11 Ocak 2019 Cuma

KANDİL IŞIĞINDA BİR BİLGE






                  KANDİL IŞIĞINDA BİR BİLGE-EPİKTETOS KANDİLİ


  Bir gün Denizli’nin Pamukkale’sini gezerken bir antikacıda bir kandil görür Şevket Süreyya Aydemir. Satın alır; önsezisi onun da o kandilin ışığına, Ankara’nın Kayaş’ı onun sığınma yeri; kandil ışığında aynı zamanda yüzleşme yeri olur.

  Bir gün ona; “ Hayat ve Hakikat Nedir?” sorusu sorulur bir öğrencisi-dostu tarafından. Şevket Süreyya; “ Yaz Defterine” der; yaz ki sende tekrar et bu soruyu sorduklarında.

  Hayyam’ın kendi çevirisi olan rubaisini; bir dörtlük söyler;

“ Bu saklı esrarı ezeldir ki/Ne sen bilebilirsin ne ben/Ve bu harfi muammayı ne sen okursun ne ben/Bu perdenin ardından bir ‘sen-ben’ gürültüsü gelir/Ama ne vakit perde düşer, ne san kalırsın ne ben…”

  1950’li yıllarda da inanılmaz sancılar yaşanır. Kalkınırken, büyürken, nice insanın yok oluş yazgıları; sessizce dönüşüverir; bir başka yaşam iksirine. Şevket Süreyya Aydemir’in yazgısı da tam bu zamanlarda; bir kez daha yazgının sancılı, dışlanmasına, yalnızlığa; kandilinin ışığına Kayaş’a yönelir…

  Bu kandile bir de isim vermiştir Şevket Süreyya. Epiktetos’un Kandili… Epiktotos’da Denizlili; Yani o günkü ismiyle Hiyerapolisli… Bir köle olarak doğmuş olan filozofun tüm yaşamı insanlığa miras gibidir. Üstelik hem köle, hem de topal…

  Günümüzden; neredeyse iki bin yıl önce! Epiktetos’un zalim bir efendisi vardır. Sırf eğlence olsun diye kölesi olan Epiktetos’un ayağını kırar. Miladın 90.yılı bütün filozoflarla birlikte Roma’dan kovulur. Yunanistan'a gelir. Nikbolu kasabasını sığınma yeri olarak görür. Doksan yıllık ömür; Nikbolu’da tamamlanacaktır.

 Epiktetos; yalnız üç şey edinmiştir dünya malı adına. Birisi, kandili, asası ve bir de su tası. Bu üç şeyden başka bir şeyi yoktur. Bir gün; eliyle de su içebileceğine karar verince su tasını da atar. Kandili ve asası hep yanındadır; yaşamının sonuna kadar…

  Şevket Süreyya’da Kayaş’a sığındığında; işsiz kalmıştır. Nedensiz işinden kovulur; emekli edilmeden. En sevdiği fotoğraf makinesini satar. Parasının tamamını karısına bırakır ve Kayaş’a; toprağa; belki de suyu, toprağı ve güneşi; mucizevî olan şeyi daha yakından görüp; insanlığın kurban olduğu trajedik; mülk ve güç perişanlığına uzaktan bakar…

  Epiktetos; kim bilir neler dedi; aynı kaderi paylaşan; aralarında neredeyse 2 Bin yıllık yaş farkı olan arkadaşı Şevket Süreyya’ya?

 Belki de şu sözcükler döküldü karanlığı perde perde aydınlatan kandilin şahitliğinde ki geceye;

“ Hayat, bir ziyafetten başka bir şey değildir. Yemek ne kadar sürmüşse, ziyafet orada biter. Kolun bu sofrada nereye kadar uzanmışsa, nasibin o kadardır. Bütün sofraya gelenleri değil, yalnız önüne uzatılan tabaktan payını iste!

  Hem bu payın için de hoşgörülü ol. Senin yağını mı döktüler? Senin şarabını mı çaldılar? Kendi kendine de ki; bunlar huzur’un pahasınadır.”

  Bu sözleri arkadaşı Epiktetos’un düşüncelerini anan Şevket Süreyya Aydemir; de kendi düşüncesini söyler;

  “ Senin savaş tutkun, mal yapı, özgürlük tutkun yoktu ki… Sen, yalnızlığına gömülmüş insansın ve de hiçbir şeysiz…”

  Epiktetos, bırakmaz peşini. O nereye giderse; bahçeye veya odasına; filozofun kaderi de, ruhu da oradadır;

“ Yalnızlıktan korkma! Asıl korkulacak şey, korkunun kendisidir. Düşün ki Tanrı da yalnızdır. Ama kendisinden hoşnuttur.

  Kendine dön oğlum! Kendine inan ve kendinden olanı ara…”


Güven Serin 

10 Ocak 2019 Perşembe

IŞIK DİNLENİYOR ERDEK DE


                                                             Kamera; Güven  ERDEK



Kamera; Güven ERDEK


   IŞIK DİNLENİYOR ERDEK DE
---------------------------------------------------------




 Bir yaz günü, ışığın bile dinlenceye çekildiği, çınarların yapraklarının sessizliğe gömüldüğü zamanlar.

 Tarihçiler, henüz sekiz bin yıl ötesine uzanmışlar, ince kumları olan bu yerin. Önceleri karanın parçasıyken şimdi yarım ada görünümünde; her deprem bir parçasını koparmış, antik çağların tapınaklarından…

  Hadrian tapınağı böyle bir zamanda yıkılmış; denizin dibine geçip gitmiş. Kara parçaların kopuşu gibi uygarlıklar da belli aralıklarla kopun gitmişler tarihin ırmaklarında.

  Pers hükümdarı II. Kiros, Büyük İskender, Romalılar ve daha nice uygarlık güçleri bu güzel dünyanın albenisine kapılım kendi gösterisini; ölüm ve yaşam savaşlarını verdiler.

  Zeytinden zeytinyağına, parfüme, buğday, mermere kadar; ilim merkezi üstünlüğüne ulaşmanın da albenisiyle el değiştirip durmuş bu topraklar… Kim bilir kaç kayıp medeniyet, sessizce ve kısa bir süreliğine yaşadı, sefa ile cefayı harmanladı bu yerde; buna benzer yerlerde.

 Erdek diyarıdır bu diyar; çınarların, zakkumların, alçak tepelerin zeytinler ile süslendiği, mayasında neredeyse yüzlerce uygarlığın kalıntısı olan yarımada…

 Bir yaz günü, ince kumların kıpırtısız olduğu an; ışık bile dinlenmeye çekilmişti. Çınarın yaprakları ışığa bir yorgan, yastık; bense, arkadaş bir dost, ne bir tarihçi, ne arkeolog ciddiyeti, telaşı olmayan, haylaz bir kalem sahibi insan…

 Arınmanın kim bilir kaç yolu var bu dünyada. Nasıl ki renklerle baş edemiyorsa insanlık; seslerin zarafetiyle süslenmiş bu evren; arınma da öyle bir şey olmalı…

 Bazen eski bir kitabın sayfaları arasında, bazen bir gülümsemenin saf bakışlarında… Bir filmin, tiyatronun sahnesinde; bir sanatçının kan kırmızı resminde, yarı yontulmuş yabanıl bir heykelin henüz yürümemiş biçiminde…

 Işık dinlenmeye çekilmiş Erdek gününün akşamüstünde. Kıpırtısız, yarı uyur, yarı uyumaz bir dinlence; her an bir bulut yahut rüzgâr; dürtecek ışığın kuyruğundan; o da erişilmez hızla yine uçup gidecek;300 bin km saniye içinde yol alacak; sonsuzun içinde kaybolacak…

 Güven Serin 




9 Ocak 2019 Çarşamba

SADECE BİR AT DEĞİL;ŞAMPİYON O!




ŞAMPİYON,Kendine has karakteri
neredeyse tüm yarış severler onu
kalplerinde başköşeye koymuştu.
O çıkınca yirmi bin insan susardı...


Film bittiğinde dört karakter,sizin tanıdığınız
sevdiğiniz at ve insanlar;
Bold Pilot,Begüm Atman,Halis Karataş ve
Özdemir Atman...
Sinema sanatının büyüsü,insan sanatından
aldığı ruh;tam burada dönüşüme uğrayıp
başka bir özellik kazanıyor;büyük çığlıkların
arasından sıyrılıp yeryüzüne kendi
kaidesine çıkıyor...


SADECE BİR AT DEĞİL; ŞAMPİYON O!
------------------------------------------------------

  1993 doğumlu bir İngiliz tayı. Doksanlı yılların efsane ismi Bold Pilot(Bob Paylat) At yarışına hiç gitmeyenlerin bile duyduğu iki isim; Jokey Halis Karataş ve şampiyon at Bold Pilot…

 O bir at olmaktan öte, doğuştan sağlam karakteri, hafif sertliği, haşarılığı olan bir safkan tay-çocuk…

 O yarışacağı zaman, seslerden hoşlanmaz, onu tanıyanlar; yani orada bulunan 15–20 bin seyirci, sırf o rahatlasın diye yarışma alanına getirilirken “çıt” çıkarmazdı. Yarış severlerle bütünleştiği gibi; Bold Pilot başka iki insanla daha bütünleşti. Hatta üç insan; Begüm Atman, Halis Karataş ve Özdemir Atman…

 Bu üç güçlü karakter; Yıllar sonra sinema sanatının dikkatini çekmesiyle defalarca şampiyon olmuş bir atın, jokeyin ve ata gönül vermiş kanser tedavisi gören bir kadının muazzam hikâyesi tüm ülkenin, belki de uluslar arası sanat camiasına kadar taşıyacaklar…

 O yaramazdı yaramaz olmasına; fakat iyi anlaşıldığı zaman; hürriyetinin elinden alınmadığı ve ona saygı duyulduğu anlar; 1990’lı yıllar ardı ardına 11 kez seri yapmış bir şampiyona dönüşecekti.

 Halis Karataş’ın kendi çapında bir efsaneye dönüşeceği, Begüm Etmen’in belki de yaşamak için bir sebep gördüğü inanılmaz bir mucizenin dünyevi hikâyesi, destanı; Hipodrom da ki binlerce insanla yazılacak, Haralarda ki bakıcıların kutsal bir görevi yapar gibi özenle bakıp, besleyip, yarışa hazırladıkları bir yaşam mucizesi…

 Halis Karataş, jokeylik yaşamında 25 Bin ata binse de; eşinin Boldi dediği atı; Bold Pilot’u hiçbir zaman unutmadı. Unutamadı… Birlikte otuz yarışa katıldılar. 21’ni kazandılar. 1996 yılı onların altın yılı olmuştu.

  2013 yılında hipodrom da deyim yerindeyse büyük bir heyecan kasırgası vardı. Artık 15 yıldır yarışmayan Bold Pilot; yani şampiyon; haradan çıkartılıp seyircinin önüne getirildi. Bir yerden jübilesini yapmış oldu.

 Yaşlanmış Bold Pilot son bir kez seyirci önüne çıkartılma şerefini, şanını tattı. Çok az insana bile kısmet olacak bir şan; şenlik ve soylu bir veda…

 Şampiyon; sadece bir film; jokey ile bir atın sevdası değil; insan hayatlarının kutsallığını sinema eli ve diliyle çok daha farklı kaidelere taşınacağının, bir esere dönüşeceğinin de karşılığıdır.

  Türkiye’de farklı salonlarda bu film, bir aydan beri oynatılıyor. Beyaz perdenin büyüsü; Neredeyse elli yıldır ruhumla bir olmuş halde… Çok az filmde bu kadar aralıksız yaşlı gözlere sahip oldum…

  Sinema sanatı böyle bir şeydir; sevginin, saygının gerçek bir kaideye oturmasını, yoğrulmasını sağlar. Hissettirir iliklerine kadar insana; varlığın, var oluş nedenlerinizin birisinin de duygularımızın oluşu, hissiyatımızın varlığı olduğunu…
 

Güven Serin 







7 Ocak 2019 Pazartesi

YANIK SESLİ GENÇ








YANIK SESLİ GENÇ

  Ona, Tekirdağ Kartalkaya Mevkiinde; Ganoslar Dağları civarında rastladık. Kuzey rüzgârının hüküm sürdüğü; bağların, ardıçların diyar olan; Latin Şairi Vergili us’un yabanıl dünya dediği yerde…

 Oldukça duygulu, gamlı ve içliydi o gün… Sorduk ona; niçin bu sesleniş… Cevap vermedi; uzun uzun sustu…

  Ve sonra; Bize Aristoles’den bir söz söyledi ve çekip gitti kendi yoluna;

“ Gerçek mutluluk kişinin olabileceği en iyi haline gelmesi ve bakış açısı kazanmasıyla gelir. Öbür türlü elde edebileceği tek şey haz ve keyfi taklit etmektir ki bu gelip geçicidir ve sizi bir insan olarak geliştirmez.”


Güven Serin 

4 Ocak 2019 Cuma

YAŞAMAK NEDEN BÖYLE İÇLER ACISI






  YAŞAMAK NEDEN BÖYLE İÇLER ACISI!
---------------------------------------------

  Kimi, gamsızlığın ödülüyle eğlendirirken, kimini ise bir karıncanın geçiş yolunun hassasiyeti içinde oyalanır durur.Milyarlarca yıldız gibi, insan karakteri, yaşam biçimleri ve algıları olduğu ve arttığı bir zamanın yüzyılın birinci çeyreğine tanıklık ediyoruz.

 Elektriksiz, yolsuz geçen zamanlar ve yamalı pantolonların utancı çok ama çok gerilerde kaldı.

 Görünen bütün; her şeyin satılık olduğunu gösteriyorken, bütünün parçalarına ait olan diğer insanların iniltisi niçin bitmiyor? Özellikle narin, zarif ve üretmenin sanatsal limanına sığınmış olanların!

  Virginia Woolf, yaşamı birkaç sözcükle sorgular; zorlandığı, pes etmeye yakın olduğu da bellidir;” Yaşamak neden böyle içler acısı! Neden bir uçurumun yanı başından geçen daracık bir yol gibi?”

 Asıl cevabı kim verebilir ki? Her geçen gün bir şey daha öğreniyorum. Öğrendikçe, daha anlamlı, detaylı hale gelen yaşam; daha da uzaklaşıyor ellerimden. Daha savurgan mıyım? Yoksa daha dikkatsiz? Belki de yazı sanatının hürriyetini, yaşama taşımak isteyişimin, üzerime çöken ağırlığı taşıyamayıp, bükülen bedenimin büyük sancısı, yoruyor beni…

 Zeugma isimli blog yazarının on yıl önce yazdığı; Sanatçının Dünyaya Bakış Açısı isimli çalışması; bir insanın, yazarın yaratmaya sunduğu katkının nasıl da zamansızlığa emanet edildiğinin bir kanıtıdır.

 Yazar, bu konuyu, yazdığı, yaptığı çalışmayı çoktan unutmuş. Ben ise; bir sanatçının geçmişinde gezinirken altın bulmuş bir çocuk sevinciyle… Oradan, önerilen filme; SHİNE-Parlaklığa uzandım.

 Film başlarken, burnum, sanatın kokusunu aldı. Gözler, gülümseme ve buğulanmayı bir tuttu… Bir film, nice yaşamın telef oluşunu anlatacak, çözümleyecek, insana, diğer insanların hatalarını tekrarlatmayacak kadar güçlü öğretiler, görsellikler ve müziğin notalarıyla doluysa; insanın ruhunda bırakılan iz de bir o kadar dolu oluyor…

 Sanki beynimin içinde Rachmaninof’un 3. Konçertosu çalıyor; bir baba öfkeleniyor, bir oğul siniyor; zararı, ziyanı azaltmak, belki de vahşiliğin tatmin olmasını kolaylaştırmak adına…

 Bu film, bu yazı; içi doldurulmuş bir çalışmaya, oradan oraya savrulanlara bir rehber olmaya aday; kendi zamansızlığı, kuytuluğu içinde parıltılar saçarak bekleyecek; sevgi denen şeyin büyüklüğünün, ayarlanamaz oluşunun ne büyük kırılmalara neden olacağını unutturmayacak olan bir isim kalacak hafızada; David Helfgoth…

Güven Serin 

1 Ocak 2019 Salı

İKARUS'UN UÇMA İSTEĞİ


Saatte;180-200 km hız 
Hiçbir hız yetmeyecek insana;ta ki,
evrenin içinde kaybolana kadar...


İKARUS’UN UÇMA İSTEĞİ
--------------------------------------

  Uçmak öteden biri bir rüya, kuşlara özenti olmanın ötesinde, göğe, cennete yükselme tutkusuydu. İnsana özgü bir arayış; Yunan Mitolojisine de konu olmuştu. Usta baba ile oğlunun başından geçecek bir sürü maceranın sonunda, oğul İkarus’un daha yükseklere tırmanışı sonucu, kuş tüylerini tutan bal mumunun erimesiyle Ege Denizine düşüp ölmesi ve onun yasını tutan baba Daedalus’un hikâyesi bugüne kadar uzanmıştır.

 Bu büyük adrenalin arayışı, rüyaları, hayalleri şekillendirip durdu. Bugün uzaya giden sondalar, uzay araçları, hep tutkuların sonucu ortaya çıkmıştır. Buluşların, gelişmelerin, ilerlemenin öncüsü olan hayaller, mitolojik hikâyeler eninde sonunda gerçeğe dönüşüyor.

  Edibi, felsefi dünyanın böyle bir yaklaşımı var; gerçeğe dair… Antik Yunan Mitolojisinde ki İkarus Hikâyesi de daha fazla uçmaya, daha büyük heyecana tırmanırken hayatını kaybeden bir genci anlatır.

 Tıpkı yaşamını dağlardan vadilere, büyük derin boşluğa atlayan Patric’in uçuş özgürlüğü gibi… Patric iki binden fazla atlayış yaptığı halde, bu konuda ustalaşmış sayılsa da, bu tür sporlarında; (BASE JAMPİNG) bir saniyelik hata; her şeyin sonu anlamına geliyor.

  Bunu Patric’de, eşi de biliyordu. Eşinin kalbi Patric’in her uçuşunda ayrı bir kaygı, heyecan, coşku taşısa da, batı düşüncesinin hâkim olduğu yapı sayesinde; “ bir insanın yaptığı işe duyduğu büyük aşka” saygı duymaktan başka bir şey yapmıyordu. Bu bilinçle Patric’in her uçuşunu izliyor ve onun aşağı inmesini bekliyordu.

 Ta ki sisli bir günde Patric’in büyük atlayıştan sonra aşağılara süzülürken, yönünü birkaç saniyeliğine kaybetmesi sonucu, büyük kayalara çarpan bedeninin küçük bir kuş gibi anından ölmesi gibi bir ölüm…

  İkarus’un usta babası tarafından yapılan kuş tüylerinden kanatları sayesinde Girit Adası zindanından kaçıp Ege Denizinin üzerinden uçup Yunanistan’a giderken, daha fazla heyecan, coşku arayışının daha yükseklere tırmanma macerasının sonu gibi…

 Bu spor yamaç paraşütünün bir benzeri sayılsa da, yamaç paraşütünü çok aşan, kendine özgü bir dönüşüm yapar hale geldiğini biliyoruz. Bu sporda ki disiplin, yoğunlaşma o kadar mühim ki; hiçbir şekilde hata kabul etmiyor.

 Bir Türk doktoru da bu spora; Base Jumping yapmaya, büyük dağlardan, uçurumlardan aşağılara;150–200 km hız yaparak süzülmeye gönül vermişti. Kalp Cerrahı Mehmet Susam,41 yaşındaydı. Sekiz yüz atlayıştan fazla süzülmüştü dağlarda.

 Onun değimiyle; disiplin, yoğunlaşma lazımdı. Tıpkı ameliyat masasında ki hastanın başında çalışan ellerin, beynin disiplini gibi! Bir anlık hata; hastanın ölümü anlamına geliyordu.

  O da Alpler de yaptığı son uçuşunda, uçmanın sevdalısı olarak kayalıklara çarparak İkarus’un sonsuzluğuna uçtu gitti.

 Bu meraklar, bu büyük heyecanlar ve insanın sonsuzu taklit eden sonsuz arzu, beklenti ve hissiyatıdır bizi dünyadan ötelere taşıyacak olan. Sırf bu yüzden başlamıştır sonsuza uçuş hazırlığımız…

  Yakın gelecekte başlayacak olan Mars yaşamı gerçekleştiği an, uzaya bakışımız Yüz Maymun Teorisinde ki genişleme gibi birden dünyayı kasıp kavuracağını düşünüyorum.

 Bir kez daha hatırlatmak isterim; edebiyat, felsefe, mitoloji ciddi bir iş, eylem ve gerçek… Hele, işin içine ilim ve diğer sanat dallarını girsin; o büyük dönüşüm başlıyor…

  Mitolojide ki İkarus ve büyük usta olan babası Daedalus; insanlığın kütüphaneleri, hafızası durduğu sürece yaşayacak, yaşatılacaktır. Şairler,ressamlar,yazarlar ve sporcular peşinden koşacağı gibi;bilim insanları da o düşlerden etkilenip kendi çalışmalarını Base Jump sporunu yapan,büyük hıza erişen sporcuların heyecanı içinde yapacaklardır...

 
 Güven Serin 







31 Aralık 2018 Pazartesi

Oscar Benton - Bensonhurst Blues 1973 (2011) HQ







 Yıla, yıllara dair
bir şeyler söylemek ister miyim? Sanmam! Ya bilinen Latince sözcüğe tutunmak;
Carpe Diem; yani anı yaşa… Belki… Evrilmenin içinde, farkına vararak, özümseyerek,
yani bütün duyu organlarımız lezzetine varmak isterdim mesela… Bu duygular içinde;
YENİ YILINIZ bu güzel ve değerli sesin ritmi, ahengi ile KUTLU OLSUN…

GÜVEN SERİN 

ESKİYE BİR TEKME,YENİYİ BAŞKÖŞEYE!




                                ESKİYE BİR TEKME, YENİYİ BAŞKÖŞEYE!


 Hoş geldin yeni yıl; hoş geldin 2019…Gelmeni, seni bahane ederek ne çok şeyler tüketeceğiz; yiyecek, içeceğiz; üstelik tıka basa…

  Bir dakika içinde eski olacak 2018,bir dakika içinde yeni olacak 2019;daha yeni olur olmaz eskimeye başlayacak. Çünkü bu algının sahipleri, efendileri; yani canlılar, büyük insanlık da durmadan eskiyor, değişiyor, yenileniyor, kabına sığmaz hale geliyor.

 Alkışlarla, ışıklarla, muazzam eğlence, yeme içmelerle hoş geldin yeni yıl. Bir taraftan uygarlığın teknolojik nimetlerinden uzakta olanlar ise hiçbir zahmete girmeyecekler eski ile yeninin değişimi sırasında. Mideleri, oburluktan dolayı hiç ağrımayacak yeninin ilk sabahında.

 Bir sürü ümit ve temenni yapılacak, kendi beklentilerimizden öte diğer insanlara, tanıdık olanlara; başarılar ve bolca sağlıklar dilenecek; hep olduğu gibi. Ama Önce bol zenginlik, yani para beklentileri dile getirilecek. Biraz kurnazca, yanı başına hemen sağlığı da ekleyeceğiz…

 Hâlbuki doğanın kanununu olan her şeyin bir arada olması, büyük sancılara gebedir. Bunu bir türlü öğrenemedik. Sınırsız isteklerin, sınırını her daim doğa belirler. Evrim belirler. Ağır ağır sahnede, değişmemizi, debelenmem izi veya kahramanlık türküleri söylememizi izler.

 Daha fazla sağlığın nasıl olacağını bilim çoktan kanıtladı. Her şeyin kararında olması gerektiğini köyde ki çoban bile bilir. Ama bir sürü ayrıntı vardır insanın daha fazla zenginlik istemesinin. Yeni yılın gelişini de bir fırsat bilir; eskinin öfkesini, birikmiş kin ve gururlarını yeni ile birlikte çıkartmak; yani büyük bir güce sahip olmaktır bütün niyetimiz.

 Yeni yılın bütün bu istekleri, dilekleri, temennileri duyduğu yoktur. Onun süreci usul usul izler. Gün batımı aynı saatte, kendi değişimi, dönüşümlü için; ya uzar, ya da kısalır. Gün doğumu da öyle; dünyamızın güneşin etrafında ki dönüşüne, eğrilerine göre; milyarlarca yıldır hep aynı tekrarların peşinde yol alır; uydusu ay ile birlikte.

  Yaşamlarımız neredeyse işkenceye dönüştü. Her daim sürpriz beklentilerin tek amacı vardır; çevremize, toplumumuza daha güçlü görünmek! En büyük araç, en büyük ev, iş yeri ve unvan bizim olsun! Bunun deryasal mutluluğunun ölçüsü yoktur…

 Oysa kim bilir kaç milyon kez tekrarlandı bu istekler. Bazıları da isteklerinin karşılığını ya mirasla, ya şanslarının yardımıyla buldular. Ya sonları? Uslanmaz bir bezginliğin, acımasız bir tüketimin sarhoşluğu içinde eriyip gitmediler mi?

 En kabadayı aristokratlar bile gücün, gösterinin yeterli olmadığını anladıklarında yüzlerini topluma, toplumlara dönerler. İyiliğe sarılmak isterler. Yetmezlik içinde boğuşanların kalplerini, dualarını, alkışlarını kazanıp, kendi gidecekleri cennetlere bir bilet de buradan almak adına…

 Şimdi, usulca veya oldukça sağlam bir tekme vuralım eski yıla; 2018’e. Hoş geldin diyelim; Yeni yıla;2019’a;Hoş geldin… Bakın! Bize gülümsüyor mu ne? Belki de o büyük çuvalın içinden büyük paralar dağıtacak! Avuçlarınızı, hatta kucaklarımızı daha büyük açın; daha büyük istekle yalvarın; belki de size doğru savuracak o büyük mirasın muhteşem zenginliklerini.

 İlim insanlarına, filozof ve psikologların bir bölümü çoktan keşfetmiş zenginliğin en yeni olanını. Hatta hiç eskimeyeni! Kendi varlığımızın ne büyük bir zenginlik olduğunu, kendi kendimize yetme ve yetinme mucizesini anladığımız an; eski ile yenin kavgasının da biteceğini; ardı ardına sıralanan anılar, hatıralar, görgü ve deneyimler birikimi olmaktan başka bir şey olmadıklarını göreceğizdir.

 Yen yıldan, bol sağlık, bol mutluluk ve en önemlisi bol paralar istedik. Bütün bunları nasıl taşıyacağımızı hiçbir zaman anlama yoluna gitmeden… Bunca araştırma yapılıyor, hiç durmadan. Batı dünyası, uzayı, yerin altını, denizlerin dibini ne kadar merak ediyorsa, insanın psikolojisini, sosyolojisini ve toplum bilimini de o kadar merak ediyor.

 Görünen nokta; en mutlu olan insan; her aşamada şu şekilde ortaya çıkıyormuş. İster unvanı, ister büyük paraları olsun veya olmasın; insan ilişkileri ve kendi varlıklarını özümsemiş, yaşamdan ne bekleyip neleri reddedeceğini öğrenmiş insanlar; onlara ait bir yudum yaşamın en küçük parçacığının dahi kıymetini bilerek yaşadıkları çoktan kanıtlandı.

 Şimdi şampanyayı iyice sallayalım. Patlatırken bile havada uçacak mantarının ve çıkartacağı sesin, bizim egomuz, şişkinliğimiz ve her an patlamaya hazır olduğumuzu unutmuş ve hiç fark etmemiş olarak; nazikçe veya en kaba bir şekilde; eski yıla; 2018’e bir tekme savuralım.

 Yeni yıla; 2019’a hoş geldiniz efendim demenin en kıvrak ve dişil bir sesle, boynumuzu da eğerek, bizi beğenip dualarımızı da gördüğünü bilerek yeni yıla geğirerek girelim. Çünkü midemiz de egolarımız da, isteklerimiz de hep şişkin…

 Altyapılarımız ise şehirlerimizin altyapıları gibi; tam bitti derken her yerden patlama, çatlama ve kazılarla delik deşik olacağını unutmadan; hoş geldiniz yeni yıl, hoş geldiniz efendim…

Güven Serin 

28 Aralık 2018 Cuma

HİNDİLER DİNOZORLARIN DEVAMI MI?






HİNDİLER DİNOZORLARIN DAVAMI MI?
-------------------------------------------------------

  Yaşadığımız sürece insanın bitmeyen merakı, araştırmaları bildiklerimizi ve bilmediklerimizi tekrardan gözden geçirmemize neden oluyor.

  Yakın zaman öncesinde tarih biliminde ciddi değişimlere neden olacak bir bulgu; Urfa, Göbekli Tepe kazıları, tarihin kayıp parçalarını ve yanlış bilinen birçok alanını ortaya çıkartacağını düşünüyorum.

 Bir yerde bir yazı okumuştum. Hindiler ve tavuklar üzerine. Onların geçmişini bilsek, onlara duyduğumuz saygımız daha da artar, diye…

  Bugün gelinen araştırma sonuçlarında, dinozorların hemen ortadan kalkmadığı ve evrim sayesinde zamanla kuşlara dönüştüğü üzerine bir sürü ilimsel çalışma mevcut. Bu çalışmalar içerisinde iki hayvan; hindi ve tavuk öne çıkıyor. Bunların genomları; yani dinozorlara benzerlikleri diğer hayvanlardan daha fazla benzerlik içeriyor.

 Şimdi, yumurtasından, etinden yararlandığımız bu iki hayvanın50–100 milyon yıl öncesinin dinozor neslinden geldiğini bilmek, insan denen canlının hafızasıyla alay etmek gibi bir duygu yaratıyor. Hadi canım! Desek de demesek de, ilim insanları hiç durmadan, kazmaya, bulguları mercek altına koymaya devam edecek.

  Hindi ve tavuklara biraz dikkatle baktığımızda, dinozorların da yumurtladığını, iki ayak üzerinde yaşadıklarını, hem etçil, hem otçul bir sürü türü olduğunu de öğrenince; dünyanın yaşama olan elverişli tarafı karşısında, yaşama tutunan canlıların evrimsel mucizelerini de bir parça anlamak mümkün…

 Günlük hayatımızda beslenme, üreme ve mal edinme telaşımız, bu tür; MAKRO EVRİM çalışmaları karşısında bizleri duyarsız ve bilgisiz bıraksa da, her daim bu eğlencenin dışına çıkan ve merak algısını, ilimsel seviyeye çıkartın paleontoloji uzmanları sayesinde daha çok şeyler öğrenip, göreceğiz…

 Hindiye ve tavuğa, hatta küçük bir serçeye ister saygınız olsun isterse olmasın; onlar bu dünyanın çok önemli ve en az insan kadar saygıyı hak eden canlılarından sadece birkaç türüdür. Eksiksiz bir şekilde bütün canlıların bir yerinin olduğu gerçeği; besin zincirinde ki önemlerinden bellidir.


Güven Serin 

26 Aralık 2018 Çarşamba

BENİ AFFEDİN


" Aydınlar ahh en yakınındakine bile uzak duran
aydınlar.Her devinime anlaşılmaz bir homurtuyla
karşı çıkan aydınlar." 




BENİ AFFEDİN!
-------------------------

  Bir şair, destansı düşüncelere erişme gücü, iradesi varken, yaşamın içinde kalmak isteyenlerin olmazsa olmazı olan yaşama veda ederken; böyle bir ayrılık notunu niçin yazsın? Bir af dileyiş; o büyük ayrılık zamanı dahi; nezaketin ruhuna dokunmak, ayrı bir ibretsel felsefe ve trajik bir oyun değil midir?

 Bir iz sürücü gibi izini sürmek, son vedasını, notunu yazdığı yere; İstiklal Caddesi; başağa Sokak 13 numaraya gitmeyi hissettim. Ne bulacağım gittiğim o yerde?

  Tamamlanmamış göçün hikâyesini mi? Yitirilmiş insanların manevi kırıntılarını; bir saygı gereği; af dileyen, içinde insan sevgisini yitirmeyen insanın yıllar önce, büyük kararı verdiği yerde; bir anıtsal duruşu; ona yazılacak bir ağıt, bir şiir, küçük bir sesleniş cümlesinin okunuşunu tekrarlamak mı?

  Soysal Ekinci; yitirdiğimiz, ölüme kendi elleriyle giderken dahi, sevdiklerinden özür dileyen bir insanın edebiyata, insanlık uzamına, ebedi bir yolculuk başlatmış sanat insanı…

 Bizler; henüz yaşamdan ayrılmamış olanlar; af dileyen bu insanların manevi ve maddi kişiliklerini, felsefelerini, sanat ve sosyal anlayışlarını yaşatmak için ne kadar duyarlıyız?

  Bir acıma, ayrı bir tamamlanma veya yaşamın kayrılmış tarafında kalmanın kurnaz bir tebessümü; hiçbir zaman sanatın erişmek istediği olan uzama; yani, sevginin, dönüşümün, birleşimin hedefine ulaşamayacak…

 Yaşama tutuma ve ondan vazgeçme iradesi; sadece psikologların, sosyologların verecekleri cevaplarla anlatılamayacak kadar özel, ince titreşimlerin tellerinin insan kulağı ile duyulamayacak kadar uzak bir derinlikten gelirler; çığlık çığlığa veya evrimsel dönüşüme yazgılı bir coşku ateşi içinde…

  Tıpkı Sergei Yesenin gibi; “ Elveda dostum elveda/Elveda sevgili dostum elveda/Sen kökleri içimde uzanan/Ayrılık yazılmış alnımıza/İleride yine karşılaşırız inan/Ölmek yeni bir şey değildir bu dünyada/Ama yaşamak da yeni bir şey olmasa gerek.”

  Kaan İnce gibi “ Ve ben güzün ağlayacağım/Sulara çekileceğim dönerken balıkçılar”

  Ve Soysal Ekinci, her sanatçının doğma hali notunu düşer, ölürken doğmanın evrensel erdemi ve ödülü gibi; “ Aydınlar ahh en yakınındakine bile uzak duran aydınlar/Her devinime anlaşılmaz bir homurtuyla karşı çıkan aydınlar”

Güven Serin 

25 Aralık 2018 Salı

BİR YAHUDİ HİKAYESİ


Fotoğraf; Azerbaycan Yazarlar Birliği Sayfasından

Soldan; Resul Rıza,Aziz Nesin,Cengiz Aytmatov


BİR YAHUDİ HİKÂYESİ
---------------------------------

  Aziz Nesin’in Cengiz Aytmatov’dan dinlediği bir yaşanmışlık… Aymatov’a bir gün tanıdığı bir Yahudi; “ Siz, Türk soyundan olanlar, domuz kılına benzersiniz.” Cengiz Aymatov nedenini sorunca Yahudi; “ Çünkü koyun kılları yan yana gelir, iplik olur, dokunur. Keçi kılı, at kılı, deve kılı da öyle. Yalnız domuz kılından dokumaz olmaz, yan yana gelip birleşemediğinden iplik yapılmaz. Siz Türk soylular da birleşemezsiniz.”

  Gerçeklik payını; Türklerin tarihine bakarak masaya yatırmak, en temiz, saf halleriyle sonuca bağlamış olmayı çok isterdim. Nedenleri, niçinler? Kayıpları, kazançları? Bunca beyliğin, devletin yerle bir oluşunu?

  Mustafa Kemal’in akan bu kanı durdurup;”Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” politikası ve yüzümüzü, ilimle, sanatla, felsefe ile birlikte göklere çevirmemizi istemesiniz biricik amacı; bütünlüğün erdemini, akıl, sanat, felsefe ve politikayla da buluşturmaktan ibaretti.

 Bütün bunlar; bu beslenmeler; aklın zarafeti, ince kıvrımlarına giden bol oksijen gibi, gidecek olan öğretilerle olacak şeyler…

  Yunanistan'ın Avrupa Devletleri tarafından korunması, kollanması sadece dini bütünlükten ileri gelmediğini; edebiyatçılarının, felsefecilerinin tüm dünyayı etkileyen bir rüzgâr yarattıklarının büyük enerjisi; Binlerce yıldan beri Ege ve Trakya diyarında salınıp duruyoruz.

  Bizler, sadece Ali Kuşçuyu onun İstanbul'a getirilişini ve daha sonra Ali Kuşçu gibi ilim insanlarının göz ardı edilişini dahi, anlamlı hale getirip, tartışıp sonuca bağlayıp; içsel özürleri dile yememiş atalarımızın çocuklarıyız.

 Ve bugün, gelinen noktada yine yapılmak istenen şey budur; ikiye, üçe, dörde bölmek! Bölmeyi bahane edip; demokrasiyi sürekli topal ayaklı bırakmak…

 Güven Serin 

20 Aralık 2018 Perşembe

GÜVEN SERİN,BU DEĞİRMENİN SUYU NEREDEN GELİYOR?




GÜVEN SERİN, BU DEĞİRMENİN SUYU NEREDEN GELİYOR?
----------------------------------------------------------------------

 Hareketli pasajlardan birisidir atölye olarak kullandığım küçük dükkânın bulunduğu Hüseyin Pehlivan Pasajı. Onu hareketli kılan şeyler birkaç iş yeri ve elektrik faturalarının ödeme veznelerinin bulunuyor oluşundandır.

 Emekli bir öğretmen arkadaş; kendince yarı şaka, yarı ciddi; fatura ödemek için salondan geçerken, pasajın duyacağı şekilde bağırdı;

“ Güven Serin, bu değirmenin suyu nereden geliyor?” Faturasını ödeyip atölyeme gelir gelmez; gazeteden kaç para aldığımı sordu. Hiç! Gönüllü yazıyorum, dediğinde, söyleyecek çok şeyi varmışçasına; o zaman; bu değirmen, sular; hatırlatıldı…

 Başka şeylere; olmayacak şeylere ne çok para bulup, ne çok zaman harcarız da, söz konusu yaşadığımız yerler olunca ve üstelik dünyayı daha iyi kılacak olan yazın hayatına destek vermek, yeterince anlamlı bulunup takdir edilmez…

 Bana bu soruyu soran emekli bir öğretmen. Kendisi de sosyal hayatın içinde olup, şehre katkı vermeye çalışanlardan… Belki de değirmenin suyunu sorarken, kendisi de o sudan faydalanmayı düşündü…

 Kim bilir kaç insan da bu soruyu sordu bugüne kadar. Zor iş; gönüllü olmak! Tıpkı Kurtuluş Savaşının gönüllüleri gibi…

  Sokrates nasıl zamanında anlaşılmak yerine idama zorlandıysa, o da gönüllü sarıldıysa baldıran zehri dolu tasa; dedemin meyhane hayatına, babamın siyasete kurban gidişine duyduğum saygı kadar; saygı ve sevgiyle bağlıyım yazın hayatının manevi sarılışına.

 Kentler, ülkeler; sanayicileri, yöneticileriyle bir noktaya kadar tanınabilir, anıla bilinirler. Sanata adanmış, şairleri, ressamları, yazarları tarafından ise; sonsuzu göğüsleyecek bir ödül; karne veya zamanlar ötesine geçiş belgesi almayı hak kazanırlar.

 Bu işin özü; insanı, doğayı, yaşadın yeri sevip, kendini bu dünyaya borçlu saymak… Bir de hatırlatmak isterim; yazın dünyası şifa kaynaklarıyla dolup taşar. Yüzmesini, yıkanmasını, yeme ve içmesini bilene; o kadar çok lezzetli şey var ki; her daim diri ve mutlusunuzdur; içinizde fırtınalar koparken, yoksulluğunuz dip yapmışken dahi; mülkiyetsizliğinizi, düşlerle dengelersiniz.

 Bu yüzdendir Homeros Destanının ölmezliği; Truva’nın küllerinin merak edilişi, Helen’in ve Paris’in hikâyesi; bu yüzden kıt ve değerlidir; çünkü edebiyatın, mitolojinin ve felsefenin eliyle, sanatçının soluğu ve yıldız tozları karışmıştır hamurlarına…

 Yaşadığım sürece kim bilir daha kaç kişi seslenecek bana; Güven Serin, bu değirmenin suyu nereden geliyor? Şaşırmak isterim bazılarını! Örtülü ödenekten yardım alıyorum, desem; kim bilir ne çok merak tetiklemiş olurum!

 Bu sefer de; acaba kaç para?


Güven Serin 

19 Aralık 2018 Çarşamba

İKTİDAR KARŞISINDA BİREY



                                    İ


Sabancı Müzesi


SABANCI MÜZESİ


SABANCI MÜZESİ









İKTİDAR KARŞISINDA BİREY

  Yılın başında Sabancı Müzesi; Ai Weiwei de ağırladı. Sanatçı, imgelerin, karşı çıkma, etkileme güçlerinden yola çıkma felsefesini anlatan bir dizi çalışmayı farklı ülke ve şehirlerde yapmıştır.

17 Aralık 2018 Pazartesi

MEKAN ve ZAMANLAR ARASI GEZİNTİ


SALT GALATA

Bir mekan olmaktan öte,sığınma,bilgi
ve bilge hissiyatına tutunma,sahiplenme
yeri...


METİN YURDANUR,SALT GALATA


Sanatçının mezuniyet çalışmaları;
Sevdiği üç yüz adını verdiği çalışma;

Hidayet Telli,Nevide Gökaydın,Mürşide İçmeli


1929-1930 yıllarını anlatan bir dergi;
zamanlar arası koklaşma...


Salt Galata




Salt Galata

Öğrencilerin,öğrenmek isteyenlerin
cenneti,buluşma yeri;belki de dönüşüm merkezi


Zamanlar arasına sıkışmış bir mekan;

Santa Maria Draperis Kilisesi

İstiklal...


Narmanlı Han;çok tartışılacak;yapının özgün
hali ve son durumu...


PERA MÜZESİ-Sarkis Parajanov

Pera her daim iyi şeyler yapar.
Bu sefer muhteşem iki sergi;

Sarkis Parajonov ile,
Değişen Zamanlar isimli iki Sergi;
uçsuz bucaksız...








Sarkis

Pera Müzesinin büyüsü,Suna ve Kıraç Vakfının

eşsiz emekleri,katkılarıyla anlam kazanır.
Dünya sanatı,tarihi ve düşünceleri;
hepsi;insana hizmet eder...

Bu sefer,bir tek adım,bir tek cesaretle
Pera demeli;usulca,hiç korku taşımadan;
cafe ve lokantasında bir soluklanma,
sonra,zamanlar,mekanlar arası gezinti;
bütün duyu organlarımızı ve motorlarımızı
çalıştırmış olarak...














13 Aralık 2018 Perşembe

Greta Thunberg's School Strike for the Climate



  
  Kendisini doğuştan
iklimci olarak tanımayan 15 yaşında ki İsveçli Greta THUNBERG;sırf bu yüzden
okula gitmeyi reddediyor. Her gün İsveç parlamentosu önünde protestosuna devam ediyor.
İstediği bir tek şey var; Siyasetçileri iklim konusunu ciddiye almaları...
Konuşmasına şöyle devam ediyor; " Siz, yetişkinler benim geleceğimi umursamıyorsanız,
ben de sizin geleceğinizi umursamıyorum."

6 Aralık 2018 Perşembe

Nesin Vakfı Tanıtım Filmi





"Varından değil yoğundan veren bir halk" Böyle dedi Aziz Nesin;ve böyle inanç içinde yol alan insanlara adanmış bir vakfı kurdu,her daim hüzünle beslenip,kadere teslim olmak yerine,neşenin,bilgi ve görgünün de sahipleneceğini göstermek istedi;varından değil yoğundan veren insanların sessiz çığlığının en güzel mizahını o çizdi,boyadı ve yazdı...

1 Aralık 2018 Cumartesi

AŞİYAN'DA BİR ŞAİR;ŞAİRLER...


Kamera; Güven 



Kamera; Güven


Kamera; Güven



Kamera; Güven

"An Gelir..." 


Kamera; Güven 


                                          AŞİYAN’DA BİR ŞAİR ve ŞAİRLER


 Bir mezarlık, Aşiyan’da; içinde kimler yok ki? Şairlerden siyaset insanlarına kadar; her daim bir toplantı yapılır Aşiyan Mezarlığında. Biraz ötede boğaz, boğazın sularıyla birlikte akıp giden zaman ve gemiler, tankerler; büyük olandan en küçüğüne kadar…

  Aşiyan, çam kokularının buğusu, yaşlı kargaların ilahi seslenişi içinde; kendi doğal haliyle; bir o kitabeden, bir diğerine, küçük patikalardan, yokuşta sizi bekleyen Tezer Özlüye kadar; bildik bilmedik nice güzel ışıldı; mimari estetiği de doğa ile buluşturma denemeleri içinde…

  Bir şair bekler orada; Edip Cansever’dir ismi. Sadece Edip mi? Yok canım; Yahya Kemal, Attila İlhan, Özdemir Asaf, Nigar Hanım, Turgut Uyar, Abidin Dino, Münir Nurettin Selçuk, Ahmet Hamdi Tanpınar, Orhan Veli; tam bir şairler buluşması…

 Kargaşa yoktur Aşiyan’da. Sulh, tiyatro sessizliği kadar değerli; servilerin rüzgârda çıkardığı sesler; en hakiki seyirci alkışlarından daha güçlü; ıssızlığı böler, bölüştürür ve pay eder kardeşçe…

  Bir gün gittiğimde söz Edip Cansevere verilmişti. O da, şairin, kalabalıklara karışmanın ve sözcüklerin ne olduğunu bilerek anlatıyordu. Hatta anlatmaktan öte; Ruhi Bey isimli birisiyle konuşuyordu.

 Neler mi diyordu? Bende çok merak ettim. Usul usul sokuldum, diğer mezarları başında duran şairleri de rahatsız etmemek amacıyla. Ruhi Beye, zor sorular soruyordu şair. Olacak iş mi? Ruhi Bey kafası karışık, şairin sözünü algılamaya çalışıyor. Güya, Suyun yanması, tuzda ki yansımasını soruyormuş!

 Yaşama yansıyan iniltiyi, bir saksıda ki sardunya, belki de şairin annesi olabileceği üzerine iyice şaşkına çeviriyor Ruhi Beyi.

  Sadece Ruhi Bey mi şaşırmıştı sanki? Ben de şaşırdım. Şair, sardunya diyor; belki beni o büyüttü, diyor. Ne çok şey anlatıyor; yere dökülen un sessizliğine dikkat çekerek…

  Şairin uzun konuşması, fısıltıya dönüşen sessizliği, servi ağaçlarına konan bir karganın diğer ağaca uçarken düşürdüğü kozalak sesiyle yükselişe geçti. Ve gür bir sesler haykırdı şair;

“ Korkmuyorum artık solumaktan/Solmaktan ve solgunluktan”

  Yine normale dönen ses, başka nefeslerle karıştı. Onca söz edildi ve dikkatlice dinlendi. Diğerlerine sıra gelmiş olmalı ki; Aşiyan’da bir telaş; hepsi heyecan içinde, Ruhi Beye dönük yüzleriyle hep bir ağızdan seslendiler;

“ Çelenklerimizle geldik, yoktunuz/Ara sokaklarda/Pasajlarda aradık, yoktunuz/Meyhanelere baktık, otellere sorduk, yoktunuz/Nerdesiniz Ruhi Bey?”

  O suskun, bezgin, sanki bir mezar taşı olan Ruhi Bey; şairlerin seslenişi susunca başladı konuşmaya;

“ O kadar bekledim ki, geliyorum/Ölümümü bekledim geliyorum/Bir ölüyü ve ölümün bütün inceliklerini’/Bekledim geliyorum/

Ben Ruhu Bey, mutlu olan Ruhu Bey/Ölümümü gömdüm, geliyorum/Bir sonbahar günüydü, geliyorum/Güneşler buz gibiydi, geliyorum/Ve bütün kötülükler/Ölümün armaları gibiydi/Size anlatırım geliyorum.

  Hepsini, hepsini gömdüm, geliyorum”

 Sustu şairlerin tamamı. Yüceydi bakışları; katmaları dolaşan Vergilius ile Dante’nin yüceliğinden de öte; şair ile filozof konuşmalarının; Sokrates’in Savunmasının duygu yoğunluğunun bile ötesine;

  Bir batı kanonu, doğu kanonu ile iç içe; savrulan servi dallarının ritmi gibi; akan boğazın duyulmayan balık çığlıkları, fısıltıları içinde çimdikliyordu ruhumun bedenini.

  Bir gayda, tulum, akordeon; ardından keman, çello, klarnet, trampetler, trombonlar nihayetinde bir lir çalan kadın zarafeti, tüyleri ürperten bir gözyaşının damıtımı, son buluyordu Aşiyan rüzgârına karışan şairlerin ve halkın sesi; sesleri…

Güven Serin 










30 Kasım 2018 Cuma

KİTAPLAR KENDİ ARALARINDA KONUŞURLAR





KİTAPLAR KENDİ ARALARINDA KONUŞURLAR
-----------------------------------------------------------------

  Bu sözü ilk önce kim söylemiş; kim armağan etmiş bilinmez. Öğrendiğim kişi, Umberto Eco’dur.

  Kanser tedavisi görmüş, şimdilik onu yenmiş bir arkadaşım yanıma uğradı. Hani, geçerken uğradım misali! Gece çoktan başlamış, Özkan Hoca ile Yılmaz Spor Kulübünün çayhanesinde tavla oyununun en demli zamanıydı.

  Tavla bitince öteden beriden konuşmalara yöneldik. Hastalığını yenmiş, şimdi yeni bir yaşama kavuşmuş hissiyatı içinde olan arkadaşıma deniz manzaralı kütüphanemizden söz ettim. O da böyle bir şey söylensin diye bekliyormuş! Verdi veriştirdi; bunca kitabın, bilginin bundan sonra öğrenilse ne olacak? Öğrenilmese ne olacak? Düşünceleri içinde; yaşamın çok boş olduğunu, bilginin gereksizliği üzerine hiçbir zaman sonuca gidemeyeceği patinajı yaptı.

 Konuyu değiştirmek için, yeryüzünden değil, gökyüzünde görünen Mars Gezegeninden söz ettik. Tam karşımızda duruyor; 60 veya 70 milyon km ötede… Işıl ışıl; insanlığın yeni evi olmasına az kaldı…

 Pascal, bir sohbette tartıştığı arkadaşına ısrarla şunu söyler; “ Bana yeni bir şey söylemediğimi söylemeyin lütfen!”

 Kitaplar kendi aralarında konuşurlar. Bağlantılarını insanlar kurar; tıpkı bilgisayar programları, ağları gibi; bunu bütün gerçek sanatçılar, okuyucular ve yaşama sımsıkı tutunmuş olanlar bilir.

 Bilginin akademik tarafı ayrı;edebi tarafı ise; sosyallik, kültürel zenginlik, hatta yaşam ile ölüm arasında ki ince çizgiyi gösterecek, sır sayılan büyük deryanın içinde bulunan gizli adacıkları, tünelleri işaretleri, rehberleriyle bize sunacak olan mucizedir kitaplar.

 Fazlalığı yoktur; beyin nöronları öğütmeye başladı, özümsenme yaşanıyor, hücrelerin ürperecek seviyeye geldiyse; son nefeste bile başka bir şey anlatır, bilginin kutsallığı; acının içinde acısızlığın, yoksulluğun içinde zenginliği, sıcağın içinde serinliği de hatırlatır…

Güven Serin 

27 Kasım 2018 Salı

BEZDEN ÇADIRLARIMIZLA GANOS DAĞLARINDA


               BEZDEN ÇADIRLARIMIZLA GANOSLAR DAĞLARINDA


  Bizim dağlarımız; Ganoslar-Işıklar; bir uçtan bir uca; mitoloji kadar doğanın, doğası kadar imbikten süzülmüş insanların yaşadığı IŞIK ÜLKESİ olan bölge…

 Birkaç yüz yıl ömrü olması lazım insanın; burasını tam olarak anlayıp, değerlendirip; bitki gibi güneşi, çiğ taneciklerini süzme zamanı olsun…

  Kadir Albayrak Büyükşehir Belediye Başkanı seçildiğinde; “ Bu bölge gözbebeğimiz olacak!” diye şanlı görevine başladı. Bir sürü girişim, emek de harcandı; her yola çıkan kervanın harcayacağı güzel uğraşlar…

 İstenilen noktaya gelinmedi; gelinemedi… Bir dokunsak, bin ah işiteceğimiz meseleler de var; Kadir Albayrağın ekibinin bu işi tam olarak anlamadığı, bu davaya inanmadığı da sayacağımız gerçekler arasında ve bürokrasi…

  Biz yine Ganoslara; ışığın, şiirin, yaban otlarının ülkesine dönelim. Adaçayının, ıhlamurun, zeytinin, katırtırnaklarının, ardıçların, meşelerin, çınarların olduğu o büyülü dünyaya…

  Öteden beri ülkemizin birçok yerinde faaliyetlerini sürdüren Orman İşletme Müdürlükleri, Tekirdağ Ganoslar-Işıklar Bölgesinde de çok ciddi çalışmaların içine girdi. Çıplak dağların neredeyse büyük bölümü; teraslama çalışmalarıyla yeni bitki ve ağaçlarına kavuşuyor.

 Türkiye’de Bal Gibi Ormanlar, felsefesiyle yola çıkan Orman Genel Müdürlüğünün bu çalışmaları doğaya ve bölge insanına gecikmiş bir fayda gibi görünse de; iyi, güzel, faydaya dönük her işin eninde sonunda yayacağı üretkenlik her türlü canlı hayatına katkı verecektir.

  Burada ki bağ, bahçelerin, tütün ve ipek böceğinin ardında yeller esiyor. Hiç kimse de bu işin asıl sebebi tam nedir; niçin bu bölgeye kıyıldı? Sorusuna cevap aramadan; usul usul göç etti; bölgenin eli öpülesi insanları.

  Direnen çok az insan; Gaziköy, Güzel köy, Uçmakdere, Naip ve her köyde;20–30 genç insan… Mermer, Yeniköy için bunları bile söyleyemeyiz…

 Bezden çadırlarımızla, içgüdüsel, sezgi ve aklın özlemleri içinde, güne süzüldüğümüz gibi geceye de tanıklık ettik; ay şavkının deniz ile kara arasında uzun bir ışık yolunu izleyen yamaçta.

  Elli metre ötemizde; denize inen yamaçta genç bir zeytinlik; belki de göç etmiş bir neslin genç çocukları; atalarının mirasına bir kez daha dönme çabaları içinde ekim, dikim mücadelesi veriyor.

  Karatavuklar ve ürkek küçük çalı kuşları; Ganosların her dakika değişen ışık oyunları içinde; oradan oraya yer değiştiriyorlar. Bir ara bülbülleri kıskandıracak sesler de duyulmadı değil…

 Katırtırnakları, ardıçlar, karaçalılar, meşeler; her daim buranın öz evlatları; kendi çocuklarını çoğaltıp, doğaya katkı veriyorlar. Erozyonu engelledikleri gibi, bölge ekolojisine canlı bir katkı sunmak için yeşilden kızıla, meyveden tohuma her daim bir gelişim, hareket içindeler.

  Gün, Öğretmenlere adanmış bir gün; herkes onların gününü kutluyor. Aziz öğretmeni uğurlayalı neredeyse 10 ay oldu. Bir kış günü ve kışa yaklaşan bir günde; yaşamın içinde kalsaydı, muhtemelen onun da bezden çadırı, bizim çadırların hemen kıyısında olacaktı.

  Günün, güneşe, güneşin denize olan yansımalarını kayda çekerken onu da andım; diğer öğretmenler, öğreticiler ile birlikte… Yaşamın her karesine inandığım kadar, onun, onların da bizimle bir başka yaşam sahnesi içinde birlikte gülümse diklerini bilerek; hissederek…

 Küçük kamp grubumuz neredeyse 14 yıldan bu yana; Ganosların birçok yerinde; Istranca-Yıldız Dağlarının da bir kesiminde kamp ateşi, bezden çadırlarıyla doğada olmanın, doğanın bizi onurlandırmanın şahitliği içinde koyun koyuna olduk.

 Kampımızın yöneticisi konumunda Yunus Usta; marifetlerini çok saydık. Ateş de ondan sorulur, yemek işi de… Diyelim ki; çatalı, bıçağı, kaşığı, tası, tabağı unuttunuz! Telaş yok! Yunus Ustanın yaratıcılığına bırakın kendinizi; yapraktan tabak, daldan kaşık, çatal ve masa; insanın topraktan yoğrulması, suyla birleşip ruha bürünmesi gibi bir şey…

  Bülent, kamp kültürüne son birkaç yıldır katılıyor olsa bile bu işin derinliğinin, sıradanlıktan öte sıra dışılığının oldukça farkında; teknoloji merakı, doğanın asi, hırçın, hüzünlü, duru bütün özelliklerine sahip ve kendi vazgeçilmezliğini ispatlamış birisi olarak, değişmez yerini aldı.

 Doğaya her çıkışımda; senfoni orkestrasının o büyük şölenine gidiyor hissine kapılıyorum. Büyük yaratıcının korkunç güzel sahnesi içinde; bir parça duygu, görme ve detaylara tutunma halinde; çello, piyona, sazlar, obua, kemanlar, davullar, trampetler, trombonlar; hepsi kendi sahne ve zamanını bekler, sonra kendisini büyüleyicilikleri insana; insanlara teslim ederler…

  Bezden çadırlarımızla; yine Ganoslar-Işıklar Diyarında; eşsiz değişimin, ışık, gölge oyunlarını seyreden; milyonlarca, milyarlarca yabanıl bitkinin, ağacın, böceğin huzurlarında; bitmeyen, dinmeyen, sakinlik ile çılgınlık arası bir aşkla…

Güven Serin 


Kamera; Güven Ganoslar Diyarı-Tekirdağ



Kamera; Bülent;Ganoslar Kamp Yeri


Kamera; Bülent


Kamera; Bülent Ganoslar


Kamera;Yunus Ganoslar