KÂİNAT
VE İNSAN ARASINDA: BİTMEYEN TÜNELLER
Kâinat; uçsuz bucaksız bir yolculuk… Ne başı belli ne de sonu. İnsan aklının sınırlarını iyice zorlayan, hatta çoğu zaman onu aşan bir genişlik. Bazı bilim insanları boşuna dile getirmiyorlar bu sözü:
“Kâinat korkunç bir yer israfıdır.” Acaba öyle mi? Bilinmez, bilmeyiz…
İlk duyduğumda bazı bilgileri biraz abartılı buldum. Bilgi ve algılarım biraz zaman geçince, bu düşüncelerin içinde bir parça hayret, bir ürperti, bir yalnızlık hissettim. Öyle böyle değil; bu sonsuzun içinde sonlu bir bedenin zihni bu anlayışın galibi olamaz. Bu kadar büyük bir sahnede, bu kadar küçük bir varlık olmak: Bunu kolay kolay kabullenmesem de, çaresizliğin baş eğmesi içinde kabul etmiş görünüyorum.
Zaman zaman zihnimin kıyıcığına gelip de kâğıda dökemediğim sorularım oluyor. Sanki o sonsuzun küçük parçasının sormak isteyip de soracağı sözcüğü bulamaması gibi… Ama şimdi, o sorulardan birisini soruyorum:
“İnsanın, insanlaşma yolculuğu için daha kaç tünel geçilecek?”
Cevabı vermek mümkün mü? Mümkün değil. Çünkü insan denen varlık, henüz tamamlanmış bir öykü değil. Belki de halen yazılmakta olan bir taslağız! Her yüzyılda biraz daha değişen, dönüşen, kimi zaman ilerleyen, kimi zaman geriye düşen bir varoluş hali.
Ama bir gerçek var ki, onu düşündüğümüz vakit insanın sesi kısılıyor:
Yıldız tozlarından gelmiş olmak; belki de o büyük yaratıcıyı anlamak için daha çok; din bilimlerini, evren bilimlerini anlamaya çalışmalıyız. Yazmak, içimdeki sessiz haykırışı anlatmak istemem şiirsel bir ifade tutkusu için değil. Milyarlarca yıl süren bir serüvenin, patlayan yıldızlarının, savrulan parçacıklarının, yeniden birleşen elementlerini daha çok anlamalıyız. Gökyüzüne bakınca gördüğümüz o ışıklar, aslında bizim geçmişimiz… Ve bu geçmiş karşısında çaresizim.
İnsan, kendini anlatmaya çalışırken bile eksik kalıyor. Ya bu gezegendeki gerçeğimiz? Suyun içinden gelen hikâyemiz? Bir zamanlar tamamen o büyük suların küçük bir parçasıydık. Suyun altında başlayan o yolculuk; hücreyle, çoğalmayla, dönüşümle ilerleyen o uzun yolculuk… Bugün karadaki sorgulayan varlığımız, köklerine gitmek isterse o büyük suların derinlerine uzanmak zorunda kalacak. İçtiğimiz her yudumda, bedenimizin çok büyük kısmında, hatta gözyaşımızda bile o derin geçmişin izi var.
Bu hikâyeyi tam olarak nasıl anlatmalı? Nasıl kurmalı cümleleri? Haddini aşmadan… Çoğu zaman bilimkurgu gibi geliyor. Ama değil. Tam tersine, elimizde olan en gerçek hikâye belki de bu.
İnsan kendi hikâyesini kavramakta zorlanıyor. Çünkü hem küçük hem de çok büyük… Bir yandan bir toz zerresinden söz ediyoruz, diğer yandan da kâinatı sorgulayan bir bilinçten…
Bu çelişkilerin içinde ilerlerken, bir tünelden çıkıp diğerine giriyoruz. Her tünelde bir soru, her çıkış başka belirsizlikleri de beraberinde getiriyor. Belki de insanlaşma denen şey; bu sorulara cevap aramak yerine, o tünellerden geçmeye devam etmek… Cevapları kesinleştirmek yerine, soruları daha anlaşılır hale getirmek…
Bu konuda belki de yapabileceğim en dürüst cümle: Bilmiyorum… Buna rağmen düşünüp yazıyorum. Gökyüzüne bakınca da susuyorum. İçimdeki elementlerin oralara ne kadar susadığını hissederek; ancak susarak anlatacağım bir gerçek: Bilmiyorum…
Belki de susmak; bazen en iyi anlatma biçimidir; yazmak gibi…
Güven SERİN

























