15 Ağustos 2019 Perşembe

KOKULARA ve RENKLERE YASLANMAK


İNTERNET






KOKULARA ve RENKLERE YASLANMAK
----------------------------------------------------------



   Atölyeme her girdiğimde beni saran kokuyla yüzleşirim ilk önce. Dünden kalan ada çayının tütsü kokusu, belki ıhlamurun, karanfilin mekâna sinmiş olan kokuları… İçi içe geçmiş renkler gibi kokuların da senfonisi, insan ruhunu etki altına alışı, ayrıcalıklı bir şeydir.

 Bülent Yorulmaz ile başlattığımız “kokuları tanıma” hareketi-çabaları, çok büyük yol almış görünmese de, durağan halimize ciddi bir neşe getirdi. Yaklaşık elli küçük şişe ve her birinin içinde çeşitli, ot, bitki, tohumlar…

 İşte; dört küçük şişe, hemen arkamda ki rafın üzerinde. Az önce kapaklarını açtım. Bildik kokularını bir kez daha kokladım. En baştaki fesleğen, kahve ada çayı ve vanilya kokusu! Her biri kendine has özellik, hoş koku taşıyan, doğanın kim bilir kaç milyon yılda geliştirip yarattığı iksirler…

 Birkaç günde bir arkamda duran küçük rafta ki şişeleri değiştiriyorum. Bundan önce de, biberiye, yasemin, lavanta, karabiber şişeleri duruyordu.

 Sağ tarafımda ki duvarda; kokuların rakibi olmayacak derece sanatsal bir duruş sergileyen, renklerin, desenlerin bir araya geliş şenliği yaşanıyor. Osman Hamdi ve Osmanlı Saray Ressamlarından Fausta Zonara; oryantalist ressam olarak biliniyor.

 Her iki esirin orijinalleri Pera Müzesinde. Kopyalarını da Pera Müzesinin satış reyonundan aldım. Birisi Osman Hamdi’nin Kaplumbağa Terbiyecisi isimli çalışma. Diğeri Fausta Zonara’nın Kayıkta Sefa çalışmaları…

 Osman Hamdi'nin çalışmasında, kırmızı, mor ve kahve renkleri hakim. Fausta Zonara’nın ise, mavi ve beyazlık…

 Renkler de sonsuza adanmış; asıl renklerden öte ara renklerin eşsiz tonları… Tıpkı, kokular gibi; insan aklını ve ruhunu zorlayan, ayrı boyutları sembole eden muhteşem güzellik ve zenginlikler…

Güven Serin 

8 Ağustos 2019 Perşembe

TOP SAKALLI YANDAN ÇARKLI


KARAKÖY

TOP SAKALLI YANDAN ÇARKLI


   Vapurlar, kıyısı denize çıkan şehirlerin anılarında önemli yer kaplar. Yandan Çarklı vapurlar İstanbul’un geçmişinde, kültürel ve sosyal tarihi açısından çok önemlidir. Siyah dumanları, su buharı makinesi sayesinde, yandan dönen çarklarından alınan hareketle yol alan vapurlardı.

   Adına Şirket-i Hayriye denen şirketin işlettiği vapurlardan 42’si yandan çarklı idi. Şimdi o vapurlar kalmadı. Yerinde yeller esiyor.

   Burada sözünü edeceğim “Yandan Çarklı” insan olan cinsten! Vapurun yandan çarklı olanı oluyor da insanın niçin olmasın?

  Cevizlibağ Metrobüs hattında inip, tramvaya geçtim. Kabataş’a kadar yol alan uzunca bir yolculuk başladı. Hemen yanı başıma top sakallı bir adam geldi. Yaşı 40-45 civarı olmalı. Bir giyinmiş ki; “ Altı kaval, üstü Şişhane!” Misali…

   Giyimini becerememiş olsa da, top sakalıyla kendini ekselans sanmasına engel değildi. Etrafı süzmeyi bir hafiye kurnazlığında becerdiği gibi, Bekçi Murtaza’nın sorumluluğunu üslenmiş misali gözleriyle kuş uçurtmuyor.

  Bir ara, arka koltukta yüksek sesle bir şeyler dinleyen gence öyle bir bakış fırlattı ki, yandan çarlı vapurun dönüş esnasında suyu dalgalandırma-sına benzer bir bakış. Genç, bakışa arkası dönük olsa bile, gölgesini mi gördü; bilinmez, müziğin sesini hemen kıstı.

   Bir bakışın bile işe yaradığını bilmesi, etrafı daha da hafiyece süzmesine neden oldu. Takmış olduğu yakın gözlüğünün üzerinden, top sakalının onu çok yücelttiğine inanan güç dolu bir bakış…

   Durakları birer birer geçiyoruz. Hafiye bakışlı yandan çarklı, elindeki telefona bir bakıyorsa, etrafa on bakıyor. Güya, onu kimse görmüyor; öylesine bir süzme bakış. Bende onu süzeyim dedim; hemen farkına vardı. O da beni süzdü. Hatta beden diliyle; “ Hayırdır; bir şey mi var?” Der gibiydi. Hemen bakışımı kaçırdım; ne olur ne olmaz; başıma dert almak iyi olmaz.

   Yusufpaşa istasyonunda inenler ve binenler oldu. Yakınıma doğru gelenlerden bir kadına yer verdim. Yeri almak istemese de ısrarım sonucu oturdu. Amacım hafiye kılıklı yandan çarklı top sakallı adamı tam karşıdan izlemek. Ama tıpkı onun gibi. Hatta ondan daha iyi izlediğimi söylersem şaşırmayın. Yazı hayatımın içinde öğrendiğim şeylerden birisi; iyi dinlemek ve izlemek. Ama (baş kanun); kişiyi taciz etme!

  Top sakallı yandan çarklı, yer verdiğim kadın yanına oturunca daha da onurlandı. Göğsünü daha da dikleştirdi. Top sakalı vardı ya! Kadın diğer insanların yaptığını yaptı; hemen telefonunu açtı. Akıllı olan cinsten iyi bir telefon!  Yandan çarklı etrafı izleme görevinde olduğu için, tıpkı arkaya, yüksek sesle telefonu dinleye gence baktığı gibi, yanında ki kadının telefonuna inceden inceye baktı.

   Yandan çarklı bakışı sezmiş olsaydı yanı başında oturan kadın, tahmin ediyorum çarkına zarar verici davranışta bulunabilirdi. İstanbul kadınıydı; sözünü sakınmayan cinsten.   Yandan çarklı top sakallının duruşunda ise, İstanbullu, kentli bir insan duruşundan çok, kasaba kültürüne tutunmaya çalışan bir köy insanı duruşu vardı.

   Karaköy istasyonunda inmeye hazırlanırken yandan çarlı top sakallıyı son bir kez daha gözledim. Telefona bir bakıp, etrafı on gözlüyordu. Her an bir rütbe almanın mutluluğu, yandan çarklı vapurun suları yara yara gidişi gibi, ses çıkarmasa da, kültürel hayatın saygınlığını, çakma görüntülerle aramanın ne beyhude iş olduğunu bilmeden, göremeden kendi hafiyelik rütbesini çoktan almış, yerine getirmenin memnuniyeti içindeydi.

   Yandan çarklı top sakallı adam, bizlerin en masum olanıdır. Neredeyse toplumumuzun tamamı, sloganlarla konuşuyoruz. Hal hatır sormaları çoktan eskidi, koktu, kokuştu. Ama yinede aynı vaziyetin garanti tarafındayız. Bir model seçiyoruz kendimize; birkaç sözcük, o kadar…

  Deniz manzaralı kütüphaneyi kullanan insan sayısı komik derecede! Aldığı kitapları, kendi iradesiyle alıp bilinciyle okuyan insan sayımız kaç kişi; bilmiyorum. Bildiğim bir şey var; büyük arabaları, büyük evleri, büyük övünmeleri seviyoruz.

  Bütün bunların yanında yandan; Top sakallı yandan çarklı kendi rütbesini kendi tahin etmiş; Çok mu? Bırakalım o da kendince yaşamın tadını çıkartsın. Birilerinin davranışlarını yakalayıp, uyarsın, gözle, bakışla, sesle görevini yapsın.

Güven Serin  


6 Ağustos 2019 Salı

LİMANA YAKLAŞAN BİR GEMİ






BİR GEMİ YAKLAŞIYOR LİMANA


Bir gemi yaklaşıyor limana,
Rengi mavi;
Üzerinde yüzdüğü denizin mavisi!
Ali Tamac isimli bir gemi
İki kıta arası yük taşıyor;
Tekirdağ’dan Bandırma, Erdek…
Yanaşıyor iskeleye, usul usul
Beride bir iskele daha var,
Viran!
Eski şaraphane iskelesi
Anason kokardı hep!
Yıl 1931,bir eylül, başlangıcı sonbaharın,
Aynı zamanda kuruluşu, şarap fabrikasının!
Ya şimdi? Satıldı, söküldü,
Götürüldü makineleri;
İmbikleri, fıçıları, tankları
Hep aynı şey;
Bilinen oyun, daha çok getirisi olan yatırım-lar…
Çardak altında birkaç aile,
Birkaç çocuk…
Çocuklar için her şey sütliman.
Zor olan;
Bilen; hisseden kişi için…
Kabullenmek; ah bu unutma isteği!
Yerden göğe kadar haklı olmak,
Bir şey ifade etmiyor.
Çark dediğimiz şey, bir avuç insan,
Mutlu, kazançlı ellerinde!
Doğa yapıyor, onlar yıkıyor.
Cumhuriyet, yoktan var ediyor,
Onlar satıyor, başka yere taşıyor…
Her şey durmadan değişiyor.
Yapılanlar yıkılıyor, yıkılanlar
Yeniden şekilleniyor.
Bütün bunlara “dur” diyecek,
Bir adam daha doğmadı.
Belki de soracağız kendimize;
Yarın ne olacak?
Gezegen, şaşmaz kararlılık içinde
Minik insanın büyük oyunlarına
Tanıklık edecek-ediyor;
Saatte ki hızı iki bin km’ye yaklaşırken…
Yinede bir insan, bir yerde,
Bir şarkı, müzik, beste dinlerken;
Tanrım! Yaşamak ne kadar tatlı!
Diyecek…
Tam da bu yüzden,
Don Kişot ve Oblomov kendi sürecini
Kesintisiz ve rakipsiz yaşatacak.
Don Kişot hep saldıracak, düşmanı
Alt etmeye çalışacak!
Oblomov, hep erteleyecek, uykuyu
Değerli bulacak…
İşin aslı, her ikisi de sevilecek, baş tacı
Görülecek…
Yaşasın Cervantes, Goncarov
Kâtibi, Bartlebey’i unuttum sanmayın!
Hiçbir şey yapmamayı tercih etmenin
Sırrını yakalamış bir kere…
“Bir şey yapmalı!” diyen sanatı,
Sanatçıyı da duymadan edemeyiz…
Hadi o zaman!
Alın elinize,
 Sinoplu Diyojon’in fenerini,
Çıkın aramaya; insanı…

6 Ağustos 2019
Not; Tekirdağ’ın göz nuru şarap fabrikasının özelleştirme adı altında satılıp, sökülmesi ve yok edilmesi olayına, bu değerli mekânın aziz anısına adanmıştır.

Güven Serin  

5 Ağustos 2019 Pazartesi

ÇINAR AĞACININ SERİN GÖLGESİ


TEKİRDAĞ




ÇINAR AĞACININ SERİN GÖLGESİ

   Ağustos; yaz zamanı, kendi üzerine düşeni fazlasıyla yapıyor. Sıcaklığı en iyi ağaçların altında, denizin kenarında dengeleme imkânı bulabilirsiniz. Bir de yüksek yaylalarda…

   Bazen gittiğim mekâna yine gittim. Denize yakın masalarda birkaç aile oturmuştu. Çocukları güneşe, sıcağa aldırmadan (saklambaç)oyunu oynuyorlardı. Çocukça koşular; her an her yöne hareket etmenin en güzel, en bilinçsiz halleri…

  Bir yelkenli, yakaladığı rüzgârın hakkını veriyor. Manevraları, yelkeni kullanma becerisiyle deneyim kazanıyor. Rüzgâr sadece yelkenliyi enerjisiyle doldurup mutlu etmiyor; çınarın yapraklarını, dallarını da sallıyor. Kuru olanlar birer birer aşağı düşüyor. Gölgesi koyu mu koyu! Altında çay da, kahve de pekiyi gider…

  Biraz ötemde Kazak Abdal, kendi yergilerinin insanı gülümsetecek biçimde yapıyor;

“Eşeğim saldım çayıra
Otlaya karnını doyura
Gördüğü düşü hayra
Yoranın da avradına

Kazak Abdal söz söyledi
Cümle halkı ta’n eyledi
Sorarlarsa kim söyledi
Soranında avradına”

  On yudumda karnımız doyuyor. On birinci yudumda sindirim sistemine haller olur; hazımsızlık başlar… On üçüncü yudumda, kıyametler kopar; insanların birçoğu aç kalır… Ne çok badire atlattı bu insanlık. Ne çok sorun üretmeye de devam ediyor!

    Bir çınarın koyu gölgesi, birkaç yudum kahvenin, çayın insanın kendine, çevresine verdiği bütün değeri, içe işleyen o büyük huzuru; birkaç yudumluk dünya yaşamında yakalamak, çınarın gölgesinde yelkenlinin çalım satarak yüzüşünü görmek varken…

  Kahvenin son yudumunda; çocukların saklambaç oyunu “sobe” sesleriyle, sıcağa rest çeken koşulsuz halleriyle o köşeden diğerine koşuyorlardı.

 Güven Serin 


30 Temmuz 2019 Salı

OYUN ve SAHNE


                                                 


                                                        OYUN ve SAHNE

     
      İnsan yavrusuna en iyi ilaçtır oyun; fiziksel ve ruhsal gelişimin mayasıdır. Sahne, öteden beri, bizden bir adım öndedir; roller verilir, karakterler biçilir…
      Oyun Atölyesinde bu felsefe işlenir ve anlatılır; nazikçe; kırmadan, dökmeden, ağır ağabeylerin ticari kaygılarına teslim olmadan…

Güven Serin 




Kamera; Güven Oyun Atölyesi
MODA



OYUN ATÖLYESİ
MODA



OYUN ATÖLYESİ

Nerede o eski oyunlar,demeyin!Sahne,
hep kurulu;evrenin milyarlarca yıldan bu yana.
Ölmediyse heyecanın,çocukluğun
simgesi oyunlar da ölmemiş demektir.
Hadi gülümse...Hadi...

OYUN ATÖLYESİ-CAFE ANTRE-MODA


GOETHE


Ahmet Cemal'in manevi anısı karşısında saygı ve minnetle eğilirim...







26 Temmuz 2019 Cuma

MUHAN HOCA EFSANESİ


PİCASSO




Velaskez'in Las Meninas eseri


                                         MUHAN HOCA EFSANESİ



    Strateji Yönetimi dersinin başlamasına beş dakika kalmıştı. Öğrenciler kadar bu dersi takip eden öğretim üyeleri bile heyecanlıydı. Bugün ne olacak? Muhan Hoca, ne öğretecekti? Bu dersi dinlemek isteyenler muhakkak dersten önce orada olmalıydı. Muhan Hoca’nın dersine geç girilemezdi. Onun yasası çok netti; “Uçağı kaçırılınca binebiliyor musunuz?” Der, zamanı kullanma sanatını kararlı bir şekilde uygulardı.

   Beklenen an geldi. Muhan Hoca derse tepegözü çalıştırarak başladı. Perdeye yansıyan Picasso çalışmalarından bir resimdir. Orada bulunan öğrencilerin, öğretim görevlilerin gözleri açılmış, resimdeki bilmeceyi nasıl çözeriz diye dikkatlice analiz yapmaktaydılar.

   Picasso’nun kubik bir çalışması, onu değerlendirmek ne mümkün? Herkes şaşkın! Bozuk perspektifli bir oda, röntgen çekilmiş bir kadın, bir köpek, ardından koşan bir adam, gölgeler, karışık nesneler; kafa karıştırmaya yetiyordu.

   Picasso’yu anlamak, onun anlaşılır olmaktan uzak çalışmalarıyla, akıl almaz bir sıra dışı çalışmaya dönüşmüştü.

   Muhan Hoca bir süre, on, on beş dakika bekledi. Kimseden bir açıklama olmayınca, Muhan Hoca da sessizce, tepegöze başka bir resim bıraktı. Picasso’un kubik resmi gitmiş, yerine Velaskez’in ünlü Las Meninas adlı resmi gelmişti.

  Velaskez’in resmi gayet açıktı. Picasso’nun gibi kafa karıştırmıyordu. Bakınca nelerin olduğunu görebiliyordunuz. Sarı saçlı küçük bir kızın etrafında bulunan kızlar, bir cüce, ön planda bir köpek, kızın sağ arka tarafında bir ressam, sol arkada bir asilzade…

  Biraz önce Picasso’nun anlaşılmaz kabul edilen çalışması, Velaskez’in bu çalışmasına bir gönderme olarak yapılmıştı. Picasso’nun ki gayet karışık ve sıra dışı! Velaskez’in çalışması ise oldukça açık; anlaşılırdı.

  Dersin ismi; Strateji Yönetimiydi. Yaşamı anlaşılır kılacak, sorunlarla baş etmeyi öğrenmeye yardımcı olacak bir ders. Aslında, Strateji Yönetimini hep sorunlarla baş etmek olarak anlarız. Ya zenginliklerle baş etmeyi kim öğretecek? Strateji Yönetimi yaşamın her evresinde olması gereken koruma kalkanı, bir sağduyu gibidir. Şartlar olumluyken, her şey süt limanken, insan çok daha korumasız, korunmasızdır.

  Ve son resmi; Velazkez’in resmini de gösterdikten sonra Muhan Hoca stratejik mesajı verir; “ Hayatta hiçbir şey Velaskez’in resmi kadar belirgin ve net değildir.İş hayatı,gerçekleri size Picasso’nun resmindeki gibi gösterir.Picasso’nun resmine bakıp,Velaskez’in Meninas’ını görebilirseniz başarılı olacak,diğerleri kubik şekillere bakıp yanlış anlamlar çıkartmaktan,gerçekleri hiç göremeyecek.”

  Yaşama dair hayati bir ders… Stratejisi olmayan nice varlıklı insanın ne durumda olduğunu en yakın kendi şehrimiz, bölgemizde görebiliriz. Satarak kaç bin dönüm tarlalar bitiren ve sonra, bir parça ekmeğe muhtaç kalan insanlarımız…

   Acaba, onca parayı, zamanı harcarken Prof.Dr.Muhan Soysal gibi birisinden böyle bir derse;birkaç saat dahi zaman ayırsalardı,kaç insanımız,hep sosyal,hem kültürel hayata katkı yapacak,yok olmaktan,yoksul ve çaresiz düşmekten kurtulacaklardı.

   Acımasız gurur, değerli bilgisizlik ve deneyimsizlik, en güçlü kralları bile yerle bir eder. Yaşamın içinde Picasso’un anlatmaya çalıştığı bir sürü sıra dışı KUBİK olay dolu.Kafanız;kafamız karışır,elimiz ayağımız birbirine dolanır.

   Strateji Yönetimi, en az sanat, edebiyat, spor kadar lazım olan şey; insanın bir yudum yaşamına çok şey katacak kadar paha biçilmez…

   Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nin değerli hocası Prof.Dr.Muhan Soysal’ın anısına ve onun yüzlerce,binlerce öğrencisine aktardığı felsefesinin çok küçük ve önemli bir bölümünü siz okuyucuya sunmaktan dolayı mutluyum.Yazarken,öğrenme heyecanı,yazma biçimiyle iyi bir okuyucu olma stratejisi çok önemli bir zenginlik.

  Bu çalışmama katkı veren Deniz Bener’e ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum. Muhan Soysal Hocama, ebedi dünyasında huzurlar, hoşluklar diliyorum.

Güven Serin







25 Temmuz 2019 Perşembe

SURİYELİ AİLENİN HUZURU


Kamera; Güven

ALIN YAZISI
Velıslav MINEKOV





                                    SURİYELİ AİLENİN HUZURU



   Sahilin Yelken Kulüp kısmında bulunan meşe ağaçlarının altında belediyemizin koymuş olduğu bankların altında insanlar oturuyor. Sıcak yaz güneşinin yakıcılığından korunmak için çok güzel dinlenme alanı yaratılmış.

   Boş olan banklardan birisine İlyas Beyle birlikte bizde oturduk. Her zaman yaptığımız şeyi; Yelken Kulübe gitmeyi bir kenara bırakıp bank kültürünü yerinde görmek, yaşamak adına, beş on dakikalığına oturduğumuz yerden ancak iki saat sonra kalkabildik.

  Sıcaktı sıcak olmasına; bunaltıcı sıcağın cinsinden. Meşelerin sık dalları, kuzey esintisinin rahatlatıcı kurtarıcı esintisiyle tek vücut olmuş gibi; koyu bir serinlik, rahatlık hükmü sürüyordu.

   Bir yerde insanlar olursa, istikrarlı bir şekilde toplanırsa o yerde, doğanın çağrılarını duyan, kuşların, böceklerin; kısacası yaşamın şekillenmesi gibi kendi şekillenmesini yaratır. Yolun kaşı tarafında bulunan çaycı da bu şekillenme içerisinde, yoğun trafiğin olduğu bu bölgede büyük fedakârlık yaparak, karşıdan sahile çay, su, soda; her türlü içecek taşıyor. Çünkü burada, meşelerin gölgeleri altında insanlar oturmayı, denizi, etrafı seyretmeyi seviyorlar.

  Banklara oturanlar kolay kolay kalmıyor. Biraz ötedeki bunaltıcı sıcak yerine serin, dingin ve az ötede denizin olduğu bu yer tam HALK işi bir yer olmuş. Hâlbuki bu tür ağaçlandırma caddenin ortasına ekilecek çınarların bir kısmı buraya kadar ekilmiş olsa; yüzlerce ağacın altında yüzlerce bank ve binlerce insan; aynı bizim tattığımız meşenin koyu gölgesinin huzurunu tadabilir, çok az zahmetle, bedavaya ruhuna, bedenine katkı sağlayabilirler.

   İnsan merkezli yönetim anlayışı henüz doğmadı. Biraz kıpırdıyor o kadar. O birazı bile çok bulan yöneticiler, yapılanı bir türlü takip etmeme hastalığına kapılmışlar. Hâlbuki Tekirdağ insanının gönlünü kazanmak; bir bank, bir çay, bir merhaba ile olacak ucuzlukta…

  Banktan etrafı, denizi, gelen geçenleri seyrederken Suriyeli bir aile, küçük kız çocuklarıyla birlikte göründü. Baba, elinde akıllı telefonu kıvırcık saçlı küçük, hatta minik kızının videosunu çekmekteydi. Genç annenin yüzündeki gülüş, her şeye değer bir analık onuruydu. Yavrusunu güvende hisseden her canlının göstereceği o yüksek güdüler, Suriyeli annenin yüzünde de vardı.

  Canlarını zar zor kurtarıp ülkemize sığınmış insanların umutları, vatan hudutlarının dışında, her yerde olabilir. Onlar da en batıya; Tekirdağ’a sığınmışlar. Belki de insan yaşamlarına, farklı kültürlere en uygun olan şehirlerden birisi olan bizim kentimize.

  Onur duydum. Suriyeli ailenin, kıvırcık saçlı minik bebeklerinin düşe kalka yürümesine bakarak duydukları o onurdan… Güvenilmek ne büyük şey… Türk insanını, Türklüğü sevip, içtenlikle benimsememin en önemli etkisidir; sana sığınanlara vicdanını, merhametini, kalbini aç, inancı…

  Suriyeli aile, en az bizler kadar güvende, kıvırcık saçlı küçük kızlarının sahilde yürümesini izleme huzuru içindeydiler. Parlak giysisiyle karanlık kaçışı, kendi zıtlığıyla neşeye, yaşama, umuda dönüştürmüş minik kız, siyah kıvırcık saçlarına yakışan buğday tenli bebek, sıcak güneşten daha sıcak ve içten ışıklar yayıyordu.

  Suriyeli aile ağır ağır sahilin doğu yönüne ilerliyordu. Onların gittiği yönde; yaklaşık iki yüz metre ileride Bulgar heykeltıraşın yaptığı bir heykel var. İsmi “Alın Yazısı” Vatanlarını terk etme zorunda olan mültecilerin trajik sonlarına, onların alın yazılarına adanmış bir heykel…

  Bir mermer kayık ve içinde Dante’nin ruhlar âleminde görmüş olduğu cansız bedenlere benzeyen YİTİK bedenler duruyor. Şehrimizin insanının, kendine sığınan insanlara açmış olduğu kucağı ve aralıksız yaşanan trajedileri anlayıp onlar adına bir parça acıyı anlatan en güzel çalışmalardan birisidir; Alın Yazısı Eseri…


   Suriyeli aile güvendi oluşlarının huzuru içinde, bu anıtın ne için, kimin için yapıldığını beklide hiçbir zaman sorgulamak istemeyecekler. Yaşam yarışına, unutarak, görmeyerek, duymayarak, o huzurun, umudun dinginliği içinde, sahilin güneşli gününde,yürüyüp gittiler. 


Güven Serin 





16 Temmuz 2019 Salı

KURBAĞANIN GÖZÜ PATLAR


Leyleğin Geciken Adımı

Theo Angelepoulos



                               KURBAĞANIN GÖZÜ PATLAR


  Kadim zamanlardan kalmış bir söz vardır zamanında yapılacak işlerin yapılmamasına; “ Göle su gelene kadar kurbağanın gözü patlar” Diye…

   Boşu boşuna söylenmiş bir söz değildir. Kat'iyen… Anlamı, yapılacak işin zamanında yapılmadığı an, kaybedilenlerin haddi hesabının olmadığını anlamak hiç de zor değil…

   Tekirdağ Milletvekili, CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Basın Sözcüsü Faik Öztrak, sakinliği, sükûneti ve konuya hâkim oluşunun haklı tarafıyla sürekli basın önünde. Bazen öyle tespitlerde bulunuyor ki, günler geçse, gündem değişse bile onun üzerinde yapmış olduğu açıklama veya dikkat çekmek istediği konu, yazı sanatı içinde olan irademi ve ruhumu meşgul ediyor.

  Bir hafta ya oldu ya olmadı, yine kameralar önünde gündeme ilişkin konuşma yapıyordu. Alınamayan, geç alınacak önlemler için o eski sözü söyledi; “Göle su gelene kadar kurbağanın gözü patlar.”

   Hükûmetin sürekli iyileştireceğiz dediği ekonomi, işsizlik, kişi başı gelir, dünya standardı insanlar arasına girme hayallerinin hep ertelendiğini anlatmak adına bu söz, yüzlerce, binlerce sözü geride bırakacak kadar etkilenmeme neden oldu.

   Siz, işini kaybetmiş bir insana istediğiniz kadar başka başarılardan söz edin! Veya iflas etmiş bir insana, bir sürü güzel olay anlatın. Hiçbirisini anlamaz, algılayamaz. Bitik vaziyete düşmüştür. Yaşarken yaşamaz bir hal içindedir.

   İnsanlık önünde bir görev, vazife üstlenmiş insanlar hep bu anlatımların öncüsü olmuşlardır. Onların biricik görevi, ilahi bir emir gibi vazgeçilmez bir gönüllülük içinde uyarmak, hatırlatmak, uyandırmak için çaba harcarlar.

   Öldükten sonra,ölmemiş oldukları,fikirleri,öyküleri,sanatlarıyla çok daha net anlaşılır.Sabahattin Ali,eserleriyle yakaladığı ölümsüzlük ödülüyle bu tür insanlardan birisidir.

   Theo Angelopoulos; Yunanlı yönetmende bu tür insanlardan sadece birisidir. Çekmiş olduğu film; Leyleğin geciken Adımı, zamanında yapılması gerektiği halde yapılmayan vazifelerin, alınmayan tedbirler sonucu bir daha asla yerine getiremeyeceğimiz kayıpları anlatır.

  Asya Kıta’sından Avrupa kıtasına geçmek isteyen insanların Akdeniz ve Ege’de yaşadıkları dram, intak destanlar kadar güçlüdür. Hepsinin ayrı ayrı hikâyesi ve gecikme, ön yargı ve başka başka sebepler yüzünden yaşanan bunca ölüm…

   CHP Genel Başkan Yardımcısı Faik Öztrak, iktidarın ekonomiyle ilgili yapmış olduğu hataları, düştükleri yanılgıları, işin ehli olmayan insanlara teslim edilen bakanlıkları anlatırken vurgulamak istediği bu sözler, kendi içinde tüm zamanlara sesleniş biçimine dönüşmüştür.

  Kolayca siyasi yazı yazmadığım halde, işin içine, sanatın, siyaset biliminin, sosyolojinin, tarihin girmesiyle gönüllü bir yazma isteği yaşamam da kaçınılmaz oldu.

   Sürekli seslendirdiğimiz;”GENÇLİĞİMİZ-GENÇLERİMİZ” dediğimiz bu insanların çığlıklarını duymamak mümkün değil. İşsizlik, geçim derdi ve İSRAF, tam manasıyla; Kurbağanın gözü patlamış vaziyette…

  Leyleğin de adımı gecikmişse; feryatlar hiç dinmeyecek gibi… Sürekli açılacak, hiç azalmayacak kurumlardan baş rolü oynayacak olanlar; Hapishane, Adliye Sarayı ve Hapishane; uygarlığın, refahın, huzurun, sağlığın olduğu yerde, üçü birden gerileme göstereceği aşikârdır.

  Eski insanlar; kadim kültürler, yaşayarak, savaşarak, ders alarak çok değerli uygarlıklar kurmuşlardır. Sadece Sümerler Medeniyetine uzanıp onlardan kalan tabletlerin çevirilerini okuduğumuz zaman; iyi ve kötü arasındaki o muazzam kazanç ve kaybedişleri, var ediş ile yok ediş arasında yaşanan girdap ve huzurlu anları anlamamız mümkündür.

  Aranda geçen binlerce yıl dahi insan hatalarını yok etmeye yaramıyor. Büyüklük hastalığı, ölümsüz insan hissiyatı, krallara; gücü elinde tutanlara hep hatalar; büyük hatalar yaptırıp suçlar işletiyor.

   Umarız ki, bizim ülkemizde iş bekleyen genç insanlarımızın beklentileri öncelikli, acil çözümler arasına girer. Boş kalan dükkânlar, hızla tükenen tarım ve açlık, yoksulluk sınırında olan insanımız, insanlarımız doğru yöntemlerle derenin suyuna bir an önce kavuşurlar.

   Yoksa halleri nice olur? Kurbağanın durumu, onu unutmamak her alanda, her mevkide gerekli bir başköşe hatırlatıcısı, sağduyu gibi bir şey…

 Güven Serin  

15 Temmuz 2019 Pazartesi

WİMBLEDON EFSANELERİ






Novak Djokoviç ve ROGER FEDERER





                                  WİMBLEDON EFSANELERİ



   2019 Sezonunun üçüncü Grand Slam mücadelesi olan Wimbledon Tenis Turnuvasının tek erkekler maçında iki efsane karşı karşıya geldi. Tüm zamanların en iyisi kabul edilen İsviçreli Roger Federer ile Sıpr Novak Djokoviç beş saatlik mücadelenin sonucunda Novak Djokoviç’in 3–2 galibiyetiyle sonlandı.


   Tüm dünyanın yakından takip ettiği ve izlediği bu tarihi karşılaşma beş saat sürdü. Beş saatlik izleme sürecinde neredeyse gözlerimi dahi kırpmadan her hareketi hafızama kazımak istedim.

   38 yaşına girmiş artık tenis oynayamaz, şampiyon olamaz denen Roger Federer,bir efsane olmaktan öte neredeyse maçı alabilecek bir mücadele içinde son ana kadar Novak Djokoviç’i zor durumda bıraktı.

   Dünya seyircisin yanında Wimbledon seyircisinin büyük kısmının da Roger Federer’i tutması, ayrı bir destan ve tercih… Federer’in sakin halleri, sporcu centilmenliği insanların gönlüne çoktan girmiş. Dile kolay; tenis kariyerinde 20 Grand Slam kazanmış.

  Kendine has vuruşları, her an sonuca gidecek hızlı hareketleriyle öne çıkan Federer, istediği zaman sonucu değiştirecek servisleriyle Djokoviç’i çok zorladı. Öyle anlar geldi ki, Sırp raketin pes edeceğini zannettik.

   Roger Federer 21.Grand Slam’ı ararken, Wimbleden tarihinde 9.şampiyonluğunu, kupasını hayal ederken Sırp Raket Djokoviç de hiç boş durmadı. Düştü, kalktı, geriye kalması onu çökertmedi.

  Sırp raket Djokoviç 5.Wibleden şampiyonluğunu yaşarken, Grand Slam mücadelelerine bir kupa daha ekleyerek, tarihe geçecek sporcular arasındaki yerini çoktan aldı. Aynı zamanda Djokoviç’in Avrupa seyircisinden yeterli ilgi görememesinin aralarının açık oluşunun bir parça yakınlaşma adına, bir adım daha ilerlemesi anlamını da taşıyor bu kupa.

  Dünya en büyük karşılaşmalarından birisini daha izlerken, bu konunun sosyolojik tarafı da beni çok yakından ilgilendiriyor. Spor karılaşmalarında spor felsefesi, estetik, başarı, mücadele anlayışı ve centilmenlik neredeyse tüm dünya insanlarını ortak bilinci ve tercihi!

  Tenis dünyasını takip etmeye başladığımdan beri sevmiş olduğum sporcuların başında gelir Roger Federer. Maçı izlerken de onun kazanmasını kim bilir kaç kez istedim. Kazanma durumuna da geldi. Maç, baştan sona başa baş bir mücadele içinde geçti. Her iki sporcunun aralarında altı yaşlık farka rağmen, bu farkı tecrübesiyle yok eden Federer, defalarca ayakta alkış aldı.

  Seyircinin ayağa kalkarak alkışlaması, her sporcunun, sanatçının yakalayacağı bir durum değil. Katiyen!

   15 Bin kişilik merkez kortu ayağa kaldırmak, aynı zamanda derin bir saygı ve kalıcı bir sevginin karşılığı değil midir?

    Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN sporcular üzerine söylediği bir söz vardır:” Sporcunun, zeki ve çevik oluşunun yanında iyi ahlaklısı!”

  Baktığımızda bütün bu görüntüler, özellikler Roger Federer’de var. Sırp raket Djokoviç’de yok mu? Zekiliği, çevikliği, istikrara, spora olan inancı olmasaydı buraya, bu efsaneler içine gelip bir efsane olmayı hak edemezdi.

  Öteden beri düşünmüşümdür; onda olan eksik şey ne? Görüntüsü mü? Başarı, görüntüyü eninde sonunda yok eder. Değil; sadece görüntüsü değil. Beden dili! Beden dili, sporun zekâsına, esnekliğine, iyi ahlakına inanmış insanları tam manasıyla ikna edemiyor.

  Yıllardır bu dünya içinde 16.Grand Slam şampiyonluğu olan büyük sporcunun inanılmaz mücadelesinin yanında beden dilinde bir şeyler eksik. O şey veya şeyler; seyirciyi kalben kazanamıyor.

  Bu tür insanlar çevremizde de var. Vardır da! İyidirler, hoşturlar ama sırıtışların da büyük kurnazlık çıkar ortaya. İşte o büyük kurnazlık, evrensel sevginin kabul edemeyeceği şeydir. Efsanede olsanız, bu kabul görmez…

  Federer’in efsane oluşunda, zekâsı, oynadığı oyun elbette en önde geliyor. İşte bu başarıları mayalayan en önemli şey; onun mahcubiyeti. Rakibini yenerken, vahşi bir canavara dönüşmemesi… Her daim, insan yüzü, kadim zamanların öykülerindeki merhameti, nezaketi, zarafeti anımsatması; onun başarısının ayrı bir öyküsüdür.

  Beş saatlik mücadele sonucunda kazanan Novak Djokoviç oldu. Kupasını ve o büyük parayı o aldı. Federer 3-2 kaybetti görünse de, inanın bana, tüm zamanların efsanesi olarak çok ama çok uzun zaman konuşulacak. Anlatılmaya, onun hikâyesini başka başka sanat dallarında görmeye hazır olalım…

 Güven Serin 

 




10 Temmuz 2019 Çarşamba

EFE SÜLEYMAN'IN MAYHANESİ




Eski Meyhaneler-internet




EFE SÜLEYMAN'IN MEYHANESİ
-------------------------------------------------------

  Tekirdağ'ı Tekirdağ yapacak ne kadar güzellik var-MIŞ! Büyük çoğunluğu geçmişte kalmış. Sanki kayıp kıta gibi, neredeyse hepsi kayıp olmuş…

  Doğduğum küçük yerde de meyhane kültürü vardı. Birisi, Hamamcı Osman'ın Meyhanesi! Diğeri Arap Hasan'ın! Hamamcı Osman'ın meyhanesine ağır adamlar, dediğimiz dedelerimiz giderdi. Diğerine, babalarımız ve onların yaşıtları…

  Tekirdağ'ın insanı da meyhanelerine düşkündü. İşinde çıkıp evine gitmeden önce; birkaç saat vakit geçirilen, günün yorgunluğunu orada attıkları, sosyal mekânlar. Bunlardan birisi de Efe Süleyman'ın Meyhanesidir.

  Trakya'nın Renkli Dünyası, Aşrı Memleket kitabında ona ayrılan sayfalarda Öksel Demir’in anlatımıyla, geçmiş; adeta güne davet ediliyor. Öksel Demir’in kaleminden dökülen geçmişin anıları, bu şehrin sosyal ve kültürel hayatında ki kayıp parçaları bulmuş bir çocuğun sevinciyle buluşuyor.

  Efe Süleyman, ağır adamlardan! Onun mekânına girince, ayağa kalkmadan, hafifçe başını öne eğerek, samimiyetle; “ Hoş gelmişsin” diye seslenirdi. Efe Süleyman, öyle böyle değil; iri yarı, uzun boylu bir adamdı. Gür, bembeyaz saçları, hafif alnına dökülmüş Efe Süleyman'ın meyhanesi, onun yaşlı garsonu, giren her müşteriye saygın bir konuk karşılaması yapardı.

  Şimdiki ticaretin cıvıklığını, insandan öte düşmüş oluşunu düşününce; Efe Süleyman'ı Kaf Dağları ardındaki masallar gibi hatırlamamak mümkün mü?

  Efe Süleyman'ın mekânında en güzel meze nedir diye soracak olursak; hemen cevap verelim; Çiroz salatasıydı. Yaz başında, ipe dizilen kolyozlar güneşte kurutulur, kış boyunca meyhane mezesi; damaklarda kalan bir tat olurdu.

  Efe Süleyman ve meyhanesi böyle bir yerdi; böyle bir kişiydiler; kargaşadan, çatışmadan uzak, efendice yaşayan, yaşamış insanlar…

  Efe Süleyman'ı anmışken, ona, onun manevi dünyasına bir selam yollamışken; Kör Talat lakaplı, Şarapçı Talat’ı da selamlıyorum. Halkın “sinekli şarap” dediği dökme fıçı şarabı satardı. Masa yerine boş fıçıların kullanıldığı, şarabın sürahiyle getirildiği Kör Talat’ın meyhanesi…

Güven Serin 

8 Temmuz 2019 Pazartesi

ÖLÜMSÜZ SEVGİLİYE







ÖLÜMSÜZ SEVGİLİYE

  Dehaların kaderidir yalnızlığın sert rüzgârları. Çekilmez olurlar, üretmedikleri zamanlar. Beethoven de böyle dehalardan sadece birisidir. Bunca eserin insan kulaklarını altüst edişinin, klasik müziğin tahtına kurulmanın bedelidir, yalnızlığın çılgın hali ve çıldırışı…

  Bir sevgili; ah dokundu, ah dokunacak derken, yeryüzünden çok kendi içinde var edip yaşattığı; hem çok yakınında, hem çok uzağında bir kadını sever.

  Ölümün ardından bıraktığı bütün mal varlığı ismi yazılmayan;Ölümsüz Sevgiliye adanmış,bırakılmıştır. Bir günahın karşılığı, bir utancın ve aşkın dokunulmazlığı içinde yaşayan bir sevgili…

  Neşeye Övgüyü de böyle sıkıntılı zamanlarda, içinin görkemli acılarının kapılarını yumrukladığı anlarda yazmış olmalı. Yaratıcılığın susamış olduğu şeydir; büyük kaos, utanmazlığı terbiye edecek sanatsal tınılar; bütün davullar, borazanlar bu anda vurmaya başlar; borular öter; kemanlar, çellolar bir tümen askerin ayak sesleri gibi disiplinli bir haykırış içinde akıverir yer çekiminin hüküm sürdüğü dünyanın bütün ırmaklarının aktığı gibi; her yöne…

  Beethoven; büyük dahi! Büyük eserlerin yaratıcısı! Yarı tanrı olmanın o büyük korkunç yalnızlığının kralı. Öyle an olmuştur ki en yakınında evlat edindiği çocuk bile; “ Yüzünü bir daha asla görmek istemiyorum.” Der.

  Görünüşte kardeşinin çocuğudur; özde, kendi öz çocuğu, bu seslenişle uzaklaşır ondan. Büyük sanatsal baskısına katlanamaz çocuk ve sıradan insanların haykırışını; nefretini kusar…

  Onun için onun seçtiği yol, yalnızlığın yoludur. Ruh eşini arayıp da bulamamanın hiç sıkıntılarını dağıtmak için “neşeye övgü” bestesini, Schiller’in şiirini, besteleyerek armağan etti; iç sıkıntısından hiçbir zaman kurtulamayacak insanlığa;


“Kardeş olun ey insanlar
Bunu ister tanrımız
Bu dünyada her şey geçer
En son, sona dost kalır”


Güven Serin  

5 Temmuz 2019 Cuma

KENDİNLE İFTİHAR EDEBİLİRSİN ÖLÜM



Ingmar Bergman'ın Yedinci Mühür filminden







KENDİNLE İFTİHAR EDEBİLİRSİN ÖLÜM
------------------------------------------------------


  Ölüm için ne çok öyküler, destanlar, şiirler üretildi. Hiç şüphemiz olmasın ki, insanın yaşamı devam ettiği sürece, günün gecesi gibi her daim bizi tamamlayan bir kavram; korku, neşe olarak, bizle olacaktır.

  Kaçınılmaz bir sonun başlangıcıdır ölüm. Dönüşüm onla başlar ve onla sonlanır insanın öyküsü.

  Otuz altı eserinin 26’sı başyapıt kabul edilen Şekspir’in ölümü anlatan, ölümle sonlanan; Julıus Caesar ve Antonus ve Kleopartra oyunları, ölümün ölümcül ve acılı tarafını bize bırakırken, bu büyük oyunun, yaşam oyunlarımızın sönük çaresizliği içinde açıklaması çok sığ kandırmaca oyunlarına kurban gidişimizin yüzleşmesi de Şekspir zekâsının oyunlarında, apaçık ortadadır.

  İşte; Sezar’ın 33 bıçak darbesiyle ölürken dahi, bir sürü tanıdığının bıçaklarının bedenine açtığı yara ve acılara önemsizmiş gibi bakarken, sadece en sevdiği arkadaşının bıçak yarasını, derin acısını, ancak bu basitlikte bir sözle en yüce hale getirir; “ Sende mi Brutüs”

  Bu büyük acının ölümcül safhasında görmesi gereken şunu görür; geriye kalan, yaşamın içinde bulunan Brutüs, ölen Sezar’dan daha yaralı ve acılıdır…

  Ya Kleopartra’nın, onun zehirli yılanı koynuna alarak, Antonıus’un ardından yapmış olduğu ölüm dalışı? Yardımcı kadın arkadaşı; insan olan herkese; bütün dünyaya, çok ötelerden; tüm zamanlara seslenir;

“Bu viran âlemde, değil mi? Güle güle.
Kendinle iftihar edebilirsin ölüm,
Eşsiz bir sevgilidir aldığın. Kadife pencereler, kapanın.”

  Arkadaşı Antonius ve Mısır Kraliçesi Kleopatra’nın ölümleri üzerine, Sezar’ın birkaç sözcüğü; ölüm ile yaşam arasında ki o ince farkı, ancak Şekspir gibi bir dehanın fark edip sunabileceğini düşünmeden edemedim;

“ Ah soylu zayıflık!
Eğer zehir içmiş olsalardı, şişerdi vücutları.
Ama sanki uykuda gibi görünüyor kraliçe,
Büyülü tuzağına bir başka Antonius düşürecekmiş gibi.”

Güven Serin  

1 Temmuz 2019 Pazartesi

TEKİRDAĞ'IN VELİEFENDİ DÜŞLERİ


Jokey,Ahmet Çelik,Cape Town ile

Bold Pilot'a ait rekor;02:26:22 kırılamadı.O bir efsane at...





93 yıldan bu yana en onurlu ödül;

GAZİ KOŞUSU KUPASI


                                TEKİRDAĞ 'IN VELİEFENDİ DÜŞÜ


  Bu düş nereden çıktı diyecek olabilirsiniz! Deseniz de demeseniz de adı üstünde bir Tekirdağ düşü…

   30 Haziran itibariyle Veliefendi Hipodromunda 93.Gazi Koşusu yapıldı. 1927 yılında bu yana yapılan tarihi, kültürel koşunun önemi çok büyük.

   Mustafa Kemal Atatürk sadece asker değildi. Sivil yönü hep ağır basmış ve savaş alanlarında dahi kitapların, edebi, felsefi, ilimin peşinde koşmanın biricik nedeni; sivil zamanların altyapısını güçlendirmek.

  Bir gün; “At yarışları modern toplumlar için sosyal bir ihtiyaçtır.” Sözüyle birlikte İstanbul Veliefendi için Gazi Koşusunun doğuşu müjdelendi.

  Veliefendi her yönüyle tarihi, sosyal, kültürel bir heyecan. Dış dünyada, kendi ülkemizde, diğer ülkelerde ne varsa Tekirdağ’da yaşayan birisi olarak onların tamamını burası için hayal etmenin heyecanını yaşıyorum.

   Tekirdağ’ın coğrafyası onu inanılmaz üstün kılarken, İstanbul gibi devasa bir kentin gölgesinden de çıkma, çıkarılma gayreti bir türlü gösterilmedi; gösterilemedi.

   Sportif alanların, başarıların kentlere kattığı heyecan, kültürel ve sosyal oluşumları, dönüşümleri düşününce at yarışı heyecanlarının bu şehir için biçilmiş kaftan olacağını düşlüyorum.

  Bugüne kadar hiç yapmadığı bir şeyi yaptım. Tekirdağ’da sahile yakın bir yerde bulunan ganyan bayiine gittim. Serin ve meşgul bir salon beni bekliyor. Masaların hepsi dolu olmasına rağmen, umduğum kalabalık değil. Gözüme ilk kestirdiğim masaya gittim orada tutunamadım. Cam tarafında bir kişinin oturduğu hemen ekranın önündeki masaya selam vererek oturdum. Orta yaşı biraz geçmiş bir at yarışçı sabırla yarışları bekliyor.

  Selam verilip selam alındıktan sonra orada bulunma nedenini açıkladım. Masada bulunan at yarış meraklısı on beş yıldan bu yana eşinin bile bilmediği yarışları takip ediyormuş. Geçen yıl birçok insan için iyi denecek bir ikramiye tutturmuş. İşini, harcadığı paranın hesabını bildiği için bu işi sosyal bir eğlenceye çevirmiş.

  Bugüne kadar at yarışı oynamadım. Nasıl oynandığını dahi bilmem. At yarışlarına meraklı birisine bunu söylesem ilk söyleyeceği şey, “ Amman hiç bulaşma!” Sözüm meclisten dışarı ama “irade; sonuna kadar irade!” diyeceğim… İçkiyi, insan ilişkilerini yüzüne gözüne bulaştıranların altyapı sorunu olduğuna inanıyorum.

  Derken, saatler 13:30 gösterdiğinde Gazi Koşusu gününde Veliefendi Hipodromunda ilk koşu; Küheylan yapıldı. İkincisi saat 14:00 Kadın Binici Dostluk Kupası koşuldu. Kadın binicilerden oluşan koşunu kadın spiker anlattı. 1600 metre çim piste yapılan koşuya beş safkan at katıldı. Kadın Binici Dostluk Kupası Koşusunu Melis Kurtel Eminin sahip olduğu 5 numaralı CapeTown ve binicisi Cecılia Müller’le kazandı.

 
  13:30 da Küheylan ile başlayan Gazi Koşusu günündeki at yarışları her yarım saatte bir Kadın Dostluk Kupası Koşusu, Caprice Koşusu, Zübeyde Hanım Koşusu, Nene Hatun Koşusu, Ali Rıza Bey Koşusu birbirini izleye izleye günün en büyük koşusu; GAZİ KOŞUSU, saat 17:15 de yapıldı.

   Heyecan, onur, ödül, alkış çok büyük… Gazi Koşusu sürprizi beraberinde getirmedi. Geçen yılın kazanan jokeyi Ahmet Çelik yine kazandı. The Last Romance atı ile 2400 metre çim pistin en önemli yarışını 2:27:73’lük derecesiyle tamamladı. Melis Kurtel Emin’in sahip olduğu The Last Romance-Son Romantizm, Ahmet Çelik ile 93.Gazi Kupası Koşusunun şampiyonu oldu.

  Ahmet Çelik kendi rekorunu kırarak, Gazi Koşusunu üst üste beşinci kez kazanmanın onurunu gözler önüne serdi. Düş bu ya, bende düşümü, köşemde siz değerli Tekirdağ insanının gözleri önüne seriyorum. Tekirdağ’ın Veliefendi gibi tarihe, sosyal hayata katkı verecek bir hipodromu niçin olmasın?

   Duş kurmaktan korkmamalı! Ve yaşadığımı şehri onurlandırmak, zenginleştirmek sadece büyük pahalı evlerle arabalarla değil, kültürel, sosyal hayatla bir olursa anlamlı ve kalıcı olur…

  93.Gazi Koşusu büyük heyecanla sona erdi. Düşlerim de öyle. Notlarımda ise 2020 yılı 30 Haziran günü Veliefendi Hipodromunda olmak var… Not alındı bir kere, uymak size kalmış…

  1996 yılında yapılan Gazi Koşusunda Halis Karataş’ın bindiği, Özdemir Atman’ın sahip olduğu Bold Pilot’un 2:26:22’lik derecesi kırılamadı. O,halen Bold Pilot’un…


 Güven Serin 


 

  



28 Haziran 2019 Cuma

Enrico Caruso - 'O Sole Mio (Türkçe Çeviri)







   Günümüzden yüz yıl önce haykırır sanatçı; " ne güzel şey güneşli bir gün" diye,yine bir başka sanatçımız; " yaşamak ne güzel şey be kardeşim" notunu düşer,kısacak yaşam aralığına...


CARUSO'NUN HİKAYESİ


Saygıyla...



                                           CARUSO’NUN HİKÂYESİ


   İnsanlık hikâyeleri hep sevmiştir. Kendi düşlerine erişmenin ve dokunmanın bir tarafı da hikâyelerdir. Tıpkı insanlığın yolculuğu sırasında düşlerden ürettiği masallar, mitler gibi…

   Hikâyelere ruh ve can katan, hikâyenin kendi sahibinden öte başka etkenler; sanatın bütün dalları olduğu gibi, sanatçıların yüce içtenliği ve marifetidir.

    Bu şarkının haykırışı sözcük anlamlarından ötedir. Şarkıyı dinlerken İtalyanca bilmeniz gerekmiyor. Bir veda hikâyesi olduğunu sezmeniz mümkün. En azından sanatsal bir hüznün olduğunu anlayacaksınız.

  Locio Dalla bu şarkıyı Enrico Caruso için yazmıştır. Onun hikâyesini anlattığını bildiği için, sanatçı dayanışması algısından öte, üretme-yaratma becerisinin ortaya konması da diyebiliriz.

  Caruso daha dokuz yaşında müziğe başlamış, o günün şartlarında uzun sayılacak bir hayat; 48 yıllık ömrünün karşılığında yaptığı işten; opera sanatçılığından ciddi paralarda kazanmıştır. Beklide bu kazanç onun daha uçarı yaşamasına neden oldu.

  Doğduğunda takvim yaprağı, 25 Şubat 1873’ü gösteriyordu. Ülkemizde ise bir imparatorluk yaşam mücadelesi veriyordu. Daha ölmemişti. İngilizler, Yunanlar, Fransızlar, İtalyanlar daha yarım yüzyıl bekleyecekti.

   Amerika Birleşik Devletlerinde ise Kızılderililer ölüm kalım sancıları içindeydi. Tarihe düşülen 1873 notu; ABD ordusu 173 Kızılderili, çocuk, kadın, erkek öldürdü. O günün imkânsızlıkları içinde İstanbul’da güzel bir okul; Darüşşafaka Lisesi kurulur.

  Caruso’nun hikâyesini anlatır şarkı; son gece; yani ölümünden önceki gece sahile inip olanca sesi ve enerjisiyle bir şarkı söyler;

“ Burası denizin parladığı ve rüzgârın sert estiği yer
Yaşlı bir terasın üzerinde,
Yaşlı bir adam genç bir kızı kucaklıyor.
Ve ardından bağırıyor.
Sonra boğazını temizliyor ve şarkı başlıyor.

Seni çok seviyorum.
Çok ama çok seviyorum, biliyorsun.
Bu bir bağ şimdi!
Biliyorsun, damarlardaki kanı eriten.”

  Son şarkısı olduğunu o da biliyordu. Tıpkı, yaklaşan ölümünü bilen Cemal Süreya gibi. Ölüm anını resmettiği şiirde, bir kırlangıç ömrünün daha olduğunu onu da Allah'a bıraktığını ifade eder; Üstü Kalsın, şiirinde.

  48 yaş, bir insan, sanatçı için az görünse de, dünyanın, evrenin milyarlık yaşları karşısında bizim aradığımız yaşam aralığının hiçbir hükmü kalmıyor.

  Enrico Caruso öldüğünde 48 yaşındadır. Sait Faik’in yaşında! Orhan Veli’den ise neredeyse on iki yıl fazla yaşamış.

  Şarkının sözlerinde Caruso’nun hissettikleri, son anın çaresine baktığı, kabullenip sefasını da sürdüğünü anlamak mümkün;

“ Ah, evet hayat bitiyor
Fakat artık bunu daha fazla düşünmüyor
Zaten kendini oldukça mutlu hissediyor
Ve tekrar şarkısını söylemeye başlıyor

Seni çok seviyorum
Çok ama çok seviyorum, biliyorsun
Bu bir bağ artık
Biliyorsun, damarlardaki kanı eriten.”

   Caruso’nun son akşam kime seslendiği bir türlü çözülemedi. Kızı Glorya mı? Son eşi Dorothy mi? Büyük aşkı Ada mı? Bilinmiyor. Sanatçıların bilinmezlikleri onların hayata oynadıkları oyundan başka bir şey değil. Özümseyerek soludukları yaşamın, özümsenerek anlaşılması gereken hikâyelerini bırakırlar.

  Yıl,1921’i gösterdiğinde Caruso başka bir âlemin yolcusudur artık. O yıl, bizim ülkemizde de başka âlemlere geçiş mücadeleleri veriliyordu. Yurdumuz işgal altındaydı. Sakarya Meydan Muharebesi zaferle sonuçlanmıştı. Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Ordularının Başkomutanı seçildiği yıl bu yıldır.

  Sanatçının öldüğü yıl, komşularımızla çok hızlı barış antlaşmaları yapılmaktaydı. Savaşın biteceği yakındır. Bir yıl sonra, barışa aç, susamış ülke yepyeni devrimlerle dünya sahasına çıkmaya hazırlanıyordu.

   Caruso’nun hikâyesi, aynı zamanda tüm insanlığın da hikâyesi. İç içe geçmiş anların o kadar çok öyküsü var ki, onları anlatacak, aktaracak sanatçılarını bekliyor. Besteciler, şairler, yazarlar, ressamlar, heykeltıraşlar, opera, tiyatro sanatçıları; sizlere ne çok işler düşüyor…


 Güven Serin 



 

  




21 Haziran 2019 Cuma

V.NE VAKİT ÖLÜR







V.NE VAKİT ÖLÜR?
-------------------------------

  Tanınmış bir Türk şairi bir gece düşünürken, bilinçaltından yola çıkarak not almaya başlamış;

“ V.ne vakit ölür? Ölse de kurtulsak. Ama V ölürse Y,var. Peki, ya A,B,C?Onlar yetmez mi insanlara ölüm kusturmaya?”

  Sanırım, geçmişte bu işi; bilinçaltının sıkıntılı telaşını Nurullah Berk’de sorgulamış. İnce hesaplar sonucu şu karara varmış; “ Bu dünyada, metrekare başına bir namussuz var.”

  Aziz Nesin’in seslenişini ise bilmeyen yok. Baştan büyük tepkiler edilse de, herkesin bilinçaltını dışa vurması için muhteşem bir 100.Maymun hareketiydi; Aptallar olayı! Aziz Nesin’den sonra herkes oran vermek için birbiriyle yarıştı;% 60,70,80,90’a kadar çıktılar…

 Esas sorun; Tıpkı Salâh Birsel gibi benim de bilinçaltım V.de! V.Ne zaman, hangi vakit ölür? Ya sonra?

  Yine bilinçaltım imdadıma yetişti. Ya sonrası var mı; Sabah ola hayrola…

  Aslı Şafak iki konuğunu ağırlamaktaydı. Birisi Kemal Doğulu, diğeri ise Yonca Lodi. Konukların anlatımları, Aslı Şafağın sorduğu sorulara dairdi. Özgün bir yaklaşım içinde konuşuyorlardı. İnsanı sıkmayan cinsten…

  Bir ara sosyal yaşama sıra geldi. Kemal Doğulu;”işten eve, evden işe gidip geliyorum; dışarıda hiç işim olmaz.” Dedi. Aslı Şafak bu işe şaşırdı. Niçin olduğunu sorduğunda Kemal Doğulu ; “ Kendim dâhil insan ırkından nefret ediyorum.” Yonca Lodi de Aslı Şafak da şaşkın…

 Kemal Doğulu, dünyayı felakete sürükleyen, ardı arkası kesilmeyen hakaretler, ölümler, cinayetler yaşadığı bu dünyayı bu şekilde yorumluyor…

 Bilinçaltımız her an bir yerde yüzeye çıkıyor; çıkmak zorunda; orada hava alır, tekrar yaşam hakkına kavuşuruz.

 Bunca felaket ve bunca beklenti; umut… Benim de bilinçaltım bir başka bir evrensel oyunun içinde kurbanlar olduğumuza dairdir. Sahi; V.ne vakit ölür?

Güven Serin 

19 Haziran 2019 Çarşamba

SEVDİKLERİMİZ İÇİN DUA ET


İNTERNET





SEVDİKLERİMİZ İÇİN DUA ET

  Haziran ayı sıcaklarını dengelemeye çalışan hafif bir gece esintisi başladı. Gün ile gece arası bir zaman; Alacakaranlık vakti.

  Alacakaranlık, bir gün biterken, bir de başlarken yaşanır. Etle tırnak, deri ile kemik gibi, birbirine sımsıkı yapışmış, birini alır, kaldırırsan; Gece ile gündüz arasında ki zıtlığı bulabilir, anlayabilirsiniz.

  Masanın diğer ucunda oturan arkadaşımın, gökyüzü merakı, bilimsellikten çok öte astroloji alanına kaymakta. Bu akşam Jüpiter ile Satürn aynı çizgi üzerinde buluşmuşa benziyorlar. Akrep Burcu Jüpiter’in altında, Yay Burcu ise her ikisinin ortasına düşen açıda.

  Çıplak gözlerimizle biraz daha Kuzeye, dikkatlice baktığımıza, önce Büyük Ayı Takımyıldızı’nı sonra Küçük Ayı Takım Yıldızı ve hemen ucunda ki Kuzey Yıldızını gördük. Masa arkadaşımın görmek istediği yıldız, Sirius yıldızı; Büyük Köpek Takımyıldızında bulunmakta. Bizden 6,6 ışık yılı ötede, bu gece göremediğimiz parlak yıldız.

  Masa arkadaşımın Sirius’a merakını biraz konuşunca anladım. Atlantis Kıtası’ndan, Mısır Medeniyetlerinden, diğer eski çağ uygarlıklarından konuştu. Konuşmasındaki bilimsellik değil de, astronomi ile yer değiştirmiş astroloji hâkimdi.

  Dünyanın ve diğer gezegenlerin Sirius’dan yönetildiğine inanıyordu. O sıra yanımıza dilenci kadın geldi. Sevdiklerimize dualar ederek alacakaranlık nafakasını toplama derdindeydi. Bizim yanımıza gelmeden önce uğradığı yerlerde her dört kişiden birisinden umduğu paraları almasının matematiksel karşılığı % 25’lik bir şansının olduğunu gösteriyor. Günde bin kişi dolaşırsa,250 kişinin onun dualarına boyun eğeceğini biliyor; dilenci kadın…

  Masanın diğer ucunda bulunan arkadaşım çantasına uzanıp bozukluk kesesini çıkarttı. Başımızda dua ederek bekleyen dilenci kadına bozukluk madeni 1 TL verdi. Bizim için küçük, dilenen insan için çok büyük olacak parayı uzatırken; “ Sevdiklerimiz için dua et” dedi.

   Arkadaşın bu isteğini memnuniyet ve ezbere bir refleks içinde yerine getiren dilenci kadın, gecenin içine karışan gün gibi ağır ağır alacakaranlıktan geçip kayboldu.

   Arkadaşımı yıllardır tanıyorum. Dilencilere para verdiğine ilk kez tanıklık ettim. Muhtemelen Sirius yıldızının kendine etki yaptığını hissetti. Çünkü başını göğe kaldırarak,6,6 ışık yılı ötedeki Sirius yıldızını düşünerek duayı istedi.

  Belki de dilenci kadın da oradan, çok uzaklardaki ışıktan besleniyor, yaşamın bir başka radikal tarafı, ucunda dilenerek, dua ederek yolunu, yönünü bulup karnını doyuruyor!

  İnsanın dünyadaki yeri o kadar yeni ki; biraz gerilere gittiğimizde işin içine, mitoloji, astroloji ve gizem perdesi düşüyor. Belki de sanatı da tetikleyen bu gizemdir! Sonsuza koşup duran evrenimizin diğer evrenlerin peşinden koşusunun bir anlamı olmalı! Düş ile gerçek arasında, et ile tırnak, gün ile gece arasındaki alacakaranlık gibi; çok ince bir anlam ve gerçek; boşlukta asılı duran bir şey…

Güven Serin  


15 Haziran 2019 Cumartesi

MERİÇ'İN ILGIN AĞAÇLARI

internet


internet



                 MERİÇ’İN ILGIN AĞAÇLARI


Ne çok çocuk,
Ilgınlar, kumlar ve oyunlar…
Ötede bir nehir,
Balkanlardan süzülüyor Ege’ye.
Bir kara tren, sesi;
Hiç görmediğim rayların üzerinde akıp gidiyor.
Balkanlardan akan rüzgâr, su, hikâyeler…
Odyssey, Çaka Bey, Büyük İskender, Süleyman Paşa
Ve Traklar…
Davullar, kadın sesleri eşliğinde;
Zamansızlığı, ağırlıksızlığı yoğuruyor.
Tüm zamanları anlatan fısıltılar,
Ainos antik kenti viran.
Fatih Camii, Ayasofya Kilisesi iç içe.
Yaşlı dut ağacı,
Benim hikâyem, kolibam,
Sığırcık kuşlarım, bal dutlarım.
Klarnet, akordeon, keman, ud,
Eleni Karaindrou, şarkılar besteler yapıyor,
Theo Angelopoulos, filmler, üçlemeler.
Bir çayır, ağlıyor.
Gün, sonsuza adanmış.
Yolcular, Kitera’ya gidiyor.
Manzaralar puslu, leyleğin gecikmiş adımı.
Odyssey, Truva’yı yakıp yıkan at hilesine,
Bulaşmış zekâsı ve lanetiyle boğuşuyor.

Bir nehir, ismi Meriç…
Bir çocuk, çoktan adanmış, masal
Ve hikâyelere…
Yazgı, yer değiştirme, dönüşüm,
Evrimin büyük eseri…
Ötesinde Meriç’in; Theo ile Eleni,Kazancakis.
Zorba, kollarını kaldırmış, çakırkeyif,
Sırttaki, neşeli ve başkaldırıcı.
Keşişler, sırra kadem basmış,
Geniş, derin yatağından, akıyor nehir,
Ege'nin soğuk, serin sularına.


Güven Serin