24 Haziran 2024 Pazartesi

ZARAFET ve MERHAMET KIRINTILARI

 

İNTERNET

                       ZARAFET ve MERHAMET KIRINTILARI

  Son günlerde bir düşünce aldı, sardı beni. Hani ağır kapıları, ulusal marketler var ya, herkes gibi benim de sıklıkla girip çıktığım kapıları olanlar…

  Gösterişli ve zengin marketlerin ağır kapıları açılınca, üzerilerinde bulunan kapı hidrolikleri sayesinde kim girerse girsin veya kim çıkarsa çıksın sertçe kapı kapanıyor. Üzerinde bulunan hidrolik, sürekli serin veya sıcak kalması gereken yerin aynı ayarda kalmasını sağlıyor. Buraya kader her şey, herkesin bildiği gibi…

     Asıl merak ettiğim şey şudur: -Bu kapılarda ne zaman birileriyle karşılaşsam, yani benden önce içeriye giren birisi, muhakkak kapıyı elinle tutuyor. Kapının üzerinde bulunan hidrolik, olur ya sertçe dokunur da arkada gelen kişiye zarar verir diye, ister çocuk, ister kız, adam, kadın olsun, geride kalan için büyük bir nezaket-zarafet örneği-gösterisi içindeler…

    Kısacası dostlarım, bu tür zarafet, nezaket taşıyan örnekler, bu milletin geleneklerinde, belki de genlerinde olan bir duygu biçimi. Buraya kadar sorun yok. Asıl merak ettiğim, zihnimi zorlayan düşünceleri paylaşmak isterim.

   Tekirdağ Süleymanpaşa Eskicami-Ortacami Mahallesi, Yunus Bey Caddesi üzerinde bulunan ulusal marketlerden birisine gittim. Ana kapıya girerken, benden önce giren birisi, özenle kapıyı tutup, benim de içeriye girmeme yardımcı oldu. Her zamanki gibi; “ Teşekkür” sözcüğünü derhal arka cebimden çıkartıp serin marketin salonuna bıraktım.

  Bu tür nezaket davranışlarıyla sadece ben değil, toplumumuzun çoğunluğunun karşılaştığını biliyor, görüyor, izliyorum. Defalarca da gözlemledim, yaşadım. Fakat şunu anlayamıyorum. Bu kadim milletin nazik evlatları, araç trafiği içinde nasıl kurt adama, kurt kadına dönüşüyorlar? Özellikle erkekleri ele almak isterim. Böyle zarif anne ve babaların evlatları, nasıl tahammülsüz olup, zihin-irade yörüngesinden çıkabiliyorlar.

  Bir başka soru, düşünce de şudur: - Görgü, gelenek yönünde çok önemli zenginliklerden gelen milletimizin apartman, mahalle, sokak, cadde hissiyatları niçin bu kadar azaldı? Neredeyse evlerinden öte hiçbir şeyle bağ, bağlantı kuramaz hale geldik; niçin?

  Nezaketi, merhameti bu kadar bol bulunan bu eski, zengin milletin kendi sokağını, caddesini kirletme yarışına; “Görmedim… Duymadım… Bilmiyorum…” kavramlarına sıkı sıkıya yapıştığımız gün gibi ortadayken acaba, kaybettiğimiz bu yüce değerleri, erdemi, yüksek saygın itibarları, bu tür eylemlerle kurtarmaya, bir yerde günah mı çıkartmaya çalışıyoruz?

   Benim kisi sadece bir düşüncedir? Bu sorulara bir cevaptır… Sözüm her zaman olduğu gibi, meclisin dışındadır. Kendi saygınlığını, itibarını, çevresiyle kurduğu bağların zenginliğini taşıyan ve yaşatanlar zaten, belki de toplumumuzu bir arada tutan son halkalar, son bağlar değil de nedir?

   Düşünmeden edemiyorum, kaybettiğimiz bunca zenginliği, tarihi öyküyü, anıyı, kendi kendine yetme üretkenliğini, ev sahibi olma yüceliğini; küçük merhamet, küçük nezaket kırıntılarıyla belki de yaz yağmuru serpintisine aç kalan küçük otların, bitkilerin tesellisini arıyoruz…

 Güven SERİN


 

  


21 Haziran 2024 Cuma

DİYARBAKIRLI ÇOBAN

 

İnternet

                                               DİYARBAKIRLI ÇOBAN

 Bazı olayları, sürekli gündemde tutup güncel olmaya yazgılıdır. Şöyle ki, artık kaybolan köy değerlerimizi, köy insanlarımızı ve köy çobanlarımızı bugüne ve yarına taşımak zorunda olduğumuzu ifade etmek isterim…

    Bu öyküyü birkaç kez dinledim. Erzurumlu Nasip Bey’den anlattıkça öykünün anlamını zihnimde defalarca yoğurdum. Çok basit bir insanlık olayı gibi görünse de,1970’li yıllarda yaşanan bu olayın kahramanı olan Diyarbakırlı Çoban’ın ismi caddelere, okullara verilmelidir düşüncesindeyim…

  Diyarbakırlı Çoban kimdir? Karakteri nasıldır, tam olarak bilmesek de onun koyunlarıyla dağlara, yaylalara, bayırlara çıktığı, kır yaşamı ile insan yaşamları arasında çok huzurlu ve derin bağlar kurduğunu düşünüyorum.

   O yıllar, yani 1970’li yıllarda bir savaş uçağımız Diyarbakırlı Çoban’ın koyunlarıyla yaylalarda olduğu, belki de ıslığın, kavalın ve yüce insan öykülerinin doğup öldüğü vakitlerde uçak arızalanarak yere düşmüş. Dinlediğim kadarıyla pilot son anda paraşütüyle atlayarak yaralı olarak kurtulmuş. Olay yerine koşan, ilk gelen, Diyarbakırlı Çoban olmuş.

  Düşen, yaralanan pilotu sırtladığı gibi en yakın yerleşim yerlerine ulaşıp, hastaneye kaldırılmasına yardımcı olmuş. Tabi ki o günün tek televizyon kanalı TRT bu olayı kayıt altına almak ve haberini yapmak için Diyarbakırlı Çoban ile röportaj yapmış…

  Soruyor TRT muhabiri Diyarbakırlı Çoban’a şu soruyu sorar:

—Düşen savaş uçağı pilotunu nasıl taşıdın? Çok zor olmadı mı? Gayretiniz çok büyük! Pilotu sırtında taşıyan Diyarbakırlı Çoban içinden geldiği, hissettiği gibi cevap verir:

—Hayır, hiç zor olmadı. Bizim gibi çobanlardan çok var. O göklerde uçuyor. Onlardan çok az var…

  Damıtılmış düşüncenin eyleme geçme hali böyle bir şey olmalı… Kadim toplumların, şehirlerin insanlarını görmeden, tanıyıp anlamadan dünyaları gezip görmenin büyüsü ve derinliği olur mu?  

   Günümüzden kırk elli yıl önce çobanlık yapan boldu. Bol olduğu, pilotların çok az ve zor yetiştiği için, çoban dediğimiz insan onu sırtında taşıyor; canla başla ve yüreğiyle…

   Ya şimdi? Bu diyarlarda çoban bulabilir miyiz? Ganoslar, Istranca, Ergene, Trakya’nın veya ülkemizin herhangi bir yerine gidip hayvancılık yapacağınızı söyleyin. Paranın çok olduğu ama çoban lazım; kaç para isterse vereceğim, diyerek bir duyuru yapın bakalım;

 “ Ben çobanım! Ben dağlardan, ovalardan, vadilerden, kuzulardan, koyunlardan, köpeklerden, hayvanların dilinden anlarım” diyen birisi çıkacak mı?

  Bol olanı onurlandırmaz, binlerce yıllık geçmişi birden hor görüp, ben değişeceğim, ben köyleri, tarımı azaltacağım derseniz, buna uygun politikaları yaşama geçirseniz, artık çobanın pilotlarımızdan daha az olduğuna şahitlik yaptığımız kıt zamanlardayız…

   Artık, dağlarda, yaylalarda, vadilerde yaralananları sırtlayacak çobanlarımız olmadığı gibi, meralarımızda, yaylalarımızda otlayan hayvanlarımız, o muhteşem çan sesleri, köpek sesleri de yoktur; tükenmenin eşiğine gelmiştir…

 Güven SERİN 

 

 

 

 


14 Haziran 2024 Cuma

NE DEDİM SANA MARİ KIZ

 

İNTERNET

                         NE DEDİM SANA MARİ KIZ, DARILDIN BANA

 ( Bayramınız Kutlu Olsun )

   Kadim milletlerin destansı dönüşümleri, hüzün ve sevinçleri vardır. Yakın tarihine inersek, hiç abartısız sadece olduğu gibi dinler, izler, öğrenirsek, Gelibolu ve Kurtuluş Savaşlarının hangi milletin, hangi beceri ve inançlarıyla yeryüzüne çıktığını bir parça anlamış oluruz…

  Dedik ya kadim milletlerin öyküleri, okyanuslar gibidir; uçsuz bucaksız ve çok derin… Ne abartılmaya, ne da yok edilmeye çalışılmalıdır. Edilemez de! Çünkü tarihin imbiğinden, zaman nehirleri ve gezegenin bin bir türlü fırtınaları içinden çıkıp da bugünlere süzülerek gelmişlerdir…

  Zengin, gösterişli antik kentleri gezen insanlarda geçmişe dönük bakışlarda çok farklı duygu çeşitleri oluşur. Böyle güzel zanaatların, sanatların, mimari ve şehirlerin bugün olmayışı adına da yorumlar yapılarak, antik şehirlerin huzurlu sükûneti içinde bolca fotoğraf, video çekilip, sanki başka dünyalara gitmiş de kendi dünyamıza dönmek için bilgi ve görgü toplar halde sarhoş gibi dolaşırız…

  İçinde dolaşıp onur duyup çok etkilendiğimiz antik dünyaların hissiyatı gibi türkülere sinmiş insan öyküleri öteden beri dönüştürür, düşündürür beni…

  Türkülerin, on beş sözcükten, beş on cümleden oluştuğunu düşünüp dinlesek de içinde sıkıştırılmış insan öyküleri ise yüzyıllar öteye; sağa sola, ileri geri uzanır. Balkan Türküleri de, Kafkas, Anadolu Türküleri de öyle; iyi bir ressamın aradığı bütün renk tonları onların türkü ruhlarına kazınmıştır…

  Antik şehirleri ve türküleri niçin bu kadar seviyorum acaba? Anlatayım o zaman. Sanıyorum zamanın ruhu, antik şehirleri yıkayıp temizlediği, pırıl pırıl yaptığı gibi türkülerimizi de aynı hissiyat içinde temizleyip, saf, duru bir pınar haline getirmiş olduğu için olabilir…

  Balkan türkülerimizden sadece birisini buraya taşımak isterim. Bir ayrılık, bir dargınlık öyküsünü işler ve anlatır. Ama öyle bir sesleniş içinde işler ki hüznünü; sanırsınız ki meleklerle birlikte kötülüğün bütün değerlerinden uzaklaşıp sadece tatlı bir sitem, yaz meltemi gibi bir esinti;

“Hokka hokka lokumları yedirdim sana mori mari kız

  Ne dedim sana mari kız,ne yaptım sana

  Ne yaptım sana,mari sana sana darıldın bana…”

  Birkaç sözcüğün yüce erdemini, kapanmış en kalın, en güçlü kapıları, yürekleri aralama gücü, bütün şiddet ve hilebaz dillerden, davranışlardan daha yüce görünmüyor mu?

  Kavgadan, dargınlıklardan, sürekli şiddet dili besleyip büyütme yüzünden çok çeken insanlık destanları, masalları, türküleriyle o karanlık çağlardan, korkunç savaşlardan sıyrılıp düze çıkıp, kendini anlatan öykülerin türkülerini, şehirlerini yaşatabilmiş, bugüne ulaştırmışlardır.

   Bir bayram daha geldi geliyor, geçti geçiyor… Büyüklerimiz; “ Sağ olan, daha ne bayramlar görecek” derken, o zamandan geleceğe uzanmayı birkaç sözcükle zamanlar arası gezintiyi çok iyi bilirdi. Tıpkı, antik şehirler ve türkülerimiz gibi;

 “ Ne dedim sana mari kız, ne yaptım sana

  Ne yaptım mari sana sana, darıldın bana…”

  Dargınlıkları bitirmek, evrensel hissiyatın zenginliğine ulaşmak için hiçbir şart ve koşula ihtiyacımız yoktur. Ne bayram, ne de birisi istedi diye…

    Sadece antik şehirlerin ve türkülerin anlattığı;  o zarif, o masum ve saf öykülere, seslenişlere biraz yaklaşın ve el uzatın; o kadar…

 Güven SERİN 

 

 

 

 

 

 


11 Haziran 2024 Salı

KAYIP ORMANLARIN KUŞLARI

 

Kamera; Güven

KAYIP ORMANLARIN KUŞLARI
Ne zaman kafeste bir hayvan görsem,insanın insanlık yolculuğundaki esaret anlayışını duyar,hisseder ama tam olarak açıklayamam; kendime bile...
Bir tesellidir gider; " Evde,kafeste beslenen kuşlar,hayvanlar doğadaki yaşamlarından daha fazla yaşıyorlar!Yedikleri önlerinde yemedikleri..." Kendi kendimizi,insan halimizi bir sürü kavramla teselli etmek mümkün! " Ayıplamam müdürüm!" Bekçi Murtaza böyle seslenir,insanın yarım kalan kendini aradığı diğer bütüne...
İsmi Yıldız olan kızımın kuşu Sultan papağanı paylaşmak istedim.Ne güzel düşünüyor kayıp ormanlarını...Diyeceksiniz ki nereden bilecek hiç görmediği diyarları?
Ben demiyorum; bir canlının DNA'sı diyor,bu öyle bir yolculuk ki,eşsizdir,eninde sonunda kendi yolunu bulur,kendi ormanına kavuşur...
Güven Serin


7 Haziran 2024 Cuma

DEVAMLI SEYAHAT

 

İNTERNET

                                        DEVAMLI SEYAHAT

 

  Aç tavuk kendisini darı ambarında görür, misali “Sürekli seyahat etmek, dünyayı dolaşmak fikri” herkes için Kaf Dağları ardındaki dokunulmaz ama her zaman düşleri süsleyen öyküler, masalları, mitler gibidir…

   Antalya Kaleiçi Karaalioğlu Parkı yakınlarında bir kafeteryada tanıştım dünyayı gezmiş “Devamlı seyahat etmek istiyorum” diyen, o vakitler yaşı altmışın biraz üzerinde olan bu insanla. Gezmediği bir ülke kalmamış olmalı ki, yakınlarında bulunan ve yılın çoğunluğunda kalmadığı halde bir yıllık parasını ödediği pansiyon odasını, sadece Antalya’ya geldiği vakitler açıyormuş.

   Küçük, renkli odanın içerisinde en çok göze çarpan nesneler fotoğraf albümleri ve her ülkeden alınan objeler oldu. Neredeyse binlerce fotoğrafı kâğıda bastırdığı halde, dijital ortamda belki yüz binlercesi var. Videolar apayrı…

   Bunları niçin saklıyorsun? Dediğim vakit; “ Bende bilmiyorum! İlk zamanlar ihtiyaç duyuyor, heyecan içinde biriktiriyordum, zamanla iyice yavan gelmeye başladı. Son yıllarda fotoğraf da video da çekmez, çekemez oldum.”

  Bu kadar gezmeye, dolaşmaya nasıl paran yetiyor? Sorusu karşısında geç gelen zenginliğinin sebebini öğrendim. Birkaç kez buluşup uzun uzun konuştuk. Son konuşmamızda gün Torosların üzerinden süzülüyordu, diğer günlerin olduğu kıt’alara doğru. Hemen altımızda bulunan falezler, turistleri gezdiren küçük, büyük tekneler; Akdeniz’i tatlı ve aldatıcı bir hal içerisinde şölen yerine çevirmişti.

  Meğer bir evin bir çocuğuymuş. Babası oldukça otoriter ve çok zengin… Elli yaşına kadar büyük para nedir diye bir şey bilememiş. Baba beklenmedik zamanda ölünce, mirasın çok büyük bölümü kendisine, diğeri de annesine kalmış.

 —İşte o zaman başladım gezmeye, dolaşmaya. Yıllarca babamın otoriter, baskıcı, özellikle parasal ve tutucu davranışlarına inat edip; deliler gibi neredeyse soluklanmadan beş yıldır geziyorum. Akıl almaz yerlere gidip, inanılmaz paralar harcadım. Ve kalan mirasın da büyük kısmını sırf babama kızdığın, onun yıllarca biriktirdiği ama bize yansıtmadığı için çok gereksiz yerlerde de harcadım.

   —Ya şimdi?

—Halen gezecek, ana yetecek birikimim var. Dünyada bilinen bütün ülkelerin önce başkentlerini, sonra diğer şehirlerini geziyorum. Çok büyük bölümünü de tamamladım. Ama bir şeyler eksik…

   Bu sözü söyledikten sonra gözleri sanki çok ötelere bakarmış gibi, zihni hiçliğin o sonsuz ve dehşet boşluğuna düşmüşcesine sustu ve yutkundu. Tanıdığım, dinlediğim o azametli adam birden sıradanlığa, basitliğe sığınmak isteyen bir çocuk gibi:

-Sanki gezdiğim, gördüğüm yerler bana bir şey vermiyor. Dönüp dolaşın kendimi ülkemde, aynı dili konuştuğum bu kadim topraklarda buluyorum. Ve onca şatafat, en iyi otellerde, lokantalarda yedim içtim, ama pansiyondaki oda, bana çok daha yakın…

  Bir kulübe hayal ediyorum; benimle birlikte yaşlanıp, sohbet edecek. Bir dost, bir arkadaş olacak bir de köpek ve kedi. Birkaç ağaç, sadece serinlik verecek ve rüzgârda doğanın en hünerli sesleriyle danslarını edecek gerçek doğal dostlar…

   —Bu kadar zenginlik, dünya seyahati, neredeyse beş altı yıl yaşamının büyük kısmı uçakta, gökyüzünde, lüks gemilerde geçtiği halde, sonunda bu düşünceye mi demir attın?

—Evet… İnsan bir yere ait olmalı… Ben ise hep şu düşünceyi savundum: -Hiçbir yere ait değilim… Her yere aitim… Ben dünyalıyım…

 —Öyle değil misin?

—Hayır, bir yerde bağ kurmuyor, anıları özümseyip, tüm hücrelerine seslenmiyor ise; milyonlarca yer de gezsen, anı olmaktan çıkıp, unutulmaya, bir birine dolaşmaya başlıyor.

  Bir filmde geçen bir söz geldi aklıma; “ Gelecek asla durmaz. Her şeyin üzerine çöken zamanın tozu; her şeyin üzerine örter…”

    Elli yaşından sonra miras yoluyla zengin olmuş ve geriye kalan süreyi “ Sürekli seyahat” düşüncesiyle geçirmek isteyin bu adam aslında yorulmamıştı. Sadece gördüklerini, yeterince süzememiş. Kültürel ve sosyal boyut dediğimiz yüce şey, bizi biz yapan o sihirli huzur, damıtılan acıların ve sevinçlerin tamamı değil midir?

   Kısacası, yenileni, görüleni, anlaşılanı paylaşamıyor ise, insan bir yerden sonra zayıflıyor. Ne kadar yaşarsak yaşayalım,her canlının karşılaşacağı o şey…

    Üzerimize zamanın tozu ve hiçliği düşeceği,örteceği bellidir.Ya yaşarken?Henüz ayrılma vakti gelmemişken,hiçlik,bıkkınlık denen o hastalık pençesine aldıysa bir insanı; dermanı en basit ve en sağlıklı olanda aramak-bulmak için oldukça net ve insanı iniltiler içinde yalvarırsın…

Güven SERİN  

  


4 Haziran 2024 Salı

KÜÇÜK YUSUF ve ANNESİ

 

İnternet

                                      KÜÇÜK YUSUF ve ANNESİ

  İstanbul’dan Tekirdağ’a kalkacak araca en son binen yolculardan birisi de genç bir anne ve oğlu Yusuf. Önümdeki koltuğa cam kenarına oturdular. Onların yanına da başka bir kadın geldi.

   Minibüse biner binmez Küçük Yusuf “Ben bu yolculuk oyununda yokum!” der gibi mızmızlanmaya başladı. Çok geçen İstanbul günüm, yorgun ve henüz gezdikleri müzeleri sindirememiş zihnim, derhal ön yargılara kapılarak; “Eyvah, Tekirdağ’a gidene kadar çocuk mızmızlığı mı?” diye yorum yapmadan edemedim.

   Genç annenin ilk göze çarpan tarafı, sanırsınız ki yüzlerce çocuğa annelik yapmış. Olgun, şefkatli, oturaklı seslenişiyle sürekli Küçük Yusuf’u yatıştırıcı veya onu çok büyük bir insanmış gibi ikna etme çabalarıydı. Başarılı da oldu.

   Meğer Küçük Yusuf yaşadıkları yere, Tekirdağ’a dönüyormuş. Muhtemelen durağan bir hali istemiyor. Araç hareket eder etmez, yarım yamalak konuşmaya çalışan sarışın çocuk, annesiyle iki büyük insan sohbetlerine giriştiler.

    Anne, hiçbir şekilde Yusuf’a büyük insan seslenişiyle cevap vermiyor, onu kızgın, yorgun, bitkin bir annenin seslenişiyle ezmeye, zorlu ikna çabalarına girişmiyor. Sanki kaba ve olumsuz görgü ve iletişim kurallarını hiç tanımamıştı…

 —Yusuf, birazdan araba kalkacak. Yusuf, bak trafik ışıkları. Şimdi kırmızı ışık; bekle! Sarı ışık; hazır ol! Yeşil ışık, araba gidiyor. Yusuf babaya gidiyoruz…

  Böyle seslenişleri ne gördük, ne duyduk. Genelde gergin anne ve babaların diyarında büyüdük. Şefkatleri sonsuz da olsa, içlerine, belki de sonsuzun en uzak köşelerine gizlenmiş anne ve babaların diyarı…

  Araç henüz hareket etmemişken Küçük Yusuf araca binince korkan ben, daha sonra Yusuf ile anne sohbetlerine doyamadım dersem yanlış olmaz. Ses tonundaki öğretici, tamamlayıcı şefkate hangi sosyolog duysa, dinlese şapka çıkartır ve insanca gülümser; insanca…

   Yanımda oturan beyefendi tıpkı benim dinlediğim gibi Yusuf ile annesi arasında geçen yolculuk sohbetini dinliyormuş. Yolun yarısına gelmiştik. Gecenin ışıkları yandığı için, geçtiğimiz yerleşim yerlerinde geceyi delen ışık demetçiklerini de izliyorduk.

   Belki de konuşma ihtiyacı baskı yaptığı için yan taraftaki beyefendi, derin bir soluk alıştan sonra:

—Bizler çocuk büyütmemiş, büyütememişiz! İlk çocuğum olduğunda sadece elime aldım ve sonra, güya çocuklarıma daha iyi bir gelecek harcamak için sadece çalıştım. Çocuklarımın nasıl büyüdüğünü bile görmedim. Şimdi onlara yabancı gibi istedikleri her şeyi alsam, zengin olsak da meğer önümüzdeki Küçük Yusuf ve annesinin sohbeti gibi geçmişe, anılara, paylaşımlara da ihtiyacım varmış!

   Bu vicdan, sosyoloji muhasebesi karşısında ne diyeceğini bilemedim. Sadece yan tarafta oturan beyefendiye bir teselli misali:

—Hangimiz çocuk yetiştirmeden haberi vardı ki? Kim öğretti bize; çocukların da psikolojileri olacağını? Onlar sadece çocuktu! Beslenmeli, hoş tutulmalıydı! Anlaşılmaya ihtiyaçları yoktu…

  Yusuf ile genç anne, inanıyorum ki araçta bulunan bütün yolculara ayrı bir muhasebe yaptırdı. Sanıyorum o yolculuk daha birkaç saat uzasa, sarı saçları henüz çok küçük olan Yusuf’un annesinden gelecek cevaplara yarı bebek, yarı çocuk lafçıklarıyla sorular sorması sevgiyle, saygıyla dinlenecekti.

    İki kıta, iki kara parçacığını bağlayan köprüler gibi, insandan insana akan bu sohbeti, destansı iletişimi, herkes büyük bir içtenlikle dinleyecek, kendince hiçliğin içinde belki de bolca yuvarlanacaktı…

Güven SERİN 


31 Mayıs 2024 Cuma

ÖZLEM KUMRULAR

 


                   ÖZLEM KUMRULAR’IN HÜZÜNLÜ VEDASI


  Zordur, vedaların ardından veda eden insanın göç edişini anlamak. Alışıldık bir sürü slogan benzeri sözleri sığınılır; “ Çok gençti! Çok değerliydi! Çok seviyorduk!” veya çok ağır hasta olduysa, bitkisel yaşama girip de ölüm haberi alınınca ; “ Kurtuldu” diyerek bir sürü teselli arayışları…

   Henüz 50 yaşında, gezip görmeyi, sivil yaşam ile profesörlüğü yan yana koymuş, taşımayı bilmiş, dil öğrenmeyi, şehirleri, ülkeleri tanıyıp kendi ülkesinin kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk’e sarılmayı çok iyi ilçeleştirmiş bir yazar… Bir gezgin… Bir öğretici; öğretmen…

   Özlem Kumrular ismini arkadaşım eski Hayrabolu Belediye Başkanı Necati Kaan Türkkan sayesinde duydum. Duyar duymaz, yeteneklerini anlar anlamaz derhal yazdığı çok eğlenceli ve oldukça öğretici kitaplarından ilkini edindim.

   Babası Tekirdağ Malkaralı olan Özlem Kumrular’ın bir ayağı da Tekirdağ demekti. Yetenekli, başarılı, heyecanlı, neşeli insanların ölümü; özellikle erken ölümleri biz sıradanlığın içinde kulaç atan insanları daha da şok eder.

 “ Hadi ya? O genç, o neşeli insan mı?” İnanamaz ve kim bilir hangi basit düşünceler de; “ Yalan dünya, her şey yalan, çok fazla zenginliğe ne gerek var!” diyerek, kendi kıpırtısız yaşamlarını daha önemser, durağanlığın daha karlı olduğunu bile gizliden gizliye savunuruz…

   Özlem Kumrular, yine o bilgi, görgü ve serüven aşkı akışı içinde paylaşmıştı İsviçre Kültür Gezisi programını.30 Mayıs 2023 tarihindeki paylaşımında 6–10 Haziran tarihinde İsviçre Kültür Gezisi yapacaklarını duyurmuştu. Üç gün sonra da İsviçre’den sonraki programı paylaşım tanıtmıştı;

“ Romantik Portekiz” ismi altında; Prof.Dr. Özlem Kumrular ile Lizbon-Coımbra-Porto. Özlem için Portekiz bugüne kadar gezdiği en çok sevdiği ülkelerin başında geliyordu. Bu sefer olmayacak, henüz haziran ayı içerisinde İsviçre Zürih Kültür Gezisi sırasında Zürih’de bir otobüsün çarpmasıyla bitkisel yaşama geçmişti.

  Kaza haberini de ilk olarak eniştesi Necati Kaan Türkkan’dan öğrenmiş ve insanın insanlık boyunca beklediği belki; “ Mucize” yaşanır diye, diğer sevenleri gibi beklemiştim.

   29 Mayıs 2024 günü beklenen mucize olmadı. Haberler, aylardır bitkisel yaşamda yaşama tutunmaya çalışan Özlem Kumrular’ın öldüğünü bildiriyordu. Sanki yaşamın ana damarlarından birisi kesilir gibi kesilen yaşamlar, Özlem’dan sonra da akmaya, kendi hareketini yaratmaya devam edecek… Onun kendi sosyal medya adresinde, arkadaşlarının ölüm haberi üzerine paylaşımlarını okudum. Hepsi bildik insan hüzünleri ve hep sandığımız o muhteşem aldanış içindeyiz. “Sıra bize gelmeyecek” sözcükleri, bu kadar değerli, yetenekli insanın yaşadığı o büyük, korkunç şansızlığı, kazayı lanetlemeyi bile beceremeden, her gün kendi ülkemizde savaşlarda ölmeyen insan sayısı kadar yaşanan trafik kazası ölümlerini kanıksamış bir halde yaşamın içinde yaşadığımızı sanıyor; sadece soluk alıp veriyoruz…


   Kime sorsak, Özlemin sevenleri üzgün ve “ Henüz çok erkendi” diyecektir. Evet, çok erkendi! Ama Özlem’in geride bıraktığı kültürel, edebi, tarih mirası, kim bilir kaç milyon bir araya gelse bırakamayacağı kadar çok ve anlamlıdır…

   Yeni izlediğim Maymunlar Cehennemi filmi, bilim kurgu olarak çekilmiş. Belki gelecekte olabilecek, olma olasılığı olan düş ve düşüncelerin filmiydi. İlk yarısındaki görsellik tam manasıyla gösteriye dönüşmüş insanın içini hoplatıyordu. Filmin baştan sona kovaladığı evrimsel değişimin hareket sahnelerinden geriye kalan en önemli şey; şefkat, merhamet, sevgi, barış sözcüklerinin ne kadar değerli olduğudur…

   Özlem Kumrular’dan da geriye kalan eserlerin, bir sürü aktivitenin içine girer anlamaya çalışırsak; yaşamı, ülkesini, hareketi, sanatı, edebi dünyaları, tarihi, felsefeyi ne kadar çok sevdiği gün ve güneş gibi ortada ve bir ölümün ardındaki karanlık olarak değil tam manasıyla büyük bir PIRILTI olarak gözümüzü, gönlümüzü, zihnimizi aydınlatacaktır…

  Güle güle Özlem; seni var eden elementlerin, atomların bildiğimiz o büyük yasanın eşsiz mirası olarak görevini yapacaktır. Çoktan öldüğünü sandığımız Fransız kimyacı Lavoisier’in Maddenin Sakınımı Kanunu ; “ Hiçbir şey yoktan var olamaz, varken de yok olamaz; ancak, değişir, dönüşür.” Der…

  Yasa gayet açıktır. Yüreğimizi, zihnimizi ve sürekli torbamızda taşıdığımız şefkat duygularımızı, öğrenme, fark etme ve hareket denen o mucizevî dönüşüm aracına Özlem Kumrular gibi hissederek tutunmayı başaranların ölümü da sadece insan yasalarına göre ölüm olacaktır. Oysa o çoktan dönüşüme girdi bile…

   HOŞÇA KAL; PROF.DR. ÖZLEM KUMRULAR…

Güven SERİN 

 

  


30 Mayıs 2024 Perşembe

İĞDE AĞAÇLARI

 

Kamera Güven

                                   İLKBAHARIN NEŞESİ İĞDE AĞAÇLARI

  ( Park ve Bahçeler Müdürlüklerinin Dikkatine! )


  İstanbul’un Cumhuriyet Mahallesi gününde şahit olduğum en güzel an, sıra sıra iğde ağaçları ile dolu sokaktan geçip çay salonuna gitmek oldu. Mayıs ayı geldiği vakit, ilkbahar ile yaz ayının dans etmeye başladığı bu zamanlar, iğde ağaçlarından yayılan kokular da coşar… Yeşil yapraklı iğdelerin sarıçiçeklerinden yaşama yayılan soluk, koku çığlığına, sadece görsel bir gösteri değil, kokusal bir iç açma, neşenin farklı tonları ile buluşmaydı…

   Yaşamak bu kadar değerlidir dostlarım. Bu yaşlı gezegen, yaşamı milyarlar yıl önce sahiplenmiştir. Denizlerde başlayan yolculuk, karalara, gökyüzüne, mağaralara her yere adeta taşmış, fışkırmıştır…

   Her gün yaşamı öldüren, yaşarken ölü gibi dolaşanlardan uzak durmanızı ve henüz burnunuz kokuları alıyor, yeşilliğin sarıçiçeklerle dansını görmek, duymak ve hissetmek istiyorsanız, çevremizde bulunan iğde ağaçlarının yakınına gidip içinize; olanca sakinliğiniz, cesaretiniz ve gönüllü romantik hissiyatınız içinde çekiniz…

   İstanbul’un Cumhuriyet Mahallesi ve onun içinde bulunan bir sokak, baştanbaşa her iki yönü iğde ağaçlarıyla süslenmiş. İğdeleri buraya ekenler kimler bilmiyorum! Belediye mi, mahalle muhtarlığından iğde ağaçlarına gönül vermiş birileri mi; bilmiyorum…

   Bildiğim, gördüğüm ve anladığım bir şey varsa, iğde ağaçlarıyla süslenmiş sokak neredeyse bütün çirkinlikleri örtüyor, gizliyor. Sokağın her iki tarafına, iğdelerin altlarına park etmiş araçlar, çevredeki gösterişli büyük beton binalar ve beton, asfalt yol, iğde ağaçları sayesinde göze çirkin gelmeyecek kadar kendi doğallıkları içinde görünüyorlardı.

   Ağaçların, özellikle ormanların doğal yaşama kattıkları bilimsel olarak da kanıtlanmış durumda. Ormanın bir değil bin yararı olmakla birlikte son yıllarda ormanlara yakın, orman ağaçları altında vakit geçiren insanların morallerinde büyük değişim olduğu anlaşılmıştır. Stresi alan ağaçlar, kuşlar, bitkiler; zengin bir ruh âlemi vermekten, şölensi bir düş gücü sunmaktan çok öte geçebilirler…

  Tekirdağ’ın her tarafı deniz, her tarafı dağ ve orman olsa da, kaç insanımız deniziyle, ormanı ve dağlarıyla birlikte oluyor? Tartışılır bir mesele! Şehir içinde neredeyse koruluk dahi yok. Özgürlük ve Barış Parkı yapıldığından bu yana çeyrek yüzyılı geçtiği halde, ona benzer bir koruluk yapılmadı, yapılamıyor. Her yan beton, asfalt ve çirkin bina, araç yığınlarıyla, neredeyse insanlarımız dışarıya, meydana, ağaca, morale aç…

   Şehir merkezine, sahildeki dolgu alanlara marifetmiş gibi büyük köklere ve cüsseleri olan çınar ağaçları ekildi. Hangi akılla diye sormayın; ektiler. Ne bilimsel tarafı var, ne çevresel, ne insani…

   Oysa çok daha küçük, görsel yönden insana dokunan iğde ağaçları, bodur ağaçlarla, erguvanlarla, kiraz ağaçlarıyla donatılacak bir sahil; sadece böcekleri, kuşları değil şehrimize gelen veya burada yaşayan insanları bile kendinden geçiren ruhsal dokunuşları yapabilir…

   Marifet sürekli yıkıp yok etmekte değil. Marifet, en kötü görünen sokak, cadde ve meydanları da insana, doğal yaşama kazandırmakta değil de nedir?

 Güven SERİN 


 



28 Mayıs 2024 Salı

TEKİRDAĞ'DAN PAŞAKÖY'E, YENİ KARPUZLU'YA YOL GİDER

 

Kamera Güven

Kamera; Güven

Kamera Güven

   TEKİRDAĞ’DAN PAŞAKÖY’E, YENİ KARPUZLU’YA YOL GİDER

    ( Yeni Karpuzlu Gecesi: Eğlence, Misafirperverlik, Neşe İçindeydi )

  Kitaplarda yazar mı bilmem ama yolun yolcusu olmuş, kendisiyle barışmak için kavgaya başlamış olanların doğdukları yerlere adanmış sağlam kökleri vardır. Geride hiçbir zaman, eskiye terk etmedikleri anıların, akrabalıkların ve dostlukların, arkadaşlıkların, önemi büyüktür ve değerlidir.

   İnsanın sosyolojisini, toplum içerisindeki değer ve önemini çok büyük binaya benzetirsek, büyük binanın da sağlam olmasını isteriz. İnsanın sağlamlığı da sadece kendine verdiği önemden değil, içinde bulunduğu toplumun hüzün ve eğlencelerinden de haberdar olması, onlarla bütünleşmesidir diye düşünüyorum.

   Bu konuda oldukça eksiklerim olduğunu biliyorum. Çoğu tanıdığımın, akrabamın neşeli ve hüzünlü günlerinde yakınlarında olamamanın o sağlam ve sıkı bedelini de anlıyor ve hissediyorum.

   Çocukluk arkadaşımla yola çıktık: Yeni Karpuzlu’da gece yapılacak kır düğünü, bir insanlık neşesi olan yere gitmek adına… Önce anneme uğradık. Her annenin sevinci onunda yüzünde, gözlerinde; kadim annelerin ki kadar temiz ve değerli… Annemin bahçesinde Şerif Bilir ile kahve yudumlamak, zamanın ve mekânın dışında gibiydi. Her aradığımda gördüğüm, görebileceğim istikrarlı bir arkadaş, dost ve insan…

   Ali Amcam ile Melahat Yengem ( Sütannem ) için olduğu kadar, kızları Zekiye ve Ümit için de bir o kadar değerli, anlamlı gecenin Yeni Karpuzlu düğün alanına geldiğimde, özlediğim tanıdıklarla, akrabalarla görüşme şansım oldu.

  Ümit ve Zekiye, kızları Tuğba’nın mutlu gecesine çok iyi hazırlandıkları gibi bu mutluluğu gelen herkese çok iyi tattırmak, hissettirmek ve paylaşmak için oradaydı ve hazırdılar.

  Tanıdık yüzleri, gönülleri ve gülümsemeleri görmek çok güzel… Ali Amcam, Sütannem, Yusuf ve sevili eşi, Yılmaz ve sevgili eşi, Selçuk ve sevgili eşi, kızı ilk selamlaştığım, sarıldığım akrabalarım oldu. İsmail Amca, Süleyman Amcamın kızı Birsen, Oktay ve sevgili eşleriyle ayaküstü konuşmak, bağları bu topraklarda olan ve yazı sanatıyla yatıp kalkan birisi için tarihsel bir an olmaktan başka bir şey değildi…

   Çocukluk arkadaşım Zekeriya, İrfan ve Ender ve daha bir sürü insan; Balkanların hemen kıyıcığında gün, milyar yıldır dönüşüp geceye doğru battığı gibi yine güneş doğudan doğup, batı diyarından; bizim ovalarımızın üzerinden batıyordu.

   Düğün törenleri, milli bayramlarımız, dini bayramlar ve ölüm törenleri; her yolculuğa çıkmış yazı insanının aradığı tek şeyi; SAMİMİYET…

   Ümit ile Zekiye Sezer’in evlatlarının mutlu gecesi ve geleceklerinin olduğu Seçkin Atlı kır düğün alanında işte tam da bu içtenlik vardı…

    Görünen o ki, nitelikli olan, emek harcanan ve içinde gönül bağları olan her türlü eğlence, tören çok değerli izler bırakıyor. Tuğba ile Atahan’ın mutluluğu, aile olmak için anlaşıp karar vermeleri, milletimizin geleceği, toplumumuzun devamı için ne kadar alkışlansa azdır…

  Çok uzun zamandır böyle gün batımı izlememiştim. Birazdan insanların dolacağı kır düğün alanı, müzisyenlerin hazırlanma telaşları, gelen misafirleri ağırlayan Zekiye ve Ümit’in duruşu ve zafer kazanmış bir komutan gibi etrafta balonlarını küçük çocuklara satan baloncu… Hepsi, günün diğer dünyalara doğru ilerlediği, Yeni Karpuzlu’ya gece çökerken, yaşam adına kıpır kıpır, değerli bir heyecanın içindeydiler…

  Doğduğum topraklara hep barışık gelmenin huzuru, hiçbir sözcükle anlatılmayacağını biliyorum… Ama fakat ve lakin-siz bir dünya özlemiyle, bütün cehaletime rağmen, insanca yaşayıp sadece hüzünlü halleri değil, mutluluğun olduğu, saadet pınarlarının aktığı zamanların da kıymetini bilip anlamak; yaşama ait olan insan tarafına düşen bir borcun da ödenmesidir diye düşünüyorum.

  Yeni Karpuzlu mutlu düğün gecesinden geriye çok değerli anılar kaldı. Gördüm ki Modern Türk kadınları, modern Türk erkekleri; yemesini de, içmesini de, eğlenmesini de çok iyi biliyor. Orkestra ve sanatçı şarkısını söylerken, alanın genişliği, düzen ve hizmetin çok iyi oluşu, birkaç yudum içkinin verdiği lezzet bir yana, barışçıl insanların yakınlarında, onlarla yan yana olup çok çabuk gecen ömre bir yeni anı ve değer eklemenin kıvancı bir yana…

  Tuğba ve Atahan; mutluluğunuz daim olsun… Zekiye Sezer ve Ümit Sezer; bir akrabayı hatırlamanın, onurlandırmanın ve mutluluğunuzu paylaşma samimiyeti için, teşekkürü borç biliyorum…

 Güven SERİN 








27 Mayıs 2024 Pazartesi

OKULUMDAYDIM

 

Kamera Güven

Kamera Güven

Kamera; Güven

Kamera Güven

Kamera; Güven

Kamera Güven

Kamera; Güven

                                 OKULUMDA BİLİM, ŞENLİK ve ŞÖLEN VAR

        ( Tekirdağ Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi )

   Söze bir zamanlar neydi buraları, diye başlamayacağım. Hatta günümüzden kırk yıl öteye de uzanmadan, bugünün TÜBİTAK 4006 BİLİM FUARI etkinliklerinden de uzaklaşmadan, geçmiş dediğimiz o zaman parçasından çok az söz edeceğim; o kadar…

  Üç yılımızın geçtiği yerdeyim. Onlarca sınıf arkadaşı, yüzlerce okul arkadaşlarımı ve okulumu görmeyeli, dünya bilmem kaç kez tur attı yıldızının etrafında. Bugün, sindire sindire gezdim okulumu. İlk başlarda ürkerek; birisi:

—Sen de kimsin? Demelerini beklemeden, karşıma çıkan nöbetçi öğrenciye ve iki öğretmene:

—Ben bu okulun öğrencisiydim. Şu tarihte mezun oldum. Sözleri öğretmenlerde heyecan yaratsa da, yorgun, kafası karışık genç öğrencide çok şey yaratmadı. İlk önce okuduğum sınıfı görebilir miyim deyip, izin isteyince genç öğretmen:

—Elbette, sınıf okul senin, gezebilir, görebilirsin, dedikten sonra öğretmenler odası ve Teknik Lise sınıflarının karşısındaki merdivenleri çıktım. Heyecanım, hep o bildik heyecan, zaman kavramının çok ötesinde. Sanki kapıyı açınca, okul arkadaşlarım;

“ Yavuz, Sadullah, Okan, Ahmet, Hüseyin, Tuncer, Fethi, İlker, Kerim, Ferhat ve diğerleri orada olacak. Sandım ki saf sevgiyle bizlere dokunan öğretmenlerden; “ Vildan Hanım, Osman, Ahmet, Şükrü, Zafer, Sadık, Ömer öğretmenlerden birisi “Hoş geldin” diyecek. Sadece anılarımın en taze hissiyatı içinde okulumuz öğrencilerinin kazandığı kupalara kırk yıl önce baktığım gibi baktım. Sınıfımız yenilenmeyle ikiye bölünmüş. Okulumuzun futbol sahası da İl Milli Eğitim’e başka bina yapılacak yer yokmuş gibi; feda edilmiş; o kadar…

  Şimdiki ismi Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi olan, okulumun bahçesinde yüzlerce öğrencinin o yaşlı çam ağaçlarının altında gezindiği, gezdiğimiz yerde TÜBİTAK 4006 Bilim Fuarı hazırlıkları başlamıştı.

  Öğretmen ve öğrencilerin başarısı önlerindeki masalardaki TÜBİTAK destekli projeleri tanıtmak, anlatmak için bekliyordu. Öğrenciler ve öğretmeler yaptıklarını, ürettiklerini ve başarılarını anlatmak için harika bir heyecan içindeydiler. Yetir ki her bir hünerli çalışmanın olduğu masaya yaklaş ve o soruyu sor:

—Bu projedeki amacınız nedir çocuklar? Öğrenci ve yanlarında duran öğretmenler tek tek yapılan faaliyetlerin amacını anlattı. Teknoloji, zihin, matematik, kimya, sosyoloji ve düş gücüyle ortaya çıkan bir sürü nesne, belki de daha derinlemesine gidilirse; eser…

   Bir bölüm öğrenci atık yağlardan sabun üretmiş. Elime alıp koktum. Mis gibi kokuyordu. Bir grup öğrence ve öğretmeni atıklardan yakıt üretmiş. Çöpe, derelere, denize gidecek olan atık; akıl, bilgi ve emek sayesinde temizleme nesnesine dönüşmüştü.

  Bütün masalarda emek, marifet vardı. En çok dikkatimi çeken iki masa oldu. Birincisi; Oyunla Birleşen Kalpler çalışmasını yapan öğrencilerin ve öğretmenin durduğu masaydı. Diğeri de; Müziği İle Var Oluyorum.

   Birçok insan bilir; müziğin, kokuların etkisini. Soyuttan somuta dönüşen ve insan ruhuyla birlikte zihnini ve belki de iradesini etkileyen sanat dalıyla kokular dünyası…

  Oyunla Birleşen Kalpler çalışmasını yapan öğrencilerin yüzlerine baktığımda güzel tutunuşu, yaptıkları işten doğan üretim ve dokunma samimiyetini gördüm. Öğretmenleri de öyleydi. Tıpkı, Müziğim İle Var Oluyorum çalışmasını çok başarılı bir şekilde yapan öğrence ve öğretmenlerin yüzlerindeki sevinç ve kıvanç gibi…

   Nelere dokunmuştu öğrenci ve öğretmeler? Eskiye uzanmışlardı. Eski oyuncaklara ve oyunlara! Ve insanlara hikâyelerle gitmiş, sokulmuşlardı. Ne doğmuştu, ne çıkmıştı ortaya? Yüzlerinde sabah neşesini gördüğüm iki kız öğrenciye sordum:

—Bu dokunuş, insanların evlerine gidip yaptığınız araştırmalar, sizlerde “Geçmişi de yok saymamak gerekir!” düşüncesine yol açtı mı? Sorusu karşısında iki kız öğrence ve öğretmenleri de:

—Evet, çok farklı duygular hissettik ve yakaladık. Geçmişi, geçmişimizi yok sayamayız, saymamalıyız…

   Müziğimle Var Oluyorum projesi ise, çok daha öte uzanıyor. Özel öğretim öğrencilerini müziğe, müzik aletlerine yaklaştırma ve bu aletlerle notalara, ezgilere dokunma…

   Danışman öğretmen Leyla Rahşan Karavelioğlu ve projede görev alan öğrenciler; Alper Turan, Can Kadıoğlu,Nisanur Kır,Dilay İşgüzar,Arda Tunç,Havva Dinler ve İrem Tombul,eğitim ve öğretimin,inanç ve azimle birleşince ortaya nelerin,hangi sosyal zenginliklerin çıkacağını çok güzel gösterip dinlettiler…

   Emeği geçen kurumları, yöneticileri kutluyorum. Her ne kadar hiçbir anlamı kalmayan kurdele kesme meraklarından kurtulmamış olsalar da, her değerli, yapıcı yönetici bulunduğu şehirde, kasabada çok şey değiştirir; insanı, milletini düşünme kabiliyeti ve inancı kökleşmiş, gelişmişse…

Güven SERİN 

 

 















10 Mayıs 2024 Cuma

ZAMAZİNGO HAFİFE ALINACAK BİR ŞEY DEĞİL

 

İNTERNET

             

 

     ZAMAZİNGO HAFİFE ALINACAK BİR ŞEY DEĞİLDİR

  Konuya bir duyum, hatta bir dedikodu ile başlamak istiyorum. Şehrimizde yaşayan boylu poslu henüz genç sayılacak birisi, çok düşünmüş ve çok incelemiş olmalı ki, birçok kurban gibi reklâmı bol, parası epey pahalı olan zamazingo büyütme merakına yenik gitmiş. Haberi dilden dile aktaranların kıs kıs gülmesine bakılırsa, zamazingo büyüklüğüne merak saran kişi, tam tersi, zamazingonun küçüldüğünü görüp bu duruma epey üzülmüş, iddiaları karşısında ne gülümseye bildim, ne başka bir şey diyebildim…

   Türkçenin sonsuza açık kalbi, bir şeyi anlatmak için yüzlerce seçenek sunması ve gelişmekte olan toplumların henüz bitmemiş fizyolojik ihtiyaçları ve zihinsel zenginlik yerine uçkur-sal açlık merakı ve telaşı yaşam tarzlarımıza göre pek eleştirilecek bir durum da değil.

   Baskılanan, yasaklanan,eğitimi tamamlanamayan toplumların üst basamaklara, yani Maslow Teorisi’nde sözü edilen en yukarıya; “Erdemli,yaratıcı,içten,problem çözücü,ön yargısız,hakikati kabul eder olmak” durumuna ulaşmaları,birkaç ömür olsa, ancak ulaşılacağız uzaklıkta görünüyor.

   Tabi ki bu kadar kadim bir millet olup da, büyük bir nüfusa sahip olmuşken, bunu başaranlar da hiç yok değildir…

   Oturduğum kafeteryalarda, gittiğim sosyal mekânlarda, kültürümüze, diğer kültürlere dair sözler, düşünceler, sohbetler duymaktan çok öte, magazin değeri olan konuşmalar, hatta özellikle erkeklerin sohbetlerindeki zamazingo endişeleri, mutlulukları hep öne çıkmıyor değil…

   Bazı zamazingo meraklıları, bu işi öyle bir sayıya dökmüş ki, gitmiş olduğu ülkelerde tanışmış olduğu kadınlardan geriye kalan zarafet, yenilik, öykü yerine “üç, beş… Kez” diyerek kendince görmek istediği rüyanın zamazingo masalını anlatmayı ciddi bir şekilde ilerletmiş görünüyorlar.

  Yine dinlemiş olduğum zamazingo merakı ve talaşının nelere kadir olacağına dair bu hikâyeyi de anlatmadan geçemeyeceğim. Sonradan mahalle olmuş özellikle muhafazakâr olarak bilinen köyün erkeklerinden bazıları, üzerlerindeki baskıyı, korkuyu anlatmak veya atlatmak için evlerine tatlı yalan söyleyip; “ Biz filanca arkadaşlarla birlikte ava gidiyoruz. Birkaç gün gelmeyeceğiz.” Diyerek Edirne, oradan da Bulgaristan’ın yolunu tutmuşlar. Ne için derseniz; elbette sonradan ezik halde olmamak, diğer zamazingo anlatıcıları gibi zamazingo serüvenlerini anlatmak için…

   Laf lafı açtığına göre Ressam Paul Gauguin’in anlattığı öykülerden birisi de zamazingo hikâyesidir. Fransa’da yaşanan bu olay, tıp okumuş, doktorasını parlak bir şekilde tamamlayan kadın doktor, gizli hastalıklar üzerine uzmanlaşmaya cür’et edememiş. Canı da çok sıkılınca, yüzü de kızararak;

   “ Şu erkeklik zamazingosu!” diyerek, onu yolundan eden erkek zamazingosuna epey kızmış.

  Duymuşsunuzdur, kralların, imparatorların haremlerinde iğdiş edilmiş erkekler hizmet ederdi. Merek ettiyseniz birlikte düşünelim derim! Zamazingoları kesildikleri için haremde bulunan kadınlara zararları olmayacağı sanılmış…

   Oysa büyük bir yanılgıyı zamazingo işine kafa yoranlar çok iyi bilirler. Zamazingo almasa da, tatlı dil, yumuşak el ve parmaklar, insan denen canlının fizyolojisini, psikolojisini çok ötelere taşıyacağı bilinen bir gerçektir.

  Aklım hep Maslow Teorisi’nde; Fizyolojik ihtiyaçlardan öteki basamaklara, saygınlığa ve kendini gerçekleştirmeye neden bu kadar uzak kalıyoruz? Nedenlerini araştırıp ortadan kaldırmak yerine, üstünü diğer zamanlarda örttüğümüz gibi örtmediğimizi kim iddia edebilir ki?

Güven SERİN 

 

 

 

  

 

 

 

  


4 Mayıs 2024 Cumartesi

AKÇEŞMELİ ERDAL SABUNCU

 

Kamera Güven 
Süleymanpaşa Tekirdağ

Kamera; Güven

                              AKÇEŞMELİ ERDAL SABUNCU

   Doğal yaşamı; tabiatı, doğayı sürekli inceleyen, izleyen bilim insanlarının büyük çabaları sonucunda daha yeni yeni anlamaya başladık.

  Ekosistem olarak bilinen kavram, canlıların çevresiyle karşılıklı ilişkiler ve muhteşem denge üzerine kuruludur. Bir parça eksik kalırsa, denge usul usul bozulmaya başlar.

   Şehirlerin, kasabaların, köylerin, mahallelerin de doğal dengeleri, içlerinde yaşayan insanlarla anlam kazanır. Değer katan, çok yönlü, zengin ruh alemi ve çevreye olumlu hizmet eden kişilerden birisi veya birkaçı yok olunca, o kasabanın, köyün veya mahallenin tadı-tuzu kaçar…

   Sözünü edeceğim kişi; Akçeşmeli Erdal Sabuncu’da mahallesine bu tür zenginlik katan, taşıyan değerli, renkli Tekirdağ insanlarımızdan sadece birisidir…

  Onun öyküsü, yazgısı Akçeşme’de yaşamak ve yaşama; sorular, fikirler, yorumlar taşımaktır. Erdal Sabuncu’yu yıllardır tanıyorum. Kendi yağıyla kavrulmanın, kendi kendine yetme erdemi içinde, vefat eden eşinin hasta zamanlarında ve onun yanı başında, onunla birlikte acılarını dindirmek için doktor doktor dolaştığını biliyoruz.

  Eşinin ölümünden sonra çoğu ailenin ışığı söner. Neşesi kaçar. Erdal Sabuncu, ne esnaflığından vazgeçti, ne de evinin, eşinden ona yadigâr kalan evlatlarına sarılmaktan…

  Akçeşme Bisiklet Grubu’nu yoktan var eden, belki de doğal çevreyi, şehirlerle en iyi bütünleştiren bisiklet sporuna onlarca genci özendiren, katkı sağlayıp, tipik mahalle sakini olmak, gaflet uykularına yatmak yerine her daim yaşamın içinde yer almayı seven birisini tanımak ve anlatmak, mahalle ve şehir kültürlerine katkı vermek düşüncesi içinde yazıyorum.

   Köyler, bilmem hangi düşüncelere, zaaflara çok kısa zaman diliminde; birkaç neslin ömrü kadar olan rüyada kurban gittiler. Şehirlerdeki mahalleler de, gökdelenlerin, sitelerin, teknolojinin erozyonla-erimeyle karşı karşıya değiller mi?

  Akçeşmeli Erdal Sabuncu gibi kişiler önleyecektir; mahalleleri silip süpüren yozlaşmaları.

   Bisikletiyle çıkmış olduğu gün için sahil turunda yanıma geldi. Yalı bölgesi banklarında otururken çoğu zaman olduğu gibi yarım saat kadar sohbet ettik. Biraz ötemizdeki deniz, soluğunu tutmuş, sanki kendi sükûnetiyle bizi selamlıyordu.

  Yanımızdan geçen, sahil yürüyüşünde olan bir genç, fazla olan kiloları yüzünden rahatsız görünüyordu. Erdal’ın tanıdığı olan bu gence selam verdikten sonra;

“Onu bisiklet sporuna teşvik etmeye çalışıyorum. Gençlerimizi durağan hallerden kurtarıp harekete, spor yapmaya gayret etmeliyiz ağabey!”

  Erdal Sabuncu başını dükkânının, evinin içine sokanlardan, hatta kuma gömecek birisi değil. Yaşadığı yerle bağ kurmuş, yaşadığı mahalleye söz veren siyasetçileri canlarından bezdirecek kadar verdikleri sözleri tutmadıkları zaman, bir an önce tutmaları için durmadan onlara yazmış, dilekçeler sunmuştur.

    Bizim mahallenin düğün salonu, parkı, tuvaletleri, otobüs durakları, bisiklet parkları, yeşil alanları, sözlerini kim bilir kaç kez ondan işitip ben de Akçeşme’yi gazetemizin köşesine defalarca taşıdım ve taşımaya devam edeceğim…

Güven SERİN 




3 Mayıs 2024 Cuma

DERİNLİĞİ OLAN SOHBETLER

 

Kamera; Güven

Kamera; Av.Güneş Gürseler

Kamera; Av.Ali İhsan Tertemiz

                               DERİNLİĞİ OLAN SOHBETLER

     Kadim dünyaların insanları, insan için “Küçük Âlem” diyorlarmış. Yani diğer dünyalara açılan birer kapı olduğu üzerine çok söz söylenip çok zihin yorulmuş.

  Sanıyorum yaşamı anlamlı kılan şey de, insanın kendisini yaşama ait bir canlı olarak önemsemesiyle anlam kazanıyor. En değerli yatırım nedir deseler: -İnsanın kendisine olan yatırımıdır demeyi borç bilirim. Yeterince altyapısı olmayan insanın duyarlılığı öfke, kızgınlıklardan, kin ve nefretten ibaret değil midir?

Oysa konumu, rütbesi, zenginliği ne olursa olsun kendisini değerli bulan, ruhunu, kültürel, sosyal yaşamını, zihnini besleyen insanlar öyle mi? Kızmayı, nefret etmeyi çoktan başka dünyalarda bırakmışlardır.

   Esnekliği, estetiği, barışı sevgiyi, yapıcılığı, üretkenliği, hoş sohbetleri bir bahçıvan gibi sürekli elden geçirdiği çiçekleri gibi sürekli gözler, bakar, dokunur, yeni renkler, sesler, öğretiler içinde yaşamı yaş sınırlarının çok ötesine taşırlar…

  26 Nisan 2024 günü iki değerli misafirim atölyeyi ziyaret ettiler. Av.Yazar ve 18.Dönem Tekirdağ Milletvekilimiz İzzet Güneş Gürseler ile Av. Karikatürist ve Şair Ali İhsan Tertemiz, önceden kararlaştırdığımız gibi tam zamanında çalışma mekânımı şenlendirdiler.

   İnsanların yüzlerinden okunur dolulukları. Gittikleri mekânlara sıkıntı değil, neşe, bilgi ve görgü getirmelerinden…

   Her iki değerimizi ikinciye aynı mekânda, atölyede ağırlama onuru, kendi adıma çok değerli ve anlamlıdır. Güneş Bey’in elinde bir çanta ve içinde Macaristan’dan buraya gelen bir hediye… Kırk baharatın rengi, kokusu, dokusu ve marifetli insanların ürettikleri bir eserlerden. Sade Türk kahveleriyle birlikte birer yudum, belki de, her insanın ‘Küçük Âlem’ dünyalarına da bir adım atma anlamı taşıyordu.

  Ali İhsan Bey, yıllar önce Tekirdağ Barosu üç ayda bir çıkan BÜLTEN dergisinde yayınlanan karikatürlerinden bir çalışma, emek, eser meydana getirip bir başka zenginliği imzalayarak tarafıma hediye etti.

  “ Tekirdağ’ın sözü ve sesi olan değerli arkadaşım Güven Serin’e” seslenen bahar ayının son anlarına düşen bir tohum, filiz gibiydi.

   Bazılarının dikkatini çekecektir, Ali İhsan Tertemiz’in isminin başına ‘Şair” sıfatını da ekledim. Ah! Nasıl olur? Şairliğini hiç görmemiştik! Diyenlere bana hediye edilen eserin içinde bulunan şiirlerden bir demet sunmak isterim;

 “ Unutma

  Duruşma bekleyen avukat gibi

  Sen de beni bekle sakın unutma

  Ellerin dosyada, kulak mübaşir de

  Davayı müracaata sakın bırakma”

 “Adli Tatil Tatil Midir?

  Her gün adliyede isen

  Adli tatil tatil midir?

  Tam takırsa senin kesen,

  Adlı tatil tatil midir?

 

  TETRETİMİZ’im işler böyle

  Bağ kesildi kentle köyle,

  İstediğin kadar söyle,

  Adli tatil tatil değil…”

    İnsanlık bir yandan başka dünyaları arayıp duruyor. Sonuna kadar da arayacak; belli… Gökyüzünün derinliklerinde, yeryüzünün tuhaf ve çok acayip evrimsel ilişkilerinde ve denizlerin uçsuz bucaksız âlemlerinde…

   Derinliği olan sohbetler, günümüzün bilimi ve teknolojisiyle anlaşıldı ki, insanın insandan etkilenerek; dönüşüm, yenilenme ve artık birçok insana çok uzak olan huzuru, güveni, neşeyi de beraberinde taşıdığı anlaşılmıştır.

  Av.Yazar ve 18 Dönem Tekirdağ Milletvekilimiz İzzet Güneş Gürseler’e, Av. Karikatürist, Şair Ali İhsan Tertemiz’e TEŞEKKÜR ediyorum. Mekânları, kavramları anlamlı, değerli hale getirip, insan denen canlının cehaletine yeni sesler, bilgi ve görgüler ekleme çaba ve cesaretleri için ayrıca minnettarım…

Güven SERİN