TEKİRDAĞLI SİSYPHUS
Tekirdağ limanında ilk önce rüzgârı ve irili ufaklı tekneleri tanıdım. Sonra da onların öykülerini dinledim. Sonra, iğde, tepelerden, dağlardan yayılan kır kokularını… Tuz, mazot, ıslak halat, balık kokan ağlar ve çayın buharı birbirine karışırdı. Bir zaman sonra bu kokuların içinden geçen yüzleri de ayırt etmeye başladım. Kimi aceleci, kimi beklemede, kimi hâla bir şeylerin peşinde, kimi ise suskun… Bazıları da durmayı çoktan büyük badireler atlatarak durmayı öğrenmiş.
İşte o adamlardan birisidir o.Yıllar önce balıkçı barınağı olarak bilinen sabahçı kıraathanesinde tanıdığım, şimdi ise şehrin daralan ritmiyle birlikte kendini sadeleştirmiş bir hayatın içinde neredeyse her gün gördüğüm birisi… Her gün aynı caddede, aynı saatlerde, aynı duruşla ya yürür, ya da oturur. Ne bir yere yetişir, ne de bir yerden kaçıyor görünür. Onu izlerken zihnime düşen ilk şey, garip bir denge, uzlaşma hissidir: Ne eksik, ne fazla.
Oysa anlattıkları ve yaşadıkları hiç de öyle değildir. Bir zamanlar genişleyen işlerden, onlarca çalışanlardan, büyüyen hesaplardan, şehir şehir dolaşan sofralardan söz eder. O,Tekirdağ’ın tanınmış ailelerinden birine mensuptur. Hikâyesi, sadece kendisine ait bir geçmiş değil; başkalarının hafızasına yer etmiş bir gerçektir. Zenginliği de bilinir, kaybedişi de…
Bu yüzden, onun bugünkü hâli daha da fazla dikkat çekiyor. Çünkü şehrimizde insanlar sadece yükselişleri değil, düşüşleri de konuşmayı sever. Hele ki tanınmış bir aileden geliyorsanız, hatalarınız sadece size ait sayılmaz; sokakların, caddelerin bile diline düşer. Böyle bir ortamda insan ya kendini savunur, ya da birilerine hesap vermeye çalışır. O ise, hiçbirini yapmaz…
Ne bir açıklama, ne bir sitem… Ne de kendini temize çıkarma, haklı bulma çabası… Ne gariptir ki bu hali, bu suskunluğu, onu dokunulmaz kılıyor. Kimse dönüp de ona “nerede hata yaptın?” diye sormaz. Çünkü ortada savunulacak bir telaş yoktur. Kabullenişi o kadar sahici, o kadar samimidir ki, dışarıdan gelecek bir yargı, sanki havada asılı kalıyor. İnsanlar, onun geçmişini bilir ama yüzüne vurmaz. Belki de nadir olan bir şey, bir insanın kaybedişi değil; kaybediliş karşısında tavır konuşulmaz hale gelmiştir.
İşte, yıllardır onu tanıyan birisi olarak şu düşünce içinde olmaktan geri durmuyorum: Bir insan, hatalarından çok onları taşıma biçimiyle mi yargılanır?
Onun hayatına dışarıdan bakan biri için bu öykü, inişli çıkışlı ekonomik ve sosyal bir serüven gibi görünüyor. Ama biraz daha yakından bakınca, bu inişin bir çöküşten çok bir iniş kararı olduğunu görmek mümkündür. Sanki yüksekten uçmasının baş döndürücü sarhoşluğunu bir gün kendi elleriyle bırakmış gibi… Ya da hayat, o hızın içinde ona görünmeyen bir duvarı göstermiştir.
Belki de o “kaza” tam da burada yaşanmıştır. Bir iflas, bir yanlış ortaklık, bir hesap hatası… Hangisi olduğunun ne önemi var! Asıl anlatmak istediğim o kırılma anından sonra, insanın ne yaptığıdır. Çoğu insan o noktada öfkeye sarılıyor. Kimi geçmişi, kimi kendini suçlamaya bayılır. O ise hiçbirini yapmamış gibi dimdik ve huzur içinde duruyor. Ne geçmişiyle kavga ediyor, ne de onu kutsuyor.
Onun bu halleri, beni ister istemez Sisyphus’a kadar götürdü. Günlerce mitolojideki adamla onu yan yana getirip aradaki benzerlikleri anlamaya ve aramaya çalıştım. Ama bizim Tekirdağlı kahramanımız, öfkeyle o kayayı yukarı, dağın tepesine sürükleyen Sisyphus değildir. Daha çok, taşı her gün aynı yere götürürken onun ağırlığıyla kavga etmeyi bırakmış bir görüntüsü… Belki de taşı artık “yük” olarak görmeyen bir insan.
Çünkü tekrar, her zaman ceza değildir. Aynı sokakta yürümek, aynı çayhanede oturmak, aynı yüzlerle selamlaşmak; bunlar dışarıdan bakılınca bir daralma gibi görünüyor. Oysa kimi insanlar için bu, dünyanın gürültüsünden, şehrin şamatasından çekilmenin, belki de sonsuzun sonunu hissetmenin en sade yoludur. Bir tür iç düzen kurma çabası, belki de başarısıdır…
Onu izlerken, sıklıkla bazı düşüncelere takılıyorum: İnsan alıştığı için mi huzur bulur, yoksa kabullendiği için mi?
Bu sorunun cevabı belki de onun yüzünde saklıdır. O yüzde, ne bir bezginlik ne de bir yapay neşe var. Daha çok, yerini bulmuş bir dinginlik… Stoacıların yıllar önce tarif ettiği türden bir hal.(Kabulleniş ve sükûnet ) Hayatın getirdiklerini değiştirmeye çalışmadan, onlarla birlikte akmayı seçen bir tutum.
Düşününce anlamakta zorlanabiliriz. Bir zamanlar çok hızlı yaşamış, şehirde doğru dürüst kimsele pahalı, lüks araç yokken, o araçlarla şehirden şehre adeta uçmuş bir insandan söz ediyorum. Bugün dar bir gelirle, sınırlı mekânlarda, ama eksilmeden var olması… Burada sadece ekonomik küçülmeden söz etmiyorum, arzuların da terbiye edilmiş olmasından söz ediyorum.
Tekirdağ’ın bildik sokak ve caddelerinde yürürken, onu her görüşümde aynı şaşkınlık içimde yeniden yeşeriyor: İnsan, gerçekten vazgeçtiği şeyler kadar mı hafifler?
Bence o,şehrin görünmeyen öğretmenlerinden birisidir. Ne kürsüsü vardır, ne de öğrencisi… Ama her gün aynı caddede yürüyerek, aynı sade hayatı yaşayarak, sessiz bir ders verir: Hayat, büyüterek değil; bazen küçülerek anlaşılır.
Tekirdağlı Sisyphus gereksiz hiçbir şeye cevap vermez. O,sadece yürür ve belli mekânlarda çok iyi bir dinleyici, anlatıcı olarak tebessüm içinde her gün aynı dersi, ders zili çalmadan veriyor…
Güven SERİN

























