KAMYON:
YOL KENARINDA UNUTULAN HAYAT
Barbaros yakınlarında, bir cadde ve sokağın kenarında, zamanın yavaş yavaş üstünü örttüğü bir kamyon duruyor. Kırmızı gövdesi hâla ayakta; kapıları kilitli, aynaları yerinde, hortumları, zincirleri, reflektörleri görev başındaymış gibi. Ama sarmaşıklar, dikenler, kurumuş otlar onu kollarıyla sarmaya başlamış. Sanki doğa,”Artık sen bizdensin” der gibi, onu kendi sessizliğine davet ediyor.
Bu bir hurda gibi terkedilmiş bir araç değil. Bu,”birkaç gün sonra alırım” diye bırakılmış bir hayat parçası.
Durmak fiilinin bütün ağırlığıyla duruyor. Gitmek için yaratılmış bir şeyin gitmeyişi gibi… Sanki bir sahnenin ortasında, perdenin hiç kapanmadığı bir oyunda, gelmeyecek birini bekler gibi.
“Bugünde gelmedi” diyor bir parçası.
“Belki yarın” diyor kilitli
kapıları.
Ve insan, ister istemez Beckett’in o bitmeyen bekleyişini hatırlıyor: Gelmeyeceğini bile bile beklenen Gadot’yu…
Beklemek bazen umut değildir; bazen sadece kaderdir.
Kim bilir sahibi kimdi…
Sabahın köründe kontak çevirip yola düşen,
direksiyon başında ekmeğini arayan, başkalarını yoldan alan bir çekici şoförü belki.
Kim bilir hangi sefer yarım kaldı, hangi dönüş bir daha mümkün olmadı. Hastalık
mı, yoksulluk mu, kader mi, ölüm mü? Bilmiyoruz! Bildiğimiz tek şey, kamyonun
hâla kilitli olduğu; yani terk edilmediği, emanet bırakıldığı.
İşte insanın içini burkan da bu:
Terkedilmiş değil; dönülecek sanılarak bırakılmış.
Bizim göçlerle yoğrulmuş tarihimiz de böyle değil mi? Balkanlardan, Kafkaslardan, Anadolu’nun içlerinden ağlaya ağlaya çıkan insanlar… Kapılarını kilitleyip anahtarlarını ceplerine koydular. Sandıklarını, tencerelerini, duvardaki saatlerini, avludaki incir ağacını, gül ve erik bahçesini bıraktılar.”Nasıl olsa döneriz” dediler. Dönecekleri günü beklediler ama dönemediler. Eşyalar bekledi, insanlar gelmedi.
Bu toprakların Balkanlarla kurduğu hüzünlü bağ da böyle bir bekleyiştir aslında. Bir zamanlar bu ülkeden Balkanlara gidenler de, Balkanlardan bu ülkeye gelenler de, evlerini kilitleyip çıktılar. Sobayı söndürmeden, perdeleri indirmeden, anahtarı cebine koyarak… Gittikleri yerde misafir, bıraktıkları yerde ise hâla ev sahibi kaldılar. O evler, pencereleriyle yollara baktı, kapılarıyla ayak sesi dinledi. Kimileri döndü, kimileri dönemedi.
Dönemeyenlerin evleri, tıpkı bu kamyon gibi, gelmeyecek sahiplerini beklemeye devam etti.
Bu kamyon da bekliyor. Bir
asker gibi, son emri almamış; bir yolcu gibi, biletini kesmiş ama treni kaçırmış.
Bir sahnenin ortasında, repliği bitmiş ama oyunu bitmemiş bir figür gibi…
Hayat garip bir denge kuruyor:
Düzen sonsuza uzanmak isterken, insan hep yarım kalıyor. Eşya kalıyor, zaman kalıyor, mekân kalıyor… Giden ise geri dönemiyor.
Yolunda gitmeyen bir hayatın en sessiz, en sadık tanığıdır belki bu kamyon. Konuşmaz, şikâyet etmez, isyan etmez… Sadece durur. Ve duruşuyla şunu anlatmak ister:
Her ayrılık, dönülmeyen bir
seçenektir.
Her kilitli kapı, içinde
kalmış bir hayattır.
Ve bazı bekleyişler, Gadot gibi, gelmeyecek olanın hatırasını sonsuza dek ayakta tutar.
Güven SERİN















