DON KİŞOT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DON KİŞOT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ekim 2025 Cumartesi

FAUST

 

                           ŞEYTANLA MODERN PAZARLIK

   Goethe’nin Faust eseri, sanki yıllarca içinde akademik çalışma yapmışım gibi, amatör eğilimimin tam manasıyla odağına oturmuş başyapıtlardan birisidir. Tıpkı, Cervantes’in Don Kişot’u gibi…

  Faust, belki de modern insanın kendi açmazlarını ve arayışını anlamak için başvuracağı ilk kaynaklardan birisidir.

  Edebiyatın ölümsüz zirvelerinden biri olan Goethe’nin Faust’u,her çağın insanın kendi ruhunun röntgenini çeken sihirli bir aynadır.Bilginin sınırlarına ulaşmış ama hayatın özünü kaçırmış Doktor Faust’un,ruhu karşılığında kendisine sınırsız haz ve deneyim vaat eden şeytan Mephistopheles ile yaptığı anlaşma…Görkemli ve trajik bir hikaye,19.yüzyılın tozlu sayfalarından çıkıp 21.yüzyılın dijital dünyasında-labirentlerinde,ofis-işyeri,alışveriş merkezlerinin gölgesinde ve akıllı telefonlarımızın ekranlarında yeniden hayat buluyor.Sadece karakterler ve sahne değişti.O büyük anlaşmanın günümüzdeki yansımalarına bakalım.

   Doktor Faust’un trajedisi, her şeyi bilmenin getirdiği derin tatminsizlikti. Kütüphanesindeki binlerce kitaba rağmen hayatın coşkusunu, aşkın ateşini, anın saf hazzını tadamıyordu. Bilgiye doymuş ama bilgeliğe açtı.

   Bugünün,21.yüzyılın modern Faust’u kim mi? O,biziz. Cebimizdeki küçük cam, metal kutularla tüm insanlık tarihinin bilgisine saniyeler içinde ulaşabilen, dünyanın öbür ucundaki bir olayı anında öğrenebilen, yüzlerce “arkadaşa” ve binlerce “takipçiye” sahip modern bireyiz. Ancak bu bilgi bombardımanı altında ne kadar bilgeleşebildik? Sonsuz bir içerik akımına maruz kalırken, dikkat süremiz kısalıyor, derinlemesine düşünme yetimiz köreliyor. Faust gibi “her şeyi biliyor” ama bir dost meclisindeki sıcak sohbetin, bir sanat eserinin karşısında huşu içinde durmanın veya sadece hiçbir şey yapmamanın getirdiği içsel huzuru hissedemiyoruz. İçimizdeki bu boşluk, bu anlamsızlık hissi, şeytanın kulağımıza fısıldaması için en uygun ortamı yaratıyor.

  Goethe’nin Mephisto’su, somut bir varlıktı; pazarlık yapar, kanla sözleşme imzalatırdı. Günümüzün Mephisto’su ise çok daha sinsi, soyut ve her yere sinmiş durumda: O, bize anlık tatmin, kolay şöhret ve zahmetsiz başarı vaat eden sistemin ta kendisidir.

  Sosyal medya sunumları-paylaşımları,”beğeni” ve “paylaşım”larla ruhumuzu okşayan yeni Mephisto’dur. Bize der ki: “Neden yıllarını bir zanaatla ustalaşmaya harcayasın ki?”Bir dakikalık bir videoyla milyonlara ulaşabilirsin.”Bize fısıldar: “ Neden zorlu ve sancılı bir kendini tanıma yolculuğuna çıkasın?” İşte sana benzeyen insanların olduğu bir ‘yankı odası’,burada kendini güvende ve haklı hissedeceksin.”

  Bu yeni şeytan, ruhumuzu kanla imzalanmış bir sözleşmeyle değil, her gün “ kullanım koşullarını kabul ediyorum” butonunu tıklayarak parça parça satın alır. Mahremiyetimizi veri karşılığında, sabrımızı anlık eğlenceler karşılığında gönüllü olarak teslim ederiz. Toplum, derin bağlar kuran bireylerden, bir sonraki “trend-eğilim”e kadar birbirini izleyen koşuculara dönüşür.

   Faust eserinin en can alıcı dersi belki de sonundadır. Dr.Faust tüm hastalarına, zaaflarına ve Mephisto ile yaptığı anlaşmaya rağmen, son anına kadar “ çabalamaktan” vazgeçmediği için kurtuluşun bir aşamasına erişir. Onun kurtuluşu, kusursuzluğunda değil, bitmeyen arayışında, daha iyiye ve daha güzele duyduğu o insani özlemde gizlidir.

   İşte günümüzün şeytanı anlaşmasından çıkış yolu tam da bu noktada beliriyor. Mephisto’nun bize en tehlikeli zehir, “çabalamaktan vazgeçme” illüzyonudur-yanılsamadır. Kolay olanı, hazır olanı, algoritmanın bize uygun gördüğü pasifçe tüketmeyi önerir.

  Panzehir yine Faust’un ruhunda gizlidir. Bir saatliğine telefonu kapatıp zor bir kitabı anlamaya çalışmak. Bir “like” ,”beğeni” uğruna değil, sadece yaratmanın saf keyfi için bir şeyler çizmek, yazmak, beslenmek.

Popüler görüşleri tekrarlamak yerine, rahatsız edici bile olsa da kendi hakikatimizi aramak.

Sanat kalabalıkların sahte alkışları yerine, bir insanın gözlerinin içine bakarak gerçek bir bağ kurmak.

   Mephisto, cebimizdeki ekranda bize sonsuz vaatler sunarken, içimizdeki Faust’un o doymak bilmez arayışını ve çabalarını iradesini canlı tutmak zorundayız.

  Aksi takdirde, ruhumuzu sattığımızın farkına vardığımızda, geriye ne haz kalır ne hayat. Sadece Mephisto’nun o alaycı kahkahası…

 Güven SERİN 

   



3 Ekim 2019 Perşembe

DON KİŞOT






                                       DON KİŞOT-DON QUİJOTE




  O bir çılgın, budala; yoksa bir dahi mi? Bazı ve en gerçekçi yorumlara göre ise; “ O gezgin şövalye olmayı oynayan bir kişidir.”

  Johan Huizinga’ya oyunu şöyle yorumlar; “ Oyunun dört temel özelliği vardır; Özgürlük, tarafsızlık, sınırlılık ve düzen. Bütün bu özellikleri Don Kişot-Don Quijote’nin şövalyeliğinde sınayabiliriz. Don Kişot, kendisini ideal yere ve zamana yerleştirir; özgürlüğüne, tarafsızlığına, inzivasına ve sınırlarına sadıktır. Ta ki sonunda yenik düşüp oyunu terk ederek Hıristiyan ‘aklı başında lığa’ dönüşüne ve bu yüzden ölüşüne kadar!”

  Kitaplığımın kitaplarına bakarken yaklaşık bin sayfaya sahip Cervantes’in Don Kişot eserine ayrı bir sevgiyle sarılıyorum. Çok sevdiğim bir insan oradan bir kitap almak istese; bir hediye algısı yaratılsa, Don Kişot, hiçbir zaman verilmeyecek hediyelerden birisidir.

  Her olgunluk eşiğinde ağır ağır okunacak; Don Kişot’un çılgın, çıldırmış felsefesiyle o hüzünlü bakışın peşinden yürümek bize iyi gelecektir. Bana oldukça iyi geliyor; kendi özgürlük alanımı, yetinen, yaşama sadık sıradan bir insanın, edebi dünyanın uzatılan elleriyle çocuk serbestliğine atılan adımlar gibi…

  Don Kişot’un çılgın halinin bana sunduğu şey; neredeyse çocukluğumun tamamı. Yaşlı dut ağacının her dalına tünemiş bir kuş misali bir çocuk; gülfidanları arasına derme çatma bir kulübe inşa eden, saray mimari kadar gururlu ve onurlu bir insan. Çiçeklerin açma vaktini hiç kaçırmadan, sırasıyla; sümbüllerden zambaklara, erguvan ve güllere kadar olan o ince detayları, erik ağaçlarından süzülen yapışkanlara kadar; upuzun, derin ve çıldırmış bir çocukluk…

  Dehaların ortaya koyduğu; yarattığı eserlerin peşinde koşan araştırmacılar her daim şaşırmaya, çelişkiye düşmeye mehillidirler.

  Cervantes araştırmacılarından Miguel de Umamuno; Don Kişot’un; yani saygıdeğer şövalyenin aklını kaybetmesine şöyle bir yorum yapar;

  “ O aklını, bizim için, bizim yararımıza, bize ruhani cömertliğin ölümsüz bir örneğini bırakmak için kaybetmiştir.

  Ve sözcükleri Harold Bloom tamamlar; “ Yani Don Kişot bizim sıcaklığımızı, hayal gücümüzün kıtlığını telafi etmek için çıldırır.”

  Ya aklı kıt görünen, fakir bir köylü olan Sancho; her defasında Don Kişot’a inanan, bir adanın valisi olacağı hayaliyle şövalyenin peşinde koşan Sancho, Don Kişot’un tamamlayıcısıdır. Birbirini bütünleyen iki dost; çıldırma anına ve bütün çılgın hayallere tanıklık eden bir kafadar…

  Don Kişot; yani hüzünlü ve özgür şövalyenin hayalinde yarattığı erişilmez, üzerine toz zerreciği dahi kondurulamaz olan Dulcinea; hepimizin düşlerini süslemez mi? Tıpkı, Dante’nin yarattığı o eşsiz sevgili; Beatrice gibi…

  Neredeyse bütün eşsiz sevgililer; erişilmezdir! Kerem’in Aslı’ya olan, Ferhat'ın Şirin'e süzülen sevdası gibi…

  Bir yerde bu konuyu; yani dünya edebiyatının zirvesine oturmuş olanlardan birisi olan Carventes’in Don Kişot eserini, ders niteliğinde araştırıp yorumlayan H.Bloom şu sözlerle neredeyse son vuruşu yapar;

  “ Eğer mağduru başka kadınlar ya da erkekler tarafından aldatılmazsa deliliğin ne anlamı vardır? Hiç kimse, hatta Don Kişot’un kendisi bile Don Kişot’dan yararlanamaz. Yel değirmenlerini canavar, kukla gösterilerini gerçeklik sanar fakat kimse onunla dalga geçmez çünkü o zekâsıyla sizi yener. Onun deliliği edebi bir deliliktir.”

 
Güven Serin

5 Temmuz 2017 Çarşamba

DON KİŞOT





                                 HÜZÜNLÜ YÜZ, DON KİŞOT


  Bu ifade, sesleniş Mançalı şövalye Don Kişot için biçilmiş kaftan gibi… Kederli Yüz; hüznün biraz daha derini olmalı.

  Miguel Cervantes’in tüm dünya insanına bağışladığı, edebi, felsefi ve sosyolojik dünyamıza, hiçbir zaman olmadığı kadar anlam yükleyen kederli yüz… O bir şövalye… Her daim dayak yiyen bir beyefendi…

  Her beyefendinin, şövalyenin bir yardımcısı olduğu gibi, Sancho Panza’da öyle; Don Kişot’un yardımcısıdır. Her daim, onun deliliklerine, büyük sancılarına, imgelerine tanıklık eden, ruhu saf şişman, kısa boylu adam.

  Günümüz insanı; yani popüler duyarlılığı, hazırcı ve benzer taklitlere, kavramlara neredeyse köle olan insanımızın söylemlerinden çoğunlukla duyduğum şeydir;”sanal dünyanın ne önemi var? Sanal dünya mı; yalan dünya!”

 Siz onu, bir kez Don Kişota sorun! İmgelerin, inanmış ve dayanılmaz bir istikrar içerisinde savunulması, yaşanır hale gelmesi; olmayan Dülcinea isimli çirkin bir kızın, kadının veya fahişenin; insan kılığında, zarafetin en zarif olanına, sevgilinin en saygın duruşuna kavuşulduğunu görün bir kez…

  Don Kişot’un Dülcinea’sı da böyle bir güzellik, eşsizlik taşır. Ona, hele bir laf atın! Karşınızda Don Kişot’u bulursunuz.


  Olmasaydı Cervantes ve Don Kişot; hiçbir zaman bu kadar güzel, anlamlı ve kalıcı bir destana dönüşmezdi yel değirmenleri. Düşlerin, bu kadar gerçek, gerçek diye bildiğimiz nice ağır lafın ise nü büyük yalan, yetersiz bir algı yarattığı sorgulanmazdı.

 Don Kişot’tur çirkini güzel kılan. Sevmenin gücüdür; dokunmadan da, koklamadan da, sevilip, yoktan yaratmanın edebi, felsefi gücü… En sıska atların; Rosinante gibi atların bile ne büyük saygıyı hak ettiğini, hiç eskimeyen, paslanıp tozlanmayan sözcükler, sözcükleri bir araya getiren eserle kanıtlar Cervantes

  Cervantes’in bu büyük eserini elinize her alışınızda; zaman, zamansızlıkla; yüzyıllar, hiçbir öneme sahip olmamışçasına sıyrılıp, güne sahne aralar. Sahne, diye bir ses duyarsınız; Mança’lı Şövalye Don Kişot’un sıska beygiri üzerinde, Dulcinea’sı, kahramanlıklarını işitsin diye, maceradan maceraya koşan kahramanı okuyunca.

 Bu kahraman bildiğiniz yücelikten, kas, şiddet çabukluğundan beslenen değil, her seferinde dayak, sopa yiyip, her seferinde ayrı bir edebi, felsefi mazeret bulup, macerasına sıska bedeni ve beygiriyle devam eden bir insandır…

 Hüzünlü yüzün daimiliği, zaman zaman, en yüce şairlere, filozoflara rakip olacak, onları geride bırakacak söylemlere ruh ve can veren bir insana da dönüşür.

 Edebi dünyanın bir başka hüzünlü yüzü daha vardır. Turgenyev… Tolstoy ile büyük çekişme içinde olan, her seferinde düelloya tutuşan ama bunu her seferinde erteleyen; tam 17 yılı böyle, oyalama, telaş ve kahramanlık içerisinde geçiren bir başka edebi, felsefi yüz…

  Don Kişot ile arasında yüzyıllara varan zaman kaymaları olsa bile, benzer yanları da, onları ortak bir gezegenin sahipleri yapar. Tolstoy ile Dostoyevski’nin kumar tutkuları ve kaybedişleri bitmediği gibi; Turgenyev’e borçları da bitmez. Dostoyevski borcunu ödemek için dokuz yıl beklediği de olur.

 Edebi düşünce içinde, insanlığın ortak alanları, hislerini kavrayan yazar ve şairlerin yarattıkları eserler de tüm insanlığa, daha doğmadan ait oluyorlar. Don Kişot, tüm insanlığın eseri olduğu kadar, zamansızlığın da yapıtıdır. Nice kederli yüzün, hüznün anlatamadıklarını anlamlandıran, korkunç, vahşi güçlere meydan okuyan; üstelik sıska bir at, yamuk bir mızrak ve kılıç, hasta, sıska bir adam direnciyle…

  Hangi kahraman; her seferinde dayak, sopa yer, en çirkin, en olmadık bir düşü, gerçeklerden daha gerçek, yüce ve saygın yapabilir? Bu bir destansı yapıt olduğu kadar, gerçek, yasa, gelenek, yücelik, kahramanlık bildiklerimizi de tekrar tekrar sorgulamak anlamına geliyor.

 Çirkin, güçsüz, düş diye hor gördüklerimiz; cennetin, büyük genişliği, evrenin muhteşem bir parçası olduğunu bilmeden yaşamak; ne büyük bir kayıp…

  Don Kişot,bir yaşam iksiri…Yenilmez düşmanla savaşmak,katlanılmaz acılara katlanmak,imkansız düşü;sevilmez,bulunmaz denen en çirkin kadını,en yüce sevgiyle şereflendirmek…İmkansızın düşünü düşlemek;sadece Don Kişot’un hakkıdır;her daim sopa yiyen,dayaktan korkmayan kahraman şövalyenin…


 Güven Serin 

18 Ağustos 2016 Perşembe

ŞÖVALYE İLKELERİ


İNTERNET'TEN




ŞÖVALYE İLKELERİ
-------------------------


 Kendimi bilip, sosyolojinin, erdemin, centilmenliğin ne demek ve nasıl bir şey olduğunu hissetmek fikri ilk önce bütün bunların karşılığı Türk olmak anlamı taşıyordu. Yani, ait olduğum büyük topluluğa, şövalyeliğe ait bütün ilkeler nasıl vazgeçilmezse, Türk’ün de vazgeçilmezlik ilkelerinin onlar olacağını düşündüm;

 Cömertliği, savunmasız olana el kalkmayışı, kutsal saydığı dava için canını ortaya koyması; sözüne sadık olması, ülkesini sevmesi gibi…

 Olgunlaştıkça, sosyolojik gerçekleri öğrendikçe bütün milletlerin kendi içinde şövalyeleri ve aynı milletin kendi içinde şövalyelerin savaştığı bütün ilkeleri ucuzlatan, değersiz kılan; bencil, çirkin, hilebazların olduğunu anladım.

 Bütün olanlar karşısında ülke olarak travma hali yaygın bir kalıcılık gösterse dahi, artık evrensel bir anlam taşıyan, doğruluk, centilmenlik, cömertlik, ülke sevgisi; ruhuma en güzel esintileri, hasta olan bir insana en değerli şifa kaynağı gibi dökülüyor.

 Toplumumuzda öyle bir yere geldik ki; herkes ADALET diye bağırıyor; ama içinde ki adaleti, cömertliği her bir daha ki sefere erteliyor. Ertelediğimiz her doğru, cömert, adil şey; toplumsal olarak çekeceğimiz acının, incinmenin de karşılığı olduğu ortadadır.

 Don Kişot, tam da bu yüzden sevildi. Hayali de olsa sevdiği bir tek kadına ait olmayı, her daim ülke sevdasını, cömertilği, adaleti, hoşgörüsüyle; artık bir hayalin içinde de olsa, devlerin karşısına kılıç sallayan o büyük savaşçı, kendini savunamayan, düşkün, aciz durumda olanların elinden tutmayı insana yüce bir tohum olarak hediye etmiştir.

 Bu yüzdendir şövalye Don Kişot’un dünya klasiği, tüm zamanların en çok okunan, satılan kitap oluşu; bütün insanlara ait olan ilkeleri taşıması, her ne olursa olsun savunması…

 Güven Serin 

5 Nisan 2014 Cumartesi

DOĞA YASASI VE RÜZGARIN SESİ


Kamera; Güven   Şile

"Hey aylak, hey meşgul okuyucu! " 



DOĞA YASASI ve RÜZGARIN SESİ

  Otuz yıllık kütüphane yolculuğum hep aynı çocuksu heyecan ile yeni bir keşif yapacak kâşif gibi, bugün, hangi kitabı-kitapları alacağım, hangi yazarın dünyasına konuk olup, ondan süzülen cevherleri kendi ovama akıtacağım düşüncesiyle kütüphanenin yolunu tuttum.

  Kütüphane sokağında keser sesleri, testere gidip gelmeleri ve taze bir talaş kokusu; ahşabın, zanaatin kokusu yayılıyordu etrafa. Yeni onarılan, eski ahşap binaların insana ve huzura yakışan görüntüleri ağır ağır, ortaya çıkmaya başladı. Bu sokaktan her gün geçsem, hiç bıkmayacağım biliyorum; bir senfoni orkestrasının sesleri gibi; testere, keser ve ahşabın toprak, çiçek, odun kokuları…

 Kütüphane dönüşü, güneşin bonkör ışıklarından biraz daha fazla yararlanmak için denize bakan tarafından Rokoczi Müzesinin hemen yanından ilerledim. Rüzgâr, ahşap binaları yalayarak, sanki onlarla sohbet ederek kendini belli ediyordu. Bu ses, sanki doğanın muhteşem yasasını; olmazsa olmaz olan, değişimi, yenilenmeyi ve döngünün yaşama akan biricik kuralını da hatırlatıyor; ölüm ve yaşam, birbirinden ayrılmaz iki parça…

 Haylaz olmanın en karlı tarafı, daima çocuk kalırsınız. Çocuk ve haylaz tarafımla rüzgarın sesini dinleye dinleye bir başka rüzgarı, bir esere imza atmış Cervantes’i ve büyük eseri Don Qujote’yi düşünmeden edemedim.

 Cervantes’in dünya klasiklerine armağan ettiği bu büyük eser, insanı, aklı, mizahı ve doğanın yasalarını hissetmek adına oldukça önemli. İşte o zaman, rüzgarı, yağmuru, fırtınayı, geceyi ve gündüzü, ölümü, yok oluşu bilerek yaşar ve yaşamın her türlü anından tat alırsınız; bazen, acı ve hüzün en zirve haliyle size seslense bile…

 Arif Dino bir gün Yaşar Kemal’e bir koli kitap hediye eder. Bu hediyelere oldukça sevinen Yaşar Kemal, kitap kolisini açınca şaşırır; çünkü içinde aynı kitaptan üç adet çıkar. Bu kitap, Cervantes’in Don Qujote romanından başkası değildir. Yaşar Kemal şaşırır ve Arif Dino bir yanlışlık yaptı sanarak, aynı kitaptan üç adet yolladığını söyler. Arif Dino;

“ Hayır, yanlışlık yapmadım, bu kitabın ne kadar önemli olduğunu anlatmak istedim; birine bıkarsan, diğerini oku!” der…

 Şimdi, bir fırtına gibi yağan bilgi karmaşası içinde bu kitabın girişinden, Cervantes’e ait bir seslenişi, doğa yasası gibi, içimizi ısıtan, üşüten ve bize yaşam hakkı sunan sözcüklerin bir kaçını sizlerle paylaşacağım;

  Aylak Okuyucu,
  Yemin etmiyorum ama inanman gerekin ki zihnimin çocuğu olan bu kitabın hayal edebilecek en güzel, en hoş, en alaycı, yapıt olmasını istedim; ama her varlığın kendi benzerini yaratmasını isteyen doğa yasasına karşı çıkmadım. Şu benim çorak, iyi işlenmiş zihnimde kafası hiç kimsenin düşünemeyeceği kadar acayip şeylerle dolu kuru, çelimsiz, çılgın bir çocuğun hikâyesinden başka ne anlatıla bilinirdi ki! Üstelik bu hikâye insana hüzün veren gürültülerden başka bir şeyin duyulmadığı rahatsız ve huzursuz günlerin geçtiği bir hapishanede hayat bulmak zorunda kalmışsa!”

 Hey meşgul okuyucu, bir sayfalık makaleye bile uzun görürsün. Bir tek sözcüğü bile bir iki harfe indirgemiş hızlı hayatın yorgun bedeni; biraz duraksamak, bazen şairlere, ressamlara, ilim adamlarına, sıradan halkın yaşayışına, doğanın yaşam döngüsünü en iyi takip eden, çiçeklere, ağaçlara ve kuşlara zaman ayırmak gerekir; bir parça zaman, sizi değerli meşguliyetiniz den ayırmadığı, koparmadığı gibi size bir şey de kaybettirmez; biraz düşünür, belki de oyalanırsınız!”

 Güven Serin 









 



27 Mart 2014 Perşembe

MUHZUN YÜZLÜ ŞÖVALYE


Kamera; Güven   Büyükada


MAHZUN YÜZLÜ ŞÖVALYE

  Genç arkadaşıma sordum; Kadim zamanlarda, bizler arkadaşlarımızla, sevgilimizle mektuplaşırdık. Mektubu beklemek, geldiğinde sözcükleri, onu yazan kalemi, tutan parmakları koklamak ayrı bir şeydi. Şimdi, sizleri bilgisayar ve telefonlarla zamana karşı yarışır gibisiniz; elektronik postalarda duygusal, romantik veya uzun uzun sözcüklerden oluşan mektuplar yazıyor musunuz?

  Genç adam beni tanımasa, belki de dalga geçerek cevap verecekti. Yüzüme baktı, soru soran bakışların ciddi olduğunu görünce daha şimdiden yorgun düşmüş bedeniyle cevap verdi;

  “Hayır, böyle şeşler yazmıyoruz. Çok kısa harflerle anlaşıyoruz. NH. (Ne Haber!) Nİ (Ne İş!) Anlık ve çok kısa. Öyle uzun uzun yazsak, arkadaşımız veya sevgilimiz şaşırır, hatta şaşkına döner. Okumaktan sıkılacağı gibi, bir dahaki severe okumaz bile. “

  Ne garip şey, konuşma dili kimyadaki elementlerin simgesi gibi olmuş. Bu formüllerden beş on tane ezberledin mi, gerisi kolay yani…

  Peki dedim, bir zamanlar; yani kadim zamanlarda çok büyük bir insan yaşadı. Yazının, düşüncenin, mizahın büyük ustası Miguel de Carvantes, bilir misin? Kim o, anımsayamadım, dedi. Hani meşhur kahraman, yel değirmenlerine karşı savaşan, hiç görmediği kadına deli gibi aşık, doğrunun ve mazlumun yanında, kötünün ve düzenbazın karşısında duran şövalye Don Quıjote.

 Tamam, duydum onu. Yel Değirmenlerine karşı korkusuzca savaşan adam! Evet, o. Bu şövalye, bu korkusuz kahraman oldukça iyi mektup yazardı. Dur sana onun mektuplarından en kısa olanlarından söz edeyim. Hayalinde yarattığı sevgiliye en kıymetli sözcüklerin en içten duyguların tetiklemesiyle; bak dinle;

 “ Yüce ve soylu hanımefendi! Ey Tonosolu Dulcinea, yokluğunun acısını yüreğinin derinliklerinde duyan insan, kendisi hasta olduğu halde, sağlık dilekleri yolluyor sana. Güzel gözlerinin bana hâla hor bakacaksa, bana değer vermeyeceksen, beni küçümseyeceksen, çok sabırlı olmama rağmen bu acıya dayanamayacağım artık; çok uzun süredir bırakmıyor beni ve çok da yakıcı çünkü.

  Ey nankör sevgili, ey tatlı düşman, seyisim Sancho, senin aşkının yüzünden düştüğüm durumu anlatacak sana. Yardım etmek istiyorsan, dediğin her şeyi yerine getirmeye hazırım; yoksa bildiğini yaparsın. Kendimi öldüreceğim ve böylece o taş yürekliliğine ve kendi isteklerime uygun davranmış olacağım.

  Ölünceye kadar senin olan ‘Mahzun Yüzlü Şövalye’ “

 Genç adam bu hikâyeyi ilgiyle dinledikten sonra sadece gülümsedi. Masal gibi, diyerek anlık iletişimlere geri döndü; belki de meşhur şövalyeyi birkaç kelimede bildiğini sanarak…

  Her devir kendi güzelliği ile çirkinliğini, kendi eksikliği ile fazlalığını yaratır. Evrenin yaşam üzerinde en büyük çelişkileri yine yaşamın içinde, bizim çok yakınımızda dolaşır.

  Yaşama, evrenin ulaşılmaz ebedi gücüne bir parça inanmışlık varsa, hiçbir şeyin aynı kalmayacağını bilen bilgiye biraz tutunmuşsak, bizi insan bataklığına sürükleyen bilgisizlikten, ezber yaşamlardan, kokuşmuş geleneklerden hızla uzaklaşır; yeni keşiflerin insanca olanlarını seçeriz; akıl, merhamet ve sanat dolu donanımlardan asla ama asla zarar gelmez; faydaya dönüktür; yaşama ve yaşatmaya dönük…

 Ülkeyi gençliğe emanet eden o yüce insanın bu konuda söylediği bir söz vardı;

 “ Faaliyet, yaşamın kendisidir.”

 Güven Serin