ELLERİ KELEPÇELİ
ADAM
Birkaç gün önce şehrimizin büyük hastanelerinden birinde, genişçe bir salonda etrafı izliyordum. Kan alma bölümünün önü kalabalıktı; telaşla sıra için fiş almaya çalışanlar, sırasını kaçırmamak için adımlarını hızlandıranlar, beklerken sessizce içini çekenler… Hayat, her zamanki gibi küçük bir alana sıkışmıştı.
O sırada gördüm onu; elleri kelepçeli bir adam. Sağında, solunda ve önünde üç jandarma, Önce onun adına sıra alındı, sonra doğrudan kan alma salonuna geçildi. Jandarmalardan biri keskin bakışlarla etrafı süzüyor, görünmeyen ihmalleri zihninde kolaçan ediyordu. Diğer ikisi de kelepçeli adama nefes mesafesinde duruyordu.
Elleri kelepçeli kan veren adam sakindi. Yürürken dik yürüyordu. Üzerinde takım elbise vardı; ayakkabıları temizdi. Kader mahkûmu yürüyüşü yoktu onda. Daha çok, bulunduğu yerle arasına mesafe koymuş bir insanın sessiz mütevazı duruşunu taşıyordu.
Bir köşede, başka bir bölümün doktor sırasını bekleyen yaşlı bir karı koca dikkatle bakıyordu ona. Bakışlarının arasında kısa fısıldanmalar vardı ama yüzlerine bakınca başka bir şey görülüyordu: Belki evlatları, belki yakınları benzer bir yazgıya dokunmuştu; belki de insan, bilmediği acıyı o kadim vicdanın geçmişinden, bugüne taşıdığı yerden sezmişti.
O an, ben de o görünmez kervana katıldım. Kelepçeli adamın her halini izlemeye başladım. Sıra alışını, kan verişini, oradan ayrılışını… Zamanı sıkıştırdım ve zihnimdeki bütün kameraları açtım.
Niçin?
Bu hastanede daha önceleri nice kelepçeli insan görmüşken, bu adam neden zihnime takılmıştı?
Kır saçlıydı. Orta boylu, orta yaşlardaydı.
Jandarmanın kollarına girdiği halde, kendi ağırlığını koruyordu. Zihnimi zorladıkça,
bu görüntünün başka bir görüntüye bağlandığını hissettim. Yıllar öncesine…
Sınır boylarından bir köye… Sabahın erken bir vaktine…
Bir adam vardı orada da… Bir sabah alınmıştı, evinden, yuvasından. Önce Edirne’ye götürülmüştü. Ardından İstanbul’a, Selimiye Kışlası’nın soğuk duvarları arasına…12 Eylül’ün memleketin üstüne çöktüğü, sözcüklerin bile fısıltıyla dolaştığı yılların başında.
O günlerde kelepçe sadece alınanların bileğinde değildi. Askıda kalan ceketlerdeydi. Sofrada eksik kalan sandalyedeydi. Kapıya her vurulduğunda irkilen kadınların yüreğindeydi. Babasının yolunu gözleyen çocukların, akşam ezanıyla sabah arasında sıkışmış yarım yamalak uykularındaydı.
Kimileri on beş yaşındaydı. Ne olup bittiğini anlamayacak kadar küçük, ama unutamayacak kadar büyük…
O çocuklar büyüdü…
Ama kapı gıcırtılarını, asker postallarının sesini, annelerin fısıltıyla ağladığı geceleri içlerinden hiç atamadılar.
Kimi içeriden çıktı, kimi çıkamadı. Kimi çıktı ama ailesine, çocuklarına, hayata başka bir insan olarak döndü. Kimi ise ardında dağılan evler, yarım kalan çocuklar, eksik büyüyen hayatlar bıraktı.
Hastanede gördüğüm o adamın kelepçeleri hangi suçlamayla takılmıştı, bilmiyorum. Ama geçmişte götürülenlerin çoğunun neden alındığını bugün daha iyi biliyoruz: Bir dönemin, düşüneni, sorgulayanı, memleketi dert edineni sevmeyişlerinden.
İki adam… Biri bugün, biri dün. Biri adı bilinmeyen, biri adı bilinen ama burada anılmayan. Aralarındaki bağ kan bağı değil; kader bağı. Kelepçenin sadece bileğe değil, zamana vurulduğu anıların ortaklığı.
Bu çalışmam, ne bir suç hikâyesi, ne de mağduriyet anlatısıdır. Bu yazı, bir ülkenin hafızasında hâla kanayan bir yere, sessizce bırakılmış bir nottur. Hastane koridorlarında, kışla duvarlarında, cezaevi avlularında yankılanan aynı suskunluğa dair…
Belki, bir gün bir ülkede kelepçeler çözülür, yıllar geçer, takvimler değişir. Ama yaşananlar, ancak hatırlandıkça insanlık mirasına dönüşür.
Ya unutulursa?
Sadece yeniden yaşanır.
Güven SERİN














