Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ağustos 2024 Cuma

YAŞAM İÇİNDE GİZLENMİŞ YAŞAMLAR

 


İNTERNET

                                     YAŞAMIN İÇİNE GİZLENMİŞ YAŞAMLAR

  ( Sadberk Hanım Müzesi )

   İnsanın evrimsel yolculuğu, kentleri hızla dolduran büyük toplulukların toplum bilincinin, sosyolojisinin yeterli seviyeye ulaşmaması, edebiyatın, sanatın, bilimin daha fazla ciddiye alınmaması; bizleri yaşama karşı yavan bakışlar içinde bırakmıyor mu?

  Yaşadıklarımızı, başımıza gelen iyi veya kötü olayları hep, şans ve şansızlık üzerine ait sözcüklerle; onaylıyor veya lanetliyoruz… Yaşam ait ara renkler, sesler, kokular, heyecanlar ne zaman ortaya çıkacak?

   21.yüzyıl tam olarak bizler için neyi ifade ediyor? Bizler için neyi ifade ediyor sözünü cevapsız bırakacağım… Ama evlatlarımız, gelen ve gelecek olan nesiller için daha fazla özgürlük, daha fazla göç ve kendi doğdukları şehirlerden, ülkemizden kaçışı ifade ettiği bellidir…

  Yaşanan gençlik erozyonlarına, dur diyecek, gerçek manada bu soruları değerlendirecek kurum ve kuruluşlarımız nerede? Sorusuna cevap bile bekleyecek zamanım yok gibi…

   Neden mi? Zaman nehri bütün çığlıkları, kayıpları, şans ve şansızlıkları hiçbir ayrım gözetmeden içine alıp, yeniden yaşam sahnelerine taşıyor da ondan…

   Ne zamandır bu yazıyı yazmak istiyor ama bir şekilde zihnimin nöronları daha olgunlaşmasını bekliyordu. Henüz başlığı bile bulamamış, bulduğum an ise hemen yazı sanatının dehası, sınırsız heyecanı içinde yazmaya başladım.

   Bilirsiniz, başımıza gelen kötülükleri, şanssızlıkları hep bir kişiye bağlarız. Kendimiz hariç… Bazı kişiler doğuştan şanslıdır bazı kişilerin gözünde. Bazıları da doğuştan daha şanslıdır, bazı coğrafyalarda doğmuş olanlar için…

   Yeterince edebi zenginliğe, sosyolojik, psikolojik etkenlere sokula bilseydik, şans ve şanssızlığın insan denen büyük dehanın bakış açısıyla nasıl yer değiştirebileceğini de anlama imkânı bulup, belki göklere yükselmiş bir yarı tanrı kılığında “Vay be!” diyebilme duygusunu tada bilirdik…

   Yaşamımın içinde, fazladan bir yaşam veriliş anını burada paylaşacağım. Hani o yumuşak, o evren bakışlı hayvancıklar-kediler için söylenir ya hep; “ Yedi canlı bu hayvanlar” aslında, yaşam içinde kim bilir kaç gizli yaşam, belki de herkes için sekiz, on canların verildiği anları görmeden geçip gidiyoruz…

   Tekrar kendi öyküme, yaşamın içinde fazladan verilen yaşam hakkımın oluşum anına dönmek istiyorum.

   Sarıyer’de bulunan Sadberk Hanım Müzesi ziyaretim bitmişti. Müze içindeki zenginlik, düzen karşısında şaşkına dönmüş bir halde Piyasa Caddesi kenarında duruyordum. Hep derler ya halk içinde “Basiretim bağlandı” O anın dalgınlığını, donukluğunu, zihnimin uykuya yatışını nasıl anlatmalıyım? Cadde yokuş ve caddeden geçen araçlar çok hızlı… Fakat ne caddenin yokuş, ne de araçların hızından haberim yok. Sanki zaman yarılmış, sessiz ve gayet güvenli bir vadiye düşmüşüm gibi…

   Kısacası, zihnim tam bir ölüm sessizliği içinde birkaç adım atıp, karşıdaki caddeye ve oradan da denizin kıyısına geçmeyi niyetlendim. Halen zihnim açılmamış; o ölüm sessizliği içinde. Nasıl olduysa hiçbir ses, soluk, ikaz yok! Sadece bir sezgi veya bir başka kurtarıcı sola bakmamı istedi. Baktım ve dondum! Olduğum yerde öylesine, savunmasız kaldım. O körüklü büyük yolcu otobüsü, öyle bir sıyırıp geçti ki bedenimi; “Ölüm böyle bir şey miş!” bile diyemeyecek kadar buzların altında, ölmüş bir bedenin yaşama dönüş anındayım…

   Yıllar önce yaşadığım ve bu anı, yaşamın içinde saklı yaşamlar yazısına taşıyana kadar bekledim. Geceleri, gündüzleri kim bilir kaç kez aklıma geldiği an; sanki oluk oluk yaşam, oluk oluk korku akıyor zihnimin milyarlık hücrelerine…

   Kim bilir kaç milyon insanın da yaşamında bu tür hediye yaşamlar gizlidir. Ama zihnimiz edebi dünyaya, sosyal ve psikolojik olaylara açık değil, sadece kaygılara teslim olduysak; bin kez hediye edilecek yaşamları bile yaşamadan öldüreceğimiz belli değil midir? 

Güven SERİN 


13 Mayıs 2023 Cumartesi

YAŞAMIYORUZ Kİ İHTİYARLAYALIM!

 

İnternet

                         YAŞAMIYORUZ Kİ İHTİYARLAYALIM!

  Çoktandır görmediğim kendisi söylemese dışarıdan bakınca 60–65 yaş gösteren,80 yaşını geçen tanıdığım atölyeye uğradı. Bilirsiniz, sevdiğimiz insanlarla bildik sözcükleri söylemeyi severiz. Ben de Mehmet Bey’e onu görür görmez;

“Mehmet Bey! Maşallahınız var! Hiç ihtiyarlamıyorsun!” sözünü söyledikten sonra Mehmet Bey; “ Çayları seslen bakalım, ihtiyarlık üzerine sana bir fıkra anlatacağım.”

  Çaylar söylendi. Aydın Bey’in iyi dem salmış çayları yudumlanırken Mehmet Bey başladı anlatmaya:

—Vaktiyle nüktedanlığı ile bilinen, tanınan bir Ermeni’yi arkadaşı görünce:

-Artin ağa! Maşallah, hiç ihtiyarlamıyorsun? Dedikten sonra hiç yaşlanmadığı söylenen Ermeni cevap vermiş:

—Yaşamıyoruz ki ihtiyarlayalım!

 Böyle açıklamaya ne cevap verilir. Durumdan şikâyet edenlere ah bire “ Nankör, haddini bilmez!” denen zamanlardan geçiyoruz. Bilimsel açıklama, inceleme, algılama yollarıyla değil, duygusal, siyasi davranışlarla karşı karşıya geldiğimiz günümüz insanı ağır yaşlanıyor gibi görünürken, erken ölümlerin haddi hesabı yok…

  Mehmet Bey’e genç kalmanın sırları nelerdir? Sorusu üzerine, çok mühim, belki de birçok insanın bilip de uygulamaya koyamadığı stresten söz etti. Sorunları büyütmeyip, birçoğunu da unutma gibi deneyimle yok ettiğini uzunca anlattı.

  Mehmet Bey konuştukça, seksen yaşını geçen cildinde en ufak bir kırışık dahi yokken, yeni izlediğim belgeseli, köstebek farelerinin uzun ömürlerini inceleyen bilim insanlarının sözlerini de hatırlamadan edemedim.

   Yerin altında yaşayan, yeryüzü diye bir şey bilmeyen köstebek fareleri otuz yıl yaşıyorlarmış. Diğer farelerin kısacık ömrü yanında muhteşem bir ömür! Sırları nelermiş acaba? Çıplak, çırılçıplak tüysüz bedenleriyle sosyal bir hayat sürmeleri ve en önemlisi stres denen şeyi bilmiyor, böyle bir uyarı sinir sistemleri yokmuş!

  Her şeyi ama her şeyi kendine dert edinen, hatta durumdan kendine vazife çıkartan insanlarımızın işsiz sıkıntılarına, o sıkıntıları sürekli büyütüp yaymaya çalışmalarına hiçbir şey yapamam! Fakat geçenlerde yolda gördüğüm, görgü ve bilisine güvendiğim eski bir tanıdık ile ayaküstü sohbetimizde ikide birde ağzının kaydığını görünce:

—Sana ne oldu?

—Sorma! Sürekli onu bunu, ötekini berikini tartışacağım diye, her şeyi kendime dert ettiğim için sağlığım bozuldu!

  Sözcükleri insan denen canlının ne kadar hassas olduğunu, gamsız dünyaları olanların da “Dünya yansa…” yolculuklarına devam edeceklerini bilsek de, Hoca Nasrettin’in “ Bu işin ortası yok mu?” sözcüklerini hatırlamayı, hatırlatmayı borç biliyorum…

  Gerçekler ortada. Geçim sıkıntısı çeken milyonlar var. Hastane kuyrukları, hapishane dolulukları, adliye sıkıntıları, dünya standartları gerisinde kalan gelirlerimiz; hepsi gerçek. Fakat bizlerin aldığı veya almadığı tedbirler de gerçek… Yaşamı, sadece şikâyet, yıkıcılık üzerine kurmak yerine, bir sürü olumsuzluk içinde bizim ürettiğimiz, yücelttiğimiz, yaşattığımız olumlu değer nedir?

  Uçak yolculuğu başlamadan önce hostesler başımıza gelecek olaylar karşısında bilgi verirler. Dünya standartları böyle! Kemer şöyle bağlanır, böyle çıkartılır! Oksijen sorunu yaşarsanız, ilk önce kendi maskenizi, sonra yanınızda varsa çocuğunuzun maskesini takın, diye uyarıları çok önemsiyorum.

   Kendimizi var etmek, yaşatmak, dik tutmak; irade, felsefe, edebi, ekonomik denge ve bilimsel düşünceyle tamam oluyor.

Güven SERİN 


25 Mart 2022 Cuma

HAYAT ANILARDAN İBARET

 


İNTERNET

                                              HAYAT ANILARDAN İBARET!

 

  Eski insanlar, kadim zamanların ötesinden taşıdıkları kültürel hissiyat adına “ Hayat, masaldan ibaret… Yalan dünya…” derlerdi. Derlerken aynı zamanda ruhlarından tüten düş kırıklığı dumanını da görebilirdiniz. Cansız, isteksiz, sanırsınız ki bin yıl yaşamış da hiçbir şey anlamamış hayat denen eşsiz ödülden…

  Epey tecrübe sahibi arkadaşım, neredeyse yaşamının tamamını çalışarak geçirmiş “Klasik” örneklerden birisidir. Bugün için yaşını göstermeyen, fiziki görüntünün ötesinde, orta yaş coşkusu yaşayan bir insan kılığında, içselleştirdiği yaşamın direksiyonuna geçmiş, tebessümün her katmanını taşımakta.

  Atölyeme uğradığı vakitte, konu konuyu, söz sözü açtığı zaman diliminde “ Hayat anılardan ibaret” dedikten sonra anılara göz attık. Ama nasıl anılara? Öldürülmüş, ölüm merasimi çoktan yapılmış, sığınacak bir şey bulunmadığı zaman zoraki ve ilaveler yapılarak anlatılan geçmişe mi?

   Asla! Yaşayan anılardan söz ediyorum; her an yaşama süzülen, dünyamızın merkezinde bulunan o muhteşem ateş parçası gibi her daim ısısını, enerjisini kaybetmeyen ve kutsalların kutsalı olan yaşam kokan anılardan…

  Toplumumuzda sürekli aynı anıyı tekrarlayan insanlara hepimiz rastlıyoruz. Bazıları inanılmaz derece mizah sanatı içerisine, hatta kara mizah anlayışı içerisinde değerlendirmek mümkün.

  Yaşamının büyük kısmını doktorlukla geçiren yüzünde neşesi kaybolmamış birini tanıdım eski limanın olduğu, bahar zamanı iğde ağaçlarının çiçek açtığı yerde. Geçmişine o kadar çok sokulmuş ve tutunmuş ki, anıları öldürmüş; hem de yüz bin kere. Ölü anıları sürekli anlattığı için liman çay bahçesinin garsonları ezbere biliyordu.

   Yine bir yaz akşamında, çay bahçesinin balıkçı kayıkları yakınında otururken başladı anılarının mezarlarını kazmaya. Yan tarafta bekleyen garson da diğer oturanlara tekrarlıyor; “ Bak şimdi, doktorum şuraya gittim, şunu yaptım, şuraya geldim diye söze başlayıp devam edecek” Doktor, aynı garsonun söyledikleri yerlere gelince, kendisi bile oradakilerle birlikte gülümsedi.

  Bazıları da pişkin pişkin ama sürekli sorar “ Bak! Önceden anlattıysam söyle tekrarlamayayım!” Önceden anlattığını kendisi de biliyor ama yok ki; anlatacak DİRİ bir anısı yok…

  İyi ama sevgili kardeşim “Diri anı” nasıl olur? Diyecekseniz bende dilim döndüğü kadar anlatayım. Aslında, yazımın başında anlattığımı sanıyorum. Diri anı, adı üzerinde; dip diridir. Geçmiş zamandan bugüne ve yarına süzülecek kadar sonsuz yaşamın gezinti hakkını kazanmıştır. Yani, bütün ülkelere vizesiz gidebilecek, bütün sınırları özgürce geçecek kadar diridir…

  Tanıdığım da “ Hayat, anılardan ibarettir” sözünde bu özü anlatmak istiyordu. Yaşamın varlığını kayıtsız şartsız kabul edip, bir sürü kavramın içerisinden ezilsek de büzülse de esen rüzgârın sesine hasretsek, doğan güneşin taze şafağını yakalamışsa, kendi ölümlü varlığımızın dönüşüme gideceğinin mantığını, romantizmi öldürmeden özümsemiş-sek; yaşamın kayıpları, en acılı anları dahi, yaşam değirmenine; un ve ekmek yapılacak mahsulleri; buğdayı, arpayı, yulafı, mısırı taşıyacaktır. Sizin kabiliyetiniz, hünerlerini yüksekse, elde edilecek unlardan, pastalar, börekler, çörekler; insanın tat, koku ve hümanizmasına seslenen her türlü yiyeceği yapabilirsiniz…

 

  Dipdiri anılara dokunmak, onların arkadaşınız olmasını isteme hakkına sahip olmak için, ocakta yanan o kara tencereden kurtulmak gerekir. İçinde, ön yargı, kin, nefret, kalıp, ezber, cehalet kaynayan tencerenin ateşinde; felsefe, edebiyat, sanat, serüven, sevgi, coşku, yenilik, geçmiş, bugün ve yarın kaynıyorsa; varın keyfini çıkartın derim…

Güven SERİN 


18 Mart 2022 Cuma

YAPMA ETME BE HÜSEYİN ABİ!

 

İnternet


                                        YAPMA ETME BE HÜSEYİN ABİ!

  

  Hüseyin ağabeyi kaç yıldır tanıyorum diye kaba bir hesap yaptım. Neredeyse otuz yıl… Eskiden daha fazla gelir, daha derin sohbetlere girerdik. Son yıllarda yılda bir kez geliyor atölyeme. Kulaklarında biraz duyu kaybı olunca zaten gür olan sesi daha da gürleştiği için Hüseyin ağabey ile konuşmamızı yoldan geçenler bile duyuyordur…

   Hüseyin ağabey buranın; Tekirdağ insanlarından... İyi çalışıp da emeğini, sermayesini çok iyi değerlendirenlerden, takdir edilecek birisi. Dört katlı kışlığı, dört katlı yazlığı, filanca yerdeki dükkânları, emekli maaşıyla birlikte büyütmüş olduğu, iş-güç sahibi yapıp evlendirdiği çocukları, etrafını kuşatan torunlarıyla örnek bir insan…

   Hüseyin ağabey yılda bir yanıma uğrama hakkı adına gelip de bir saat kadar kaldı. Seksene yaklaşmış yaşının yanında yüzüne dikkatlice baktığımda bir tek kırışık, sarkma göremedim. Laf aramızda “nazar değmesin” diyerek Hüseyin ağabey ile aramızda geçen sohbetin “biz halleri” ne dokunmak, bu sofranın herkese açık olduğunu anlatmak için yapıyorum bu çalışmayı.

   Seksen milyon insanımızı iyice araştırsak, harcı-borcu olmayıp da Hüseyin ağabey gibi kaç kişi olduğunu bilmek istesek; nüfusumuzun çoğunluğu karşısında azınlık kalacaktır Hüseyin ağabeyler…

   Fakat Hüseyin ağabeyin yaşı seksene yaklaşmış olsa, ununu eleyip, eleğini asmış olsa bile edinmek istediği malın, mülkün aşkı sona ermemiş. Ne acı bir tesellidir “ şunu da alayım, bunu da kaçırmayayım” düşünceleri içinde en değerli, demli, leziz zamanların keyfini, muhteşem huzurunu sürememek…

   Hüseyin ağabey, onun bilmem neredeki arsasına yakın bir arsayı almış ama bir başka yerdeki arsayı alamamış. Buna çok üzülmüş… Diğer arsayı almak için eşi ile biriktirmiş oldukları bilezikleri bozdur muşlar. Bunu anlatırken Hüseyin ağabey, gözleri çocuk parlaklığında sevinç uçuşmaları içindeydi.

   Ama dedi; “ çocuklara söylemedik bilezik bozdurduğu muzu! Sağdan, soldan borç aldık da öyle aldık dedik.”

—Niçin söylemediniz Hüseyin ağabey?

—Bizde fazla para olduğunu düşünürler de rahat bırakmazlar bizi!

   Oradan buradan konuşurken Hüseyin ağabeyin evine kalorifer döşemediği konuya geldik. Yenge hanım; “ Yeter artık uğraştırdığın beni! Kurtar bu soba yakmaktan beni!” diyormuş demesine ama Hüseyin ağabey kalorifer döşemenin maliyetlerinden söz ediyor; yüksek, gür sesiyle, büyük laflarla savunuyor almayışını, kalorifer döşenmemesi...

 —Hüseyin ağabey, dedim bu kadar güzel bir yaştasınız. Harika yatırımlar yapmışsın. Çocuklarına birer kışlık, birer de yazlık vermişsin. Emekli olmuş, kira gelirlerine kavuşmuşsun; kendinize bu kadar eziyet niçin? Boynunu büktü, yüzünü kaçırdı Hüseyin ağabey. Verecek cevap bulamadı…

   Hüseyin ağabey, ilk önce seni, eşini kutluyorum. Sağlığınız, yani kendi kendinize yetecek derece sağlıklı oluşunuz ve çocuklarınızı iş-güç sahibi yapmakla kalmayıp, birçok insanın bir ömür çalışıp da alamayacağı serveti vermişsin. Ama artık kendi yaşamınız için biraz gezseniz, dolaşsanız, seyahat edip farklı yerleri, insanları tanısanız iyi olmaz mı?

 —Yengen de öyle söylüyor!

—Peki, sen neyi bekliyorsun? Yine boynunu büktü. O koca Hüseyin ağabey, o gür sesli insan, sanki sesini yuttu.

—Hüseyin ağabey, çocukların için bu kadar fedakârlık yapmışsın. Halen de onlara yardım ediyorsun! Sana hiç teşekkür ettiler mi?

—Hiç etmedikleri gibi, küçük olan her fırsatta eleştiriyor, sinirli hareketlerde bulunuyor.

   Ne demeli bilemedim… Tanıdık, bildik fedakârlıklar; kupkuru; anayı, babayı ‘kurban’ eden, ettiğini bilmeyen bir sürü güzel çocuk, değerli mirasçı; anneyi ve babayı hürriyetine kavuşturmak için “Hadi” diyemiyor.

   Ben dedim; yılda bir kez atölyeme gelen Hüseyin ağabeye“ Yapma, etme be Hüseyin ağabey! Sana ait, size kalan şu güzelim günlerin tadını çıkartın doya doya”

   Duymadı Hüseyin ağabey; o kaçırdığı, ona çok yakın, onun hakkı olan arsayı düşünerek ayrıldı atölyeden ve karıştı diğer benzer veya benzemez Hüseyin ağabeylerin olduğu caddenin kalabalıklarına…

 Güven SERİN 

 

 

 

 


13 Ocak 2022 Perşembe

KAN KURUYUNCA,HER ŞEY SONA ERER

 

Antalya Kaleiçi,Karalioğlu Parkı

Phasalis Antik Kenti

                                   KAN KURUYUNCA, HER ŞEY SONA ERER

 

   İsterse başınızdan yetmiş yedi bin bela geçsin, eğer taze akıyorsa, ıslaksa kan; ya acıların en katmerlisini çeker, ya da bunların deneyim denen en yüce ikram olduğunu öğrenir ve anlarsınız…

  Bir katilin, bir kadına vurduğu yetmiş yedi bıçak darbesi, darağacına giden masum bir delikanlının uçsuz bucaksız umutları, başı ezilen şair Sabahattin Ali’nin kafa-tasından sızan kanlar, gurbet acısını, memleket sevdasına çevirmiş Nazım; hepsi kan kuruyunca sona eren nehrin sularında yıkandılar, arındılar; kuruyunca kanları…

  Kan kuruyunca hesap sona erer. Kin, nefret, kızgınlık, ihtişam, şehvet, onur, gurur; kan kuruyunca biter; soluk olup gider; evrenin içinde kaybolup giden diğer elementler, gezegenler, yıldızlar gibi…

  Henüz kan taze iken vardır öfke. Umutlar, sevdalar, kurnazlıklar; henüz kan taze iken vardır neşe, kahkaha ve hüzün; henüz kan taze iken…

  Şair, Baudelaıre henüz kan tazeyken seslenir;

“ Her zaman sarhoş olmalı

Her şey bunda: Biricik mesele bu…

Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken,

Zamanın korkunç ağırlığını duymamak için,

Durmamacasına sarhoş olmalısınız…

Ama neyle?

Şarapla, şiirle, ya da erdemle, nasıl isterseniz.

Ama sarhoş olun.”

  Şair, yitip giderken kendi zamanında; “ Yararlı bir adam olma” kalıplarını nazikçe değil, tekmeleyerek kapı dışına atmış;

  “ Yararlı bir adam olmak, bana her zaman iğrenç bir şey gelmiştir.” Sözleriyle dışa taşan, kendine yürüyen, özgün bir insanın taze, hırçın, açık sözlü kan akışı içinde dile gelmiştir.

  Henüz kan taze, kan ıslakken, konuşmuş şair; korkulardan, aferin-lerden, rütbelerden sıyrılıp, öldürmüş; gururu, beklentileri; devirmiş nice süslü sözleri, yok etmiş bilinen insancık tabularını…

  Kan kuruyunca her şey biter; sona erer. Neşe, hüzün, kin, nefret,istek,arzu,güç,ihtişam; her şey; bir soluk,bir esinti ve bakış içinde, mevsimler gibi solar…Kan kuruyunca; gözyaşı,erdem,sağduyu,sezgiler,yalvarışlar,yakarışlar ve iç dünyamızın sarhoşluğu; her şey sona erer; kan kuruyunca…

  Henüz tazeyken kan, bir dava uğruna Burgazada’dan bağırır aylaklığın şairi Sait Faik;

“ Sana nasıl bulsam, nasıl bilsem,

Nasıl etsem nasıl yapsam da

Meydanlarda bağırsam

Sokak başlarında sazımı çalsam

Anlatsam şu kiraz mevsiminin

Para kazanmak mevsimi değil

Sevişmek vakti olduğunu…”

  Ne yazar ki hazır değilse insanlık, kendi kendine yürümeye... Boşa kürek çekmenin, insana özgü bir oyun olduğunu, nasıl öğretse Şekspir; yaşamın koskoca bir sahne olduğunu ve hiç durmadan inenlerin, binenlerin bulunduğunu…

  Her şey sona erer; kan kuruyunca; yaratıkların hırıltıları bile; şeytanın kör bakışı, yüce yaratıcının uçsuz bucaksız evreni; kan kuruyunca sona erer…

  Nasıl demeli, etmeli bilinmez bir şey bu. Milyarlarca kez denendi; henüz vakit erken, henüz kuşlar uçuyorken… Kan ıslak, kan taze, soluk neşe, umut, yaşam kokuyorken; ötüşünü duyup kuşların, yuva kurma telaşı içinde ve o büyük sahnenin oyuncusu, yönetmeni, ışıkçısı, bekçisi, seyircisi olmanın erdemiyle bir yumak, bir hamur olma becerisini; nasıl demeli; henüz kan ıslak, kan tazeyken…

  Charles Baudelaıre, şiiridir geceyi dinleme teklifi;

“ Bak göğün balkonlarından, geçmiş seneler

Eski zaman esvaplarıyla eğilmişler;

Hüzün yükseliyor, güleryüzle, sulardan.

Seyret bir kemerden yorgun ölen güneşi

Ve uzun bir kefen gibi doğuyu saran

Geceyi dinle, yürüyen tatlı geceyi.”

   Her şey sona erer kan kuruyunca: Sen! Ben! Onlar! Cicili-bicili, değerli-değersiz her şey yitik bir soluk, doğmayacak bir güneş gibi; her şey sona erer, kan kuruyunca…

 Güven SERİN 

 

 





5 Kasım 2021 Cuma

ÇILGIN RÜZGARIN İNSANCIKLARI

 

İnternet

                                          ÇILGIN RÜZGÂRIN İNSANCIKLARI

 

          Antakya Belediyesi Meclis Toplantısı yapılıyorken iktidar-hükumet tarafı bir meclis üyesi söz alıp başkana sesleniyor;

  “ Sayın Başkan seni takdir ediyorum. Bizim makarna dağıtmamızı eleştirirdin. Şimdi sizde aynı şeyi yapıyorsunuz. Demek ki bizim yaptığımız doğru şeymiş; sizlere teşekkür ediyorum.”

  Güler misiniz, yoksa ağlar mısınız bu söz alışa, seslenişe veya teşekkür sözlerine? Hangi zamanda yaşıyoruz? Açlık ve yoksulluk rakamları gün ve güneş gibi ortada parıldarken, ateş kimin evine düştüyse onu yakarken; söz dönüp dolaşıp makarna yardımlarına geliyor.

  İleri toplumların insanı olmak başka şey, geri kalmış veya bir türlü ilerleyemeyen toplumun bir ferdi olmak çok başka şey. Sanırsınız ki tek derdiniz makarna? Evet, insan, açlık; beslenme ihtiyacını gidermeden bir ötekine sıçrayamaz ama halen bizler burada mıyız?

  Çığ gibi büyüyen işsizler ordusu; “ Ne iş olsa yapmaya hazırım. İki, hatta üç diplomam var ama askeri ücretin altında dahi çalışmaya mecburum!” diyerek, inlediğini, bir destanın en can alıcı ağıtının yakıldığı bu zamanda, sadece makarna ve ekmeğe takılı kaldık!

  Barınma nerede? Giyinme? Eğitim? Yakacak? Bütün bunları geçemeyince; kitaplar, sinemalar, tiyatrolar, seyahatler, dinlenmeler, eğlenmeler, gülümsemeler NEREDE diyemiyoruz! Niçin?

  Asıl olan soruna yaklaşmaya korkuyoruz? Beterin beteri vardır deyip, kendi halimize şükür edip bir yerlere SIVIŞIYORUZ… Ya sonra? En garanti, en risksiz alanlarda kendimizce haykırıyoruz. Aydın olmanın aydınlığını anlatan küçük bir mum yakıyoruz. Ama en ufak bir esintide sönen bir mum…

  Sorunun büyük bir kısmını hükumete, siyasetçilere yükleyebiliriz. Haksız da sayılmayız. Peki, ama ya biz insancıklar? Otokontrolümüzü, tepkilerimiz, gerçekçi ve samimi olup, herkesin sorununa vicdanı, insanı, sosyal, akılcı değerlerle yaklaşıyor muyuz? Bilirsiniz en küçük damla bile sürekli hale geldiğinde taşı bile deliyor…

  Meşhur söz; tok olanın bir şeylerden anlaması mümkün değil. Bir parça hisseder, kendi açlığı yaklaşınca yokluğun yok oluşu içerisinde kaybolur.

  Dikkat ediyor musunuz; herhangi bir sendika, sivil toplum örgütü bir konuşma yapsa, elli yüz kişi toplanıyor. Sanki diğerleri emekli değilmiş gibi… Sanki diğerleri yoksul değilmiş gibi… Sanki diğerlerinin yaşamları güllük-gülistanlıkmış gibi; herkes uzaktan geçip, kendi karanlığına ve hiçliğine doğru yol alıyor…

  Romalı şair 2050 yıl öncesi şu sonuca varmış biz, karnı tok, sırtı pek insan ve insancıklar için;

“ Açık denizde çılgın rüzgârın coşturduğu dalgalarla pençeleşen insancıkları, HUZURLU bir kıyıdan seyretmek ne hoştur…”

  İnsanlığın önünü tıkayan, samimiyetten, sevgiden uzaklaştıran en hakiki sözcüktür bu HOŞ olan hoşluk… Sahtedir… Kimliksizdir… Karakteri başta beri yalnızlığa mahkumdur… Sadece kurtuldum derken bile Henrik İbsen’in tiyatrosunda geçen bir diyalog gibidir;

  “ Zaten ölmüştün sen; tekrar öldürmeye gerek duymadım…”

   Bu yüzden, canlı gibi görünen her insanın yardım elini uzatmasını, söz sahibi alıp duyarlı davranmasını bekleyerek zaman kaybetmemeli…

    Duyulan her çığlık, ona doğru atılan her adım, uzatılan el, zaman yolculuğunun görkemli göksel neşesini de doğurur; için için yaşam kokar her hücreniz; fark edersiniz tekrardan yaşamın o zarif kimliğini; kimselerin fark etmesini, alkışlaması ve onaylamasını beklemeden…

Güven SERİN  

  


26 Ekim 2021 Salı

TEMBELLİK HAKKI

 

İnternet


                                                TEMBELLİK HAKKI

 

   Tembeli kim savunur? Aylaklığa kimler övgü düzer? Edebiyatın ve felsefenin içinde kendine çok anlamlı ve değerli bir yer bulsa da tembellik; zorlanır uygar ve kapitalist dünyanın sınırları içinde. Bütün savunmaları boşa çıkar; ezilir, büzülür ve korumasız, kanatsız bırakılır…

  Daha fazla KAR üzerine kurulu, SAVAŞ ve ARABOZUCULUK tılsımlarıyla dopdolu bir dünya… Ne antik zamanlardan bir ders kalmış geriye, ne de uzay çağının başlama sirenleri çalıyorken bir dönüşüm, bir adalet arayışı var yeryüzünde…

  Zenginliğin sevildiği, yoksulluğun ve tembelliğin hor görüldüğü ve alabildiğine reklâm pastalarının büyüdüğü bu dünyada gel de erdemden, kısacık insan ömründen söz et…

  Şairlerin, yazarların felsefeleri bu yüzden özgürlük için çırpınır. Hakkı verilmeyene hakkını; söz, tiyatro, sinema, resim sanatıyla teslim etmektir bütün istedikleri. Bir de, her daim insan kalmak için, gerekirse bir fıçı içinde yaşamak isteyenleri, yalınayak, üstü başı dağınık halde Sokrates kimliğinde kalanları cesaretlendirmektir düşünceleri…

  Bertolt Brecht, bu yüzden sorgular tüm zamanları. Emeğin, üretimin, zanaatın ve sanatın içinde zorlanan, isimleri öne çıkmayan, tembellik ve aylaklık özgürlükleri ellerinden zorla alınan, Dünyanın Yedi Harikası veya harikaları olarak bilinen eserlerin üzerine düşen terlerin, gölgelerin, umutların ve iniltilerin hakkını arar şiirinde;

“ Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?

Kitaplar yalnız kralların adını yazar.

Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?

Birde Babil varmış boyuna yıkılan,

Kim yapmış Babil’i her seferinde?

Yapı işçileri hangi evinde oturmuşlar

Altınlar içinde yüzen Lima’nın?

Ne oldu dersin duvarcılar

Çin Seddi bitince? “

  Dikkat ederseniz, gelişen uygarlığın merkezinde TÜKETEN İNSAN var. Her şey onu şişmanlatmak, borçlandırmak ve hastalandırmak üzerine gibi görünüyor. Daha huzurlu yaşamların, daha uzun ve sağlıklı ömürlerin yerine, daha büyük yalnızlıkların ve bitip tükenmek bilmeyen hastalıkların hükmü ilan edilmişe benziyor…

  Antik dünyanın insanları, felsefeyi, tiyatroyu yukarılara nasıl taşıdılar dersiniz? Tembelliğin, aylaklığın farkına varıp, düşüncenin, sohbetin, seyahatin demini bildikleri için…

  Bu yarış nereye varır belli değil… Her şeyin daha büyüğü, daha çoğu; hatta hepsi; neredeyse imkânı olsa, insanlık evreni parselleyecek… Geride adı-sanı nice imparatorluk dururken, kim bilir kaç kez dünya kendi var oluş kıyametlerini yaşamışken, harika bir oyunun içinde tam bir çırpınış destanına tanıklık ediyoruz…

 Büyük İskender dünyayı fethedecekti oysa yaşasaydı otuz yıl daha...! Süleyman Peygamber kuşları dahi anlayacak, yüzyılları dahi cebinden çıkartacak yaşa ulaşmıştı... Zamanın prangasına girip de kurtulan olmamış…

  Dünyayı yöneten büyük azınlığa göre, bunca insanın köleleştirilmesi tam manasıyla Çalışma Aşkı yüzünden oluyor. Paul Lafargue ise Tembellik Hakkı eserinde, özgür insanı köleleştiren kurnaz ve hilebaz ustalara şöyle sesleniyor;

  “ Çalışma kapitalist toplumda her türlü entelektüel soysuzlaşmanın, her türlü organik bozulmanın sebebidir.”

  Dr.Beddeo’nun fikri ise;

  “ Bir ırk ancak fiziksel gelişiminde doruğa çıktığında, en yüksek enerji ve ahlaki güç noktasına erişir.”

  Latin şair Vergilius destanındaki seslenişi ise hayli ilginç;

“ Ey Meliboe, Tanrı verdi bize bu aylaklığı…”

  Aylaklığa, tembelliğe bakış açınız tam olarak nedir bilemesem de, yeterli olanı, yetinmenin o muazzam erdemini, değerli ve eşsiz o çizgiyi yakalamak, tam manasıyla Sümer Kralı Gılgameş’in ölümsüzlük otunu araması gibi bir şey…

Güven SERİN


21 Ekim 2021 Perşembe

KOCAOĞLAN'IN HUZURU KİMDE VAR?

 



                           KOCAOĞLAN’IN HUZURU KİMDE VAR?

 

   Zannedersiniz hiçbir tasası yok! Bütün dünyevi işleri daha doğar doğmaz tamamlamış da şimdi aylaklığın tadını çıkartıyor. Bir ara şüpheye düşmedim değil; acaba, Bertrand Russell’in Aylaklığa Övgü eserini mi okudu?

   Kocaoğlan’ı tam olarak ne zamandır tanıyorum; bilemeyeceğim. Orta ve Eskicami bölgesinde yaşayıp da bu koca beyaz kürklü hayvanı-köpeği tanımayan yoktur. Onu en çok yatarken, uyurken, sessiz, sedasız bir halde düşlerin içinde yüzerken görmüşlerdir.

   Bugüne kadar hiçbir şekilde durup da onun yüzünü incelemedim. Öyle ya vaktimiz olmuyor; koşturmaca, kavram kargaşası içindeki o korkunç yüklerin altında ezileceğiz derken…

   Bütün bu yüklerin altında ezilmemiz, mal-mülk karşısında muhteşem derecelerde mutlu olmamız hiçbir şekilde Kocaoğlan’ı ilgilendirmiyor. Onun konusu değil… Daha hiç kimseye özel bir minnet duyduğunu da görmedim. Yıllar önce deri hastalığının başlangıcı ona uzattığım elin dokunan tek yararı, bir tek hap vermekten ibaret…

   Hani hep söylenir ya, yaşlanmış, yaşı başı ağırmış, o muhteşem enerjisi yok olmuş kimseler tarafından;

   “ Yaşlılık dönemi gelip çattı, karakış zamanı… El, ayak ve yürek titrer; tam bir alacakaranlık zamanları içindeyiz…”

   Her kültürde buna benzer söylemler; deyim ve atasözleri fazlasıyla vardır. Hepsinin de kendine göre haklı tarafının olması yanında, gelecek nesillere muhteşem bir hatırlatma, uyarı bilinci vardır.

   Çok çalışkan, neredeyse 24 saat iş-güç düşünen bir arkadaşım hastalık evresine girince ne yapacağını şaşırdı. Derhal elindeki işlerin yarısını bir kenara bıraktı. Mal, mülk fazlasıyla, hatta yedi sülaleye kadar yetecek kadar olmasına rağmen, üç ayda bir gitmiş ve gideceği doktor kontrolleri neredeyse kâbusu oldu.

   Bu arkadaşımın yaşam karşısındaki masumiyetini bilmesem onu anlayamaz,buraya taşıyamazdım.Masumiyeti en az bizim mahallede yaşayan Kocaoğlan’ın ki kadar geçerli.FakatKocaoğlan çaresiz bir şekilde bir hayvana-köpeğe yüklenin içgüdüler ile kendi aylaklığının huzurunu,hiç kimseye minnet duymadan,bağlanmadan yaşıyor ve ortaya büyük ve net bir karakter koyuyor.

   Ya biz insanlar? “ Elalem ne der? “ düşüncesinden tutun da, filanca komşu, akraba ile boy-post yarıştırmaya, bir yudumluk yaşam için korkunç korkuların karşılığı olan birikimler için yaşamıyor muyuz?

   Gelelim Kocaoğlan’ın huzuruna! Yanından her telaşlı geçişimde ona imrenmiyorum dersem doğru söylemiş olmam! Resmen ona imreniyorum. Bir gece Beşiktaş futbol karşılaşmasını izleyip eve giden caddeden; Kolordu’dan dönerken yine gördüm onu hep aynı yerde.

   Kocaoğlan’ın en sevdiği yerlerden birisidir; Kolordu Caddesi ile Muhtaroğlu Sokak kesişimi olan kaldırımın hemen kenarında uyumak veya kestirmek. Yanından geçerken, tenha caddenin fırsatını kaçırmamak için Kocoğlan’ın birkaç fotoğrafını çekmek istedim.

   Kocaoğlan’ın yattığı, aylaklığın demine dem kattığı yere daha da yaklaşınca resmen gülümsediğini farkettim. Halkın diliyle yüzüne yayılan nurlar, aylaklığın iç huzuru, kimselerin malına-mülküne el, dil uzatmamış olmanın iç-gönül rahatlığı içinde uyumak ile gülmek, kestirmek ile etrafı dinlemek arasında özenilecek bir köpek yüzü, o büyük beyaz ve kalıp postuyla insanlığa ders veriyordu…

   Sessizce, uyuyarak ders verilir mi demeyin! Belki de yeterince sessiz olmadığımız için sessizliğin seslerini duyamıyoruz…

   Hep felaket, hep kötülük haberleri bizleri öyle bir sarmış ki, bir köpeğin yüzünde, sanki bütün yaşamın izlerini, mutluluğunu, iç huzurunu göremeden her gün ve büyük garip telaşlar içinde gelip geçiyoruz.

   Hiçbir diploması, hiçbir mülkiyeti olmayan Kocoğlan, kim bilir kaç yaşında olmasına rağmen, sadece yaşamın içinde olmanın ve kalmanın muhteşem bilinci veya içgüdüleri içinde her gün; Russell’in Aylaklığa Övgü, eserine ayrı bir gayret, minnettarlık duyuyormuş gibi kendi gösterisini yapıyor…

Güven SERİN 

15 Ekim 2021 Cuma

ARTIK HERKES YALNIZ

 


İnternet


                                           ARTIK HERKES YALNIZ!

 

    Seksenli yıllarda dansçı, doksanlı yılların başında pop sanatçısı olarak ünlenen Hakan Peker’in konuk olduğu televizyonda, yerden göğe kadar sanat, sanatçı ile ilgili sorular sorulup, çok samimi cevaplar alınıp verildi…

   Program sunucusu aklına gelen her soruyu sorup kendince doyurucu cevaplar aldıktan sonra konu dostluklara geldi.1980’li,1990’lı yıllardaki dostlukların şimdi nasıl olduğunu sorunca sanatçıya;

   “ O,günün şartları şimdi yok! Herkes kendi çalışmasını, sosyal dünyadan; İnstagram,Facebook ve diğer kanallardan yapıyor.Artık birilerine ihtiyaç yok!” dedikten sonra şu sözcükleri de ekledi;

   “ Artık herkes yalnız!”

   Sanatçının yüzündeki yalnızlık bütün çıplaklığı ile gün yüzüne çıktı… Gelişen, güya ilerleyen medeniyetlerin kaçınılmaz sonu mudur yalnızlık? Belki de çeyrek yüzyıl sonra kimse evinden dışarı bile çıkmaya tenezzül etmeyecek! Her şeyi ayağına getiren, ayağa ve yalnızlığa hizmete adanmış teknolojiler çığ gibi büyüyor…

   Dervişane veya bilgeliğe giden, edebi dünyanın damıtılma sürecine muhtaç yalnızlıklara hiçbir şey diyemem. Gerekli olan yalnızlıklar-dır bu tür yalnızlıklar…

    Günümüzün, medeniyetimizin yalnızlığı ise oldukça garip… Alışmakta epey zorlanacak bizim nesiller. Belki de bizden sonrakiler de, geçmişi sıklıkla hatırlayıp, günün objeleri, yiyecekleri ve beğenileri, selfi veya özçekim-leriyle eğlenip o muhteşem yalnızlık ızdırabını geçici olarak unutacaklar…

   Evrim mi böyle istiyor, yoksa dünyanın krema ve kaymağını yiyen birkaç ülkenin açgözlü yöneticileri mi?

     Sanki yüce yaratıcının veya evrenin ana kuralı gibi hak ile akıllı arasındaki bağlar; zenginlik-güç ve haklı olmaya dönüşmüş! Yoksul ve duygulu insanların kabul görmediği, belki de bu korkunç gidişatı durduracak, organik olana tekrar dönüldüğünde kıt hale gelecek bu canlıların neslini çoğaltmak için apayrı programlar, yatırımlar yapılacak; gelecek muhteşem yalnızlıkların ve insanlığın büyük çoğunluğunu tehdit eder hale geldiğinde…

   Öyle bir aşamaya gelindi ki artık herkes yalnızlaşırken, herkes; yönetmen, şair, yazar, doktor, öğretmen, mühendis, tarihçi, mimar olabiliyor. İnternetin; arama motorlarının sağladığı bilgiler yardımıyla pratik hale gelen, getirilen yaşam, kendi kendimize yetmeyi sağlıyor veya sağlayacağa benziyor…

 

  Burada, bu çalışmada kimseye akıl verecek değiliz. Toplulukların o büyük koşusunun, büyük yalnızlığının önüne de geçemeyiz… Herkes ürkmüş o fakirlikten, köylülükten, kasabalıktan ve hor görülüp ezilmekten… Şimdi herkes ünlü, beğenilir, en fazla dikkat çeken olma peşinde koşuyor. Etraf, toz duman; bu büyük koşuya milyonlar, milyarlar katılmış…

  Meşhur bir söz var ya;

   “ Herkes aklını pazara çıkarmış, yine kendi aklını satın almış”

    Akıllar bir kez pazara çıkmış ve satın alanlar da bizsek, kendi kendimizin beğenisine, durmak bilmez açlığına, ezilmişliğine tutunmuş ve dönen girdabın içinden çıkma becerisi göstermek gibi niyetimiz yoksa kıymetli yalnızlığımız kutlu olsun…

   Samuel Beckett’in Godot’u Beklerken isimli trajikomik oyununda seslenir iki oyuncudan birisi;

   “ Yapacak bir şey yok… Yapacak bir şey yok…” ve şöyle devam eder ikili arasındaki diyalog; 

 “Elimizden ne gelir ki?” 

  Tam da burada insanın hüneri, zanaatı ve sanatı lazımdır. Bir yerde can simidi olarak peşinden koştuğu felsefe, edebiyat ve sanat burada iş yapacak, kurtulmak isteyenleri kurtaracak güce sahip olacaktır; fark edecek derman, takat kalmış ve onlar görünür haldeler ise…

Güven SERİN 

1 Ekim 2021 Cuma

BİZ MODORN BİR AİLEYDİK

 

İNTERNET


                                        BİZ, MODERN BİR AİLEYDİK!

 

   Sözcüklere, sloganlara, fıkralara sığınmayı çok güzel beceriyoruz; milletçe… Modern, çağdaş sözcüklerine de sığınanları pek kuşkuyla dinlerim! Acaba; özde, yaşamın pratikleri haline getirdikleri bir şey mi, yoksa sadece sözde mi kalıyor diye…

  Atölyeme, uzun zamandır uğramayan tanıdığım uğradı. Epey süzülmüş… Kendince kilo verip, delikanlı bir ruha, bedene sahip olarak yalnızlığını daha çekilir, dayanılır hale getirme biçimi, kılığına girme çabaları…

   Haklı da sayılır; insan ilk önce kendi ayakları üzerinde durmak için; beden ve ruhunu her daim tımar edip, yaşamı her türlü eksiklik içinde kucaklamalı…

  Gerçek manada sohbete aç tanıdık ile neredeyse bir saat konuştuk. Zor günlerden geçirdi ve geçiyor. Hani, halk dilinde “ kırk yıl” denir ya, kırk yıllık bir aileydiler; “ Biz modern bir aileydik!” diyen tanıdığım.

  İki oğlan, iki kız büyüttüler. Çocukları çok önemli mesleklere edindiler. Hepsi yurtdışında yaşıyor. Anne, modern ailenin kadını gezmeyi, görmeyi sevdiği için yıllardır o çocuğundan diğerine, ülke ülke dolaştı durdu. Ülkede, şehrimizde altı ay kalıyorsa, altı ayı da yurt dışında geçti.

  Nasıl olduysa bu modern ailenin eşlerinin arası açıldı-bozuldu. Anne ile baba birbirlerine ters düştüler. Modern Aile ya, çocukların hiçbirisi ses çıkartmadılar bu olup bitenlere. Sessiz sedasız olmayan bir ayrılma biçimi gerçekleşti.

  Modern ailemizin kadını çok gezdiği için çok bildiği için bir şekilde mülkiyetleri kendi üzerine yapmış. İyi de bir avukat tuttuğu için; tuttuklarını koparıyorlar. Modern ailenin erkeğine yatacak bir yer dahi bırakmayacakları anlaşılıyor…

  İşin garibi, modern aileler böyle mi ayrılır? Diye düşünmeden edemedim. Yani, çoluk-çocuk, çok önemli yerlere gelmiş, zengin olup gelişmiş-modern ülkelerde, şehirlerde yaşayan çocuklar babanın düştüğü bu duruma; GIKLARINI dahi çıkartmamışlar.

  Bana uğrayan modern ailenin tanıdığıma sordum elbet;

“ Çocuklarınız, yardımcı olmadı mı ayrılık kararı verdiğinizde? Sana yapılan bu haksızlık karşısında annelerine; - Dur bakalım anne, bu kadarı da fazla! Demediler mi?”

  Karşımda oturan tanıdık, bu işin derin vurgununu yemesinden mi, yoksa modern aile olmanın verdiği soğukkanlılık yüzünde mi nedir şu sözcükleri söyledi;

  “ Biz modern bir aileydik! Kimse kimsenin işine karışmaz…”

  İçin için; vay be! Dedim;  birkaç kez… Modernlik, yalnızlık, perişanlık ve haksızlık doğuruyorsa, içinden insan denen canlının ruhu ile birlikte vicdanını alıyorsa; böyle modernliği kim ister? Tabi ki modern tutkunları…

  Bir zamanlar böyle bir yaklaşımı genç bir arkadaşımdan duymuştum. Bir konuşmada;

“ Biz modern bir aile olduğumuz için babam bizi hiç dövmez. Ama her türlü psikolojik eziyeti yapmaktan da geri kalmaz!”

 Nasıl yani?

“ Arkadaşım, dedim ya; biz modern bir aileyiz! Babam bizi dövmez ama rencide eder…”

  Lafın kısası, bu devirde kimseye bir şey denmeyecek kadar MODERN zamanlardan geçiyoruz. Bir taraf, güllük gülistanlık görünürken, modernce birbirlerini parçalıyorlar. Diğerleri ise ilkel bir şekilde; vur aşağı, tut yukarı; aynı kapıya çıkmıyor mu?

Güven SERİN  

 

 

 


8 Eylül 2021 Çarşamba

NİÇİN HEP ACI ŞEYLER YAZAYIM?

 

İNTERNET

                                      NİÇİN HEP ACI ŞEYLER YAZAYIM?

 

   Sabahattin Ali vahşice öldürülmeden önce yazmış olduğu öykülerden birisi “ Bahtiyar Köpek” isimli öyküsüdür. Öyküsüne başlarken pembe düşlere dalmış dostlarını da göz önünde bulundurarak şöyle söylüyor;

  “ Niçin hep acı şeyler yazayım? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar.”

 Rumen kökenli, Fransız yazar ve filozof Emil Cioran neredeyse tüm yaşamını kitaplara adamış. Geldiği noktada ölümünden beş yıl önce da yazmaya, okumaya son vermiş. Bunu da şu gerçekliğin hissedişiyle açıklıyor;

  “ Tükenmişlik duygusunu hissettim… Evrene verip veriştirmekten bıktım… Çok okudum. Bu bir çeşit firar gibiydi…”

  Sabahattin Ali ise henüz yazmanın altın çağlarındaydı. Onun firarı canını kurtarmak için Bulgaristan üzerinden yurt dışına çıkmak-kaçmaktı. Bilmiyordu, çok yazanı ve terazisi hassas olanın dağıtacağı adaletin başına iş açacağını. Sadece başına iş açmak mı, başı ezilerek öldürüldü…

  Ülkemizdeki vahşetlerin hep bir karanlık yüzü vardır. Onlarca-sının katili, katillerine bu korkunç cinayetleri ihale edenler bir türlü yüce adaletin karşısına çıkartılamadı…

   Düşünürünü, sanatçısını, gazetecisini, yazarını ölüme terk eden bir hükümet, diğer milletler karşısında sonsuza kadar yaralı bir yan-vicdan taşımayı da kabul etmiş demektir…

  Emil Cioran;  “ Küçük bir kültürün içinde doğmuş bir insanın gururu her zaman yaralıdır.” Sözlerindeki ifadeyi, kendi sanatçısını, düşünürünü koruyamayan hükümetler içinde, onların etkisi altında kalmış olan adalet için de söyleyebiliriz. Eksik kalmış, aydınlatılamamış cinayetler, bizleri ve bizlerden sonra gelenleri yaralı bırakmış ve bırakacaktır…

 Daha otuzlu yaşlarda durmadan yazıyor Sabahattin Ali. Kırklı yaşların henüz başında ise yazgısı, başı ezilmesiyle yazarlığı son buluyor. Sanırım, böyle bir şey; küllerinden doğmak…

 Bu söz, antik kentler ve geride bıraktıkları eserleriyle birlikte, tekrar tekrar gün yüzüne çıkartılan medeniyetlerin geride bıraktıkları için geçerli görünse de, gerçek manada sanatçı erdemine ulaşmış, sanatın en hakiki besini olan evrenin ölümsüz iksirini içmiş insanlar için, Sabahattin Ali için, Emil Cioran için de geçerlidir…

  O yüzden, başını ezdiler, bedenini çürümeye terk ettiler, adını silmek istediler ama bir türlü başarı sağlanamadı; başaramadılar... Neredeyse seksen yıldır kitapları en çok satan, okunan bir yazar; oysa henüz kırk bir yaşında ezilmişti başı; o vakitler bir ıssızlığın içinde, kalleş, hoyrat bir elin sımsıkı tuttuğu kudurmuş bir kaya, sopa ile öldürülmüştü…

  Emil Cioran gibi bıkmamıştı yazmaya ve okumaya. Gezmeye, ailesi ile eğlenmeye ise hiç bıkmayacak bir heyecan duyuyor, daha fazla insan, yöre tanımak ve daha fazla öyküyü, edebi dünyamıza pınar tadında suları olan ırmaklar taşımak istiyordu…

 Bahtiyar Köpek isimli öyküsünde yufka yürekli dostlarından, insanlardan söz ediyor. Ona;

 “ Hep acı şeyler yazıyorsun, artık tatlı, pembe şeyler yaz!” diyen dostlarına şu hatırlatmayı yapıyor; belki de tüm insanlığa yapılan bir uyarı, muhteşem bir kalk borusu çalıyor hiç durmadan;

  “ Hep acılardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir karış toprak, bir bakraç su için birbirini öldürenlerden, doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan mı söz edeceksin? Yazacak, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yazılarında bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen bahtiyar insan yok mu?”

  Yazar, yufka yürekli, pembe düşleri olan dostlarını düşünmüş olacak ki, o da onlara kıyamamış; Bahtiyar Köpek isimli öyküsünü yazmış. Eti, sütü, vitamini, minerali, şampuanı ayrı ayrı ve özel bakıcıları olan bahtiyar köpek; ne çok mutluymuş; üstelik de gönlü kederli değil, benzi de soluk hiç değil…

  Seksen yıl sonra gelinen noktada aynı öyküler bize bir şey fısıldamaktan öte adeta haykırıyorsa; hak arayanlar sona ermemiş, adalet saraylarının büyüklüğü, sayısı azalmamış, hapishaneler hızla görkemli hale geliyorsa, ne söyleyebiliriz ki, başka bahtiyar köpekleri, kedilerin öyküsün anlatmaktan başka…

Güven SERİN  

  


27 Ağustos 2021 Cuma

YORGUN,BİTKİN SÖZCÜKLER

 


İnternet

                                      YORGUN, BİTKİN, VİRAN SÖZCÜKLER

                                  

                   ( Dolayısıyla Düşünmeyi Reddediyorum!)

    İnsanlar insandan kaçmaya başladı. Bir parça kendi niteliğini arttırıp da yaşamını kaliteli bir yere oturtmaya çalışanların kaçışı daha da hızlanmışa benziyor. Çünkü neredeyse yoklar…

   İki tanıdığın veya daha fazla insanın birbirini görür görmez; “ Nasılsın? (Bildik ve beklenen cevap)-İyiyim! Ya sen?” Hemencecik ayaküstü sohbette bile, sağlığı, maddiyatı, konu-komşuyu yoklayıp kendimize bir parça “ Teselli malzemesi” toplama telaşı…

  Bu tür hal-hatır sormaları, kendi saflığı içerisinde, muazzam bir samimiyet hissiyatı içinde yapanlara sözüm yoktur… Onların sorularına “Can kurban” dersek, pek yerinde olur. Görünen köy nasıl kılavuz istemiyorsa; bitkinlik, baygınlık, çirkinlik, yozluk veren soru sözcükleri, merakları da öyle; daha başlamadan bitiriyor sürecek olan değerli buluşmanın samimiyetini.

  Dikkat ederseniz çevremizde bu tür konuşmalar sürüsüyle var. Hemencecik merak edilen sağlık! Sosyal ve psikolojik durumumuz! Soran kişinin sanki o an size yardıma hazırmış gibi görünen sahte ciddiyeti; korkunç bir trajedinin başlama anı gibi; ne konuşulsa para etmeyecek; çünkü sorular ve cevaplar; ruhsal, zihinsel, maneviyattan, vicdandan, olgunlaşmadan çok uzak…

   Bu tür seslenişleri, diyalogları her gün hemen hemen her yerde dinliyorum. Sözcükler fazlasıyla yorgun, bitkin ve viran… Sanki ömürlerini çoktan doldurmuşlar. Aslında hiç de öyle değiller; yenilenmeye, beklemeye, demlenmeye, mayalanmaya ihtiyaçları var; o kadar…

  Sanırsınız ki sadece diplomalar onaracak sözcükleri.Onlar kaldıracak ayağa,binlerce yıllık seslenişlerin mucizevi anlamlarını.Hiç de öyle olmuyor maalesef...Bu problemi,yaşadığımız bu muazzam kaybı; ne diplomalılar ne de diplomasızlar çözeceğe benziyor…

  Telaş kaçma ve saklanma üzerine olunca, durumu idare edip; suya sabuna dokunmayıp, ne şişin ne de kebabın yanmasını istemiyorsak, ortaya beklenen o mucize; sözcüklerin kraliçesi; samimiyet, kültürel birliktelik doğmuyor…

  Sadece sözcükler viran, sadece sözler yorgun ve bitkin olsa çok iyi. Sinsilik de kol geziyor, viran, çaresiz sözcüklerin yanı başında.

  Geçtiğimiz yüz yıl içerisinde bir yazar-düşünür belki de o yüzden haykırıyordur;

“ Zincirlerim çirkinlik, üzüntü, sefillik, yaşlılık ve ölümdür. Hangi devrim beni bundan kurtarabilir?”

  Yenilenmiş bu sözcüklerin menziline bir bakar mısınız? Uçsuz bucaksıza giderken dünyaya da öylesine uğramış, biz dünyalıları kendine getirmek için öylesine olmayan bir SESLENİŞ; yüce bir çağrı sanki…

  Oysa büyük burukluk, kısırlık, küskünlük, viranlık taşıyan sözcükler ve onların geldikleri yerler; köyler, kasabalar, şehirler de buruk, bitkin ve viran şimdi… Kütüphaneleri doldurmak lüks ama kızdığımız, öfkelendiğimiz insanlara bedel ödetmek, pusuya yatmak, şantaj; sanki bu viranlığın içine hapsolmuş…

   Bir silkine bilsek, kırgınlıkları, kızgınlıkları ve öfkeleri; sosyoloji, psikoloji ve fizyoloji biliminin kenarcığından geçerek değerlendirsek; ne çok şey değişirdi sözcüklerin diri ve heyecanlı olmaları üzerine…

  Tiyatro yazarı Eugene Ionesco ile yapılan bir söyleyişi sanatçının felsefesini tüp çıplaklığı içinde not düşüyor insanlık mirası denen kütüphaneye;

  “ Konuşuyoruz, giyiniyoruz, makineler üretiyoruz. Bunun nasıl mümkün olduğunu anlamıyorum. Yani, tahammül edemediğim şey; cehalet… Hiç tahammül edemediğim şey ise; âlimlerin daha da karmaşık cehaletleri… Cehalete mahkûmum…”

Güven SERİN  

 

 

 

 

  


20 Ağustos 2021 Cuma

HATIRLANMAK İSTER İNSAN

 


İnternet


                                         HATIRLANMAK İSTER İNSAN!

 

                                             ( Kasap Celal De Öyle…)

      Bazı insanlar için yaşam sadece kazanmak üzerine kurulu bir düzen, sonsuza uzanan bir köprü gibi görünürken, bazıları; yaşama hakkını yaşama ve yaşatma sanatına dönüştürür… Fakat her bir şahıs-kişi bir şekilde anılmak, yaşatılmak, kalıcı izler de bırakmak ister; kendi kabiliyeti, hatta yetmezliği, kimsesizliği içinde…

   Bana en ilginç gelenler ise, yaşam sahnesini her daim pazarlık konusu yapanlar. Yaptıkları işe büyük kavramlar yükleyip, en büyük alkışı ve kazancı bekleyenler. Hele bir de isimlerinin önünde “sanatçı” ,”aydın” sıfatları varsa daha da komik duruma düşerler.

   Bir zamanlar kendilerini sanatçı görüp sanata yakın uğraş içinde olan iki kişiyle konuşuyorduk. Yeterince anlaşılmamaktan, kazanamamaktan, ünlü olmadıklarından yakınıyorlardı.

   Onlara bildik bir sözü söyledim; “ İyi sanat, eninde sonunda kendi başının çaresine bakar.” Dememin vereceği etkiyi düşündüm. Beklediğim gibi olmadığı gibi bana hokkalı bir cevap verdiler;

   “ Ağabey, bize ne bizden sonra gelecek ünden, şandan, anılmadan! Biz yaşarken zengin, ünlü olacağız ki tadına doymayalım!”

   Ne diyeyim? Bu inanç içinde olan insanların yolu açık olsun demekten başka bir şey gelmez elden. Biz bugüne dönelim. Kasap Celal’e kadar uzanalım. Her zamanki gibi Ekrem Bey atölyeme uğradı. Ortak konumuz ve sorumluluğumuz yaşadığımız yere-şehre karşı olan duyarlılığımız. Bir haber için ona sormuş olduğum sorular karşılığında ; “ Hadi gidip yerinde görelim, arabam sahilde” deyince yola koyulduk.

   Tekirdağ Süleymanpaşa Hürriyet Mahallesi ve çevre yolunu gezdik. Okuyucular tarafından ısrarla anlatılan, ilgi bekleyen sorunları yerinde gördük. Fotoğraflayıp konu hakkında detaylı bilgi sahibi oldum. Oradan da Kumbağ’ın yolunu tuttuk. İlk işimiz Esnaf Şükrü’yü ziyaret etmek oldu. Gazetemizin ve duyarlı insanların yardımıyla Gül Bakım Merkezi’ne kaldırılan, acınası halden kurtarılan şehrimizin yıllardır esnaflığın yapmış insanı ziyaret ettik.

   Esnaf Şükrü’nün buraya alınması neredeyse 7–8 ay oldu. Kendini bilmez durumda, iyice bakımsız bir haldeyken şimdi onu görmeye gelecek olanları kapıda bekler halde. Bir çocuk kadar sevinçli, mutlu ve unutkan bir vaziyette gelecek olanları gözlüyor… Kapıdan, ayaküstü konuşmalar sonunda Kumbağ merkezine gittik.

   Liman bölgesi; kayıkların, balıkçıların, yazlıkçı ve yerli halkın bir arada yaşadığı yere geldik. Masaların tamamı doluydu. İğde ağaçları etrafa muhteşem kokular gönderiyordu. Güvercinlerin büyük bölümü karınlarını doyurmuş yere konmuş aylaklık ediyorlardı.

   Bir masada tek bir adam oturuyordu. Çayını içmiş yüzünde maskesi. Ekrem beye, izin isteyip şu beyefendinin yanına oturalım, dedikten sonra izin isteyince; “ tabi, buyurun” diyen tok ve kararlı bir ses.

   Masadaki oturan kişi bize yabancı olduğu gibi biz de ona yabancıydık. Üstelik yıllardır bu limana gelir güvercinler gibi kimi aylaklık eder, kimi tanıdıklarımla sohbetler ederim. Daha önce hiç görmediğim adam, meğer on beş yıldan beri özellikle yazları Kumbağ’da oturan emekli bir küçük esnaf; kasap-mış.

  Çaylar söylenip sohbet için ilk adımlar atılınca, bize yabancı olan adamın yüzündeki maske inince, yuvarlak, esmer, bıyıklı, ürkek bir insan tanıdım. Çok kısa süreliğine ürkekliğinin nedenini araştırdım kendimce. Bölgeler arası suçlamalar, kuşkulardı bu ürkekliğin sebebi. Bir de bizim yabancı oluşumuz…

   Yarım saat sora Kasap Celal ile öteden beri tanışan insanlara dönüştük. Bir torunu olduğunla kalmayıp, kaç yıl kasaplığı yaptığından tutun da kızı ve oğlunun ne iş yaptığına kadar birçok özel konuların dinleyeni de olduk.

  Birkaç ay önce kalp krizi geçirmiş Kasap Celal. Bir parça ürkekliği de ondan sayıla-bilinir. Ölmeyip, yaşadığı sevinci, bunca ölenlerin yanında şimdilik görmüş olduğu tedavinin ürkekliği, sevinci gizlemesinden, belki de nazır değecek oluşu korkusundan da…

   Bir çırpıda dinledim Kasap Celal’i. Ömrü İstanbul’da geçmiş. Daha on yaşında ticaretin, esnaflığın içerisinde bulmuş kendini. İyi çalışmış, iyi kazanmış ve tutmuş bir insan. Bildik manada herkesin “ aferin adama, çalışmış, kazanmış ve tutmuş; ne mutlu ona!” diyeceği bir insan…

   Ama asıl konu onun kasaplık mesleğine geçince anlatmaktan öte sohbeti adeta yaşıyordu. Bir kuzuyu, bir koyunu, bir danayı nasıl kestiğinden, dinlendirip birkaç gün sonra o hayvanın özel bıçaklar yardımıyla nasıl işlendiği, hazırlandığını dinlerken, azcık kasaplığa ilgim olsaydı hemen bu işe merak sarar, peşinde koşardım.

   Kalp krizi geçirme anına, ambülans gelip özel hastaneye gidiş zamanına geldiğimizde ayrı bir anlatı içine girdi. Yuvarlak, esmer yüzündeki çocuksu tarafı daha ciddileşti. Doktorların anjiyo yaparken ne düşündüğünü seslendirdi, birçok insanın dünya sahnesinde yapmış olduğu seslenişler benzeri;

   “ O an, doktorlar bana müdahale edip, tedavimi yaparken şu sözleri söyledim kendime; Heyy Kasap Celal! Geldin gidiyorsun! Şimdi ölsen, seni gömdükten sonra kimse hatırlamaz bile! Evin 900: Bin, işyerin: 900 Bin, araban pahalı, birikimin var; ama ölüm de yanı başında; şu an ölsen kim hatırlar seni?” 

   Doktorların kontrolünde yarı baygın halde ölümü böyle seslendirmiş Kasap Celal. Bir yerde herkesin kalbinde, genlerinde olan, belki de insan olmaya dönüşen evrimin bize hediye ettiği en gerçekçi şey; hafıza ve hatırlanma isteği…

   Ülkemizin kurucusu, hürriyetimizin geri kazanılmasında en büyük emeği olan o koca komutan; Mustafa Kemal’in en zarif, en basit isteklerinden birisi değil miydi; “ Beni hatırlayınız!” dileği…

   Velhasıl dostlar; hatırlanmak, anılacağını bilmek değerli bir şey. Yaşarken, yaşatma bilinci, yaşadığımız yerlere “YAŞAM” katma becerisidir hatırlanacak oluşumuzun müjdesi…

Güven SERİN 

17 Ağustos 2021 Salı

ERBABI YAPARSA?

 


internet
                                                

                                                    ERBABI YAPARSA!

 

                                ( Eh, erbaptır, dedik, verdik dizginleri eline… )

    Yazımın başlığı argo dünyası içinde yüzenleri için hemen akla gelen sözcükleri hatırlatıyor olabilir; “ Erbabı yaparsa yorgan bile titremez…”

   Demek ki ustalık her alanda önemli bir şey… Atilla İlhan için erbap şu anlama geliyor;

 “ Eh, erbaptır, dedik, verdik dizginleri eline, halt etmişiz. Dolapçının, fırıldakçının biri çıkmaz mı?”

   İşin erbabı olamayanın insanın başına neler getireceğini bilmek istiyorsanız herhangi bir iş için “usta” diye evine çağırdığı,”erbap” diye geçinen insanların geride bıraktığı facia anılarına bir kulak veriniz…

   Atölyeme sıklıkla uğrayan bir tanıdık böyle bir erbap arayışı içerisinde evinin banyosunda yaşanan bir su sorunu için şehrimizdeki çok bilinen, çok iş yapan işyerine gitmiş.Banyosu için gerekli parçaları aldıktan sonra o büyük,o ünlü yerde çalışanlara sormuş;

 “ Sizin burada su ustası-erbabı var mı?” ; “ Olmaz olur mu ağabey” dedikten sonra, Hüseyin ustaya seslenmiş. Hüseyin usta bizim tanıdığın yanına gelmiş. Durumu dinlemiş; arkadaşımızın anlattığı soruna; “ Kolay, şu gün, şu saat hallederiz” dedikten sonra, bizim tanıdık tamir-tadilat için gerekli malzemeyi aldıktan sonra işin erbabı verilmesi nedeniyle sevinerek evine dönmüş.

   Güya erbap diye geçinen su tamircisi söz verdiği günün öğlen vakti bizim tanıdığı aramış;

  “ Abi, çocuğum hastalandı. Ben işe gelemeyeceğim. Ama yerime başka bir erbap-usta yollayacağım.”

   Tanıdık, peki dedikten sonra gelemeyecek olan erbabın yollayacağı diğer erbabı beklemeye başlamış… Bu arada yukarıdaki erbap mazeretine halk dilinde; “ Usta yalanı-erbap yalanı” derler. Nedense bu mazeret hep geçerli olur; “ çocuğum hastalandı.” Hani, eski zamanlarda “ elektrikler yoktu örtmenim, o yüzden çalışamadım” mazereti gibi ünlü bir yalandır vesselam…

   Biz konumuza geri dönelim. Erbap gelemeyince diğer erbap gelmiş. Genç bir erbap; güya! (…) Bizim tanıdığın içine bir şüphe düşmüş. Yapılacak iş epey titizlik isteyen su işi. Bir yanlışlık nelere yol açmaz?

   Tanıdığın gençlere olan güveni, inancı ağır basmış. Banyoda yapılacak olan işi göstermiş. Genç erbap, İngiliz anahtarını tutuşundan, çözeceği vidalara olan yabancılığından bu işe uygun olmadığın işin başında belli etse de, bizim tanıdık yiğitliğe el sürdürmemeye, laf söyletmemeye karar vermiş…

   Genç erbap uğraşmış, didinmiş, büzülmüş, sıkılmış bir türlü iş olmuyor. Mazereti ise alınan malzemenin tam ayarda olmadığını söyleyerek o günü kapatmış. Tamam, demiş tanıdık; yarın sizin işyerine gelir, senin önerdiğin malzemeyi alırız. Yarın akşama bu işi çözeriz.

  Bir gün sonra, genç erbabın istediği malzeme alınmış. Akşam vakti diğer gecenin senaryoları bir bir yaşanmış. Genç erbap, yine işi çözememiş. Çözememeyi bırakın; duvardan gelen ana borudaki saplamayı da kırmış.

   “Erbap olmayınca yorgan da oynar, komşular da duyar,”Halk söylemini bir kenara bırakalım nazikçe. Genç erbabın sıkılması, utanması ve mahcubiyeti karşısında bizim tanıdık, yine yiğitlik yapıp;

   “ Üzülme be kardeşim; böyle böyle pişeceksin sen.”

   Fakat genç erbap, tam erbap olmasa bile karakteri sağlam.”Bu işi ben üstüme alıyorum. Kabahat benim ağabey. Ben sana başka usta bulacağım ve bütün masrafı üstleneceğim.” Diyerek, birkaç gün geciken, bir gün suların akmamasına sebep olan, bir işin erbabı olmazsa, evin bile yıkılacağı iş, sosyolojik bir deneye dönüşmüş.

  Sonu ise tıpkı Şekspir’in oyunu olan; “ Sonu nasıl biterse bitsin, yeter ki iyi bitsin!” felsefesiyle bitmiş. Geriye kalan şey; erbap olan insanlar her alanda olması şart. Ülkemizin yönetimine sahip her alanda, erbap kişiler bu zengin, bu kadim ülkeyi nasıl uçurmazlar?

  Yaşadığımız bir sürü aksaklık, dünya ülkeleri arasında ah geliştik ah gelişeceğiz kaygıları ve bir türlü bitmeyen dış mihrak saldırıları her daim her alanda erbap denen o büyük meziyete uzak kalışımızdan kaynaklanmıyor mu acaba?

   Selimiye, Süleymaniye, Şehzadebaşı, camilerine bakınca ne görüyorsak; işin erbabına verilecek her yapıt-görev-sorumluluk; bir eser olarak görünecek, yükselecektir bu toprakların bitmeyen, dinmeyen çileleri içinde yaşayan insanlarımıza…

Güven SERİN  



29 Temmuz 2021 Perşembe

CAMDAKİ KIZ

 

İnternet

                                          CAMDAKİ KIZ

 

  Bir işim nedeniyle Yavuz Mahallesi’nden dönüyordum Ertuğrul Mahallesi yönüne doğru. İç içe geçmiş evlerin yeşil denen şeyleri camlardaki saksılardan ibaretti. Çocukların oynayacağı alanlar ancak kapı önleri…

  Düşününce insan kendi çocukluğunu, uzanınca birkaç dönüm bahçeli evden hemen yakınındaki uçsuz bucaksız kırlara, yürüyünce “Yama” denen yüksek tepeye, duyunca meşelerin kokularını, bakınca Paşaköy ovasından çok ötelere, duyumsarsın Balkanlardan gelen soğuk, sıcak ve serin bütün havaları…

  Yavuz Mahallesi’nin en sıkışık sokaklarından geçerken gördüm camdaki o küçük kızı. Bembeyaz yüzü ve bakışı vardı. Yaşı,6–7 civarı olmalıydı. Yarı bodrum sayılan evlerinin camından bakıyordu sokaktan geçenlere. O an bir ben geçiyordum sokaklarından.

   İster istemez Nazım’ın Karlı Kayın Ormanı şiirine uzandım;

 “ Ben oradan geçerken biri/ ‘Amca dese gir içeri’ Girip selamlasam hane içindekileri.”  

   Sokağın tek hareketi ben olduğum için yüz yüze geldik. Bakışında, ne çok şeyler gördüm; o birkaç saniyelik çocuk bakışta; kör beton ormanlara sıkışmış, Kırmızı Başlıklı kızın, kötü kurttan kurtulma çabalarını ve sessiz çığlıklarını bile…

  Kız çocuğu belki de her gün baktığı gibi bakıyordu; ağaçları, çiçekleri, kuşları olmayan sokağına. Niçin; o, ak bakışta derin hüznü, altın kafese kapatılmış bülbülü gördüm? Neden ezildi içimin içi; vurgun yiyen dalgıçların derinlik ezilmesi gibi…

  Duyar gibi oldum bir şarkıyı-seslenişi;

“ Şekerler ezeyim şirin dillere

Kâtip arzuhalım yaz yâre böyle

Güzelim emey,birtanem emey,güzelim emey hey.”

  Gönlüm yaslı ayrıldım, yeşili, kuşları ve oyun oynayan çocukları olmayan o dar sokaktan. Hiçbir mimari özellik taşımayan, öyküsü bile olmayan, şiire, romana, resme, heykele dönüşmeyecek olan sokağın yarı bodrum katı olan evin camından bakan ak yüzlü çocuğun bakışlarıyla birlikte ayrıldım…

  Durup ona bir merhaba demeyi, bir anının fotoğrafını çekmeyi o kadar çok istedim ki; o kadar olur…

  Duramadım, bunca eziyetin, suçun işlendiği, küçük kızların büyük eller tarafından horlandığı bu soylu, garip dünyanın bir ferdi olarak, onca düşünceyi üreten bir insan kılığında, zavallı bir korkağın ihtişamı içinde yürüdüm ayrıldım; Yavuz Mahallesinin ak yüzlü çocuğunun bakışlarıyla birlikte…

  Bu hüznü, bu yası ancak edebi dünyanın söz sanatıyla teselli edebilme gayretiyle sarıldım kaleme kâğıda, dokundum bilgisayarın tuşlarına; Sait Faik gibi, yaşamak için mi yazıyorum, yoksa yaşamak için mi yazıyorum; bilemeden yazdım, CAMDAKİ KÜÇÜK KIZI;

Seni satmam çocuğum

Dörtyüz bin tekliğe,

Ne güzel kaşların var

Ne güzel bileklerin

Hele ne ellerin var, ne ellerin.”

Güven SERİN 


16 Temmuz 2021 Cuma

SOKAKTAN GELEN SESLER

 


İnternet


                                       SOKAKTAN GELEN SESLER

 

   Gün henüz yükselmeye başlamış, insan telaşları sokak ve caddelere taşmıştı. Dışarıdan gelen tuhaf sesler, açık cam ve kapılardan evin içine kadar doluyordu. Sabah sabah bir kavganın başlangıcı mı diye irkiliyor insanın beyni…

   Covit–19 süreci, sosyal, kültürel sıkıntıların üstüne birde yaşanan ekonomik sıkıntılar birçok insan için, taşma ve taşırma noktasına gelmiş olabilir! Hızla fırladım balkona. Sesin sahibi kimdir diye merakımı giderdim…

   Meğer kavga sandığım o yüksek, o kaba seslerin sahibi bir adam-mış! Kocaman, sırım gibi bir adam, el kadar köpeğine sesleniyor;

   “ Dur… Dön… Gel…” Hayvanın tüylerini saymazsanız yarım kilo ye gelir ya gelmez. Kucakta taşınan cinsten…

     İnsana, kendini mutlu ettirecek türden genleriyle oynanmış oyuncak bir köpekçik.Yeri bırakmış sırım gibi sahibi olan adam.Ama öyle bir kaba-saba sesleniyor ki köpek şaşırıyor ne yapacağını.Bir de etraftan duyduğu kedilerin,başka köpeklerin kokusu var.İçinde kalan birkaç gen-yabanıl çağırı,koku olma duyusunu tetikleyip gezinmek istiyor.

   Gezdirir, izin verir mi sırım gibi sahibi olan adam! Onun mülkiyetinde, onun kucağında, belki de yatağında, kanepesinde yaşayan ve neredeyse onun bir parçası olan küçük süs köpekçiği, köpek duyguları peşinde gitmek istiyor sağa sola…

    Sırım gibi adam ise insan kılığında, köpeğe yön vermeye çalışıyor. Kendi belirlediği yerde, ayaklarının dibinde olmasını istiyor güya. Bütün sokağı yerinden kaldıran tuhaf-bed sesiyle söylenip-seslenip, emirler verip duruyor…

   Hayvan beslemek, hayvan bakmak insanın en büyük çelişkisidir. Hiçbir tür diğer türleri bu kadar mülkiyeti altına almamıştır. Doğanın milyonlarca yıldır içinde barındırdığı sırlara uygun değildir, bir türün bir başka türü bu kadar eziyet edişi. İnsan türü hariç… İnsan denen canavar tür, kocaman dünyanın altını üstüne getirmek üzere…

   Atalarımız binlerce yıllık deneyimleri sayesinde hayvanın ne olduğunu, nerede durması-yaşaması ve beslenmesi gerektiğini öğrendikleri için; köpeklerin, kedilerin bahçelerde yaşamasını isterlerdi. Evin içine girdiklerinde;

   “ Bu evde bet-bereket kalmaz!” derlerdi…

   Günümüzün insan türleri hayvan besleme yarışına girdiler. Hayvanın genleriyle ne kadar oynanır, ne kadar şirin veya absürt görünürse o kadar çok ilgi-alaka ve talep görüyorlar…

   Dikkatimi çeken bir insan evirilmesi var bu hayvan sevgilerinin altında. Hızla insandan uzaklaşan insan türlerinin hayvanlara sığınması da söz konusu… Hayvanı güzel gıdalar, huzurlu, konforlu bir hayatla kendine bağımlı hale getirerek, gönüllü bir sevgi sahiplenmesi içinde hızla kendi türünden uzaklaşan insan türleri nasıl bir insanlık oluşturacak merak konusu…

   Geçenlerde köpek besleyen bir arkadaşımız ziyaret ettim. Herkesin beslemek isteyeceği köpek cinsinden… Oldukça bakımlı, neredeyse her gün yıkanan, çok iyi beslenen ve oldukça sevimli, sıcakkanlı bir hayvan… Biraz yakınına gidince acayip bir koku yaydığını duyunca kendimi dış bahçeye zor attım.

   Hayvanların farklı zamanlarda farklı fiziksel özellikleri, farklı salgılar, kokular yaymalarına neden oluyor. Kısacası, hayvanların doğası, insan doğasından çok ötedir. İnsana bağımlı olmadan yaşadıkları yerlerde milyonlarca yıl yaşadılar. Nesillerini bugüne taşıdılar taşımasına ama insan, insanlar, onların yaşamlarını; altın kafeslerde, ipek yorganlarda, kuştüyü yataklarda kendileri belirliyor…

   İnsan denen acayip varlık; beslediği kuzuyu; “ Kınalı kuzum” diye ortaya koyduğu samimi seslenişi; “ kuzu şiş, kuzu kebap” lezzetiyle yer değiştirmeyi ne güzel beceriyor; velhasıl insan; bir acayip mahluk…

Güven SERİN