AHMET SELÇUK ÖZBEK KIZILIŞIK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AHMET SELÇUK ÖZBEK KIZILIŞIK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2025 Pazartesi

AHMET SELÇUK ÖZBEK KIZILIŞIK

 




SANATI ANLAMAK DEĞİL, YAŞAMAK: AHMET SELÇUK ÖZBEK KIZILIŞIK


Aylar sonra Tekirdağ sahilinde buluştuk. Dalgalar kıyıya usulca vuruyor, kahve ve çay kokuları birbirine karışıyordu. Selçuk Öğretmen yanında deri ve tanıdık bir çanta taşıyordu; bu çanta sıradan bir eşya değildi. Birçok üründe olduğu gibi kendi tasarlayarak yaptığı bir çanta, onun yaratıcı ruhunun ve özgürlüğünün küçük ama güçlü bir yansımasıydı. İçinde notları, eskizleri, belki de hayallerinin parçaları vardı. Üreten, tasarlayan her insanın yüzünde olduğu o tebessümü, o bildik gülümsemeyi yine gördüm…

 Kadıköy Saint Joseph Lisesi’nde yıllarca öğrenci yetiştirmiş, emekli olmuş ama sanatından hiç emekli olmamıştı. Selçuk Öğretmen’i sınıfında, atölyesinde, öğrencileriyle birlikte izledim. O ders veren bir öğretmen değil, onlara özgün ve özgür bir alan sunan, sınırları kaldıran, hayalleri cesaretlendiren bir ustaydı. Öğrencileri için bildik manada öğretmen olmamış; ilham kaynağı, düşünmeyi, denemeyi ve yanılmayı cesaretle pekiştiren bir yol gösterici oldu.

 Buluşmamız sırasında sahildeki kafede, Goethe’nin Faust’u,Dante’nin İlahi Komedya’sı,Balzak ve Tolstoy üzerine konuştuk.Ben Şekspir’e daha yakınken,o her daim Tolstoy’a verdiği öneme dikkat çeker.Tolstoy’un insan anlayışı ve yaşam felsefesi,onun kendi sanat anlayışının rehberi olmuştu.Konu bir eserden diğerine,bir düşünceden ötekine atlıyor,her sohbet bir esin kapısı gibi açılıyordu.

 İstanbul Moda’da olduğu vakitler, Kadıköy halk kütüphanesinde Selçuk Öğretmen, sayısız kitap inceliyor, notlar alıyor ve yeniden düşünüyor. Sahilde yaptığımız sohbet ile kütüphanede çalışmaları arasında bir köprü, bir bağ var. Neredeyse her gün kütüphaneye gitmesi boşuna değil! Belki de bir ömre sığdırdığı öğretileri, öğrenimleri, eğitimci ve sanatçı tecrübelerini büyük bir esere dönüştürmek onun en görkemli hayali…

 Sanatı ve yaşam biçimi artık evrensel bir noktaya ulaşmış. Onu anlamak için dünyanın öteki ucuna gitmeye hiç gerek yok; Selçuk Öğretmen’in yaklaşımı, yaşamı ve eserleri, her yerde anlaşılacak bir dili konuşuyor. Onun çizgileri, formları ve düşünceleri, sadece kâğıtta, tuvalde değil, yaşamın kendisinde de varlık gösteriyor.

 Sahildeki kahve sohbetimiz, bir kez daha onun evrensel bakışını, sanatını, edebiyatını, bilimsel merakını ve yaşamını bir bütün olarak görmemi sağladı. Selçuk Öğretmen, sadece bir öğretmen, bir sanatçı değil; çağını ve evrenselliği kucaklayan bir insan.

Onu anlatmak mı? Zor. Ama dinlemek, görmek, anlamak bile yetiyor. Ve işte o,kendi tasarladığı deri çanta… Onun üretkenliğinin ve özgünlüğünün sessiz ama etkileyici simgesi hâla yanımızda duruyor.

Buluşmamızın sonlarına doğru masamızda duran su şişesine baktık; yaşamın kaynağı olan bu suyu, bilimsel bilgiler eşliğinde konuştuk. Hidrojen ve oksijenden oluşan suyun milyarlarca yıl önceki oluşumunu düşünürken, bir anda kendimizi zamanın ötesinde, geçmişle gelecek arasındaki yolculukta, belki de sıfır hacimli büyük patlamanın yankılarında bulduk.

 İki saatin nasıl geçtiğini anlamadık; tüm düşüncelerimiz, hayallerimiz ve sanatla bilimin iç içe geçtiği anılarımız masada, bu küçük evrende birikmişti. Yarın tekrar buluşmak umuduyla masadan kalktık; ama o an, zamanı ve mekânı aşan bir sohbet içinde, hafızamızda derin bir iz bıraktı.

 Güven SERİN 


 

 






10 Mayıs 2025 Cumartesi

EN AZ ÜÇ DİL BİLECEKSİN

 


Moda İstanbul

Kamera; Güven

Kamera; Güven

İki değerli insan; sanatçı...
Filiz Hanım,Selçuk Bey

                                                EN AZ ÜÇ DİL BİLECEKSİN

 ( Bedri Rahmi Eyüboğlu )

    Değerli tarihçimiz Halil İnalcık tarih bilimini anlamak, yazmak için; “ En az beş dil bileceksin. Bunlardan ikisi batı dili olacak” derdi.

   Dil bilmeyi bırakın, kendi diliyle doğru dürüst iletişim kurmayı beceremeyenlerin en çok sahnede olması, birçok aydına; “ Ne günlere kaldık! “ haykırışını yaptırıyor.

  Kim ne derse desin, toplumumuzun geneli; az okuyor, az merak ediyor, az geziyor. Ve çok dert üretiyor. Fikri, bilgisi, görgüsü olsun olmasın; var etmenin ulvi ve kalıcı tarafında olmak yerine, yıkmanın, yok etmenin karanlık, dozlu dumanlı tarafında olmayı tercih edenler hiç de az değil…

    Türk şiirine, resmine, eğitimciliğine kendi imzasını bırakan ve öğrencilerinde derin izler bırakan Bedri Rahmi Eyüboğlu ise “ En az üç dil bileceksin” sözünü, inancını mısralara taşıyor;

“ En az üç dil bileceksin

  En azından üç dilde

  Ana avrat dümdüz gideceksin

  En az üç dil bileceksin

  En azından üç dilde düşünüp rüya göreceksin

  En az üç dil

  Birisi ana dil

  Elin ayağın kadar senin

  Ana sütü gibi tatlı

  Ana sütü gibi bedava

  Nenniler, masallar, küfürler de caba

  Ötekiler yedi kat yabancı

  Her kelime aslanağzında “

   Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun dehası-sanatı ve öğretmenliği; öğrencileriyle kurmuş olduğu samimi arkadaşlığının, dostluğunun sınırları, en azından genişliği ve derinliği henüz tam olarak belgesellere, gelecek kuşaklar için besin değeri yüksek araştırmalara kavuşamadı.

   Bedri Rahmi Eyüboğlu’nu birkaç yudum daha yakın bir hissiyat taşıdığım için kendimi şanslı hissediyorum. Onun öğrencilerinden, dostlarından birisini çok yakından tanıma, bu değerimiz-sanatçımız-öğretmenimiz ile dostluk kurma güzelliğini yaşıyorum.

   Sözünü ettiğim öğretmen sanatçı ve yazar; Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık’tır. Selçuk öğretmen ile ne zaman konu açılıp sözü Bedri Rahmi Eyüboğlu’na getirsek; gözlerinde üniversite yıllarından bir ışık ve bir bakış…

   “ Reis” derdi bize seslenirken. Ve her şeyden önce bir arkadaşın çare üretme yeteneğine, samimiyetine ve iradesine sahipti. Bizi sadece sınıfta değil dışarıda görmek ister, çalışmalarımızı halkın, şehrin içinde, esin kaynağını yaşam alanlarında aramamızı öğütlerdi.

   Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık da aynı felsefeyi ilerleterek devam etti. Sadece sınıflara sıkışan, öğüt ve ders veren bir öğretmene ve sanatçı olmak yerine; öğrencilerine “ Biz bir ekibiz ve yaratacağımız eser, hepimizin emeği, düş ve el hünerleriyle var edeceğiz!”

   Bedri Rahmi öğretmenleri; Nazmi Ziya Güran ve İbrahim Çallı sanatını, felsefesini kendi düş gücü, esin becerisiyle yoğurup daha ötelere taşıdı. Tam da halkın içine; kalbine…

   Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık’ı İstanbul Moda Saint Joseph sanat atölyesi içinde, öğrencileriyle yaptığı çalışmalarda izlerken; bu dehaları, sadece sanatlarıyla değil insanlıklarıyla da iz bırakan insanları bilmenin, anlamanın yakınında olmanın mutluluğu; kendi adıma tarifi çok zor olan bir şey…

  İradesi özgür, vicdanı sağlam olan sanatçıların sanat eserleri de nesilden nesle bu yüzden hep yazıldığı günün sıcaklığı, tazeliği içinde aktarılmaya layıktır;

 “ En az üç dil bileceksin

  En azından üç dilde

  Canımın içi demesini

  Kırmızı gülün alı var demesini

  Nereden ince ise oradan kopsun demesini

  İnsanın insanı sömürmesi

  Rezilliğin dik alası demesini

  Ne demesi be

  Gümbür gümbür gümbür demesini becereceksin”

 Güven SERİN 


 

 

 

  








8 Şubat 2024 Perşembe

DÖRT KÜHEYLAN ÇEKER ARABAMIZI

 

İnternet

Kamera; Güven

Kamera; Güven

                           DÖRT KÜHEYLAN ÇEKER ARABAMIZI

  Çalışmamın başlığı sanki mitoloji dünyası, çok ötelerden süzülüp de bugüne konmuş sözcük demeti gibi. Oysa bu sözün sahibi Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun kendisidir;

“ Dört küheylan çeker arabamızı: leke, çizgi, benek ve renk” resim sanatının özünü anlatmak ister.

  Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun liseli yıllarda okul müdürüyle yaşadığı sorunlar, neredeyse trajediyle son bulacakken, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “ Talihimi yenmek için ressam oldum” sözüyle, İstanbul’a geliş öyküsünü ve yeniden dirilişini de özetler…

  Dört küheylan, sanatın özü olma yarışında öne çıkıyorlar. İbrahim Çallı, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Fikret Otyam ve Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık, bu çalışmamın içinde ve onlara kendimi çok yakın gören bir insan hissiyatı içinde anlatacağım…

   Hepsini, tek tek inceler, anlamaya çalışırsak ortaya çıkan şey; yaşadıkları ülkeye, ait oldukları millete; sadece sanatlarıyla bağlı kalmamışlar. Kurmuş oldukları bağ, ruhlarıyla da, kalpleriyle de iç içe geçmiş ve öncü birer sanatçı-aydın olmanın yüksek erdemleriyle tüm zamanlara ait yaşama onurunu kazanmışlardır.

  Yukarıda isimleri geçen isimler sadece sanatçı olarak değerli olmaktan öte, insan yönleri, yaratıcı olmanın alçak gönüllü duruşlarıyla da kalıcılık kürsüsünde dimdik duruş sergilerler.

  İbrahim Çallı Anadolu’dan gelen ilk ressam olarak kabul ediliyor. Onun dönemine “ Çallı Kuşağı” deniliyor. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun da ve daha onlarca ressamın da öğretmeni İbrahim Çallı’dır. Muhaliftir, sözünü esirgemez.

   Sanatçı duruşu, yetiştirdiği öğrencilerin geride bıraktıkları binlerce eser ve en önemlisi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Cumhuriyet ormanının ilk sanat ağacı gibi, öteden getirdiği tecrübe, deneyim ve birikimleri, çok ötelere taşıma pırıltısı saçan bir yer…

  Yakından tanıdığım Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık,Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun öğrencisidir.Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi öğrencisi olmuş; öğrenme ile yenilenme tutkularını sanatın sezgisel ve yetenek taraflarıyla bugüne ulaşmıştır. Sadece sınıflara, atölyelere-işliklere bağlı kalmamışlar, daima dışarılara çıkmışlar ve çalışmalarının birçoğunu şehrin farklı mekânlarında yapmışlardır.

    Bedri Rahmi Eyüboğlu kendi öğretmenleri İbrahim Çallı, Nazmi Ziya Güran gibi, ışığa koşmuşlar, ışığın gölge ve renk oyunlarını tüm kalbiyle kucaklayıp öğrencilerine sunmuşlardır.

  Uzun süredir tanıdığım Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık, İstanbul Moda Saint-Joseph Fransız Lisesi sanat öğretmeliği görevinde, baştan beri gönüllüydü. Tanıdığı diğer büyük ressamlardan; başta Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan ne aldıysa, görüp öğrendiyse, kendi deneyim ve yaratıcılığını da ekleyip vermeyi, gerektiği zaman sadece öğretilere sığınmayıp, yanlışa tepki gösterip sorumluluk almayı başaran değerli bir öğretmen, sanatçı ve edebiyatçıdır da…

    Fikret Otyam, hocaları İbrahim Çallı, sonra Bedri Rahmi Eyüboğlu’dan aldığı dersler, öğretiler, kalp atışlarının tam manasıyla coşacağı, insani bir huzur arayacağı Anadolu’ya açılacaktır yaşamı boyunca. Anadolu insanının dertlerini dinlemekten öte çareler üreten ismin kahramanı olur. Güney Doğu Anadolu Bölgesi kadınlarının kara gözlü resimleri, Kara Gözlü Kadınlar olarak öne çıkar…

  Dikkat edersek Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi sadece bir okul olmaktan çok öte geçmiş, yaşamı anlamlı kılmak için çabalayacak, her türlü imkânsızlığı üretken, barışçıl bir dille ortaya çıkartacak filozofları da yetiştirmiştir.

  Okul dediğimiz yerler, sadece kitap ve sınıflardan ibaret olsaydı, belli kalıplara sıkışmış, belli mekânların dışına çıkamamış insanlar, ışıkları-eserleri pek cansız olurdu. İbrahim Çallı’dan, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Fikret Otyam ve Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık’a kadar gelen zaman dilimi sadece 110 yıllık bir sürecin karşılığıdır.

   Bu değerlerin ortaya koydukları hünerler ise, neredeyse sanat dallarının tamamına taşmış, diğer sanat dallarıyla buluşmuş, bildik manada, hep halkın yanında, yakınında olma becerilerini üst seviyeye çıkarmışlardır.

  Bugüne geldiğimizde Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık okulundan emekli olup, emekliliğin keyfini çıkartıyor diye düşünebilirsiniz! Hayır! Her gün okula, öğrencilerine, sınıfına, atölyesine gider gibi Moda kütüphanesine gidiyor. Belki de sanatını, tuvalden edebiyata taşımak için ömrünün tamamını içine alan bir eseri yazıyor; çalışıyor, düşünüyor, harmanlıyor…

Güven SERİN 

 

 

 

 

  








7 Mart 2022 Pazartesi

KIRTIPİL HAMDİ

 

internet


                                                        KIRTIPİL HAMDİ

 

    Bazı lakaplar olumlu olurken bazıları ise olumsuz oluyor. Tıpkı Ahmet Hamdi Tanpınar’a en yakın arkadaşlarından, Behçet Necatigil’in “ Kırtıpil Hamdi” lakabını takmasıyla olumsuzluk serüveni başlar.

   Zaman, sanatın ve sanatçının lehine işler. Kendi zamanında büyük acılar, zorluklar, yokluklar çekse de, sanatını yüceltmek için besleniyorsa her yudum kederden, dertten; çok yönlü, çok sesli eseri de doğar ve akacak olduğu zamanlara…

   Edebiyat tarihçisi, eğitimci, şair ve romancı ve birde öğrencisi Sefa Kaplan’ın ona seslenişindeki kişi; Aziz Hamdi Bey…

   Bugünün dünyasında her şeyin her an değiştiği,kıyamet gibi kirli bilgilerin sürüklendiği akışlar içerisinde kendi neşemizi,görgümüzü korumak fazla değil bizlerden 50–100 yıl önce yaşamış edebiyatçılara da kulak vermekle daha net ve sağlam olacaktır.

   Büyük sanatçıların doğru dürüst eserlerini tanımayanlar bazı isimleri saysak; “ Nazım Hikmet, Ahmet Hamdi Tanpınar, Orhan Veli, Sait Faik, Behçet Necatigil, Yahya Kemal, Namık Kemal, Tevfik Fikret, Abidin Dino, Cemal Süreya, Haldun Taner, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Ahmet Haşim” daha yüzlercesinin isminin geçtiği yerde bile sezgisel aydınlanmalar olur… Bu insanların yaşama tutunmalarının yegâne sebebidir öyküleri, şiirleri, resimleri, heykelleri…

   Nasıl ki Bedri Rahmi Eyüboğlu deyince aklıma; “ İbrahim Çallı, Bedri Rahmi ve Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık geliyor, öğrenince, girince edebiyatın kadim koridorlarına, sırlarla dolu sayfalarına; “ Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Sefa Kaplan” nesilden nesle akışlarını öğreniyoruz.

   İbrahim Çallı’nın öğrencisi Bedri Rahmi ve onun öğrencisi Selçuk Özbek Kızılışık… Yahya Kemal’in öğrencisi Ahmet Hamdi ve onun öğrencisi Sefa Kaplan… Edebi ölümsüzlüğün akışı, berrak hale gelip, sayfalardan günlük yaşama dönüşümü böyle bir şey olmalı…

   Büyük eserlere imza atan fakat neredeyse 55–60 yıllık ömürleri olan yazarlarımızın, şairlerimizin, ressamlarımızın biyografilerini okudukça, öğrendikçe, onların yaşam karşısında duruşları, eserlerinin bile önüne geçecek erdeme-ruhsal yetkinliğe ulaşıyor…

    Bugünün dünyasında değişmiş, dönüşmüş çirkin bir halde de olsa insanlar tarafından dolup taşan bir yer var; İstanbul’un İstiklalinde; Narmanlı Han veya Narmanlı Yurdu. Burası sadece Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun evi, atölyesi olmamıştır. Aynı zamanda kırk yaşından sonra Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da sığındığı bir yer, köşedir.

   Bazı yerlerin çekiciliği üzerilerinde bulunan mekânlardan, esnaflardan, eğlencelerden ötürü olmaktan çok ötedir. Orada yaşamış, fikren, ahlaken büyük zenginlikler ortaya koymuş, her büyük sanatçı gibi kendi zamanından ötelere yazgılı insanların, insanlık enerjilerinden de kaynaklanır…

   Ahmet Hamdi Tanpınar, yani en yakın arkadaşının ona taktığı lakaptaki Kırtıpil Hamdi, Narmanlı Yurdu’na taşınmadan önce ablası Nigar Hanım’ın evinde kalıyordu. Ablası, eniştesi, eniştenin eski evliliğinden kalan hasta kızı, hasta kızın bir ayağı sakat polis kocası, bir başka hasta kardeşi Kenan ve sayıları her gün değişen kedilerle bir arada yaşamak zorunda kalan Ahmet Hamdi…

   Narmanlı Yurdu’nun rutubet kokan, pencereleri perdesiz evin sahibi Ahmet Hamdi’nin evine her akşam onlarca insan geliyordu. Kırtıpil denen o yüce insanın bilgisi görgüsü; edebiyattan, felsefeden, sanat teorilerinden, medeniyet tarihinden, dinler tarihinden, psikolojiden, antopolojiden, sinemadan, tiyatrodan, resimden, müzikten, akla gelecek bütün disiplinlerden beslendiği için, onunla vakit geçirmek, sohbetlerin lezzetinden faydalanmak için öğrencisinin söylediği gibi; “Neredeyse tüm Beyoğlu bu odaya akıyordu...”

   Kırk yaşından sonra kendine ait bir odaya Narmanlı Yurdu’nda kavuşan Ahmet Hamdi Tanpınar, arkadaşı Ahmet Kutsi’ye yazdığı mektupta; “ Nihayet yapabildim. Şimdi oturabileceğim, çalışabileceğim, seni misafir edebileceğim bir köşem var. Her şey tamam fakat perdesi yok. Hazin değil mi? Kepenk arkasında oturuyorum”

   Yaratıcı insanların, insanlık davasıdır bir köşede oturabilmek. Bir pöstekide kim bilir kaç bin fikir üretti, göksel enginliğe teslim olmuş, onun öz evladı olan; yazarlar, şairler… Belki, Ahmet Hamdi, perdesiz Narmanlı odasında yazdı bu şiiri;

 " Başımızın üstünde bir bulutun

  Güneşe asılmış gölgesi

  Uzakta toz halinde dağılan

  Yoğurtçu sesi,

  Gün bitmeden başladı içimizde

  Yarınsız insanların gecesi”

   Aşiyan Mezarlığında iki arkadaş, iki dost; Yahya Kemal Beyatlı ve Ahmet Hamdi Tanpınar; zamanın içenden de, dışından da bakıyorlar Aziz İstanbullarına…

 Güven SERİN 

 

 

 


2 Kasım 2016 Çarşamba

AHMET SELÇUK ÖZBEK KIZILIŞIK


Kamera; Güven

Sanatçının ağzından çıkacak her sözcük;saygı,merak
ve yaşama dair bir açlıkla bekleniyor.



Kamera; Güven


Kamera; Güven 
Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık

                                       AHMET SELÇUK ÖZBEK KIZILIŞIK



Tam olarak böyle; yiğit nasıl lakabıyla bilinirse, sanatçı da ismi, soy ismi; felsefesi, sanat anlayışıyla anılmak ister.

  Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık; sevgili ağabeyim ve dostum; sanat ve tarihsel yolun yoldaşı arkadaşım nihayet kendi atölyesine kavuştu.

 İstanbul, o büyük orman; devasa okyanus kendi içerisinden var ettiği insanı; sanata adanmış sanatçıyı yine kendi içerisinde bu kez Asya tarafında onurlandırma ödülünü verdi.

  Sanatçının çocukluğu Sultanahmet, Fener ve ön önemli kısmı Küçük Ayasofya bölgesinde, denizin kara ile hemen buluştuğu yerde şekillendi; mistik, tarihsel, mimari, sosyolojik birçok olgu burada ekildi, tohum halinden filize doğru ilerledi.

  Güneşle ilk kez burada; tıpkı denizle buluştuğu gibi; kâgir bir evin, Bizans surlarına uzanan balkonu, denizin bir atlayış; dalış mesafesinde; Asya kıtasının tam karşısında bu yer; Küçük Ayasofya bölgesi aynı zamanda İbrahim Çallı’dan Bedri Rahmi’ye; Bedri Rahmi’den Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık’a kadar uzanacak bir sanatın buluşmasını yaşatacak çocuğun evidir.

 Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık Bedri Rahmi’nin öğrencisidir. Hani şu dizeleri yazan; ressam şair Eyüboğlu;

Karadutum, çatal karam, çingenem,
Nar tanem, nur tanem, bir tanem

  Hani şu dizeleri de gökyüzüne, aziz ülkeme; ülkemin bitirilen köylerine bugünü görmüş gibi armağan eden şairin, ressamın öğrencisi;

Yerliyim yerli olmasına
İlmik ilmik, damar damar
Yerliyim.

Şairim,
Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası
Ayak seslerinden tanırım
Ne zaman bir köy türküsü duysam
Şairliğimden utanırım.

  Bedri Rahmi Eyüpoğlu kokusu neredeyse tüm öğrencilerine sinmiştir. Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık, geçmişinden, Avrupa’ya ulaşmış, Asya kültürünün mahcup, derin ve özgün bonkörlüğünden de beslenir.

  Kadırga, Çapa İlkokulları derken Gedikpaşa Ortaokulu ve Pertevniyal Lisesine ve oradan Mimar Sinan Üniversitesine giden yolculuk; daha baştan karar vermiş sanatçının yolculuğudur da…

  Uzun yıllar Kadıköy Saint Joseph Fransız Lisesi Görsel Sanatlar ve Tarih Öğretmenliği yapan Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık şimdi yeni; yepyeni bir döneme; geride bıraktığı yılların tecrübe, deneyimi ve sanatçının özünde saklı kalan ama bir türlü gerçekleştirme zamanı bulamadığı eserleri üzerine yoğunlaşma zamanı başladı.

 Saint Joseph Fransız Lisesinden emekli olur olmaz, hiçbir sanatçının yapmadığı gibi kenara, köşeye çekilme gibi bir lütuf kabul etmeden kendi atölyesini açtı.

 Nadir bulunan türler uygar ülke insanları,kurumları tarafından koruma;kollama altına alınırlar. Gerçek sanatçılar da oldukça nadirdir. Tıpkı Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık gibi…

 Sevgili ağabeyim-dostum; insanlık yolunda yoldaşım; atölyen, yeni hayatın, yeni başlangıcın kabul ettiğimiz aslında sanatçının dönemlerinden başka bir şey olmayan bu dönem; hayırlı ve kutlu olsun…

  Atölye açılışına Tekirdağ’ı; bizleri; Habertrak kalemini de dâhil etmen; incelik, hassasiyet şölenine her daim görgü, insaniyet taşıyan kimliğinin yüz akı olmuş halinden başka bir hal değildir.

  Sartre aydının işlevini anlatırken; hiç kimse tarafından görevlendirilmemiş ve statüsünü hiçbir otoriteye borçlu olmayandan söz eder. Sanatçı da böyle birisidir; canavarlaşmış toplumun büyük kargaşasına rağmen; ısrarla yok sayılır, öldürülmeye çalışılırken; o evrenin yaratıcısından, onu oluşturan bütün elementlerden, kemiğinin içinde ki iliklerden ve nöronlarına baskı yapan dürtü, sezgi ve akıldan beslenen insan…

 Ahmet Selçuk Özbek Kızılışık; Tekirdağ Habertrak ailesi olarak sana yolun yolculuğunda, katıldığın yaşam töreninde her daim sanatla, halkla, edebiyat, tarih ile sarmaş dolaş olmuş zamanlar diliyoruz…

 
 Güven Serin