Erdek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Erdek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Nisan 2024 Salı

BAYRAM TADINDA ANILAR

 

Kamera; Güven

Kamera; Güven 

                                                BAYRAM TADINDA ANILAR

  ( Manyas Kuş Cenneti )

  Ölmemiş, öldürülmemiş hayatın her anına ait; kültüre, sanata, büyülü bir masala dönüşmüş anıların hepsi; taptaze yaşamın “Ta kendisi” dir…

    Bilirsiniz, ölmüşse bir canlı, çürümeye ve kokmaya başlar. Anılar da bir canlıya aitse, ölmüşler, hatta öldürülmüşlerse; korkunç kokularla, geleni geçeni, duranı, yaklaşanı kaçırmaya yeterler.

   Erdek’de kaldığımız bir yaz günüydü. Gittiğimiz her yerde olduğu gibi “Çevreyi tanıma” düşünce, felsefesi ve kültürü içinde tamamen amatör bir heyecanla bir gün önce çıkmış olduğum Erdek kırlarındaki bahçeler, tepeleri yürüyerek gezmiştim. Bir gün sonra Bandırma yollarında minibüsün içinde yol alıyordum.

  Böyle zamanlarda yepyeni bir ülkeye, öyküye geldiğimi biliyorum. En yakınınızdaki sırt çantası şahitlik eder, ne büyük heyecan içinde olduğunuza. Bir su şişesi, birkaç not kâğıdı, kitap kalem, kolonya, birkaç paket mendil; hepsi etrafa yayılan coşkunun şahididir…

  Minibüs kıvrılarak ilerlerdi yarımadanın dar ve tenha yollarından.15–20 dakika sonra Bandırma’ya geldim. Burası, zamanın içerisine gizlenmiş, zeytin ağaçlarıyla birlikte tüm zamanlara ait bir yerleşim yerimiz. İlk kez adım attığım her yerde, ancak bazı hayvanların hissedeceği alçak frekanslı sesleri işitir gibi işittim “Hoş geldin, sefa getirdin” diyen Bandırma’yı…

    Köy ve kasabalara giden minibüslerin Manyas Kuş Cenneti Milli Parkı yakınlarından geçecek olanın, hangisi olduğunu sorup soruşturduktan sonra, saatte bir kalkan bir minibüse bindim. Sanki minibüse binen insanların üstleri başları zeytin kokuyordu. Yaklaşık 18 km sonunda, inmem gereken yerde ineceğimi haber veren şoföre, yol arkadaşlarıma teşekkür ettikten sonra yol ayrımında indim. Manyas Kuş Cenneti’ne yürüyeceğim mesafe 3–4 km ya vardı ya yoktu.

  Minibüsten iner inmez orada sanki alacağı yolcusunu bekleyen motosikletli 56 yaşında yöre insanlarından bir adam:

-        Hoş geldin, deyince, Hoş bulduk dedikten sonra:

-        Nereye gidiyorsun? Sorusuna: -Kuş Cenneti, Milli Parka, diyerek cevabımı verdikten sonra:

—Atla arkama, diyerek çalışır vaziyette bulunan motosikleti hareket ettirdi. İnanılacak gibi değil. Sıcak bir yaz günü, üfür üfür bir yolculuk başladı. Yöre insanlarından, iki kızı olan birisi ve konuşmayı çok seviyor. Dört beş dakikalık yolculukta bir yaşamı özetler gibi, aklına gelen her şeyden söz etti. İstersem, beni dönüşte de yol ayrımına bırakabileceğini söylese de; teşekkür ettikten sonra ayrıldım. Manyas Kuş Cenneti ana giriş kapısında indim. Kuşların büyük çoğunluğu yumurta üzerinde, kuluçkada alması sebebiyle, serin ağaçların olduğu patikalardan yürüdüm. Sağ solu, etrafı gezdikten sonra Kuş Cenneti Müzesi içinde de vakit geçirip, yöreye ait kuşları, kuş fotoğraflarını, hikâyelerini izleyip okudum.

   Dönüş yolunu, ana yola yürüyerek gitmek zorunda olduğum için; sakin, sessiz şose yolda yürümeye başladım.

   Ara sıra geçen araçlardan başka, zaman zaman duyulan kuş sesleriyle, sıcakta olgunlaşan yaz meyveleriyle dopdolu bir serüven…

  Milli Park ile gideceğim ana yol üzerinde ve tam da ortalarda bir yerde Kuş Cenneti Mahallesi-Köyü bulunuyordu. Köyün kuzey tarafından geçerken aynı zamanda avlulara, tarla kenarlarına ekilmiş, büyük çoğunluğu terk edilmiş bir sürü meyve ağaçları vardı. Bamya, nohut tarlaları, armut, erik, dut ağaçları zamanın tozlarına yenik düşmemişler, onlara ait görevlerini eksiksiz yapmışlardı. Üzerleri meyvelerle doluydu. Birer ikişer tattıktan sonra Kuş Cenneti Mahalle sınırlarından çıkmak üzereyken, beni gören beş çocuk ve içlerinden en büyük olanı, arkadaşlarına yüksek sesle:

—Turisti görüyor musunuz; bakın şimdi onunla konuşacağım! Diyerek, Ramazan Bayramı nedeniyle çıkmış oldukları komşu, akraba ziyaretlerine bir de turistle konuşma heyecanı katmak istediler. Beni yabancı sanmaları için görüntüm yetmişti onlara. Başımdaki bez yazlık şapka, sırt çantam, tıpkı zaman zaman gördükleri yabancı turistler gibiydi. Çocuklardan en büyük olan (12-13 yaşları) :

—Hello, deyince

—Hello diyerek cevap verdikten sonra: -How are you, demesiyle birlikte, ben de: -Thank you, diye devam eden birkaç küçük sözcük…

   Çocukların ve benle birkaç İngilizce sözcük konuşan çocuk, gerçekten de bayram harçlıklarını almış gibi; yüzleri, mahcubiyetten değil, sevgiden, neşeden, bayram coşkusundan dolayı kızarmıştı.

   Bir yenelikti, her gün aynı yüzleri gören ve aynı sözcükleri tekrarlayan çocuklar için. İkimizin de konuşacağı çok sözcük, yeterince İngilizce bilgisi olmadığı için, çocukların bayram neşesi devam etsin diye vaziyeti idare ettim.

Goodbye… Dedikten sonra küçük masum elinden sıktım. Yanımdan ayrılan çocukların en büyüğü, benle, yani yabancı turistle konuştuğunu sanan ve o turist tarafından gülümsemeyle eli sıkılan çocuk:

—Gördünüz mü turistle nasıl konuştum, derken, belki de anılarında hep diri kalacak bir heyecan, bir esinti olarak, onun edebi, sosyal ve kültürel dünyaları daha da merak etmesine yetecek ve artacak bir bayram hediyesiydi onun için…

  Bayramınızı kutluyor, bayram tadında anılarınızı her an yaşamın içinde taptaze tutmanız ve yeni anılarla bayram neşeleri, heyecanları yaşama dileklerimle…

 Güven SERİN 

 

 





10 Ocak 2019 Perşembe

IŞIK DİNLENİYOR ERDEK DE


                                                             Kamera; Güven  ERDEK



Kamera; Güven ERDEK


   IŞIK DİNLENİYOR ERDEK DE
---------------------------------------------------------




 Bir yaz günü, ışığın bile dinlenceye çekildiği, çınarların yapraklarının sessizliğe gömüldüğü zamanlar.

 Tarihçiler, henüz sekiz bin yıl ötesine uzanmışlar, ince kumları olan bu yerin. Önceleri karanın parçasıyken şimdi yarım ada görünümünde; her deprem bir parçasını koparmış, antik çağların tapınaklarından…

  Hadrian tapınağı böyle bir zamanda yıkılmış; denizin dibine geçip gitmiş. Kara parçaların kopuşu gibi uygarlıklar da belli aralıklarla kopun gitmişler tarihin ırmaklarında.

  Pers hükümdarı II. Kiros, Büyük İskender, Romalılar ve daha nice uygarlık güçleri bu güzel dünyanın albenisine kapılım kendi gösterisini; ölüm ve yaşam savaşlarını verdiler.

  Zeytinden zeytinyağına, parfüme, buğday, mermere kadar; ilim merkezi üstünlüğüne ulaşmanın da albenisiyle el değiştirip durmuş bu topraklar… Kim bilir kaç kayıp medeniyet, sessizce ve kısa bir süreliğine yaşadı, sefa ile cefayı harmanladı bu yerde; buna benzer yerlerde.

 Erdek diyarıdır bu diyar; çınarların, zakkumların, alçak tepelerin zeytinler ile süslendiği, mayasında neredeyse yüzlerce uygarlığın kalıntısı olan yarımada…

 Bir yaz günü, ince kumların kıpırtısız olduğu an; ışık bile dinlenmeye çekilmişti. Çınarın yaprakları ışığa bir yorgan, yastık; bense, arkadaş bir dost, ne bir tarihçi, ne arkeolog ciddiyeti, telaşı olmayan, haylaz bir kalem sahibi insan…

 Arınmanın kim bilir kaç yolu var bu dünyada. Nasıl ki renklerle baş edemiyorsa insanlık; seslerin zarafetiyle süslenmiş bu evren; arınma da öyle bir şey olmalı…

 Bazen eski bir kitabın sayfaları arasında, bazen bir gülümsemenin saf bakışlarında… Bir filmin, tiyatronun sahnesinde; bir sanatçının kan kırmızı resminde, yarı yontulmuş yabanıl bir heykelin henüz yürümemiş biçiminde…

 Işık dinlenmeye çekilmiş Erdek gününün akşamüstünde. Kıpırtısız, yarı uyur, yarı uyumaz bir dinlence; her an bir bulut yahut rüzgâr; dürtecek ışığın kuyruğundan; o da erişilmez hızla yine uçup gidecek;300 bin km saniye içinde yol alacak; sonsuzun içinde kaybolacak…

 Güven Serin 




30 Haziran 2018 Cumartesi

ŞAFAK SÖKÜYOR




Kamera; Güven Ganoslar Tekirdağ

Şafağı daha da iyi pekiştirmek adına 2011
yılı çekimleri bir şafak yürüyüşü fotoğrafından
yararlandım.

Şafak söküyor Ganos diyarında;yüzyıllar iç içe
karışmış;hikayeler,kültürler de öyle;boşu boşuna
boğuşmanın telaşı,her şafak yaşanacak;
her tan vakti çöken sükunet gibi...

ŞAFAK SÖKÜYOR
----------------------------

  Küçük ölüm denen gece uykusu aniden kesiliverdi. Kış uykusuna yatmış küçük kurbağa gibi, güneşi duyar duymaz, ağır ağır buzlarını çözüp, ilk hareketi; doğaya zıplamak oluyor. Hotelin eski ama rahat yatağından, güne, açık camdan içeriye dolan seslere, öyle fırladım; küçük kurbağanın çözülüp zıpladığı gibi, zıpladım yaşamın seslerden oluşan karnavalının içine…

  Saat 05.15;acık olan camdan, gecenin ayazından öte, şafağın kuş sesleri süzülüyor. Sadece kuşlar mı? Orkestranın farklı çalgı özelliğine sahip; horoz ve eşeğin anırması; belli zamana yayılıyor; ara sıra…

  Kuşların kaç çeşidi ötüyor; bilmek imkânsız… Kara Tavuklar, bülbüller, sakalar, isketeler ve daha ayıramadığım bir sürü ses; sessizliği aralıksız seslerle kutsuyorlar. Günün, şafağın en taze zamanları!

  Zeytin ağaçlarının, dutların, çınarların, palmiyelerin diyarındayım. Kapıdağ Yarımadası; kıvrıla kıvrıla dolanıyor Marmara'nın serin sularının içine; karada karaya; kendinle; özüyle tekrar buluşuyor.

  İki dakikalığına kayıt tuşuna dokundum. Kayıt etmek mi, yoksa her daim doğada, kendi zamanını bilen seslere, doğanın görkemiyle dokunmak mı daha iyi? Her şeyi aralıksız fotoğraflamayı ibadetten öte taşıyıp, çılgınlar gibi öne çıkmak için her türlü sanatkârlarla yarışacak karmaşanın içine girmiş bulunan günümüz insanı; bizler; kendi beynimizin kayıt tuşuna dokunmanın sırrını çözme imkânı yaratabilir miyiz acaba?

  Birkaç arkadaşımdan duyuyorum; “ Çektiğim resimleri bulamıyorum artık. İpin ucunu kaçırdım. Binlerce oldu.

  Fotoğraf da çekilir, resim de yapılır, video da kayıt edilir. Aşırılığın, taşkınlığa yol açtığını doğa da gördük. Taşan dereler, nehirler; doğanın dili iyi anlaşılmadı zaman zarara yol açar. Bunun haricinde doğanın bir sürü yan yolu, koruma kalkanı var. Binlerce yıl önceden oluşturduğu derin vadileri; bütün taşkınlıkları yutmak içindir. Tıpkı derin, geniş, yaşlı nehir yatakları gibi…

  Mimari, burada lazımdır insana. Doğa bilimcileriyle ortak çalışacak mimar ve mühendislerin ortak çalışmaları; bir eserden öte, insanlık seçeneğidir; aklı, duyguları, insanlığı merkeze taşıyan güzellikler.

  Şafak söküyor; uyuyor denizin dibinde insanlık; kimi odaların geniş, rahat yataklarında, kimiyse, geceden kalma halleriyle, kumsalda; kumların üzerinde; yorgun bedenleriyle, şafağın temiz, taze, genç karşılama töreninin önünde, boynu bükük ve anlamsız bir kederin şifresini bile çözememiş halde…

Güven Serin