SAİT FAİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SAİT FAİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Temmuz 2026 Cumartesi

SAİT FAİK'İN ADASI

 





SAİT FAİK’İN ADASI, FİKRET’İN AŞİYANI, VELİ’NİN BOĞAZI

 Bir şehir, sadece yollardan, binalardan, taşlardan oluşur zannederiz ama değildir; bazen bir dize, kimi zaman bir öykü ve bazen de bir kahve, bir çay kokusuna karışmış bir hatıradır.

Bir sanatçı yaşadığı yere ruhuyla, kalbiyle dokunuyorsa, kaleminden çıkanlar da o şehrin bir parçası, öncü kültürü olur. O şehir, o andan itibaren sadece coğrafik bir yer değil, edebiyatın mekânı da olur.

 İstanbul’un bu konuda eşi var mıdır bilinmez ama soracak olursak: Yoktur, diyenler çok olur. Her sokağı bir romana, her yokuşu bir şiire dönüşmüştür.

Burgazada’nın çam kokulu rüzgârında hâla Sait Faik Abasıyanık’ın sesi dolaşır. O ses olmasaydı orada, muhtemelen hiç uğramayacaktım Burgazada’ya. O ses, balıkçıların arasına karışır, yalnızlığını denizle, martılarla paylaşır.”Hişt hişt” diye seslenirken aslında insanın diğer insana olan ihtiyacını da anlatır. Hatta edebiyatın diliyle yüreklere kazır. O ada, onunla birlikte bir öykü gezegenine dönüşür.

 Boğazın kıyısındaki Aşiyan’da Tevfik Fikret, denize bakıyor gibidir. Dalgaların sesiyle birlikte düşüncenin, fikirlerin özgürlüğünü savunur, vicdanın en sessiz haykırışını taşır. Onun Aşiyan’ı çok güzel bir ev olmakla birlikte, fikrin yurdu, sözcüklerin mabedidir.

 Karaköy’den Eminönü’ne yürürken, taşların arasına iyi bakarsanız; Orhan Veli’nin ayak izlerine, efkârına, gökyüzüyle sarmaş dolaş olmasına da bakarsınız.”İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı” diye seslenirken, şehrin iç sesiyle birlikte, insanın iç sesini dinletmiştir bize. Onun İstanbul’u; vapurdumanında, simit kokusunda, akşam serinliğinde bir bardak çayın deminde, buğusundadır.

 Ama İstanbul sadece üç şairin değil, bütün zamanların korosunun sesidir.

Kocamustafapaşa’nın arka sokaklarından sanki bir tiyatro afişi sarkar gibi görünür; orası Haldun Taner’in sahnesidir.”Keşanlı Ali Destanı”nın kahramanları, donmuş bir zamanın içinde yaşar gibidir. O mahallelerde mizah, hümanizm ve halkın dili bir araya gelir; tiyatro, gerçek hayatla birleşir.

 Cibali, Unkapanı, Beyoğlu hattında ise Orhan Kemal dolaşır.

Fabrika bacalarının, dumanlarının gölgesinde, yoksul insanların onurlu öykülerini yazar. Oraları, Orhan Kemal ile birlikte gezilecekse, yine o sesleri, o yüzleri görmek ve bulmak mümkündür.

 Biraz ileride, Beşiktaş’ta denize bakan bir bankta Yahya Kemal,”Sana dün bu tepeden baktım aziz İstanbul” derken, zamanları birleştirir ve yaşadığımız anı zenginleştirir.

Üsküdar’ın cami avlularında Ahmet Hamdi Tanpınar’ın zamanı donmuş, o tazeliği korur gibidir. Romanın sayfalarından çıkıp, o semtin sokaklarında gezinmeye başlarsınız.

Galata’da ise Attila İlhan’ın ağır ve tok adımları duyulur. Bir sokak lambasının altında,”Ben sana mecburum” diyen bir gölge belirir. Belki düş gücümüzün, belki zihnimizin kalbimizle kol kola girip, yepyeni bir sonsuzluk iksiri bulduğunu hissedebilirsiniz.

 İstanbul’un dışına taştığımızda ise başka bir büyü vardır:

 Bursa’da Ahmet Hamdi’nin çocukluk sessizliği, Ankara’da Behçet Necatigil’in kırık mısraları, Paris’te Hemingway’ın kederli sabahları, Moskova’da Nazım Hikmet’in hasreti, Prag’ta Kafka’nın karanlık penceresi…

 Hepsi kendi şehirlerine ruh vermişlerdir.

 Eminönü, Kabataş veya Kadıköy’den bir vapura binip Burgazada’ya gitmek, sonra Aşiyan’a uğrayıp o yokuşu çıkmak, Karaköy’de bir kahve içmek… Bütün bunlar bir seyahat olmaktan çıkar bir okuma, öğrenme, hissetme biçimine dönüşür.

Bilirsiniz, şehirler okunursa,anlaşılır ve dokunulursa lezzeti çoğalır; sokaklar ise sözcüklerin arasında saklambaç oynamaya başlar.

 Güven SERİN 





31 Ocak 2026 Cumartesi

BİRİLERİ YAZMAK ZORUNDA

 


                                BİRİLERİ YAZMAK ZORUNDA

  Değerli ve pek saygın toplumumuzun merakı, dillere destandır. Bilirsiniz, birisi bir iş yapıyorsa, mülkiyet sayısında bir değişim oluyor veya olmuyorsa hemen sorarız; “ Ne iş yapıyorsun? Ne kadar kazanıyorsun?” Yapılan işin; kişisel ve toplumsal faydasını düşünen varsa da, azınlıkta belki de sanatın o sonsuz adanmış soluklarında gizliler…

  Yazımızın başlığı ne diyor: -Birileri yazmak zorunda! Orhan Veli’nin ekonomik durumu hep yerlerdeydi. Ama o yazıyordu. Kendine özgü ve Orhan Veli ismini en üst, saygın bir yere taşıyan bir markayı, birileri yaz, çiz dediği için değil, o ilahi neşe, mizah, hiciv ve edebi sanat için; tereddütsüz yerine getirdi.

  İstanbul’u ne Orhan Veli’siz, Sait Faik’siz, Haldun Taner’siz, ne de Attila İlhan’sız bir İSTANBUL düşünemeyiz. Onlar o kadim şehrin puslu havalarından da, pırıl pırıl esin perilerinin gelip dans ettiği zamanlardan da beslendiler.

  Orhan Veli’nin bir şiiri, sadece sevgiliye seslenmez; kendi olgun sürecine basamak yapan, sözcüklerin o eşsiz değerini bilen herkese bir şey fısıldar;

“ Bekliyorum

   Öyle bir havada gel ki,

   Vazgeçmek mümkün olmasın.”

  Sözcüklerin gücünü, doğallığını, içtenliğini tartışacak değilim; her şey, olduğu gibi tam da o havanın zamanıymış gibi gülümsüyor, gülmeyi unutan, düşünmeden uzaklaşan yüreklere…

  Ya kendisiyle dalga geçen, sonradan bestelenip şarkılara taht kuran o mısralar;

“ Cep delik, cepken delik

   Kol delik, mintan delik,

   Yen delik, kaftan delik,

   Kevgir misin be kardeşlik!”

   Birileri yazmak zorunda olmasaydı; bu dizeler, kendi tahtına kurulup, bütün zamanlara, zaman kavramını bile geride bırakarak ulaşır mıydı hiç?

  Sait Faik Abasıyanık kendi eşsiz ve tarifsiz izlerini sadece Burgazada’ya değil, İstanbul’a, Türkiye’ye, her yere bırakmayı, edebi, felsefi ve insani bir borç içinde yapmıştır. İspatı mı? Onun, O ve Ben şiirine bir bakmak isterim;

“ Sana koşuyorum bir vapurun içinde.

   Ölmemek, delirmemek için.

   Yaşamak; bütün adetlerden uzak

   Yaşamak…”

   Belki de sevişme denen eylemi sadece düşlerinde yaşayan, her okuyana tat bırakan; Şimdi Sevişme Vakti şiiri, gerçek ile düşün muhteşem rekabetini, edebi düşlerin gerçeğin de önüne geçtiğinin kanıtı gibidir;

 “ Çıplak heykeller yapmalıyım

   Çırılçıplak heykeller

   Nefis rüyalarımız için

   Ey önümden geçen aksakalı kasketli

   Yırtık mintanından adaleleri gözüken

   Dilenci,

   Sana önce

   Şiirlerin tadını

   Aşkların tadını

   Resimlerden duyurmalıyım,

   Resimlerden.”

   Attila İlhan, belki de en üretken yazar ve şairlerimizin en başında geliyordu. İzmir ile İstanbul arasında mayalanan, durmadan üreten bir koca şair;

 “ Gözlerin gözlerime değince

   Felaketim olurdu ağlardım

   Beni sevmiyordun bilirdim

   Bir sevdiğin vardı duyardım

   Çöp gibi bir oğlan, ipince

   Hayırsızın biriydi fikrimce

   Ne vakit karşımda görsem

   Öldüreceğimden korkardım

   Felaketim olurdu ağlardım.”

   Velhasıl dostlarım; birileri yazmak zorunda; zor olan ve zorlukları bitmeyip, insanlığı, insan icatlarının tüketeceği bu günlerde, daha da yazmak, okumak zorunda; BİRİLERİ…

Güven SERİN 

 

 

 

 



6 Mart 2025 Perşembe

RAHATI KAÇAN AĞAÇ

 

Kamera; Güven 
Tekirdağ Eski Liman

Tekirdağ  Ilgın Ağacı

                                                 RAHATI KAÇAN AĞAÇ

         ( Tekirdağ Aydınlar Kulübü Üyeleri )

   Sanatçılar, kendi içinden çıktıkları toplumların onuru olmaktan öte, öncüdürler. Mustafa Kemal Atatürk’ün Tevfik Fikret sevgisi ve onun Sis isimli şiirine duymuş olduğu derin hissiyat, şiire yansıyan toplumsal çürümeyi dile getirmekten ve anlamaktan öte, aynı zamanda hazır olan yetenekli insanlar veya dahiler için de başlangıç ve devrimlerin zamanıdır.

   Melih Cevdet Anday için de Rahatı Kaçan Ağaç şiiri ve şiir kitabı, 1946 yıları gördükleri, tespitleri ve hissiyatını dile getirmek, sadece bir şiir yazmak değil, ait olduğu toplumu daha duyarlı olmaya davettir…

“Tanıdığım bir ağaç var

  Etlik bağlarına yakın

  Saadetin adını bile duymamış

  Tanrının işine bakın

   Geceyi gündüzü biliyor

  Dört mevsimi, rüzgârı, karı

  Ay ışığına bayılıyor

  Ama kötülemiyor karanlığı.

  Ona bir kitap vereceğim

  Rahatını kaçırmak için

  Bir öğrenegörsün aşkı

  Ağacı o vakit seyredin.”

  Melih Cevdet Anday, hislerini, gördüklerini yoğuruyor ve edebiyatımıza tüm çıplaklığı ile servis ediyor. Bilginin, bu değerli eşsiz şeyin sadece ağacın değil, insanın da rahatını kaçıracağını, kaçırması gerektiğini haykırıyor.

   Sait Faik, Rahatı Kaçan Ağaç şiirinden dört beş yıl sonra Şimdi Sevişme Vakti şiiri ve şiir kitabını yayınlıyor. Aşağı yukarı aynı felsefe; toplumun, içinde yaşadığımız bu eşsiz memleketin durağan hallerine neşe, görgü ve ilahi zenginlik katmanın yanında, bilimsel bir mutluluk taşımak.

 “ Yırtık mintanından adaleleri gözüken

  Dilenci

  Sana önce

  Şiirlerin tadını

  Aşkların tadını

  Kitaplardan tattırmalıyım.

  Resimlerden, duyurmalıyım

  Resimlerden…

  Bir kere duyursam hele

  Güzelliğin, tadını

  Sonra oturup hüngür hüngür

  Ağlasam.”

     Günü gün etmekten öte evirilmiş sanatçıların tamamı, bulundukları zamanın baskıları, eksikleri, yanlışları, adaletsizlikleri karşısında diğer zamanlara, belki de zamansızlığa her daim not düşüp, altına imza atmayı her şeyden daha çok isteyerek yapmışlar ve yapacaklardır da…

   Şimdi, kendi ülkemin güzel, değerli ve viran bırakılmak için her şey yapılmış şehrimin aydınlarına soruyorum; “Aydınlar Kulübü “ içinde, her şeyi eleştiren ama bu şehrin bir tek ağacı, mekânı ve insanı için el vermeyen, emek harcamayan o kendini “Aydınlar Kulübü” üyesi sanan insanlara ve İNSAN-LARA sesleniyorum;

   “ Sizler, hiçbir zaman haykırmayacak, bir ağaç, bir çocuk için ileriye atılmayacak mısınız?” Olmayacak mı sizin tüm evrene yayılan, yayılacak olan o değerli enerjinizden geriye bir miras; kalmayacak mı? Anlamsız mı geliyor size bu tür hissiyatın derinlerine eğilmek ve oralarda bir şeyler bulmak?

 Örnek vermek istersek, şehrimizin gözde kulübü; Tekirdağ Yelken Spor Kulübü, vereceğim örneklerin başında geliyor. İstikrarı için alkışlasam da, sadece parası olanlara açık kapı bırakmaları düşündürücüdür…

   Aydoğdu, Zafer, Çınarlı, Karadeniz mahalleleri haneleri içlerinde spora, başarıya kim bilir ne kadar aç ve acıkmış çocuk vardır!

   Onların rahatlarını kaçırtıp, en azında böyle istikrarlı ve gözde kulüplerimizin her yıl 5–10 çocuğumuz için bu çağrı ve sahiplenme yapamaz mıydılar? Tarifsiz başarı ve heyecanları, şehir kimliğine apayrı bir sanatçı dokunuş gibi sporcu koşusu başlatmaz mıydılar?

 Güven SERİN 

 


 

 

 

 

  




5 Ağustos 2024 Pazartesi

ADAM GÜLÜMSEDİ Mİ?

 

İNTERNET


                              YOKSA,ADAM GÜLÜMSEDİ Mİ?

   Denize yakın Tekirdağ mekânlarından birisinde çay ve dondurma heyecanı yaşarken gördüm adam ve kadını. İç mekân daha serin olduğu için oradaki boş masaya kuruldum. Deniz tarafını, yan bahçeyi engelleyen hiçbir şey yoktu. Kafeteryanın büyük geniş camları sayesinde başımı çevireceğim her tarafı görebiliyor, izleyebiliyordum.

   Masaların etrafında biraz serinlemeye, dinlenmeye ve sohbet etmeye çalışan yüzlerce insan; hepsi ayrı bir öykünün, şehrin, kasabanın, köyün içinden süzülüp gelmişler.

   Yan bahçede oturan kadın ile adam, özellikle adam çok dikkatimi çekti. Neredeyse ön tarafa bakmayı durdurmuş bir halde, daha sonra yazacaklarımı da nazikçe bir tarafa atarak, yuvarlak yüzlü, uzun burunlu esmer adamı gözlemeye başladım.

   Saçları, yanları ve enseleri hariç dökülmüş. Ama geride kalanlar halen simsiyah; adamın esmer yüzüne yakışır bir haldeler. Bir tost söylemiş adam. Bir de büyük bir limonata. Karısı ya daha önceden yedi, ya da aç değil. Sadece denize dönmüş olduğu yüzü ve onları gözlemlediğim bir saatlik zaman dilimine yayılan sessizliğiyle hatırlanabilecek bir duruş içinde. Ak teni, eşi gibi yuvarlak yüzü, minyon görüntüsüyle sessizce oturuyordu. 

  Adamın en çok dikkatimi çeken tarafı, yemeğini, tostunu yeme biçimi oldu. Bir yudum değil, ardı ardına dört yudum ısırıyor. Ağzı iyice dolduktan sonra, şişen yanaklarını rahatlatmak için büyük bardakta bulunan limonatadan büyükçe bir yudum çekmek için pipete yapışıyordu. Halk dilinde adamın yeme biçimine; “ Tıkınıyor” derlerse de, tıkınma yerine yemek yediğini ifade etmek isterim…

   Bir de titiz ki sormayın! Adam her ağzını doldurup, neredeyse yanaklarını şişiren büyükçe yudumlar ve limonatayı da içince, muhakkak elinde bulunan o büyük beyaz mendile sarılıyor. Ağzının etrafını sertçe siliyordu. Bu görüntü önündeki yemeği, yemek yeme eylemi bitene kadar disiplinli bir şekilde devam etti.

   Yuvarlak esmer suratına hiç uymayan oldukça uzun bir burunu tamamlayan şey ise, adamın aşırı ciddiyeti. Sanırsınız ki yaşamı boyunca hiç gülmemiş, gülümseme nedir tatmamış.

   Gözlendiğini, izlendiğini farkına varmayan adam yemeğini yedikten sonra bir sigara yaktı. Sigara içişi de kendi duruşuna, yemek yeme biçimine yakışır haldeydi. Çok güçlü bir çekiş ve sonra dumanı olanca hızıyla dışarıya fırlatışı, yarışmaya katılan; sigara içicilerin en sert ve en hızlı duman çıkartma heyecanını içinde olduğunu sanırsınız. Sigara bitene kadar, kimi gökyüzüne, kimi eşinin olduğu tarafa sigara dumanını üfleyen adam bir kez olsun etrafa huzurlu bir bakış, bir tebessüm yapmadı.

   Önümde duran çay, dondurma kendilerinden geçmiş bir halde benim ilgimi bekliyordu. Oysa ilgim sadece kendine özgü hareketleri, duruşu olan adamı izlemekti. Kimi bir İngiliz’in duruşuna, kimi bir filmdeki ölüm mangasının başında bulunan komutana benzettim hiçbir şeyden haberi olmayan masum adamı…

   Bir süre sonra yanlarına tanıdıkları bir başka adam geldi. Karısıyla sohbet etmeyen adam az da olsa yanlarına gelen diğer adamla birkaç söz ederken çok heyecanlandım. Adam, sanki sohbeti sırasında gülümser gibi oldu. Bir saniyelik bir tebessüm hareketi, alt dudağı ve yüzünün alt bölümü sanki gülecek gibi olduysa da hemen o eski, sert duruşuna geri döndü.

   Sonra, sohbetin ve gözlemin ilerleyen dakikaları boyunca çok bekledim; adam tekrar gülümser diye. Olmadı, yakınında bile geçmedi. Kendimle tartışır buldum kendimi. Adam gülümsedi mi? Yoksa ben öyle mi sandım? Bir yudum gülseydi ne olurdu sanki?

   Kızgın, sert görünüşlü adamın gülüp gülmediğini bir türlü öğrenemedim. Oradan giderken, adam eksiksiz aynı ciddiyet, kızgınlık içinde yüzünde tek bir çizgi dahi oynamadan diğere adamla belli belirsiz konuşan adamı geride bıraktım.

   Sait Faik’in Burgazada’da duyduğu “ Hiş hişt” sesini öykü haline getirişini çok uzaklardan hatırlar gibi oldum. Aynı adamın bir saniyelik tebessümünü görür gibi olduğum gibi, milyonlarca yıllık zaman aralığından çıkıp kapımı çalmış gibi bir hissiyat.

   Yazar “Hişt hişt” sesinin nereden geldiğini öğrenmek için çok uğraşıp araştırsa da hiçbir şey öğrenemez. Bütün tahminlerinde yanılır… Ama öykülere, edebi dünyalara tat veren o son cümleleri de bizlere ve bizden sonrakilere bırakır;

   “ Nereden gelirse gelsin! Dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, hayvandan, ottan, böcekten çiçekten; gelsin de nereden gelirse gelsin. Bir hişt hişt sesi gelmedi mi fena…”

   Bir tebessüm, bir gülümseme, bir öykü, mizah, düşünce, yorum; gelsin de nereden gelsin, diyerek bitirelim kendi öykümüzü…

Güven SERİN 

 


27 Temmuz 2016 Çarşamba

21.YÜZ YIL



21.YÜZYIL
-------------------

  Geçen yüzyılda Burgazada da yaşamış bir şair ve hikâyeci Sait Faik için; söylendiği gibi, “ Onu herkes bilir ama çok az insan okur.” Varsın, güzel olan kıt olsun! Varsın, gelişi güzel dağlara, yaylalara çıkan garip, fikir yoksulu bastığı yerin, çevresinin ne olduğunu, hemen yanı başında nadide bir çiçek olduğunu fark etmeden yaşasın.

 Esas olan şu; biz neresindeyiz bütün bunların? Sait Faik 20. Yüzyıl yaşasa da, Burgazada da, büyük kayanın hemen orda; yine haylazlığın tadını çıkartıyor; üstelik Yaşasın Edebiyat, diyerek.

 Nasıl mı; işte onun yaşayan fikirlerinden bir parça;

“ … Bu böyle, bin dokuz yüz bilmem kaça kadar sürüp gidecekti. Ve yine bin dokuz yüz bilmem kaçta kitap bastırmak, yazı yazmak takatinden mahrum, nalları dikeceksinizdir. Ve yine bir gün bin dokuz yüz bilmem kaçta sizi kimseler hatırlamayacaktır.

  Yaşasın Edebiyat! “


  İşin sırrı budur dostlar; sanatçı, geçmişe önem verip, geleceği kovalayan düşünce içinde;kendi ebediyetini,döngünün boyutlar arasını böyle yakalar ve ispatlar 21 yüzyılın ilk çeyreğinde…

Güven Serin 


5 Şubat 2015 Perşembe

SAİT DEYİNCE AKLIMA...


Fotoğraf; internetten

SAİT DEYİNCE AKLIMA…

  Sahi Sait deyince sizin aklınıza ne geliyor? Benim, ilk önce Burgazada geliyor. Kayasının üzerine oturup hülyalara daldığı, gözlemleri sayesinde bir tabiat aşığı geliyor.

  Arkadaşı Bedri Rahmi Eyüpoğlu içinse bunlardan öte çok daha başka şeyler geliyor akla;

“  Sait deyince aklıma gelenleri gelişigüzel sıralamak istiyorum. Aklıma çakıl taşları geliyor. Yer yer çok diri renklerle donanmış, kimisi serin, kimisi ılık, kimisi ayağı kavuracak kadar kızgın çakıl taşları!

  Sonra Amerikan filmlerinde gördüğümüz yüzü çilli, kınalı, perçemleri perişan, üstü başı toz toprak, yama içinde on iki on üç yaşlarında Allah’ın belası bir çocuk. Dediği dedik, kestiği kestik.”

  Ülkü Tamer’in aklına Sait deyince gelenler daha da ilginç;

“  Başka bir ülkede yaşamış olsaydı, adına kim bilir ne etkinlikler düzenlenirdi. Sık sık konferanslar, paneller, oturumlar, radyo-Tv programları, sergiler, gösteriler bir birini izlerdi.

  Sait Faik’ten söz ediyorum. Doğum haftasında Mozart’ın yaş gününü coşkuyla kutlayan bizler, kendi sanatçımızı neredeyse unutuluşun sessiz sayfalarına gömmüştük.

  Öyle ya, o bizden biri… Yabancı değil.”


 Mehmet Fuat ise Sait deyince aklına gelenleri, düşüncenin hürriyeti içinde, gördüğü, anladığı Sait’i anlatıyor:

 “ Bir savdaydı onun toplumsalcılığı. Belki eksik, belki yanlış, belki yetersiz, ama her türlü kuşkunun ötesinde, katışıksız, içten bir toplumsalcılık!”

  Acaba şehir Tekirdağ’ımızın bu şekilde kaç sanatçısı vardır? Yazın, şiir, resim, heykel, müzik dünyasına adanmışlık içinde, yerin yedi kat altındaymış gibi bilinmezlik, görünmezlik kültürlerine çevirdiğimiz; şehir sanatçılarımızı ne kadar hatırlıyor ve onurlandırıyoruz?

  Söz konusu Sait, şiir, şair, hikaye, yazar; düş ile gerçeğin arasındaki ince çizgiyse; Sait Faik; bir günün Sait’ini anlatsın bize;

  “ Bir çavdar ekmeği kırk kuruşluk kaşar peyniri aldım. Vapurun bomboş bir kenar kanepesine, birinci mevkiden sızan ışıkların iki pencere arası loş bir yerini seçerek oturdum. Akşam yemeğini yedim.

  Ölesiye yalnız, ölesiye mesudum. İçim kalabalık çekiyor. İnsanlar çekiyor. Çocuklar istiyorum: haşarı, sarışın, esmer, edepsiz… Seyahatler çekiyor içim.”

  Dostlar, bazen hülyaların peşinde koşmak, yaşamın diğer tarafına dokunmak iyi gelir; idealizmin ağır yükünü, bir parça kenara koyar, dost bildiğiniz, şairin, yazarın, sanatçının edebi salıncağı ile sallanmanın, yer çekimine dokunmanın çekiciliğini yaşarsınız.

 Güven Serin