İZMİR’İN İLK GECESİ: BİR BAYRAK, BİR ŞARKI
9 Eylül 1922…İzmir, o günün sabahı bir başka şehirdir artık. Sokaklarında dumanların tortusu ve yanık kokuları, duvarlarında işgalin izleri, insanların yüzünde hem yorgunluk hem de tarifsiz bir ferahlık… Zafer dediğimiz şey, çoğu zaman bir çığlık gibi düşünülür. Oysa o sabah İzmir’de zafer, daha çok derin bir nefes gibidir. Uzun süre suyun altında kalmış bir bedenin, nihayet başını yüzeye çıkarması gibi…
Şehre girildiğinde bir binanın eşiğine serilmiş bir Yunan bayrağı görüldü. Rivayet farklı sözcüklerle anlatılsa da; özü aynıdır.”Onlar gelirken bizim bayrağımızı çiğnediler.” Denir. Öfkenin en pişmiş bir hali, intikamın en cazip zamanıdır… Ama taş mekânın eşiğinde bir cevap duyulur:
“Kaldırın o bayrağı. O bir
milleti temsil ediyor.”
Bu sözün tonu yüksek değildir; bağırmıyor, ama bir medeniyet terbiyesi taşıyor. O cümleyi kuran kişi, sadece bir kumandan değil, bir karakter inşa edicisidir: Mustafa Kemal Atatürk…
Zafer sarhoşluğu ile insan kalma sınavı arasındaki o ince çizgide, tercihini yapmıştır. Bayrağa saygı, aslında millete saygıdır. Düşmanın bayrağını çiğnemekle kendi bayrağını yüceltmiş olmaz insan. Aksine, kendi değerini küçültür. O sabah İzmir’de sadece bir şehir kurtarılmamıştır, bir ahlak dersi de verilmiştir.
Akşam olmuş, ilk akşam yemeği yenilecektir. Aynı masada yılların yükünü omuzlarında taşıyan komutanlar, askerler. Fizikken yorgunlar, zihnen ise daha da yorgunlar! Uzun bir savaşın, Balkan bozgunlarının, Çanakkale’nin, Sakarya’nın, Büyük Taarruz’un ağırlıkları vardır üzerlerinde. Sessizlik çöker sofraya. Öyle bir sessizlik ki, top sesinden daha ağırdır bazen. Ve o sessizliği bir cümle deliyor:
“Bu kadar sessiz oturulur mu? Bari bir şarkı söyleyelim…”
Şarkıya başlar:
Yine bir gülnihal aldı bu gönlümü…
Söylenen eser, klasik musikimizin en zarif şarkılarından biridir: Yine Bir Gülnihal eseridir. Bestekârı, musikimizin zirve isimlerinden Hamamizade İsmail Dede Efendi. Rast makamında…
O ana,9 Eylül 1922 gecesine bir gidelim! Bir gün içinde iki sahne: Kapıda çiğnenmeyen bir bayrak ve masada söylenen bir şarkı…
Savaş meydanlarından çıkmış bir komutan,zafer gecesinde neden bir marş değil de bir klasik Türk musikisi şarkısı söyler?Neden gür bir zafer nidası değil de “gülnihal” ?
“Gülnihal”…Gül gibi taze, narin bir fidan, ince bir dal, yeni bir filiz… Bu memleketin; memleketimizin kendisidir o gülnihal. Yıllarca budanmış, yakılmış, işgal edilmiş; ama yeniden filiz vermiş. Taze… Kırılgan… Korunması gereken…
Rast makamının o dengeli tınıları, sanki bir milletin yeniden ayağı kalkışını anlatır. Ne taşkın, ne de hoyrat! Sevinç var ama ölçülü. Gurur var ama kibirsiz…
Bu bir ülke meselesidir; silah tutan elin, bir akşam sofrasında nağmeye eşlik edebilmesi… Zafer kazanan bir kumandanın, düşman bayrağını çiğnetmemesi… İşte medeniyet, tam da orada, yeniden başlıyor…
Düşmana benzememek, kazanılan zaferden sonra kendi karakterini ortaya koyma bilincini ekmek; bir milletin karakterini ortaya koyar…
İzmir gecesi bize yüksek bir karakterin öyküsünü anlatıyor:
Gerçek gücün bağırmadığını, gerçek zaferin hoyrat olmadığını, gerçek büyüklüğün insan kalmak olduğunu…
Aradan yıllar geçer ve o gece sofrada söylenen “Yine Bir Gül Nihal” ,tarih sayfaların arasında kalmaz. Sanatçılarımız tarafından farklı zamanlarda seslendirilir.1990’lı yılların başında Barış Manço bu eseri yeniden seslendirdiğinde yaptığı şey sadece nostalji değildir. O,kendi kültürüne yaslanarak evrensele uzanmayı bilen bir sanatçıdır. Geleneği vitrine koymadı; yaşattı. Şarkıyı yeniden yorumlarken bir klasik Türk musikisi eserini yeni kuşakların kulağını taşıdı.
Ve belki de bu yüzden, o gece söylenen “Yine Bir Gül Nihal” ,yalnız bir gönlün değil, yeniden doğan bir memleketin nağmesidir
Güven SERİN















