GANOS etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GANOS etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Şubat 2011 Cumartesi

MUHTEŞEM GANOSLAR(IŞIKLAR DAĞLARI)

Kamera; Yunus  Ganoslar Dağı-Tekirdağ
Yaz,Kışa bir gün hediye eylemiş...

Kamera; Yunus
Dağların tepeleri uygarlığın şehirlerinden daha bonkör:))

Kamera; Güven  Ganoslar Dağlarında
oyun zamanı:))

Önceki yağıştan kalan karlar Tamer Bey ile İlyas Beyi
coşturmuşa benziyor:))

Kamera; Güven Uçmakdere Köyü-Tekirdağ
Dağların, tepelerin anasında gençlerini çoktan
uygarlığın şehrine yollamış güzel bir köy.
Dağların ve tepelerin arasında bahrat kokan
yaşlı insanlarıyla son zamanlarını yaşıyor.

Kamera; Güven Ganos Tepeleri
Yaşlı taşları ısıtan soylu güneş; toprağın kokusuyla
şehvetli bir kadın gibi baş döndürüyordu.
İlyas Bey ile Yunus dinlence zamanında.

Kamera; Tamer Kaptan
Dağlardan süzülen suyun tatı güzel ve hoştu.

Kamera; Güven Ganoslar
Bayan sporcu bir kuş gibi tepelerin ve denizin üzerinde
süzüldü.

MUHTEŞEM GANOSLAR(YILDIZ DAĞLARI)



Tekirdağ için büyük bir şans olan Ganos Dağları baş döndürücü tepeleri ile insanların insanlığa sunacağı huzurlar için bekliyor.

 Ganoslar diyarına neler olmaz ki? Marmara Denizini eşsiz maviliği, sisler içindeki adaları ve batıdan eser rüzgârı hissederken tepeden tepeye yürüyüşler olur. Rüzgârın kanat ve kuvvet verdiği yamaç paraşütleri olur. Motor ve tabiat sevgisini heyecan ve macera ile birleştirmişler için inanılmaz gizemli yerlerin diyarıdır burası. At gezintilerine, balon turizmine, teleferik ile o tepeden bu tepeye seyahatlere de uygun; hatta onlar için özel tasarlanmış gibi…

 Ganoslar diyarını anaokulu öğrencilerinden başlayıp her yaştaki insana tanıtmak gerekir. Burasını görmeden, bura ile ilgili anılara sahip olmadan göç etmek; bu dünyadan ayrılmak büyük bir kayıptır. Size verilen zamanı; yaşam hakkını elinizden kaçırmadan Ganoslara kucak açın. Ganoslara koşulsuz ve insanın kendi özü, temizliği, titizliği ile yaklaşın. Siz bir verin; size on verilecektir. Siz bir el verin; Ganoslar size bedenini armağan edecektir…

 Tabiat sevgisi bilmeyen, tabiatın işleyişini anlamayan insan; insanlığa sağlıklı adımlarla yürüyemez. Sürekli emeklememizin, ağdaki balık gibi çırpınmamızın nedenleri de budur. Sevgisiz, bilgisiz ve tabiatın işleyişini anlamadan büyün insanların yozluğu; hayvan sürülerine dönüşmekle son bulur.

 Ganoslar ile iç içe geçmiş iki köy var. Yeniköy ve Uçmak Dere köyleri. Bu köyler yok oluşa yaklaşmakta bir adım kalmış. Gençler çoktan köylerini terk etmiş. Tütün, ipek böcekçiliği ve bağ işleri yanlış politikalarla yok edilmiş. Bu diyarın tepelerini gezerken, terk edilmiş tarlaları ve bağları görünce içi sızlıyor insanın. Tıpkı bizim köylerimizden önceki Rum köylülerinin terk edip gitmesi ve onlardan kalan lanetli bir sızı gibi; her rüzgârın esişinde, her güneşin doğuşunda insan denen canlının canlı olan vicdanına bir şeyler oluyor…

 Mahşerin dört atlısı değildik ama Ganoslara sevdalı dört kişiydik. Rehber Yunus Çakırın önderliğinde İlyaz Bey, Tamer Kaptan ve ben… Bu dayarlara tabiatın aşkı ile bağlanmış insanlardan birkaç tanesiyiz. Aşk, erişilmez, tutulmaz, yakalanmaz olandır ama Ganoslar, erişilir, yakalanır, tutulur ve koklanır… Bütün bunlara rağmen bu diyardan bıkamazsınız; doyamazsınız…

 Ganoslar kapitalizmin kölesi olmamışların diyarıdır. Realizm ile romantizmin karışımını bu diyarda pişirenlerin dağıdır Ganoslar. Büyük tüketim dünyasına boyun eğmişlerin, kendi özünden kaçanların, kendi kültürüne yan bakmayanların da diyarı değildir bu dağlar…

 Gün, özel olarak yazdan çalınmış bize hediye olarak sunulmuş gibi sıcaktı. Deniz, bir ana gibi şefkatli, kırlar babanın dik duruşu kaslı vücudu gibi kucakladı bizi. Katır Kuyrukları küçük bitki olmaktan çıkmış ağaca dönüşmüşlerdi. Keçi patikaları, küçükbaş hayvancılığının azalması nedeniyle çalılarla, bitkilerle örtülmüş, patikalıktan çıkmıştı.

 Her tepenin ardında bir yeni buluş; yeni bir keşif gibi heyecanlı ayak basışlar yaptık. Kuytu yerlerin yeşil çimenleri ilkbahar gibi yeşil ve tazeydi. Çıplak, kuzeye bakan tepelerin zirveleri çıplaklığın en utanmaz hali ile kibirden uzak ama yetmiş yedi düvele karşı koyacak güce sahip gibiydiler…

 Dağların tepeleri kendi saklı kentlerini oluşturmuş. Medeniyete bu kadar yakın ama bu kadar da muhteşem bir giz içinde olan bu yerlerde dolaşmak çocukça heyecandan öte; tam bir gezgin ruhu olgunluğu ile pişmemize neden oluyor.

 Saklı kentlerin tek haberdarı olanlar çobanlar. İki tepenin ortasında dışarıdan bakılınca hiç görünmeyen küçük vadiler korunaklı bir kale gibiydi. Çobanlar için bulunmaz bir kentti buraları. Küçük vadinin her tarafı kapalıydı. Yükseltinin tam ortasındaki vadi; rüzgârdan, soğuktan korunmak için ideal birer mekân gibiydiler. Bu diyarlarda böyle tepelerden, vadilerden onlarca, yüzlerce var.

 Biraz yürüyüp, biraz terleyip yol alınca sanki kayboluyor, medeniyetten doğanın ilk haline en ilkel zamana geçiyor gibiydik. Ve canımız sıkılınca biraz çaba gösterip tepeliğe çıktığımızda kara yolun ve denizin ne kadar yakında olduğunu görüp bir hoş olduk.

 Bu bölgeye asfalt yol yeni geldi. Yamaç paraşütü çalışmaları gelişen ve artan oranda devam ediyor. Yürüyüşler, motorkroslar az do olsa başladı. Bu başlangıçlar iyi olmasına iyi; bu diyarlara gelenlerin büyük çoğunluğu da aranma adına yedikleri-içtikleri yiyeceklerin pisliklerini, kaplarını, poşetlerini umarsız gibi sağa-sola bırakıyorlar. Ne bir çöp bidonu, ne bir uyarı, ne bir koruma gayretini gözlemledim.

 Her insan kapısının önünü süpürüp, kendi sokağından, doğasından sorumlu olup, temiz tutmayı başarsa; o zaman, mahallesini de, şehrini de, ülkesini de, ormanlarını da, denizlerini de temiz bulmak isteyip temizliğin soylu savaşlarını verecek.

 Toplumun temizliğe olan aşkını en duyarsız yöneticiler-politikacılar da yok sayamaz. Ama asıl olan bizlerin inanmışlığı, duyarlılığı değil midir dostlar? …

 Güven






















28 Eylül 2010 Salı

TALİHSİZ MEHMET EFENDİ

Kamera; Güven  Ganoslar-Hayata Tutunuş

Bazen,tabiatın zorluk ile savaşan canlılarını
görünce insan olarak; büzülürüm... Hiçbir
şikayet etmeden bir uçurumun kenarında taşlara
tutunup onlarca yıl yaşayan ağaçlar vardır!
İnsan denen akıllı ve şikayet-isyan kültürünü
benimsemiş zavallı canlıya bir şeyler anlatırlar...

Kamera; Güven Ganos Tepeleri
Milyonlarca yıl aynı türkü söylenir
bu diyarlarda. Deniz ile tepelerin türküsü...
Bu aşk, bu sevgi neden bitmez?
Çünkü tabiatın aşkı, sabırlıdır.Bir güne
adanmamıştır. Tutkuya şehvetine yenik
düşüp, sevdasını yok edici telaşın
çıkarların, koşulların içine atmaz
tabiatın soylu tepeleri, denizi...

Kamera; Yunus Ganoslar
Çadırları kurduğumuz yer, yaklaşık 200 metrelik
vahşi uçurumun kenarındaydı. O an, yüksekten
bakarken denize; kuş olmayı istiyorduk.Kuş
olup adalara, Asya kıtasına geçip, geri
dönmeyi...

Kamera; Güven
Kökleri Avrupa Kıtasında, dalları Asya Kıtasına
uzanıyor. Yaşlı bir ağaç çok az toprak
parçası ile yıllarca yemyeşil kalmış. O da
biliyor bu oyunun sonu olduğnu ama
bu oyun; heyecan verici, yaşam dolu ve
sanat dolu...

Kamera; Güven
Dağa dostlarım; Yunus ile Tamer Kaptan
Severem bu insanları ben; severem...
Doğaya inanmış insanlardan zarar gelmez
diğer canlılara. Ama bileseniz ki, doğanın
sabrı gibi sabır taşırlar doğanın güzel
insanları! Ama onların da doğa gibi
çılgınlıkları,kabul edemezlikleri vardır.
Doğan kirlenmesini,ulusun fakirleşip
cahilleştirilmesi,sahtekar din tüccarları
onların kabul edemeyeceklerindendir...

Kamera; Tamer Kaptan
Ganosların rüzgarlı tepesine oturmuş iki
doğa dostu. Sabah, geceden kalan
dinginliği tüm bonkörlüğü ile sunmuştu
bize.Ve ışık,deniz ile bir olup harika
bir dansın kadınsı gösterimini yapıyordu
sanata,dansa aç olan bu insanlara.

Kamera; Güven  Yaşlı Kaya ve Deniz
Tepenin uçurumu yarım metre ötemdeydi.
Tamer Kaptanın dediği gibi, vahşi bir tabiat
var burada. İnsanın uçası geliyor. Uçup da
bir kaç saniyeliğine "yaşam" çok güzel
deyesi geliyor. İnsan  ölüme atladığı uçuşlarda
böyle seslense "yaşam" dese, "yaşamak"
dese, "sevmek" dese; acaba kendi ile
büyük çelişkiye mi düşmüş olur? Ölüme
giderken, yaşamdan söz etmesi
doğru bir kabul ediş, sağlıklı bir
bedenin ruh alemeni anlatır mı bize?
Acaba biz düşünmekten irdelemekten
korkan soylu insanlar, ölümün de bir
yaşam olduğunu yeterli kabul
etmediğimiz için, ölüme uçan bir
insanın yaşamdan söz etmesini
mantıklı bulmayız, bu yüzden...
Kamera; Yunus
Sabah yürüyüşü bir tepeden diğer tepeye
akmamıza neden oldu. Toprak ve ona bağlanmış
zorla yaşamı seven bitkiler, baharatlar çılğın bir
güzellik içinde bacaklarımıza, bedenlerimize
ve ruhlarımıza dolanıyorlardı. Baharatların
kokusu, denizin tepelerin yamaçlarıyla sevişmesi
ve insan denen beden ile ruhun
daha ne kadar çok yol alması gerektiğinin
soylu düşü; bedenimi titretti, alışık
olduğum yaşamın kirlerinin birkaç
saatliğine de olsa bedenimden akması
harika bir törendi...

Kamera; Güven
Dönüş yolumuzda Muhammer Bey'in işletitği mekana
uğradık. Güzel bir dinlence yerinde sokullanmak,
doğa ile insanın yöresine nasıl bir hizmet
sunacağının keyfini yaşamak da ayrı bir mutluluk...

Kamera; Ebru Hanım (Muammer Bey'in Kızı)
Biliyorum, Mahşerin dört atlısı olarak
çıktığımız yolun yolcusu Hüsmen Amcayı
merak ediyorsunuz! O, fotoğraf sanatından
hoşlanıyormuş ama öyle her yerde boy
göstermeyi sevmiyormuş.Güya, önemli olan
fikirleriymiş,fotoğrafı değil... Tanrım...

TALİHSİZ MEHMET EFENDİ



 Çalışmamın başından da anlaşılacağı gibi bu yazının bir bölümü Mehmet Efendiyi anlatacak. Mehmet Efendinin trajik ve kara mizah ile süslü hikâyesine geçmeden önce; bahar ayının güzelliğini vurgulayacağım.

Dostlar, güz, tam bir gezi mevsimi. Hangi alandan hoşlanıyorsanız o alandaki gezilerinizi hava şartlarının en uygun olduğu bu zamanda yapın, ertelemeyin derim. Ele ele doğa ile buluşmak istiyorsanız, doğanın kış uykusuna yatma hazırlığını, yaz ayına hoşça kal deme gösterisini muhakkak izleyin derim. Yeşilin, kızıla dönüşünü, toprağın rüzgâr ile daha bir birliktelik oluşturup kekik ve diğer baharatların kokularını etrafa yayışını içinize çekme zamanı; bu zaman…

Güz, bizim de yerimizde duramadığımız, belki de yaşımız gereği güz mevsimini yaşadığımız bedenimizi bir an önce tabiatın harika yenilenme şölenleri ile buluşturup, belki sürekli yenilenen, ama gençlik yılları gibi kalamayan bedenimize ve ruhumuza bir tesellidir!

Gezi arkadaşım, sağlam adam, Yunus ile yeni bir gezi programında buluştuk. Karar verildi. Diğer dostlarda da haber verdik. Gelmek isteyenler gelebilir diye! Bu seferki yürüyüş vahşi doğanın daha yüksek yaşandığı, el değmemişliğinin özenle saklanan bir köşesi oldu.

Güz gezisine Yunus ile birlikte karar verip hazırlığı yaptık. Bir başka dostumuz tabiat aşığı Tamer Bey’de katılmak istedi. Onur duyarız, deyip buyur ettik. Tam tamına üç kişilik bir ekiple tüm hazırlıklar yapılmışken Hüsmen Amca’da geleceğim demez mi! Nereden duymuş, nasıl haberi olmuş, bilemedim. Aslında Hüsmen Amcam bedenini yoracak, kıçına çalılar batacak zorlu gezileri kesinlikle sevmez.

İllah ben de bu geziye geleceğim çocuk, diye tutturan Hüsmen Amcayı kıramadık. Peki, Hüsmen Amca gel bakalım, deyip gezinin, onurlu yollarına çıktık.

Yol üzerindeki Altınova’da bulunan marketten gerekli gıdalarımızı aldık. Konserve balık, barbunya, meyve, su, ekmek, peynir, domates, patlıcan, biber gibi… Tamer Kaptanın sevgili eşi de oldukça bonkör davranıp bir çanta yiyeceği Tamer Kaptanın eline tutuşturmuş. Hüsmen Amcam evden yiyecek getirmeyi sevmediği, eşi ile yine soğur rüzgârlar estirdiği için pek de bonkör gelmemişti doğrusu. Sanırım, misafir olma kültüründen yararlanacak, tüm masrafları benim üzerime yıkacak! Öyle de yaptı. Doğrusu, bu mizah ve saf kalpli Rumeli insanına kızamıyorum. Aklına ne gelirse, “pat” diye söyler…

Mahşerin Dört Atlısı gibi yolun yolcusu olmuştuk. Daha şehrin dışına çıkar çıkmaz, doğanın insancıl çağrıları, kokuları, gösterileri sarhoş olmamız için yeterliydi. Gerçi sarhoş olmayacak kadar şarabımız da vardı yanımızda ama asıl sarhoşluk, içten geçiş, doğanın koynunda olmalı!

Yunus radyoyu açınca sanki ilahi gücün yanımızda olduğunu hissettim. Sevdiğim doğa insanlarıyla doğanın koynuna gidiyordum. Ve radyonun kalbinden en sevdiğim müziğin nağmeleri dökülüyordu;

“ sor ele bir hâllarımı/kırıyor yar kollarımı/bölüyor uykularımı zalim ayrılık/uçuşur saçları yelden, zülüf’ü sırmadan telden/yârin oturduğu yerden haber getirin/tutuver yârim elimden, tutuşur elim elinden/çala gönül sazlarını/bal olup damlar dilinden sevda sözleri.”

Mahşerin Dört Atlısı gibi kıyamet sonrası gelmiyorduk ama biz şehirlerin kıyametinden kaçıp, doğanın enerjisi ile beslenmeye gidiyorduk. Ve keyfimiz insancaydı. Ne mağruru, ne mağduru oynuyordu, doğaya inanmış bedenlerimiz!

Bizi bilenler bilir; Hüsmen Amcaya takılmadan, nazikçe sataşmadan edemem. Elbette o da aynısını yapar bana. Bak Hüsmen Amca, yanık sesli sanatçı “sevda sözleri” diyor! Sen ne düşünüyorsun, senin de yanık bir sevdan, dillere destan bir aşkın oldu mu? Hüsmen Amcam, öyle bir iç çekti ki; “ çocuk, şimdi sırası mı, zaten bu şarkı beni de alıp götürdü bir yerlere”

Peki, Hüsmen Amca, nasıl istersen! Nasıl olsa günün gecesi uzun, ben sana kamp ateşinin başında Yunus’un el yapımı şarabını içirdikten sonra söyletmesini bilirim sevdalarını. Hüsmen Amcam, gülümseyerek; Çocuk, şimdi sevdayı bir kenara bırak da, siz Mehmet Efendinin başına gelenleri duydunuz mu? Yazık oldu Mehmet Efendiye! Ne talihsiz adammış bre!

Yunus, tüm dikkatini yola vermişken, kulağı da Hüsmen Amcanın Mehmet Efendisindeydi. Tamer Kaptan da tüm dikkatini Hüsmen Amcanın anlatacağı Mehmet Efendi hikâyesine vermişti. Allah’ım! Bu Hüsmen Amca deli edecek beni. Yine üstünlüğü ele geçirip tüm dikkati kendinde topladı. Artık, elinden, dilinden kurtulamayız. Ben de merak bu ya; dayanamayıp; Hüsmen Amca anlatacaksan anlat, ne oldu talihsiz Mehmet Efendiye?

Hüsmen Amca bir destan anlatıcısı gibi, mimik ve ses tonunu öyle bir ayarladı ki, Mehmet Efendi için yüreğimiz titredi. Bu kadar da olur mu diye sorduk, gerçek mi deyip, Hüsmen Amcayı sıkıştırdık. Maalesef ki gerçekmiş… Gerçekten de bu Mehmet Efendi talihsiz bir adammış yahu…

Biliyorum siz de Mehmet Efendinin hikâyesini merak ediyorsunuz. Merak! Ne güzel şey değil mi dostlarım. Yeni bir yolculuğa çıkar, işi ve kötünün bıraktığı iz, size dokunup dokunmadığına göre harika bir keyif içinde şükürler edersiniz…

Hadi bakalım, şimdi de Mehmet Efendinin hikâyesini dinleyelim! Bizim Mehmet Efendi işinde gücünde bir adamcağızmış. Haftanın birkaç günü Malkara ile Tekirdağ arasında yollarda geçirirmiş. Ticaretle uğraşırmış anlayacağınız. İşi ve evi arasında birbirine benzeyen renk ve tatların birbirine karışıp tek renk ve tada dönüştüğü bir zamanda Mehmet Efendi uçkurunu çözmek istemiş.

Mehmet Efendi her gün gittiği Tekirdağ Malkara arasında yol kenarında bekleşen Roman kızlarından birisi ile anlaşmış. Güzel Roman kızı ile Mehmet Efendi o gün, alışılmışın dışında birkaç saat geçireceklermiş. Roman kız, bu iş için alacağı parayı düşünürken, Mehmet Efendi de günahın soylu çağrısının nasıl bir şey olacağını merak edermiş!

Fakat bilirsiniz şeytan da sever böyle güzel eğlenceleri. Sever ve insanın soylu aklını sınamak ister, geçici ve sabırsız uçkur tutkusu adına! …

Mehmet Efendi, güzel Roman kızını arabasın almış. Biraz yol aldıktan sonra, yol kenarından biraz uzakta soğan lodalarını görmüş. Bunların arasına girip, günahın soylu şarabından içmek istemiş. Fakat Mehmet Efendi bir şeyi hesaplayamamış. Soğan lodalarının bulunduğu yere yağmur yağınca su almaması için hendek kazılmış. Bu hendeği görmeyen Mehmet Efendi aracını hendeğe kaçırmış. Çıkarma çabaları bir yandan, yanında bulunan güzel Roman kızına el süremeyişin heyecanı bir yandan, aracını zorladıkça zorlamış. Olan da olmuş o zaman! Aracın egzozundan fırlayan kıvılcım soğan lodasını tutuşturmuş. Soğan lodasının güçlü ateşi, Mehmet Efendinin aracını tutuşturmuş. Mehmet Efendi daha uçkuru çözemeden, güzel Roman kızının eline bile elleyemeden, kendi yangınına yanmış ki ne yanmak…

Hüsmen Amcanın allayarak-pullayarak hikâyesi bitince; Mahşerin Dört Atlısı gibi; hep bir ağızdan; Talihsiz Mehmet Efendi, talihsiz adam, deyip kendi küçük imkânlarımız ile doğanın talihsizliklerinin insan çığlıklarının bol olduğu şehrimizden uzaklaşıyorduk…

 Acaba bu gezide Shakespeare'de olsaydı bizim kulağımıza :

 " Yaşamımızın dokusu karmakarışık bir masal, iyiyle kötü yanyana, eğer yanlışlarımız onları kırbaçlamasaydı erdemlerimiz gurur duyardı ve eğer erdemlerimiz onları bağrına basmasaydı suçlarımız umutsuzluğa kapılırdı." fısıldarmıy dı Shakespeare yüzyıllar ötesinden sevgi dolu ruhu ile...

Güven




























7 Aralık 2009 Pazartesi

GANOS ZİRVESİ


                        Kamera; Güven
                   GANOS ZİRVESİ ve KAMP ATEŞİ

Posted by Picasa
                        Kamera; Güven
                          GANOS DAĞLARINDAN MARMARA ADALARINA BAKIŞ


Posted by Picasa
                                   Gons zirvesindeyaktığımız kamp ateşi,
                                  küçük kuru odunlar ile beslenmek istiyor.
                                  Biz kamp ateşini beslerken,birazdan kamp
                                  ateşi de bizi besleyecek...


Kamera; Güven  Yaşlı Meşe
Ganosların zirvesine çıkarken yolda rast geldik ona.
Yukarılara çıktıkça artan esinti; büyülü tepelerin
türküsünü yaşlı meşe ile birlikte söylüyordu.



Kamera; Aziz  Bey
Dostum Yunus ile el yapımı,göz nuru şarabını
yudumladık. Havaya kalkan kadehler; tabiata teşekkür
içindi. Bize bu güzel diyarlara gelme fırsatı veren
tabiata minnetarım.Ben bu diyarların hastasıyam...


Kamera; Yunus
Sevgili hocamız,fıkraların,şiirlerin yüzlerce çocuğun
gönül dostu Aziz Bey. Zirvede kamp ateşini
yakacağımız yerin seçim telaşı içindeyiz :))


DAĞLAR ve İNSANLAR

İnsanlığı ve insanları ne kadar çok seviyorsam, tabiatın dağlarını, tepelerini de o kadar çok seviyorum. İnsanlar ve tabiatın dağları arasında seçim yapma zorunluluğu doğsa; dağları, o ulu, rüzgârlı tepeleri seçerdim.

Tabiatın dağları, rüzgârlı tepeleri; soylu ve seçkin insanlardan, insanlıktan çok önceleri vardı. Milyarlık döngünün milyar yaşındaki oluşumları; inanılmaz bir geçmişe sahiptirler. Bu geçmiş ile övünmeye, bu geçmiş anlatılmaya kalksalar; insan ömrü yetmez.


Gazetemizin yazarlarından Zeki Varan ve Yaşar Ergene’nin gezi kültürü, tarih ve sosyal bilince yaptıkları katkı beni kıskandırmış olup; bendeniz de en yakın yer olan Ganos Dağlarının zirvesine çıktım. Kamp ateşi, bir kez içinizde yanmaya başlamasın! İçin için yanar, dağların rüzgârlı tepelerini, gizemli hikâyelerini aramaya başlarsınız. Yükseklerden bakarsınız denize, kış uykusuna yatmış meşe ağaçlarına ve mevsim ayırt etmez çamların güzel yaşamlarına…

Tekirdağ şehrimiz için bir şans olan Ganos (Işıklar) Dağları, doğru anlaşılır ve korunursa, turizm adına inanılmaz gelişmelere, sosyal ve ekonomik hayatın büyük değişimine yardımcı olacaktır. Denize bakan tepelerin türküsü, bizden çok öte. Kimi yanık, kimi coşkulu nameler söylüyorlar. Yamaç paraşütünün yanında ideal bir yürüyüş spor alanlarına gelecek olan insanları sabırla bekliyorlar. Tekirdağ Yeni Köy’den başlayacak ve Şarköy’e kadar sürecek dağların tepelerinde ve uğrak yeri olan köylerde; gecikmiş insan ve insanlığa verecek çok şeyler vardır…

5 Aralık zamanın kış ayı olduğunu söylese de, kamp ateşi ruhumuz önceden yapılmış plana göre hareket etmemizi sağladı. Ben ve Yunus ve Aziz Hoca ile birlikte yine yollara düştük. Bu sefer Dağların denize bakan tarafından değil de, kuzeye bakan tarafından yaklaştık. Hangi taraftan giderseniz gidin; Dağlar, çılgın bir güzelliği nazik bir davetiye ile yapıyor. Ormanlı Köyünü geçip, dağların zirvesine doğru kıvrıldık, kıvrılan yollar gibi. Güzel bir kış günüydü. Gün güneşin hoşça kal dediği akşam zamanlarını gösteriyordu. Telaşımız ondandı ki, çıkacağımız zirvenin nasıl bir yer olduğunu ve bize gece için kucak açıp açmayacağının dayanılmaz merakı içindeydik.

Ganos Dağının zirvesi olan 940 metrelerde gün batmadan önce son bir gösteri yapılıyordu. Gösteriye tanık olurken, yüce yaratanın insana sunduğu daha birçoğunu tanımlayamadığımız, anlayamadığımız güzellikleri görüyorsunuz. Marmara Denizi büyük bir sükût içindeydi. Adalar elinizin uzanacağı yakınlığa gelmiş gibiydi. Büyük gemiler her zamanki gibi, ülke sınırlarımız içinden, diğer ülkelere doğru yüzüyorlardı. Zirve, rüzgârıyla geceye doğru hızla yaklaşıyordu. Ama dayanılmaz görüntünün görüntüleyicisi olmaktan da vazgeçmedik. Kamp ateşi ruhunun en belirleyici göstergelerinden birisi de, fotoğraf makinenizi elinizden düşürmeyişinizdir.

Zirveye insanlık çok gelse de, biz ilk kez geliyorduk. Nerede hangi bölgesinde konaklayalım telaşına düştük. Çünkü güzelliklerin içinde, tam neresinde olacağınızın kararsızlığını, yüksek oksijenin sizi sarhoş etmesi ile daha bir karıştırıyorsunuz.

Günün batmasına yarım saatlik bir zaman vardı. Rüzgârın esintisini, zirvenin da gece daha bir soğuk olacağının hesabını yaptık. Ve küçük bir vadi olan yere indik. Kuzeyimiz yamaç ve yamacın kış uykusuna yatmış meşe ağaçları ile korunuyordu. Buralarda sıkça ağaç kesimi ve yerine yenilerinin gençleştirmesi yüzünden, yaşlı ağaç yok gibiydi. Fakat çadırlarımızı kurduğumuz küçük vadinin içinde tam bir piramit görünümünde yaşlı bir meşe duruyordu. Sanırdınız ki, bu vadinin ve yamaçların efendisi o! Ve biz de ona “Koca Meşe” adını verdik. Belli ki bizden çok daha yaşlıydı. Muhtemelen 80–100 yaşlarındaydı.

Kamp ateşi ruhunuz ancak yanacak bir kamp ateşiyle rahatlar ve o sıcak çıtırtıların içinde, geçmiş ve geleceğe uzanan bir minnet kapısı açılır size. Yunus gibi bir kamp arkadaşınız varsa; asla ama asla korkmayın. Biz vadinin, görüntünün dayanılmaz çekiciliği içinde sarhoş gezintiler, çekimler yaparken; Yunus çadırları kurmaya başlamıştı bile. Çok kısa zamanda üç çadır kuruldu. Ve gece için yanacak ateşimiz için kuru ve işe yaramaz odunlar toplandı.

Gün sona ererken kamp ateşimiz kendi dönüşümü içinde bir kez de bizim için yanmaya başladı. Bizim topladığımız ve yamaçların meşelerinin kuru odunları bir kez de bizim için kendi türküsünü söylemeye başladı. Alevler ve duman; vadinin içinden göğe yükselirken, Yunus ve Aziz Hoca küçük masamızı donatmaya başlamıştı. On parmağın on yeteneği Yunus, kendi yaptığı beyaz ve kırmızı şarapları başköşeye koydu. Kamp ateşinin envanterinde kayıtlı üç kadehimiz bizim için masaya konuldu. Geçmişe saygı, nine ve dedelerimizden kalan bir anıyı anma adına da; fenerimizi yaktık. Geçmişin gazı; ninelerimizin, dedelerimizin kokusunu taşıyordu bize.

Aziz Hoca, ellerini göğe kaldırır ve nihayetsiz şükürler ederken, gece ve ateş bizim için bir şeyler anlatıyordu. Dünya ile olan bağlantımız küçük bir radyo ile kurulmuş, akşam yekelerimizi yudumluyorduk. Malın ve insanlığın bini bir para olduğu zamanlarda soframıza ve ateşimize ve on para olan çadırlarımıza bakıp, zenginliğimize minnet duyduk. Var olanı, olmayanı, onun ve onun olmayanı irdelemenin korkunç ihtiraslarına girmek yerine, tabiatın milyar yaşındaki tepelerinde, onla birlikte söylenecek türkünün içinde olmanın amatör keyfini yaşadık.

Dağların zirvesi ve yamaçların meşeleri bize neler sunmadı ki! Ateş sundular. Sohbet, sıcaklık sundular. Közlenmiş biber, patlıcan sundular. Şarap, sevgi, aşk, dinlence, sükût, gülüşler sundular.

Gece güne ilerlerken, 5 Aralığın 6 Aralığa dönüştüğü zamanda ben de çadırımın bana ait olan köşesinde ölümlü bedenin, tekrar yaşama dönecek törenine geçtim. Yaşarken ölmüş, ölüyken dirilme zamanına adanmıştım. Ve gün şafak zamanını işaret ederken; dağların zirvesi tüm güzelliklerini puslu ve sisli bir gizem içinde sunuyordu bize. Dünkü güzel hava gitmiş, şimdi neşeyi pus ve sisler arasına gizlemiş bir zirve kalmıştı geriye. Göz gözü görmüyor, ses sesi işitmiyordu.

Dağların zirvesi bir saatte değişecek sürprizleri her an sunabilir ve sizi test edebilir! Öyle ki, bu diyarlarda testten geçemeyen tazecik bedenler, daha nice öğrenimi görmek yerine, sislerin, pusların ardında yok olmuş. Güneşli bir günün sonunda, gecenin bembeyaz karı ile tanışabilir şaşkın bakışlar ardına dalabiliriniz. 5 Mart gününü ve gecesini bahar akşamı yaşarken, 6 Mart gününü kış olarak yaşadık. Plan ve program ters yüz olsa bile, tabiatın yapmış olduğu gibi; sabır ve sükût içine girdik. Biliyorduk ki, bu dağların, tepelerin yürüyüşü, kamp ateşi hiç bitmez…

Dağlar ve insanlar dostturlar. İnsan medeniyet yolculuğunda ovalara, kıyılara inse de, canavarlaşan diğer insan korkusu ile dağlara sığınmış, yine insanlığın neslini dağların vadilerinde, mağaralarında saklamıştır.
Biz insanlar, yaşlı bilge dağlara çok şeyler borçluyuz. Onları minnetle anar, temiz ve soylu insan elleriyle korurken, oralara konuk olup, kamp ateşi ruhunu yaktığımızda, umuyorum ki dağlara, o heybetli güzelliklere, onların ağaçlarına zarar vermeyiz. Dağların insana ve insanlığa sunduğu binlerce nimet adına; biz oralara pisliklerimizi bırakmaz, tekrar gelmek umuduyla, temiz bir kalp ve çevre inancıyla ayrılırız. Ve ayrılırken koca meşeye, yamaçta uyuyan genç meşe ağaçlarına, zirvenin rüzgârına;

“ Biz yine geleceğiz hoş kalın” derken hüzünleri, puslu havanın haşin rüzgârını, birikmiş beden kirlerini, temizlik aşkı ile yanıp yakaran tabiata bıraktık ve ayın puslu havanın diğer kaybolmuşları gibi bizlerde yolumuzun medeniyete olan ayak izlerini takip ederek kaybolduk.

Bir gün Ganosların zirvesine yolu düşenler, o zirvelerin bekçilerine selam ola desinler. Ve bilsinler ki, bizi biz eden dağların, bekçileri sıcak sözlüleriyle, sımsıcak çaylarıyla hep oradalar. Tıpkı yaşlı dağlar, koca meşe ve kamp ateşi ile yanan biz insanlar gibi…


Güven