27 Temmuz 2020 Pazartesi

İNSAN,İNSAN OLMA EVRİMİNİ TAMAMLAYAMADI






                İNSAN, İNSAN OLMA EVRİMİNİ TAMAMLAYAMADI


      Kim bilir daha ne çok filozof, şair, yazar çıkacak; insanın komedisini, trajedisini ve kaybolmuşluğu içerisinden çıkacak olan kuşakların öyküsünü anlatacak… Israrla geliştirdiğimiz dilimiz ve sözcükler, anlatmak için icat edilen kavramlar; ne büyük buluşken ne korkunç yüke dönüştü; kimi bilerek, kimi bilmeden…

  Bir şair, insanlığın mı yoksa kendi ağıtını mı yakıyor bilinmez;

“ NİÇİN, eğer var oluş süresini geçirmekse konu / Bir defne yaprağı olarak, biraz daha koyu öbür yeşillerden / Küçük dalgalarıyla her yaprağın kenarındaki / ( Gülümsemesi sanki rüzgârın ) : niçin / İnsan olmak zorunluluğu ve niçin yazgıdan kaçarak / Yazgının özlemini çekmek? “

  Bunca büyük kavram, devasa hedef ve rekabet içerisinde eninde sonunda yazgının boyun eğdirdiği insandan geriye kalan toprak ve öyküler… Ağır ağabeylerin, ablaların ve nice kutsanmış öykünün imbiğinden çıkan, süzülen ve neredeyse 21.yüzyılın eşiğinde kendi yalnızlığınla yüzleşme aşamasına gelen yalnız insan… Üstelik yapayalnız; bir günde yüzlerce, binlerce videoyu, resmi, fotoğrafı; insana dair akışı izleyen insanın girdaba düşmüş bir hali var; olmasaydı bilim dünyası, gelmeseydi sanatçılar yeryüzüne…

  7 milyarlık büyük çoğunluğun biricik derdi; yaşamın içinde kendine düşen payı ve o paydan daha fazlasını ele geçirmekken, bir avuç bilim insanı, bir avuç sanatçı; kendi devinimi, öğretileri ve sezgileri içinde denemedik haykırış bırakmıyor. Niçin duyulmuyor? Niçin fark edilmiyor? Henüz hazır olmayan insan evrimi; kendi kavgasını, kayıp sıkıntıları; yaşamadan, yerini diğer kuşaklara bırakmadan değişimin öyküsü başlamayacak; belli…

  Sessiz Kuşak, X Kuşağı, Y derken; Z Kuşağı da sahneye geldi. Sessiz Kuşak ise çoktan sahneyi terk etti, üzerine düşen vazifeyi; üremeyi, neslin devamını fazlasıyla sağlayarak; ölen ve öldürülen savaş kurbanlarından daha çok çocuğu bırakarak geride…

  Ölenden daha fazla doğan, öldürülenlerden daha fazla yaşayan insan olunca, kendi çokluğu içerisinde kendi erdemini, kıymetini yaratamıyor. Niçin? Tamamlanamayan açlıkların, içgüdülerin öfkesi, ön yargısı, rezil bir gurur yüzünden…

  Oysa işe yarayan, faydalı olan insanın, insanlığa ait bir ortaklığı var. Üretmek; tüketenleri mutlu etmek… Geçmişe ait bir tanıklığın öyküsü; iki dayım ve babamın öyküsü. Babam, daha çok seveceği, daha neşeli, sıcakkanlı olanı değil de, yüzü daha az gülen, daha muhafazakâr olanı seviyordu. Neden? Mavi gözlü, daha sevecen olanın, sözüne sahip çıkmadığı gibi, aldığı borcu ödemekte zorlanması, unutmasıydı. Ya diğeri? Aklıyla çalışmaktan öte fedakârca çalışır, aldığı işi alın teri, iman kuvvetiyle yapardı. Oysa babamın seveceği olan diğeriydi; sözünde durmayı öğrenmiş, borçlarını ödemenin onurunu varmış olsaydı…

  Bir başka tanıdığım kişi; “ Doğu İnsanı” na, kendince öfke geliştirmiş, birçok bilinmez suçu onlara yüklemeyi alışkanlık haline getirmişti; çok önceleri. Çalıştığımız yer, kamu kuruluşuydu. Sözleşmeliydik o kurumda. Bir de kadrolu dedikleri çalışanlar, staj yapan gençler vardı. Kadrolu çalışan dediğimiz arkadaş iyiliğine iyi; hatta iyiliğin gözünü çıkartacak kadar iyiydi. Kendince önem verdiği insanı bayıltacak kadar özen gösterir, karşımızda bulunan doğu kökenli bir esnafa gitmemeleri için stajyer çocukları sürekli uyarırdı. Bizim söylemlerimiz, insana, insanlığa dair olsa da; bizler sözleşmeli ve sesini yeterince yükseltme-meliydik. Derken bu kadrolu arkadaşımız, kendisine müzik alete almak için İstanbul'a gitti. Geldiğinde,yanında zamanın en güzel org denen müzik aleti de vardı.Bizimkisi bir memnun ki sormayın; satın aldığı kişi doğulu bir esnafmış.Ama çok iyi,çok güzel bir insanmış.O kadar memnun kalmış ki; bir daha İstanbul'a giderken ona Tekirdağ rakısı getirecekmiş… (Müzik aletini ucuza almanın sevinci, tutunduğu kavramı da yerle bir ediyor.)

  Görüyorsunuz ki; insan, kendi yarattığı kavramları kendisi bir güzel çiğner ve bir başka yardımcı kavramlarla savunmaya geçer. Oysa yaşam pratik olandan beslenir. İnsanları, sosyolojik, psikolojik, kültürel, politik gözle değerlendirmeden beslenen yaşam ise tadına doyulmayacak kadar insan; insanlık kokar. Neden sorusuna; cevap arar ve bulursunuz.

  Bu insan niçin kötü? Niçin suç işler? Veya kötülüğün tam olarak tarifi, matematiksel formülü nedir? Yüklendiğimiz yükler o kadar çok ki; her an birine kızma, öfkelenme hakkını kendimizde görüyoruz. Politik öncülerin koltuğu, oyunları o kadar işlek ki, her an taraf, yön ve anlam değişebiliyor. Yani bildik bir sürü yüce sözcük-hissediş ve ilke; çağlar öncesinin kıt'aları gibi yer değiştiriyor…

  Neredeyse bütün dünyada, özellikle sırtını belli söylemlere dayamış siyasetçilerde bir kaygı başladı. Sahneye çıkmış olan ve hızla gündeme dokunma yarışında olan Y ile Z Kuşağının ne zaman ne yapacağı belli olmadığı, çarçabuk boyun eğ-dirilemediği için bir telaş ki sormayın… Bir de ALFA kuşağı denen bir kuşak doğacak yakınlarda.Belki de doğmaya başladı bile…

  İnsan, insan olma evrimini tamamlayamamış olabilir ama geride bıraktığı yığınla tarih var. Savaşın, korkunun, kıyametin, hastalıkların tarihi; üstelik çoğu, güne; bugüne süzülüyor; patlamış yanardağların sıcak külleri gibi bir başka yakıcılığı haber veriyor…

  Susayım ve usulca sözü şaire; Rainer Maria Rilke’ye veriyim. Ağıtının bir bölümünü varsın burada da söylesin;

“ Bir kez için, her şey, yalnızca bir kez için. Bir kez için, hepsi bu./Ve bizler de bir kez için. Bir ikinci yok hiçbir zaman./Fakat bir kez var olmuş olmak, yalnız bir kez bile olsa: / Yeryüzünde var olmuş olmak, yadsınamaz görünüyor.”

Güven SERİN 








21 Temmuz 2020 Salı

İHANET



32 yaşında ölüme; göz göre göre ölümüne seyirci kalan
akrabasını savunan bir YAZAR, insanlığın çürük meyvesi
değil de nedir? 




Evinde misafir ettiği İNSANI; bir anneyi,bir kadını
kendi kurnaz korkusu için sonsuza kadar kendisini
af edemeyeceği bir insan kılığıyla savunmaya
çalışan insan; ne kadar huzur bulabilir bu dünyada...



Not; 2001 Şubat Arşiv çalışmamı; bir kez daha hatırlamak,okumak,
okumak istedim...

İHANET



 Bu sözcüğü oldum olası sevmedim. Anlamını tam anlamlandıramadığım çocukluk yıllarından beri sevmedim. Çünkü insanı mutsuz eden ve bu kelimenin ardına sığınan sahtekârları da mutlu eden çok özel ve yandaş bir kelime…

 Ülkemde her gün yaşanan onlarca ölüm var. Onları irdelemeye kalksak, yüce yaratıcının bize yüklediği merhamet çatlar; bu çatlama ile bedenimiz paramparça olurdu. Benim ülkemde yaşlanmanın olgun keyfini yaşamadan ölenlerin anısına Defne Joy’un ölümünü yazacağım. İçimden geldiğim gibi koşul, kural gözetmeden… Aklın ezberletilmiş ahlaksallığına da sığınmadan sadece beden ve ruhumun algıladığı ve vicdanım ile çapraz, düz, eğik tersliklere düşmeden…

 3 Şubat günü her ölümün erken olduğu gibi 32 yaşında hayat dolu, özgüven dolu, neşe ile donatılmış bir kadının da dünya aydınlığını görememe zamanıdır. Defne’nin öldüğü, karanlığa, meçhule, imkânsızlığa, ihanete gömüldüğü zamanın gecesi…

İhanet kelimesinin üç anlamı vardır. Birincisi; “ hainlik” ikincisi; “ Evlilikte, sevgide atlatma, sadakatsizlik.”

 Medyamızın en bilgili bilgiç adamı Hıncal Uluç Defne Joy’un ölümünü anlatmak için ikinci anlama sığınmış. Entelektüel yazarımız, her şeyi bilen ve ahlakın en ince ayrıntısını en şaşmaz terazide tartan adam; “ bu bir ihanet, eşi aldatma, su testisi su yerinde kırıldı.” Diyerek akrabası olan Kerem Altan’ı büyülü bir labirentin içine alıp aklınca kafa karıştırıp koruma altına alıp büyük ödülü kazanacakmış gibi!

 Bu bilgili bilgiç entelektüel ve soylu adama sormak isterdim; “ ihanet sözcüğünün üçüncü anlamı da var; onu da söyler misin?” Sanırım, laf ebesi olmuş, küstahlıkta da harika bir koşu içinde olan Hıncal; üçüncü anlamı; bugünlerde söyleyemez. Onun yerine ben söyleyeyim; ihanet sözcüğünün üçüncü anlamı da;

” Gerektiğinde yardımda bulunmama, bir kimsenin güvenini yok etme.”

 Şimdi sormak isterim Hıncal’a, Hıncal gibi ihaneti sadece kadınlara yükleyen soylu efendilere; “ size güvenip, sizin evinize sığınmış bir kadını yaşatacak sağlık ekipleri beş dakikada geleceği ve o kadını kurtaracağı halde, saatlerce niye bekletildi?” Bu sorumun cevabını verecek gerçekten ama hiçbir vicdan sahtekârlığına bulaşmadan verecek bir soylu insan var mıdır?

Hıncal gibi ahlak düşkünleri ihaneti, sadece kadına yamarken, kendi kırdıkları cevizlerin haddi hesabı yokken; bu olayı bu kadar gaddarlık, bu kadar aymazlık ile geçiştirmeleri ne kadar insani?

 Elbette Defne’nin evli olması, bir çocuk ve işinin olması çok özel ve kırılgan bir durum! Onun eşinin acısı çok büyük. Ama o daha büyük ve daha anlamlı bir iş yaptı; Defne’yi son ana kadar yalnız bırakıp, ölüsünü bile taşlayacak insanlara taş atma imkânı yaratmadı.

 Defne’nin ölümünde İHANET sorgulanacaksa onu evine davet edip de ölümüne göz göre göre seyirci kalan Kerem Altan sorgulanmalı. Türkiye’yi düze çıkarmaya çalışan ve her nasılsa her haberden haberdar olup, ordumuzu, generalleri, usulsüzlükleri hizaya sokan bir gazetenin yazı işleri müdürü olarak; bundan sonra kadınların yüzüne nasıl bakacak acaba? Kerem denen soylu kişinin biraz vicdanı varsa; gördüğü her kadında Defne Joy’u görecektir. Ortopedik yatağına yatıp gecenin sessizliğine sığınmak istediğinde de Defne Joy’un çığlıklarını “Beni Kurtar, Bana İhanet Etme” değişini duyacaktır…

 Defne’nin öldüğü sabah, Defneyi en soylu, en acımasız ve en kansız bir şekilde ölüme gönderdiği sabah, Keremin gazetesinde bu acıklı olayla ilgili bir tek yazarın çalışması vardı. Oda Keremin babası Ahmet Altan’a ait bir yazı! Belki de felsefenin, yüce yaratıcının ilahi şefkatine sığınıp cambazca yazılmış bir yazı!

 Ahmet Altan 3 Şubat sabahı çıkan yazısında Korkunç Bir Sabah diye başlık atmış. Ve o kadar hakkı, adaleti, dürüstlüğü sorgularken, oğlunun efendice korkaklığını, evine sığınan bir kadına ihanetini sorgulayamamıştı. Koskoca generalleri, iş adamlarını sorgulayan gazetenin korkusuz yazarı; “ ölümün yanında durup da, sonsuzluğa değerek baktığımızda, bütün kâinat, bütün insanlar, bütün hayat, hatta bizzat ölümün kendisi bile öylesine küçük toz zerreciklerine dönüyor ki, bir ‘kudret’ bize ne kadar önemsiz olduğumuzu hatırlatma ihtiyacını duyuyor diye merak ediyorsunuz.”

 Oğlunun ihanetini, korkaklığını sorgulamak yerine ölümü sorgulayan Ahmet Altan, ölüm karşısında önemsizliği anlar gibi olup, bir genç kızın vahşice ölüme gitmesini böyle bir felsefe ile açmak isteyip iyice açmaza düşmüş.

 Bilginin efendisi, hatta padişahı dede Çetin Altan ise o gün kendi değimi ile “ıskalamış” yani yazı yazmış ama Defne’nin ölümü ile ilgili değil. Belki de oğlu gibi laf cambazlığına girip saltolar atarken düşmekten korktu; kim bilir? Belki gerek duymadı; belki Hıncal gibi su testisinin su yolunda kırıldığına inanıp, nasıl olsa testilerden binlerce var; daha kim bilir kaç tanesi kırılacaktır diye düşünmüştür…

 Defne Joy’un ölümüne büyük bir korkaklık ile seyirci kalan Müdür Kerem Altan’ın dedesi Çetin Altan; torunu 3 Şubatın bol acılı, bol ihanetli gününde boynu bükük durumdayken; o günün yazısında şöyle diyor; “ bendeniz ise sımsıcak kahvemi içerken ne düşünüyorum biliyor musunuz; Türkiye’de ki ilk siyasal nutku kim söyledi?”

 Taraf gazetesinin yazı işleri müdürü; Kerem Altan; Cumhuriyeti yozlaştıranların çoğaldığı bir zamanda değil de, Cumhuriyet, Atatürk laikliğinin değerleri çoğaldığı dönemde yaşasaydı; evine getirdiği kadın evli veya bekâr olduğuna bakmadan derhal 112’yi arar; hayat dolu, sevgi dolu bir kadını kurtarmanın en erdemli anını yaşardı.

112’yi arayıp söyleyeceği şey sadece; “ARKADAŞIM HASTALANDI ACİLEN GELİN”

Umuyorum ki bu söylenmemiş sözcük; bu müdürün, bu soylu mirasçının bir ömür peşinde olacaktır…

 Güven SERİN 

20 Temmuz 2020 Pazartesi

YER GÖK,HUYSUZ VİRJİN


İnternet





                        DÜNDE KALANLAR–7



YER GÖK, HUYSUZ VİRJİN

 Daha birkaç gün önce Huysuz Virjin’in ( Seyfi Dursunoğlu ) ölüm haberi tüm ülkeye; kıyamet gibi yayıldı. Yer ve gök; onun sevenlerini çığlığıyla inlerken, paylaşımlarıyla eski-şen hatıralarının paylaşımıyla doldu ve taştı…

  Ölüm haberleri, ölen kişinin hısım-akrabası için can yakar, iz bırakır; bilenen doğal bir ayrılış acısına dönüşür. Sanatçının, özellikle tüm ülkeye, dünyaya nam saldıysa; kısacısı ünlü olduysa; ölüm çığlığı-acısı; büyük bir boşluk-karanlık ve korku hissi yaratır. Bu yaratının gücü etrafı sarıp, sarsarken; sanatçının geride bıraktığı sanatı; eserleri imdada yetişir. İşte orada sanatın yüceliği, lafta olmayan ölümsüzlüğü pratik yaşamın içine, merkeze oturur…

  Bu yüzden birkaç bin yıl öteye uzanan bir antik kentin içinde, geride kalan eserleri; göz nuru, alın teri ve büyük bir merak-açlık ile aramak… Peki, ama ne oldu da, nasıl oldu da Huysuz Virjin’i bu kadar sevdik? Bizde olmayan neler vardı onda? Bir erkeğin kadın kılığında sahne alması bilinmedik şey değildir. Huysuz Virjin gibi niceleri geldi geçti bu topraklardan. Yerelde kalanlar, o gecenin, o yörenin alkışını alsa bile, ününü-şanını çok ötelere taşıyamadılar.

  Huysuz Virjin’in gücü sanatından geliyor olsa da; hazır cevaplığı, toplumumuz adına tabu olmuş sözcüklerin, duruş-giyiniş biçimlerinin sanatın alçak gönüllü mizan ve akıl anlayışı içinde; yani sanatçının kılık değiştirme haliyle sunulması; insanların gönüllerinde, sımsıkı kapattığı kapıları; “girilmez” denen yerlerine girmesiyle; aslında Huysuz Virjin, bizi bize anlatmıştır. Bizim, edebi, felsefi ve eğlence âleminden ne kadar uzağa fırlatıldığımız anlatmak istemiştir; bizler gülmeye, o güldürmeye çalışırken…

  Tabu ve argo sayılan sözcüklerin, pekâlâ sahneye taşınacağı, bunca ağırlığın insanların üzerinden hiç olmazsa böyle atılabileceğinin karşılığıdır onun sahnede almış olduğu alkışlar ve insanların ağlayacak biçimde, hatta acınası gülüşlerinden gelen dram yüklü sesler.

  Huysuzun programlarını alın, ağır ağır izleyin. Hazır cevaplığı, mahalle ağzı, hemen her yerde duyabileceğimiz, belki de kendimizin de kullandığı suçlu sözcükler; aklın erdemi, toplumun taşkınlığına sunulan güldürüden öte, bentlerinizi kaldırın, kendinizi fark edin; utanmanın, ar perdesinin yoksulluktan ileri geldiğini; meziyetin, akıl, bilim, sanat, felsefeyle süslenirse görkemine doyulamayacağını özüdür Huysuz Virjin…

  Ve Huysuz Virjin’in sahnesini gelen ünlü konuklarına takılma, sataşma anlarındaki saf gerçekliğin sadece bir ŞOV olmadığını, insan denen canlının sanatın özgürlük alanı içinde yaşamın en aziz mutluluğu olan saf gerçeklik, hatta acı bir dürtü; dürtme eylemine dönüştüğünü; gülenlerin, zoraki gülüşlerindeki, gülerken dahi kendilerini ağır insan olma ayıbını örtmeye çalışmalarına karşı; bir toplumun, eğlenceden, akıldan, mizahtan uzak kalırsa ne yaman çelişkilere, sosyolojik yoksulluklara düşeceğinin aynasını tutmuştur Huysuz Virjin.

  Onun yüce sanatına, uçsuz bucaksız erdemine, ayıpları-tapuları edebi, felsefi zekâ ile evirip çevirip bir güzel pataklamasına; gönülden alkış ediyor, selam ediyorum. Sanatçı tam da burada doğar; öldü sanıldığı anda; alev alevdir, geride bıraktığı eserleri; demircinin demire şekil veren elleri, denizcileri puslu havalarda koruyan deniz fenerinin ışığı, şafak vakti çiğ taneciklerinden beslenen bir çiçeğin yeşermesi, bülbülün bahar sevinci; hepsi, sanatçının söz, ses ve sahne erdemiyle iç içedir.Güle güle; Huysuz Virjin; Anadolu selamı gibi; HOŞ GELDİN…

Güven SERİN  

15 Temmuz 2020 Çarşamba

GEMİCİ HİKAYESİ






GEMİCİ HİKÂYESİ

  Limanın loş ışıkları, iğde ağaçlarına düşen şehrin ışık yansımaları eşliğinde dinliyorum uluslar arası denizlerde, büyük gemilerde çalışan gemiciyi. Neredeyse gitmediği ülke, çalıştığı geminin uğramadığı liman kalmamış…

  Bizim gemici ( Gemi çalışanı ) Firmasının salgın ( Covid–19) yüzünden çalışamaması nedeniyle epey zamandır işsiz. Zamanında bolca kazanıp bolca tutmuş olduğu için durumundan pek şikâyeti yok. Laf dünyadan, yaşamdan, yaşamaktan açılınca en çok bilen o dersiniz. Bir meddah gibi söze girer, sahnede olduğunu hisseder, birden onun laf deryası içinde seyreden, dinleyen olursunuz.

  Neredeyse bütün dünyayı dolaşmış bizin denizci hazır işe gitmiyorum, okyanuslara açılmadım, ailemi alayım bir Ege turuna çıkayım, diyerek çocukları ve eşini arabaya bindirdiği gibi yollara düşmüş. Neredeyse on saat direksiyon kullanarak gitmiş olduğu yolun sonunda gittikleri yerdeki otelin kişi başı fiyatını çok bulan dünyayı gezmiş ve her konuda fikri olan denizcimiz, gittiği yerde; hiçbir otele uğramadan yemişler, içmişler tekrar yorgun-argın geri dönmüşler.

  İşin en ilginç yanı burada başlıyor; dünyayı gezmiş gemicimiz, dünyayı gezerken çalıştığı gemiden dolarla maaş alan sevgili denizcimiz, otele para vermediği için nasıl kar ettiğini allı-ballı bir şekilde anlatıyor.

  Peki, ama “ Yorulmadın mı hiç? “ , “ Yorulmaz olur muyum, sürekli direksiyonda olan bendim. Ama nasıl da kar ettim; otele o parayı vermedim ya! “

  Ne desem yetmez! Bu şehrin; şehir tiyatrosu, operası, halk plajları, eğlence mekânları; kısacısı halkın kendisi kentli gibi şehrine, sahiline, gecesine inmediği, kütüphaneler evlere taşınmadığı sürece; tüm dünyayı gezsek, nice okyanusları geçsek; bir derede boğulmak; buna denir. Kısır çelişkiler içinde nice bilgiçlerin varlığını geride bırakıp, dokunamadığı gibi dokunamadan çekip gideriz bir yudumluk yaşam hakkı olan bu güzel dünyadan…

Güven SERİN  


13 Temmuz 2020 Pazartesi

AMERİCA-1






                      

AMERİCA–1


  1987 yılında Neşe Karaböcek Amerika–1 isimli albümünü çıkartmış, herkesin kulağına ayrı bir tat-nefes, ezgi sunmuştu. Amerika Albümü, sanatçının Amerika’da ki yaşamından esinlenerek doğmuştu. Daha sonra Amerika–2 diye devam etmiş, tüm dünyayı saran Amerika sevdası onu da kucaklamış, kendi özünde arayıp bulamadığı neşeyi, özgürlüğü, ilgiyi Amerika Kıtasında bulmuştu.

  Amerika, nice zamandır tüm dünyanın vazgeçilmezi, bir kez oraya ulaştın mı, kurtuluşun en hakiki adresiydi. Oraya gitmek için ne çok çaba harcayanlar, hatta çocuğunu sırf Amerika’da doğmuş diye kayıtlara geçirmek için Amerika’da doğurma serüvenleri yaşayanların haddi hesabı yoktur…

  Son birkaç aydır farklı kesimlerde; anne ve babalardan duyduğum ortak ses; “Oğlum veya kızım Amerika’da yaşıyor ama işler çok kötüymüş! Onları oradan yollayacaklar. Ölüleri bile yol üstlerinde yatıyormuş. Çocukların ruhsal durumları bile bozuldu.”

  Ne oldu da bu Amerikan rüyası birden sona geldi. Uzaya öncülük yapan, Mars ve dış uzayda yerleşme hayalleri kurup büyük çabalar, paralar harcayan, müziğin, sinemanın, bilimin, ticaretin adresi olan Amerika, oraya büyük umutlarla gitmiş insanlar ( Öğrenciler ) için birden, kaçılacak ve korkulacak bir yere geldi. Ne oldu? Covid–19 denen minik yaratığın boyun eğdiremediği ülke yok ama Amerikan rüyasının bir kâbus olduğunu hatırlattı…

  Amerikan rüyasının içinde, Sümer, Babil, Asur,Hitit, Roma, Selçuklu, Osmanlı, Likya kalıntıları, öyküleri, süzülmüş vicdani değerleri olmadığı için, sadece “ Zengin ol da, nasıl olursan ol! “ yüce mantığının evrende bir karşılığı olmadığının rüyanın kâbusa dönüşmüş halidir.

  Doğayı, doğallığı, evrensel yasaları bir kenara bıraktığın an; her yerde bu tür rüyalar kâbusa dönüşmek için sıra bekliyor. Yol yakınken, büyük sevdaları, korkunç tuzaklarla dolu “Köşe dönme” serüvenlerini bir kenara bırakıp, bir yudumluk dünya zamanında bize ait bir yudumluk yaşamın hakkını verebilmek; en güzel serüven, kazanım ve rüya değil de nedir?

  Sanatçının America-1 Albümünde yer alan bir şarkısı var;

“ Bırak beni, bırak hislerimi
Bırak beni ah, bırak düşlerimi
Başka bir dünya, başka dünyalara geçtim been
Bırak kaderi, bırak dokunma bana
Beni bana veer…
Beni bana veer…
Bırak beni, bırak hislerimiiii…”

  İnsan denen canlının özgürlüğü bir kez gitmesin elden; en zenginken dahi sürgündeymiş hissi boğar,en canlı,en neşeli anları; birden,insan ararsın; filozofun gündüz; güpegündüz elinde fenerle aradığı insanı…

Güven SERİN  


9 Temmuz 2020 Perşembe

ÇIPLAK BİR ADAM


İnternet; Oktay Rıfat

Saygıyla...Minnetle...



                                                ÇIPLAK BİR ADAM

  Şimdi size çıplak, çırılçıplak bir adamdan söz edeceğim. Ölmek isteyen “ Denize atladı atlayacak” durumda olan, çaresiz bir adamdan… Belki de çare üretmek yerine çaresizliği kanıksadık, belki de doğal bir içgüdü giriyor devreye; “Yaşamak istemeyenler, erken ayrılabilir bu eşsiz gezegenden.” Diye…

  Biz yine çıplak, çırılçıplak durumda bulunan çaresiz adama geri dönelim. İstanbul’un en güzel yerlerinden birisi olan Moda’dan denize atlamak üzeredir. Ardından da ona bir başka adam ve bir kadın seslenirler;

“ Bir adam
Çıplak bir adam
Çırılçıplak bir adam
Denize atladı atlayacak
Nereden
Moda’dan
Moda’dan bir kayıktan
Gökyüzü mavi alabildiğine
Deniz
Sütliman
Bir adam
Palabıyıklı başka bir adam
İskelede bir babaya oturmuş
Bağırıyor öteden

   Bakkal Tanaş’ın oğlu Hacı
   Balıkpazarı’nda meyhaneci
   Heyyy
   Sana söylüyorum sana
   Sakın atlama ha
   Yüzmek biliyor musun bakalım
   Benimki bir iyilik
   Bir yardım
   Atlama atlama evladım
   Yoksul anana acı

Bir adam
Çıplak bir adam
Çırılçıplak bir adam
Denize atladı atlayacak
Moda’dan
Bir kadın bağırıyor öteden

   Oh benim güzel oğlum atlama
   Atlama noolur
   Elalem gibi güzel gir
   Senin atlamak nene
   Kem bakar sonra öksüzlerine
   Kim öder bakkal Tanaş’ın borcunu
   Atlama oğlum atlama
   Atlama evladım
   Rezil oluruz bakkala çakkala

Bir adam
Çıplak bir adam
Çırılçıplak bir adam
Denize atladı atlayacak
Moda’dan
Gökyüzü mavi alabildiğine
Deniz
Sütliman
Bir kadın Bakkal Tanaş’ın olu Hacı
Yırtınıyorlar öteden

  Atlama hain
  Atlama rezil firavun
  Atlama
  Bizlere acı
  Öksüzlere acı
  Bakkal Tanaş’a acı”

  İşte böyle dostlar; Oktay Rifat’ın yani şairin gözlemi böyle; sosyoloji, psikoloji, mizah kısacası diğer şairin söylediği bir başka dizelerdeki gibi; “Büyük İnsanlık” adına bir şeyler anlatıyor; gülümseterek, düşündürerek ve bir yudum yaşamın ne kadar değerli olduğunu dillendirerek…

  Son söz; her şeyin bir kapasite; alım, sığdırma, taşıma, kapsama gücü vardır; daha fazlası, “Yarı tanrı “ kılığındaki insanlara bile fazla gelir. İyi ki şiir sanatı, iyi ki edebiyat var bu dünyada; yoksa halim çıplak adamdan öte; nice olurdu…

Güven SERİN 



30 Haziran 2020 Salı

SENİ


Kamera; Güven    KUŞADASI




SENİ


Seni seviyorum;
İnilti inilti,
Coşku coşku...
Seni istiyorum;
Taşkın taşkın,
Alev alev…

Sensiz geçmeyen zaman;
                              Şimdi,
Nasıl da koşuyor delice,
Bahara çıkmış taylar gibi...

Güven SERİN 

27 Haziran 2020 Cumartesi

JEOLOJİK YANKI; PİETA


internet; Salvador Dali

                                JEOLOJİK YANKI; PİETA

 
   1949 yılında yayın hayatına başlayan Yaprak Dergisinin ikinci sayısını okudum. Derginin üst sol yaprağında Ahmet Muhip Dıranas’ın bir şiiri; Bir Tren Yolculuğu da yer alıyor. Dranas’a özgü,değerli bir şiir.Eserin on üçüncü dizesi;

“ Yeşil ışıktan bir damla beynimde “ diye başlayıp;

“ Yeşil ışıktan bir damla beynimde
Koşuyor sağa sola inimde

Ama-şairane, mahzun bir hayvan
Aya dalmış öyle bir dal ucunda!

Ya bu yüzler ne yüzler, maske gibi.
Yüzler; güzeli, çirkini, garibi…”

  Şiirin dizelerindeki derinliği bir yana, bir tek sözcüğün bir başka eserle buluşması, kendi evrimsel süreci için izin istemesi ayrı bir yana… Yıllar önce Sakıp Sabancı Müzesi’nde Salvador Dali sergisi vardı. Aradan yıllar geçtiği için sergide izlediğim eserleri unuttum sanıyordum. Ta ki, Sabancı Müzesinin yapmış olduğu değerli çalışmaları, eserlerin video tanıtımlarını izlemeye başladığım an; Dali’nin Gala aşkını, sanata duyduğu koşulsuz, sansürsüz ve uçsuz bucaksız arayışlarını karşılığı olan eserlerini izledikçe, bugünkü hissiyatım ve bir başka ruh âlemi içinde kavradım eserin iç yankılarını.

  Bir şiir ve bir mısra ve bir tek sözcük; “Yeşil” şair ile ressam arasındaki seslenişi, gösteriyi kendi bakış açımla kaleme alma fırsatına dönüştü. Salvador Dali, Jiolojik Yankı-Pieta isimli çalışmasını yaşamının son zamanlarında yaşlılık hallerini yaşarken yapıyor. Yarım yüzyılı birlikte paylaştıkları karısı Gala hastadır! Onun acısı sanatına, düş gücüne baskı yapıyordu. Tıpkı, karısı için söylediği sözlerin anlamlarını hiçbir zaman yitirmeyecekleri kadar yeşil rengin ölüm örtüsü içinde;
“ Gala, beni evlat edindi. Ben onun yeni doğan çocuğu, oğlu, sevgilisiyim. Gala benden ölümün etkilerini söküp attı. Delirmememin nedeni, deliliğimi onun üstlenmesidir.”

  Dali, her ne kadar ölüm korkusunu yendiğini ifade etse de, yolun sonuna gelmiş, elli yıllık karısını fiziksel sevgiden beslenen dünyevi zevkler içinde değil, ruhani ve sanatsal bir sevgi içerisinde, başka sanatçıların hayran olduğu eserleri tekrar yorumlama kudreti içinde; Michelangelo’nun Pieta isimli heykel grubunu yorumlar. Bu çalışmanın ismi; Jeolojik Yankı; Pieta olur.

  Bu eser oluşurken, Dali’den alınan eser hakkındaki bilgiler;

“ Geçici heveslerin, rüyaların, otomatizmin peşinde değilim. Artık, kendi yaşamımdan, hastalığımdan, anılarımdan olan önemli şeyleri resmetmek istiyorum.”

   Böylece Jeolojik Yankı; Pieta doğar. Ölümü anlatan bir çalışma. Çalışmanın temelinde ise Roma’da bulunan heykel grubu; Michelangelo’ya ait Pieta vardır. Meryem kucağında tuttuğu ölü oğlu için derin acılar içindedir. Esere sinen soğuk yeşilimsi renkler ölüm duygusunu vurgular. Denizdeki kaya, resmin-eserin her yanında tekrarlanıyor. Salvador Dali için akıldan hiç çıkmayan bir anı, üzerine çöken yaşlılık, Gala’nın hastalığı ve ölümü ve hayran olduğu sanatçının eseri bir başka esere dönüşüyor. Yıllar sonra yerel basının gazete köşesinde belki bir başka insana ilham verecek, cesaret bulacak yeni ufuklara adım atacaktır…

  Okuduğum Antik Felsefe kitabından geriye şu notlar kalmış;

“ Çoğaltır toprak kendi şeklini. Su suyu, ateş de ateşi…”

Güven SERİN  



18 Haziran 2020 Perşembe

TRUVALI KADIN


İnternet




                                                        TRUVALI KADIN


  Bir şair, şehrinin sokaklarında gezerken seslenmişse şehrine;

 “ İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı/ Önce hafiften bir rüzgâr esiyor “ Bir başka şairde kendi yüce haykırışını şiiriyle dile getirir;

“HAYKIRSAM, kim duyardı beni, melekler / Katından? Ve ansızın bassaydı bile / İçlerinden biri beni bağrına: Yok olurdum onun / Onun daha güçlü varlığı karşısında.”

  Astronomi bilimi, astroloji dünyasının çok ötelerine ulaştı. Derinleştikçe bilgi-gözlem, daha da büyüdü evren; çünkü genişliyordu…
Ve bir çocuk doğdu balkanların gölgesinde. Meriç nehrinin Ege’ye, söğüt ve ılgın ağaçlarının aktığı yerde…
  
   Onun sırrıydı basit olan. Gözlerinde akıp gittiği, düşlerinde süzüldüğü Truvalı Kadın; belki vardı, belki de bir efsanenin yitik parçasıydı. Latin şair gibi; doğum yapan hiçliğe yazgılı bir düşün ölümsüz parçası…
    Yakmak istedi büyük destanını (Aeneas ) hasta yatağında kimi sayıklar vaziyette yatan şair. Tıpkı, Truva’nın viran duvarları altında kalan öyküleri gibi; kazıldıkça bir başka parça diğerine kavuşacak; içinde barındırdığı şifreyi bu zamanının insanlığına sunacak.

  Truvalı Kadın, Medusa’nın yok ediciliğine zıt; var ediciliği, ürkek tanrıça bakışları içinde, görünen körlükleri delip geçecek; insan tapınaklarından çok ötelere…

 Rilke’nin müzikle geldiği gibi ondan sonra da yaşayacak müziğine-şiirine esin verecek;

“ Karışsın soluğumuz evrene; belki de kuşlar içlerinde
Hissedecekler genleşen havayı uçarlarken.

Evet, baharların ihtiyacı vardı sana. Beklemişlerdi bazı
Yıldızlar senden, onları hissetmeni. Yükselmişti
Bir dalga geçmişten, ya da,

Geçerken açık bir pencerenin önünden
Verivermişti kendini sana bir keman sesi. İşte tüm bunlar görevindi.”

 (Doıno Ağıtları )

Güven SERİN 




  

15 Haziran 2020 Pazartesi

ORMANLARIN KUYTU KÖŞELERİNDE YAŞAYAN CANLILAR


                     



ORMANLARIN KUYTU KÖŞESİNDE YAŞAYAN CANLILAR


   Ormanlar yaşam doludur. Üstelik ormanın altı da, üstü de canlı yaşamından hakkını almış, milyonlarca yıldır bu hakka karşı minnetle ormana hizmet ederler; kavramları icat etmemiş hayvanlar ve diğer canlılar.

  Orman bir okyanussa küçük bir koruluk ise güzel bir pınar, nehirdir. Bilim insanlarının anlatımıyla yaşlı büyük bir ağacın bir yıl içerisinde kırk ton karbondioksit veya tozu yok etmesi; bu sıra dışı yeşilliğin yaşam için ne büyük öneme sahip olduğunu görürüz.

  Ormanların, özellikle kadim ormanların kuytu köşeleri, sessizliğin en damıtılmış olanlarını saklarlar. Derinliklerindeki canlıların sese olan duyarlılığı, aynı zamanda yaşam dilidir. Sessizliğin içerisinden çıkacak bir sesin, can yoldaşı mı yoksa bir can alıcı mı olduğunu sessizliğin içinden gelecek seslerle anlarlar. Bu sessizliği bozan orman horozu, dişileri kur yapmanın içgüdüsel nesil aktarımı peşinde, bir anlığına kendi dansını, operasını gösterime sunar. Tıpkı, erkek cennet kuşu gibi; sıradanlığın çok ötesinde bir sahne; üstelik evrimin milyonlarca yıldır hazırlayın da fırsat verdiği canlıları çoğumuz tanımadan ölüp gideriz. Ormanı; ya yağmalanacak, ya da yakacak olarak görür, onun içinde barındırdığı evrenden haberimiz bile olmaz.

  Bizlerin her ne kadar haberi olmasa da, düşünürlerin, bilim insanların çok şeyden haberleri vardır. Uygar dünyanın kalbi, bu insanların sunumlarıyla zenginleşir ve onarılır. Bir filozof dinlenmek için çıkmış olduğu taş kuleden, tüm zamanların bonkör sahibi gibi konuşur; usul usul;

“ Dünyanın birden düzeleceği yoktur. Bir anda dertten kurtulmak, iyileşmek anlamına gelmez. Bir çiçekle bahar olmaz.” ,  “Sürekli yavaştır doğanın devinimi. Bir anda oluveren değişimler doğaya aykırıdır.”


  Ne çok şey söylerler düşünürler. Bir anda olup bitmiş veya slogan olsun diye değil; bir ömrün ve geçmiş ömürlerin imbiğinden çıkan bir damlanın sözcükleridir bütün bu olup bitenler. Ormanların sessiz kuytu köşelerinde, bu tür gizemler vardır. Nadide, daha ismi bile bilinmeyen bir çiçek veya bir kuş, bir böcek, bir kelebek…

  Bordeaux’da oturduğu taş şatonun kulesinde, bir düşünür, insanın kendi buluşu olan zamana birkaç avuç sözcük saçar;

“ Rahat davranma ve olayların etkisinden ezilmeme güçlü ve cömert bir ruhtaki en onurlu ve ona en çok uyan niteliktedir.”

  Birden bütün orman sessizleşir; erkek cennet kuşu susar. Orman horozu da öyle; yaşam, sessizliğin içinde kaybolur; koyu, serin ve nemli bir sessizlik…

Güven SERİN 

30 Mayıs 2020 Cumartesi

BANA VERDİĞİN POĞAÇA BAYAT MIYDI?






BANA VERDİĞİN POĞAÇA BAYAT MIYDI?

  Seyyar satıcının ( Simit ve poğaça satan kişi ) yanında duran göbeği epey önde bir adam, sıradan bir şeymişçesine usul usul bir şeyler soruyordu arkadaşına,

“ Yoksa bana verdiğin poğaça bayat mıydı; dişimi kırdım!” Bu soru karşısında seyyar satıcı üstüne vazife değilmiş gibi hiç oralı bile olmadan, seyyar arabasını silmekle, arkadaşının sorduğu soruyu rüzgâra uğurlamakla meşguldü. Ne demeli, nasıl yorumlamalı bu konuyu bilemedim… Buna benzer, sıradanlığın aziz kabul edişleri o kadar çok ki; bu dram yüklü olayı, mizah sanatıyla birlikte kabul eyledim…

  İşin aslı,satamadığı poğaçayı ziyan olmasın diye arkadaşına veren seyyar satıcı bir iyilik yapmak istemiş.Arkadaşının da kırılması gereken dişi poğaçayı yerken kırılmış.Muhtemelen poğaça da biraz sertti.Ne olacak ki; alt tarafı bir dişin kaybıdır. “ Bize bir şey olmaz!” diyen yüce milletimin, bir dişi gitmiş; lafı bile olmaz! Seyyar satıcının arkadaşı da kırılan dişini sorun etmeyi düşünmüyordu. Birazdan başka sohbete geçmişlerdi bile. Olağan şeylerdi bu tür kayıplar. Tıpkı, ilkokul çağlarında, en sağlam dişlerimin bir parça ağrıyor diye, hiç tereddüt etmeden o günün diş doktoru tarafından; zorla, gözlerimden yaşların akışını kutsal bir şeymiş kabul ediş töreniyle çıkarması ve kimsenin bu işten gocunmaması gibi…

Güven SERİN 

28 Mayıs 2020 Perşembe

KALBİM YARALI PARAM PARÇA







                              DÜNDE KALANLAR


KALBİM YARALI PARAM PARÇA

  Dünya hızla büyüyor, iç içe geçiyor, teknoloji ve turizm insanları yakınlaştırıyor derken, hiç kimseyi şaşırtmayan vahşi öldürme biçimleri devam ediyor. ABD’de acısı çok taze bir vahşet yaşandı. Üstelik vahşeti işleyenler bildik kimseler; üniformalı polisler. Kim sorarsa; görev başında, işlerini yapıyorlar. Yerde yatan; yani yakaladıkları insan dolandırıcılıktan aranan bir zenci; George Floyd! Yere yatırılmış, aracının altına kadar itilmiş bedeni, dışarıda kalan başı ve boynuna baskı yapan, ağır bir adam; öfkeli bir polis! Sadece öfkeli mi; belli ki zencilere karşı kin de duyuyor. Yerde yatan zenci, yazgısının bu olduğunu anlıyor ve son yakarışını yapıyor; “ Soluk alamıyorum!” Ağır öfke, dehşet derece kin nöbetine tutulmuş polis; duymuyor…

  Tam da burada insanlar; yani zenciler çok ötelerden gelen ezilmişliklerini, dışlanmalarını, zincirlere vurulmalarını; sığındıkları müziklerle dengelemeye çalıştılar. Blues müziği de böyle sığınma alanlarından birisidir. Bu hissiyatı taşıyan Blues müzik sanatçısından bir şarkı dinlerseniz; bütün yakarışlardan geriye kalan o muazzam acılı, sancılı, korku dolu kültürü pekâlâ anlar ve hissedersiniz…

  Melih Cevdet Anday Amerikalı zenci şairlerden çevirdiği bir şiiri 1949 yılında Yaprak Dergisi birinci sayısında yayınlar;

“ Kalbim yaralı param parça
Asmışlar karabiberimi
Dört yol ağzına bir ağaca

Yaralı vücudu havada
Soruyorum beyaz İsa’dan
Söyle, ne fayda var dua’da?

Kalbim yaralı param parça
Sevda çırçıplak bir gölgedir
Budaklı, çıplak bir ağaçta.”

  Çalışmam biterken, B.B.King anısına onun bir şarkısını dinliyordum; pırıltılı mavi ceketiyle, siyah papyonu, parmaklarında büyük altın yüzükleri, beyaz gömleği, gri pantolonu ve şarkı ile iç içe geçmiş acılı terli yüzü, gitarın tellerline can ve ruh katmış parmaklarıyla; haykırıyordu; öldürmek yerine, yaşamı öven, yaşamı daha güzel yapacak müziğin ritmi ve sözcüklerin yüceliği içinde…

  Bu küçük,bu basit çalışma; George Floyd ve B.B.King anısına kaleme alınmıştır…

Güven SERİN  


21 Mayıs 2020 Perşembe

TRAKYA KARŞILAMASI


İNTERNETTEN



TRAKYA KARŞILAMASI

  Zurnanın, davulun, klarnetin ritmini özlediğimiz zamanlardan geçiyoruz. Sosyal alanlardan, sosyal etkinliklerden uzak, aynı zamanda klarnet ve davulla yapılan düğünlerin azalması, bu alanda yetişen zanaatkâr ve sanatçıların da kıt hale gelmesi anlamı taşıyor.

  Klarnetin, davulun sesi, coşku, heyecan taşıdığı kadar ayrı bir hüzün taşır; Trakya Karşılaması müziğini her dinleyişimde. Belki de hüzün ile sevincin ayrı bir öyküsü var bu oyunun gizeminde! Beyaz duvaklı gelin olmanın en bilinen özelliğiydi, evlerinden ayrılış anlarının gözyaşlı halleri…
  Çingene sanatçıların hünerleridir; davulun, klarnetin, keman ve zurnanın sesleri… Bir ayrılış öyküsüyle, bir kavuşma birlikteliğinin dönüşümü, kendi içtenlikleriyle anlatırlar; çalgılara ruh katan çalgıcılar-sanatçılar. Belki, bu oyunun, ezgilerini her dinleyişimde, gelinin ve anasının gözyaşlarını hatırlıyor oluşumdur bu hüzünlü karşılamadaki hissiyatım?

  Ya Trakya Çiftetellisi? Karşılamadan sonra çiftetelliyi dinledim; ardı ardına birkaç çeşidini... Karşılamadan geriye kalan hüznü, zarifçe bir kenara itmekle kalmadı, neşeye, sosyal hayata, bir arada eğlenen insanların içine; hiç oyun bilmezleri bile oyuncu yapacak kudrete davet etti; her daim ettiği gibi…

  Nereden estiyse, dün bilgisayarımı açıp, her iki oyunun müziklerini dinledim. İlk önce Trakya Karşılaması, sonrasına çiftetelliyi! Bir güzel hüzünlenip, bir güzel coştu içimin en kuytu çocuk köşeleri… Âlimin, şairin dediği gibi;

“ Her gün bir yerden göçmek ne iyi
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan akmak, ne hoş!

Dünle beraber gitti cancağızım,
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım…”

Güven SERİN 



20 Mayıs 2020 Çarşamba

DARÜŞŞAFAKA ÇOÇUKLARI





                           

DARÜŞŞAFAKA ÇOCUKLARI


  Şefkat Yuvası’nın-Cemiyeti’nin çocukları; ortaokul birinci sınıftan başlayıp, lise sona sınıfa kadar 1000’e yakın çocuğumuza sahip çıkıyor. (anne ve babası hayatta olmayan, maddi durumu yeterli bulunmayan, yetenekli çocuklarımıza ‘ fırsat eşitliği ‘) sağlanıp, çağdaş eğitim esaslarına göre okutulması, evrensel değerleri benimsetip ülkesine, topluma karşı yararlı bireyler hazırlayan bu kuruluşumuz 1863’ten beri; sizler sayesinde ayaktadır.

  Beş “Aydın, Uygar, Yetenekli” insanımız tarafından; ( Yusuf Ziya Paşa, Gazi Ahmet Muhtar Paşa, Vidinli Hüseyin Tevfik Paşa, Sakızlı Ahmet Esat Paşa, Ali Naki Efendi ) kurulmuş bu sivil cemiyetimiz; aynı zamanda şefkatin, akıl ve bilimle, spor ve sanatla yan yana gelince ne büyük mucizeye de dönüşeceğini anlatıyor; tam olarak yüz elli yedi yıldan bu yana…

  Yardımın küçüğü büyüğü olmaz. İstikrarlı ve inançlı olanı makbuldür, anlamlıdır, faydalıdır. Bir umut, bir çiçek, bir ağaç; belki bir orman… Bir çocuk, bir kurtuluş, bir toplum; belki de bir ülke, küllerinden var olma demek…

  Darüşşafaka Cemiyeti, yapılan her yardıma, insan ruhunu hiçbir para, eğlence ile sağlanamayacak bir TEŞEKKÜR belgesi gönderiyor. Sözcükler yardımıyla ortaya çıkan;
“ Sevgili Dürüşşafaka Dostu; … , diye devam eden belgenin ruhunda şefkat var.
Sözcükler, göksel bir vücuda dönüşüp, insan denen canlının bir yudum yaşam sürecinde çok anlamlı bir tohuma su verişinin hikâyesini,yüce bir heyecan içinde başlatıyor…

Güven SERİN 




14 Mayıs 2020 Perşembe

CADDELER ÇOCUKLAR İLE ŞENLENDİ





CADDELER ÇOCUKLAR İLE ŞENLENDİ

  Kırk gündür dışarı çıkmayan, çıkması yasak olan yirmi yaş altı ve altmış beş yaş üstü olanlar; sanki zaman durmuş, hafızamız silinmişliğine yaşamlarımızdan; caddelerimizde, sokaklarımızdan, park ve bahçelerimizden yok olmuşlar. Şehir ve ülke sağlığımız için kaçınılmaz olan yasaklar, öneriler şehir insanımızın büyük çoğunluğunun gayretiyle sorunsuz uygulandı.

  Şehrimizdeki karantina, yani yasak olmayan şehirlerle başlayan ulaşım serbestîsinin hemen sonunda ki Çarşamba günüyse, on dört yaş altı olan çocuklar, gençler de sokağa çıkmıştı. Meğerse sanki yıllar geçmişçesine çoraklaşan bakışlarım bu görüntüleri çoktan unutmuş. Sanki park ve bahçelerde, okul avlularında hiç çocuklar yok-muşçasına; ev ile atölye arasında yiyecek, içecek ve korku taşımakla geçirmişim onca haftayı…

  Ve o gün, sıcağın yaz sıcağını andırdığı gün; şehrimizin caddelerinin, sokaklarının eksik olan cıvıltıları tekrar yerine gelmişti. İnanılmaz bir görüntüydü; sanki kayıp kıta Atlantis tekrar yeryüzüne çıkmış olması kadar değerli ve heyecanlıydım… İnsan denen canlı, korkularla, yasaklarla ne çabuk hafıza ve hatıra kaybına uğruyor. Kendi öncelikli bencil telaşlarımız, toplumsal olanı, sosyal ve kültürel olanı derhal bir kenara bırakıyor.

  Etrafımdaki şenliğe; çocuk adımlarına, yüzlerine, anne, baba, nine ve dede telaşlarına bakınca içimdeki sevinç gözyaşları kendi met-cezir’ini oluşturmakla meşguldü. İnsanı gerçek manada insan yapan şeydi; diğer insanlar… Düşman yaratmak yerine iyilik üretmek, beklenmeyen, olağanüstü durumlarda, evrimsel bir faydaya dönüşüyor; insanın merhameti, insanın şefkati, insanın duyarlılığı bir kez daha gözden geçip; ağır ağır-usul usul evriliyor…

  Birde bunlara, duyarlı Belediye Başkanlarının başlattığı ;  “Askıda Fatura “ ödemelerindeki video çekimlerini izleme işi gelince; insan uygarlığının yüceliğini, iradeye dokunan bilinci tetikleyen merhametin içtenliğiyle; küçük bir dere basitliğinde, uçsuz bir okyanus gizeminde, bir sevinç çığlığı içinde, şehrimin güneşli caddelerinde kaybolup gittim…

  Meğer şair ( Özdemir Asaf ) ne kadar çok haklıymış;

“ İnsanlar, insanların içinde
İnsan’lara hasret yaşarlar.” Dizelerindeki gibi, tabi sınamalar, öze, insana, sevgiye yönelik her türlü seslenişi gün yüzüne çıkartıyor.

Güven SERİN 



5 Mayıs 2020 Salı

YA YA YA,ŞA ŞA ŞA; SAĞLIKÇILAR ÇOK YAŞA...


Resim; Melike Turgud (Rize Lisesi ) 



Notre Dame Katedrali ( İnternet) 

               YA YA YA, ŞA ŞA ŞA; SAĞLIKÇILAR ÇOK YAŞA…

  Kahraman yaratmayı sevdiğimiz kadar unutmayı da seviyoruz. Genlerimizden mi, göçebe kültürümüzden mi bilinmez! Bir mesleğin niteliğini, meslek sevgisini düzenli görmek, bilmek, istemek ve hissetmek yerine, başımıza bir hal gelince; göklere çıkartıyoruz.Diyeceksiniz ki; “ Bu kadar kusur kadı kızında bile bulunur.” Bulunsun elbet…

  2019 yılının Nisan ayı, Paris ve Katolik dünyası için tam bir kâbus zamanıydı. Katedrallerin Mono Lisa’sı kabul edilen Notre Dame Katedrali yanıyordu. Alevler her yanı sarmak üzereydi. Tarihi, dini ve efsane olmuş bu yapıyı birkaç saat sonra yerle bir edecekti. Paris’in itfaiyecileri iş başında canla başla uğraşıyorlardı. Altı yüz itfaiyecinin bir tek uğraşı-derdi vardı; bu güzel yapıyı bir an önce kurtarmak! Dokuz saatlik uğraştan sonra, temellerinden sarsılan yapıyı ciddi zarar görmüş olsa bile kurtardılar. Bütün Paris, Fransa ve Katolik dünyası rahat bir nefes almış, en kudretli düşmanlardan birisi haline gelmiş yangın-ateşle mücadele eden Paris itfaiyecileri kahraman ilan edilmişti. Başlarında bulunan General, subaylar ve bu destanı yazan itfaiye erleri, yangın sonucu şu yorumları yaptılar; “ Bizler kahraman değiliz! Sadece görevimizi yaptık!”

  Görevin kutsallığı, görev bilincinin erdemi ne yüce şeydir. Her daim unvanlara takılı kalmış, büyük binaların, araçların sarhoşu olmuş insanlığın sınanma anları; kıyamete benzeyen Covıd–19 gibi salgınlar sağlık çalışanlarının önemini gözler önüne serdi. Çünkü canımızı, ruhumuz ile kurtaracak insanlardı. Zaten bunun için eğitim almış, bu iş için yemin etmiş ve bu işten yaşamlarını, yaşama ait hayallerini karşılayacak kazancı elde ediyorlardı. Böyle özel durumlarda, iş; iş olmaktan öte geçer ve insanın içinde büyüyen “kurtarma, yaşatma” onuru filizlenir. Sağlık çalışanlarımızın da filizlenip kök salıp, çok büyük bir gövde oluşturduğu gibi…

  Böylece onları kahraman ilan ettik. Gecelerin içinden balkonların serin yerlerinden alkışladık belli saatlerde. Tam olarak, onların büyük ve zorunlu ihtiyaçlarını bilmeden; günün soylu korkularına ve taşkın alkışlarına kapılıp sel olarak; bolca alkışladık… Bilirsiniz, daha önce Öğretmenliği de kutsal kabul edip, şimdi neredeyse çile çeken bir meslek haline dönüştürdük…

  Mesleğini en iyi yapan insanların en hakiki ödülü zaten sahada; yani o işi yaptıkları yerde; gün gibi doğar. Onların kalpleriyle birlikte ruhlarını da ısıtır; kurtulan canlının can alıcı saygı ve sevgi kokan bakışları. Asıl olan; her mesleği yüceltmek ve önemsemek. Onların ÖZLÜK HAKLARINI, hak ettikleri ücreti en üst seviyeye, uygar ülkelerin durumuna çekebilmek…

  Bir mesleği yüceltip, diğerini yok saydığımız an; buğday, arpa, patates, soğan üretecek insan bulamayız. Şimdi olduğu gibi! Çiftçiyi, köylüyü hor gören yaşam yoksulluğu içinde bırakmanın bedeli; büyük göçler oldu. Hâlbuki köylerimiz tam da köy kente dönüşme zamanını; yolu, elektriği, suyu yakaladığı vakitler; şehirli olmaya koştular. Onlar koşarken;
 “ Köy yumurtası, köy ekmeği, köy tereyağı, köy peyniri” de kendi yokluğuna, zirvesine, efsane olacak kıtlığına doğru akıp gitti…

  Meslekleri yüceltmek nasıl olur? Hak ettikleri hakları vererek! Mağduriyetleri önleyerek. Onlara güvenerek…

  Şekspir, Yeter Ki Sonu İyi Bitsin, oyununda bir yerde haykırır;

“ Hepsi bitti; tek söz istemiyorum geçmiş zamandan.
Şimdi hemen işe girişmeliyiz;
Yaşlandık artık, çabuk karar vermeliyiz,
Zamanın işitilmeyen, sessiz ayak sesleri,
Biz onu etkilemeye zaman bulamadan,
Belli etmeden yaklaşıyor bize.”

  Son sözü yine Şekspir söylesin; tüm zamanlara ait bir esinti ve yüreklilik içinde;

“ Soyluluk hemen her mezar taşına yazılan,
Bizleri tutsak eden, akıl çelen bir sözcüktür sadece,
Aldatıcı, ölü bir ganimettir;
Soyluluk toz toprağa karışmış, unutulmuş,
 Soylu kemiklerin
Çoğu kez suskun mezarıdır (…) “

  Bu çalışmada, sağlık çalışanların görev bilinci ve insan sevgisi içerisinde yaptıkları mücadeleyi en iyi anlatan karikatürlerden birisini de paylaşıyorum. Rize’den lise öğrenimi gören Melike Turgut’un çalışması, ne çok sözcüğü-onuru, alkışı ve hissiyatı bir araya getiriyor.

Güven SERİN 





27 Nisan 2020 Pazartesi

OTHELLO KAYBETTİ,BİZ KAZANDIK MI?


İnternet





                               OTHELLO KAYBETTİ BİZ KAZANDIK MI?


  Nasıl der şair; “ Yakalarındaki karanfilli ibneler beni aldatmıyorsa (…) “ Dünya durduğu sürece Shakespeare ( Şekspir ) hep yaşayacaktır. Yaşamın içinden çekip çıkardığı duygu biçimlerini, oyunlarına ve oyuncularına öyle bir aktarmıştır ki; her gün ölümler yaşanırken, onun eserleri dipdiridir…

  Othello’yu Hamlet’in yansıması kabul eder eleştirmenler. Othello etkisinden söz eder bilim insanları. Othello, hem yüreği, hem de bileği güçlüdür. Yenilgisinin yegâne sebebi kıskançlıktır. Birçok insanın sonunu getiren, vahşi zamanlardan kalmış soylu kıskançlık, aklı-iradeyi körü körüne yok sayar… Ne korkunç sebebi vardır; şeref, namus, onur diyerek, birçok masumun akıtılan kanları, bir türlü huzur bulmamış ruhları; nice iyi insan tarafından tıpkı Othello gibi, kıpkırmızı bir kıskançlık içinde işlenir, kendi unutulmaz trajedisini geride bırakır.

  Yıkılan devletlerin, yok olan milletlerin ve tarihe karışan imparatorlukların insan zaaflarının başköşesinde oturur kıskançlık duygusu. Öyle bir yerleşmiştir ki tahtına; Babil Kulesi, Sümer, Roma, Bizans, Osmanlı, Selçuklu yıkılır da o bir türlü yıkılmaz; kendi adından söz ettirir, zamanların-olayların kokuşmuş badirelerden sonra silkinir ve tekrar yeni görevi için başka suçlar işlemeye hazırlık yapar.

  İnsanı farklı kılan şey; zaafları; kumara, içkiye ve sınırsız eğlenceye olan düşkünlükleri; tıpkı Othello’yu korkunç sona hazırlayan kıskançlığı körükleyen nefret gibi, zapt edilmedikleri vakit; her türlü saltanat, bükülemeyen bilek, güçlü görünen iyi yürek; yok edilmeye ve olmaya mahkûmdur… Kötülük ne içkiden, ne kumardan ne de eğlenceden gelir yüce insana. Durmasını bilmemenin, duygu karmaşıklığı içinde, tatminsizliğin korkunç erişimi içerisinde, en dondurucu dağların buzlarına sürer askerlerini; bir destan yazacağım derken; Sarıkamış trajedisini; akılsızlığını not düşer tarihin hüzünlü sayfalarına…

   Othello’nun yüreği de, bileği de güçlüydü. Sevmişti sevdiceğini. Yerine getirmişti verilen bütün görevleri; gününü gün etmeden layıkıyla ününe ün katmıştı. Ta ki, Şekspir O’nu, insanlık için gözden çıkarıp, kıskançlık denen ilkel duyguya yenilene, nefretin iş başında olduğunu anlamayacak kadar saflığa, otokontrole uzak kalışına kadar…

  “ Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!” Hiçbir hata, suç sebepsiz değilmiş gibi görünür. Ayrıntılar ise, bize dört yüz yıldır dokunan, hatta dürten Şekspir oyunlarında gizlidir. Sınırsız saflığa mı teslim olalım; yoksa sorgulamaya mı? Doğruya erişebilmenin kıymetli bilgisini, Kaf Dağının ardında bile olsa aramanın yolcusu mu olalım; yoksa sınırsız şehvetin, kurnazlığın ve kıskançlığın pençesinde yüreğimizi kendi ellerimizle deşecek hançeri mi bileyelim?

  “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu…”

Güven SERİN

22 Nisan 2020 Çarşamba

ÖLÜ,BAZEN TÜKENMEZ BİR HAZİNEDİR



Fotoğraf; Ahmet Süheyl Ünver
Tıp Tarihi


                 ÖLÜ, BAZEN NE TÜKENMEZ HAZİNEDİR, YARABBİ!


 


     Ölüme dair ne çok şey varsa, ölene dair de o kadar çok şeyler vardır. Ölümle birlikte bütün savaşın bittiğini sanır,”Ölümlü “olduğumuzun değerli hatırına birkaç saatliğine geri çekilir: Peygamber duruşu, görgü ve bilgisi içinde büyük bir insan duruşu içinde, ölümün ölümcül haline bakarken, yaşamın içinde kaldığımız için bıyık altı tebessümü içinde yine ve yine; “YARITANRI” kılığında büyük laflardan öte büyük yorumlar yaparız…

  Reşat Nuri Güntekin’in Miskinler Tekkesi, insana dair çok şeyi anlatıyorken, bir ölünün, insana sunduğu hazineyi de bir güzel gün yüzüne çıkartıyor. Mezarlıklar, ölüm törenleri adına herkesin bir sürü hatırası vardır. Oradaki insan manzaraları neredeyse hiçbir yerde yoktur… Bir süreliğine savaşa ara vermiş, artık dünya malının dünyada kalacağına ”GÜYA!” inanmış insanların ulvi konuşmaları duyunca “Nutku Tutulan” insana dönersiniz.

  Yıllar önce hiç aklımdan çıkmayan çok önemli bir cenaze töreninin merkezindeydim. Ne yapacağımı bilmez bir halde, öteden beri saygı duyduğum ölüme en derin saygı ve sevgilerimi sessizce sunmak isterken; eş dost beni rahat bırakmak gibi niyetleri olmadığını her fırsatta; beni uyararak yaptılar; “ Bak, filanca geldi; git karşıla!” Bu filancalar içinde; dönemin Valisi, Kaymakamı, Milletvekilleri, Ağaları, Beyleri, tanıdığım tanımadığı bir sürü insan vardı. Küçük bir kıyamet toplantısı gibi bir şeydi…

  Ölenin ailesinden başka en derin acıyı yaşayan bir ihtiyar hafızama derin bir iz bırakacak bir sarılış içinde boynuma sarılıp ölenin kendisini çok sevdiğini, onu bir oğul gibi sevdiğini söyleyerek beni bir kez daha şaşkınlığa uğratmıştı.

  Mezarlık, çelenkler sayesinde çiçek bahçesine dönmüştü; yüzlerce “ÖLÜM MESAJI” Herkes ölümün kendisiyle bir kez daha yüzleşiyor, ölenin çok genç yaşta öldüğü üzerine bildik tanıdık konuşmaları yapıyordu.

  Aynı ailede dört ay sonra başka bir “Ölüm Töreni” ne katıldım. Bu sefer dört ay önce ölenin oğlu; 33 yaşında, bize ait ölümsüz yaşamdan ayrılmıştı. Dört ay önce dopdolu olan cenaze evi, şimdi dört ay öncesinin yarısını bile doldurmayan cılız, küçük bir kalabalık tarafından doldurulmuştu. Ölünün ardından ağlayanlar; yine ölünün çok yakını olan ailesinden başkaları değildi… Üstelik mezarlıkta çelenge dair hiçbir şeycikler de yoktu…

  Edebi bir İÇ çekiş içinde bütün olanları, bitenleri en küçük kırıntısına kadar gözlemliyor, yaşamla ölüm arasındaki incecik çizginin içinde yazan, düşünen bir insan olmanın kuytu ve güvenli limanına sığındım…

  Aynı ailenin iki ferdi; baba ve oğul dört ay gibi kısa sürede uğurlamış artlarından ne çok hüzün gösterisi yapılmıştı. Kimisi birkaç saat; yaz yağmuru kadar, kimisi birkaç gün sürdü. Ve sonra, ölülerin ardında bıraktığı borçlar yüzünden 150 yıllık bir ailenin talan edilmesi, yağmalanması; kanunlara uygun bir şekilde; herkesin bilip bilmediği, duymadığı; körlük ve sağırlık aynı zamanda koca bir bencillik içinde gerçekleşti.

  Bütün bunları nereden biliyorsun? Düşünceleri içine girmiş olanlar varsa; tıpkı Haldun Taner gibi edebi bir itirafı siz değerli okuyucular ile paylaşmak adına; ölen bu kimseler; benim babamla kardeşimdi; oradan biliyorum…

   Gelelim ölülerin; cenaze arkasında yürüyenlerin hissiyatına. Bütün hırslardan temizlendikleri zamanlardır. Günahsızlığa, ağırlıksızlığa ulaşırlar. Sükûnetin keyfini çıkartarak, servilerin uğultuları ve baskın kokuları arasında yepyeni insan olurlar. Bu süre ne kadardır? O gün dahi bitebilir; günahlarına, hırslarına, gafletlerine kaldıkları yerden; daha cenaze dönüşü dahi başlayabilirler…

  Vaktiyle bir bin başı ölmüştür. Reşat Nuri Güntekin o zaman küçük bir çocuktur. Büyükannesi O’nu alıp cenaze evine götürmüştür. Binbaşı’nı ihtiyar kalfası, karısı ve kızı Reşat Nuri Güntekin’in büyükannesini görünce ağlamaya, bağırmaya başlamışlar;

“ Ne olacak halimiz? Kapıdaki çifter çifter askerler gitti! Tayın ekmekler gitti;tayın yağları gitti!..” Esas giden binbaşı olduğu halde, kimse ondan söz etmiyordu… Ölüm böyle bir şey; yaşama dair ne büyük bir buluş ve hizmet ettiğini ölmeden önce kavrayıp ona göre bir parça özümseme, takdir ve tedbir içinde yaşama sanatına hizmet etmek gereklidir diye düşünüyorum.


Güven SERİN    

20 Nisan 2020 Pazartesi

SERÇELER GERİ DÖNDÜ




SERÇELER GERİ DÖNDÜ

  Sabahın en taze saatleri; şafak gecenin içerisinden soyunup güne gelme vakti serçeler, geri dönmüş olmalarının çığlık şenlikleri içerisinde; inanılmaz şamata yapıyorlar. Bu, şakıma sesleri, kuş bilimcileri açısından üreme-buluşma heyecanı anlamına geliyor. Benim için ise öteden beri alışık olduğum sesleri, geçmişten gelen değerli anıların, güne süzülmesi anlamı taşıyor.
   Arka bahçenin kuytuluğu, alçak gül fidanlarının ağaca benzer halleri, serçeler için bulunmaz bir buluşma yeridir. Üst çatıları çoktan kapmış olan kargalar, martılar, saksağanlar ve güvercinler; serçelere ancak sığınacakları küçük bir yer bırakmışlar. Serçe nüfusunun fazlalığı çiftçiler için ayrı bir dert-tasa anlamı taşıyorken, doğanın doğal dengesi, her daim çoğalanı, kendi içerisinde zamanı geldiğinde azaltır veya yok eder. Asıl sebep, insan olunca, insani acılarımız, sancılarımız da her daim fazla olacaktır.

  Serçelerin şafak ayini kim bilir kaç yüz bin yıldan bu yana aynı tekrarı; şenliği-şöleni sergiliyor; yaradılışa olan büyük saygının içgüdüsel gösterisi; tıpkı, Sümer medeniyetinin binlerce yıl önce yazdığı aşk şiirleri gibi geri dönmüş serçeler buluşma ve birleşme anının tadını çıkartıp, kendilerince dualarını yapıyorlar;

“ Güvey, canımın için
Gönül açar güzelliğin, bal gibi tatlı,
Aslan, canımın içi,
Hoştur güzelliğin, bal gibi tatlı.

Beni esir ettin, titreyerek önünde durayım,
Güvey, yatak odasına götür beni,
Beni esir ettin, titreyerek önünde durayım,
Aslan, yatak odasına götür beni.”

Güven SERİN