiye de yaşayacak, Türkçe kullanacak ama soylu İngiliz diline özeneceksin.

 Artık hemen her yerde rastladığımız ve zaman zaman bizlerin de aynı özenme kültürü içinde; Tamam (Okey) By, I love you, diye sesleniyoruz. Doğum günü partilerimizin vazgeçilmezi değil midir; “ Happy birthday to you.”


 Soylu İngiliz dilini öyle benimsedik ki birisine tamam dedikten sonra da hemen arkasından okey diyoruz. Ne güzel, ne hoş, ne büyük zenginlik…

 Bir millet kendi dilini konuşmaz, kendi kültürünü, anılarını, değerlerini 3. nesle bile aktaramaz ise sonu, yutulmanın besini oluruz. Yavaş yavaş, sindire sindire emerler bizi. Biz onları emdiğimizi sanırken, dışarıda kalan başımız, gövdemizi arar da bulamaz; gün gelir…

 Bir millet dinini, masallarını, öykülerini, destanlarını, aşklarını, sevinçlerini kendi dilinden yapamıyorsa; doğanın mükemmel yasası girer devreye, Doğa, boşluğu sevmez. İngilizler de öyle, Araplar da, Almanlar da, Fransızlar da, Amerikan Devleti de öyle…

 Türkiye’de yaşamak çok önemli bir onur! Hangi milletin davamı olursak olalım, Türkiyeli olup, Türkçeyi yüceltmeliyiz. Entelektüellik başka bir şey dipsiz kuyulara sevda duymak başka bir şey!

 Yakarışlarımız da, sevinçlerimiz de, seslenişlerimiz de ruhumuzun desteklediği bedeninden çıkıyorsa; kendi özünden çıkmalı ki; hayran olduğun soylu milletler seni sindirmek yerine saygı ile kabul etsin! …

Güven