21 Haziran 2019 Cuma

V.NE VAKİT ÖLÜR







V.NE VAKİT ÖLÜR?
-------------------------------

  Tanınmış bir Türk şairi bir gece düşünürken, bilinçaltından yola çıkarak not almaya başlamış;

“ V.ne vakit ölür? Ölse de kurtulsak. Ama V ölürse Y,var. Peki, ya A,B,C?Onlar yetmez mi insanlara ölüm kusturmaya?”

  Sanırım, geçmişte bu işi; bilinçaltının sıkıntılı telaşını Nurullah Berk’de sorgulamış. İnce hesaplar sonucu şu karara varmış; “ Bu dünyada, metrekare başına bir namussuz var.”

  Aziz Nesin’in seslenişini ise bilmeyen yok. Baştan büyük tepkiler edilse de, herkesin bilinçaltını dışa vurması için muhteşem bir 100.Maymun hareketiydi; Aptallar olayı! Aziz Nesin’den sonra herkes oran vermek için birbiriyle yarıştı;% 60,70,80,90’a kadar çıktılar…

 Esas sorun; Tıpkı Salâh Birsel gibi benim de bilinçaltım V.de! V.Ne zaman, hangi vakit ölür? Ya sonra?

  Yine bilinçaltım imdadıma yetişti. Ya sonrası var mı; Sabah ola hayrola…

  Aslı Şafak iki konuğunu ağırlamaktaydı. Birisi Kemal Doğulu, diğeri ise Yonca Lodi. Konukların anlatımları, Aslı Şafağın sorduğu sorulara dairdi. Özgün bir yaklaşım içinde konuşuyorlardı. İnsanı sıkmayan cinsten…

  Bir ara sosyal yaşama sıra geldi. Kemal Doğulu;”işten eve, evden işe gidip geliyorum; dışarıda hiç işim olmaz.” Dedi. Aslı Şafak bu işe şaşırdı. Niçin olduğunu sorduğunda Kemal Doğulu ; “ Kendim dâhil insan ırkından nefret ediyorum.” Yonca Lodi de Aslı Şafak da şaşkın…

 Kemal Doğulu, dünyayı felakete sürükleyen, ardı arkası kesilmeyen hakaretler, ölümler, cinayetler yaşadığı bu dünyayı bu şekilde yorumluyor…

 Bilinçaltımız her an bir yerde yüzeye çıkıyor; çıkmak zorunda; orada hava alır, tekrar yaşam hakkına kavuşuruz.

 Bunca felaket ve bunca beklenti; umut… Benim de bilinçaltım bir başka bir evrensel oyunun içinde kurbanlar olduğumuza dairdir. Sahi; V.ne vakit ölür?

Güven Serin 

19 Haziran 2019 Çarşamba

SEVDİKLERİMİZ İÇİN DUA ET


İNTERNET





SEVDİKLERİMİZ İÇİN DUA ET

  Haziran ayı sıcaklarını dengelemeye çalışan hafif bir gece esintisi başladı. Gün ile gece arası bir zaman; Alacakaranlık vakti.

  Alacakaranlık, bir gün biterken, bir de başlarken yaşanır. Etle tırnak, deri ile kemik gibi, birbirine sımsıkı yapışmış, birini alır, kaldırırsan; Gece ile gündüz arasında ki zıtlığı bulabilir, anlayabilirsiniz.

  Masanın diğer ucunda oturan arkadaşımın, gökyüzü merakı, bilimsellikten çok öte astroloji alanına kaymakta. Bu akşam Jüpiter ile Satürn aynı çizgi üzerinde buluşmuşa benziyorlar. Akrep Burcu Jüpiter’in altında, Yay Burcu ise her ikisinin ortasına düşen açıda.

  Çıplak gözlerimizle biraz daha Kuzeye, dikkatlice baktığımıza, önce Büyük Ayı Takımyıldızı’nı sonra Küçük Ayı Takım Yıldızı ve hemen ucunda ki Kuzey Yıldızını gördük. Masa arkadaşımın görmek istediği yıldız, Sirius yıldızı; Büyük Köpek Takımyıldızında bulunmakta. Bizden 6,6 ışık yılı ötede, bu gece göremediğimiz parlak yıldız.

  Masa arkadaşımın Sirius’a merakını biraz konuşunca anladım. Atlantis Kıtası’ndan, Mısır Medeniyetlerinden, diğer eski çağ uygarlıklarından konuştu. Konuşmasındaki bilimsellik değil de, astronomi ile yer değiştirmiş astroloji hâkimdi.

  Dünyanın ve diğer gezegenlerin Sirius’dan yönetildiğine inanıyordu. O sıra yanımıza dilenci kadın geldi. Sevdiklerimize dualar ederek alacakaranlık nafakasını toplama derdindeydi. Bizim yanımıza gelmeden önce uğradığı yerlerde her dört kişiden birisinden umduğu paraları almasının matematiksel karşılığı % 25’lik bir şansının olduğunu gösteriyor. Günde bin kişi dolaşırsa,250 kişinin onun dualarına boyun eğeceğini biliyor; dilenci kadın…

  Masanın diğer ucunda bulunan arkadaşım çantasına uzanıp bozukluk kesesini çıkarttı. Başımızda dua ederek bekleyen dilenci kadına bozukluk madeni 1 TL verdi. Bizim için küçük, dilenen insan için çok büyük olacak parayı uzatırken; “ Sevdiklerimiz için dua et” dedi.

   Arkadaşın bu isteğini memnuniyet ve ezbere bir refleks içinde yerine getiren dilenci kadın, gecenin içine karışan gün gibi ağır ağır alacakaranlıktan geçip kayboldu.

   Arkadaşımı yıllardır tanıyorum. Dilencilere para verdiğine ilk kez tanıklık ettim. Muhtemelen Sirius yıldızının kendine etki yaptığını hissetti. Çünkü başını göğe kaldırarak,6,6 ışık yılı ötedeki Sirius yıldızını düşünerek duayı istedi.

  Belki de dilenci kadın da oradan, çok uzaklardaki ışıktan besleniyor, yaşamın bir başka radikal tarafı, ucunda dilenerek, dua ederek yolunu, yönünü bulup karnını doyuruyor!

  İnsanın dünyadaki yeri o kadar yeni ki; biraz gerilere gittiğimizde işin içine, mitoloji, astroloji ve gizem perdesi düşüyor. Belki de sanatı da tetikleyen bu gizemdir! Sonsuza koşup duran evrenimizin diğer evrenlerin peşinden koşusunun bir anlamı olmalı! Düş ile gerçek arasında, et ile tırnak, gün ile gece arasındaki alacakaranlık gibi; çok ince bir anlam ve gerçek; boşlukta asılı duran bir şey…

Güven Serin  


15 Haziran 2019 Cumartesi

MERİÇ'İN ILGIN AĞAÇLARI

internet


internet



                 MERİÇ’İN ILGIN AĞAÇLARI


Ne çok çocuk,
Ilgınlar, kumlar ve oyunlar…
Ötede bir nehir,
Balkanlardan süzülüyor Ege’ye.
Bir kara tren, sesi;
Hiç görmediğim rayların üzerinde akıp gidiyor.
Balkanlardan akan rüzgâr, su, hikâyeler…
Odyssey, Çaka Bey, Büyük İskender, Süleyman Paşa
Ve Traklar…
Davullar, kadın sesleri eşliğinde;
Zamansızlığı, ağırlıksızlığı yoğuruyor.
Tüm zamanları anlatan fısıltılar,
Ainos antik kenti viran.
Fatih Camii, Ayasofya Kilisesi iç içe.
Yaşlı dut ağacı,
Benim hikâyem, kolibam,
Sığırcık kuşlarım, bal dutlarım.
Klarnet, akordeon, keman, ud,
Eleni Karaindrou, şarkılar besteler yapıyor,
Theo Angelopoulos, filmler, üçlemeler.
Bir çayır, ağlıyor.
Gün, sonsuza adanmış.
Yolcular, Kitera’ya gidiyor.
Manzaralar puslu, leyleğin gecikmiş adımı.
Odyssey, Truva’yı yakıp yıkan at hilesine,
Bulaşmış zekâsı ve lanetiyle boğuşuyor.

Bir nehir, ismi Meriç…
Bir çocuk, çoktan adanmış, masal
Ve hikâyelere…
Yazgı, yer değiştirme, dönüşüm,
Evrimin büyük eseri…
Ötesinde Meriç’in; Theo ile Eleni,Kazancakis.
Zorba, kollarını kaldırmış, çakırkeyif,
Sırttaki, neşeli ve başkaldırıcı.
Keşişler, sırra kadem basmış,
Geniş, derin yatağından, akıyor nehir,
Ege'nin soğuk, serin sularına.


Güven Serin 







14 Haziran 2019 Cuma

MUZAFFER TAYYİP USLU


"Diyecekler ki arkamdan
Ben öldükten sonra
O,yalnız şiir yazardı
Ve yağmurlu gecelerde
Elleri cebinde gezerdi
Yazık diyecek
Hatıra defterimi okuyan
Ne tahlisiz adammış
İmanı gevremiş parasızlıktan"

Saygıyla,sevgiyle;hoşlukla
Muzaffer...


                                        MUZAFFER TAYYİP USLU



   24 yaşında, hepimizin ortak söylemi; “ Daha gençliğinin baharında” ölmüş bir şairdir Muzaffer Tayyip Uslu.1946 yılının Ağustos sıcakları hüküm sürerken; göçüp gitmiştir ebedi diyarlara.

  Edebi dünya için ölümsüz eserler; şiirler bırakmayı unutmadan, her daim genç bir ozanın heyecanlı, neşeli haliyle hatırlanacak, onun yazdığı dizeler, o genç şairi.

  Onun Remzi Bey şiiri, destansı bir sosyoloji içerir. Son nefese gelene kadar fark edilmez yaşamların kurbansı törenlerini anlatır. Şirini anlatısı kabalıktan arınmış, nezaket ve şefkatle donanmış bir kalp atışı ritmindedir;

“Nasıl yaşamışsın Remzi Bey
Nasıl yaşamışsın sen
Bugüne kadar böyle
İnsanlardan habersiz
Oturup da bir masa başında
Kaydederek
Falanca evrakın
Nereden gelip
Nereye gittiğini
Hiç de mi canın sıkılmadı
Hiç de gözüne ilişmedi deniz
Bunca zamandan beri
Hayret Remzi Bey
Hayret doğrusu
Hayret.”

  24 yaşında son bulan dünyevi hayat… Kim bilir kaç genç ölüm yaşandı ve yaşanıyor. Geçici bir heves veya yaz yağmuru gibi geçip gidiyor insan sızlamaları ve iç çekişleri; o kadar…

 Bunca yıl; yani neredeyse bir yüz yıl yaşayan, yaşama bir tek kıvılcım çakmayan insanları düşününce, şairlerin, yazarların, filozofların çağlar arası düşünce dolaşımları, her edebi, felsefi rüzgâr estiğinden onların sesleri yankılanır. Bağdaş kurdukları sofralar, sıradan bir ağacın gölgesinde düşünce terleri, günü yansıtan göz aydınlıkları; yaşamın, var oluşun güzel kanıtları…

  Salâh Birsel de çok sever Muzaffer Tayyip Uslu’yu. Fransız şair Ronsard’ın kendi mezarı taşı için yazdığı şiir dizelerini Muzaffer’e yakıştırır;

“ Bereket, gönlün rahat, tertemizsin;
Kan, kin, zehir karışmamış içine;
Birçok insanlar gibi düşünmemişsin
Şan, şeref derdine, mal mülk peşine
Deyip kestim, yolcu; var git işine
Bırak uyusun Ronsard, rahat etsin”

 Bu çalışmayı yapmadan bir gün önce; yazı atölyeme gelen bir başka genç şair; sıkıntılı yüzü, her daim şikâyet içinde oluşu; şiire ayırdığı zamanların yetersizliğini hatırlatıyor insana. Öteden beri istediği bir tek şey var; Ün…

 Kim bilir kaç kez onla fikir didişmesi içine girdik. “Sanatçı, bugüne değil, yarınlara aittir” Sanatın, hesabı, kitabı tüccar gibi olmaz; desem de, hiçbir zaman inandırıcı olmadım!

 Onun istediği şey; çiftçinin, tüccarın, memurun, işçinin istediği şeyden farklı değil; kazanç…

 “Ben yaşıyorken kıymetim bilinmedi ise; öldükten sonra bilinse ne olacak?” Sıradan bir insan söylese; yerden göğe kadar hakkı var… Ben şairim, sanatçıyım değen birisi; kaygan bir zeminde patinaj yapan araçtan farkı kalmıyor.

 Bende, atölyemde aradığını bulamamış olmanın asık yüzüyle ayrıldı. Gülümsemeye çalışsa da gülmüyordu. Kaygıları, beklentileri korkunç bir YÜK oluşturmuş üzerinde…

 Şimdi gelip de Kazancakis’in mezar taşı üzerine kendi yazdığı dizeleri hatırlatacak değilim ya! Hatırlatsam ne çıkar?

“Hiçbir şey ummuyorum.
Hiçbir şeyden korkmuyorum.
Özgürüm.”

     N.Kazancakis

 Hedefi bu tür özgürlük olmayan şaire, yazara bu düşünce hiçbir şey ifade etmez… Herkes kendi yolunu oluşturur; yola koyulma enerjisi, cesareti, deneyimi, sabrı varsa…

Güven Serin 


10 Haziran 2019 Pazartesi

ÇOK Bİ GÜZEL


Onun varlığını Keşanlı Ali ile duydum.
Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu hikayesiyle
ruhuyla,edebi yanıyla dost oldum...




Aşkolsun Sana Çocuk;Aşkolsun...

ÇOK Bİ GÜZEL

   Kuzguncuk’ta Çınaraltı Kahvesinde boğazı seyrediyor Can Yücel. Karşı kıyılardan ötelere, daha ötelere, insanlığın her olduğu yere uzanıyor da yetmiyor, yetemiyor.

   O gün birçok insan gibi bir insan ölmüştü; Haldun Taner. Şairin seyrek beyaz saçlarını, Firişka rüzgârı yalayıp duruyordu. Hafiften bir esintiydi ama şairi teselli etmiyordu.

  Beyaz bir kâğıda dökülüverdi gözü yaşlı sözcükleri-mısraları;

“Baktım sana Yahya gibi
Teşvikiye’den
Kimler seni etmiş olmalı ki teşvik
Küplüce’ye(taa)gidiyordun…
Yürüyordun aramızda
Yürüyordun aramızdan…
Giderayak
İnsan Haldun
Çok bi güzel
Çok bi güzel
Çok bi güzel
Yepyeni bir İstan-buldun…
  Bir gün önce Küplüce Mezarlığına gömülmüştü Haldun Taner. Hani Kadıköy’de hemen iskelenin karşısında Devlet Tiyatrosunu ismi verilen Haldun!

  Onun kaleminden, gezip durduğu ilçelerinden, hikayelerinden söz etmeden olmaz! Şişhaneye Yağmur Yağıyordu hikâyesi, zamansızlığın ödülüne layık görülmüş, uçsuz evrenin içinde edibi dünyaların yörüngesine çoktan oturmuştur.

  Keşanlı Ali Destanı; başlı başına bir destan… Ya onun seslenişi;” Çok Güzelsin Gitme Dur” ricası; kendi dilinden dökülen sözcüklerle bi tamam olur; “ Ölürse Ten Ölür, Canlar Ölesi Değil.”

  İnce beyaz saçları, sigara dumanından sararmış sakal ve bıyıkları, bir can taşıyordu hükmetmek istemediği dünyaya, bir hınç duyuyordu. Sıkkındı canı Haldun’dan önce de, sonra da.

   Sıradanlığı, basitliği sevdiği kadar aklı, mizahı, sanatı seviyordu. Bir ayrılışın öyküsü, hiç bitmeyecek hissiyatında ki ocakta yine bir şeyler pişiriyordu;

“İnsan Haldun
Çok bi güzel
Çok bi güzel
Çok bi güzel
Yepyeni bir İstan-buldun…”


Güven Serin  






31 Mayıs 2019 Cuma

ÇİNGENE KADININ HUZURU


Kamera; Güven   Tekirdağ




ÇİNGENE KADININ HUZURU


  Elinde birkaç gül dalı, sahildeki Mutlukent çay bahçesinin çimenlerine uzanmış bir kadın; çingene kadını. Birde çay söylemiş kendine; sanki içtikçe bardaktaki çay yeniden doluyor. Bir çayın bu kadar güzel içilmesine ilk kez tanıklık ettim.

  Belli ki çok dolaşmış; birkaç dal gül satacağım diye. Artık, müşterileri; genç kız ve erkekler eskisi gibi utangaç, mahcup değil. Uzatılan bir gülü, yirmi yıl önce bir erkek, vazifeymiş gibi alırdı. Cebinde para olsun, olmasın, çingene kadının uzattığı bir gül çok az geri çevrilirdi.

  Çingene kadın-çiçekçi kadın yüzünü denize doğru vermiş. Arkası bize dönük! Çiçekli bir don diktirmiş kendine. İçinde pembeleri, beyazları olan! Çingenelerin en sevdiği renklerden! Siyah bir kazak ve başında da annelerimizin taktığı yazmalardan!

  Yazmanın beyazlığı, pembeliği, siyah kazağı ve çiçek desenli donuyla bütünleşmiş gibiydi. Asıl olan şey; çingene kadın, günün, çimenlerin, denizin; yaşamın ta kendisi olarak, yaşamın keşfini bir şölene çevirmişti.

  Kendi aralarında toplanmış, beş kadın akşam eve dönüş saati nedeniyle masalarından kalktıktan sonra çingene kadının yanından geçerken, ona özenerek, ne kadar güzel yaptığını, buranın tadını onun çıkarttığının övgüleri.

  Çingene kadın;” Sizi kim engelliyor?” dediğinde, iyi giyimli kadınlarımız tebessüm ederek uzaklaştılar. Birbirimize benzeyen insanlar haline geldik. Özgün yaşamlardan, sohbetlerden çok uzak...

  Ya çingene kadın? Yaşamın ta kendisi; yorgunsa, hemen oracığa mesken tutan, sahiplenen, davasını doğanın akışı gibi gören insan; insanlar…

  Çayını her yudumladığında özendim, özendim, özendim. Tıpkı, Leyla Şahin’in Ay Toplayan Kızlar şiirinde ki gibi;

“Sizden önce yoktu hiçbir şey, sizden sonra da olmayacak.
Topraktan öncesiniz, ağaçtan önce
Sizden sonra kirazlar çiçek açmayacak

Üstü üste üç kez çalıyor Aya Triada’nın çanı
Avniye Hanım! Avniye Hanım! Avniye Hanım!

  Çingene kadın, her yudumu, üç kez üst üste yapıyorken, çayın hiç bitmemesini, orada oturduğu sürece onu izlemenin iç huzurunu; bende her yudumda üçer kez içime çekerek yudumladım; özgün yaşamların, insana layık bir güzelli, estetik katışını.


 Güven Serin 

30 Mayıs 2019 Perşembe

İDARE EDİYORUZ


İNTERNET




                                                

İDARE EDİYORUZ!
------------------------------------


  Geçmişte; elektriklerin olmadığı veya sıklıkla kesildiği vakitlerde çeşitli aydınlatma araçları vardı. Fenerler, lambalar ve lüks ve olmazsa olmazlar; mumlar vardı. Lambanın en küçük olanına, fitilin en kısılmış haline “idare” deniyordu. Yani; durumu “idare etsin” çabuk bitmesin. Işığı; görünür görünmez; belli belirsiz durumdaydı…

 Bunlara, bu sönük, belli belirsiz ışığı veren lambalara; “idare lambası” denirdi. Niçin? Durumu idare ittiği, çabuk bitmediği, yok olup gitmediği için…

  Göçleri kana kana yaşamış milletim; göç etmediği yılların da yoksulluğuyla pençeleştiği için sıklıkla idare etmek durumunda kalmıştır. Bütün yaşam felsefimiz, idare lambaları gibi, idare etmeye göre tasarlanmış; sanki yazgının işi gibi…

 İdare etme ve idare lambalarıyla geçen ömürler ve onlardan sonra gelen kuşaklar; bir çığ topu gibi yuvarlanmaya başladı. Nasıl olduysa, şairin şirinde ki gibi, her şey birden bire oldu;

“ Her şey birden bire oldu,
Birden bire vurdu gün ışığı yere;
Gökyüzü birden bire oldu;
Birden bire tütmeye başladı duman topraktan;
Filiz birden bire oldu, tomurcuk birden bire.
Yemiş birden bire oldu.”

  Orhan Veli şiirinde ki heyecanı, her şeyin ansızın ortaya çıkışını bu şekilde betimlese de; bizlerin bu birden bire idare etme alçak gönüllülük felsefesinden kurtulmamızın, kaçıp, ürkmemizin sosyolojik, psikolojik bir karşılığı olmalı!

 Yıllarca direnen, yemeyip içmeyin mal mülk edinen atalarımız; şimdi çocuk ve torunlarının yarışını kim bilir hangi sıkıntı, garip bir gülümseyiş içinde izliyorlardır! Çünkü her şey birden bire olupbitti; köyler, kasaba ve kentlere kırk yıl içinde neredeyse tümüyle taşındı.

 Ve bu göçlerle birlikte girildi 21.yüzyılın içine. Büyük alışveriş merkezleri de birden bire kentlerin büyümesiyle; idare et, mantığını yerle bir etti. İdare lambaları gibi,”idare et” anlayışı da hasret oldu.

 Şimdi; Tüket! Durmadan tüket ki istihdam ve borçlanma artsın… Tamam; tüketmekte, üretmekten de öne geçtik. İdare lambasını eskidi, gereksinim duymuyoruz diye kullanmayıp çoktan unuttuk. Ya felsefesi? İnsan yanımız? Kültürel altyapılarımız?

 Biri birine bir şey sorsa; Neler yapıyorsun; dese; söylenen ilk söz ; “idare ediyoruz be ağabey!” Olmuyor mu? Peki, ama nasıl reform bu? Hadi köylülük, eski yüzyıl geride kaldı; ya şimdi! Şehirli ve yeni yüzyıldayız; halen neyin idare etmesiyle meşgulüz?

 Görünen o ki; yarım yamalak olan her şey; yarım kalıyor… Harcamada, borçlanmada, tüketime bir numara oluyoruz da, kültürel, ilimsel, sanatsal alanlarda; hep “idare ediyoruz” felsefesiyle boyun eğiyoruz.

 Bu nasıl perhiz, bu nasıl lahana turşusu! Anlayan varsa beri gele! Daha fazla ayrıntıya giremem; benim haddime bile değil. Varsın bunu da üniversite, akademisyenler, ilim insanları araştırsın.

 Ama ne zaman yapacaklar bu işi? Fazla karıştırmamak lazım; elimizde olanlar idare edelim; idareli olalım dostlarım…

Güven Serin  




24 Mayıs 2019 Cuma

MUSTAFA'DA GELSİN


İnternet






YAHYA KEMAL; MUSTAFA’DA GELSİN!
----------------------------------------------------

  Mustafa İnan; bu ülkenin; milli eğitiminin, üniversitelerimizin yetiştirdiği çok önemli değerlerden birisi; Mustafa İnan…

 Çılgınlar gibi tüketim yüzyılı ve aynı zamanda uzaya salınan uyduların coşkusu yaşanırken; unutma çılgınlığı da bir o kadar yaşanıyor. Oysa zaman üç boyutlu yaşanırsa anlamlı ve güzeldir. O zaman, kültür dediğimiz üretkenlik; o büyülü şölen çıkar ortaya…

 Geçmişi, günü ve geleceği algılamadan; hep kaybettikçe “keşke” lere sığınan toplumların yazgısı hep aynıdır; güdülmek, yönlendirilip kullanılmak…

  Malatya kökenli, Adana doğumlu övünç kaynağımız bir mühendist; matematikçidir Mustafa İnan. Disiplinin, idealizmin ve hafızanın, hesabın özü; kendisi…

 1954 yılı yaşanırken İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi Dekanlığına seçilmiştir. Bir yaz günü; Haziran zamanı…

 Gündüzleri resmi toplantılar, geceleri resmi davetlerin boş konuğuydu. Hafızası o günlere; yani 1950’li yıllara nam salmıştı. Yahya Kemal düzenlemiş olduğu her toplantıda; “Aman önce Mustafa’ya haber verilsin!” diyor, Mustafa olmazsa toplantıların tadının çıkmayacağını biliyordu.

 Niçin? Çünkü hiç kimse Yahya Kemal’in şiirlerini Mustafa İnan gibi ezbere okuyamıyordu. Kimse; Fuzuli’den, Baki’den, Tasavvuftan, İslam’dan onun gibi bilgi, görgü ve ahenkle söz etmiyordu. Edebiyat, tarih, dil; dilimiz üzerine konuşuyor, bilgi veriyordu.

 Dile, her zaman farklı bir önem duyuyor; dilin bir matematik olduğunu biliyordu. Mustafa İnan bu işe o kadar kafa yormuş ki; 30 Bin kelimelik bir dil kurmak için 173 hece yeterli olacağını hesaplamış. Latincede 1750 hece, Almancada 4650 hece olduğunu basit araştırmalar neticesinde öğrenmişti.

 Hatta bunlarla yetinmeyip; dildeki kelimelerin hece sayılarını da hesaplıyordu. Dünya dilleri karşısında Türkçenin İngilizce, Almanca, Arapça, Yunanca, Japonca, Rusça ve Latinceden bile önde olduğunu da biliyor anlatıyordu.

 Yahya Kemal’in “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiirini incelemiş, orada geçen kelimelerin hece sayısının ortalamasının; 2,43 ettiğini bulmuştur. Oysa İngiliz dilinde kelimelerde ki ortalama hece sayısı; 1,35 olarak hesaplamıştır.

 Mustafa İnan böyle bir değerdir; zengin düşünceler, bilgiler, hesaplarla yaşamış, yaşatmış; kendi izini, felsefesini öğrencilerine armağan etmiş bir aydın; insan ve değerimiz…

 Saygıyla, rahmetle; Mustafa İnan…

Güven Serin  

23 Mayıs 2019 Perşembe

ŞAFAK ÇOK YAKIN


Kamera;Bülent HORA FENERİ




Kamera; Güven Hoşköy-Tekirdağ

  ŞAFAK ÇOK YAKIN



Sayıklayan bir insan,
Sıcak terlerin içinde!
Prangalar sıkıştırmış ruhunu.
Eziyete dönüşmüş bahar çiçeğinin ömrü.
Biliyor, ömrün kısalığını.
O yüzden, tereddüt ediyor,
Sıkıntı, boğuşma ve boğulma;
Kabul mü etsin, etmesin mi?
Şafak, çok yakın!
Arılar çoktan çıkmışlar yola.
Kuşlar, uzlaşmacı çığlıklarıyla,
Kendi koruluklarında.
Bir kâbus, yarı ölüm anı
Duyuyor, hissediyor,
Yakın olan şafağı.
Kaldırıyor insan örtülerini,
Kör sevgilerin utançlarını
Kırıyor, yok ediyor insana dair ne varsa
Yeniden, yontuyor, kendi eserini
Çünkü
Duyuyor,
Hissediyor,
Yakın; şafak çok yakın.

Güven Serin 




21 Mayıs 2019 Salı

FRİG YOLU


MİDAS ANITI





                            FRİG YOLU VAR; YA GANOSLAR?


  Frigya antik yolu da; Likya Yolu gibi ülkemizin tanıtımında dünya sahnesine çıktı. Likya Yolundan sonra en çok heyecanlandığım antik yollardan birisi. Bu heyecanımı; bir gün Ganoslar diyarında da ortaya çıkartılacak antik yollar için umut besliyorum.

  Afyonkarahisan, Eskişehir ve Küthaya illerinin kavşak noktalarında ve Friglerin en yoğun, aktif oldukları; Dağlık Frikya, şimdi ülke turizmiyle birlikte dünya turizmine, kültürüne armağan edildi.

  Likya Yolunda yapmış olduğum her yürüyüşte, antik yolun çağlar ötesine uzanan izlerine, yöreye yerleşmiş ağaçların, dağların o dönemlere olan tanıklığına, mistik bir hissiyatla yaklaşırım. Yaşamın devamı olan süreçlerin; en büyük, en zengin medeniyetlerin bile bir ömrünün olduğunu daha ne anlayınca; had bilmekten öte ölümlü ve çok az zamanı olan bir insan olduğumla yüzleşirim…

  Bu yolculuklardan en hakikisi, hissiyatı, macerası bol olanı; yapayalnız yaptığım Likya yürüyüş parkurudur. Adrasan Olympus arası; tırmandığım Musa Dağı, iniş yaptığım Olympus Dağı, dağda ki yalnızlığım, suyumun bitmesi, en tükenmiş zamanda bir köpeğin arkadaşlığı, erken geçen turistler tarafından bırakılmış 1,5 LT suyu bulmam, gün geceye dönüşürken yürüyüşü, kılı kılına bitirip, gece yarısı Antalya’ya dönmem; tam bir antik yolcunun karşılaşabileceği sürprizler…

  Ülkemizin idarecilerin turizm konusunda ki yetersizliği öteden beri biliniyor. Dünya turizm listelerinde açık ara BİR numara olabilecek bir ülkedir; Türkiye… İdarecilerimizin tutumunu, ölçülerini Kültür Müdürlüklerine alınan, atanan insanlarımızın bu alanda ki bilgi ve deneyimlerine bakarak anlamınız mümkün…

  Binlerce antik kent kazılmayı bekliyor. Bunlardan yüz tanesi bile herhangi bir ülkenin kaderini değiştirebilir. Ne hazin ki; Efes Antik Kentimizin bile kazı çalışmaları % 20’lerde. Kaç yıldır kazılıyor? Neredeyse 200 yıl… Bergama Antik Kenti; yıllardır öylece bekliyor. Tekirdağ’ın turizm kaderini etkileyecek olan; Heraiıon Teıkhos, ili bekleyen antik kentlerin en sonuncusu…

 Efes Antik Kentinin yılda 1,5 milyon turist aldığını düşünürsek, bunun topluma, ekonomiye, kültürel ve sosyal hayata yansımasının hesabını yapacak olan var mıdır?

  Dünyayı, dünya insanlarını birbirine yaklaştıracak en önemli araçlardan birisidir turizm. Ticaret kadar etkili, ticaretten çok daha sağlam ve kalıcı, birlikteliklere adım atma biçimleri…

  Likya Yolu heyecanım, yaşamın içinde olan hatıralarım her daim taptaze duruyorken,2018 yılında İzmir’de yapmış olduğum yürüyüşlerde tanışmış olduğum 9 Eylül Dağcılık Kulübü Başkanının hediye ettiği bir başka yürüyüş yolu rehberi; Efes-Mimas Yolu…

  Bu tür yolların en önemlilerden birisidir Efes-Mimas Yolu. Bisiklet, yaya ve esnek, zorlu parkurları olan, antik dünyanın çevresinden, merkezinden geçen neşeli, heyecanlı ve doğanın, medeniyetlerle olan uyumunun hikâyesi…

  Frigya Yolu da bu alanda kendi eşsizliğini, güzelliğini başlatmış durumda. Frigya’nın doğa örtüsü, tarihsel geçmişi, taşa bırakılan uygarlık izleri; Frigya Anıtı, gibi, Frig kültürüne ait kırmızı başlıklar gibi, efsaneler; Frigya kralının başına gelen hikâye gibi; belgesellerin, tiyatroların, operaların ve diğer etkinlikler yardımıyla yapacağımız tanıtımlar, bu yörenin de canlılığına can-canlar katacaktır.

   Frig Yolu, sıra dışı bir coğrafyanın yanında,67 parkuru, insan ve tabiat çeşitliliği, en önemlisi belki de dünyanın en meşhur efsanesinin yaşandığı yer; Kral Midas’ın diyarıdır. Kral Midas’ın başına gelenleri anlatan sazların fısıltıları halen hissediliyor olunabilinir.

  Yürüyüş yollarının su kenarlarından geçerken, rüzgâr da esiyorsa, sazların çıkarttığı seslere bir parça daha, dikkat kesilin! Belki de Kral Midas’ın başına gelenleri; Onun eşekkulaklı oluşunu duyuruyordu.

  Frig yollarında henüz yürümedim. Midas Anıtı,17 m yüksekliğinde,16,5 m genişliğinde; şimdiden heyecanlanıyorum; medeniyetlerin kutsal alanları, bu kutsallığa inanmış bir sürü insan; kimisi politik, büyük çoğunluğu ise bütün hücrelerinin damıtılmış saflığı içinde…

  Yürüyüş yolları, hem ulusal, hem de uluslar arası öneme kavuştuğu an; yüzlerce fabrika gibi çalışmaya başlar. Dumanı, kiri, allerjisi, kimyasalı olmayan, bir ülkeye en güzel kıymeti, katkıyı veren antik yolların değeri ölçülemez.

  Likya, Frig, Efes Mimas Antik Yolları var! Ya Ganoslar Antik Yolları? Bunları bulması için, hangi gönüllü çıkıp yollara düşecek? Kenti antik kentlerimizin farkında bile varmaz, kör dövüşü yaparken; bur mucize çıkabilecek mi?


Güven Serin 

14 Mayıs 2019 Salı

ÇIPLAK BACAKLI KADINLARIN ÜLKESİ


İNTERNET



İNTERNET



ÇIPLAK BACAKLI KADINLARIN ÜLKESİ

  Geçtiğimiz gün, tanıdıkların tanıdıklarıyla günü, siyaseti konuştuk. Tanıdığımızın odasında on kişi vardı. Farklı görüşleri, yaşam algıları olan on kişinin birbirine tahammül edecek kadar tecrübesi ve vicdanı da vardı. Bu yüzden, uç konularda, siyasetin yetersiz olduğu alanlarda bile yaşadığımız şehrin ortak ihtiyaçları adına fikirlerimizle konuştuk.

  Bir ara, konu dönüp dolaştı; bu hükumetin daha önceden;”T.C”, “ Andımız”, “ Bayramlarımız” kutlama biçimleri, bayramlara “hastalık” beyan ederek katılmamaları konu oldu. Laf lafı açtı, orada bulunan arkadaşlardan birisi; “ 19 Mayıs törenlerinin kaldırmasını bende destekliyorum! Ne öyle; kızlarımızın bacakları ortalıkta!”

  Onun derdi, neredeyse ülkemizin derdi sayılacak kadar ciddiydi. Orada bulunanların birçoğu ona karşı çıktığını belli ederek, biraz da ileriye gittiler. Sonuç? Oradaki arkadaş gibi düşünen milyonlarca insan var. Çünkü açıklığın, açılmanın, sadece erkeğe özgü olduğunu öğrendik! Kadının yaptığı her şey; erkek yasalarıyla belirlenmiş; üstelik yüzlerce yıl öteye dayanan bir sürü geleneğin katkılarını da unutmamak gerekir.

  Kadınımıza verilen en yüce görev; “annelik” olmuş. Yücedir annelik, tıpkı babalık gibi. İnsana özgü her şey yücedir aslında. İnsanın bu noktaya ulaşması, insan olarak ödüllendirilmesi, evrimin büyük zorluklarından sağ salim çıkması; sanatsal bir yücelik değil de nedir?

   Orada bulunan on kişi bir süre sonra dağıldı. Kavgasız gürültüsüz farklı görüşleri paylaşmış olmanın hürriyeti içinde herkes kendi işine döndü. İnsanlar dağılsa bile benim aklım; “kızlarımızın bacaklarında” kalmıştı. 19 Bayram Törenlerinde bacaklarını sergileyen kızlarımızın sancısı, geride bıraktığı izler halen kapanmamıştı.

  İnsanların giyiniş biçimlerini, kendi özel dünyalarını, inançlarını her koşulda İNSAN HAKKI olarak görüyorum. Her daim, benim, bizim yaptığımız doğrudur sözüne hiçbir zaman katılmadım. Ninelerimiz de kendilerine özgü örtüler kullanırlardı. Olgun yaşa gelmiş her insanın, kendi iradesiyle seçtiği yolun, diğer insanlara, canlılara zarar vermeyen her aşamasına büyük saygı duyuyorum.

  Bu sancının sözünü edeceğim tarafı; içimizdeki örtünün sebebini bir parça anlamaya; anlamak adınadır. Kızlarımızın bacaklarını düşündüğümüz, onların açıklığından, bize düşecek namus onurlarından korktuğumuz kadar, ilime, sanata, felsefeye zaman ayırsaydık ne olurdu?

  Bugünün gelinen noktasında uçağı icat eden ülkelerden birisi biz olurduk. Akıllı telefonu, bilgisayarları! Başka ne olurdu? Altmışlı yıllarda Almanya'nın açtığı İŞ KAPILARINA oluk oluk insanımız gitmez; tam tersi, çalışmak için 1930’lu yıllarda Hitlerin korkusundan bize gelen bilim insanları, bu kez gönüllü gelirdi.

  Almanya’ya giden her insanımızın biricik amacı; daha iyi yaşam hakkıydı. O zamanlar o memleketler onlar için; başka mana taşıyordu. Başka milletlerin, dinlerin, inançların, eğlencelerin; bir de açık saçık giyinen kadınların memleketi. Yani; Çıplak Bacaklarından korkmayan kadınlar yaşardı onların çalışmak amacıyla gittikleri ülkelerde.

  O ülkelere gideli elli yıl oldu. Çoğunun torunları orayı tercih etti. Niçin? Bugün dahi fırsatını yakalayan bir sürü insan; çocuğunu okutmak için; Çıplak Bacaklı Kadınların ülkelerine yolluyor. Neden? Çıplak bacaklara düşkünlük yüzünden mi? Hayır! Oranın eğitimine; ilmine, altyapısına, doğruluğuna, fırsatlarına, adaletine güvendiği için…

  Bunca telaşımız, korkumuz, çabamız hep çıplaklığı örtmek için oldu. Gelinen zamanda; dünyada ortaya çıkan iki yüz devletin içinde, yetişmiş insanların göç ettiği, ülkesini terk ettiği yere dönüştük.

  Ne korkularımızı, ne de telaşımızı, çabalarımızı iyi yönete bildik. Köylerimiz bile elli yılda, kent köylü oldular. Üremeden tüketmenin fırsatını yakaladılar. Üstelik kendi giyim kuşan özgürlüklerini de yakaladılar. Ama bir şey var ki; giyim kuşan özgürlüğünden çok daha öte; adalet özgürlüğü. Bu zarar gördüyse, fırsatlar da, iş, aş imkânları da zarar görmüştür…

 21.yüzyılın ilk çeyreği bitmek üzere. Bütün buluşları dünyanın belli başlı ülkeleri yapıyor. Diğer ülkeler; hep müşteri. Çünkü tek dertleri sanılan, çıplaklık ve kadın dayatmalarımız; düşünceye, üretmeye, adalete olan inancımız için aynı emekleri, telaşı gösteremedi…

  İsterseniz, küçük bir halk araştırması yapın! Bir iş aramak için sadece kendime güveniyorum, diyen kaç kişi vardır? Sadece kendime, kendi eğitime, yeteneğime güveniyorum! Böyle insan bulamayacağımız kadar kıttır bizim diyarlar.

  Geçmişte söylenen bir söz vardı, “Dayın,amcan varsa!” Bu söz, bugünde söyleniyor; yarın da söylenecek gibi görünüyor. Bir döneme damgasını vuran FETÖ, kaç insanımızın yaşamını yerle bir etti. Kaç aile, onur, açlık tehlikesi içinde oradan oraya savruldu…

  Adaletin istikrarı, çıplaklığa duyduğumuz istikrar kadar hiç olmadı. Bizi yönetenleri, çıplaklığa verdiğimiz değer kadar hiçbir zaman anlamak, uyarmak, doğru insan seçme telaşına kapılmadık.

  Böyle gelmiş böyle mi gitsin?

 Güven Serin 








13 Mayıs 2019 Pazartesi

AKASYALAR ÇİÇEK AÇTI


Kamera; Güven   



Kamera; Güven  

AKASYALAR ÇİÇEK AÇTI

  Mayısın ilk haftası, akasyaların da çiçeklerini açma zamanı. Nektarlarında koşacak böcekler. Kısa bir süreliğine sakin ve cömert kokularını salacaklar şehrimizin her yanına.

  Neredeyse her yıl akasyalar la ilgili bir yazı yazıyorum. Niçin? Çocukluğum akasyaların diyarında geçti. Yaşlı dut ağacının, güllerin, sümbüllerin, erguvanların, eriklerin bahçesiydi yaşam alanım…

  Akasyalar niçin önemli? Çünkü onlar insan eliyle dikilme diler. Kuşların yardımıyla doğanın her yanında yaşayabilirler. Yabanıl olan her şeyin dayanıklılığı, yüz binlerce yıllık zorluklardan geçmiştir. İyidirler. Sağlamdırlar. İçlerinde ki yaşam telaşı; çok kuvvetlidir.

  Özkan Hocayı 7–3 yenmiş olmanın tavla keyfi içinde akasyalar daha güzel ve beyaz göründüler. Üstelik tarihi bir alanda; Namık Kemal İlköğretim Okulunun bahçesinde! Buraları bir zamanlar her derde deva bilgileri olan marifetli insanlarla doluydu.

  Ya şimdi? Gençlerin yüzüne bakmaya korkar olduk! Niye baktın diye küfür edecek gibi duran, yüzlerinde yaşam ışığı, saygı ve tebessümün eseri kalmamış bir sürü genç; gençlik dediğimiz gezen, yürüyen boş bedenler.

  Akasyalar çiçek açtı. Şaşmaz bir şekilde beklediler Mayıs ayını. Bademlerin yanılgısına düşmez onlar. Her sıcağı, güneşi; “çağrı” kabul etmezler. Sağlamcıdır onların yabanıl telaşları. Seyyar balıkçı; “mevsim balığı” diye bağırıyor. Menekşeleri hazırlamış; kilosu;25 TL. Neredeyse bir insanın günlük kazancının yarısı!

  Ülke büyüyor; nüfusun artmasına sevinen siyasetçi mantığı, aynı nüfusu iş bulmak, sunmakta zorlanıyor. Moda olan üniversiteden mezun olan; yüz binlerce genç; öğretmen, mimar, veteriner, arkeolog atanma bekliyor.

  Özel okul denen yerlerde iş bulan öğretmenler, maaşları sorulduğunda utanıyorlar; yalan söylüyorlar; askeri ücretin bile altında aldıkları maaşlar yüzünden.

  Akasyalar, şaşmazlık içinde milyonlarca yıl aynı türküyü söylüyorlar. Çiçek açıp, üreme telaşına bir katkı vermek. Serçelere yuva kurmak için bol yeşillik üretmek. Akasyaların yapraklarını keçiler, tavşanlar çok sever. Tazedir, lezzetli ve bol suludur.

  Okumuş olmak için okuyan, okutulan, gezmiş olmak için gezen, deli danalar gibi çırpınan, sosyal dünyada beğenilmek için kılıktan kılığa giren insanlarım; Akasyalar çiçek açmış; her mevsimin hakkını veriyorlar. Ya sizler? Bizler? Yaşadığımız şehri, sadece pansiyon gibi görmek! Görenler! Yaşamın her daim yük getirdiğini sananlar!

  Dinlenmek için çalışmanın yorgunluğunun erdemi büyüktür. Sırf bu yüzden, güzellik de çirkinliğe çok şey borçludur. Namuslunun namussuza borçlu olduğu gibi… Zıtlıklar olmasaydı, kavramların içi bomboş olurdu.

  Sırf bu yüzden sevmedi Kral Lear’i Tolstoy. Kendini gördü Shakespeare’nin eseri ve karakterinde. Yazgısının peşinde, yüklendikçe yüklendi Kral Lear’a. Bütün bu süreçler yaşanırken, akasyaların çiçek açması her mevsim tekrarlandı durdu.

  Sert, sağlam kökleri, bedeni olan akasya ağacı; yaşama sımsıkı tutunmuş; ağaç, dediğimiz, şeyin ne kadar canlı ve kendine özgü bir algı yarattığını bilmeden geçip gideriz; çiçeğe durmuş akasyaların yanı başından…

Güven Serin 




10 Mayıs 2019 Cuma

GÖRÜLME KÜLTÜRÜ






                            

GÖRÜLME KÜLTÜRÜ
---------------------------------

  Çağımızın hastalığı mıdır, yoksa başka çağlara geçiş için alınması gereken bir bilet ve kurban törenlerine hazırlık mıdır?

  Hilal Bebek bu iş üzerine; Görülme Kültürüne ciddi emek harcadığı, çok değerli tespitlerini kendi köşesinde işlemiş. Üstelik enine, boyuna ve derinliğine kadar…

  Uslanmayı her daim ilahi adalet veya doğanın doğum sancılarına bırakmış olan insanlık; her yüzyıl veya bin yılda bir; kendi kıyametlerini, savaşlarını yaşamış ve yaşamaya devam edecek gibi…

  Teknolojinin nimetlerini kullanırken, külfetlerine yenik düşmek; yarışa başlamadan kaybetmek anlamına geliyor. Bir işin, balın mülkiyetiyle birlikte, onun esiri olmak; esaretin prangalarıyla ödüllendirilmek, loş ve nemli yerlerde kürek çeken; forsalar-kürek mahkûmiyetine zincirlenmek; zincirlere vurulmak anlamına da geliyor.

 Hilal Bebek, köşesinde ki çalışmada; Görülmenin, yaşamın önüne geçmesini iddia etmesi, boşuna veya bir kuşku olmaktan çok öte geçti.

  “ Yankılar üzerinden sesimizi duymaya, yansımalar üzerinden yüzümüzü görmeye çalışıyoruz. Oysa elimizi götürsek yüzümüz, içimize dönsek sesimiz bizde.”

  Resim çekme; yani görülme, beğenilme ihtiyacı? Bu ihtiyaca, alışkanlığa veya hastalığa tutulmuş olanlara yakından bakan Hilal Bebek, bu ihtiyacın bazı kişilerde her şeyin önüne geçtiğini söylemesi boşuna değil…

  Hayalimizdeki, düşlerimizde, gönüllerimizde ki ünlüler, ulaşılmazlar, mitler ve ebediyeti kontrol eden büyük yaratıcı; sanki insana ayrı bir yetki vermişçesine; en değerli zamanları, en hakiki anları bir yerlere hapsetmek veya son derece gelişmiş telefonumuzun, bilgisayarımızın hafızasına yerleştirmek için muhteşem çabalar harcıyoruz.

  Dokunmadığımız, öyküsünü bilmediğimiz nice mekânı, doğa parçasını ve insanı, insanları çektikçe çekiyor, gönül, hafıza deryasının bütün limitlerini zorluyoruz. Niçin? Bütün bunların sanatsal, sosyal, psikolojik ve kültürel karşılığı nedir?

 Daha fazla beğeni alan fotoğraftaki doğa parçasını daha çok korur hale mi dönüşüyoruz. Daha çok kendimizi öne çıkartıp, sayısız, sınırsız dostlarla birlikte ırmaklar kadar çoğalan huzur, şenlik, sağlık mı kazanıyoruz?

  Sanırım; hiçbirisi! En geliştirdiğimiz yerlerimiz; parmaklarımız! Daha hızlı yazıp, çekip gönderiyoruz. Boşluğa, bilinmezliğe teslim edilen; sanki hiçbir zaman ulaşamayacakları adreslere binlerce, milyonlarca fotoğraf ve alıntı yazı…

 21. yüzyılın ilk yarısı ülkemiz insanını zengin, refah ve daha çok huzurlu olacağız diye daha çok tükettiği, daha çok mal, mülk ve nesne, obje edindiği dönem olma özelliğine de sahip oldu. Daha fazla; antidepresan! Daha fazla uyuşturucu! Daha fazla iş kazası, kadın ve çocuk ölümleri! Ve daha fazla; göçler, küskünlükler, mal-mülklerin yer değiştirmesi…

 Tüketmenin soylu meziyet haline gelmesi; en hakiki, bilgili, görgülü insanla bile daha lafın başında kendi gittiği mekânı, yediği yemeği öne çıkartıp, senin kültür kalene bir gol çekip, senin taraftarın olan, gözlerinden, sesinden, soluğundan medet umması; ayrı bir gariplik…

  Israrla şu denklemi; dengeyi duymaya çalışıyorum. Bütçe yapmak; dengede ve dengeli yaşamak; ekonomik, kültürel, sosyal ve eğlence anlayışına kadar, hemen her şeyde…

  Tanıklık ettiğim nice durumlarda; hep daha fazla kazanma adına; mülkiyetçi, güç sahibi olma peşinde, daha az tüketme, daha hoşgörülü, ağır, özümsenen bir yaşam; ne çok uzak ve lüks geliyor bizlere.

 Ne büyük bir kayıp…

  Son sözü; Hilal Bebek söyleyecek;

“ Bu devrin insanının derdi, bu kadar ‘yutmaya! Çalışırken ‘çiğneyememek’,böylesi ‘kalmaya’ çalışırken ‘dokunamamak’,bu derece ‘sahip olmaya’ çalışırken ‘kaçırmak.”

 
Güven Serin  


6 Mayıs 2019 Pazartesi

TOLSTOY KRAL LEAR'A ÖFKELİDİR





                             TOLSTOY KRAL LEAR’E ÖFKELİDİR


  Bunu iddia eden ben değilim. Batı Kanonu yazarlarından Harold Bloom’un tespitlerinden ve bu iddianın peşine takılmış birisi olarak yazıyorum.

   Acaba niçin? Tolstoy, Kral Lear’in üzerinden Shakespeare’yi aşağılamak istemiş olabilir mi? Bakacağız!

  Kral Lear,Shakespeare’nin yazmış olduğu tiyatro oyunlarından sadece birisidir. Üç kızı olan Kral’ın, yaşlılık zamanında krallığını üç kızı arasında paylaştırmak istemesiyle hikâyemiz de başlar.

  Kral Lear, üç kızını yanına çağırtır. Artık yaşlandığını ileri sürer. Krallığını üç kızının yanında, üç genç insanın yönetmesini ve ölümü ardından çeyiz kavgası yüzünden krallığının perişanlığını önlemektir amacı.

  Shakespeare’nin önemli karakterlerinden sadece birisi olan Kral Lear, kızlarına, o bildik soruyu sorar; “Hanginizin bana olan sevgisi daha fazla?” Kızlarının göstereceği fazilet, yani sevgi sunumu için, daha fazla miras vereceğini söyler.

  İlk önce büyük kızı, Goneril’e sorar;”Kızım konuş bakalım?” Goneril, zorlamanın zoraki konuşmasını gölgelere sığınarak ve güçlü bir şekilde yapar; “Babacığım, sizi, kelimelerin tesirinden, gözle görünenden, saygıdan ve mesafeden, zengin ve ender sayılacak her şeyden bile çok seviyorum.”

  Büyük kız Goneril, sayar da sayar! Artık bunamaya başlayan Kralın duymak istediği sözler bunlardır. Hemen hemen her evde, olanlar gibi; her daim, süslü sözlere muhtaç insanlık!

  Kral Lear,Goneril’in konuşmasından çok hoşlanır.Elinin altında bulunan krallığının haritasından,çok önemli bir bölümü büyük kızına verdiğini söyler.Harita işaretlenir.

  Sıra ikinci kızına; Regan’a gelir. Kral aynı soruyu ona da sorar. Konuş kızım! Regan; “ Kız kardeşimle aynı taraftayım! Onunla aynı değerleri paylaşıyorum. Siz, majestelerine olan sevgim sonsuzdur.” Der. Kral Lear’ın yüzü yine gülümser. Elinin altındaki haritaya tekrar döner. Ona da krallığının büyük bir parçasını, ablasına verdiğinden aşağı kalmayacak bir yeri verir.

   Sıra en küçük kızına gelir. Kral; “Kardeşlerinden farklı olarak ne sunacaksın; konuş” der. Küçük kız; “ Hiçbir şey lordum!” Kral Lear şaşırır. “Hiçlikten hiçlik doğar; tekrar konuş” der.

  “Kahırlar içindeyim ki, kalbimi dilime çekemiyorum babacığım. Sizi tüm bağlılığım içinde seviyorum majesteleri; ne az, ne çok!” küçük kız Cordelia böyle der. Kral, hiç memnun kalmaz. Övgüler, düzgüleri bekliyordur; şaşkındır.

  Kral Lear Cordelia’ya daha şefkatle ve uyarcı sözlerle yaklaşır; “ Canım, sözlerini biraz düzelt ki, servetimin tadını kaçırma yasın!”

  Küçük kızı, olduğu gibi, en içten en samimi dille, aynı sözleri tekrarlar. Kral Lear’in öfkesi büyüktür. Fırtınaya dönüşür. Küçük kızı Cordelia’yı mirasından mahrum bırakır. Öfke büyüktür; bir kez daha, büyülü sözlerin altında hilebazlık kazanmıştır.

  Tolstoy, Kral Lear’ın öfkesine mi kızar? Yoksa samimiyeti, barışçıl olanı görmeyişine mi? Yoksa Shakespeare’nin edebiyat alanında yarattığı o büyük krallığa mı?

  Laf aramızda dostlar, Harold Bloom’un tespitleri, Lear’a kızan Tolstoy’un son zamanlarında Kral Lear gibi yaşadığı üzerinedir. Bu kadar öfke, telaş, aşağılama kendi kaderinin kapısına kadar ve Kral Lear’la aynı kaderi paylaşma anlamına mı geliyor?

  Sırf bu yüzden, yaşamımdan geriye kalan yarım yüzyıl içerisinde kendi öfkelerim değerlendirdiğimde de bunu görüyor buluyorum. O büyük krallığın öfkelerini, paylaşımlarını yapmak istemeyen bir öfke krallığı var mıdır? İnsanın, evrimsel sürecinde büyük ilkellik, hayvani içgüdüler hep peşimizde.

  Öfke krallığından kurtulmamın, onun zincirlerini çözmemin en büyük yardımcıları, edebi, sosyal dünyadır. Yazmanın okumak, okumanın yazmak kadar gerçek, sonsuz olduğu çok boyutlu bir dünya… Bugüne kadar pes etmediysem, bunun sebebi budur; bu eşsiz, büyülü ormanlarda dolaşmak; kimi bir çoban kılığı içinde, kimi gezgin; sıradanlığın özgürlüğü, mülkiyetsizliğin ağırlıksız olanı budur…

   Tolstoy, kendi zamanından çok önce yaşamış ve halen yaşadığını sandığı Shakespeare’ye kudur-muşçasına saldırır. Niçin? O da, Kral Lear gibi yaşlandığı, krallığını yönetmekten korktuğu için mi?

  Perde kapanmadan önce bir ses duyulur; “ Gerçekten öldü!”  ve bir ses daha; “ Daha uzun yaşamalıyız!”

   Shakespeare ve Tolstoy; insanlığın peşinden her daim gidecekler. Hatta zaman zaman önüne geçip; seslenecekler; “ Doğa, sen benim TANRIÇAM SIN!”

Güven Serin 

 

PERA MÜZESİ"Parajanov, Sarkis ile" sergi deneyimi | "Parajanov, with Sarkis" exhibi...



 

Pera'da,önemli bir etkinlikti;bir ömre yayılan üretimler...


4 Mayıs 2019 Cumartesi

GÜVERCİN BESLEYİCİ




GÜVERCİN BESLEYİCİ

  Yağmurlu günlerden sonra rahatlamış bir günün ilk saatleri. Şafak sökeli birkaç saat olmuş. İşi olanlar işine, öğrenciler okula yetişme telaşı içinde…

  Sabahları geçtiğim yerden; Huzur Taksinin otoparkından geçiyorum. Taksi şoförlerinden birisi gelmiş; küçük plastik kulübesinde sırasını bekliyor. Kulübenin beş metre ötesinde bir güvercin grubu, içlerinde de üç dört kumru buğday yiyor.

  Bu tür manzaraları Vali Konağı Caddesi ve daha birkaç yerde de görüyorum. Kuşlara sevdalı insanların kuşlarla vakit geçirme ve birbirlerine teşekkür etme anları…

  Yiyecek yiyen güvercinleri geçtikten sonra, bir ses ; “geri dön” diye uyardı. Manzara, çocukluğumun manzarasıydı. Kuşlar ve onları izleyen; neredeyse soluk almaktan dahi korkan insanın manzarası…

  Geri dönüp, manzarayı en görünür açıdan izlemeye başladım. İlk önce buğdayları kimin atmış olduğunu değerlendirdim. En yakın yer; Taksi durağı. Ve durağın kulübesine baktığımda kapısı açık içeride bir taksi şoförü oturuyor. Sessizce, açık kapıdan güvercinlerin, kumruların yiyecek yemesini izliyor.

  Caddeden geçen araçların gürültülü telaşları ne kadar çoksa, güvercinlerin, kumruların sessiz telaşları o kadar çoktu; ne kadar çok ve çabuk yerlerse günü o kadar kurtarmış olacaklar. Kısacası; bedava yiyecek ve çok az enerji harcayarak, bu yiyeceğe kavuşmak…

  Manzara, tam manasıyla beslenmenin panorama'sıydı. Güvercinlere yem veren taksi şoförü, besleyici rolünde, güvercin ve kumrular da, beslenen, besinleri mideye indiren. Muhtemelen güvercin besleyicisi köyden göç eden insanlarımızdan birisi. Ve köyünde de güvercin, köpek, kedi, diğer hayvanları besliyordu.

  Hayvanlarla, doğayla ilişkisi kopan insanların içine düştükleri boşluk, sınırsız eğlence ve tüketimlerle bir türlü tamamlanamıyor. Tam tersi, doğa ve çevremizdeki tüm canlılarla doğru, faydaya dönük her türlü ilişki, yardım; bize, o boşluğa düşmekten kurtaracak bir basamak, tutunacak bir dal sunuyor.

 Evimizin önüne koyacağımız bir su kabı dahi çok şey demektir. Bu su kaplarını gözlediğiniz vakit; oradan geçen onlarca hayvan faydalanıyor; köpeğinden kedisine, kargasından, kumrusuna, güvercinine…


Güven Serin 

2 Mayıs 2019 Perşembe

EY BOŞ GÖLGELER


Kamera; Güven   Ganoslar Diyarı

"Ey boş gölgeler,dışarıdan bakınca hiç ummazsın! 
Üç kez sarıldım ve her seferinde
ellerim göğsümde buluştu." 

Dante,yürüdüğü yollarda,kurduğu düşlerde,düş
ile gerçek arasında bir çizgide not düşmüş bizlere.

Kim bizler nelerle tanıklık ediyoruz da
farkına varamıyoruz,geçip giderken,bir
ah çekip geçiyoruz..." 

29 Nisan 2019 Pazartesi

MOĞOLLARIN GÖZYAŞLARI



DİNLEYİ VERİN GARİ






Baylar ve Bayanlar;Kayacak Merdiven Bulamayanlar


MOĞOLLARIN GÖZYAŞLARI

  Moğollar Müzik Grubu; yarım yüzyıldır buradalar. Sadece şarkı seslendirmek değil niyetleri. İstikrarı; yani insan yolunun yolculuğu olan, düzgün yaşama, faydaya, üretime dönük bir ses, soluk sunmak; her sanatçının yapmak istediği şey…

  Moğallar deyince iki şey geliyor akla; Cahit Berkay ve film müzikleri… Bir efsane gibi duyulur filmlerin ardında, yitik zamanların ruhlarına bir su serpintisi, sıcaktan bunalmışa bir esinti gibi…

  Kendimi bildim bileli; Moğallar var. Cahit Berkay’in sevinçli hüznü, çelişkili siyaset anlayışımızın, insan merkezli politikaların olmayışının karşısında; hep o duruş; istikrarın ve haksızlığın düşmanı bir bakış ve ses…

  Moğollar ODTÜ, Bahar Şenliği konserine katıldı. Alabildiğine dolu; genç nefesler, ilimin, sanatın ve Cumhuriyetin sımsıcak inancı içinde; birbirine kenetlenmiş kuşaklar…

  Moğallar, Dinleyiverin Gari şarkısına geçtiği anda öğrenciler mumlarla “Devrim” yazarlar. Cahit Berkay gözyaşlarını tutamaz; yaşamdan istediği şey; en büyük zenginlik, gençliğin bilinçli oluşundan başka bir şey değildir. 72 yaşının bedenine baskı yapan olgunluğun, taze, coşmuş irade ve bedenler karşısında yapabileceği tek şey; duygulanmak ve ağlamak…

   Yaşamı, sadece mülkiyet, her daim bunun üzerinden kazanç gören nice kralların yanılgısına düşmeyen birileri vardır; gerçek sanatçılar…

 “ Şimdi eller havada
Oylar yandı tavada
Yok, eksilme cakada
Cek!Cak!Vaatlere tok karnımız artık
Gari de gari gari de gari…”

  "Baylar,bayanlar;kayacak merdiven bulamayanlar:" Hoşçakalın...

 Güven Serin  





26 Nisan 2019 Cuma

GÜNLER UZAMAYA BAŞLADI




GÜNLER UZAMAYA BAŞLADI
-------------------------------------------------

 21 Aralık gününün gecesi sonrası; günün krallığı başlıyor. Şairin ölüm döşeğinde perdeleri açtırma çabası sırasında; “ Daha fazla ışık!” diye seslenişinin karşılığı gibidir gün ışığı. Güneşin bedenimizle birlikte ruhumuza sızmaya başlamasıyla ısınmaya, ışımaya başlarız.

  Kuzey ülkelerinden ülkemize gelip de burada yaşamaya karar veren insanların ülkemizde bulduğu en önemli faydalardan birisidir güneş ve gün ışığı. Akdeniz, Ege; kasvetli gökyüzünden bıkmış bir sürü Avrupa, Asya insanına ev sahipliği yapmaktadır.

 Her şeyi bol bulduğumuz için; güneşin, denizin, ormanlarımızın ve tarihi kentlerin de farkında olmadan geçen bir sürü can sıkıcı hayatın içinde günleri doldurmaya çalışıyoruz! Ne hazin bir süreç…

  Günler uzamaya başladı! Daha çok gün, daha çık ışık demek… Niçin; daha çok şiir, tiyatro, kitap, seyahat anlamına da gelmesin?

  Niçin, daha çok hoşgörü, yardımlaşma ve yeşil anlamını da taşımasın? Şairler, yüzyıllar öncesinden başlamışlardır yaşadıkları yerlerde ki halklarını uyarmaya. Nicesi gibi her dokunuşlarında saf gerçeğe; taşlanırlar, kayıpları, kurban durumuna düşmeleri de göze almışlardır.

 Bunlardan birisi; Sabahattin Ali; ölümü halen bir sır gibi saklanmakta, her ne şekilde olduysa, bir türlü halkın gözleri önüne serilmedi. Diğeri de Nazım Hikmet’tir. Vatan, millet hasretiyle dizelere dokunan şair…

 İşte onun şiirlerinden birisi; her devir, kendi doğrusunu uyarısını yapacak, yapmaya devam edecek;

Ve bu dünyada, bu zulüm, senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
Ve halen şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak,
Kabahat senin, demeye dilim varmıyor ama
Kabahatin çoğu senin CANIM KARDEŞİM!

  Işık, daha fazla ışık, diyordu şair. Eli sevgilisinin elinde, yaşı çoktan sekseni bulduysa ne olmuş? Ölüm döşeği, ışığı görmesine, duymasına engel mi olurmuş hiç?

Güven Serin