29 Temmuz 2026 Çarşamba

DONKİŞOTLUK YAPMA

 


                                    DONKİŞOTLUK YAPMA

  Neredeyse dünyanın her ülkesinde söyleniyor artık. Belki bir kahvede, belki bir mecliste, belki de bir annenin oğluna kızarken söylediği bir cümlede. Ama esas ilginç olan ise; çoğu insan bu sözün hangi toprağın ürünü olduğunu bile bilmemesi… Yine de herkes aynı duyguyu ifade etmek istiyor:

“Gerçekçi ol.”,”Hayat bu kadar romantik değil.” ,”Boşuna savaşma.”

  Kendi düşünceme göre mesele tam da burada başlıyor sayın okuyucu. Bilirsiniz ki insanlık, biraz da Donkişotluk yapanlar tarafından ilerledi. Sadece yel değirmenlerine saldırdığı için değil; başkalarının değirmen gördüğü yerde başka ihtimaller aradığı için…

  Bir insanın düş kurmasıyla, deli ilan edilmesi arasında çok ince bir çizgi var. Toplumlar, çoğu zaman o çizgiyi cetvellerle çizmeye çalışırlar. Oysa yaşam, sadece cetvelle yürümüyor. İnsan ruhu da öyle…

  Bugün fazlasıyla “mantıklı” bir çağdayız. Görünüşte her şey hesaplı. Her şey ölçülü. Her şey verimli-karlı olmak zorunda. Bir çocuğa bile önce “işe yarar mı?” diye soruluyor artık. Oyunlar bile kariyer planlamaya dönüşüyor. Neredeyse kimse gökyüzüne uzun uzun bakmıyor; bakamıyor. Çünkü karlı görünmüyor…

  İnsanın sadece gerçekle yaşayamayacağına inananlardanım. Bazen gerçek, kuru ekmek gibidir; yaşatır ama ruhu beslemez. Düş ise su gibidir. Bazen görünmez ama eksikliği derhal hissedilir.

  Donkişot’u sadece yel değirmenleriyle uğraşan bir deli sanmak, çok büyük bir kolaycalıktır. Donkişot sadece bir şövalyenin hikâyesi değildir; belki de insanın en eski sancılarını anlatır:

“İnsan gerçeğe rağmen nasıl hayal kurabilir?”

  Öncü insanlar, özellikle bazıları; herkesin sustuğu yerde konuşurlar. Herkesin normalleştiği yerde itiraz ederler. Herkes aynı yönde giderken başka bir patikaya saparlar. Onlara önce “uçuk” denir ve sonra “hayalperest” ,bazen de “deli” denir…

  Tarihe bakarsak bu garipliği bir parça anlama kazancı yaşarız. Dünün delileri bugünün dâhileri olabilir bazen…

  Bugün gökyüzüne çıkan roketlerde de biraz Donkişotluk vardır. Bir zamanlar insanların büyük çoğunluğu uçmanın bile delilik olduğunu söylerdi.

  Galileo Galilei, dünyanın döndüğünü anlatırken sadece bilimi anlatmıyordu, çağının duvarlarına da çarpıyordu. Bugünün çocuklarının okulda öğrendiği gerçek, o günün Donkişotluğu değil miydi?

  Vincent van Gogh, hayattayken neredeyse hiç anlaşılmadı. Resimlerinin çoğu küçümsendi. Ama o renklerden vazgeçmedi. Bugün milyonların önünde durduğu tablolar, bir zamanlar “fazla tuhaf” bulunuyordu.

  Sabahattin Ali, insanın iç yalnızlığını ve toplumun görünmeyen yaralarını yazarken fazla gerçek, fazla cesur bulundu. Bugün hâla çok okunuyorsa, biraz da o inat yüzünden.

  Belki de en büyük Donkişotlardan biri, Tevfik Fikret idi. Birçok kimsenin susmayı terci ettiği dönemlerde, o sürekli “ferda” diyordu; yani yarın… Henüz gelmemiş, ama gelme ihtimali olan o gün… Karanlığın içinden bile çocuklara, akla, bilime, özgürlüğe sesleniyordu. Onun şiirlerinde sadece öfke değil; inatçı bir umut vardır.

  Bazı insanların yaşadıkları çağlara sığmadığını biliyoruz. Onlar biraz sonrası için yaşarlar. Bu yüzden çağdaşları tarafından anlaşılmaz olurlar. Bugünün düzenine fazla gelen insanlar, birkaç on yıl sonra alkışlanırlar. Ve bazen yüz yıl sonra anlaşırlar…

  Demek ki bazen dünya, değirmenlere saldıranları değil, o değirmenlerin arkasında görünmeyen düzeni fark edenleri de hatırlatıyor bizlere.

  Görünen odur ki insanlık, hep biraz hayal kuranların omuzlarında ileriye doğru gitti. Gerçeği değiştirenler, çoğu zaman gerçekle kavga ettiler.

  Sanıyorum sorunumuz, Donkişot olmak veya olmamak değil. Sorunumuz, hayatımızın tamamının hesap makinesine dönüşmesine izin vermemekte…

  Asıl tehlike, Donkişotluk yapmak değil artık! Hiç Donkişotluk yapmamaktır…

 Güven SERİN 


 

  


28 Temmuz 2026 Salı

DİSİPLİNİN SESSİZ DİLİ

 


                                        DİSİPLİNİN SESSİZ DİLİ

  Yolculukların insana katkısı çoktur; saymakla bitmez. Hem şehirleri, hem de insanları daha iyi tanımamıza yardımcı olurlar.

  Geçtiğimiz günlerde yaptığımız gezi boyunca yüzlerce kilometre yol kat ettik. Dağları, ovaları, vadileri, meşe koruluklarını, şehirleri, kasabaları geride bırakırken zaman zaman kısa dinlenme araları verdik. Kimi zaman büyük şehirlerin girişlerinde, kimi zaman küçük Anadolu kasaba ve köylerinin kıyısında durduk. Yol boyunca farklı işletmeler gördük, farklı mekânlara uğradık.

  Bazı mekânlarda bizi karşılayan şey sadece bir hizmet değil, bir kültür olduğunu ısrarla söylemek isterim…

  Özellikle Shell istasyonlarında dikkatimi çeken bir şey vardı. Farklı şehirlerde bulunmalarına rağmen aynı düzeni, aynı temizliği, aynı özeni görmek; faklı bir disiplini hatırlatıyordu. Mekânların görünümü, çalışanlarının tavrı, müşteriye yaklaşım biçimi ve genel atmosfer insana bir rastlantının değil, yerleşmiş bir kültür anlayışını ifade etmeye yetiyor.

  Anadolu insanında da bu özelliği gördüğümü söylemek isterim. Öncelik, misafirini rahat ettirmek istemesi; yüzyıllara dayanan misafir anlayışı da böyledir. Gelen misafirin önce gönlünü kazanır ve sonra rahat ettirmek ister. Bir bardak çayı, kahveyi, içten bir tebessümü ve samimi bir “hoş geldiniz” sözünün değerini çok iyi bilir. Ticaretin en eski kurallardan birisi de belki burada gizlidir: Önce memnun et.

  Bilirsiniz, insanlar çoğu zaman satın aldıkları ürünü değil, kendilerine nasıl hissettirildiğini hatırlarlar.

  Bu gözlemlerimi birleştirince Shell’in hikâyesine daha da sokulmama neden oldu. Bugün dünyanın dört bir tarafında faaliyet gösteren bu kuruluşun kökleri,1833 yılında Londra’da deniz kabukları ticareti yapan mütevazı bir işletmeye kadar ulaşıyor. Hatta bu kuruluşun adı da o günlerden bugüne geliyor; “Shell”,yani deniz kabuğu…

  Aradan geçen yaklaşık iki yüz yıl boyunca dünya çok değişti. Savaşlar; çok büyük katliamlar yaşandı, teknolojiler değişti, ülkeler birbirine daha da yakınlaştı. Fakat bazı kurumlar ayakta kalmayı başardı. Bunun nedeninin sadece sermaye olduğunu ve teknolojik büyüklükten kaynaklandığını düşünmüyorum. Asıl neden, yıllarca korunan bir çalışma kültürü, disiplini ve kurumsal hissiyat, bellektir…

  Bir kurumun yüz yılı aşan ömrü, her gün üretilen güven duygusuna bağlıdır.

  Belki de sırf bu yüzden yolculuk boyunca farklı şehirlerde karşılaştığım düzen ve hizmet anlayışı bana tesadüf gibi görünmedi… Biliyoruz ki kurumlar da insanlara benzer; karakterlerini bir günde, bir ayda oluşturamazlar. Yılların biriktirdiği alışkanlıklar, ilkeler ve çalışma disiplini onların görünmeyen omurgasını meydana getirir.

  Bir işletmenin büyüklüğü devasa tabelalarla ortaya konamaz. Anlatılamaz… Asıl büyüklük; yüzlerce, binlerce kilometre ötede, başka şehirlerde bulunan bir şubesinde de aynı güven hissini verebilmek, sunabilmektir. İnsanlar kapısından girerken neyle karşılaşacaklarını bilmesi, belirsizlik yerine güven duyması çok önemli bir değerdir.

  Hayatın her alanı da böyle değil midir? Bir öğretmenin sınıftaki disiplini, bir ustanın işçilikteki titizliği, bir çiftçinin toprağa gösterdiği özen, bir esnafın sözündeki sağlamlık, ya da bir yazarın kalemindeki dürüstlük… Bunların hepsi aynı kaynaktan beslenir; disiplin ve istikrar…

  Bu yazı, bu çalışmam bir akaryakıt istasyonu markasından çok daha başka şeyler anlatıyor olmalıdır siz değerli okuyuculara. Asıl olan, hangi işi yaparsak yapalım, onu saygıyla yapabilmektir. İnsan yaptığı işe değer veriyor, karşısındaki insanı önemsiyor ve bunu her gün aynı özenle sürdürebiliyorsa, geriye sadece kazanç değil; güven de bırakıyor.

   Ve güven, bugün hâla dünyanın en değerli sermayesidir.

Güven SERİN 

 

 


25 Temmuz 2026 Cumartesi

SAİT FAİK'İN ADASI

 





SAİT FAİK’İN ADASI, FİKRET’İN AŞİYANI, VELİ’NİN BOĞAZI

 Bir şehir, sadece yollardan, binalardan, taşlardan oluşur zannederiz ama değildir; bazen bir dize, kimi zaman bir öykü ve bazen de bir kahve, bir çay kokusuna karışmış bir hatıradır.

Bir sanatçı yaşadığı yere ruhuyla, kalbiyle dokunuyorsa, kaleminden çıkanlar da o şehrin bir parçası, öncü kültürü olur. O şehir, o andan itibaren sadece coğrafik bir yer değil, edebiyatın mekânı da olur.

 İstanbul’un bu konuda eşi var mıdır bilinmez ama soracak olursak: Yoktur, diyenler çok olur. Her sokağı bir romana, her yokuşu bir şiire dönüşmüştür.

Burgazada’nın çam kokulu rüzgârında hâla Sait Faik Abasıyanık’ın sesi dolaşır. O ses olmasaydı orada, muhtemelen hiç uğramayacaktım Burgazada’ya. O ses, balıkçıların arasına karışır, yalnızlığını denizle, martılarla paylaşır.”Hişt hişt” diye seslenirken aslında insanın diğer insana olan ihtiyacını da anlatır. Hatta edebiyatın diliyle yüreklere kazır. O ada, onunla birlikte bir öykü gezegenine dönüşür.

 Boğazın kıyısındaki Aşiyan’da Tevfik Fikret, denize bakıyor gibidir. Dalgaların sesiyle birlikte düşüncenin, fikirlerin özgürlüğünü savunur, vicdanın en sessiz haykırışını taşır. Onun Aşiyan’ı çok güzel bir ev olmakla birlikte, fikrin yurdu, sözcüklerin mabedidir.

 Karaköy’den Eminönü’ne yürürken, taşların arasına iyi bakarsanız; Orhan Veli’nin ayak izlerine, efkârına, gökyüzüyle sarmaş dolaş olmasına da bakarsınız.”İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı” diye seslenirken, şehrin iç sesiyle birlikte, insanın iç sesini dinletmiştir bize. Onun İstanbul’u; vapurdumanında, simit kokusunda, akşam serinliğinde bir bardak çayın deminde, buğusundadır.

 Ama İstanbul sadece üç şairin değil, bütün zamanların korosunun sesidir.

Kocamustafapaşa’nın arka sokaklarından sanki bir tiyatro afişi sarkar gibi görünür; orası Haldun Taner’in sahnesidir.”Keşanlı Ali Destanı”nın kahramanları, donmuş bir zamanın içinde yaşar gibidir. O mahallelerde mizah, hümanizm ve halkın dili bir araya gelir; tiyatro, gerçek hayatla birleşir.

 Cibali, Unkapanı, Beyoğlu hattında ise Orhan Kemal dolaşır.

Fabrika bacalarının, dumanlarının gölgesinde, yoksul insanların onurlu öykülerini yazar. Oraları, Orhan Kemal ile birlikte gezilecekse, yine o sesleri, o yüzleri görmek ve bulmak mümkündür.

 Biraz ileride, Beşiktaş’ta denize bakan bir bankta Yahya Kemal,”Sana dün bu tepeden baktım aziz İstanbul” derken, zamanları birleştirir ve yaşadığımız anı zenginleştirir.

Üsküdar’ın cami avlularında Ahmet Hamdi Tanpınar’ın zamanı donmuş, o tazeliği korur gibidir. Romanın sayfalarından çıkıp, o semtin sokaklarında gezinmeye başlarsınız.

Galata’da ise Attila İlhan’ın ağır ve tok adımları duyulur. Bir sokak lambasının altında,”Ben sana mecburum” diyen bir gölge belirir. Belki düş gücümüzün, belki zihnimizin kalbimizle kol kola girip, yepyeni bir sonsuzluk iksiri bulduğunu hissedebilirsiniz.

 İstanbul’un dışına taştığımızda ise başka bir büyü vardır:

 Bursa’da Ahmet Hamdi’nin çocukluk sessizliği, Ankara’da Behçet Necatigil’in kırık mısraları, Paris’te Hemingway’ın kederli sabahları, Moskova’da Nazım Hikmet’in hasreti, Prag’ta Kafka’nın karanlık penceresi…

 Hepsi kendi şehirlerine ruh vermişlerdir.

 Eminönü, Kabataş veya Kadıköy’den bir vapura binip Burgazada’ya gitmek, sonra Aşiyan’a uğrayıp o yokuşu çıkmak, Karaköy’de bir kahve içmek… Bütün bunlar bir seyahat olmaktan çıkar bir okuma, öğrenme, hissetme biçimine dönüşür.

Bilirsiniz, şehirler okunursa,anlaşılır ve dokunulursa lezzeti çoğalır; sokaklar ise sözcüklerin arasında saklambaç oynamaya başlar.

 Güven SERİN 





23 Temmuz 2026 Perşembe

YAŞAR DALLI

 

Kamera Güven

                                  BİR ÖMRÜN MESLEĞİ: MERAK

  Daha önce tanıştığım ve ömürleri yarım asrı çoktan geçen insanlardan sıklıkla şu sözü duydum: “ Ne zaman geçti bu yıllar? Hiçbir şey anlamadık!”

  Sanıyorum yaşamın içini dolduramadığımız zaman, her gün aynı alışkanlıklarla meşgul olanlar için; bir değil birkaç ömür yaşamak bile yeterli olmayacak gibi…

  Yaşar Dallı ismini tam da burada paylaşmak, yazı diliyle bu kültürü aktarmak, anlatmak istiyorum. Çünkü onun doğasında bir bezginlik yoktur. Sadece merak vardır…

  Onu anlatacağım ama meslekleri sıralayarak, yücelterek değil; o mesleklerin içinde gönüllü bir askerin koşucusu olarak, belki de tam olarak hakkını veremeden yüzeysel olarak anlatacağım…

  Yaşar Dallı’nın mesleğini merak edenlere peşinen söylemek isterim; onun mesleği: Meraktır…

  1944 yılında Karacakılavuz’da dünyaya gelir. Bugün bile kır kokularını, toprağın sesini ve emeğin bereketini cömertçe saklayan o güzel mahallede-köyde…

  Çocukluğu, bugünün çocuklarının ancak büyüklerinden dinleyecekleri bir hayatın içinde geçer. Çobanlık yapar kırlarda Karacakılavuz bayırlarında. Toprağa dokunan, üretimi çoğaltan sabanın ardından da yürür. Başağın ekmeğe dönüşmesini çarçabuk öğrenir. Güneş altında ter döker, yağmurun bereketini bekler. Toprağı sadece işlemekle kalmaz; onu anlamaya çalışır.

  Bana göre bütün hikâye de burada başlıyor. Yaşar Dallı birçok insanın yaptığını yapmak yerine sadece çalışmak için yaşamaz; öğrenmek için yaşar… O,öğrenmeye doymayan insanların başında geliyor. Onun hayatı tam olarak budur…

  Henüz genç yaşlarda kendi becerisiyle kasket üretmeye başlar. Tekirdağ’ın tanınmış terzileri Necip Işılay, Recep Eşme, Hüseyin Kılıçer ve daha niceleri onun emeğiyle tanışır. Muratlı’dan Malkara’ya kadar uzanan bir güven markası kurar. El emeğiyle ürettiği kasketler başları giyilir ve ustalığı da, saygınlığı da o dik başlarda taşırlar.

  1960’lı yılların başında bu kez de PTT acenteliğine girişir.1979 yılına kadar PTT ile ortaklık sistemi içinde çalışır. O yıllar mektup, bir ailenin sevinciydi, özlemiydi. Karacakılavuz ile ülkemiz arasında sadece posta işleri kurulmadı; itimat ve haber alma özgürlüğü de başladı ve kuruldu.

  Ardından fotoğrafçılık geliyor. Fotoğraf çekerken duyduğu haz, onları onları karanlık odada basarken duyduğu haz başka başkadır. Zamana dokunmayı, hatta bir yerde dondurmayı, gelecek kuşaklara anıları daha canlı ve anlamlı bırakmayı; bu sanat dalıyla başarır.

  1976 yılında gazeteciliğe başlar. Akdeniz Haber Ajansı’nın, kısa adı Akajans’ın Karacakılavuz muhabiridir. Onun yaptığı haberler Tercüman, Milli, Dünya, Hergün gazetelerinde yayımlanır. Bir köyden yükselen ses, onun kalemiyle ülkenin dört bir yanına ulaşır.

  Sonra tabelacılık… Tuhafiyecilik… Beyanname Doldurma…

  Birbirinden çok farklı görünen bütün bu uğraşların ortak noktası meraktır… İnsanı diri tutan şey…

  Yaşar Dallı’nın hayatındaki en dikkat çekici çalışmalarından bir tanesi ise sap kıyma makinesidir.

  Ayçiçeği hasadından sonra tarlada kalan sapların yakıldığını görür. Herkes bunu doğal karşılarken, o ise durur ve düşünür. Toprağın yeniden toprağa kavuşmasının bir yolu olmalı!

  1988 yılında Tarım Bakanlığı’na bir mektup yazar. Ülkemizde, dünyada böyle bir makinenin olup olmadığını araştırır ve sorgular. Gelen bilgileri, ülkemizde birkaç yerde kullanılan makinelerin teknik özelliklerini, detaylarını inceler. Çevresindeki ustalarla birlikte çalışır. Sonunda tarlada kalan ve yakılan günebakan saplarının parçalanması için kendi imkânlarıyla bir makine yapmayı başarırlar. Artık, toprak toprağa kavuşacaktır; gübre niyetine…

  Toprağı anlamaya çalışan bir yerde kendini adayan Yaşar Dallı gökyüzünü de anlamaya çalışır. Uzun yıllar boyu yaşadığı yerin, bölgenin hava olaylarını büyük bir titizlikle takip eder. Ölçer, not eder ve karşılaştırır. Kendi meteoroloji kayıtlarını oluşturur. Resmi bir istasyon değildir; ama bilimin temel şartı olan gözlem ve disipline sahiptir…

  Bilgisi arttıkça yazmaya da başlar. Bilginin paylaşıldıkça çoğalacağını da bilir.2005 yılında Karacakılavuz’un Tarihi,2006 yılında Karacakılavuz ve Çevresi kitapları yayımlanır. Basıma hazır iki kitap daha sırada beklemektedir. Bir başka eser üzerinde de çalışmalarına devam etmektedir.

 Notere tasdik ettirdiği “Dal Hesabı” çalışması ise onun bitmeyen araştırma, merak tutkusunun ilginç örneklerinden birisidir. Bugün kendisiyle dikkatimi çekenlerden birisi de onun çantasında her daim aktarılacak, anlatılacak ve paylaşılacak yazılarının, araştırmalarının olmasıydı. Ceketinin cebinde duran kalem de bu dönüşümün tanıklığını yapmaktaydı.

  Yaşar Dallı kadar okumaya, öğrenmeye, yeniliklere açık, yeni şeyler keşfetmek isteyen çok az insana rastladım. Merak denen şeyin birçok kapıyı açtığını Yaşar Dallı’nın yaşamında, anılarında bulabiliriz. Bu benim Yaşar Dallı hakkında kim bilir kaçıncı yazım. Birçok insanın “artık benden geçti.” Dediği yaşlarda o yeni şeyler; meraklar, öğretiler bulup, yeni hazırlıklar yapmaya devam ediyor.

   Sanıyorum, insanın değeri, kaç yıl yaşadığıyla değil; yaşadığı yıllara ne kattığıyla ölçülür. Yaşar Dallı, seksen yılı aşan ömrünü emekle, araştırmayla, üretmekle ve araştırmakla doldurmuş örnek insanlarımızdan birisidir.

   O,sadece Karacakılavuz’un, Tekirdağ’ın değil; ülkemizin de yüz akıdır…

 Güven SERİN 




18 Temmuz 2026 Cumartesi

AKDAĞ'IN ETEKLERİNDEKİ ANTİK ŞEHİR

 

Kamera; Güven Sagalassos

Sagalassos

Sagalassos Burdur

Sagalassos

SALDA BURDUR

SAGALASSOS

                     AKDAĞ’IN ETEKLERİNDEKİ ANTİK ŞEHİR, GÖLLERİN KIYISINDAKİ HAYAT

  Burdur’a girerken önce göller karşılar insanı. Bir yandan mavinin beyaza dönüştüğü, gökyüzüyle yeryüzünün birbirine karıştığı Salda Gölü… Bir yanda günün her saatinde başka bir renge bürünen Burdur Gölü… Dağlar vardır göllerin görüntüleriyle birlikte ufukta. Akdağ’ın heybeti, Eşeler Dağları’nın çizgi gibi uzanan duruşları, Torosların ufka yayılan silueti…

  Daha şehre varmadan anlamaya başladık ki; bu coğrafya sıradan bir coğrafya değildir. Akdeniz ile Ege arasında uzanan, göllerle dağların birbirine omuz verdiği bu topraklar binlerce yıldır insanları kendine çekmiştir. Medeniyetler sadece verimli ovalara kurulmaz. İnsanlık bazen güzel korunaklı dağlara da yerleşir. Sagalassos tam manasıyla etrafı dağlarla çevrilen, dağların zirvesinde suların aktığı ve en önemlisi insanı kendine çağıran bir antik şehir…

  Akdağ’ın eteklerinde, yaklaşık bin beş yüz metre yükseklikte kurulmuş bu antik kent, sadece Pisidya’nın ya da Roma’nın değil, insanlık tarihinin en etkileyici yerlerinden birisidir. Bugün, bu kente gelen ziyaretçiler, iki bin yıl önce Sagalossoslular burada hangi manzaraları görmüşse onu görmeye devam ediyorlar. Antik kentin teraslarından bakınca dağların birbiriyle iç içe geçtiğini, sayısız vadilerin yaşımı gizlediğini görebilirsiniz.

  Bende teraslardan uzaklara ve yakınlara bakarken tarihin içinde, tarihe yaslanmış olmaktan çok öte iç ferahlatan duygular eşliğinde gezindim; ulaşamadığım ve ışığın her saati değişen dağ siluetlerine…

  Sagalassos’u bir arkeolog gezse başka şey anlatır, bir sanatçı gezse başka şey anlatır… Bir mimar, bir mühendis, bir şehir plancısı için bambaşka bir yerdir Sagalassos…

  Sanıyorum herkesin buluşacağı ortak nokta şu olur:

 “ Bu kadar yüksekte bir medeniyet kurmak ve bu medeniyeti yücelten insanlara duyulan hayranlıkta…”

  Antik kenti gezerken birçok yerde oturdum. Tiyatrosunda, çeşme başlarında ve taşlarının çıkarıldığı taş ocaklarının olduğu dağ tepelerinde. İster istemez bu taşlara yön veren usta ve işçileri düşünüp, zaman kavramını yok etmeye çalışan bir hissiyat ve insanın ruhuna iyi gelen dağlarla birleşen bir rüya ve düş âlemi…

  Yüzlerce, binlerce yıl önce yaşamış ustaların, işçilerin ellerinden ve alın terlerinden çıkan o taşlar… Büyük bir ahenk içinde dizilişleri ve insan denen büyük medeniyete sadece bir barınak değil; sanat merkezi, binlerce yıl akacak bir çeşme, bir yol, bir hamama dönüşmesi; modern yaşamın içindeki büyük kulelerden çok başka kültürleri özlediğimi hissettirdi…

  Zaten, antik yolculuklarda gönüllülük yoksa usta ve işçilerin hallerinden anlamaktan uzaksa oraya gelmiş yolcu, bir türlü açamaz antik kentin kapısını. Bolca fotoğraf çektirse de, kısa süre sonra zihni, unutulmuşlar mezarlığına, telefonu de taşan fotoğraflar yığınına döner.

 Bu antik kentler, özellikle Sagalassos gibi zorlu kentler kolay kolay kapılarını açıp, öykülerine anlatmaz dağ tepelerine laf olsun diye gelen günübirlik yolculara. Kavram kargaşasından sığınan, zamanlar ile kavga etmeyen, ayrıştırıcı değil birleştirici insanı beklerler. Öyle çok hikâyeleri vardır ki birden sır olmaktan çıkıp, kendi sıkıcı yaşamınıza bir dem, bir derman oluverirler.

  Sagalassos, binlerce yıl olduğu gibi, daha binlerce yıl Akdağ’ın eteklerinden kendi öykülerini fısıldamaya devam edecektir. Ne suyu bitecek, ne de öyküsü…

  Burdur’da beni etkileyen sadece gölleri ve Sagalossos Antik Kenti olmadı. Şehrin eski mahallesinde dolaşırken zamanın başka katmanına daha rastladım.

  Bu katmanda; dar sokaklar, iki katlı cumbalı evler, taş ve yığma kâgir evler gördüm. Onlarla göz göze, bazılarınla gönül gönle geldim. Bazılarında hayat vardı. Bazıları ise sessizce bakıyordu.

  Bir zamanlar çocuk sesleriyle, komşu sohbetleriyle, bayram telaşlarıyla dolu olan bu evler şimdi modern şehrin içerisinde sessiz bir hatıra gibi duruyorlar. Belki de insanı; duyarlı olan zihin zenginliğine vakıf insanı bekliyorlardır; kim bilir…

  Bu sokaklarda yürürken yaşadığım şehrim Tekirdağ’ı da düşünmeden edemedim. Türk ve Yahudi evlerinin önünde de aynı duygu kırılmalarını, iç sızılarını defalarca yaşamış, hissetmiştim. Ahşap işçiliğinin, taş ustalığının ve insan emeğinin oluşturduğu mahalle kültürü yavaş yavaş geri çekilirken; yerine daha yüksek, daha yüksek, daha gösterişli yapılar yer alıyor.

  İnsan eski mahallelerde gezip eski evlerin önünde durunca şunu fark ediyor:

Onlar bize, insana daha yakın; uzatsanız elinizi tutacak, konuşsanız sesinizi duyacak gibi…

  Belki de sırf bu yüzden Sagalassos ile Burdur’un eski sokakları arasında görünmeyen bir bağ kurdum. İkisinin de temelinde aynı şey yatıyor:

Ustalık… Zanaat… İnsan emeği… Ve yaşanabilir bir dünya kurma çabası… İşte bu yüzden Burdur ve burdur insanı sadece görülecek bir yer değil, aynı zamanda anlaşılması gereken bir yerdir… Sagalassos da öyle; gezilecek değil, dinlenecek bir hikâyedir…

 Güven SERİN 

  













7 Temmuz 2026 Salı

TAŞLARIN DEĞİL,İNSANLARIN HİKAYESİ

 

Kamera, Güven Burdur Müzesi

Kamera,Güven

Kamera,Güven

                   TAŞLARIN DEĞİL, İNSANLARIN HİKÂYESİ

  Antik kentlerden ayrılırken, çoğu zaman bir sürü fotoğraf çekeriz. Tam olarak niçin yapıldıklarını, niçin kullanıldıklarını bilmediğimiz duvarlar, sütunlar, yapılar…

  Ne zaman bir şehir, kalbimize bir taş değil de; bir insan bir öykü bırakırsa o zaman iş değişiyor. Saglalassos’tan ayrıldıktan sonra Burdur Müzesi’nde bunun ne demek olduğunu daha iyi anladım. Hatta hissettim… Karşıma iki insan çıktı; iki heykel değil, iki yüz… İki hayat…

  Birisi yaklaşık iki bin yıl önce Roma döneminde yaşamış, ömrünün sonuna elli yaşlarında ulaşmış bir adam. Kazı ekibi ona dönemin yaygın isimlerinden Rhodon adını vermiş.

  Diğeri ise Orta Bizans döneminde, aynı dağların eteklerinde yaşamış, otuz elli yaşları arasında hayata veda ettiği düşünülen bir kadın. Ona da Eırene ismi verilmiş.

  Onların gerçek isimlerini bilmiyoruz. Muhtemelen bambaşka isimlerle çağrıldılar. Belki de onlara seslenen çocukları, komşuları bugün hiç bilinmeyen ölmüş dillerden biridir. Ama bilim sayesinde yüzleri yeniden karşımızda.

  Bilim, arkeolojiyi sadece sütunları ayağı kaldıran bir uğraş olmaktan çıkarıp insanın kendisinin de görünür kılmayı başardı.

  Bulunan kafatasları üç boyutlu tarandı. Anatomi, antropoloji ve adli yüz canlandırma tekniklerini bir araya getirildi. Ortaya çıkan yüzler bir sanatçının hayal ürünü değil, bilimsel verilerin izin verdiği şekilde geçmişin bir parçasıdır.

  Müzedeki canlandırma yapılmış heykellerin gözlerinin içine bakınca, yaşadığım heyecan, geçmişin sıkıştırılmış zaman penceresi, içinde bulunduğum zamanı da bir başka yere taşımış hissi verdi. Bu konularda biraz duyarlı bir insan bile aynı duyguları hisseder; zaman makinesine binip oraya gidip geldikten sonra yaşanan hislere benzer bir şey olmalı…

  Eırene’nin mezarında gösterişli hiçbir armağan bulunamamış. Belki de ömrü boyunca evinin yükü ve bir sürü çocuk büyüttü. Belki Akdağları’nın eteklerindeki tarla veya bahçelerde çalıştı. Ve esas olan adının yıllar sonra anılacağını hiçbir zaman düşünmemiş olmasıdır. Bugün tarihi kitaplarında değil de müzeleri gezen insanlığın ortak değerlerinde anılıyor. İnsanlığın ortak kültürü haline gelmiş bir halde…

  Tarihin böle lütfü da vardır; sadece imparatorları anmak yerine sıradan insanları da çağırır bazen kendi müzesine, sayfaları arasına.

  Rhodon’un hikâyesi ise çok daha başka. Mezarındaki sikke, dudaklarının üzerine bırakılmış altın levha ve parmağındaki yüzük, onun kişisel eşyaları olmaktan öte; dönemin inancını, ölüm anlayışını, toplumsal yapıyı da anlatan bir belgedir.

  Rhodon’un kemikleri ise bilim sayesinde, çok hareketli ve ağır bir yaşam sürdüğünü anlatıyor. İnsan bedeni, taş kitabeler gibi konuşmaya başladı.

  Müzede gözümün ve zihnimin takıldığı ikinci eser, Sagalassos Antik Kenti’nin en zarif eserlerinden birisi olan; Dans Eden Kızlar Frizi’dir. Mermerin, taşın içinde hareket var. Kıpırtı var. Sanki kadınların üzerindeki giysi kıvrımlarında rüzgâr dolaşıyor. Yeniden müzik başlayacak ve o figürler dans ederek Sagalassosluları coşturacak.

 Bir yanda ölümden yeniden yaşama davet edilmiş insanlar… Diğer yandan ise yaşam sevincini iki bin yıldır koruyan sanat… Uygarlık da böyle bir şey değil mi; bu dengeyi koruyan insanlar topluluğu…

  Dans edebilen… Üreten… Sevebilen… Yas tutabilen… Geriye sadece taşları, binaları değil; insan öykülerini de bırakmak… Bu durumda şu sözü bir kez daha anmak gerekiyor:

“ Arkeoloji sadece geçmişi kazmıyor; insan hafızasını da görünür hale getiriyor.”

 Güven SERİN 








1 Temmuz 2026 Çarşamba

AĞRILI ŞAHİN

 



                                            AĞRILI ŞAHİN

  Antik kentlerin sokaklarında, meydanlarında geçen bir günün ardından Denizli’nin kalbine doğru yürüdük. Sabah saatlerinde Laodikeia’nın sütunları arasında dolaşmış, iki bin yıl öncesinin taşları arasına işlenmiş hikâyeleri anlamaya çalışmıştım. Şimdi ise Bayramyeri veya Kaleiçi olarak bilinen Sebze Hali’in içindeyiz. Denizli trafiğinin, alışverişin, günlük telaşın, insan seslerinin birbirine karıştığı o capcanlı dünyanın merkezinde…

  Daha bir saat önce yanından geçmiş olduğumuz dükkân sahibi, bizi sanki yıllarca tanıyormuş gibi seslenmişti:

“Buyurun ağabey, kahvem da var, çayım da, yiyecek ne ararsanız…”

  Bu çağrıda veya seslenişte sadece müşteri daveti yok gibiydi. Anadolu insanın yıllarca biriktirdiği insan sıcaklığı ve misafirperverliği vardı.

  Bir süre sonra dolaşmayı bırakıp yine o seslenişin olduğu yere geldik. Gelmekle kalmayıp masalarından birine oturduk.

  Ağrılı Şahin; işyerini yaşatmak için sürekli bir şahin kuşu gibi hareket halindeydi. Bir masadan diğerine süzülüyor, müşterilerini karşılıyor, eksikleri tamamlıyor ve gülümsüyor. Ticaret yapıyor ama sadece ticaret yapmıyordu; insan ilişkileri de koruyor, kurmuş olduklarını da güçlendiriyordu. Belki de onun başarısının sırrı burada saklıydı!

  Bizi beş on saniye görmüş olmasına rağmen hemen hatırladı. Geldiğimiz için sevindi. O an, çocukluğumuzdan beri duyduğumuz bir atasözünün halen yaşamın içinde olduğunu gördüm:

“Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.”

  Sohbet ilerledikçe Denizli’de yaklaşık otuz yıldır yaşadığını öğrendik. Bir yandan Ağrı’nın dağlarını, bir yandan Denizli’nin bereketli ovalarını taşıyordu üzerinde. Görünen o ki, geldiği yer ile yaşadığı yer arasında görünmez bir köprü kurmuştu. Anadolu’nun farklı şehirlerinden kopup gelen insanların farklı şehirlerde nasıl kök saldığını gösteren çok güzel bir örnekti Şahin.

  Öteden beri seyahatlerin sadece manzaradan, yeme içmeden ibaret olmadığını savunurdum ve Şahin’i tanıyınca yine o felsefeye sarıldım. Bir şehri şehir yapan, öne çıkaran çok şey var. Birisi antik kentleri, diğeri alış veriş merkezleri, dağları, ormanları, denizleri ve biraz da o şehirlerde yaşayan insanlar…

  Laodikia’nın taşları bize geçmişi, Roma’yı anlatmıştı. Ağrılı Şahin ise Anadolu’yu anlattı.

   Gezilerden döndükten sonra çoğu zaman fotoğraflarda kalanları hatırlarız. Ama bir başka gerçek ise yıllar sonra şehirlerde görülen mekânlardan çok bir insanın gülümsemesidir…

   Sanıyorum gerçek manada kültür yolculuğu burada başlıyor. Tarihi eserleri, kültür ve eğlence mekânlarını görmek için yollara düşüyoruz; ama çoğu zaman yaşayan kültürlerin kendisiyle karşı karşıya geliyoruz. Bir köy, bir kasaba kahvehanesinde, bir çarşı dükkânında, bir Pazaryerinde…

   Ve kimi zaman bir şehri en iyi anlatan kişi, herhangi turizm kitapçığında, broşüründe adı geçmeyen Ağrılı Şahin gibi insanlardan birisi oluyor…

Güven SERİN 





26 Haziran 2026 Cuma

AHU TUĞBA

 

                                                        GERİYE NE KALIR?

     ( Ahu Tuğba )

  Bir muhabirin sorusu uzun yıllar unutamayacağım bir gerçeğin kapısını ardına kadar açtı, dersem tam yerinde bir söz etmiş olurum…

  “Annenizden size geriye ne kaldı?”

  Soru çok kısaydı. Ama cevabı veren genç kadının yüzünde sanki yılların yorgunluğu. hüznü ve karmaşası vardı. Kızı, belki de tarihe düşecek o cevabı belki bilerek, belki bilmeyerek ama doğanın doğal sunumu içinde cevapladı:

“Bir düşmanları, bir de koskoca bir miras kaldı geriye… Bir de, maneviyatı, duaları…”

  Bu sözcükleri duyduğumda zihnimdeki esen rüzgârı anlatamam; aklıma ne şöhret geldi, ne de servet…

  Ahu Tuğba’dan geriye; kızına, birçok insanın merak ettiği servet kalmış. Hatta yedi sülalesine yetecek kadar çok bir servet… O ünlü anne öleli ikinci yıl olsa da kızı için geride kalan boşluğun büyüklüğü, birçok insanın anlamayacağı derinlikte. İşte tam da burada, ben de o boşluğun kenarından bakıp, bir küçük anlam, değer, yaşama dair bir tecrübe alabilmek umuduyla bu yazıya yer veriyor, bu servetin etrafında, belki de eşelenen en sessiz kişi oluyorum.

  Sanat dünyasında sıklıkla tanık olduğumuz şey: Sahne ışıkları altında geçirilen yıllar… Alkışlarla büyüyen kariyerler… Kapılarda bekleyen hayranlar… Gazete manşetleri, ödül törenleri ve kırmızı halılar…

   Dışarıdan bakıldığında, bakan kişiler için; tamamlanmış, kusursuz bir hayat görünüyor. Ama bildiğimiz bir başka gerçek ise insanın gerçek hikâyesi evinde yazılıyor oluşudur.

   Çocuklarının hafızasında… Annesine, babasına ayırdığı zamanda… Birlikte içtikleri çayın sıcaklığında… Sofranın etrafında edilen sohbetlerde…

  Sanıyorum yüzyıllardır insanın insanlık yolculuğunda yaptığı en büyük hata; sevgimizin yerine maddi imkânların dolduracağını sanma saflığına, hastalığına tutulmak…

  Daha iyi bir ev… Daha pahalı hediyeler… Daha büyük başarılar… Bilirsiniz; çocuklar çoğunlukla büyük hediyeleri değil birlikte geçirilen zamanları hatırlarlar. İnsanın yazgısı böyledir…

  Bir annenin saçlarını okşayışını… Bir babanın omzuna koyduğu elini… Birlikte gülünmüş sıradan bir akşamı…

  Saf sevgi, o imbikten geçmiş evrensel şey, bir eşya gibi saklanamıyor, kasalara konulup miras dosyalarına eklenemeyen ve ölümden sonra paylaştırılamayan bir şey…

  Ahu Tuğba’nın kızıyla yapılan o kısa röportajda beni etkileyen şey de buydu. Konuşan kişi bir mirastan çok büyük bir eksiklikten söz ediyordu. İnsanın içinde kapanmayan o büyük boşluktan… Bir daha asla yeri doldurulamayacak bir annenin sesinden… Bir daha duyulmayacak bir “kızım” hitabından…

  Sıklıkla sorulacak bir soru sormam gerekirse kendi kendime:

Bizden geriye ne kalacak?

Sahip olduklarımız mı? Yoksa hissettiklerimiz mi? Çocuklarımız, dostlarımız ve sevdiklerimiz yıllar sonra bizi hatırladıklarında hangi anılarla karşılaşacaklar? Aslında toplum dediğimiz şey de bu değil midir; o görünmeyen ve insanı insan bırakan miraslar…

  Sevgiyle büyüyen insanlar daha huzurlu bir toplum kuruyorlar. Kendini değerli hisseden çocuklar daha merhametli bireyler oluyorlar. Hatırlandığını bilen insanlar dünyaya daha az öfke bırakıyorlar.

   Sevdiklerimizle geçirilen her saat, sadece ailemize değil, geleceğe de bırakılmış bir hediyedir.

  Beldi de insanın dünyada geriye bıraktığı en büyük serveti:

 Anılmak, hatırlanmaktır…

Güven SERİN 



25 Haziran 2026 Perşembe

ANLATICIYI DİNLEYİCİ,YAZARI OKUYUCU YAŞATIR

 

Kamera; Güven

            ANLATICIYI DİNLEYİCİ, YAZARI OKUYUCU YAŞATIR

  Yazar, yazar da kime yazar? Anlatıcı anlatır da kim duyar?

  Söz, karşısını bulamadı mı eksik kalıyor. Bu meselenin sosyolojisi de burada başlıyor. İnsan tek başına üretir sanır; her üretim görünmeyen bir topluluğun zihinlerine ulaşınca anlam kazanıyor. Dinleyen yoksa anlatı eksik, okuyan yoksa metin yarım kalıyor. Parçalar bir türlü bütüne ulaşamıyor.

  Örneğin, Yaşar Kemal’i ele alalım. O Çukurova’yı anlattı durdu. Sadece bir toprak parçasını mı; asla! Sadece toprak parçasını değil de oradaki insanı da anlattığı için; onu, işçi de, köylü de, kentli de okudu. Eğer o insanlar o eserleri sahiplenmeseydi, İnce Mehmet bir karakter değil, unutulmuş, hatta yok olmuş bir müsvedde olurdu.

  Anlatıcılar, eski zamanlarda köy odasında, kahvede, bir ateş başında anlatırlardı zihinlerinde taşıp duran öyküleri. Söz uçar derler ya; aslında uçmaz. Dinleyen varsa bir yere muhakkak konar. Sokrat’ın yazılı bir tek eseri yoktur. Sözü, dinleyicileri, öğrencileri sayesinde bir yere konmuş; ulaşmıştır. Dinleyen yoksa söz yetim kalır…

  Âşık Veysel’i analım. Bir sazı, bir de sözü vardı. Onu ölümsüz yapan, o türküleri kulaktan kulağa taşıyan insanlardı. Her dinleyen biraz değiştirir, biraz ekler, biraz kendinden katar. Böylece anlatı bireysel olmaktan çıkar, toplumsal hafızaya; kültüre dönüşür. Adeta; mayalanır…

  Burada edebiyat, sosyolojiye yaslanır. Bir yerde kendini teslim eder. Biliyoruz ki hiçbir metin tek başına yaşamaz; yaşayamaz. Her metin-her eser, bir toplumun damarlarında dolaşır.

  Konuyu biraz genişletecek olursak; derin yaşamak felsefesine sokulalım biraz. Sadece yazmak da, okumak da yetmez. Yetmiyor. Yaşamadan yazılan metin, öykü kuru kalıyor. Yaşamadan okunan metin ise su gibi akıp gider.

  Franz Kafka’yı tekrar analım. Ölene kadar yazdı ama yaşarken onu çok az kişi okudu. Sanki boşluğa konuşur, boşluğa anlatır gibi; sanki kimse duymayacak gibi…

  Sonra ne oldu? Okur geç geldi ama çok derinden geldi. Onun yalnızlığını sahiplendi. Zihniyle, kalbiyle kucakladı. Onun sıkışmışlığını kendi hayatına tercüme etti. Bazen yazar, kendi zamanına değil; geleceğin okuyucusuna yazar.

   Fyodor Dostoyevski’yi hatırlayalım. Onun karakterleri neden bu kadar derin ve canlıdır? Çünkü yazdığı acıyı yaşamıştır. Sürgün görmüş, yoksulluk tatmış, insanın en karanlık haline dokunmuştur. Okur da bunu hisseder. Çünkü gerçeğin kendini ele vermesi kaçınılmazdır. İyi okur, en iyi gerçeğin kokusunu alır.

  Sözümüzü toparlarsak: Yazar yaşar, yazar. Okur yaşar, anlar. Dinleyici yaşar, hisseder. Ve hepsi birlikte bir anlam kurar. İşte insanın zenginliği, uçsuz bucaksız hali de burada başlar.

   Bugün kalabalıklar içindeyiz ama dinlemiyoruz. Çok yazılıyor ama çok az okunuyor. Anlatan çok ama duyan az… Bu yüzden anlatılar eksik, yazılar yarım, hayat ise biraz sönük.

   Küçük bir dokunuş yeter: Bir metni gerçekten okumak… Bir insanı gerçekten dinlemek… Bir cümleyi gerçekten anlamak…

   Bütün bunlar, hem yazarı hem anlatıcıyı yeniden var eder. İnsan insana değdiği kadar vardır. Yazar, okura ulaştığı kadar… Anlatıcı, dinleyene geçtiği kadar.

   Ve hayat: Ancak paylaşıldığı kadar yaşanır.

 Güven SERİN 

 

  



15 Haziran 2026 Pazartesi

KAİNAT

 


              KÂİNAT VE İNSAN ARASINDA: BİTMEYEN TÜNELLER

  Kâinat; uçsuz bucaksız bir yolculuk… Ne başı belli ne de sonu. İnsan aklının sınırlarını iyice zorlayan, hatta çoğu zaman onu aşan bir genişlik. Bazı bilim insanları boşuna dile getirmiyorlar bu sözü:

 “Kâinat korkunç bir yer israfıdır.” Acaba öyle mi? Bilinmez, bilmeyiz…

   İlk duyduğumda bazı bilgileri biraz abartılı buldum. Bilgi ve algılarım biraz zaman geçince, bu düşüncelerin içinde bir parça hayret, bir ürperti, bir yalnızlık hissettim. Öyle böyle değil; bu sonsuzun içinde sonlu bir bedenin zihni bu anlayışın galibi olamaz. Bu kadar büyük bir sahnede, bu kadar küçük bir varlık olmak: Bunu kolay kolay kabullenmesem de, çaresizliğin baş eğmesi içinde kabul etmiş görünüyorum.

   Zaman zaman zihnimin kıyıcığına gelip de kâğıda dökemediğim sorularım oluyor. Sanki o sonsuzun küçük parçasının sormak isteyip de soracağı sözcüğü bulamaması gibi… Ama şimdi, o sorulardan birisini soruyorum:

 “İnsanın, insanlaşma yolculuğu için daha kaç tünel geçilecek?”

   Cevabı vermek mümkün mü? Mümkün değil. Çünkü insan denen varlık, henüz tamamlanmış bir öykü değil. Belki de halen yazılmakta olan bir taslağız! Her yüzyılda biraz daha değişen, dönüşen, kimi zaman ilerleyen, kimi zaman geriye düşen bir varoluş hali.

  Ama bir gerçek var ki, onu düşündüğümüz vakit insanın sesi kısılıyor:

Yıldız tozlarından gelmiş olmak; belki de o büyük yaratıcıyı anlamak için daha çok; din bilimlerini, evren bilimlerini anlamaya çalışmalıyız. Yazmak, içimdeki sessiz haykırışı anlatmak istemem şiirsel bir ifade tutkusu için değil. Milyarlarca yıl süren bir serüvenin, patlayan yıldızlarının, savrulan parçacıklarının, yeniden birleşen elementlerini daha çok anlamalıyız. Gökyüzüne bakınca gördüğümüz o ışıklar, aslında bizim geçmişimiz… Ve bu geçmiş karşısında çaresizim.

  İnsan, kendini anlatmaya çalışırken bile eksik kalıyor. Ya bu gezegendeki gerçeğimiz? Suyun içinden gelen hikâyemiz? Bir zamanlar tamamen o büyük suların küçük bir parçasıydık. Suyun altında başlayan o yolculuk; hücreyle, çoğalmayla, dönüşümle ilerleyen o uzun yolculuk… Bugün karadaki sorgulayan varlığımız, köklerine gitmek isterse o büyük suların derinlerine uzanmak zorunda kalacak. İçtiğimiz her yudumda, bedenimizin çok büyük kısmında, hatta gözyaşımızda bile o derin geçmişin izi var.

  Bu hikâyeyi tam olarak nasıl anlatmalı? Nasıl kurmalı cümleleri? Haddini aşmadan… Çoğu zaman bilimkurgu gibi geliyor. Ama değil. Tam tersine, elimizde olan en gerçek hikâye belki de bu.

  İnsan kendi hikâyesini kavramakta zorlanıyor. Çünkü hem küçük hem de çok büyük… Bir yandan bir toz zerresinden söz ediyoruz, diğer yandan da kâinatı sorgulayan bir bilinçten…

  Bu çelişkilerin içinde ilerlerken, bir tünelden çıkıp diğerine giriyoruz. Her tünelde bir soru, her çıkış başka belirsizlikleri de beraberinde getiriyor. Belki de insanlaşma denen şey; bu sorulara cevap aramak yerine, o tünellerden geçmeye devam etmek… Cevapları kesinleştirmek yerine, soruları daha anlaşılır hale getirmek…

  Bu konuda belki de yapabileceğim en dürüst cümle: Bilmiyorum… Buna rağmen düşünüp yazıyorum. Gökyüzüne bakınca da susuyorum. İçimdeki elementlerin oralara ne kadar susadığını hissederek; ancak susarak anlatacağım bir gerçek: Bilmiyorum…

   Belki de susmak; bazen en iyi anlatma biçimidir; yazmak gibi…

 Güven SERİN



11 Haziran 2026 Perşembe

ROMAN SANATÇILAR

 

                                                  ROMAN SANATÇILAR

  Romanlara ne kadar dokunsak, o kadar ah işitiriz sanki… Kim bilir kaç Roman kardeşimiz bugün mahpus damlarında yatıyor. İnsan irdelemeden edemiyor; suçlu olmak bu kadar kolay da, insanı suçtan uzak tutmak neden bu kadar zor?

   Oysa Romanlar, sanat ve zanaat denince bu topraklarda akla ilk gelmesi gereken insanlardan biridir bana göre. Bu düşüncemi daha iyi anlatmak için eski büyük panayırlara bakmanız yeterlidir. Tekirdağ’daki büyük o eğlence alanlarına, Keşan’a, İpsala panayırlarına…

  Kurulan çadırlara, dönme dolaplara, uçan sandalyelere dönüp bir kez daha bakmanızı isterim. Hepsi, deneyimin, marifetin, çıraklıktan pişip ustalığa tırmanan insanların eseriydi… Gece yarısından sonra başlayan tamirler, sabaha kadar çalışan ustalar vardı o görünmez eğlencelerin ardında…

  Bu saydığım organizasyonların ismine sadece eğlence dememiz mümkün değildir. Bu işler için önce; çıraklık ister, kalfalık ister ve sonra da ustalık ister. Daha da önemlisi; insan yönetmeyi, kalabalığı taşımayı, hayatı ayakta tutmayı ister…

   Panayırlara göre bugün birçok fuar, festival daha düzenlidir belki. Ama eski panayırların içtenliğini bu festivallerde bulmak mümkün görünmüyor. Biraz tozluydu ama daha canlıydı…

  Roman kardeşlerimizi sadece düğünlerde müzisyenlik yapan insanlar olarak görmek büyük eksiklik olur. Onlar aynı zamanda hayatın içinde olan büyük doğaçlamacılardır. Bir bakışta insanı güldürürler, bir sözle düşündürürler ve beden diliyle güven verirler. Hayatın en sert tarafını bile bazen küçük bir oyuna dönüştürürler.

  Yakın zamanda yaşadığım bir kiraz öyküsünü sırf bu yüzden anlatmak istiyorum sizlere. Kirazlar parlak; Manisa’dan gelmişler. Manisa’nın insanları tarafından üretilmişler. Fiyatı uygun ve müşteri kalabalıktı…

  Sayar satıcıya yakın bir esnaf geldi. Hal ve hareketlerine bakınca, birbirini tanıdıklarını ve kiraz seçmek istediğini anladım. Herkes bilir; kiraz çok ellemeye gelmeyen bir meyvedir. Bir kişi bakarak dokunur, diğeri sıkar ve derken meyve hemen zedelenir.

  Tam o sırada Roman satıcı bir hamlede komşu esnafın elindeki poşeti kavradı. Kiraz doldurmaya başladı. Ama bunun adı sadece kiraz doldurmak değil. Karşımda adeta küçük bir tiyatro sahnesi kurulmuştu. Dükkânı yakınlarında kurmuş olduğu tezgâhın komşusunu onurlandırma sahnesi gibiydi…

  “Ben sana en güzellerini veririm komşum…” der gibiydi bedeniyle. Bir avuç sağ kasadan aldı. Bir avuç soldan, bir avuç derken en az üç dört kasadan kiraz aldı. Alırken de bedenini öyle bir halden hale sokuyordu ki, sanırsınız kiraz değil, mücevher seçiyor…

  Görünüşe göre bütün kasalar aynı gibiydi. Belki de verdiği kirazların arasında hiçbir fark da yoktu. Ama o an sadece kiraz alan esnaf değil, benim gibi izleyenler de en iyi kirazların seçildiğine inandı.

  İşte, bazen sanat bu şekilde de sahnelenir. Karşındaki, yanındaki insana güven hissini verebilmek… Hayatı hemen her yerde küçük bir gösteriye dönüştürebilmek…

  Zihnim bu küçük sahne karşısında kendi ışığını hemen yaktı. Roman kardeşlerimizin sanat yakınlığı sadece müzikte değil; gündelik hayatın içinde de her an yaşanıyor, sahneleniyordu…

  Bu yüzden “Time of the Gypsies” filmi hâla hafızalarda taptaze duruyor. Emir Kusturica o filmde sadece yoksulluğu değil: Romanların hayal gücünü, kırılmışlığını, mizahını ve yaşama direncini de gösterdi dünyaya.

  Filmdeki yaşlı kadın karakterini hiç unutamadım. Unutmam da mümkün görünmüyor. O role hayat veren Ljubica Adzovic, sanki yalnız bir oyuncu değil; koskoca bir halkın geçmişi ve bugünü gibiydi…

  Eğer bugün yaşasaydı, mezarının bulunduğu Montenegro-Karadağ topraklarına gidip, belki sadece elini öpmek; onun zamanın içine, zamansızlığa gülümsemesini yakından görmek isterdim.

  Sadece bir oyuncuyu değil; bir halkın emeğini, sanatını ve yaşanmışlığını selamlamak için gitmek isterdim…

  Romanları sadece suç haberleriyle anmak, eksik kalıyor. Daha çok sanat atölyeleri, daha çok çıraklıklar ve zanaat imkânları sağlamak zorundayız… Belki de onlar için daha çok sahne…

   Bu insanlar, yaşamda düz yürümek değil ritimle yürümek istediğini her fırsatta, her şartlarda kurdukları sahnede, iyi bakan herkese; eğlenceli ve düşündürücü bir ders veriyorlar adeta…

  Romanlar, biraz da böyledir işte…

Güven SERİN 

 

 

 

 

  



5 Haziran 2026 Cuma

SESSİZCE KURULAN MERHAMET

 

Kamera; Güven

Kamera; Güven

                                 SESSİZCE KURULAN MERHAMET

   Bir insanın hangi acıyla ayakta kaldığını çoğu zaman bilemeyiz… Ahmet’i önce koşarken tanıdım. Sonra anladım; onun hareketi sadece spor değil, hayata karşı kurulmuş sessiz bir dirençmiş…

   Sahildeki Koşucu isimli yazımızı geçtiğimiz yıllarda kaleme almıştım. Epey ilgi görmüştü. Ahmet için de ayrı bir dönüşüm başlamıştı sanki o yazıdan sonra. İnsanlar sadece koşan bir adam değil, yaşamaya tutunmaya çalışan bir adamı görmeye başlamışlardı.

  Eşini genç yaşta kaybettikten sonra kendini spora adamıştı Ahmet.

 Yaşama spor yaparak tutundum. Dayanıklılığımı sporla, hareketle arttırdım.” Diyordu.

  Bu sözcükleri ilk duyduğumda sıradan bir spor tutkusu gibi gelmişti bana. Daha çok insanın kendi içine düşmesini engelleyen bir tutamağa benziyordu. Bazı insanlar acıyı konuşarak değil, hareket ederek taşıyor. Yürüyerek… Koşarak… Yorularak…

  Sahildeki özellikle Vagon Kafe civarında çok izledim onu uzaktan. Artık o sahilin doğal parçası olmuş gibi…

  Önce koşuyor ve sonrasında yüzüyor. Sonra kimseleri rahatsız etmeden, kendine ayırdığı tenha köşelerde farklı beden hareketleri yapıyor. Bazen onun spor yaptığından çok içindeki ağırlığı atmaya çalıştığını düşünmeden edemiyorum…

   Zamanla başka şey daha dikkatimi çekmeye başladı. Motoruyla geliyor Ahmet. Çantasından birkaç paket yiyecek çıkarıyor. Çoğu zaman ciğer ve bazen de kafeteryadan aldığı patatesler…

  Nedense tam da o zaman sahilin başka sakinleri beliriyor. Kediler… Martılar… Kargalar… Sanki hepsi onun geliş saatini öğrenmiş gibi.

  Önce kedilere bırakıyor yiyecekleri yakın mesafeye. Sonra da biraz ötede bekleyen martılara… Daha uzakta olanlara bile mutlaka sıra geliyor. Hatta araya girmeye çekinen kargalara bile…

  En çok bu görüntüler karşısında düşündüm. Ahmet, sadece hayvan beslemiyor, kendince sessiz bir paylaşım düzeni de kurmuştu. İlginç olan ise, sanki hayvanlar bile bu adaletli düzeni öğrenmiş gibi…

   Telaş yok, çılgın bir kapışma yok… Sanki hepsi “Nasıl olsa sıra bize de gelecek.” Düşüncesiyle bekliyordu.

  Bu bekleyişlerde bir derviş sabrı vardı. İster istemez zihnim sorular sormaya başladı: Adalet dediğimiz şey, sadece insanlara mı lazım? Yoksa bütün canlılar, haklarının yenmeyeceklerini hissettikleri yerde sakinleşmeyi mi öğreniyor?

   Ahmet’in sahilde yaptığı şey ilk bakışta küçük bir alışkanlık gibi görülebilinir. Şehirlerin ruhu da böyle küçük tekrarla oluşmuyor mu? Aynı saatte koşan insanlar, aynı bankta oturan emekliler, aynı martıları besleyen eller…

  Modern hayatın en büyük yorgunluğu belki de budur artık; insanların birbirinin hayatına dokunmadan yaşaması. Ahmet ise tam tersini yapıyor. Hareket ederek yaşamın içinde kalıyor. Paylaşarak eksilmiyor; besledikçe daha çok çoğalıyor sanki!

  Bir insan; Ahmet, acısını sporla terbiye etmiş. İçindeki yalnızlığı paylaşmayla dengeye getirmiş. Şehrin kıyısında sessizce kendi ahlakını kurmuş…

   Belki de toplum dediğimiz şey tam olarak böyle ayakta kalıyor. Birbirine daha çok sokuluyor ve daha çok fark ediyor… Büyük nutuklarla değil, küçük merhamet alışkanlıklarıyla…

 Güven SERİN 


 

   





3 Haziran 2026 Çarşamba

İĞDE KOKUSU

 



Kamera; Güven

                   İĞDE KOKUSU ve HAFIZANIN İNCE YOLLARI

  Sahilde hızlı hızlı yürüyordum. Zihnim başka düşüncelerle meşguldü. Derken o tanıdık koku burnuma, oradan da zihnime kadar ulaştı. Bir anlığına durdum. Bazı kokular insanı sadece durdurmaz; yılların içinden geçirip başka zamanlara götürür…

  Kokuların geldiği yöne bakınca iğde ağaçlarını gördüm. Tam da şimdi çiçek açıp kendilerine özgü kokularını etrafa yaydıkları zamanlardayız. Geçtiğimiz aybaşlarında erguvanlar aynı dönüşümü gerçekleştirmişti. Şimdi sıra iğdelerde… Kim bilir kaç yıldır aynı gösteriyi, aynı zarafeti ve aynı sunumu sessizce tekrarlıyorlar…

  Doğanın en büyük özelliklerinden biri, hiçbir alkış beklemeden görevini sürdürmesidir. İğde ağacı da böyledir. Gösterişli değildir. Çiçekleri uzaktan bakıldığında dikkat çekmez. Bir gül kadar iddialı, bir lale kadar göz alıcı değildir. Fakat yanına yaklaştığınızda başka bir ağacın yapamayacağı bir şekilde karşılar sizi. Önce kokusuyla, sonra yapraklarının gümüşe çalan yeşiliyle…

  İğde ağacının yapraklarını özellikle gün doğarken veya gün batarken izlemek gerekir. O saatlerde ışık yaprakların üzerinde dolaşırken insan, yeşilin kaç tonu olduğunu yeniden keşfediyor. Kimi zaman gümüşü andıran bir parlaklık, kimi zaman soluk bir zeytin yeşili, kimi zaman ise neredeyse mavimsi bir renk belirir. Sanki doğa, aynı yaprağın içine birkaç mevsim birden sığdırmıştır.

   Bugünlerde şehir hayatının en büyük sorunlarından biri, çevremizde olup bitenleri az fark ediyor oluşumuzdur… Hızlı yürüyor, hızlı koşuyor, hızlı düşünüyor ve hızlı yıpranıyoruz. Fakat hayatın en değerli ayrıntıları çoğu zaman yavaşladığımız, hatta durakladığımız zaman görünür oluyor. Hatta duyulur, hissedilir oluyor. Bir ağacın kokusu, bir kuşun sesi, bir gölgenin serinliği ya da rüzgârın taşıdığı bir hatıra…

  Bilim insanları kokunun hafıza üzerindeki etkisinin çok güçlü olduğunu söylüyorlar. Belki de bu yüzden iğde kokusu birçok insanı çocukluğuna götürür. Eski mahallelere, yaz akşamlarına, dedelerin bahçelerine, kapı önlerinde geçirilen uzun sohbetlere… Bir anda unuttuğumuzu sandığımız anılar yeniden capcanlı hale geliyor. Biliyoruz ki hafıza, sadece düşüncelerle değil, kokularla da yaşıyor.

  Toplum olarak belki de biraz daha fazla böyle duraklama anlarına ihtiyacımız var. İnsanların birbirini anlamaya çalıştığı, hatıralarını koruduğu, doğayla bağını kaybetmediği duraklara… Artık biliyoruz ki doğayla bağını koruyan insanlar, çoğu zaman çevresine daha duyarlı bir canlıya dönüşüyor. Ayrıca yaralarını daha çabuk sardığı gibi, başkalarının da yaralarını daha çabuk fark ediyorlar…

   Bu yüzden iğde ağaçlarını ağaç almaları yanında bir öğretmen olarak görmeyi tercih ediyorum. Her yıl aynı zamanda çiçek açma sabırlarını, sürekliliği ve sadeliği en iyi anlattıkları için onlara minnet borçlu olduğumu biliyorum. Kimse onları alkışlamaz, gazetelere çıkmazlar ve ödül almazlar. Ama yine de eksiksiz bir şekilde görevlerini yaparlar; gölge verirler, koku verirler ve hatıra sunarlar…

   O gün sahilde yürürken birkaç dakika durup onları izledim. Kokladım ve sonra yoluma devam ettim. Yine fark ettim ki bazen bir yürüyüşün en değerli kısmı, yürümeye ara verdiğimiz o kısa anlar; hatta kavuşmalar…

   Ve belki de hayat, tam o anlarda bize bir şeyler fısıldamak, aktarmaktır; iğde kokuları eşliğinde…

   Biliyoruz ki bazı ağaçlar meyveleriyle değil; hatıralarıyla yaşarlar…

Güven SERİN