KURTULUŞ SAVAŞI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KURTULUŞ SAVAŞI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mart 2024 Pazartesi

ZAFERİN RENGİ

 

İNTERNET

                                                       ZAFERİN RENGİ

    Sinemalarda 16 Şubat tarihinde gösterime giren film: Zaferin Rengi, Abdullah Oğuz imzasını taşıyor.1918–1923 yıllarını, işgal edilmiş bir milletin sadece topraklarını, vatanını değil, ezilen, küçümsenen, onurunu da nasıl savunacağını ve savunduğunu anlatıyor…

   Bu filme sadece Fenerbahçe taraftarı olarak gider, sonsuz bir mutluluk duyarsanız da haklısınız derim. Övünmek, onur duymak, nesillerden nesle aktırılan sportif zekânın, inancın ve sevginin karşılığını savunmak, göstermek sosyolojinin, psikolojinin onaylayacağı davranış biçimi değil midir?

   Filmi izleyenler veya izlemeden yorumlayan, film ve tarih görgüsü olmayanların yaptığı ve yapacağı ciddiyetten uzak eleştirileri dikkate almayacağım. Bir film yapımcısı, iyi bir tarihçi eleştiri yaparsa, başımın üzerine koyup anlamaya çalışacağım…

   6 Mart Çarşamba günü filmi izlemek için yola koyuldum. Halk Günü uygulamaları yaptıkları için epey pahalı olan film ücretinin yarısını verdikten sonra film saatini heyecan içinde bekledim.

  Bir kez daha uyarmalı ve hatırlatmalıyım! Filmlere epey yüksek ücret vererek giren film seyircisi neredeyse 15–20 dakika reklâm izliyor, dinliyor. Korkunç değil mi? Zorunlu bir film, sanat işkencesi değil mi?

   Yine filme dönmek istiyorum. Bir Beşiktaşlı, hatta doğuştan Beşiktaşlı olarak gündüz gösterimi olan filme; 4 numaralı salona girdim. Bir tesadüf mü diyeceksiniz bilmem! Ayırttığım koltuk H–11.Benden başka filmi izlemeye gelen kişi sayısı da 11. Aynı zamanda tarihimizin en önemli bölümünü anlatan filmin epik tarafı, filmin en önemli bölümünü anlatan Fenerbahçe futbol takımının sahadaki dizilişi, sarı lacivertli futbolcuların sayısı da bilindiği gibi 11’di.

   Kitapları istediğimiz kadar okuyalım; sanat dallarının diğerleri devreye girmezse bir ulusun, tarihsel öneme çok büyük olan dönemlerin en önemli parçaları eksik kalıyor. Diğer nesillere aktaramadığımız tarih bilimi de sürekli yenilenen, dönüşen milletlerin gençliği için yok hükmünde olacaktır.

   Osmanlı, koca bir imparatorluğun yok oluş-bitiş zamanları, İstanbul, Anadolu ve Trakya’nın işgal yılları ama aynı zamanda Mustafa Kemal’in dehasının bir kez daha ortaya çıkması ve derin uykuya dalmış bir milletin uyanış yılları başlamıştır.

   İşgal güçlerinin, dünyayı sömürmekten bıkmayan İngilizlerin işgal ettiği İstanbul, kontrol altına aldığı Saltanat ve Anadolu’ya giren Yunan askerleri, yaşanan ve yaşatılan bin bir türlü eziyetlerin, her birinin bir film, tiyatro olabileceği gerçeğini hiçbir zaman unutmamalıyız.

  Tarihimize ve başka milletlerin tarihlerine öfke, kin duyarak değil, anlamaya çalışarak, anlaşılır olmayı öğrenebilir, öğrendikçe, niçin başımız yere eğilip, niçin ezildiğimizi de gençliğimizle birlikte kavrayabilir, diğer uluslar içinde gıpta edilecek bir ulus olmanın yüce aklına, saygınlığına da sahip olabiliriz.

   Bu kadar zengin tarihi, özellikle edebiyata, sinemaya, tiyatroya bu kadar çok ve tarihsel önemi olan konu bulunabilecek az millet ve vatan vardır.

   Abdullah Oğuz ve ekibi 1918–1923 döneminin az duyulan, çok öne çıkmayan çok önemli bölümlerini mercek altına almışlar. Sinema dili, teknolojisiyle bitmekte, ışığı ve soluğu sönmekte olan bir ulusun lideriyle birlikte en önemli futbol kulüplerimizden birisi ola Fenerbahçe’nin Kurtuluş mücadelesine futbol ayakları, ulusa adanmış genç yürekleri, yöneticileriyle yaptıkları katkının önemini; hiç gocunmadan, sıkılmadan ağlayarak anlayabilir ve anlatabiliriz…

   Bir toplum hep ağlayarak mı onur duyacak ve sevinecek? Geçmişi bu kadar büyük kırılmalarla doluysa, Mustafa Kemal Atatürk’ün başlattığı eğitim, öğretim, sanat, felsefe, tarih anlayışı izlediği yolda emin adımlarla gitmiyor veya gidemiyorsa; geriye kalan şey, filmlere, destanlara, tiyatrolara ağlamak…

  Ağladığımız filmler, tiyatrolar belki de o günün işgal altındaki ulusumuza, Fenerbahçe futbol takımının İngilizlerle yaptığı maçların verdiği morali, sunduğu uyanış dokunuşunu alacağız; “Yeter” diyeceğiz; bu kadar uyku ve

kandırılmak; “ Yeter…”

 Güven SERİN 


 

 

 

   



27 Ağustos 2019 Salı

BEN CEPHEYE GİDİYORUM








                                          BEN CEPHEYE GİDİYORUM


  Mustafa Kemal’i; Kurtuluş Savaşını ne kadar anlatsak, yeterli olmayacak. Unutkan oluşumuzun, göç ve göçmenlik kadermiş gibi kabul edişimizin son bulma, durma anı…


   Cepheye gideceği gece biraz alkolü arkadaşlarının yanına gelir; “Vakit geç oldu. Oturmayacağım, gideceğim.” Der. Ama nereye? Elbet cepheye… Arkadaşları, yatacağını sanırlar. Ona en yakın arkadaşı Kılıç Ali’yi, İhsan’ı ve Recep’i baş başa getirir ve ellerini onların omuzlarına atar; “ Ben cepheye gidiyorum. Düşmana taarruz edeceğim!” der.

  Dehaların hesabına kitabına kimsenin aklı ermez. Milletimizin tarihini, diğer milletlerle olan ilişkileri yeterince merak etmediğimiz için; yükselen, düşen, çöken, yok olan uygarlıkların kaderlerinin ne olduğunu da pek bilmeyiz. Siyah ile beyaz arasında; kötü ile iyi arasında kaybolmuş bir milletin fertleri olduk.

  25 Ağustos gecesi böyle söyleyen Mustafa Kemal’i arkadaşları bile kuşkuyla bakmıştı. Oysa o daha bir yıl önce şu lafı tarihe devretmişti; “ Memleketimizi çiğnemek için topraklarımızı işgal eden Yunan ordusunu harem-i ismetimizde boğacağım!”

 Bu laf; laf ola beri gele söylenmemişti. Çok ciddi askeri, psikolojik hesaplar yapılmıştı.

“Ben cepheye gideceğim. Düşmana taarruz edeceğim.” Diyen başkumandan dediği gibi o gece cepheye yol alır.

  Sabah karşı Kocatepe’de kurulmuş olan çadırındadır. 26 Ağustos sabahı saat 05.30’da ordusuna taarruz emrini verir.

  26 Ağustos günü, herkes telaş içindedir. Ankara, merak, korku ve bir sürü karışık düşünceler içinde bekleşen bir sürü fikir insanı, değişecek tarihin haberini kuşku içinde bekliyordular.

  28 Ağustos 1922-İnanılır kaynaklar haber verir; Topçu ateşiyle başlayan taarruz başarıya doğru gidiyormuş.

  30 Ağustos 1922-Düşmanın birinci tümeni Dumlupınara sokulmadı. Engellendi. Küthaya yönünden güneye giden yollarda kesilir. Düşman, Muratdağı’nın kuzeyinde ki Kızıltaş Deresi içinde kalmaya mahkûm edilmiştir. Ve düşman derenin içinde kuşatılmıştır.

  31 Ağustos 1922-Bütün ülke neşe ve heyecan içindedir. Kuşatılan düşman kuvvetleri, başlarında Başkumandanları General Trikopis olduğu halde sıkışmıştır. Teslim olacak birlik aramaktadırlar. Rastladıkları bir istihkâm subayımıza teslim olurlar. Ülkede şenlik başlamıştır.

  Birinci Dünya Savaşında Kut-ül Amare Muharebesi’nde esir edilen İngiliz Generali Townshend,12 Haziran 1922’de Adana’ya gelmişti. Oradan İstanbul’a geçerken Konya’ya uğramış; Batı cephesi karargâhından dönen Mustafa Kemal’le buluşmuştur.

  Askeri, kültürel,sosyal; hemen hemen her konuda konuşurlar. Townshend, ayrılırken; Mustafa Kemal’e son sözlerini söyler; “ Ben sizi Napolyon’a benzetiyorum. Hayır! Tam değil… Belki kesin kararlarınız,strateji dehanızla onunla rahatça mukayese edilebilirsiniz. Ama sizde öyle başkalıklar var ki, şu anda kararımı verdim; Her büyükten bir parça almış bir büyüksünüz!”

  Hiçbir başarıyı şahsının hesabına yazmayan Mustafa Kemal bu başarıyı yine milletine yansıtır:

  “ Bu eser Türk milletinin hürriyet ve istiklal fikrinin ölmez abidesidir. Bu eseri meydana getiren milletin bir evladı olarak, bu ordunun Başkumandanı olduğumdan ilelebet mesut ve bahtiyarım. “

Güven Serin 

29 Ağustos 2013 Perşembe

KURTULUŞA GİDEN YOL


Pera Müzesi - İstanbul

Boş vermişlik, akıldan ve bilimden uzaklık köleliğe getirir insanı;
dünya üzerinde hiç bitmeyecek esarete...

KURTULUŞA GİDEN YOL

 Her var oluşun, yok oluşun olduğu gibi hikâyesi vardır. Var oluş hikâyeleri kadar yok oluşlarda önemlidir. Tarihin muazzam derinliğine gömülen uygarlıklar iyi anlaşılmak zorundadır.

 Büyük ihtişamla yükselmiş, yüzyıllarca devam etmiş Mısır Uygarlığı, Aztekler, Hititler, Sümerler, Asurlar, Likyalılar, Roma İmparatorluğu, Truva Uygarlığı, Osmanlı İmparatorluğu şimdi yoklar; tarihin derinliğinde var oluşa yardım için çığlık atıyorlar.

 Kurtuluş Savaşı, bir milletin yokluk ile varlık çizgisi arasındayken tekrar doğuş destanıdır. Nutuk defalarca okunmalı! O ince çizgi, insan denen iradenin, tecrübenin, felsefenin ve inanmışlığın büyük yolculuğu çok iyi anlaşılmalı.

 Uzak tarihleri damla damla araştıran batı, icatların da, yenilenmenin de patronu oluyor. Öncülüğü yapanlar, araştırmaya, insan beyninin özgürlüğüne önem vermiş ülkelerdir. İstanbul Arkeoloji Müzesi tarihe, batık medeniyetlere, yok oluşlara ayna tutacak muhteşem eserlerle dolu. Bu eserlerin başında; neredeyse bir ömür geçirmiş insanlara baktığınızda büyük çoğunluğu yabancılar; batının meraklı insanları.

  Şimdi, Zafer Bayramını tekrar anma zamanı. Sadece şiirler okuyarak, protokol denen yere oturup halkı ayakta bırakıp büyük eziyetler çektirerek değil; halkı da önemseyerek, halkın güzel sezgilerine onların sevgisini saygınlık içerisinde talep ederek.

 O büyük eserden küçük alıntılarla muhteşem zaferin tanıklığını yapmış Mustafa Kemal’den şu sözcükleri paylaşmak istiyorum;

Düşman devletleri Osmanlı devleti ve ülkesine nesnel ve tinsel yönlerden saldırıya geçmişler. Onu yok etmeye ve bölmeye karar vermişler. Padişah ve halife olan kişi, hayat ve rahatını kurtarabilecek çareden başka bir şey düşünmüyor, hükumet de aynı durumda. Farkında olmadığı halde başsız kalmış millet, karanlık ve belirsizlik içinde ne olacağını bekliyor. Felaketin korkunçluğunu ve ağırlığını anlamaya başlayanlar, bulundukları çevre ve hissedebildikleri etkilere göre kurtuluş çaresi saydıkları önlemlere başvuruyorlar… Ordu, adı var kendi yok durumda. Komutanlar ve subaylar, Genel Savaşın bunca güçlük ve sıkıntılarından yorgun, vatanın parçalanmakta olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor, gözleri önünde derinleşen karanlık felaket uçurumu kenarında beyinleri çıkar yol, kurtuluş yolu aramakla meşgul…”

 Şimdi Kurtuluş Savaşını bile küçümseyip yok edip o inanmış kahraman insanların yaptıklarını yok sayacak bu güzel ülkeyi sanki gökten inmişçesine bedava bulduğumuzu düşünen insanlar var. Bu insanlar gafletin o büyük sarhoşluğu, kandırılmışlığı, safdilliği içerisinde okuyup, araştırmadıkları gibi; görürken görmez, duyarken duymaz olmuşlar.

 Son sözleri yine Mustafa Kemale; önünde ebediyete kadar saygı ile minnet ile durduğum insana bırakıyorum;

 “ Ulus ve ordu, padişah ve halifenin hainliğinden haberi olmadıkları gibi o makama ve makamda bulunana karşı yüzyılların kökleştirdiği din ve gelenek bağlarıyla uyumlu ve bağlı… Ulus ve ordu kurtuluş yolu düşünürken kuşaktan kuşağa geçen bu alışkanlıklarla kendinden önce yüce hilafet ve padişahsız kurtulmanın anlamını kavrama yeteneği yok… Bu inanca aykırı görüş ve düşünceleri açığa vuracakların vay haline. Hemen dinsiz, vatansız, hain ve istenmeyen kişi...”

 Bayramlarımıza dört elle sarılmanın yanında, beyinlerimizin her hücresine bilginin zerrelerini sunmak zorundayız. Yaşam, sadece yiyip, içmek, sevişmekten ibaret değildir. Yaşam, tarih, felsefe, sanat, müzik; her şey demek! Bütün bu her şey; vatan olunca anlam kazanır dostlar…

  Güven Serin
    

24 Ağustos 2011 Çarşamba

GARP CEPHESİ

Kamera; Güven-Anıtkabir-Ankara
Hiçbir gerekçe savaşı haklı kılmaz; söz konusu savunduğun
şey vatan,namus ve onurun değilse...

Kamera; Güven   - Anıtkabir
Türk Kadını; her yerde var. En acımasız savaşların
tükenme aşamasında bile taptaze ve yine var.
Türk Kadını; en büyük hakkı, benliği, onuru Cumhuriyet
ile kazandın ama Cumhuriyeti bu kazanımlar içinde
ne kadar koruya biliyorsun?..


Kamera; Güven Anıtkabir-Ankara
"YURTTA SULH, DÜNYADA SULH"
   Mustafa Kemal


Kamera; Güven-Anıtkabir
"ulusal benliği bulmayan uluslar, başka milletlerin
avıdır."
Mustafa Kemal

-Anıtkabir
Savaşa, öfkeye,hileye,kurnazlığa adanmışlık
tabiatın sunacağı ve insanın ortaya
çıkaracağı muhteşem güzellikleri asla
veremez. Tam aksine, barışa, sevgiye, aka, ilime,
sanata adanmışlık; isana sunulan gizemi muhteşem
huzuru, aşkı verecektir.

GARP CEPHESİ



 Garp Cephesi Kurmay Başkanı Asım Gündüz’ün Türkiye’nin onuru, halkımızın kurtuluşa giden yoldaki kahramanı Mustafa Kemal ile çok önemli anıları vardır. Birlikte okumuşlar, milletin kaderini birlikte yaşamışlardır.

 Asım Gündüz Kuleli İdadisine Kütahya Rüştiyesinden gelmiştir. Mustafa Kemal ise Manastır’dan gelmiştir. Asım Gündüz anılarında; “ Bizler yalnız derslerimizle meşgul olurken, Manastır İdadisinden Harbiye’ye gelen arkadaşlarımız daha çok uyanık, daha çok batıya dönüktüler. Onlar derslerinin dışında memleket meselelerini de tartışıyorlar, bu konuda fikirler öne sürüyorlardı. Mustafa Kemal’de bunlardandı.

 Mustafa Kemal, daha Harbiye’de öğrenim görürken şöyle konuşurdu; ‘ Milletleri uyandıracak olan fikir adamları, Devlet adamlarıdır.’” diyordu.

 Saray gülünç duruma düşmüş, kendini kurtaracak halde değildi. Millet viranlığın içinde, sudan çıkmış balığın son nefesini verir gibiydi. Asım Gündüz anlatmaya devam ediyor;

“ Mustafa Kemal her fırsatta bizlere konuşmalar sunuyordu. Bunlardan birisi de; “ Bulgaristan’ın bir milli şairi vardır. Bu şair, Bulgarları kurtuluş hareketine, silkelemeye çağırmıştır. Milletine, tarihine âşık olan bu sanatkâr kısa zamanda kitleye hâkim olmuş, şiirleri halkın arasında dilden dile dolaşmaya başlamıştır.


 Sırpların da gözü görmeyen bir şairi vardır. O da aynı yoldan yürüyerek milletine Milli duyguları, istiklal fikrini aşılamıştır. Şiirlerinde Miloş Koploviç’lerden, Sultan Murat’tan bahsederek toplumun hafızasına milliyet fikirlerini yerleştirmiştir. Onun bir şiirinde Sultan Murat’ın şu sözleri vardır;
‘ Hıristiyanlara zulüm etmeyiniz. Zulüm ve istibdat saltanatı ve hâkimiyeti parçalar.’

 Bütün milletlerin böylesi çırpınan aydınları vardır. Bizim de bir Namık Kemalimiz var… O, Türk milletinin yüzyıllardır beklediği sesi verdi.”

Mustafa Kemal daha öğrenip görürken milletimiz için, aydınların, şairlerin, yazarların önemini anlamış; bu önem sayesinde tüm ömrü boyunca sanatçılara önem vermiş ve yakın olmuştur.

 Bu dahi, kazanılacak hürriyetin sadece silah, top-tüfek ile yaşayamayacağını kurtuluş mücadelemiz başlamadan önce anlamıştı. O yüzden daha Harbiye’de okurken başka milletlerin şairlerinden, yazarlarından söz ediyordu.

 Bir millet kendi içinden çıkardığı yazarların, şairlerin önemi: depremleri ölçen sismograflar, denizaltılara yol veren sonarlar, uçaklara uçuş sağlayan radarlar kadar değerlidir. Onların sezgileri o kadar hassastır ki aynı hassaslık taşıyan duyguları ile söz olurlar, mısra, ışık, cesaret, ümit olurlar…

 Biz, bizliğimizi, millet milletliğini sıtma nöbetleri içinde yaşarken, bir kış günü 11 Ocak 1905, içlerinde Mustafa Kemal’in de bulunduğu Harbiye öğrencileri okullarını bitirirler. Onları bekleyen acıların deryasına bir kurtarıcı gibi ilerlerler.

 Kurtuluşa giden yolda zalim devletlerin kibirli güçlerini yenmek, içteki uyuyan uyanıkları da püskürtmek için kaybedilecek zaman yoktu. Sonu nasıl olsa esaretle bitecek bir savaşın yangını ile beslenecek, büyüyecek ve zamanı geldiğinde bir milletin var oluşunu, yok oluştan çekip alacak insanların savaşıydı bu savaş.


Mustafa Kemal, viran milletin savaşlarla geçmiş yakın tarihinde Kurtuluş Savaşının dumanları tüter, hürriyetin ümitleri yeşerirken; “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır.” Demiştir.

 Asım Gündüz Kurtuluş Savaşını yaşamış, Mustafa Kemal’i her durumda tanıma, anlama ve sevme fırsatını gönüllü olarak yaşayan onurlu bir askerdir.

Hatıralarında o zaman, yine kendi kaleminden dinleyelim;

“ Sakarya, bir milletin vatanı müdafaa için bulabileceği son çareydi, haysiyet ve kanıyla terkip edebilmenin zafer destanıdır. Ve onun tek yapıcısı; Mustafa Kemaldir.

 Şunu unutmamalı ki, Mustafa Kemal, canı kadar aziz bildiği her vatandaşının kanını vatan savunması için isterken, kendi öz varlığından büyük bir şey kaybetmenin acısını duyan bir insandı. Şefkatli, merhametli, müsamahalı, duygulu, affetmesini bilen, asla kindar olmayan bir insandır.”

 Vatana ve o vatanın milletine inanmak, güvenmek, insanın ruhunda saklı tuttuğu erdemin, o insanın vücudundan yeşermesidir. Vatan ve millet, hilelerle, cehalet ile korku ile savunulamaz, yaşatılamaz…

Güven  Serin
















30 Ağustos 2010 Pazartesi

YA İSTİKLAL YA ÖLÜM -2-

Kamera; Güven  Tekirdağ
30 Ağustos Zafer Bayramı
Evet bayrağımız çok güzel! Evet,
ordumuz çok güçlü... Peki, halkımızın
gücünü yitirmesi nedendir? Ben,günü
kurtarma telaşı içinde halkı olmayı,hakkı
bilmeyi unutmuşlara üzülüyorum! Hem de
en altta bulunan ölümlü bir bedenin mütevazı
bedeni ile üzülüyorum...

Kamera; Güven    Tekirdağ
Zafer Bayramı

YA İSTİKLAL YA ÖLÜM–2


Mustafa Kemal daha Anadolu’ya geçmeden önceleri arkadaşı, dostu olan Salih Bozok’a yazdığı mektupların başlıklarından da dostluğa, arkadaşlığa verdiği önemi ifade etmek için Salih Bozok’a yazdığı mektup başlıklarının bazılarını paylaşmak istedim:

“ Güzel gözlü burma bıyıklı Salih’im. Kardeşim Salih” diye seslendiği mektuplarda tüm hayatı boyunca olduğu gibi, akıcı, gerçekçi, samimi ve kararlı ifadelerini okudum, hissettim…

En sevdiği silah arkadaşları ile yolları daha 1921’lerde ayrılmaya başlamıştır. Kazım Karabekir ile ayrılıkları da bu tarihlerde başlar. Ve belki de barışmaları, helalleşmeleri bir başka dünyaya taşınmıştır. Son ana kadar verilen mücadele hep ulus ve vatan içindir. Kazım Karabekir de, vatan ve ulus sevdalısı bir liderdir.

29 Şubatta Osmanlı Hanedanı hudut dışına çıkarılmıştır. Kazım Karabekir bu karara da içerler ve kendi yeminini söyler; “ Emrivakilere boyun eğmeyeceğim” Ve hayatının geri kalan kısmında da emrivakilere boyun eğmeyecektir de. Kazım Karabekir kendi inandığı ve ulus-vatan sevgisinin hiç eksik olmadığı yolun yolcusu olduğu zamanlarda, Mustafa Kemal de, hiç ara vermeden inanmış olduğu devrimlere devam edecektir. Kim bilir belki de koptuğu, ulusu ve vatanı için ayrılmak zorunda kaldığı dostları için geceleri bir kadeh rakı için derin içler çekecektir; sessizce…

Fevzi Paşa ile görüşen onu eleştiren Kazım Karabekir; “ Diktatörlük devri başladı.” diye yakınır!

Ulusumuzu, vatanımızı sevmiş tüm vatanperverler bazı zaman oldukça duygusal davranırız. Mustafa Kemal ile anlaşmazlığa düşmüş, yollarını ayırmış diğer vatanperverlere farklı gözler ile bakarız. Bizim gözlerimizde onlar gereğinden fazla tutucudurlar! Hayır, onlar gereğinden fazla tutucu değildir elbet! Onlar, özellikle Kazım Karabekir, en az bizim kadar inanmıştı Mustafa kemal’e. En az bizim kadar belki de bizden fazla sevmişti onu! Ama devrimlerin çok hızlı değil, sindire sindire olmasını istiyordu…

Kazım Karabekir evinde de aydın bir insan, baba ve eşti. Eşi ile birlikte o keman çalıp, eşi de ona piyona ile eşlik ediyordu. Şarap ve bira içmekten keyif alıyor, kızı Hayat 18’ne girince ilk sigarasını da kendi elleri ile veriyordu. Bir devrin önemli kahramanları oldukça önemli insanlardır. Onlara çok şeyler borçluyuz. Onları anarken, överken, eleştirirken; tarihin yaşandığı döneme inmeliyiz! İşte o zaman tarihin yaşandığı zamanı anlar, hiçbir zaman madalyonun tek yüzü olmadığını da öğrenmiş oluruz.

1924’ten sonra Kazım Karabekir ile iyice somut ayrılıkların yaşandığı Mustafa Kemal, söylentiye göre hasta yatağında; “ Kazım Karabekir’i çağırın da helalleşelim” demiştir. Yıllar sonra kızı Hayat Kazım Karabekir’e; “ Baba, Mustafa Kemal çağırsaydı gerçekten gider miydin? Sana bu kadar zorluklar yaşatmış, haklarını elinden almış Atatürk çağırsa gider miydin?” diye sorunca Kazım Karabekir de şu cevabı vermiş;

“ Giderdim kızım, giderdim. O Mustafa Kemal, o çağırınca gidilir. O benim en iyi arkadaşımdır. Onun bana yaptıkları etrafının tesiri ile yapmıştır. O bizim İstiklal Harbi’mizi beraber yaptığımız, sevdiğimiz başkomutanımızdır. O bizim cihat arkadaşımızdı. O Mustafa Kemal’dir, çağrılınca gidilir. Ama çağırmadılar. Çok iyi biliyorum…”

Bir devri birlikte kapatmışlar, bir devri (Cumhuriyet)i birlikte başlatmışlar ve kendilerini ulusa, vatana adamış arkadaşların buruk ayrılığı, bizlerin bedenlerinde, ruhlarımızda sevgi ile yaşatılıp barıştırılmaya mecburdurlar. Çünkü onların ayrılığı, onların küskünlüğü hiçbir şahsi ihtiyacın doğurduğu basit ve alçak nedenlerden kaynaklanmıyordu. Onların asıl sorunu; TAM BAĞIMSIZ BİR TÜRKİYE’NİN sonsuza kadar sağlam temellere oturtulmasının gerçeğiydi…

Kendini ulusuna, vatanına adamış bir insan daha vardır. İsmet İnönü. Bazı konularda Atatürk ile ayrı da düşse, aynı ülkünün sevdalısıydılar. Atatürk hasta yatağında bile ; “ Gözüm arkada değil, işin başında İsmet var.” derken, hangi vicdanlar külleri içinden sevgi ve dostluk sıcaklığı hissetmez?

Yıllar sonra Kazım Karabekir ve eşi ölmüş kızları da büyümüştür. Bir gün İsmet İnönü, Karabekir’in kızı Hayat ile geriye dönük tarihin içinde geçmişe yönelik gözyaşlarını tutamaz. O sert, o inançlı, o kararlı asker; hüngür hüngür ağlar. Neden acaba? Hayat Hanımın ağzından dinleyelim;

“ İsmet İnönü o gün bize geldiler. Sana bir şey söylemek istiyorum. Sizin bildiğiniz gibi bazı şeyleri söylemek istiyorum. Rahat edeceğim bunları söylersem. Annen bana kızgın öldü. Bütün geçmişinize rağmen baban (K.Karabekir) bana kızgın değildi. Bana kırgın olduğunu zannedersiniz. Ama Karabekir bana kırgın değildi. O anlamıştı her şeyi. İstiklal Mahkemesinde suçsuz olduğunu, onun için ne kadar mücadele ettiğimi biliyordu. Bazı hadiselerde onun tarafını tutmayışımın sebebini kendisi de bilirdi. Üzüldüğüm annenin bana kırgın ölmesidir. Ben isterdim ki bu hakikatleri annene de söyleyeyim. Ama annen erken yaşta öldü. (İsmet Paşa ağlıyor) Bunları annene anlatmak istiyordum. Olmadı! Annene anlatamadıklarımı sana, Karabekir’in kızına anlatayım da rahat edeyim.”

Çalışmamda bana önemli kaynak olan; Uğur Mumcu’nun kitabına, bu önemli eseri meydana getiren değerli yazar Uğur Mumcu’ya onun ruhu önünde teşekkürü borç biliyorum. Tam bağımsızlığımız için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan, ulusu ve vatanı için en değerli arkadaşlıkları bile son nefese kadar buruk bir yalnızlık içinde hapseden Mustafa Kemal’e ve arkadaşlarına sonsuz şükranlarımı sunuyorum.

Tarih ve bugünün yaşananları göstermiştir ki TAM BAĞIMSIZLIK kolay kazanılmıyor. Cumhuriyet kurulalı neredeyse bir yüzyıl olacak ama hâla içi oyulmak istenir. Ve asıl sorun, tam bağımsızlığın engellenip bağımlı birer köle haline sokulmaya çalışılmış olmamızdır! Bu kitabın yazarı, değerli kalem Uğur Mumcu’nun bedeni bile bu uğurda yitirilmiş, kara bir leke gibi açıklama beklemiyor mu bugünün soylu siyasetçilerinden…

Son söz, hep borçlu kalacağımız ona büyük özrümüz olan yazarımız Uğur Mumcunundur;

Ulusal kurtuluş savaşlarında bu savaşların komutanları arasında böyle görüş ayrılıkları olması doğaldır. Her devrim taşkın sular gibi bir süre sonra durulur ve doğal yatakları içinde tarihsel akışlarını sürdürür. Türk devriminde bu açıdan bakarsanız İzmir suikastı dışında, ihtilalcilerin arasında bir kanlı çatışma da olmamıştır.

Devrim, sarsıcı değişmelerden sonra evrim içinde yürür ve kök salar… Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra yurt dışına sürdürdüğü 150’likleri bile bağışlamıştır.

Ya İstiklal, Ya Ölüm! Bu uğurda binlerce insan en ufak bir tereddüt bile duymadan ölüme gitmiştir. Bu uğurda birbirlerine en inanmış, en sevmiş insanlar bile tereddüt etmeden ayrı düşmüşlerdir! Her şey; tam bağımsız Türkiye ve ulusumuz adına…
Güven Serin