SİNEMA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SİNEMA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2014 Pazartesi

EYVAH EYVAH -3


Kamera; Güven  Bozcaada- Çanakkale

Ve güzel kızlar
Çiçekten taçlar ördüler
Ya da,öncesiz ve sonrasız dizeler..
Sappho

EYVAH EYVAH 3

Eyvah Eyvah 1–2 derken 3 sürpriz oldu. Yapımcılar için karlılık önemli. Seyirci için elbette doyuruculuk. Sinema koltuğuna oturan her insan beslenmek amaçlı gelmiştir; esas sorun bu beslenme ne şekilde olacak; ses, görüntü, diyalog, konu ve elbette beynimizde ki kabul görüşü. İnsan beyni, hoşlandığı sesi, görüntüyü masalımsı bir dünyaya davet eder; sarsılmaz bir kabul ediş kendi uzayını oluşturur ve döngünün bütün oluşumları o büyük evrene savrulmaya başlar. 

  Eyvah Eyvah 3 filmi, 1 ve 2 filmleri ilgi görmeseydi şüphesiz çekilemezdi. İyi bir film oldukça yüksek bütçelerin ayrılmasıyla, yüzlerce doğrunun bir araya getirilmesiyle doğuyor. Bu filminde kendi rekorunu kıracağını, hatta 4. filmin de yapımcıları heyecanlandıracağını düşünüyorum. Filmde bizden bir şeyler var; gülümseyerek, tebessüm ile ve bazen de kahkahalar ile izlediğimiz kendi yaşam gerçeklerimiz…

  Filmin türü komedi ağırlıklı olsa da günlük hayatın en önemli sorunlarından işsizliği, evliliği, anne, baba, nine, dede ilişkilerini, insan hüneriyle şekillenen yaşam içindeki problemlerle başa çıkma becerileri de film komedisi içinde bilinçaltımıza kayıt oluyor.

 Şüphesiz yapımcı en yüksek karı elde etmek ister. Nasıl ki bir esnaf en çok kazanmak isterse, bir çiftçi en yüksek ürünü almayı ümit ederse, film yapımcısı da en yüksek hâsılatı ister. Doyum sonsuza uzanıyor görünse de, eğitimli, donanımlı kişiler arasında kazanılacak her türlü zenginlik, tekrar halka, sanata döner. Daha şimdiden 2 milyon izleyiciyi geçen film, elbette kendi rekorunu kıracak. Sanatçılar, yoğun ilgiden dolayı oldukça mutlular.

  Eyvah Eyvah filmlerinin başarısı aynı zamanda sanatçıların, yapımcının, senaristin başarısı olmakla birlikte, çekildiği bölgenin, gösterime sunduğu insan tipleriyle, belki de yok olacak bir kültürün tekrar anlaşılması, yaşaması adına güzel bir suni teneffüs geçirmesi demektir. Çanakkale bölgesi, Bozcaada, Ezine ve Geyikli kendi ünlerine sahiplerken, bu film ile ünlerine ün kattıkları gibi, bölge insanın toplumsal, ailesel, ekonomik, sosyal açıdan da irdelenmesini sağlıyor.

 Tekirdağ Tekira Sinemaları yeni yıl gösterime giren Türk Filmleriyle yeniden hareketlendiler. Birçok salonda doluluk en yüksek seviyeye çıktı. İnsanların ekonomik sıkıntılarına rağmen, gülmenin neredeyse lüks hale gelip unutulma zamanları yaşanırken bile sinemaya gitmek, sinemanın koltuklarıyla bütünleşmek, o devasa perdenin sunacaklarını insan beyni, görgüsü ile harmanlamak oldukça özel bir şey.

 Ata Demirer, Demet Akbağ, Özge Borak, Salih Kalyon, Tarık Ünlüoğlu, Ayşenil Şanlıoğlu, Meray Ülgen filmin değişmez karakterleriyle seyirciye tebessüm ettirdiler. Dikkatimi çeken bir şey oldu; insanlar kahkaha ile gülmekten korkuyorlar.

 Artan işsizlik, bir kanser gibi yayılan taşeron salgını, siyasetin en çürümüş zamanları, yöneticilerin halkın ruh ve beden sağlığının bir bütün olduğu düşüncesinden oldukça uzak oluşu; kırılan seyirci rekorları, tüketim rekorları bile, uygarlık yolunda sağlam adımlar attığımızın, geleceğimizi daha iyi bir yörüngeye oturtacağımızın güvencesi değil; çünkü komedi ve trajedi iç içe…

  Güven Serin 






11 Ocak 2014 Cumartesi

PATRON MUTLU SON İSTİYOR


Kamera; Güven   Kayseri Yakınları; gidenlerin türküsü


PATRON MUTLU SON İSTİYOR

 Teknoloji ile birlikte sinemada kendi değişimini yaşıyor. Aksiyonu bol olan filmlerde sıra dışı sahneleri bile gerçekmişçesine izleyip o anın muhteşem duygularıyla seyir keyfine ve hayal dünyasına inanılmaz şeyler ekliyorsunuz.

  Patron Mutlu Son İstiyor filmi iyi bir oyuncu kadrosuyla buluşmuş. Filmin çekim yeri Kapadokya-Ürküp, ülkemizin paha biçilmez yerlerinden birisi; o yüzden, bu filmde görsellik senaryonun da ötesine geçmiş.

  Ezgi Mola, oyunculuk dersi veriyor sanki film ile filmdeki karakterle o kadar bütünleşmiş ki; senaryonun zayıf oluşu, esprilerin bayat hali bile yeniden tazelik gösterisi yapıyor. Kelebeğin Rüyası filminden sonra bir Yılmaz Erdoğan filmine heyecan içinde gittim. Elbette aynı heyecanla çıkmasam da, geçirdiğim zamana, Ürgüp’ün nadide güzelliklerine bir kez daha kapıldım.

  Sinema, birkaç saat içinde düşleri sese, görüntüye, eyleme çeviren inanılmaz bir sanat. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, iyi bir konu, oyuncu kadrosu, oyuncuların sanat yetenekleri, müzik ve filmin çekildiği yer çok çok önem taşıyor.

  Kelebeğin Rüyası filmi, Yılmaz Erdoğan'ın yazıp yönettiği bir filmdi. Konusu dram olmasına rağmen, geçmiş ile bugün arasında kurduğu edebi köprü, film sahnelerinin çekildiği yerlerin güzelliği, oyuncuların yüksek başarısı, yıllarca unutulmayacak film hatırası; geçmiş ile bugün arasında güzel bir tokalaşma-sarılma yaşamama neden oldu.

 Patron Mutlu Son İstiyor filminin senaryosu Yılmaz Erdoğan'a ait olsa da, yapımcısı Necati Akpınar. Oyuncu kadrosuna bakınca kendi alanlarında hepsi başarılı oyuncular.Ezgi Mola, Ersin Korkut, Mustafa Uzunyılmaz, Erkan Can, Murat Başoğlu veTolga Çevik; yaptığı işe kendini veren tanınmış yüzler.

  Sinemaya olan inancım ve sinemanın geçmiş ile günümüz arasında kurduğu birliktelik kendimi bildim bileli ilgimi çekti. 1970 yıllarda köyümüzün sineması ve bu sinemayı işleten Hüseyin Beye şükranımı ifade etmeden geçemeyeceğim.

 Şehrimizin biten gece hayatına karşı açılan sinema salonları kendi direnişini yapıyor. Bu direnişe ben ve dostlarım da katkı yapıyor; İlyas Bey, Nazır Öğretmen kırmızı koltuklara yaslanarak bir çocuk heyecan içinde film arkadaşlığı yaptılar. Gazozu muz eksik olmasına rağmen, fındık-fıstığımız eskileri hatırlattı.

  Patron Mutlu Son İstiyor filmi, komedi çeşidine girse de, altınıza işeyecek kadar gülümseme yaşayamayacaksınız. Burada, kendini tekrarlayan ve Amerikan sinemasının büyük etkisi altında kalmış yönetmen ve senarist bir hayal kırıklığı yaşatsa da, filmin oyuncuları; özellikle Ezgi Mola, Eylül karakteriyle dokunulmamış, keşfedilmemiş güzellikleri bir yel esintisiyle huzurunuza taşıyacak;

 Seyrin keyfine, sinemanın hiç bitmeyecek yol alışına siz de tanıklık edip, katkıda bulunun; harcayacağınız her türlü emek, diğer emeklere katkı kadar, kendi iç dünyanıza da harika bir besin olacaktır; ses, görsellik, diyaloglar ve düşlerin esintileri…

 Güven Serin


13 Kasım 2013 Çarşamba

ZAFERE HÜCUM


Kamera; Güven  Ganos Gökleri; Tanrıların ve Tanrıçaların Diyarı.


Kamera; Güven Ganoslar; iç içe geçmişliğin ve
sonsuzu hayal eden insanın sonlu oluşunu anlatan tepeler.


ZAFERE HÜCUM

  Zafer deyince akla en yüksek kazanmalar gelir; büyük savaşların büyük zaferleri… Tarihi derslerinde ezber ve taraflı anlatımlar sayesinde sadece zaferlere hayranlık duyar, yenilgileri okumaktan, öğrenmekten korkardım. Çünkü yenilgiler, yenilenler irdelenmez ve sevilmezdi…

  Tıp bilimi nasıl mikroplara çok şey borçluysa, zafer kazanmış insan da, yenilginin düşmanına çok şey borçludur. Din adamları dinlere, çiftçi toprak ve yağmura; avukatlar ise suç ve suçlulara çok şey borçludur.

 Şu an özlenen, ideal olan yaşamı oluşturduğumuzu düşünsek, birçok mesleğin kendiliğinden yok oluşuna da tanıklık ederiz; bir insan ölür, onlarca insan ağlar; hüzün töreni içten içe akar durur. Bir insan ölür, onlarca insan o sayede geçimine katkı yapacak parayı kazanır; mezar kazıcılar, kefen üreticiler-satıcılar, ölü yıkayıcılar, ağıt yakıcılar, pilavcılar, lokumcular, ayrancılar, din adamları…

  Zafere Hücum Eylül ayı içerisinde gösterime giren filmin ismidir. İki Formula pilotunun kıyasıya rekabeti; ikisinin de istediği tek şey; ZAFER…

  İki pilot, İngiliz olanı James Hunt. Avusturyalı olanı ise Niki Lauda. Sinemanın önemi hiç şüphe yok ki tartışılamaz. Bu önem ne kadar çok emek, doğruluk, felsefe ve yaşamın içinden konularla süslenirse o kadar muhteşem bir esere dönüşür.

 Zafere Hücum filmi, sinemanın var oluş ve var olma gerekliliğini çok iyi anlatıyor. Seslerin, görselliğin, konunun, dramın, biyografinin, aksiyonun insanı coşturan, düşündüren önemi… Bu filmde hepsini bulacaksınız. Hafızalarınıza iki isim; James Hunt ve Niki Lauda kazınacak. Filmin geçtiği 1976 yılına bir başka saygı ile bakacak o yılların yaşanmışlığı üzerine hürmet ile eğilecek-siniz.

 Büyük laflar peşinde koşan ülke yöneticilerinin sinemaya yeterli önem vermeyişini, büyük sıkıntı çeken ve bir türlü iktidarın yüksek mertebesine uzak duran muhalefetin sinema sanatını anlamamış olmasını esefle karşılıyorum. Sinemaya en iyi önemi şüphesiz büyük ticaret firmaları verdi. Sinema seyircisinin bilinç altına kazıdıkları markaları; reklâm mesleğinin büyülü gösterisiyle adeta ölümsüz yaptılar.

 Ülkemin yöneticileri, siyasetçileri; hatta ülke insanı uzun vadeli yatırımları, yüksek ve kalıcı gelişmelerin sabırlı yolculuğunu pek sevmezler. İthal etmek, ezberlemek hatta aşırmak varken…

 O yüzden ülkemin zenginlikleri de birkaç nesilde bir el değiştirir. Boğazın yalılarını ve sahiplerini incelediğinizde, yıllara sarkan iş yerlerimizin azlığına, icatlar yolunda dünya sıralamasına, yaşam koşullarına, kadına, çocuğa, yaşlıya verdiğimiz öneme baktığınızda gerçeğin en gerçeği ile karşı karşıya gelirsiniz.

 Zafere Hücum filmi zaferlerin tek başına yeterli olmadığını da anlatıyor. Rekabetin iyi bir rakiple anlam kazandığını; iyi bir rakip-düşman olmadan zaferin anlamının da, büyüklüğünün de iyi ve kalıcı olmayacağının da önemini gösteriyor.

  Zafere Hücum filmi bol hareketin yanında müziğin, saatte 275 km hız yapan yarış araçlarının da insan zekâsı ile teknolojinin, fiziğin, matematiğin, kimyanın büyük gösterisini sunuyor.

  Bu film insan denen canlının ölüme meydan okumasını, asi, korkusuz ve biraz deli olmanın yanında her daim insanlığın büyük saygısına, sevgisine muhtaç duyacağını da anlatıyor. Gerektiğinde yenilgilerin büyük şerefine önem vermeyi, yaşam sanatı içinde hiçbir şeyin insanın içtenliği ile huzura erişmesinden daha önemli olmadığını da bula bilirsiniz Zafere Hücum filminde.

 Bu güne kadar hiçbir zaman Formula 1 yarışlarını izlememiş, o yarışlara can ve ruh katan yarış arabalarını, yarış pilotlarını yakından tanımamış olmanın hüznünü, geç kalmışlığını ve cehaletini de Zafere Hücum filmiyle hissettim.

 Kısacası emek harcanan, önemsenen, ciddiye alınıp o işin hakkını verdiğimiz her iş, meslek, uğraş; kendi güzel, onurlu hikâyesini doğuruyor. Sinema bu doğuşları; geçmiş ile gelecek arasındaki bu anda bize sunuyor; minnet ile önünde eğiliyorum sinema sanatının ve bu sanata katkı veren her canlının…

  Güven Serin


6 Mart 2013 Çarşamba

KELEBEĞİN RÜYASI


Kamera; Güven   İstanbul

Keşfedilmeyi bekleyen şehir; bazen korkutur,
bazen işveli bir sunumla büyüler sizi. 
Şair, "aşk bahanesidir şiirin" der. Ya
İstanbul neyin bahanesidir acaba? Arkeolojinin, 
yaşanmış,yaşanan ve yaşanmamış aşkların mı?
Tamamlanmış ve tamamlanmamış türkülerin mi?
Ümitlerin, ümitsizliğin, kalabalıkların ve aynı 
zamanda büyük yalnızlığın mı? 
Bir kaşif ruhu taşıyorsanız, gezgin bir bedenin
sahibiyseniz, ormanlara girmekten çekinmez,
dağların yüksekliğinden başınız dönmez ise
sizin de yola çıkmak için güzel bir bahaneniz
var demektir...

KELEBEĞİN RÜYASI

  Kelebeğin Rüyası filmini içselleştiren şey tama olarak nedir; bu cevabı vermek ciddi iç analizlerden sonra çıkar ortaya. Türk Sinemasının yükselişi adına duyduğum gurur mu? 1940’lı yılların temiz yüzlü sert görünüşlü, şakadan anlayan, idealizme gönül vermiş insanları mı? Genç şairlerin şiir ile aşk arasındaki tutkularının çok uzaklarda kalışı mı? Kıtlık, hastalık, savaş mı?

  Sinema sanatı hangi şeyi konu alırsa alsın, içinde sanat denen ruhu da yansıtmışsa, o dönem, kendi içine çeker sizi; ister açlığın, ister yoksulluğun, ister onurlu bir insanlığın savaşı olsun; siz de o savaşın parçası olursunuz; bazen birkaç saatliğine, bazen ise birkaç haftalığına…

  Kelebeğin Rüyası filmi başlar başlamaz sizi 1940’lı yıllara davet ediyor. Kendi isteğiniz ile gönüllü bir şekilde bu davete katılıyorsunuz. Bende öyle yaptım; kendi irademin sinema sevdasının düşleriyle girdim sinemanın tünelinden içeri.

 Geçmişimizde kalan ve bugün dahi etkileri görünen dönemleri iyi bilmek, onları iyi anlamak; bugünün ruhlarını taşıyan bedenlere çok ciddi katkılar yapar. Daha huzurlu yürür, daha huzurlu işlerin üstesinden gelinir. Geçmiş, sadece geleceğe adanmış bir köprü değil; aynı zamanda o anı da yaşamak adına onurlandıran, taçlandıran muhteşem bir yaşanmışlık şölenidir.

  Bu güzel ülkenin güzel olmayan kargaşaların da önce şair, yazar, sanatçı sessizce bir kenara çekildi. 1940’lı yılların eğitim reformu, akın akın gelen Alman bilim insanları hepsi ama hepsi tarihte kendi yerini aldı elbet. Sinema bu yer alışı, büyük sessizliğin içinden kurtarıp tekrar yeryüzüne çıkartır. İyi ve güzel şeylerin yok olmayacağının ispatını anlatmak ister sinema; müziği ile görselliği ile dönmüş olduğu zamanın çok yönlü gösterimleriyle…

  Kelebeğin Rüyası filmi, müziği, şairleri, geçmişi, temiz yürekli insanların yüksek erdemini, insan olan her yerde sanat varsa, mizahın, aklın, iradenin ve iradeye boyun büken sevginin de var oluşunu gösteriyor. Bir sanat yapıtı; Türk insanın da sanata kucak açılmışlığını, sanat için yeryüzü sahnesine çıkacağını da anlatıyor bize.

  Ekmek kavgasının, hastalıklarla, savaş çığlıklarıyla süslenmiş zamanın kargaşaya yenilmemiş insanlarının duygularının yetmiş yıl sonra bize konuk oluşunun da tanıklığını yapacaksınız rahat koltuğunuzda mısır yerken.

 Şair dedik; Rüştü Onur’u çağırıyorum huzurunuza;

Benden zarar gelmez/Kovanındaki arıya/Yuvasındaki kuşa/Ben kendi halimde yaşarım altında/ Sebepsiz gülüşüm caddelerde/Memnuniyetimden/ Ve bu çılgınlık delicesine geliyor/ Dilsiz değilim susamam ölüler gibi/ Bu güzel dünyanın ortasında.

 1940’lı yılların şairi Rüştü Onur’da susmadı; yüreğine düşen duyguları az bulunur kâğıda taşıdı. El kaleme sarıldı, kalem kâğıda; kâğıt da beyazlığın saflığıyla ümitlere, aşklara, dostluklara sarıldı.

  Bu film aynı zamanda az bulunur, neredeyse kıt haline gelmiş dostluğun, sevginin de büyük gösteriminin yaşandığı bir sanat gösterimi. Sadeliği, içtenliği, unutulmuş, yok edilmiş öğretmenin asilliğinin de tekrar sahneye gelişini, büyük alkışları duyuşunu da bu filmle yaşayacağız.

  Bu filmde bir başka şair daha var; Muzaffer Tayip Uslu. Şair olup da kendi dilinle seslenmez mi bize;

Diyecekler ki arkamdan/Ben öldükten sonra/ O yalnız şiir yazardı/ Ve yağmurlu gecelerde/ Elleri cebinde gezerdi/Yazık diyecek/ Hatıra defterimi okuyan/Ne tahlisiz adammış/ İmanı gevremiş parasızlıktan.

 Şairler böyledir işte; sinemaya inanmış insanlarla bir olurlar ve o sinemaya kaybettiğimiz, ilgisiz kaldığımız, önemsemediğimiz geçmişi adeta altın tepsi içinde, bin bir çiçeğin kokusuyla geri verirler.

  Bu sinemaya hayat veren bir başka şair, yönetmen, yazar Yılmaz Erdoğan’da bir şeyler söyler, söylemleri kabalaşmış, anlamsızlaşmış bu diyarın güzel insanlarına;

“Bir güzele güzelliğini hatırlatmak isterdim aynalardan evvel.” , “Şerefine kaldırıyorum. Bu olmayan şarap kadehini! Şerefine üstat!" Ve sinema; insanın yola koyulduğu vakit; müziğin, geçmişin, insan ilişkilerinin insanı yoğurmaya, şekilden şekle sokmaya başladığı an;

AŞK EN GÜZEL BAHANESİDİR ŞİİRİN…

 Güven Serin




21 Şubat 2012 Salı

YIL 1453

Kamera; Güven Panoroma Müzesi

Çığ gibi insan akıyor, oradan oraya. Deriler, diller,
inançlar değişiyor. Bir tek şey değişmiyor;
insanlığın çığ gibi akması...

Kamera; Güven Panoroma Müzesi

Büyük insanlık gösterisi.Kaybeden mahcup ve yenik.
Kazanan gururlu ve galip. Bir öyle bir böyle;
kazanmanın şerefi büyüktür. Anlatımı da, dinlenmesi
de, seyri de. Asıl olan kaybedişlerin seyrini, dinlencesini
fark etmektir. 25 Nisan Gelibolu, böyle törenlerin
doğduğu zaman ve yer; izlenmeli.


Kamera; Güven Panoroma Müzesi

Seyirci biliyor; Hasan bayrağı kuleye dikecek ve
mutlu bir şekilde ölecek. İnsan, ölümün anlamını ve
neden öldüğünü bilir ve buna inanmışsa, ölüm korkuyu
değil,başarıyı doğuruyor...



YIL 1453


 Bizans’ın sarayları ve halkı surların ardında taştan, ahşaptan, tunçtan, bakırdan ve altından muhteşem bir şehrin gururlanması ile yükseliyor. Estetik, zarafet, mimari ve mühendislik tanrısal bir kutsanma ile ortaya çıkmışa benziyor. Ayasofya bugünkü gibi; milyonlarca duayı göklere taşıyor.

 Minareler henüz yok; ezan sesi duyulmuyor. Şahin top, surların yıkmamış daha. Hasan, bayrağı kalenin en yüksek yerine; kuleye dikmemiş. Ama dikecek, tüm izleyici biliyor…

 Tekirdağ AVM Sinemaları 1453 yılının Mayıs ay’ı gibi; tıklım tıklım… Sinema arkadaşım İlyas Bey. Otuz yıl aradan sonra sanatın sinema dalı ile barışıyor.

 Sinema ile tanışmam 1970’li yıllarda çocukluğumun zamanlarında başladı. Olmasaydı Hüseyin Bey gibi birisi; görmeseydi İstanbul denen bir yerin sinema medeniyetini; sinema ile çok geç tanışırdım. Ahşap sandalyeler düz olmayan zemine bir türlü oturmazdı ama sinema izlerdik. Sade gazozlu leblebili yaz akşamları sinemanın uğultuları, erotik sahneler ile birleşir, insanlaşma yolunda gece gecelere dönüşürdü.

 Tekirdağ AVM’ Sinemasının şık koltukları, seslendirme üstünlüğü, büyük perdesi 1453 yılının Nisan savaşının başladığının haberini verdi. Davullar çalıyor, kılıçlar gelecek adına keskinleşiyor. Toplar dökülüyor, savaş aletleri bir bir takılıyor; en büyük savaşçı bilinen dünya erkeklerine. II Murat öldü; padişahım çok yaşa!

Ben, Sultan Mehmet Han; “benzemem benden önceki sultanlara!” Böyle söyleyecek tarih sahnesine çıkan Sultan Mehmet. Böyle bilinecek; böyle başlayacak yeni bir tarih; yıl 1453’ten sonra…

 Mühendislik, dil, felsefe, savaş, din eğitimi almış hırslı ve bir o kadar bilgili; muhteşem insan sezgileri ile donatılmış bir savaşçı. 12 yaşında ayrıldığı tahta geri dönüyor. Edirne başkent olmuş. Avrupa kıtasına çoktan girmiş ezan sesleri. Çan sesleri ile uyumlular; şimdilik…

 Asıl mesele, dinden öte güç gösterileri oldu hep. Din, dinler muhteşem bir kalkan vazifesi yaptı. İnsan eliyle, insanlığa sunulan en büyük, en kalıcı ve en gösterişli kalkanlar…

 1453 Fethi Filminin seyircisi büyülenmişe benziyor. Ecdadımız Sultan Mehmet Han’ın aldığı yol, izlediği muhteşem yürüyüş; bugünün ezikliği, dağınıklığı, tutarsızlığı adına harika bir gururlanma…

 Sinema adına teknolojinin tüm nimetlerinden yararlanılmış. Bilime, ilime ne kadar teşekkür edilse azdır. Sanatın önünde eğilir insan. Bir de ilimin önünde. Bir de sevginin sevdası önünde…

 Görsellik; 1453 yılının muhteşem şehri, sarayları; insan eli ile cennete dönüşmüş Bizans seyrine doyum olmayacak bir ışık saçıyor. Bugünün İstanbul’u, o günün İstanbul’u ile karşılaştırılırsa kazandığımıza sevindiğimiz kadar, yok ettiğimize ağlarız…

 1453’ün Kostantinapolis şehrine âşık olmamak elde mi? Elbet, Sultan Mehmet Han’da âşık. Hasan da âşık, Era da âşık. Elbet, Güven de âşık…

 Sanat, ister müzik, tiyatro; ister roman veya sinema ile anlatılsın; eğer esere dönüşmüşse, dokunduğunuzda ruhunuzun kutsanmış insan arınmışlığı hissediyor; bedeniniz payeler ile dolmaya başladıysa, insanlaşıyor, iyi bir şarap gibi ağır ağır damıtılıyorsunuz demektir.

 Bu büyük eser için onlarca şey söylenebilinir. Ben yalnız iki şey söyleyeceğim.

 Birincisi, bir şehir, bir uygarlık ne kadar ileri olursa olsun dışa bağımlı ve içe kapanmışsa; insan aklına zorlayan medeniyet kurmuş olsa da, her tarafı altın ile kaplansa da yıkılmaya, yok olmaya mahkûmdur.

 İkincisi, Bir sultan; dünyanın en büyüğü, en güçlüsü dahi olsa, özü insandır. Babadır! Sevgi onu terk etmemişse, içindeki insanlığı savaşların kanları yıkamadıysa; kazandığı her savaşı aynı zamanda kaybedenlerin vicdanı ve ruhu ile görür. İşte bu yüzden inançlara, mazlumlara el kaldırmaz.

 Yeri göğü inleten: “ Ben Sultan Mehmet Han” diyerek, önceki padişahlara benzemediğini ve benzemeyeceğini tarihe büyük bir lütuf gibi sunan ve tarih yazan Sultan Mehmet; savaşa girerken oğluna sarılır ve “oğlum” kelimesi ile içe, öze, insana döner. Savaşı kazandığında da Ayasofya’ya girdiğinde korkunun halkına, büyük bir şefkat ile yaklaşır. Orada buluna kız çocuğunu kucağına alır ve bir insan; baba, ana gibi kokarak öper.

“Kaderimiz Birdir” der korkmuş panik içinde olan halka; “bundan sonra kaderimiz birdir”

 Uygarlıklar yüksek irade, direnç, sabır, felsefe ile başlar ve doğar. Aynı zamanda, adaletsizlik, bencillik, vicdansızlık, sevgisizlik ile son bulur.

 Bu böyle biline, böyle söylene…

 Güven Serin








13 Ocak 2011 Perşembe

RÜYALAR DA GERÇEK OLUR

Kamera; Güven Bozcaada -Çanakkale
Bozcaada tepesinden kale ve Geyikli salihleri
Tabiat ile başbaşa yaptığım 2-3 saatlik muhteşem yürüyüş
kaybolmuş patikaların keşfi,çalılar ile mücadele ve
en önemlisi gök ile yerin arasında kendini hissetme
ile tamamlandı.

RÜYALAR DA GERÇEK OLUR



 Rüyaların gerçek olması eski Türk Filmlerinde mümkündü. Bazen çok zengin kadın fakir erkeği, bazen de çok zengin erkek fakir kadını seviyor; hepimizin gönlüne su serpiyordu. Demek ki rüyalar da gerçek olabiliyor muş diye mutlu ayrılıyorduk Çarşamba gecelerinin toplu seyredilen Türk Filmli odalarından.

 Daha yazının başında şaşırttım sizi biliyorum. Hatta bana; şaşkın, şaşırmışsın sen; yazının büyülü yolculuğuna iyice kaptırmışsın kendini, deyişinizi de duyar gibiyim. Ama yazı işte böyle bir yolculuk! Size fotoğraf da çeker, resim de yapar, şiir de yazar, rüyaların da gerçek olduğunu ispatlar…

 Hissediyorum ki bu kadar toz-duman ve kargaşalı ağıtların yakıldığı diyarda çoğumuz rüya bile görmeyi bıraktı. Kiminin işyeri mücadelesi, kiminin iş, kısacası güzel bir şiir gibi yaşamak, harika bir resim gibi tuvale yayılmak varken; korkunun, şiddetin, talan ve dolanın diyarlarında yaşayan garip insanlara döndük. Artık gülümsemiyoruz bile… Eski zamanlarda, hani rüyaların, destanların, masalların çok olduğu zamanlarda ağıt yakıcılar, ölünün ardından ağlayan kadınlar varmış. Sanırım bu zamanda bir de bizim adımıza gülen insanlar bulmalı, böyle bir sektör oluşturmalıyız.

 Hâla asıl konuya gelmedim; canınız sıkılıyor; biliyorum! Dostlar, sizlere mizah içinde unuttuğunuz gülmeyi tekrar hatırlatacak bir filmin konusudur; rüyaların gerçek oluşu. Bir filmdir ama bizden, bizim özümüz, geleneğimiz, şivemiz, hamurumuzdan çıkmış bir film; Eyvah Eyvah 2 Türk sineması adına harika bir eser. Sadece sinema, film demek; bu esere büyük bir ayıp etmiş olmak demektir…

 Eyvah Eyvah 1’i izleyenler bu filmde iyice pekişecek ve ruhumuzda birleşecek ülke kültürünü tekrar var etmeye başladığımızın müjdesini verecektir. Altı hafta gibi çok kısa bir zamanda çekilip de bu kadar güzel bir başarı yakalanması; aslında inanmanın, sanatçılığın bir eseridir. Filmin çekildiği yöreyi; bu film, bu eser kadar önemsiyorum. Bu esere en büyük katkıyı da filmin çekildiği yörenin yüzyıllardır diğer uygarlıklara yaptığı katkının aynısını orada yaşayan güzel insanlara yapmış olmasıdır diyorum.

 Çanakkale’nin Geyikli Beldesinin taş evleri, dar taş sokakları zaten var olan sanatla sanatçının birleşmesinin harika bir eserini çıkarmış ortaya. Zaten film başlarken, uçuşa başlıyorsunuz. Gelibolu yarımadasının çam kokulu, savaş kokulu diyarından karşıya Çanakkale’ye geçiyor ve oradan da orman yollarını izleyerek Geyikliye geliyoruz. Havadan çekim ile başlamak ve o muhteşem doğayı filmin başlangıç görüntüleri yapmak da sanat dolu, akıl dolu bir çalışmanın ürünü…

 Bu filme sadece film, sadece gülmece, sadece izleme oranı, kazandırma çılgınlığı olarak bakarsanız; yine en büyük ayıbı etmiş olursunuz. Bu film, Türkiye gerçeğinin, Türkiye mozaiğinin ne kadar renkli, desenli ve güzel olduğunun da lokal anlatımıdır.

 Art niyeti olmadan seyredilecek Eyvah Eyvah 2, yıllar sonra da sinemacılık adına hatırlanacak ender eserlerden birisi olarak hep hatırlanacaktır. Hüseyin Badem’in saf duruşu, inancı, sevgisi; kendi kendine yetecek onurlu müzisyenliği; şehirlere yığılmış, birçok yapay kapağın altına gizlenmiş bizlere; muhteşem bir uyarıdır…

Ya Müjgan; sevmeyi, kariyerden, zenginlikten öte gören; saflığa, doğallığa kucak açan ay parçası Müjgana ne demeli? Rüyaların gerçek oluşa giden yoldaki güzel kadın Müjgandır…

Firuzan rolündeki Demet Akbağ, aynı Ata Demirer gibi bu filmin vazgeçilmezidir.

 Şimdi lafı daha fazla uzatıp, bu eserin büyüsünü kaçırmak gibi niyetim yok! Sevdiğinizi veya sevdiklerinizi yanınıza alıp bu eseri izlemeye gidin. İçeceğinizi, mısırınızı da unutmayın. Dünyanın bizden önce kaç milyar faniye ne yükler yüklediğini de hatırlayın. Aslında yükü yükleyen dünyanın eşsiz tabiatı değildir. Bizim algılarımız, bizim alıklığımızdır… Her şeyini sadece mala-mülke adamak gibi saflığa düşersek; ağzımızdaki dişi, yörelerimiz arasındaki harika sesleri, kokuları görmesek; bu dünyanın otçul hayvanları gibi ot otlar, ot toplarken avlanırız; hem de sayısı fazla olmayan avcılara…

Aklıma nereden geldi bilmiyorum ama şimdi bu yazıyı, bu güzel eserin çalışmasını Avustralya yerlileri olan Aborjin duası ile bitirmek istedim;

Seni ayakta tutmaya yetecek kadar
güzelliklerle dolu bir yaşam sürmeni dilerim.
Aydınlık bir bakış açısının olması kadar güneş diliyorum.
Güneşi daha çok sevmeye yetecek kadar yağmur diliyorum.
Ruhunu canlı tutmaya yetecek kadar mutluluk diliyorum.
Yaşamdaki en küçük zevklerin daha büyükmüş gibi algılanmasına
yetecek kadar acı diliyorum.
İsteklerini tatmin etmeye yetecek kadar kazanç diliyorum.
Sahip olduklarını takdir etmeye yetecek kadar kayıp diliyorum.

Son ”Elveda’yı” atlatmaya yedecek kadar “Merhaba” diliyorum.

Güven

22 Ekim 2010 Cuma

BURASI TÜRKİYE

Kamera; Güven Saint Joseph Fransız Lisesi
Bu kopmpozisyon Fransız Lisesinde Sanat
Atölyesinde Selçuk Hoca ve öğrencileri
tarafından büyük emekler verilerek yapılmıştır.
İstanbul'u anlatan çok güzel bir çalışma;
Asya'dan Avrupa'ya bakış...

Selçuk Hoca ve öğrencilerine şükranlarımı
sunuyorum. Bu güzel okulun , koridorlarını, sınıflarını,
müzisini, bahçelerini, sanat atölyesini, kalplerini
bana açtıkları için; minnet duygularımı yolluyorum.


BURASI TÜRKİYE



 Sinema güzel sanatların bir dalı olarak kabul edilir. Birkaç saatlik görsel ve işitsel seyre dayalı gösterim, belki de beş altı ayda tamamlanıp önümüze konulur. Sinemanın özgür olması, sinemanın emek harcanarak ve toplumsal konulara duyarlı olarak yapılması ve seyirciye gösterimi, çok önemlidir. Belki de hayatımızın kendi içindeki dövünmelerin bir sonudur; o an, seyrettiğimiz bir film! Film, gerçeği yansıtır, gerçeğin içinden çıkıp beyaz perdeye ışımıştır. İşte o ışık, yönetmenin, sanatçının ellerinde, bedeninde gerçek bir sanata dönüşüp, kalıcı bir besin, beslenme kaynağı oluşturur.

 Türk Alman ortak yapımı olan film, Fatih Akın’ın yönetmenliğini bir kez daha gözler önüne serip, sanat adına irdelemek gerekir diye düşünüyorum. Sanata adanmış insanların toplumsal olayların gerçek seslerinden kaçmaması gerektiğinin anlatımı bu filmde çok güzel vurgulanmış. Kafa karıştırmadan, gerçeklerden kaçmadan, duygu sömürücü yapmadan, acıları bile kendi doğallığı içinde yaşatan, insan olan insanın yüreğini gönüllü kabartacağı bir sanat eseri…

 Film altı karakter üzerine yoğunlaşmış ve iç içe geçmiş yaşamların anlatımı, gösterimiyle bütünleşmiş. Almanya ve Türkiye şehirlerinde çekilmiş film sahnesinin çok küçük bölümünde Alman genç kadın, Türk kadın arkadaşı için Türkiye’ye gelmiştir. 1 Mayıs olaylarını kınayan, Amerikan sömürüsüne, kurnazlığına hayır diyen bir gençtir Türk kadını. Ve bir Mayıs olaylarına sahip çıkıp gizli bir örgüte katılmaktan dolayı hapishaneye girmiştir. İşte bu hazin sonu değiştirmek Türk kadın arkadaşını kurtarmak adına Alman genç kadın Türkiye’ye gelir. Çaresizdir… Yeterince parası yoktur. Türkiye’yi tanımıyordur. Türk hapishanesine düşmüş arkadaşını görmek ister. Bir avukat ister. Avukat, akraba olmadıkları için görüşemeyeceklerini söyler. Ve arkadaşının en az 15–20 yıl ceza alacağından söz eder. Alman genç kadın isyan eder; bu nasıl kanun, bu nasıl adalet, der! Türk avukat Türkiye adalet sistemi içindeki yanlı ve karışık öykülere o kadar alışıktır ki, isyan eden Alman kadına gayet pişkince seslenir; “Burası Türkiye” der…

 Bazen sayfalar, kitaplar dolusu anlatsan, pişkin bir mimikle, güzel bir rolle, bir cümlede anlatacağını anlatamaz, veremezsiniz! Türk Avukat, anlatıldığı dönemin karışıklığını, adaletin batmakta olduğunu bir cümle ile çok güzel vurguluyor.

Burası Türkiye

 Acaba şimdi ne değişti? Öldürülen sanatçılarımız, gençlerimiz, askerlerimiz adaletin vicdanında beyaz bir sayfaya düşen sonuçlanmanın onurunu yaşadılar mı? Onların çocukları, akrabaları kaybettikleri değerlerin faillerinin meçhule karışmışlığından kurtulmuş olduklarını düşünüyor musunuz? 1970’li, 1980’li, 1990’lı yıllarda içlenen siyasi amaçlı cinayetlerin hangisi aydınlandı? Acaba aydınlanmaya başlasa, vicdanlar kaldırabilecek mi vahşetin esas görünen kısmı göründükçe?

 Demokrasi, insan hakları, çok seslilik, düşünme özgürlüğü, şeffaf bir adalet sistemi varsa; bu korku, bu sindirilmişlik, bu kayırmacılık; niye? Neden ilkönce adaletten çok bir yakın, bir tanıdık, bir hemşeri ararız? Demokrasinin, adaletin olduğu bu diyarda; hâla mafya, aşiret, kan davaları kendi kültürü içinde harika bir çoğalma ile genişliyor ve gerekli bir anlamlandırma içine koyuluyorsa, topal olan adalet ve demokrasi anlayışımız daha ne kadar kendi haline bırakılacak?

 W.Shakespeare’nin bir eserinde yaşlı kral ile genç soylu adam arasında bir konuşma geçer. Kral, genç soylu adamın babasını övgü dolu sözler ile onurlandırır;

“ Bir saraylı gibi, aşağılama, kin ve şiddet yoktu babanın gururlu karakterinde. Eğer olsaydı bile, uyarırdı onu adaşları, kendi kendine onurlu bilirdi ne zaman konuşup konuşmayacağını. Ve dilinin bileğine ne zaman baş eğeceğine, kendinden aşağı olanlara bile, sanki ondan yüksek kişilermiş gibi davranırdı. Ve o seçkin yüce başını eğer, gururlandırırdı onları alçakgönüllü haliyle.”

 Ölümün hemen kenarında olan kral, bir başka soylu insanın yaşarken yaşam tarzı ile ne kadar iyi işler yaptığını anlatması, belki de kendinde eksik olan, yapamadığı, para ile satın alamadığı soyluluğu kaybetmiş bir özlemle istiyordur!

 Fatih Akın’ın Alman Türk ortak yapımı filminin ismi de Yaşamın Kıyısında. W.Shakespeare’nin kitabındaki kral karakteri de, yaşamın kıyısında hasta bir kral. Acaba, sürekli değişen karakterler ile tekrarlanan dramlar; Allahın bu ülkeye bir yazgı olarak yazdığı senaryolar mıdır? Öyle sanmam hiç!

 Bu ülkenin kralları ne yaşarken, ne yaşamın kıyısında dolanırken özeleştiri, irdeleme ve felsefe içine girmişlerdir. Bu ülkenin kralları, sanattan korkmuş, tiyatro ve sinemanın özel destekleyicileri olamamışlardır. Bu ülkenin kralları; “ Tanrı zenginleri sever.” felsefesi ile büyüyüp, kendi ulusunun sevdalı türküsünü söylemek yerine, Amerikan sevdasının olmayacak aşkına adanmışlardır…
Güven

7 Nisan 2010 Çarşamba

SENDEN ÖTÜRÜ

Kamera; Güven  Moda Sahili
Nisan,bir bahar günü insanlar sahile
koşmuşlar. Görünürde eğleniyorlar gibi!
Ne yalan söyleyeyim, eğlence adına
eksik olan bir şeyler var... Sanki
alışıldık tekrarın sıkıcı olanı tekrarlanır
gibi...


Kamera; Güven- Moda iskelesi
Bahar gelmiş de haberimiz yok! Tabiat,
ne güzel bir döngünün tekrarını yapıyor;
biz kurnaz ve akıllı insaoğlu kibirlerine
inat!
Ali'nin takkesini Veli'ye, Ayşe'nın
eşarbını Fatma'ya giydirmeye
çalışalım! Bize ait sandığımız dünyanın
gösterişli tapularına da sahip olalım.
Milyarlarca zavallıyı oyalamış bu dünya
bizim gibi özel, soyluları mı oyalayamaycak?


Kamera; Güven  Moda-Barış Manço'nun Evi
Benim gibi kim bilir kaç kez uğruyordu insanlar.
Tam 3900 günden bu zamana sabırla bekliyor
Barış'ın müze olup, bize akacak maddi enerjisini!
Kimi tesadüf kimi bilerek geliyor bu sokağa.
Benim gibi...
1,5 yıldan bu yana ah açlıdı, ah açılacak! "Hadi be
Selami Agacığım; elinizi biraz çabuk tutun " diye
diyesim geliyor Kadıköy Belidiye Başkanına.
Nasıl olsa Lale Manço'nun kendi romantizmini
düşünmekten vakti yok gari...

SENDEN ÖTÜRÜ


Son yılların tartışılmasız en iyi komedi filmlerinden birisidir Eyvah Eyvah. Yönetmenliğini Hakan Algül’ün yaptığı Ata Demirer ve Demet Akbağ’ın başrolünü paylaştığı film; içinde mizah dolu komedileri ne kadar da çok özlediğimizin iyi bir hatırlatmasını yapıyor.

Filmin neresini beğendin, en çok hangi bölümlerinden etkilendin deseler; filmi bütün haliyle ve oyuncuları da tam bir uyum içinde beğendiğimi söylemek isterim. Sanki kusursuz bir film olması için ilahi bir güç de insanlara yardım etmiş gibiydi. Öyle ki bu filmin çekildiği Çanakkale Geyikli ve Bozcaada sahilleri, doğası bile filme katkı vermek amaçlı kullanılıp ön plana çıkarılmamış.

Filmin sadeliği anlattığı konu o kadar çok bizden ve o kadar çok; bize uzak kalmış ki; birden uygarlığın bulaşmış tüm kirlerini siliveriyor, filmin içine giriyorsunuz. Klarnet aşığı bir genç olan Hüseyin ile Trakya şivesi, kültürü içinde Geyikli beldesinin bir parçası haline dönüşüyorsunuz.

Sanatının zirvesinde olmak; bir sanatçı için en büyük ödül olmalı. Bu filmde Demet Akbağ, Ata Demirer; bir kez daha devleşiyorlar. Demet, şarkıcı Füruzan rolünde ne kadar pervasız bir kadın rolündeyse de o kadar insan kalabilmiş, o kadar renk ve ışık, para içinde Hüseyin’i sahiplenecek kadar da olgun ve iyiliği sahiplenen bir karakteri canlandırıyor.

Nasıl ki sanatçı; “ Senden öte benden ziyade” derken “Bir sen var ki benim içimde benden öte benden ziyade, bir sen var ki senin içinde senden öte senden ziyade.” sözleriyle bizi bizden alıp bizden öte taşıyorsa, bu filmde sizi öyle bir yerlere taşıyacaktır. İzleyiniz! Bir kez değil, iki, üç kez izleyiniz…

Hüseyin karakterindeki Ata Demirer sanki uygarlık altında yapayalnız kalan bizlere tam bir insanlık dersi veriyor. İnsan küçük bir belde de yaşarken de, çok az para kazanırken de sosyal olabileceğini, kendi kendine de öğrenimini devam ettirebileceğinin çok güzel bir örneği sergileniyor.

Açıkgözlük ne kadar zirve yapsa da, renk ve ışıklar ne kadar gözlerimizi alsa da, masumiyet, yerellik, insani özellikleri orijinal halde korumak; bir film içinde bile zengin kültürümüzün dışlanmış, unutulmuş değerlerine yanıyorsunuz.

Bu filme beş üzerinden beş, on üzerinden on, yüz üzerinden yüz veriyorum. Eyvan eyvah filmini bir bütün olarak hatırımda tutacağım kesin! Bu filmin bize ait ama çoktan uygarlık adına terk ettiğimiz Hüseyin figürünü hep özleyecek, hep arayacağımız da bir gerçek. Fakat filmin içinde üç kez geçen bir tümceyi yaşamım devam ettiği sürece de ayrı bir keyif içinde hatırlayacağım.

Senden Ötürü

Hüseyin karakterine sahip Ata Demirer, haksızlığa uğradığında, karşı tarafa yanlışı hatırlatmada biraz sert, biraz nazik ve kararlı olarak bu sözü; “ Senden Ötürü”yü söylüyor. Ve karşı taraf ondan ötürü olan eksiğin, yanlışın ezikliği, kızgınlığı içine giriyor. Ama zengin bir moral kaynağı, tüccar olmamış saf bir halk temsilcisi olan Hüseyin, bildiği doğrularda hiç kimseyi ayırmadan sözünü sakınmadan söylüyor; “ Senden Ötürü” diyor.

Acaba bize bu sözü çok yakın bir arkadaşımız, dostumuz, sevgilimiz, eşimiz söylese; “ Senden Ötürü” deyip ayaklarımızın altındaki kokmuş bataklığı hatırlatsa, gidişatımızın halk, insanlık gidişatı olmadığını söylese; biz aynı filimde karşı tarafın yaptığı gibi kızgınlık ve kırgınlık içine mi gireriz? Yoksa bizden ötürü olan eksiğin, kötülüğün durdurulması için soğuk su etkisi yapacak şiddetli tokadı yüzümüze vuru muyuz? Hiç sanmam hiç!

Bu halk ne savaşlar, ne göçler, ne kıyımlar gördü de gerçeğin uyandırıcı etkisini bir tüllü sahiplenemedi. Tarihin yanlışları, doğruları ile bizim kadar uğraşan başka bir millet var mıdır acaba? Ya abartır ya yerin dibine batırırız yaşanmış bunca bedenin, ruhun soylu-soysuz karakterlerini. Hâlbuki tarih, yansız, kinsiz, koşulsuz yaklaşımlar ile ilim olur, yol gösterir bizlere.

İnsan, anlamak isterse sivrisinek saz ile anlar. Anlamak istemezse davul zurna ile anlamaz! Bir film yapılıyor diğer filmlerin argo, vurgun telaşını inat! Küfürden, sataşmalardan uzak mizah ve unutulmuş halk folkloru ile yoğrulmuş misler gibi “biz “ kokan bir film yapılmış.

Kısır bir film kültürüne sahip ben; bu filmi iki kez, üç kez izleme ihtiyacı duyuyorum. Uygarlık, şehircilik diyerek terk ettiğimiz dede ve baba ve analarımızın şivesini, kültürünü bize hatırlatan Hüseyin’e, pervasız haliyle, parayı, şöhreti, rengi, eğlenceyi bulduğu halde içindeki merhamet dolu insanı öldürmeyen Firuzeye de ayrı bir teşekkürü borç biliyorum.

Bu güzel ülkede bir tek şeye inandım ki, bizim nesil uyutuldu, gelecek nesil uyurgezer bir yaşam içinde soylu zenginlere kul-köle olma telaşını vermeye hazır ve muhtaç hale getirildi. Bizlerin dayanma gücü o kadar güçlü ki, çocukluğumuzun büyük ve zengin oyunları o kadar gösterişli birikimler yaptı ki, bir türlü bizi bizden geçiremediler. Ama çok narin olan ve oldukça kırılgan olan apartman çocukları; hiç çekinmeden boşluğa, şöhrete, süslü sözlere, mutlu eden tozlara, dumanlara da koşacaklar ve koşuyorlar…

Şimdi, şu anda aldatmanın, kirli siyasetin bini bir para yaptığı bu diyarda; ilahi bir güç tarafından tüm halkımız bir dakikalığına susturulsa ve bu ülkenin geleceğini, kaderini katledenlere “ SİZDEN ÖTÜRÜ” dese, acaba yer yerinden oynar mı? Nasıl ki bizim en yakın arkadaşımıza yaptığımız özeleştiri adına; “ senden ötürü” sözü hiçbir işe yaramıyorsa bu sesleniş de bedenleri titretemeyecek, kendilerine getirmeyecektir.

Bir musibet bin nasihate bedelmiş! Fakat sadece benim yaşadığım çağda, yüzlerce MUSİBET oldu da bin nasihate bedel olmadı! Bu nasıl bir iştir ki, masum ve nazik bir dille söylenecek SENDEN ÖTÜRÜ uyarısı bir işe yarasın!

Soylu oda başkanları; bugünkü esnafın, çiftçinin düştüğü zavallı durum sizlerin eseridir bilesiniz! Çokbilmiş, önce lüks odaları, araçları terci eden sendika başkanları; bugünkü işçi-memurun kimliksiz, kişiliksiz hali sizin eserinizdir bilesiniz! Sürekli öbür dünya telaşı diye bu dünyayı hiç ama hiç ihmal etmeyen din görevlileri, bugünkü dağınık din uygulamaları, dağınık kıyafet rezillikleri ve manevi çöküşün karanlık yüzü de sizin eserinizdir bilesiniz!

Her birinizle karşı karşıya gelsem, size verilecek en büyük cezam şu nazik söz olacaktır sevgili soylu başkanlarım; “ Senden Ötürü” der sizin özel keyif verici yükselişe kanat çırpan rahatınızı bozmadan yolunuz açık olsun derdim.

Güven

5 Mart 2010 Cuma

MANASTIRIN ORTASINDA VAR BİR HAVUZ

Kamera; Güven İmparatorluk Kapısı
400 yıllık yönetim kendi içinde her mekanın
ayrı bir tarihi ve anlatımı var bu sarayda.
Sindire sindire gezmeli,tarihin derinlerine
inip bin bir entrikanın döndüğü bu mekanlarda
korkulu güzelliklerin de olduğunu düşlemeli.

Kamera; Güven Topkapı Sarayı
1.Havlu
Tarihin küsmemiş kucağına, şehrin keşmekeş
gürültülerinden kaçarak gele bilirsiniz.
Her ne kadar Saray Kültürü donatımı, gösterimi
yoksa bile; kötünün en iyisi; tam bir sükut
bulacaksınız burada. Sessizlik sizi öyle
saracak ki; kendi kalp atışı ile vicdanınızı
da duyacak belki de yabancı bir ses
sanıp ürkeceksiniz...

Kamera; Güven Topkapı Sarayı
3. Havlu
Çiçekler, ağaçlar ve bu güzelilğe uyum
sağlamış mütevazı yapılar. Dünyayı
kasıp kavuran ve üç kıta da patron
olan imparatorluk anlayışı; mütevazı bir
mekan gösterimi ile bütünleşmiş.
Gösterişin son yüzyılı; Beylerbeyi,
Dolmabahçe,Yıldız, Çırağın Sarayları
ile yapılmış ama imparatorluğu
kurtarmaya yetmemiş borç ile
çalım satmalar!


MANASTIRIN ORTASINDA VAR BİR HAVUZ



Çok yakın bir zamanda gösterime giren “Veda” filmine bende gittim. İtiraf etmeliyim ki, en fazla ağladığım, yaş bıraktığım bir film oldu. Çok fazla gözyaşı dökmek, inanılmaz duyguların peşine takılmak demek; o filmin çok güzel, harika olduğunu da göstermez diye düşünüyorum.

Veda filmi bir Zülfü Livaneli yapımı! Biliyoruz ki, Zülfü Livaneli, müziğiyle, yazarlıyla, yönetmenliğiyle kendini kanıtlamış bir insan. Onun duruşu, iyi niyeti, ülke sevgisine söyleyeceğim çok şey olamaz! Ama Veda filmine söyleyeceğim eleştirilerim var. Eleştirileri yaparken de, emeğe saygıyı yok edip, keşke yapılmasaydı diye düşünmüyorum.

Sevgili Zülfü Livaneli’nin yüksek halk sevgisine sığınarak filmin içine dalıyorum. Gerçekten de seyreden büyük çoğunluk bu filmin içine dalıp hiçbir duygusunu frenlemeden yokuş aşağıya koşacaktır. Çünkü içinde yakın tarihimiz var. İçinde Rumeli’miz var! Atatürk’ümüz var! Sevdalarımız, sevgililerimiz, şarkılarımız var! Bu filmin içinde küçük bir çocuğun inanılmaz bir yol alışının küçük sahneleri var.

Filmin en etkili sahnesi, Atatürk’ün Dolmabahçe Sarayı’nda ölüm döşeğindeyken, Yaver Salih Bozok’un yaptığı konuşma sahneleriydi. Atatürk o kadar güzel sergilenmiş ve o ölüm ile yaşam arasındaki uykusunda o kadar güzel gösterilmiş ki, film içindeki tüm eksikleri unutturacak güçteydi.

Bir milletin kaderi ile oynayan, o toplumu MİLLET haline getirmek için tüm hayatını ilahi bir adanmışlık içinde ortaya koyan büyük atanın heybetli bir uyku sahnesiydi. Atatürk ölüm döşeğinde olmasına rağmen; bir veda sahnesinin en güzel el sallayışını yapar gibiydi. Atatürk’ün son saatleri film içinde sevenlerine harika bir armağan gibiydi. Ben çok etkilendim.

Belgesel niteliğinde, Salih Bozok’un ağzından konuşularak çekilen sahneler birbirinden çok kopuktu. İnanılmaz bir yönetmenlik hatası diyebilirsiniz! Atatürk’ün doğduğu Selanik ve öğrenim gördüğü Manastır’dan bolca sahneler koyarak filmi görsel bir şölene çevirmek varken; çok kısa sahneler ile kısırlaştırılmayı tercih etmişler.

Atatürk’ü seven iki kadın arasında kalması, Fikriye intihar etme sahnesi ise tam bir yönetmenlik dramı diyebilirim. Fikriye köşke gelmiş, Atatürk’ü görmek istiyor. Ağlıyor, bağırıyor, kıyametleri koparıyor ve Latife Hanım tarafından eve alınmıyor; ama bütün bu olanları uyuyan Atatürk duymuyor! Olacak iş değil elbet! Ve Fikriye Atatürk’e ulaşamadığı için köşkün önünde intihar ediyor. Atatürk o zaman uyanıyor ve balkona geçiyor. Derin bir acı duyma sahnesi sessizce yaşanıyor. Hemen izleyen sahne; Atatürk, Latife Hanım ile keyif içinde yemek yiyor güya!

Fikriye ölmüş, Atatürk hiçbir tepki göstermemiş, sanki duyarsız bir adam gibi; hemen Latife Hanım ile keyif sürüyor. Olacak iş değil elbet. Tarihi bir film yapıyorsanız, belgesel niteliğinde çalışıyorsanız ve isminiz de Zülfü Livaneli ise; KILI KIRK YARIP tarihçiler ile sıkı bir çalışma içine girmeniz gerekmez miydi?

Veda filminin müziğine söylenecek bir şey yok. Gelibolu Savaş sahnelerine, Kurtuluş Savaş sahnelerine söylenecek çok şey var! Sinema tam bir endüstri haline gelmiş ve her türlü teknolojik imkân varken; neden kullanılmaz, daha iyi bilenlerden yardım alınmaz; ben buna şaşarım.

Bir Truva filmi yapılıyor; efsaneleri bile teknolojinin nimetleri sayesinde canlandırıp, yüz bin kişilik orduları, atları, eski görsel çevrelerini bize gösterirlerken, yakın tarihimizin en önemli savaşlarını, heyecandan yoksun, gerçekçilikten uzak birkaç küçük sahne ile anlatmalarına ANLAM veremiyorum! Bu nasıl bir iştir? Nasıl bir filmi ve belgesel hazırlığıdır?

Otuz yıl önce çekilmiş, Türklerin tarihini anlatan TARKAN filmlerini izlerken de aynı hüznü yaşardım. Büyük Türk ordularını, 20–30 at ve savaşçı ile anlatmaları, o günün savaşçılarının yaşadıkları yerleri, birkaç çadır ile görselleşmeleri inanılmaz bir üzüntü yaşamama neden olmuştur…

Önemli bir tarihi kişiliği, milleti anlatacaksan; o millet ve kişiler senin içinden çıkmışsa; çok daha bir önem vermek gerekmez mi? Gerekir elbet! Abartmadan, hakkını vererek, nezaket sınırlarını zorlayıp özeleştirileri de sanatın güzel ve alımlı desteğini alarak: yapılmalı derim…

Veda filmi, takdirden çok eleştiri alacağını sanıyorum! Ama bir söz var ki; kötünün iyisi; iyi eserlerin, eksik eserler ile tamamlanacağının iyi niyetiyle seyredilmeli derim.

Koltuğunuza oturun. Gazozunuzu, mısırınızı da yanınıza alın. O günün serpiştirilmiş kıymıklarından kurtulup, sadece sanat adına seyredin. Ağlamanızı asla ama asla frenlemeyin! Çünkü ağlamanız filmin güzelliği, harikalığı için değildir!

Ağlamalarımız, iç çekişleriniz, el uzatamadığımız çocuklar, analar içindir! Ağlamalarımız milli şuuru kavramış halkamızın yakın tarihinin yoksul göçleri, viran duruşları, yanık türküleri içindir…

Türkü dedim de, nasıl Anadolu Türküleri bizi alıp uçuruyor, Anadolu rüzgârı estirip, Anadolu kokusu hissettiriyorsa; Rumeli Türküleri de bizi öyle yapıyor. Veda filmi içinde Atatürk’ün çocukluğunun türküsü olan MANASTIR ORTASINDA VAR BİR HAVUZ çalınmaya başlıyor.

Ve siz salınıyorsunuz o zaman. Unutuyorsunuz üç kuşaktır bu diyarlarda yaşadığınızı! Unutuyorsunuz ülkenin üstüne çökmüş kalın örtünün korku dolu bastırışını… Ve siz de başlıyorsunuz söylemeye, yanık sesli, yanık yürekli ölü bedenlerin ölmemiş ruhları gibi;

Manastır’ın Ortasında Var Bir Havuz
(Aman Havuz Canım Havuz)
Dimetoka Kızları Hepsi De Yavuz (Biz Çalar Oynarız)

Manastır’ın Ortasında Var Bir Çeşme
(Aman Çeşme Canım Çeşme)
Dimetoka Kızları Hepside Seçme (Biz Çalar Oynarız)

Manastırın Ortasında Var Bir Pınar
(Aman Pınar Canım Pınar)
Dimetoka Kızları Hepsi De Çınar (Biz Çalar Oynar

Güven

20 Ocak 2010 Çarşamba

DEĞİŞİM DÖNÜŞÜM


Kamera; Güven  Assos Antik Liman
Rüya ile gerçeğin buluştuğu mavi ve
derin sular. Buraların hikayesi çok. Her an
eski bir hikaye ile yeninin sentezini
yapa bilir; değişimi, dönüşümü
başlata bilirsiniz. :))

Kamera; Güven Assos
Dinlence adına, tarih adına sizi meşgul eden
bir duygu varsa; tepelerin deniz ile bir olduğu
bu diyarlar; hâla sizi bekliyor olacaktır.

Kamera; Güven - Athena Tapınağı-Assos

Gün batarken şarap kadehleri ile hayallerin,
efsanelerin buluşma zamanıymış. Tanrıça
Athena; onu gerçekten görmek isteyenlere
tam bu saatlerde görünürmüş.:))

DEĞİŞİM ve DÖNÜŞÜM; AVATAR


Hangi dilde konuşursak konuşalım, hangi din ile ibadet yaparsak yapalım; tüm canlılar, bir tek ortak noktada buluşurlar; o da yaşamdan keyif almaktır.Tabiatın bize sunduğu yaşamı kabul ederken, tabiatın da yaşamımızın bir parçası olduğunu kabul etmek zorundayız.

Son yıllarda tabiat adına güzel filmler yapılıyor. Belki de insanlık; yok ettiği cennetleri; küçük uyarılarla büyük bir vefaya dönüştürmek istiyor. Sinema, insanı etkileyen en önemli sanatlardan bir tanesidir. İnsanın bedeninin algılarının neredeyse tümüne hitap eder. Duyar ve görür, işitirsiniz.

2008 yılında çekilen Sonbahar filmi de doğanın harika bir gösterimiydi. Doğa ile insanın bir aradaki uyumuydu. Farklı kültürlerin; farklı diller ile yanık türkülerin doğal güzellikler ile birleşmesinin unutulmaz anlarını hâla taptaze hatırlıyorum. Sonbahar filmi bizim ülkemizde yaşanmış; bir gencin yaşamı ile bizim ülkemizin doğal güzelliklerinin birleşmesinin bir bütünüydü.

Avatar filmini izlerken sonbahar filmini de düşündüm. Sonbahar Filmi çok küçük bir bütçe ile çok kısa zamanda çekilmesine rağmen; inanılmaz bir görsellik vardı. Hopa ve Çemlıhenşin diyarlarının büyüleyici ormanları, dağları somut gerçekleri harcanan emek ile bize sunuyordu.

Gişe rekorları kıran Avatar filmi ise yılların hazırlığı ve 300 milyon dolarlık bir harcama ile gerçekleşmiş bir film. Teknolojinin nimetleri sonsuz ve cömertçe kullanılmış.

Zirveye kurulan her oluşum; inanılmaz saygı alırken, inanılmaz eleştiriler de alacaktır. Bu dünya insanının vazgeçilmez özellikleri de eleştiri yapmaktır. Bana soracak olursanız; eleştiri bilgi, görgü ve deneyim ile olur. Benzer eleştirileri birileri yaptı diye yaparsanız; siz, size ait olmaktan çıkar; ne kendinizi, ne komşunuzu, ne sevgilinizi, ne de eşinizi anlayabilir; size sunulan harika yaşamı; kurnaz bir boş vermişlik ile anlamsız bulursunuz.

Avatar filmi hiç film sevmeyenler tarafından bile izlenmeli. Görselliğin, tabiatın ve doymak bilmeyen insanın hikâyesini teknolojinin cömertçe sunduğu nimetler ile seyretmeli. Tarafsız ve koşulsuz gözle izlenen, dinlenen ve anlaşılmaya çalışılan her sanat; muhakkak ki bir şeyler fısıldayacaktır size. İnanın dostlar; cehennem haline getirdiğimiz yaşamı; güzelleştirecek, yeşertecek en önemli silah; sanattır. Sinema, tiyatro, müziktir. Resimdir, fotoğraftır, insandır…

İlk fırsatta şehrin dışarısına çıkacağınız bir zamanda gökyüzüne bir bakın. Milyarlarca, trilyonlarca olan yıldızların daha bir tanesine bile gidemediğimizi düşünün. Ama aynı zamanda gitmek için harcanan korkunç yatırımları da irdeleyin. İnsan; eninde sonunda keşfedemediği dünyasını yaşanılmaz yapıp; başka yaşanır yıldızlara açılacaktır. Belli olan bir şeydir! Şimdi Bilim-Kurgu hikâyesi gibi gelse de; bu alandaki çalışmalar inanılmaz hızla ilerliyor.

Uzay Bilimi kendi hikâyesini yazar ve uygularken; film sanayi, yönetmenler de Tanrı vergisi yeteneklerini sergiliyorlar. Fakat akıllı adamlar doğrusu. Bir koyup beş alıyorlar. İnsan psikolojisin, ihtiyaçlarını iyi irdelemişler.

Bilinen bir gerçek; insan daima uzayı merak etmiştir. Kendinden başka canlıları, dünya dışı hayatı aklı olan her canlı düşünür. Bugün ulaşamadığımız dünya dışı gezegenlere; yarınlar ulaşma umutları taşır. Aynı zamanda Bilim-Kurgu hikâyeleri de, sinemaları da aynı amaca hizmet ederler. Teknolojinin ulaşamadığı ışık yılı uzaklıktaki yerlere; kitaplar ile sinema ile ulaşırız.

Avatar filmi de öyle bir dönüşümü, değişimi yaşatıyor. Bugüne kadar görmediğimiz ormanları, ağaçları, çiçekleri görünce; insanüstü düşüncenin; insanüstü heyecanını yaşıyorsunuz. Bende yaşadım. Ve o an; film sanayine; okkalı teşekkürler ettim. Ormanın derinliklerine, renklerine, çeşitlemesine dalarken; aynı zamanda insan zekâsının neler yapabileceğinin de övüncünü yaşadım.

İnsan zekâsının ilim ile sanat ile buluşmasına; dayanılmaz bir saygı duyuyorum. Bu saygı beni korkuttuğu da oluyor. Korku, insan beyninin gökleri sorgulayacağından değildir. Korku, bu cehaletin, pisliğin, savaşların içinde; bu insanın nasıl bir iyilik, güzellik ürete bildiğidir!

Avatar filminde ağacı, ormanı sevmeyen bile sevgiyi hissedecektir. İlkelliğe savaş açmışların, sürekli teknoloji diye anıranların da; hafiften de olsa; ilkel ve tabi yaşama saygı gösterecekleri bir film.

5 ışık yılı ötede varsayılan Pandora gezegenini orada yaşayan tabiat aşığı Navileri, onların ruhlar ağacını, bilge ağaçlarını çok uzun zaman hatırlayacaksınız.

Avatar filmini seyrettikten sonra istediğiniz gibi eleştirebilirsiniz. Ama bu filmi izledikten sonra; hiçbir zaman doyuma ulaşamayacak insanlığın, yine bir başka açlık için gitmiş olduğu Pandora gezegeninde nasıl bir dehşete imza attığını; aynı dehşetlerin şimdilik bir eşi olmayan dünyamızda her an yaşandığının hatırlatmasını, iç çekişler ile yapacaksınızdır.

Avatar filmine tabiatı, tabiatın da bir canlı olduğunu harika bir teknoloji ile anlatması, bilinçaltlarımıza yerleştirmesi adına teşekkür ediyorum. Yıllar önce Avustralya yerlileri olan Aborjin kültürünü de Avatar filminde görebiliyorsunuz. Aborjin kültüründe de, doğaya sonsuz bir saygı var. Doğanın diğer canlılarına eziyet yok. Katliam yok.
Acaba, insanlığı çılgın düşlerden, korkunç katliamlardan kurtarmak için daha kaç film yapılması gerekecek? Daha kaç milyar insan ölecek ki, bu dünyayı terk edip, başka dünyaların da içine etmeye göç edelim…


 Güven











22 Aralık 2009 Salı

2012 KIYAMET GÜNÜ


Kamera; Güven Polonezköy

Polonya'dan gelmiş olan ağaç ustası; keskisi ile
bir şeyler anlatmak istemiş olmalı!
Sen ne anladın diyecek olsalar; "Acık da bana ver,
selam ola veya sorun değil dostum." gibi insanı
ifadeleri sıralaya bilirim ... :))
Posted by Picasa


Kamera; Güven Polonezköy
Jozef'in Yeri. Bir çay içmek adın uğradık.
Ninelerimizin ekmek,yemek pişirdiği ve bizlerin
uygarlık adına unuttuğumuz aletler ile karşı
karşıya geldik. Geçmişimiz ile yüzleşmek adına
harika bir fırsat.
Ninelerimiz bu aletlere ne derdi? Peçka.Maşinga
Kuzine isimler kalmış aklımda.:))
Yöresel isimleri şimdiki genç adam ve hanımlara
söylesek; kıs kıs gülerler bize :)) Aynen...


2012 KIYAMET GÜNÜ



İnsanlık sinemalara çok şey borçludur. Bir defa hayalinizdeki, geçmiş ve gelecek tarihlerindeki tüm olayları anlatma ve anlama fırsatını sinemalar sayesinde yakalarız. Teknolojinin gelmiş olduğu yer; artık hayal edipte yapamayacağımız bir filmin olmayacağının gösterimlerini hatırlatmaktadır.

2012 filminde de tipik Amerikan felsefesini gizlenmiş olarak buluyorsunuz. Ama her şeyden önce teknolojinin imkânlarıyla sıra dışı bir bilim kurgu filmi seyretme, dinleme imkânımız da oluyor.

2012 Kıyamet Günü filmine benzer filimler, bilim kurgu gösterimleri daha öncede yapıldı. Bu film ne ilki, ne de sonu olacaktır. Gizem, insanlığın ve dünyanın sonu; geçmişte de insanlığı etkiledi, bugünde etkiliyor. Gelecekte de en önemli filmler, söylemler “kıymet günü” adına yapılmaya devam edecektir.

Filmleri izlerken en önemlisi tarafsız gözler ile seyretmeye çalışırım. Ama o ülkenin siyasetinin, dini yapısının, dünya üzerindeki insanlara olan evrensel bakışın da izlerini tespit etmeye dikkat gösteririm. 2012 filminde Amerikanın kokusunu fazlasıyla bulabilirsiniz. Amerika Birleşik Devletlerinin film sanayinde gelmiş olduğu yer; oldukça ileri seviyede. Doğal olarak önemli filmlere ayrılacak ekonomik imkânlar, teknolojik katkılar fazlasıyla bulunuyor bu ülkede.

Film insan hayalini oldukça zorluyor. Bize anlatılan masallar, hikâyeler dünyanın batışı ile ilgili kıyamet zamanları; bu film sayesinde harika bir şekilde irdeleniyor. Bugün hangi düşünen ve iyi eğitim almış insana sorsanız; Kıyamet Günü hakkında kendince söyleyecekleri vardır. İnsanlık tarihi ve insanlığın uğradığı kesintiler hep bir kıyamet senaryoları bizi bekliyor olacaktır.

Bugün geçmişimize baktığımızda 5 bin veya 10 bin yıllık uygarlıkların gizemli tozlarını, şekillerini küçük hatıralarını bulabilirsiniz. Ama daha fazla geriye gidemezsiniz. İnsanlık sanki birden çıkmış ve tüm dünyaya hâkim olmuştur. Oysa dünyamızın yaşı; yaklaşık 5 milyar yıldır. Söylerken bile baş dönmesi yapabiliriz. 5 milyar yıl; bu dünya güneşin etrafında yol alıp, kendi canlı hayatını besliyor. Belki yaşana bilir hale gelmesi son 500 milyon yıl içinde olmuştur. Ama 500 milyon yıllık bir geçmiş içinde insanlığı olması gereken yere koymaya kalksak; çok az bir yer kaplar. Yani insanlık dünyanın varlığından bu yana olan seyrinde; yok gibidir.

İnsanoğlunun düşünce gücü ile sinemanın harika birleşimi; insanlığın geçmişini ve geleceğini çok daha iyi anlamamızı sağlar. İnanılmaz bir hayal kurabilir, bugünün ağır yüklerini sinema ile hafifletebilirsiniz. Ve ben de 2012 filmini izlerken; neredeyse etten, kemikten sıyrılabilecek bir ruhun denetimini yapmak ile meşguldüm.

Görsel efektlere bilim-kurgu mantığı ile bakarken hoşgörülü davranabilir; bazen de bu kadar da mı olabilir diyebileceğiniz bir film. Elbette filmleri ilgi çekici yapan da bu uç gösterimleridir. Filmin kahramanı neredeyse ölümsüz gibidir. Tüm Amerikan halkı ölümle uğraşır, şehirler yerle bir olurken, filmin kahramanları inanılmaz mucizeler ile kurtulmayı başarırlar. Bu filmde de öyle oluyor.

2012 filmini geçmişte oynayan filmlere benzetebilir, görsel efektlerini abartılı da bulabilirsiniz! Ama yaslanmış olduğunuz koltukta bugüne kadar olan öğrenimlerinizi biraz zorlar ve insanlığın dünya üzerinde uğradığı kesintileri, felaketleri düşünürseniz; bu filmin görsel efektlerinin az bile olduğunu söylersiniz. İnanılmaz bir görsel şov; yaslanmış olduğunuz sinema koltuğunda size harika bir yaşam hakkı veriyor olacaktır.

Sinemanın olağan üstü hayal gücü ve teknolojinin harika nimetleri sayesinde uzayda yol alan insanoğlunun yaşamasının ne büyük şans olduğunu bir kez daha anladım. Dünyanın yaratacağı bir felaket karşısında ne kadar çok yalnız ve çaresiziz. Ve bu yüzden insanlık; kendi geçmişine inemiyor. Kendi geçmişini ancak 5–10 bin yıl içerisinde bulmaya çalışıyor. Çünkü dünya kim bilir kaç kez; kendi kıyametini yaşadı ve yerle bir olup, tekrar ve tekrar en ilkel yerlerden yaşamı başlatarak bugünlere geldi.

Sinema filmlerinin sınırsız hayal gücünü görsel ve işitsel olarak izlemeyi seviyorum. Ve yaşam içindeki yerimizde küçücük sorunlar ile devasa bir sorunmuş gibi uğraşırken, sinemanın hayal gücümüze yaptığı katkı ile yaşanacak bir kıyametin; bizim sorunlarımızdan ne kadar çok daha önemli olduğunu anlatıyor. 2012 filminde oldukça duygusal anlar da vardı. Baba ve anneliğin, yöneticiliğin harika duygularını duyumsamayı bir kez daha anlıyorsunuz.

En önemlisi de 2012 filmi sayesinde paran ve gücün ne kadar büyük olursa olsun, bir gün dünyaya merhaba diyecek bir kıyamet gününün; tüm insanlık için aynı şey olduğunun farkına varıyorsunuz. Dünya kendi kıyametini yaşarken, ne şatoları, villaları, köşkleri affediyor; ne de küçük haylaz kulübeleri! Ne zekânın en üst seviyesine gelmişleri, ne de en altta yaşayan garip insanları affediyor.

Kıyamet eskimiş dünyanın bayatlamış insanlığını; çığlıklar içinde temizliyor…
Her gün yaşadığınız kendi küçük kıyametlerin kıymetini ve bize verilen harika yaşam hakkını daha iyi algılamak ve hayata sımsıkı bağlanmak adına; 2012 kıyamet günü filmini izleyin derim. İzleyin ki yaşadığımız bu anın kıyameti kıyamet değildir. Asıl kıyamet bir gün kapımızı çalacak olduğunda; hiçbir ülkenin sınırı, dili, dini kendi üstünlüğünü yaşayamayacaktır. Yaşanacak en önemli gerçek; insan çığlıkları ve kurtulup insanlığın devamını sağlama telaşı olacaktır…

Yaşadığımız bölgenin kendi kıyameti “deprem” her an kapımızı çalabilecek güçte fokurduyor. Ve bu yüzden daha mutlu, daha huzurlu, daha barışsever olunuz derim; çünkü bölgesel kıyametler bile, insanlığı kesintiye, temizliğe getirebilecek güçtedir…






Güven