SESSİZLİĞİN BÜYÜTTÜĞÜ BİR HİKAYE
Bir zamanlar Çetin Altan’ı iştahla okurdum.
Onun yazdıkları bir köşe yazısından öte, toplumun göğsüne basıp “uyan artık”
diyen bir tokat gibiydi. Sertti ama bir o kadar da öğreticiydi. Türkiye’nin
nabzını tutan, acıyan ve aksayan yönünü gösteren bir entelektüeldi.
Bugün aynı soyadı etrafında hissettiklerim
bambaşka…
Sebebi, yıllardır tam kapanmayan dosya gibi
masanın ucunda duran bir hikâye:
Defne Joy Foster’ın ölümü…
Ardından geçen onca yıl bu olayı unutturmadı.
Unutturamadı… Çünkü Türkiye’de bazı ölümler, sadece adli makamların önüne gelen
dosyalar değildir. Toplumun vicdanına da bir soru kâğıdı olarak düşer.
Defne Joy Foster’ın ölümü
böyle bir soruydu.
Olayın detayları, zaman çizelgeleri, resmi
raporlar arşivde duruyor. Ama toplumun zihni, bu belgelerden çok daha güçlü
kayıt tutar. Ve o kayıtta en çok görünen şey, bir sessizliktir.
Bu sessizliğin adresi ise, olayın
gerçekleştiği evin sahibinin soyadıyla birlikte düşünülüyor: Altan ailesi.
Türkiye’de yıllarca entelektüel ağırlığa
sahip olmuş, siyasete yön veren, yazdıklarıyla tartışma yaratmış bir aileden
söz ediyoruz.
Dolayısıyla toplumun onlardan beklediği
sıradan değil, sıradan yurttaştan daha yüksek.
Bir genç kadın hayatını
kaybediyor…
Olayın etrafı sorularla
çevrili…
Toplumsal hafıza çözüm
bekliyor…
Bu noktada Altan ailesinden gelen neredeyse
mutlak sessizlik, doğal olarak insanlarda bir tür kırgınlık yaratıyor.
Benim kırgınlığım da tam
burada başlıyor.
Yıllarca toplumun gözüne bakarak eleştiri yapan,
siyasi iktidara meydan okuyan, özgürlük ve adalet üzerine ders verircesine
yazan bir ailenin; kendi kapısının önüne gelmiş acı karşısında bu kadar mesafeli,
bu kadar sessiz kalması, açıkçası içime sinmedi.
İyi bir okuru olduğum Çetin Altan’ın, bu
olayla ilgili güçlü bir insani refleks göstermemesi de o sessizliği daha
görünür kıldı.
Beklenti belki büyük oldu, belki haksız bir
yük bindirdik. Ama kamuoyuna yön vermesi iddiası olan entelektüeller için bu
beklenti kaçınılmazdır.
Bu sessizliğin üzerine, dönemin en ağır
taşlarından biri de Hıncal Uluç tarafından atıldı. Uluç’un kaleme aldığı,
empatiyi-duygudaşlığı yok sayan, adeta hayatını kaybeden genç kadını suçlayan
yazısı; olayın üzerini örtmek bir yana, toplumun adalet duygusunu daha da
incitti.
Böyle bir yazı karşısında Altan ailesinden
gelen hiçbir tepki olmaması, sessizliğin ve dramın ağırlığını iki katına
çıkardı.
Türkiye’de unutulmaya karşı en dirençli duygu
sessizliktir. İnsan unutamaz. Toplum hiç unutmaz. Toplum unuttu sananlar,
aldanmaya ve aldatılmaya mahkûmdur…
Bugün geriye dönüp baktığımda Altan ailesine
duyduğum uzaklık bir önyargıdan değil; toplumsal hafızanın taşıdığı bir
hissiyattan kaynaklanıyor. Bir aileyi değil, bir duruşu sorguluyorum…
Edebiyatıyla, fikirleriyle iz bırakmış bir soyadının,
kritik bir anda toplumun beklediği duyarlılığı göstermemesini…
Ve belki de asıl mesele şu:
Eğer bir aile yıllarca “sözün
gücüyle” var olduysa, en çok sessizlikleriyle yargılanır.
Defne Joy Foster’in ölümü kapanmış bir hikâye
değil. Belki dosya kapandı ama toplumun zihninde o kapı aralık duruyor. Ne abartıyorum,
ne de görmezden geliyorum. Sadece kayda geçiriyorum.
Çünkü insanlık biraz da
budur: Toplumun unutmayı tercih ettiği sessizlikleri yeniden görünür kılmak.
Güven SERİN