ÖZGÜRLÜK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÖZGÜRLÜK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Kasım 2024 Cuma

BÜTÜN TAŞLAR ÖZGÜRLÜK ANITI İÇİN YONTULMUŞTUR

 

İNTERNET

       BÜTÜN TAŞLAR ÖZGÜRLÜK ANITI İÇİN YONTULMUŞTUR

       İnsanlığın her daim peşinden koştuğu bir şeydir özgürlük. Uğrunda yüz binlerce, milyonlarca insanın öldüğü inançtır özgürlük…

  Saint-Just (Fransız devrimci. Asker ve siyasi lider.) ; “ Bütün taşlar özgürlük anıtı için yontulmuştur. Sözünden yola çıkarak bu konuyu siz değerli okuyucular ile irdelemek istiyorum. Bu sözlere karşılık Albert Camus “ Aynı taşlarla ona bir tapınak da, bir mezar da yapabilirsiniz.” Sözleri, belki de tüm zamanlarda insanları, yani bizleri bize anlatacaktır…

    Özgürlüğü, ilerlemeyi, dönüşümü hep başka insanlara, ülkelere yükleyen, onlardan bekleyen insanın insanlık yolculuğundaki bıkkınlığını, sıkılma halini bilmeyen var mıdır? Ne alırsak alalım, ne edinirsek edinelim bir sisteme, bir mülke, rütbeye kendimizden fazla değer verip, onu abartı sınırları içinde tapılacak hale getiren de biziz. Veya tam tersine yuh çekip yok sayan da yine bizim deneyim, görgü ve bilgimizi, aynı zamanda özgürlüğümüzü da anlatmıyor mu?

  Çevreme, yakınlarıma veya uzaklarda bulunan tanıdıklara samimiyet ve ön yargısız baktığımda bile, o büyük edinimlerin, büyük kavgaların sonunda bir türlü gıpta edilecek huzuru yakalayamadıkları, hep arayıp arayacaklarını görmek, ne kadar özgür olup olmadığımızı da anlatıyor gibi…

  Bilginin, görgünün, deneyimin, insanın özgür iradesinin olmadığı yerlerde; öfke, kırgınlık ve yalnızlık kol gezmeye başlıyor. Bugünün karşılığı da bu değil midir? Tam olarak kim kimi dinliyor? Baskın bir kabul edilme, beğenilme, takdir duygusunu hissetmek için her türlü komedi, aksiyon-hareket içinde olan insanın, insanların yüzlerindeki yorgunluk, bıkkınlık neyi ve neleri anlatıyor olabilir?

   Saint-Just’un özgürlük uğruna çok değer verdiği ülkesinde, Paris Devrim Meydanı’nda, boynunun giyotinle kesilmesi kaç kişinin umurunda? Hiçbir gelişmenin, toplumsal, kültürel zenginliklerin kolay kazanılmadığının fedakâr insanlarını, kahramanlarını bilmek için hiçbir çaba harcamadığımız gibi, ah bire tekrar eden tarihi, değiştirmek adına mantığın, felsefenin, bilginin, özgürlük bilincinin oluşması adına sadece hormonlu bilgi, zevk ve sefa içinde olmamızın karşılığı yine o büyük insanlık sofrasında, yalnızlığımızı da pekiştirmiyor mu?

   Bütün taşlar özgürlük için yontulmuşsa, o taşların bir tapınak mı yoksa bir mezara mı dönüşeceğine kim karar verebilir? Bizlerin samimi duyguları, öğrenme isteği, yaşam enerjimiz, bilgiye susamış halimiz söz sahibi olmaz mı? Pekâlâ olabilir… İnsanın önce kendisine dürüst davranıp, kendisini inşa etme becerisi için yola koyulması muhteşem bir yol ve yolculuk değil de nedir? Bu yola ister çıraklık duyguları, isterseniz kalfa veya ustalık tutkuları içinde çıkın, eninde sonunda yaşamın her evresinde, sizin bulunduğunuz her ortamda birkaç taş bulup yontacak oluşunuzu biliyorum…

   Bu taşlar, bazen bir şiir, resim, öykü şeklinde olacaktır. Bazen de, siyasi, toplumsal bir önder, kahraman olarak düşler ülkesinde olduğu sanılan ölümsüzlük heyecanı içinde haykıracak;

   “ Öyle safça, ben mutluyum…” ,başkaları mutluluğunuzu onaylamak için değil, saf haldeki durumunuzu anlatmak için gülümseyeceksiniz…

Güven  SERİN

 

 

 

  



16 Mayıs 2023 Salı

TEKİRDAĞLI İKİ KADIN

 

İnternet

                                         TEKİRDAĞLI İKİ KADIN

  

  İzninizle, Tekirdağlı iki kadından söz edeceğim siz değerli okuyuculara. Aralarında 20 yaş fark olan iki kadından…

   Daha genç olan, Tekirdağ'ın en öne çıkan, gözde okullarından mezun oldu. Diğeri ise ilkokulu ancak bitirdi. Erken atıldı yaşam denen durmadan akan zaman nehrinin içine.

   Genç olanı Türkiye'nin öne çıkan en eski üniversitelerin birisinden mezun olmakla kalmadı, yüksek lisans ve daha ötelere uzandı. Bir yabancı dil bitmez, ikincisi de olsun dedi.

  Diğeri, bildik yolun yolcusu olmuş, halkın dilinde rütbelerini kurumlardan değil, yaşamın kendisinden almış… Genç olan Tekirdağlı kadın, iyi huyunun, öğrenmeye ve başarıya olan açlığın ödülü olan işi bulup yuvasını çoktan kurmuş.

  Daha yaşlı olan kadın da öyle; durup bilmeyen koşusu, nota dizilimini bilmese de, evrenin gezegene yayılan ritmini, ahengini her daim yürür, koşar halde ve diğer insanlarla iç içe yaşarken hissetmiş…

   Günümüze uzandığımızda her iki Tekirdağlı kadın, kendi yolunda-yolculuğunda: BAŞARILILAR…

   Onları birbirinden ayıran sadece yaş-nesil farkı, daha eğitimli veya daha eğitimsiz oluşları değil. Onlar, Tekirdağlı iki kadın; aralarında çok ince bir çizgi var. Daha yaşlı, eğitimi az olanın rütbelerini tamamıyla halkın içinde oluşu belirlemiş. Daha genç olanın diplomaları ise kurumlarımız tarafından takdim edilmiş; takdirler içinde…

   Halkın içinde doğup, pişen ve yetişen ilkokul mezunu kadınımızın esnekliği ne psikologlarda, ne de sosyologlarda var. Çalışmanın, doğruluğun erdemi, kazancı yetiyor ona. Ne bir giysi seçenek derdi, ne de yaşamın içinde, uygar dünyanın peşinde koşup, ayak uydurma sancısı var üzerinde.

  En iyi okullarımızdan mezun olmuş daha genç kadının da doğruluğu, çalışkanlığı diplomaları gibi takdir alacak derecede. Dedim ya aralarında bir ince çizgi gizli. Genç kadının esnekliği, mükemmeliyetçiliği düşkün oluşundan dolayı yara almış bir kere. Daha iyisini yapacağım, en kusursuz olanı yaşayacağım düşüncesi ve düşleri onu zorluyor.

  Daha yaşlı olanın ise böyle bir derdi yok. Zaten, yaşamın içinde tökezleyerek, düşüp kalkarak buralara gelmiş. En sevdiği hobilerden birisi, yolcu olduğu yolun hareketi içinde cep telefonuyla konuşmak…

   Daha bu sabah gördüm onu; telefonu kulağında, günün en taze vaktinde, tanıdığı birisiyle her zaman olduğu gibi, bahar heyecanı ve sevgisi içinde konuşuyor. Tekirdağ’ın ünlü çorbacı dükkânına girince kapadı telefonunu. Söyledi her zaman söylediği kelle çorbasını. Üstelik “ Bol sirkeli bol sarımsaklı olsun” dedi.

   Mükemmeliyetçiliğin içinde olan genç kadınsa, bir başına çorbacıya gidip kelle çorbası içmesi düşünülemez. Hor görür böyle şeyleri kendisine. Halktan kopuk olduğundan, sokağı, caddeyi sevmediğinden değil; mükemmeliyetçiliğin yakasına yapışıp onu bırakmadığından…

   Tekirdağlı iki kadın; iki değer… Çalışkan mı çalışkanlar… Hani bir laf var ya; “ Her eve lazım olan” değerlerimizden…

   Ne güzel şey, yaşadığın şehrin insanlarını bilmek ve onları evrensel bir zekânın ve güneşimizin izdüşümü içinde izlemek, anlatmak ve tanıtmak…

 Güven SERİN 

 

 

  


4 Nisan 2023 Salı

ATLARA EZİYET SON BULSUN

 

İnternet

                            ATLARA EZİYET SON BULSUN!

    Kadim milletimizin en önem verdiği hayvanlardan birisidir at! Göç yolculukları, savaşları, barışları, oyunları neredeyse yüzlerce, binlerce öykülerin içinde hep atlar vardır.

   Cirit oyunlarından tutun da, kız almalara, kız vermelere, her türlü sportif etkinliğe atlarımızı dâhil ettiğimiz aziz milletim, bir türlü bu hayvanların yaşam kalitelerini arttıracak hakları sağlayamamıştır.

   Göçlerimiz, kırsal yaşamlar azaldıkça, hatta yok oldukça bizler de atlardan o kadar uzak kaldık ve uzaklaştık. Sanki atlar hiçbir zaman bizlere yakın olmamış gibi, bizlerin var oluş zamanlarına tanıklık etmemiş gibi, önce atlarımızı, sonra köpeklerimizi ve en kötüsü tabiata olan yakınlığımızı kaybettik…

   Özellikle Z Kuşakları gençlerin duyarlı olanları, Roman vatandaşlarımızın elinde kalmış atları görünce büyük acı çekiyorlar. Bir deri bir kemik kalmış, çoğunun ayağı topal; zorlanarak son saati bekliyor, belki de hayvanların en temiz, en masum duygularıyla yaratıcıya yalvarıyorlar: -Bu eziyet son bulsun, diye…

   Duyarlı her insan gibi çoğu zaman yanımdan geçen, ayağı topal, oldukça zayıf ve bitkin bir atın çektiği at arabasını ve kâğıt toplayıcı Roman vatandaşları görmemezlikten geliyorum. Belki de kendimden utandığım için, gördüğümü yok hükmünde sayıyorum…

   Bu sefer böyle olmadı! Bir işim dolayısıyla 100.Yıl Mahallesi Sanayi Caddesi üzerinde halk otobüsü beklerken gördüm; tek atın çektiği kâğıt toplayıcı Roman vatandaşlarımızın at arabasını. Yanı başımda duran Z Kuşağı gençler benden önce görmüşler.

   Ehliyet sınavından çıkan genç kız kazanmış olduğu sınavın başarısını sevinemeden gördü; topallayan atı. Arkadaşlarına seslendi;

—Gördünüz mü hayvancağızı; zorla gidiyor. Üstelik topallıyor da! Acaba ne yapabiliriz? Arkadaşlarından birisi;

—CİMER-İletişim Başkanlığına hemen şikâyette bulunalım!

   Gençlerin haykırışı, zorlanarak yürüyen hayvan için çektikleri acı sanki olduğu gibi bana geçmişti. Çünkü bu kanayan yaramız; yaramadı. Çok katlı evlere, sitelere ve onların korunaklı çift camlı evlerine sadece bedenlerimizi değil, ruhlarımızı duyarlılıklarımızı da saklamışız…

   Uzun uzun baktım, giden at arabasının ardından. At topallamak-la kalmıyor, düştü düşecek haliyle, gerçekten de insandan ve İNSANLIKTAN yardımı çoktan kesmiş, evrene teslim olmuşcasına ilerliyordu.

   İstanbul Adalarda bulunan atlara nefes aldırdık. Belki de kanayan vicdanları bir parça tedavi ettik. Ya son kalan atlarımız? Yoksul Roman vatandaşların ellerinde bulunan ekmek tekneleri?

   Çözümü yine matematikte, akılda, adalette gizli değil mi? Roman vatandaşlarımız bu hayvanlarla kâğıt, hurda toplayarak geçimlerini sağlıyorlar. Sağlamalılar da! Hayvan hakları yasasını bir tarafa bırakalım…

    Hayvanlar, kırların olduğu yerlere yakışmıyor mu? Şehirler, insanı bile tüketirken, yaylalar, dağlar ve ovalara yakışan, oralarda olmak isteyen bu asil hayvanları, halen olmaması gereken yerlerde yaşatıyoruz: -Bu yaşamaksa…

   İstanbul Adalar’da faytonlarda ölümü bekleyen atlarımıza nasıl bir çözüm bulunduysa, faytoncular ile adil bir şekilde anlaşıldıysa, Roman vatandaşlarımızın hurda, kâğıt toplamalarına uygun, elektrikli araçları vermeliyiz. Acı çeken, hasta ve yorgun son atları da en güzel ortamlarda, yaşamlarının son günlerinde en iyi ve özgür bir şekilde yaşatmalıyız…

 Niçin mi?

Çocuklarımızın vicdanlarına dokunmayacak, onların genç vicdanlarını acıtmayacak çözümler ne çok şey katar; biz büyüklerin görmezden geldiğimiz, artık kireç tutmuş irademiz ve düşüncelerimize…

 Güven SERİN