19 MAYIS etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 MAYIS etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mayıs 2018 Cumartesi

SAMSUN'A GİTMEDEN ÖNCEKİ SON AKŞAM




                                 SAMSUNA GİTMEDEN ÖNCEKİ SON AKŞAM


 Şevket Süreyya Aydemir; Mustafa Kemal’in doğumuna; yani doğum yerine bir başka tarihsel var oluş gerçeğiyle; Kemal Yeri Bölgesini işaret eder. Conk Bayırı ile Kocadere Arası olan yerde; bir tepe; Kemal Yeri…

  Gelibolu Savaşı, işgal edenle, işgal edilen; vatanını savunanlarla, karşı duruşa, savaş sanatını katan bir komutanı da dünya sahnesine taşımıştır. Mustafa Kemal’i. Üç gün uyumamış; yorgun düşmüş bedeni, dipdiri zihninin üretimiyle bir genelge yayınlar.

  Kendisine gösterilen fedakârlıktan söz eder. Kazanılan başarılardan, alınan vazifenin öneminden! Ve bu güvenin, sevginin farkında olarak onlara; silah arkadaşlarına sunulan veda sözcükleri…

  Bir cepheden diğerine giderken ve her tarafta ölümün çürük, keskin kokuları kokarken; yine de saf tepelerin kekik kokusunu duymak isteyen, her daim savaşa saygı duyarken, barışı özleyen bir asalet içerisinde atına biner…

  Bir cepheye edilen vedaının gecesi; tarihe geçen ismiyle; Devlet Ülkesinde Devler Savaşı; bir cephede daha kanla, toprağın; sesle sessizliğin buluşma anı yaşanacaktı! Conkbayırı muharebesi böyle, bu algı ve cesaretle başlar.

  O geceye düşen notlarda; gecenin kalkan karanlık perdesinden söz edilir. Hücum anının başlama zamanı; bir kamçının havaya kalkışı ve aynı hızla yere inme işaretinin hücuma dönüşen; süngü ve mermilerin insanlık nazarında birbirine kavuştuğu Conkbayırı muharebesi, gövdenin kırmızıya bulandığı, tenin, tensizliğe koştuğu bir destanın da adıdır…

 O geceden geriye kalan sözcükler; her şeyin unutulduğu andır. Ölümün ÖLÜME meydan okuduğu bir zaman… Tam da o tepelere gittiğinizde, bir şafağın vaktine kulağınızı ruhunuzla dayadığınızda o sesleri, birbiri boğazlayan insanların, kavgasından çok muazzam iradesini, inanmış olanla, şaşkın olanın bir tek vücuda dönme türküsünün yakılışını dinlemeniz mümkündür.

  Sadece dört saat süren Conkbayırı muharebesi; karşı tarafın ölüm kayıtlarına 20 Bin insanın isimlerinin kazınmasıyla son bulur. Bizim tarafı hiç sormayın! Ölüm; ölümü yenme savaşında, insan sayısının da bir önemi kalmıyor; söz konusu olan; bir avuç vatan parçasının kurtarılma anıysa…

  Dört saat süren ve gecenin perdesini aralayan bu büyük muharebeyi, karşı tepeden izleyen İngiliz Binbaşının notları arasında şu sözcükler, eskimeyen bir önemi koruyacak bir şekilde; tarihin en şanlı kayıt defterine not edilmiştir.

  “ Ben ömrümde böle bir topçu hazırlığı görmedim. Mermilerin isabetinde ki keskinlik şaşırtacak cinstendi. Türk siperleri paramparça ediliyordu.”,

Ve notunu şöyle bitirir; “ Tepede yine Türkler vardı! Türklerle karşılaştık. Aramızda vahşi bir boğuşma başladı.”

 Büyük bir imparatorluğun sonuna gelinse bile; sonun zaferini, başlangıç anı gibi gören, yitik insanların, yepyeni umutları, ümitleri ve yeşertmeye çalıştıkları büzülmüş; gün yüzüne çıkartılmayı bekleyen tohumları vardı.

 Bu bitiş anına; “Kanlı bir gölge” gibi bakmak, yanlış anlaşılmıyordu. Biterken bile kazanılan savaş; kazınılırken bile kaybedenlerin tarafında sayılıp, başkenti işgal edilecek; 57 düşman gemisinin İstanbul’u kuşatmasıyla, el birliğiyle işgalin şamatasının başlayacağı zamanlar çok yakındı…

  Kanlı gölgenin, büyük imparatorluğu yok edilmek, paylaşılmak üzere; leş yiyicilerinin çekişmeleri başlamıştı. İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve Yunanlılar…

  Şişli’de son akşam yemeğinde üç arkadaş buluşurlar. Mustafa Kemal, Ali Fuat ve Rauf Bey…

  Mustafa Kemal’in Samsun’a gitmeden önce ki son akşam yemeği ve ağzından dökülen sözcükler;

  “ Beraber çalışacağız Fuat!” , “ Paşam, benim kolordum daima emrindedir.”

 Bu köşenin, bu sözcüklerin yazarı olarak; Şişli’de yenen bu akşam yemeğinin anlamı, tarihsel önemini halen yeterince anlayamamış olmanın derin hüznü içindeyim. Bu anı resmetmeyen ressamlar, heykeltıraşlar! Şarkısını, türküsünü bestelemeyen sanatkârlar! Operasını, tiyatrosunu sahnelemeyen yönetmenler!

  Ne çok şey var; tarihi, sanatı, felsefeyi ilgilendiren; ne çok önemli an… Bu anlar, o kadar saf ki, seyirci, sahne ve yönetmen beklemek yerine; Anadolu’nun bağrına; belki de insanlığın binlerce yıl yaptığı şeye; sığınmaya, toparlanmaya ve kendine dönüşmeye gitme ve gelme mucizesine gebe kalıyordur…

Güven Serin 

19 Mayıs 2014 Pazartesi

AZİZ MİLLETİM


Kamera; Güven Karşıyaka Latife Hanım Konağı


AZİZ MİLLETİM

  Böyle bir sesleniş, kulağa ve ruha ne iyi geliyor. Sevgide en üstün tutulan bir millet ve o millete seslenen büyük insan… Ne hazindir ki büyük anlamı olan, ruha oldukça iyi gelen seslenişlerin büyük çoğunluğu da çürüktür. Özde, millete değil, seslenen kişinin siyasetine adanmıştır.

 Nasıl oluyor demeyin sakın! Böyle seslenişleri Cumhuriyetten bu yana, özellikle son 60 yıl incelerseniz, “Aziz” kabul edilen milletin nasıl hüsrana uğradığı, bu aziz milletin içinden çıkan değerlerin nasıl da dar ağaçlarında, kurşunların hain pusularında, bombaların şarapnel parçalarında yok edildiğini göreceksiniz.

 Benim Aziz Milletim,
Ne büyük seslenişlerle, ne büyük unvanlarla yan yana getirildi. Övgüler dolu seslenişe kanan bu aziz millet, bazen çıkıp da;

Ben aziz değil, açım, işsizim, bitkinim, moralsizim, dediğinde azizlikten hemen atılıp, zindanların nemli işkencelerine terk edilmiştir. O yüzden, bu tür seslenişlere kanmayın. Bu tür seslenişlerin ne büyük felaketlere zemin hazırladığını, süslü köprüler ile uçurumların üzerilerinde, can pazarları yaşanacağını da unutmayın.

 Bugün tüm dünya insanlarının saygı ile andığı, şiirlerini insan içtenliğiyle söylediği Nazım Hikmet 19 Kasım 1951’de vatandaşlıktan çıkarıldı. Vatan haini ilan edildi. Ne büyük, ne yaman çelişki de olsa; Nazım Hikmet de bu aziz milletin içinde olan en güzel azizlerden sadece birisi.

 Bu aziz kişiye, bu büyük şaire vatan haini diyenlerin büyük kültüründen gelen siyasetçiler, yine aynı utanmazlık içinde zamanı geldiğinde Nazım’ın, bu aziz kişiliğin şiirlerinden okuyarak, yine kendi azizlerine seslendiler.

 Recep Tayip Erdoğan, Süleyman Demirel, Alpaslan Türkeş, Nazım’ın şiirini okuyan siyasetçilerden bazıları ve önemli olanlarıdır. Bu önemleri, yine büyük çelişkiler içinde yol almalarıyla da ülke siyasi tarihinde çok ciddi araştırmalarla değerlendirilip gelecek kuşaklara bir tek sözcükleri atlanmadan, olduğu gibi aktarılmalıdır.

  Bu millete, BENİM AZİZ MİLLETİM, diyerek seslenenler, yine bu milletin en güzel azizlerinden birisini; Aziz Nesin’i bıktıracak kadar azizlikler yapmışlardır. İkide birde tutuklanan Nesin, canından bezdirilmiştir.  

 Yine böyle bir tutuklama anlarında Şevki Paşa (Mutlugil) söze yumuşak tarafından girmiş;

“Senin gibi akıllı ve kültürlü birisinin nasıl olup da kominizim denen belaya kendini kaptırdığını merak ediyorum; söyler misin?” 

 Aziz milletin Aziz evladı Aziz Nesin cevap verir;

“ Paşam, beni komünist yapan sizlersiniz! Yıllarca kafama vura vura, dalıma basa basa siz Komünist ettiniz. Ben aslında sizlere inadımdan komünist oldum. Halimden de memnunum.”

 Nazım Hikmet’in İngilizce ve Fransızcaya çevrilerek dünyaya yayılan şiirine bir bakalım;

Kalbimin yarısı burada ise Doktor/ Diğer yarısı da Çin’dedir./Ordular sarı ırmağa iniyor/ Ve sonra bütün sabahlar Doktor/ Her sabahlar şafak da/ Kalbim vurulmuştur/ Yunanistan’da (…) Çok uzak ta bir yıldızla kalbim atıyor.

 Hiçbir bıkkınlık, hiçbir onursuzluk duymadan halkına, seslenen; Benim Aziz Milletim diyen politikacılar, yine bu halkın en değerli azizlerinden biri olan Sabahattin Ali şu şekilde anılmıştır; “ Hududu geçerken geberdi!”

 Ya diğer azizler; şarapnel parçalarıyla un ufak edildiler. Kurşunlarla akıttılar aziz bedenlerinin taptaze kanlarını. Akan sadece kanlar mı oldu? Hayır! Onların yaradılışlarından gelen o büyük akış; sevgi, bilgi, görgü ve aydınlanma akışı; zannedildi ki, şarapnel, kurşun, darağacı ile yok edilecek.

 Başın öne eğilmesin/Aldırma gönül aldırma, diyerek dilden gönle, gönülden uzaya kazınan bu dizelerin şairi, aziz kişisi Sabahattin Ali’ye aittir. Bu dizelerin şarkısı gökyüzüne yayılınca duygulanmayan, içinde eziklik veya erdem hissetmeyen kaç insan vardır acaba?

 Bu millete, benim aziz milletim, diye seslenenlerin ayıp hisleri körelmiştir. Ama hududu geçerken geberdi, bir komünist daha yok oldu, diyerek sevinen kişilere yine bu milletin gerçek azizi Sabahattin Ali şu cevabı verir;

“ Tarih ve millet karşısında bu memleketin aydınlarının ayıp hissi çok büyüktür. Korkunç haksızlıklar karşısında seyirci kalmak, tarih karşısında ebediyen utanmak için yetmez mi?”

 Güven Serin 



18 Mayıs 2011 Çarşamba

KURTULUŞA GİDEN YOL: 19 MAYIS

Kamera; Güven  Muratlı Tren İstasyonu
Küçük taş bir mekan... Gidenleri, gelenleri
hoşgeldinlerle uğurluyor ve karşılıyor...
Savaş,zorunlu olmadıkça bir cinayettir,
demiş Mustafa Kemal.
Bir başka filozof,yazar; "savaşın
kendisine savaş açmalıyız." der...
Savaşarak ilerleseydi insanlık; bugün savaşlar
olur muydu acaba?
Hillebazlığın dört yüz çeşidi olur da,
savaşların olmaz mı? Şimdi, yarın; sürekli
kılık değiştiren soylu efendiler ile kendi
soylu savaşımızı vereceğiz...

KURTULUŞA GİDEN YOL; 19 MAYIS



 Tarih, kapkaranlık odada bekleyen milyonlarca kitap gibidir. Bize düşen görev; ışığı yakıp elimize alacağımız bir kitabı taraf olduğumuz taraftan; tarafsız gözlerle okumaya başlamaktır. İnsan kendi tarihini bilmiyorsa; tarih dediğin birkaç savaşın övünçlü ganimetleri olarak anıyorsa; tarihe en büyük ayıbı yapmış olur. Tarih, bize konuşma, aynı zamanda konuşmama; utanma ve övünmeyi layıkıyla öğretir.

 Kazandığımız bilmem kaç milyon kilometrekare övünç kaynağı mıdır acaba? Yoksa kaybettiğimiz bilmem kaç kilometrekare toprak mı düşün kaynağı olabilir! Tarih, övünçleri ve ayıpları mükemmel bir denge içinde ortaya çıkarır. Düşünmeye zorlar düşünmeyi unutmuş beyin hücrelerimize.

 Tarih, aynı zamanda övgü ve yergilerle gündemden düşürmediğimiz büyük; çok büyük insanları da insanlığa giden yolda irdeleyip hak ettikleri veya hak etmedikleri yere koymamızı sağlar. Tarih, aynı zamanda insan denen zavallı canlının hırçınlıklarını, yalanlarını, soysuzluklarını da tabiatın, felsefenin yardımı ile tertemiz hale getirir. Çünkü geçmişin soylu hatırı; bugünü ve geleceği daha iyi düzenleyebilir…

 Daha bir yüzyıl bile olmadı kurtuluşa giden yoldaki yaşanmışlıkların tarihe emanet oluşu. Bir yüzyıla yakın bir süre önce 600 yıllık kocaman bir imparatorluk çöküyordu. Çöküntü sadece kendi içinde olsa iyi; aynı zamanda üzerimize çöken başka milletlerin ağılığı; İngilizler, Yunanlılar, Fransızlar, Ruslar… Ağırlık; milyonlarca kilometreye yayılmış imparatorluğu 1 milyon kilometrenin altına düşürmüş; şimdi buda yok edilecekti.

Muhteşem hazineleri, uygarlıkları bağrında taşıyan Anadolu, Trakya kâğıt üzerinde de servis edilmişti. Ve yemeğe uzanan eller; İstanbul’daydı, İzmir’deydi, Gaziantep’teydi.

Tarihin ışığı göz kamaştırmadığı gibi insanı sarhoş da etmez. Yıl 1919 ve Mayıs günü bir Mustafa Kemal yeni bir başlangıca; son toprak parçasında yaşayan Türkiye’nin miladını oluşturmaya Samsun’a gidiyor.

 Falih Rıfkı Atay, o günleri şöyle anlatıyor: “ Yurtsever Osmanlı aydınları arayış içindedir. Ne yapsak da milli bir uyanış hareketine dönüştürebiliriz! Esat Paşanın evinde toplanmışlar dertleşiyorlar. Aralarında Prof. Akçura oğlu Yusuf ve Ferit(Tek) Beyler de var. Hepsinin birleştiği nokta İstanbul düşman baskısı altındadır. Çıkar yol Anadolu’yu hazırlamaktır. Fakat kim yapabilir bunu? Kimi göndermeli Anadolu’ya? Rafet Bey(Bele) Jandarma Komutanı, Gazze savaşlarında tanınmıştır. Bir defa da ona danışalım, diye karar vermişler. Kendisini toplantıya çağırıp fikrini almak istemişler. Rafet Bey:

- Siz düşünün, ben de aradığınız adamın kim olabileceğini araştırayım, gelecek defa görüşürüz, der.

Ertesi toplantıda sormuş:

—Kimi tasarladınız?

—Rauf Bey’e (Orbay) ne dersiniz?

—Yüzde elli bulmuşsunuz, Bende bir yüzde yüz var, bizi kurtarır ama sonra biz ondan nasıl kurtulabiliriz, bilmem.

—Canım gâvura kalmaktansa ona kalırız.

- Mustafa Kemal, der.

 İttihatçıların daha Selanik’te iken vurdukları damga üstündedir: “Haris” dir, hiçbir rütbe ve makama doymaz… İnsanca yaşamayı, eğlenmeyi ve içmeyi sevdiği için o devir anlayışına göre “Sefih” dir. Ve durmadan tenkit ettiği ve İttihatçıların tutumunu beğenmediği için “ uzlaşılmaz bir adamdır.

 Samsun yolculuğu bu tartışmalardan, kuşkulardan sonra bu milletin kaderine bir lütuf gibi sunuldu. İşte tarih bu yüzden gereklidir; matematik, fizik, biyoloji, tıp, felsefe, kimya kadar gereklidir… Tarihin, övgülere ihtiyacı olmadığı gibi nefrete de ihtiyacı yoktur. Tarih, damgalanmaları da, zevk ve eğlenceyi de, vatan sevgisini de, ucuz bir kişiliğe sahip olup da en ufak bir yel esintisinde yok alabilecek çınar görünümündeki çürümüş insanları da saygı ile yerli yerine koyar.

Samsun, Erzurum, Sivas ve Ankara, İstanbul görülmemiş bir kader savaşını var olmakla olmamayı yaşıyordu. Ülke insanının duyguları altüst olmuş; artık dayanacak takat kalmamıştı.

 Mustafa Kemal Ankara’ya geldiğinde cebinde 1200 TL’si kalmıştı. O da müfettişlik için verilen 20 bin liradan kalan paradandı. Yıllarca süren savaşlar yüzünden ülke perişandı. Kırklareli’nden gelen rapor: “Balkan Savaşı bölgeyi çok sarsmıştır. Eşraf çekingendir. Fedakârlık beklenemez.”

Keşan’daki 60.Tümen’in raporu: “ Yerli halk teşkilatsız, duygusuz, kaygısız ve silahsızdır. Teşkilatı isteyen yok. Ellerindeki silahları Rumlara satanlar bile var.”

 İpsala Müftüsü: “ Cihadı imam ilan edebilir! Sultanımız serbest değildir. Cihadı kimse ilan edemez.” Bolu ve Gerede de Kör İmam, Biga’da Gâvur Hoca, Düzce’de Ahmet Hoca ve daha bir sürü çete ile baş edecek bir adam; Mustafa Kemal…

 Kendi tarihini bilen insan, tarih içindeki tüm acıları, katliamları, düzenbazlıkları da öğrenir ve tarihini sadece övgüler ile süslemeyip bilgiye, vicdana dayalı öğretiler ile de örmeye başlar… Bu örgü. aynı zamanda diğer milletlerin de tarihini anlamaya, insanı insanlığa yaklaştırmaya başlatır…

GÜVEN