FERHADANLI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FERHADANLI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2025 Cumartesi

HASAN ARICI

 

Kamera; Güven 

Kamera; Güven

Kamera; Güven 

Kamera; Güven

                              ÜRETİCİ BİLGELİĞİ: HASAN ARICI

   Yaşamının küçük bir bölümü Tekirdağ Ferhadanlı, daha sonrası Almanya ve kırk yıldır Tekirdağ’da üretmekle şekillenen bir yaşamın sessiz çığlığı gibi sesini hiçbir zaman yükseltmeden, büyük düşlerden, zenginliklerden beslenmek yerine, kendi toprağında, atölyesinde, insanların en küçük ihtiyaçlarını yıllardır karşılamış olan bir usta, üretici ve bilge kişilik…

   Hasan Arıcı gibi üretici insanlar, ömrünü gevezelikle geçirmeye alışmış toplulukların, insanların hep tercih edeceği yaşam biçimi olmadığını biliyorum. O’nun ibadeti; ya atölyede, ya da bahçesinde, üreterek yükselir gökyüzüne…

   Bahçede çalışırken gördüm onu. Güneşin öz evladı gibi, başından hiç çıkmayan şapkası, hünerli elleri ve zihniyle baş başa; tıpkı filozofun binlerce yıl fuzuli çağrılara kendini kapatıp; “ Gölge etme başka bir şey istemem” gibidir; toprağın içinde, güneşin altındaki görkemli halleri…

   Marangozhanesinde artık unutulmuş, bir yerde “Tarih” olmuş kuskus, tarhana teknelerini tekrar yeryüzüne çağıran; elleri, yetenekleriyle var eden de Hasan Arıcı’dır…

   Bildik insan korkuları ve telaşları kendisinde yok dersem, yanlış olmaz! Öyle bir dalar ki yaptığı işe, alıştığımız insan beklentilerinin ötesine ulaşır. Talaşla kaplansa da bulunduğu atölye, O’nun hedefi bellidir; elindeki işi en iyi şekilde bitirmek…

   Toprağın ve suyun olduğu yerde de öyle. Ekilmeyen meyveyi ekmek, bilinmeye tatları bahçesine davet etmek… O’nun yarattığı bahçenin tadına koşan çok olur. Doğada, doğal yaşamın içindeki bahçelerin meraklısı olan hayvanlar, kim bilir kaç bin kez yakarışlarını toprağa bereket eken bahçıvan-usta için olmuştur.

       En iyi lahanayı, domatesi, elmayı, kirazı, çileği, inciri yetiştirdiğiyle kalmaz, başka “En iyi-ler” ne var, diye kendi serüvenini; toprak ile güneş arasıdaki bitip tükenmez enerjisini sürekli devinim halinde tutar.

   Yaratıcı ve üretici zihinlerin bilgelikleri fısıltı halinde yayılır yaşadıkları yere. Vakitleri yoktur, boşluğun içinde boş vermişlik haliyle aynıyı tekrar edenlere laf yetiştirmek isteyenlere…

   Uzundur menzilleri. Türkülere konu olmuş sözler gibidir onların sessiz çığlıkları. Toprak çağırıyorsa, tohumlar ; “Hadi koş, bize can ver “diyorsa, O’nun içindeki aşk; kırların kokusunu, esintisini de beraberinde getiriyordur.

   Yaşadığı yerlerle bağlar kurmak, hünerli insanların üretken zihinleriyle, elleriyle tanışmak; insanı arayan ve gözleyenler için ayrıcalıktır…

   Hasan Arıcı gibi insanların bol olduğu zamanlarda “ Geçinemiyoruz” sözünü duymak zordu. Hatta utanılacak bir şeydi… Kapıya gelen dilenci bir kadın, en yoksul bilinen ailelerden bile bir köy ekmeği, koca bir kalıp köy peyniri alıp, duasını ederek çıkardı.

   Düşünüyorum da, herkes sloganlarla bir yaşam oluşturmaya kalksaydı, üreten insanların zihinleri toptan tükenseydi ne olurdu? Bu soru, yarım yüz yıl önce zor bir soruydu! Ya şimdi? Çok kolay bir cevap; herkes verebilir:

 —Çobanları Afkanistan’dan getiririz… Yaşlılarımıza bakacak insanları, Türkmenistan, Özbekistan, Ermenistan’dan getiririz. Niçin ama? Çünkü üretme düşüncesi hastalandı…

   En son çobanlık yapan, Işıklar-Ganoslar Dağları’nın tepelerinde rastladım çoban da öyle demişti; “ Ağabey, bu işten kazanıyorum kazanmasına ama iki yıl içinde küçükbaş hayvanlarımızın tamamını satıp, Tekirdağ’a yerleşeceğim.

—Neden?

—Buralarda kalırsam kim evlenir benimle?

   İki yıl sonra gerçekten de çoban tutmuştu sözünü; artık oradaki dağların, vadilerin çan sesleri susmuştur…

  Hasan Arıcı, yarım yüzyılı çoktan aşmış ömrü içinde, bildik bütün mazeretleri bir kenara, nazikçe iterek yoluna devam etti. Etmeye de çalışıyor. Zaman denen mucizenin, insan bedenine inen ağır yaşlılık yüklerinin bile ona pes ettirme şansı olmadı. Öyle veya böyle; üretmeye devam ediyor. Kendi fısıltılarını, sessizliğin de sesi: ÜRETMEK olduğunu göstere göstere, öyküsünün altına HASAN ARICI imzalarını atıyor…

 Güven SERİN 

 


 

 

   








3 Ağustos 2023 Perşembe

FERHADANLI BİLGELERİ

 

TEKİRDAĞ SÜLEYMANPAŞA
FERHADANLI KÖYÜ-MAH.

FERHADANLI
ÖMER YILDIZ,YAŞ 85

FERHADANLI
RECAİ DENİZ'İN BİRİKTİRDİĞİ
ÖYKÜLERİ OLAN NESNELER
FERHADANLI KÖYÜ-MAH
RECAİ DENİZ'İN BİRİKİMLERİ
FERHADANLI
FERHADANLI 

FERHADANLI

                                           FERHADANLI BİLGELERİ

                  ( Bu Yazı; Toprağa Sımsıkı Sarılmış Olanlara Armağandır )

  Yazımın başlığını Ferhadanlılı İhtiyarlar olarak düşündüm ama bana yetmedi. Yoldan biraz yüksekte, yeşil ağaçların gölgesinde oturup da selamlaştığımız Ferhadanlı insanlarının hemen hepsi 65-70 yaş civarı olsa bile ihtiyarlar sınıfına değil orta yaş grubuna giriyorlar. Sadece Ömer YILDIZ hariç! Onun yaşı 85 olduğu halde, çocuk gülümsemesi, neredeyse bütün duyu organlarının dinçliği Ferhadanlı konuşmalarına ayrı tat ve derinlik kattı.

   Ömer Yıldız esintinin olduğu kahvehane önü masasında neredeyse bir yüzyıllık köy ve komşularıyla diğer insanların duruşu gibi, bilge insanlar topluluğunu oluşturmuşlardı.

   Antik kentleri koruyup kolladığınız zaman yüzyıllarca ayakta kalırlar. Geçmişleri de binlerce yıl öteye dayanır. Onları o güne kadar, yani bulunup yeraltından çıkma vakitlerine kadar koruyan tek şey; TOPRAKTIR…

  Ferhadanlı bilge görünüşlü insanları da bu vakte kadar yaşatan şey de; TOPRAKTI… Hepsi, ununu elemiş eleğini asmış olduğu halde, köye gelecek bir ses, bir soluk ve bir öykü peşindeydi.

   Toprağı ekip biçin insanlar böyledir; dinlenme vakti, henüz terleri yeni kurumuş halde çay ve kahve deminde; öteden beriden konuşurken, yeni bir yüz, yeni bir soluk ve haber de isterler…

  Antik kentleri yüzyıllarca bozulmadan koruyup saklayan toprak, ne hazindir ki köylerimizi aynı şekilde saklayamadı! Koruyamadı! Suçlusu toprak mı? Hayır; yüz bin kere hayır…

   Tek suçlusu vardır dersek konumuzu eksik bırakmış, asıl meseleye politik yaklaşmış oluruz…

   Biliyorum ki, bilim sözcüğü bize ağır geliyor. Sanat sözcüğü de öyle, felsefe de… Her evde olması gereken kütüphaneler, resimler, heykeller, müzik aletleri olmayınca toprak bir yere kadar yeşertti köy insanını.

   Ya kentlerimiz; kent insanlarımız? Lütfen oraya şimdilik girmeyelim! Ferhadanlı bilgelerimizi, onlarla konuşma ve onların yüzlerinde, duruşlarında gördüklerimi kısacası yorumlamak isterim.

  Ferhadanlı’yı baştanbaşa dolaşıp çıkışa ilerlerken son kahvehane önünde durduk. Yoldan biraz yüksekte oluşu, sıcak yaz gününe tezat ağaçların gölgesi altında üç masaya yayılmış Ferhadanlı insanlarını görme sebebimiz, onlarla birlikte birkaç söz yudumlama isteğimiz üzerine onların masalarına yakın bir yere oturduk.(Lokman Bey, Metin Bey, Özkan Bey ) ile birlikte.

  Hepsi ayrı ayrı; “ Hoş geldin” dedi. Yüzlerindeki duruş, hepsi derin bilgilere sahip olgun, erdemli kişiler gibi; insana, insanlık adına hasret içindeydiler…

—Çocuklar nerede? Çocuksuz köy olur mu? Yaşar mı? Diye sorduğumda yüzlerindeki çocuk yüzlerin kuytu köşelere çekilmiş, yaşam adına bütün bilgileri süzmüş ve başka yaşama ait bakışların tokluğunu ve özlemini gördüğümü sandım.

   Çocuklarını büyütmüşler ve hepsi kendilerini “Kurtarmak” adına şehre, Tekirdağ’a göç etmişlerdi. Belli zamanlarda Ferhadanlı’ya gelseler de artık onlar başka yerlere aittiler.

   Ömer Bey,85 yaşında olmanın olgunluğu içinde, yaşamın ağırlığından, kayıplarından söz etmek istemese de:

—Ben iyiyim iyi olmasına ama yengeni kaybettik. Biraz da bacağımdan şikâyetlerim var. Bu sözleri söyleyen Ömer Yıldız’ın bilge yüzündeki birikmiş şefkati avuçla değil kucakla dağıtmaya hazır haldeydi.

   Diğer Ferhadanlı insanlar da öyle; toprağı, onlardan önceki atalar gibi ekip biçmişler ve kıtlık zamanlarından öteye, bolluk zamanlarına ulaştırmışlardı. Tam da köyü hissedecekleri zamanda köyler çocuksuz, okulsuz ve insansız kalmış…

   Orada bulunanların konuşma, dertleşme isteği o kadar büyüktü ki, nasıl ki çocuklar sevdikleri oyundan, insandan ayrılmamak için sevecen oyalama taktiklerine sarılırlar; Ferhadanlı Bilgeleri görünüşlü insanları da öyle.Recai DENİZ:-Benim yerimi, biriktirdiğim eski eşyaları da görmenizi istiyorum diyerek hemen kahvehane karşısında bulunan evine davet etti.

  Evin girişinde, insansız eskiden işyeri olarak kullanılan yerin önünde etnografya müzesine layık, bir ömür biriktirdiği aletler, nesneler ve objeler duruyordu. Sadece ön tarafta değil, bahçenin içindeki duvar da geçmişin izlerini, insan seslerini, öykülerini taşıyan onlarca müzeye konacak eserler; bilge duruşlu Ferhadanlı insanı tarafından biriktirilmiş ve çürümeye yüz tutmuşlardı…

   Hastalandığı vakit ölümü hisseden Marcel Proust, “ Hâla vaktim var mı?” diye sormak yerine; “ Hâla, yazacak durumda mıyım?” diye soruyor. Ferhadanlı bilge duruşlu insanlar da öyle; “ Hâla köy kokularını duyabilecek, köy güneşinde yorgun aylaklığın erdeminde gülümseyen sözcüklerle konuşacak mıyız?” der gibiydiler…

 Güven SERİN