22 Ekim 2021 Cuma

TİME-ZAMAN

 


                                                        TİME ( ZAMAN )

 

     Yılda dört kez yapılan, tenis dünyasının en saygın turnuvalarının ikincisi olan Fransa Açık ( Roland Garros ) karşılaşmalarını izlerken fark ettim, oyuncuların dinlenme saati bittiğinde hopörlerden yayılan tek bir sözcük duyuluyor, binlerce insanın sessiz ve heyecanlı bekleyişi içinde;

  “ Time “ Bir kadın sesi; ne sert, ne fazla zarif; bir görev çağrısı kararlılığı içerisinde bir kadın sesi; “ Time “ , “Zaman “ hatırlatması yapıyor…

  Ne çok duyardık veya duyarız bizden önceki kuşaklardan; “ Bizim zamanımız geçti artık! Dedelerimizin, ninelerimizin zamanında şöyle, böyleydi…”

  İster içinde bulunduğumuz, isterse adına; geçmiş veya gelecek zaman dediğimiz süreyi anlatalım; bir türlü durdurulamayan öneme sahiptir zaman… Şairin (Attila İlhan ) mısraları kendi çağrısını yapıyor;

“ Efendiler, az söylemek, çok yapmak zamanı gelmiştir.” Tıpkı, dinlenmekte olan sporcuları maçın kalan bölümlerini oynamaya davet eden Fransa Açık Turnuvasında binlerce seyircinin ve milyarlarca yaşa, zamana sahip güneş ışınları altında çağrı yapan ses gibi; “ TİME…”

  Zaman denen kavram, bir gün konuşmak istese tam olarak ne derdi acaba? Şöyle seslenir miydi; “ Hep, zamandan-benden şikâyet ediyorsunuz! Sürekli geçmişi söylerken, bugünü ve yarınları harcıyorsunuz ve yine, zamanın yetmediği üzerine şikâyet ediyorsunuz!”

 İyi belgesel izleyicileri çok iyi bilir diğer canlılar; hayvanlar ve bitkiler dünyasını. Zaman kavramının önemini çoktan anlamışlar ve eksiksiz uygularlar. Bütün telaşları, akan zaman nehrindeki faaliyetlerine odaklanmak ve bu süreci çok iyi yönetmekten ibarettir.

  Mart olunca leyleklerin, nisan olunca kırlangıçların, kartalların gelişi, hiç aksatmadan uyguladıkları dönüşüm; ürüme ve beslenmeyle birlikte yaşadıkları göç; göçebelik; zaman sürecine uygun, coğrafi yerlerdeki yaşam alanlarına ait mevsim değişimlerine sıkı sıkıya bağlılık…

Ne içindeyim zamanın/Ne de büsbütün dışında;/Yekpare, geniş bir ânın/Parçalanmaz akışında…

  Ahmet Hamdi Tanpınar’ın zamanı anlatan bu şiirinin ilk dizeleri her şeyi açıklıyor gibi… Hiç kimse tam olarak zamanın içine yerleşemediği gibi, tam manasıyla dışına da çıkamıyor. Yani; yoktan var olmadığımız gibi, vardan da yok olamıyor; ama hep aynı, olduğumuz, göründüğümüz, duyulduğumuz gibi de kalamıyoruz…

  İyi ama, zamanı-time, çok iyi kullanmaya kalktığımızı bir düşünelim. Tıkır tıkır uyalım akan zamana. Ve elimizden gelen her saniye, sanise-sini değerlendirelim; ama yine de yetmeyecektir zaman akışının bir anlığına durmasını sağlamayacaktır. En güzel yaratılarımız, icatlarımız, bizi zamanlar ötesine taşıyacak, anılmamızı, hatırlanmamızı sağlayacaktır ama bize ait olan elementler çoktan bir başka yolculuğa çıkacaktır… Albert Einstein’in İzafiyet Teorisi ve İkizler Paradoksu fikri, bu yazılanların dışındadır; şimdilik…

  Tıpkı şairinin değişim anını betimlemeye çalıştığı şiirindeki ikinci ve dördüncü mısralar gibi;

Bir garip rüya rengiyle

Uyuşmuş gibi her şekil

Rüzgârda uçan tüy bile

Benim gibi hafif değil…

Kökü bende bir sarmaşık

Olmuş dünya sezmekteyim.

Mavi, masmavi bir ışık,

Ortasında yüzmekteyim.

  Kendi icat ettiğimiz zaman kavramı, evren için sonsuz olsa bile, evrende her şeyin sonlu olduğunu öğreniyoruz; bilim insanları sayesinde. Yaşadığımız gezegenin doğum zamanını, şimdi kaç yaşında olduğunu ve yaklaşık olarak ne zaman öleceğini…

   Galaksimizin yaşını ve ölüm zamanını dahi biliyor anlamaya çalışıyoruz, uçsuz bucaksız evrenin korkunç büyük karanlığını yaran, muhteşem ışık gösterileri olan yıldızların, gezegenlerin parıltıları altında…

  Bir anlığına, zamanının baskısını hiç umursamayan, kırlık bir alanda bir ahlât ağacının koyu gölgesine sığınmış olan bir çoban uykusunda sahiplenmeliyiz zamanı. Telaşlardan, korkulardan bir süreliğine sıyrılıp, çan seslerine karışan guguk kuşlarının uzak ninnileri, çobanaldatan kuşlarının neşeli oyunları içinde dalmalıyız şairin;

 “ Bir garip rüya rengi olan o mavi ışığa” yaşarken dalmalı ve her gün, uyandığımızda, yaşama yeni doğmuş bir bebeğin kokusuyla uyanmayı denemeliyiz; “Hiç olur mu?” laf salatalarına, gururuna, büyük insan aldanışına şans vermeden akmalıyız zamanın nehrinde…

Güven SERİN  

 

 


21 Ekim 2021 Perşembe

KOCAOĞLAN'IN HUZURU KİMDE VAR?

 



                           KOCAOĞLAN’IN HUZURU KİMDE VAR?

 

   Zannedersiniz hiçbir tasası yok! Bütün dünyevi işleri daha doğar doğmaz tamamlamış da şimdi aylaklığın tadını çıkartıyor. Bir ara şüpheye düşmedim değil; acaba, Bertrand Russell’in Aylaklığa Övgü eserini mi okudu?

   Kocaoğlan’ı tam olarak ne zamandır tanıyorum; bilemeyeceğim. Orta ve Eskicami bölgesinde yaşayıp da bu koca beyaz kürklü hayvanı-köpeği tanımayan yoktur. Onu en çok yatarken, uyurken, sessiz, sedasız bir halde düşlerin içinde yüzerken görmüşlerdir.

   Bugüne kadar hiçbir şekilde durup da onun yüzünü incelemedim. Öyle ya vaktimiz olmuyor; koşturmaca, kavram kargaşası içindeki o korkunç yüklerin altında ezileceğiz derken…

   Bütün bu yüklerin altında ezilmemiz, mal-mülk karşısında muhteşem derecelerde mutlu olmamız hiçbir şekilde Kocaoğlan’ı ilgilendirmiyor. Onun konusu değil… Daha hiç kimseye özel bir minnet duyduğunu da görmedim. Yıllar önce deri hastalığının başlangıcı ona uzattığım elin dokunan tek yararı, bir tek hap vermekten ibaret…

   Hani hep söylenir ya, yaşlanmış, yaşı başı ağırmış, o muhteşem enerjisi yok olmuş kimseler tarafından;

   “ Yaşlılık dönemi gelip çattı, karakış zamanı… El, ayak ve yürek titrer; tam bir alacakaranlık zamanları içindeyiz…”

   Her kültürde buna benzer söylemler; deyim ve atasözleri fazlasıyla vardır. Hepsinin de kendine göre haklı tarafının olması yanında, gelecek nesillere muhteşem bir hatırlatma, uyarı bilinci vardır.

   Çok çalışkan, neredeyse 24 saat iş-güç düşünen bir arkadaşım hastalık evresine girince ne yapacağını şaşırdı. Derhal elindeki işlerin yarısını bir kenara bıraktı. Mal, mülk fazlasıyla, hatta yedi sülaleye kadar yetecek kadar olmasına rağmen, üç ayda bir gitmiş ve gideceği doktor kontrolleri neredeyse kâbusu oldu.

   Bu arkadaşımın yaşam karşısındaki masumiyetini bilmesem onu anlayamaz,buraya taşıyamazdım.Masumiyeti en az bizim mahallede yaşayan Kocaoğlan’ın ki kadar geçerli.FakatKocaoğlan çaresiz bir şekilde bir hayvana-köpeğe yüklenin içgüdüler ile kendi aylaklığının huzurunu,hiç kimseye minnet duymadan,bağlanmadan yaşıyor ve ortaya büyük ve net bir karakter koyuyor.

   Ya biz insanlar? “ Elalem ne der? “ düşüncesinden tutun da, filanca komşu, akraba ile boy-post yarıştırmaya, bir yudumluk yaşam için korkunç korkuların karşılığı olan birikimler için yaşamıyor muyuz?

   Gelelim Kocaoğlan’ın huzuruna! Yanından her telaşlı geçişimde ona imrenmiyorum dersem doğru söylemiş olmam! Resmen ona imreniyorum. Bir gece Beşiktaş futbol karşılaşmasını izleyip eve giden caddeden; Kolordu’dan dönerken yine gördüm onu hep aynı yerde.

   Kocaoğlan’ın en sevdiği yerlerden birisidir; Kolordu Caddesi ile Muhtaroğlu Sokak kesişimi olan kaldırımın hemen kenarında uyumak veya kestirmek. Yanından geçerken, tenha caddenin fırsatını kaçırmamak için Kocoğlan’ın birkaç fotoğrafını çekmek istedim.

   Kocaoğlan’ın yattığı, aylaklığın demine dem kattığı yere daha da yaklaşınca resmen gülümsediğini farkettim. Halkın diliyle yüzüne yayılan nurlar, aylaklığın iç huzuru, kimselerin malına-mülküne el, dil uzatmamış olmanın iç-gönül rahatlığı içinde uyumak ile gülmek, kestirmek ile etrafı dinlemek arasında özenilecek bir köpek yüzü, o büyük beyaz ve kalıp postuyla insanlığa ders veriyordu…

   Sessizce, uyuyarak ders verilir mi demeyin! Belki de yeterince sessiz olmadığımız için sessizliğin seslerini duyamıyoruz…

   Hep felaket, hep kötülük haberleri bizleri öyle bir sarmış ki, bir köpeğin yüzünde, sanki bütün yaşamın izlerini, mutluluğunu, iç huzurunu göremeden her gün ve büyük garip telaşlar içinde gelip geçiyoruz.

   Hiçbir diploması, hiçbir mülkiyeti olmayan Kocoğlan, kim bilir kaç yaşında olmasına rağmen, sadece yaşamın içinde olmanın ve kalmanın muhteşem bilinci veya içgüdüleri içinde her gün; Russell’in Aylaklığa Övgü, eserine ayrı bir gayret, minnettarlık duyuyormuş gibi kendi gösterisini yapıyor…

Güven SERİN 

20 Ekim 2021 Çarşamba

SANATÇI ÇOK ÇABUK UNUTULUR

 


İrfan DOĞRUSÖZ
Malkara Tekirdağ

                                 SANATÇI ÇOK ÇABUK UNUTULUR

                 ( İrfan Doğrusöz ve Şadiye Erdölen anısına )

 

  Vefa; kısacası sevgiyi sürdürme bağlılığı hemen her insanın ağzından düşmez de iş uygulamaya gelince, dün ne yediğimizi de unuturuz. Şehrimizin sanatçısı, yazarı bir eğitimcinin duyarlılığından esinlenerek bu çalışmayı yapıyorum. Aytaç Oy’un Dilek Gazetesi 53.Sayısın 2 Temmuz 2007’de yazmış olduğu köşesinde şöyle bir yazı var;

 “ Sanatçının Kaderi

 Sanatçılar çok çabuk unutulurlar… Gündemdeyken milyonların beğenisini kazanan, afişleri duvarlardan düşmeyen insanların kendi yanlışlıkları sonucu son zamanlarını sefalet içinde geçirmelerine neden olur.

    Ama sanatçılar gündeme damgasını vurdukları, ortaya koydukları sanat eserleriyle anılırlar… Bir film, bir şarkı, bir heykel, bir resim, fotoğraf olabilir.43.Tekirdağ Kiraz Festivali son günü olan 19 Haziran’da yitirdiğimiz Şadiye Erdölen de resim öğretmenliğinin yanı sıra bir ressam, bir heykeltıraş bir seramikçiydi. Bir sanatçı idi Erdölen. Tekirdağ Kiraz Festivali amblemini çizin kişiydi Erdölen.1960 yıllarında Tekirdağ’da görev yapan resim öğretmeniydi Erdölen. Ve çizdiği amblemin alt bölümünde yapıtının kendisinin çizgileri olduğunu gösteren ufacık “ Ş.E.” harfleri koyarak “Bana bu ödül yeter” diyen, başka bir karşılık beklemeyen bir sanatçıydı Erdölen. Gelin görün ki festivalin ilk yıllarında belleğimize kazınan “ Ş.E.” harfleri bu sanatçıya çok görülerek kaldırılmış…”

  Aytaç Oy’un sanatçı duyarlılığı içinde 13 yıl önce yazdığı bu yazı derinliğini, acısını ve sızısını halen koruyor. Kalp atışları duyuluyor. Sanatçının şehir sevgisinin yanında toplumsal, sosyolojik duyarlılığının beslenme biçimi; sevgi bağlarından-vefadan başka bir şey değil…

  Aytaç Oy’un 2 Temmuz 2007 günü yazısında bir başka sanatçıya da yer verdiğini gördüm. Malkara doğumlu Dr.İrfan DOĞRUSÖZ. O da 17 yıl önce ölmüş. Sesini, soluğunu, hünerlerini sadece doktorluk-sağlık sahalarında değil, Tük Müziğinin bahçelerinde de göstermiş bir sanatçı…

  Her geçen gün cehaletimin daha belirgin hale gelmesi; bilginin, öğrenmenin ve öğretilerin ne büyük bir okyanus olduğunun da farkına varmama neden oluyor. Aynı zamanda şehir hafızamızın vefa, okuma duygusundan yoksun olunca İrfan Doğrusöz gibi sanatçıların dehasını da anlamadan yaşayıp gidiyor görünüyoruz. Belki de ne yaşıyor, ne de yaşamıyoruz…

   İrfan Doğrusöz kimdir? 1927 yılında doğan sanatçı ilköğrenimini babasının da teşvikiyle İstanbul Belediye Konservatuvarında gördü.1950 yılında İstanbul Radyosunda ses sanatçısı olarak çalışmaya başladı.1955 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirerek doktor oldu.

  Efsane takım “ Vefa” nın genç takımında futbol oynadı.”Sporular Marşı”nı besteledi.1963’te İç Hastalıkları Uzmanı oldu.1967 yılında tıp alanında çalışma yapmak amacıyla ABD’ye gitti. Kültür Bakanlığı Klasik Türk Musikisi Korosunda ses sanatçısı olarak görev yaptı.100’e yakın şarkı, saz eseri, çok sesli Türk Musikisi denemeleri, marşı, ayin-i şerif ve müzikal hikâye şeklinde besteler yaptı.

  İrfan Doğrusöz iyi bir doktor, bestekâr olmanın yanında vefa bilir bir insandır. Bunun göstergesi olarak kurmuş olduğu sevgi bağları; Tekirdağlı şairler, Aytaç Oy, Zeynep Karakaya Demir ve Cahide Ulaş gibi…) şiirlerinden besteler yaptığı gibi şairlerle ortak yapıtlarda bir araya geldi.2003 yılında ABD’de vefat eden İrfan Doğrusöz’ün cenazesi İstanbul-Atatürk Kültür Merkezi’nde yapılan tören sonrası vasiyeti üzerine doğum yeri Malkara’da toprağa verildi.

  İrfan Doğrusöz,” İtri, Dede Efendi, Tanburi Cemil Bey”  gibi bestekârlarınla birlikte olma inancı içinde şu sözü söylemiş; “ Ölümden korkulmaz” demiştir. İrfan Doğrusöz’den geriye çok şey kalmıştır. Bizler unutsak da, tarihin sayfalarına, müzik severlerin gönüllerine, müzisyenlerin belleklerine kazınılan şiirler, şarkılar ve besteler; kendi küllerinden tekrar tekrar doğar ve yaşar; üstelik efil efil esen değerli bir bahar rüzgârı gibi; yaşam ve yaşatmak kokar…

“ Sevdadan Vazgeçmek

Sevdadan vazgeçmek pek kolay olmaz

Gönüller perişan, aşkları solmaz

Bak neler söylüyor bağrımdaki saz

Sevmekten usanma, hayat yalanmış

Kadına naz yaraşır, erkeğe niyaz

Sevda kanunu tahsil et biraz” 

Güven SERİN 

15 Ekim 2021 Cuma

ARTIK HERKES YALNIZ

 


İnternet


                                           ARTIK HERKES YALNIZ!

 

    Seksenli yıllarda dansçı, doksanlı yılların başında pop sanatçısı olarak ünlenen Hakan Peker’in konuk olduğu televizyonda, yerden göğe kadar sanat, sanatçı ile ilgili sorular sorulup, çok samimi cevaplar alınıp verildi…

   Program sunucusu aklına gelen her soruyu sorup kendince doyurucu cevaplar aldıktan sonra konu dostluklara geldi.1980’li,1990’lı yıllardaki dostlukların şimdi nasıl olduğunu sorunca sanatçıya;

   “ O,günün şartları şimdi yok! Herkes kendi çalışmasını, sosyal dünyadan; İnstagram,Facebook ve diğer kanallardan yapıyor.Artık birilerine ihtiyaç yok!” dedikten sonra şu sözcükleri de ekledi;

   “ Artık herkes yalnız!”

   Sanatçının yüzündeki yalnızlık bütün çıplaklığı ile gün yüzüne çıktı… Gelişen, güya ilerleyen medeniyetlerin kaçınılmaz sonu mudur yalnızlık? Belki de çeyrek yüzyıl sonra kimse evinden dışarı bile çıkmaya tenezzül etmeyecek! Her şeyi ayağına getiren, ayağa ve yalnızlığa hizmete adanmış teknolojiler çığ gibi büyüyor…

   Dervişane veya bilgeliğe giden, edebi dünyanın damıtılma sürecine muhtaç yalnızlıklara hiçbir şey diyemem. Gerekli olan yalnızlıklar-dır bu tür yalnızlıklar…

    Günümüzün, medeniyetimizin yalnızlığı ise oldukça garip… Alışmakta epey zorlanacak bizim nesiller. Belki de bizden sonrakiler de, geçmişi sıklıkla hatırlayıp, günün objeleri, yiyecekleri ve beğenileri, selfi veya özçekim-leriyle eğlenip o muhteşem yalnızlık ızdırabını geçici olarak unutacaklar…

   Evrim mi böyle istiyor, yoksa dünyanın krema ve kaymağını yiyen birkaç ülkenin açgözlü yöneticileri mi?

     Sanki yüce yaratıcının veya evrenin ana kuralı gibi hak ile akıllı arasındaki bağlar; zenginlik-güç ve haklı olmaya dönüşmüş! Yoksul ve duygulu insanların kabul görmediği, belki de bu korkunç gidişatı durduracak, organik olana tekrar dönüldüğünde kıt hale gelecek bu canlıların neslini çoğaltmak için apayrı programlar, yatırımlar yapılacak; gelecek muhteşem yalnızlıkların ve insanlığın büyük çoğunluğunu tehdit eder hale geldiğinde…

   Öyle bir aşamaya gelindi ki artık herkes yalnızlaşırken, herkes; yönetmen, şair, yazar, doktor, öğretmen, mühendis, tarihçi, mimar olabiliyor. İnternetin; arama motorlarının sağladığı bilgiler yardımıyla pratik hale gelen, getirilen yaşam, kendi kendimize yetmeyi sağlıyor veya sağlayacağa benziyor…

 

  Burada, bu çalışmada kimseye akıl verecek değiliz. Toplulukların o büyük koşusunun, büyük yalnızlığının önüne de geçemeyiz… Herkes ürkmüş o fakirlikten, köylülükten, kasabalıktan ve hor görülüp ezilmekten… Şimdi herkes ünlü, beğenilir, en fazla dikkat çeken olma peşinde koşuyor. Etraf, toz duman; bu büyük koşuya milyonlar, milyarlar katılmış…

  Meşhur bir söz var ya;

   “ Herkes aklını pazara çıkarmış, yine kendi aklını satın almış”

    Akıllar bir kez pazara çıkmış ve satın alanlar da bizsek, kendi kendimizin beğenisine, durmak bilmez açlığına, ezilmişliğine tutunmuş ve dönen girdabın içinden çıkma becerisi göstermek gibi niyetimiz yoksa kıymetli yalnızlığımız kutlu olsun…

   Samuel Beckett’in Godot’u Beklerken isimli trajikomik oyununda seslenir iki oyuncudan birisi;

   “ Yapacak bir şey yok… Yapacak bir şey yok…” ve şöyle devam eder ikili arasındaki diyalog; 

 “Elimizden ne gelir ki?” 

  Tam da burada insanın hüneri, zanaatı ve sanatı lazımdır. Bir yerde can simidi olarak peşinden koştuğu felsefe, edebiyat ve sanat burada iş yapacak, kurtulmak isteyenleri kurtaracak güce sahip olacaktır; fark edecek derman, takat kalmış ve onlar görünür haldeler ise…

Güven SERİN 

5 Ekim 2021 Salı

ÖĞRETMEN,İŞİNE TUTKU İLE BAĞLI AŞIK BİR SANATÇI OLMALIDIR

 


İnternet


          ÖĞRETMEN, İŞİNE TUTKUYLA ÂŞIK BİR SANATÇI OLMALIDIR

 

      Bir aydın, günümüzden yüzlerce yıl önce; 1800’lerin sonunda öğretmenin-öğretmenliğin felsefesini böyle savunup ortaya sunuyor.

    Anton Çehov gençlik yıllarında Maksim Gorki ile konuşurken kendi idealindeki öğretmenliği izah ediyor;

   “ Öğretmen, işine tutkuyla âşık bir aktör, bir ressam olmalıdır. Oysa çocuklarımıza bir şeyler öğretmek için köye adeta sürgüne gider gibi isteksiz giden öğretmenlerimizin kendileri yarı cahil birer ameledir.”

   Çehov niçin bu felsefeyi savunuyor? Öğretmen işine tutkuyla âşık bir insan olmazsa ne olacağından korkuyor?

   Gerekçesi çok basit… Özellikle Rusya’nın kırsal bölgelerindeki kalkınmanın, eğitimin çok zayıf olduğunu biliyor. Ülkesini seven her insan gibi ideallerini arkadaşı Maksim Gorki’ye anlatıyor;

   “ Çok param olsa burada hasta öğretmenler için bir sanatoryum kurardım. Aydınlık bir yapı olurdu. Hani kocaman kocaman pencereleri, yüksek tavanları olan çok aydınlık bir yapı... Mükemmel bir kütüphane kurar, bütün müzik aletlerini bulundurur, arı besler, bostan eker, meyve yetiştirirdim.

   Onlar için tarım üzerine, meteoroloji üzerine, daha birçok konuda konferanslar düzenlerdim. Öğretmen dediğin bir şeyler bilmelidir; her şeyi…”

   Cehov yaşadığı ülkede, Rusya’da öğretmenler için sıra dışı ortamların yaratılmasını savunuyor. Biliyor ki eğitim-öğretim seçkin insanlar tarafından yapılmaz ise;

  “ Devlet kerpiçten yapılmış çürük bir ev gibi çökecektir…”

   Öğretmenevlerini dahi yaşatamamış,21.yüzyılın Türkiye’sinde gelinen noktada kadrosu olmayan, güvencesi, özlük hakları, aldığı ücretin yaşam standartlarını çok altında olan öğretmenlerin eğitim verdiği ülkemizin durumunu bir düşünün?

   Daha Cumhuriyet kurulur kurulmaz eğitime, öğretmene muazzam değerler verilip, onlara seçkin koşular sağlanmaya başlamış.1940’lı yılların başında ise o büyük devrim; Köy Enstitüleri kurulmuş…

    Tam manasıyla ülkenin, ülkemizin çağlar boyu yakalayacağı o büyük değişimi, dönüşümü Cumhuriyet ile yaşamaya başlamışken; ABD gibi bir cazip güç, cazibeye kanan makamında kalma meraklısı yöneticilerimiz tarafından kabul görüp, kendi bindikleri eğitim ağacı bir güzel kesilip Köy Enstitüleri kapatılmış…

   Kara kapkara bir gün; neredeyse yetmiş yıldır öyle veya böyle, öğretmenliği yüceltmek, daha seçkin hale getirmek yerine bugün güvencesi, kadrosu olmayan on binlerce öğretmen, geçip savaşı veriyor.

   Karanlığı, cehaleti nasıl giderecekler; eğitim verdiği sınıflarda? Kendi yaşamlarını açlık sınırından kurtaramayan öğretmenler ne yapabilir bugünün ve yarının çocuklarına?

   Öğretmenevleri, oradaki lokantalar, çayhaneler, pastaneler, kısacası eğlenen öğretmenlerin bu eğlencesi bile lüks sayılmış, maaşları güçlü, görgülü bir öğretmenin çok altında bırakılmış insanlardan bu karanlığı, cehaleti yok etmesini bekleye bilir miyiz?

   Cehov arkadaşı Maksim Gorki ile bir başka sohbetinde acı acı konuşur;

   “ Şu bizim Rusya, ne saçmalıklarla dolu, ne akıl sır erdirilemez bir ülkedir!”

 Güven SERİN 

 

 

 

 


1 Ekim 2021 Cuma

BİZ MODORN BİR AİLEYDİK

 

İNTERNET


                                        BİZ, MODERN BİR AİLEYDİK!

 

   Sözcüklere, sloganlara, fıkralara sığınmayı çok güzel beceriyoruz; milletçe… Modern, çağdaş sözcüklerine de sığınanları pek kuşkuyla dinlerim! Acaba; özde, yaşamın pratikleri haline getirdikleri bir şey mi, yoksa sadece sözde mi kalıyor diye…

  Atölyeme, uzun zamandır uğramayan tanıdığım uğradı. Epey süzülmüş… Kendince kilo verip, delikanlı bir ruha, bedene sahip olarak yalnızlığını daha çekilir, dayanılır hale getirme biçimi, kılığına girme çabaları…

   Haklı da sayılır; insan ilk önce kendi ayakları üzerinde durmak için; beden ve ruhunu her daim tımar edip, yaşamı her türlü eksiklik içinde kucaklamalı…

  Gerçek manada sohbete aç tanıdık ile neredeyse bir saat konuştuk. Zor günlerden geçirdi ve geçiyor. Hani, halk dilinde “ kırk yıl” denir ya, kırk yıllık bir aileydiler; “ Biz modern bir aileydik!” diyen tanıdığım.

  İki oğlan, iki kız büyüttüler. Çocukları çok önemli mesleklere edindiler. Hepsi yurtdışında yaşıyor. Anne, modern ailenin kadını gezmeyi, görmeyi sevdiği için yıllardır o çocuğundan diğerine, ülke ülke dolaştı durdu. Ülkede, şehrimizde altı ay kalıyorsa, altı ayı da yurt dışında geçti.

  Nasıl olduysa bu modern ailenin eşlerinin arası açıldı-bozuldu. Anne ile baba birbirlerine ters düştüler. Modern Aile ya, çocukların hiçbirisi ses çıkartmadılar bu olup bitenlere. Sessiz sedasız olmayan bir ayrılma biçimi gerçekleşti.

  Modern ailemizin kadını çok gezdiği için çok bildiği için bir şekilde mülkiyetleri kendi üzerine yapmış. İyi de bir avukat tuttuğu için; tuttuklarını koparıyorlar. Modern ailenin erkeğine yatacak bir yer dahi bırakmayacakları anlaşılıyor…

  İşin garibi, modern aileler böyle mi ayrılır? Diye düşünmeden edemedim. Yani, çoluk-çocuk, çok önemli yerlere gelmiş, zengin olup gelişmiş-modern ülkelerde, şehirlerde yaşayan çocuklar babanın düştüğü bu duruma; GIKLARINI dahi çıkartmamışlar.

  Bana uğrayan modern ailenin tanıdığıma sordum elbet;

“ Çocuklarınız, yardımcı olmadı mı ayrılık kararı verdiğinizde? Sana yapılan bu haksızlık karşısında annelerine; - Dur bakalım anne, bu kadarı da fazla! Demediler mi?”

  Karşımda oturan tanıdık, bu işin derin vurgununu yemesinden mi, yoksa modern aile olmanın verdiği soğukkanlılık yüzünde mi nedir şu sözcükleri söyledi;

  “ Biz modern bir aileydik! Kimse kimsenin işine karışmaz…”

  İçin için; vay be! Dedim;  birkaç kez… Modernlik, yalnızlık, perişanlık ve haksızlık doğuruyorsa, içinden insan denen canlının ruhu ile birlikte vicdanını alıyorsa; böyle modernliği kim ister? Tabi ki modern tutkunları…

  Bir zamanlar böyle bir yaklaşımı genç bir arkadaşımdan duymuştum. Bir konuşmada;

“ Biz modern bir aile olduğumuz için babam bizi hiç dövmez. Ama her türlü psikolojik eziyeti yapmaktan da geri kalmaz!”

 Nasıl yani?

“ Arkadaşım, dedim ya; biz modern bir aileyiz! Babam bizi dövmez ama rencide eder…”

  Lafın kısası, bu devirde kimseye bir şey denmeyecek kadar MODERN zamanlardan geçiyoruz. Bir taraf, güllük gülistanlık görünürken, modernce birbirlerini parçalıyorlar. Diğerleri ise ilkel bir şekilde; vur aşağı, tut yukarı; aynı kapıya çıkmıyor mu?

Güven SERİN  

 

 

 


22 Eylül 2021 Çarşamba

BU DÜNYAYA KAZIK ÇAKMAK İSTİYORUM

 


İnternet


                          BU DÜNYAYA KAZIK KAKMAK İSTİYORUM!

 

  Ne kadar iddialı bir söz! Sonlu olmanın türküsünü söylemek yerine; “ Belki aradan sıyrılırım!” umudu her insanın içgüdülerinde varmış…

   İnsanlar hasta olmayıp, büyük kayıplar yaşamasa kimse ölümü ağzına bile almaz. Sizin anlayacağınız, bir yerde “Dünyaya kazık kakmak” için kalmak, yüzyıllarca yaşamak ister…

  Bilimsel araştırmalar da bunu gösteriyor: Herkes ölüme inanırmış, ama kendi öleceğine inanmazmış… Sıklıkla ölümden söz edenlere inanmayın siz. Ölümü aşağılamak, karşısındaki insanı ölümle korkutmaktan başka bir meseleleri yoktur. Zaman kaybıdır, onların söz ettiği ölümün sizden çalacağı o değerli vakitler…

  Öykülerde, destan ve masallarda saklıdır ölümün sırları. Bulabilene, bu muazzam şifreyi anlayabilene aşk olsun! Antik zamanlardaki Tanrılar, Tanrıçalar, ölümsüzlüğün kendisiydi. Ve bu yüzden o ölümsüzlerden korkulduğu gibi aynı zamanda insanlara yardımcı olmaları istenirdi. Yapılan tapınaklar, şuurlu ve şuursuzca sunulan kurbanlar; hep o ölümsüzlerin hışmından kaçmak, korunmaktan başka bir şey değildir…

  Homeros’un destanlarına da girseniz, Sümer Medeniyeti’nin bıraktığı, yazı diliyle bugüne ulaştırdığı Gılgamış Destanı veya Antik Mısır Dönemleri, İnka, Aztek, Likya, Bizans, Roma uygarlıklarında da öyledir…

   Gılgamış’ın peşinden koştuğu ölümsüzlük otu, bu dünyaya kazık çakma isteğinden başka bir şey değildir… İngmar Bergman’ın Yedinci Mühür filmindeki karakteri Orta Çağ şövalyesinin ölümü yenmek isteği, ölümle satranç oynayıp zaman kazanması da dünyanın-YAŞAMIN eşsiz oluşundandır…

  Özellikle öteki dünyayı işleyen insanları nazikçe ve koşul koymadan dinleyin! Her saat, her gün öteki dünyadan, cennet ve cehennemden söz ederlerken dahi “ölümsüzlük hapı” bulundu diye söylense, ilk önce koşa koşa, ömrün bu dünyada devam etmesi adına bir güzel tercihlerde bulunurlar…

   Yanlış bir tercih de değildir, eşsiz bir gezegen olan, evrenin uzak köşesinde, kendi saman yolumuz denen yerde sıkışmış, uzay boşluğu ile hapsedilmiş olan bu dünyanın bütün nimetleri; havası, suyu, güneşi bile diğer dünyaları tanıdıkça ne kadar mucizevî bir anlam taşıdığını öğreniyoruz…

  Bu arada yakın arkadaşım Özkan Öğretmen; Özkan Papatya’dan da söz etmek isterim. Dünyaya kazık çakmak istemesinden değil, dünyadaki normal yaşam süresini uzatma oyunu, tıpkı Bergman’ın filmindeki ölüm meleği ile satranç oynayan Orta Çağ şövalyesinin kazanma isteğidir onun dileği. Fazla bir şey de değildir; 176+10 yaş gibi… Yani, iki yüzyılcık gibi bir süre…

  Dünyaya kazık çakmak, deyimi özellikle mala, mülke, güce, gurura düşkün olanlar için söylenir. Onları bu ıslah olmaz çalımı-güç zehirlenmesi, bir yerde kırılmak istenir… Bu başlığı atarken çalışmama, kendimin de kazık çakmak niyetini açığa vurdum…

  Böyle bir şeyi nasıl yapacağım peki? Hasan dedem: 61 yaşında, babam Yusuf: 58 yaşında, Şerif dedem ise onlardan daha genç yaşta ölmüş ve onların ölümlerini biliyorken, böyle bir isteğim; bir parça fantezi sayılmaz mı?

  Açıklayayım dostlarım! Bu şehirde; yani yaşadığım kentte geçirdiğim kırk yıllık ömrün bir yerde borç ödemesi, ayrıca beden ve ruh sağlığımın zengin ve sıhhatli olması adına yazıyorum. Neredeyse hiç durmadan…

  Nicelik ile nitelik arasındaki farkı okuyucu; yani sizler belirlersiniz. Bir de gelecek kuşaklar… Yazı sanatın şöyle bir ödülü var; sanata yaklaşmışsa kendi ölümsüzlüğünü de yakalar. Yani yazı sahibi öleli bilmem kaç bin yıl olsa bile, bir şekilde onun ruhunu besleyecek, devamlı güncel kalacak bir serüven başlar: Dünyaya kazık çakmak gibi bir şey…

  Bugün Sokrates’i hiç durmadan anıyorsak; 2400 yıl denen zamanı önemsemeden onun felsefesinden besleniyorsak; söz ile yazı sanatının kendi ödülünü, kazığını bu dünyaya çaktığını da iddia edebiliriz…

  Aynı şeyleri; Yunus, Mevlana, Neyzen, Nasreddin Hoca, Dante, Virgil; Cervantes, Balzac için de pekâlâ söyleyebiliriz. Hepsi, sanatın, kültürün kazığını çakıp da gitmişlerdir; gidebildikleri yer neresi olursa olsun, evrenin ve evrensel olanın, insan eli ve ruhuyla yarattığı en büyük ölümsüzlük ödülünü de alarak…

Güven SERİN 

10 Eylül 2021 Cuma

KAÇINILMAZ BİR KADER MİDİR GÜÇ TUTKUSU?

 


İnternet

                      KAÇINILMAZ BİR KADER MİDİR GÜÇ TUTKUSU?

 

                                            ( Vatandaş İçin Medeni Bilgiler )

    Adına ister; gayret, takat, fizik, düşünce, direnebilme yeteneği, sınırsız, mutlak nitelik deyin, ister başka şey; görünen o ki, insan denen canlının sadece kendi geleceği değil, dünyanın bile geleceği güçler dengesiyle birlikte eviriliyor…

   İngiliz tarihçi H.G.Welss’in 1920’de yayınladığı Federal Bir Dünya Devleti kurma düşünceleri: Tek dilli, tek yerden yönetilen FEDERAL BİR DÜNYA! İlk bakışta kulağa ne kadar hoş geliyor. Sınırlar için kavga olmayacak oluşu, ordulara yapılacak büyük harcamaların ortadan kalkması; dayanılmaz bir çekicilik oluşturmuyor mu?

  İngiliz tarihçi kitabını yayınladıktan sonra, bir başka İngiliz arkeolog Howard Carter ise kendi büyük keşfini ortaya çıkartmak için Mısır’da Krallar Vadisi’nde henüz mezarı bulunamamış çocuk kral; Tutankhamu’nun mezarını kazmak, bulmak için destek-Para ve bir başka şekilde kendine lazım olan gücün peşindeydi…

   Buldu da; uzun araştırma ve kazılar, bin bir türlü çilelerden sonra tüm dünyanın ilgisini çekecek olan Tutankhamu’nun sırları, cazibesi, onunla birlikte binlerce yıl önce mezar odasına konmuş eşyaları gün yüzüne çıktı.

  Biz yine İngiliz tarihçinin Federal Bir Dünya Düzeni fikrini savunan eserine dönelim. Mustafa Kemal Atatürk bu kitaptan haberdar olur ve 1925 yılında Türkçeye çevrilmesini ister. Mustafa Kemal Atatürk’ü farklı kılan şey de burada gizlidir; gücün nerede ve nasıl kullanılacağı ayrı bir strateji ve öznesi istemektedir. Bu kitaba karşılık 1930 yılında Mustafa Kemal Atatürk’te bir kitap yayınlar; Vatandaş İçin Medeni Bilgiler.

  Wells’in Federal Bir Dünya düzenin önünde bir sorun kabul ettiği “Ulus Devletleri” ve onların ordularını sınırlama fikri karşısında Atatürk;

  Orduların sınırlanmasından veya büsbütün kaldırılmasından söz ediliyor. Bunu işitirsiniz ve hep işiteceksiniz. Bu çok insanlıksever bir düşüncedir. Bu düşüncenin uygulandığını görmek gerçekten arzu edilir; ancak mümkün değildir. Bu olasılık hep parlak bir ideal olarak kalacaktır.”

  Bu düşünceleri bir kitapta toplayan Atatürk, günümüzden 91 yıl önce bu uyarıyı yapma, hatırlatma ve aynı zamanda yazı diline döküp, kalıcı hale getirme iradesi, ülkesine, vatandaşına verdiği değerin önemidir.

   Bugüne gelecek olursak, dünyayı yönetmeye kalkan Federal bir güç olan ABD’nin insanlığa sunduğu miraslara, sıradan, basitçe baktığınızda bile korkunç gerçekleri görürsünüz; her daim savaş ekonomisi ve böl, parçala, küçült ve kendine bağlı kıl…

   Güç böyle bir sarhoşluk, şaşkınlık ve taşkınlık da oluşturuyor. Çevremizde de kişisel manada güç sarhoşluğuna, kargaşasına düşmüş yüzlerce, binlerce insan görmemiz mümkün. Görünen o ki, bu doğal dönüşüm, durdurulamaz evrimsel ve sosyolojik dönüşüm; her daim güçler dengesinin enerjilerinin birbiriyle dalaşmalarına, anlaşmalarına ve zaman zaman geri çekilip, vakit kazanmalarıyla sonuçlanan ayrı bir satranç oyunu…

  Bu sınama, dalaşma ve savaş oyunlarında kim bilir kaç millet yok olup gitti. Bugün, Sümer’lerden kalan tabletler olmasaydı onlardan haberimiz bile olmayacaktı. Hititlerin heykelleri, yerleşim yerleri, Mısırlıların yazı dillerini, taşa, mermere kazıyıp geleceğe iletmeleri; hepsi ayrı bir güç dengesinin sunumu, sahne şöleni değil midir?

  Tekrar, İngiliz arkeolog Howard Carter’in yıllarca mücadele edip de ulaştığı zafere dönmek istiyorum. Yapmış olduğu büyük keşif tüm her yerde yankılandı. Çocuk kral Tutankhamu’nun mezarını; el değmemiş halde bulması ve tüm dünyada bir simge haline gelmiş Ölüm Maskesi’yle yüzleşmesini gösteren belgeseli izledim.

  Tutankhamu’nun mezarında binlerce nesne vardı; diğer yaşamda kullanılmak üzere. Ama en muhteşemleri som altından yapılmış 10 kg ağırlılığındaki maskeydi. İhtişamı, zarafeti, işçiliği göz kamaştırıyordu. Bu mezarı kim bulursa bulsun tarihe geçeceği, dünyaca ünlü olacağı bellidir. Çünkü bu da bir güç keşfi, tanıtımı ve AYRICALIĞI değil midir?

   El değmemiş olana dokunmak, en pahalı, en değerli ve en zarif eşyaları keşfetme başarısı: İsmini, som altından olan maske gibi ALTIN haline dönüştürmek; belki de güç dengesi içerisinde en ZARARSIZ, tam tersine geçmiş ile gün ve gelecek adına çok faydalı bir iştir de…

  Tutankhamu’nun mezarı açıldığında, paha biçilmez nesneler ve çocuk kral görüntülenip, kayıt altına alınırken İngiliz arkeolog Carter, som altından maskenin üzerine kralın öldüğü yıl bırakılan çiçeklerden oluşmuş çelenge gözü takılıyor. Bütün zenginliğin yanında, sıradan, basit çiçeklerden oluşmuş bu çelenk; keşfinin zirvesinde, zaferini kutlarken, başka bir hüzün âlemine taşıyordu Carter’ı!Neredeyse 3500 yıl önce yaşamış, soluk almış, ordulara, halkının, sosyal kültürel yaşamına yön vermek istemiş “çocuk kral”ın insanın mumyasının yanında bırakılmış olan 3300 yıllık çiçekler; sanki o zamana açılan bir kapının çağrısını yapmakta.İnsan denen canlının gücünün sınırlarını çizmekte ve hatırlatmaktaydı 3300 yıllık kurumuş mumya çiçekler…

  Ve evrimin, kaçınılmaz bir kader gibi başımıza diktiği gücün en korkuncu-zalimi; ölümsüz bir iştah ile her daim elde etme yarışında KAZANMA hırsı içinde olan krallar, imparatorlar…

  Bütün bu vahşetlerin oluşumunda, işçilerin, çiftçilerin, sanatçıların, zanaatkârların, öğretmenlerin, doktorların, mimarların, mühendislerin, avukatların doğrudan doğruya hiçbir kabahati, günahı ve kusuru yoktur sessiz kalmalarından başka…

  Sonuç, birbirine bağlı ve değer veren milletin, güçlü ordusu, polisi, jandarması olmazsa olmazıdır… İyinin, zarafetin, bilimin, sanatın, sosyal hayatın, inançların da en değerli koruyucusu güçler dengesidir. Gücü saf kötülüğüyle anmak yerine, doğma, oluşum sebepleriyle, tarihçilerin insanlığa düştükleri dipnotlarla anlamak, anlaşılır kılmak, aynı zamanda bütün milletlere bir armağan bırakmak değil midir?

    Sanırım, bu büyük sahnede, gerçek manadaki yönetici doğanın kendisidir. İnsanın saldırı ve vahşetinden nasibini alan doğa, belki bunu da ayrı bir yem olarak sunuyordur gaddarlıkta sınır tanımaz güç sahipleri; güç karşısında için için yanıp duran biz insancıklara…

 Güven SERİN 

 

 


8 Eylül 2021 Çarşamba

NİÇİN HEP ACI ŞEYLER YAZAYIM?

 

İNTERNET

                                      NİÇİN HEP ACI ŞEYLER YAZAYIM?

 

   Sabahattin Ali vahşice öldürülmeden önce yazmış olduğu öykülerden birisi “ Bahtiyar Köpek” isimli öyküsüdür. Öyküsüne başlarken pembe düşlere dalmış dostlarını da göz önünde bulundurarak şöyle söylüyor;

  “ Niçin hep acı şeyler yazayım? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar.”

 Rumen kökenli, Fransız yazar ve filozof Emil Cioran neredeyse tüm yaşamını kitaplara adamış. Geldiği noktada ölümünden beş yıl önce da yazmaya, okumaya son vermiş. Bunu da şu gerçekliğin hissedişiyle açıklıyor;

  “ Tükenmişlik duygusunu hissettim… Evrene verip veriştirmekten bıktım… Çok okudum. Bu bir çeşit firar gibiydi…”

  Sabahattin Ali ise henüz yazmanın altın çağlarındaydı. Onun firarı canını kurtarmak için Bulgaristan üzerinden yurt dışına çıkmak-kaçmaktı. Bilmiyordu, çok yazanı ve terazisi hassas olanın dağıtacağı adaletin başına iş açacağını. Sadece başına iş açmak mı, başı ezilerek öldürüldü…

  Ülkemizdeki vahşetlerin hep bir karanlık yüzü vardır. Onlarca-sının katili, katillerine bu korkunç cinayetleri ihale edenler bir türlü yüce adaletin karşısına çıkartılamadı…

   Düşünürünü, sanatçısını, gazetecisini, yazarını ölüme terk eden bir hükümet, diğer milletler karşısında sonsuza kadar yaralı bir yan-vicdan taşımayı da kabul etmiş demektir…

  Emil Cioran;  “ Küçük bir kültürün içinde doğmuş bir insanın gururu her zaman yaralıdır.” Sözlerindeki ifadeyi, kendi sanatçısını, düşünürünü koruyamayan hükümetler içinde, onların etkisi altında kalmış olan adalet için de söyleyebiliriz. Eksik kalmış, aydınlatılamamış cinayetler, bizleri ve bizlerden sonra gelenleri yaralı bırakmış ve bırakacaktır…

 Daha otuzlu yaşlarda durmadan yazıyor Sabahattin Ali. Kırklı yaşların henüz başında ise yazgısı, başı ezilmesiyle yazarlığı son buluyor. Sanırım, böyle bir şey; küllerinden doğmak…

 Bu söz, antik kentler ve geride bıraktıkları eserleriyle birlikte, tekrar tekrar gün yüzüne çıkartılan medeniyetlerin geride bıraktıkları için geçerli görünse de, gerçek manada sanatçı erdemine ulaşmış, sanatın en hakiki besini olan evrenin ölümsüz iksirini içmiş insanlar için, Sabahattin Ali için, Emil Cioran için de geçerlidir…

  O yüzden, başını ezdiler, bedenini çürümeye terk ettiler, adını silmek istediler ama bir türlü başarı sağlanamadı; başaramadılar... Neredeyse seksen yıldır kitapları en çok satan, okunan bir yazar; oysa henüz kırk bir yaşında ezilmişti başı; o vakitler bir ıssızlığın içinde, kalleş, hoyrat bir elin sımsıkı tuttuğu kudurmuş bir kaya, sopa ile öldürülmüştü…

  Emil Cioran gibi bıkmamıştı yazmaya ve okumaya. Gezmeye, ailesi ile eğlenmeye ise hiç bıkmayacak bir heyecan duyuyor, daha fazla insan, yöre tanımak ve daha fazla öyküyü, edebi dünyamıza pınar tadında suları olan ırmaklar taşımak istiyordu…

 Bahtiyar Köpek isimli öyküsünde yufka yürekli dostlarından, insanlardan söz ediyor. Ona;

 “ Hep acı şeyler yazıyorsun, artık tatlı, pembe şeyler yaz!” diyen dostlarına şu hatırlatmayı yapıyor; belki de tüm insanlığa yapılan bir uyarı, muhteşem bir kalk borusu çalıyor hiç durmadan;

  “ Hep acılardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir karış toprak, bir bakraç su için birbirini öldürenlerden, doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan mı söz edeceksin? Yazacak, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yazılarında bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen bahtiyar insan yok mu?”

  Yazar, yufka yürekli, pembe düşleri olan dostlarını düşünmüş olacak ki, o da onlara kıyamamış; Bahtiyar Köpek isimli öyküsünü yazmış. Eti, sütü, vitamini, minerali, şampuanı ayrı ayrı ve özel bakıcıları olan bahtiyar köpek; ne çok mutluymuş; üstelik de gönlü kederli değil, benzi de soluk hiç değil…

  Seksen yıl sonra gelinen noktada aynı öyküler bize bir şey fısıldamaktan öte adeta haykırıyorsa; hak arayanlar sona ermemiş, adalet saraylarının büyüklüğü, sayısı azalmamış, hapishaneler hızla görkemli hale geliyorsa, ne söyleyebiliriz ki, başka bahtiyar köpekleri, kedilerin öyküsün anlatmaktan başka…

Güven SERİN  

  


30 Ağustos 2021 Pazartesi

BÜYÜK TAARRUZA TANIKLIK EDEN SANATÇI

 


Ethem Tem

                           BÜYÜK TAARRUZA TANIKLIK EDEN SANATÇI

                                  

     Batılı, uygar bilinen milletlerin yayılımcı politikaları, Birinci Dünya Savaşından sonra da hız kaybetmeden devam etmiş, en sonunda bir avuç yere kıstırılmış Türkleri canından bezdirecek hale getirmiş, en değerli şehirlerde İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan bayrakları asılmıştı.

  Sanmışlardı ki bin yıldır söylenen türkü susacak, yerini ağıtlara bırakacak… Verilen Milli Mücadele'nin yedek subayıdır Etem Tem. Aynı zamanda tek fotoğraf makinesi olan kişiydi. Görevi, bir milletin yazgısını değiştirecek olan olayı; KURTULUŞ Savaşını belgelemektir.

   Etem Tem işini o kadar çok seviyor ve yapıyordu ki, onun çektiği o fotoğraflar, bir belge olmaktan çok öte taşındı. Hele bir tanesi var ki, ona Kurtuluş Savaşının Abidesi dendi…

   Roman, öykü, şiir, resim, heykel, müzik; hepsi insana ait olan düşünceyi, yeteneği, gayreti, sezgiyi anlatır. Etmem Tem’in o gün, Kocatepe’de çektiği fotoğraf ise bir Milletin esaret ile özgürlük arasında kalan anını anlatıyordu. Zamanı durduran, mitlere uzanan ve gizemli bir vücuda bürünen fotoğraf; Mustafa Kemal Atatürk’ün Kocatepe’deki tarihsel duruşu; deri çizmeleri, uzun parmakları ağzında Büyük Taarruz sırasındaki ölüm-kalım mücadelesine yürüme anı…

   Büyük Taarruz kaybedilseydi sadece Mustafa Kemal Atatürk kaybetmeyecek, Orta Asya’dan Anadolu’ya, Rumeli’ye gelmiş, buraları Vatan bellemiş koca bir Millet kaybet edecekti… 

   Çabuk unutan milletimizi, çektiği fotoğraflarla hep uyanık tutmaya çalışan bir asker, insandır Etem Tem… İyi bir fotoğraf kendi zamanının tanıklığını yaptığı gibi, zamanlar ötesine de öyküler taşır. Geçmiş ile bağ kurup, geçmişi ölü olmaktan kurtarır şimdiki zamana taşır… Kurtuluş Destanına en iyi tanıklık eden fotoğraftır Etem Tem’in çektiği o muhteşem anın fotoğrafı…

  Şairi; Nazım’ı da etkileyen şey bu değil midir; gecenin içinden süzülen bir ordu-Millet, karanlığa esir düşürülmeye çalışılırken, şafağa hürriyetini de eline alarak çıkmıştır. Akdeniz'e kadar sürülecek düşman ve savaşın edebi tarafı Nazım tarafından şöyle anlatılır;

  Büyük Taarruz

Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu

Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki

Şayak kalpaklı adam

Nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden

Güzel, rahat günlere inanıyordu

Ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,

Birden bire beş adam sağında onu gördü.

Paşalar onun arkasındaydılar.

O, saati sordu.

Paşalar ‘ üç ‘ dediler.

Sarışın bir kurda benziyordu.

Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.

Yürüdü uçurumun kenarına kadar,

Eğildi durdu.

Bıraksalar,

İnce uzun bacakları üzerinde yaylanarak

Ve karanlık akan bir yıldız gibi kayarak

Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı…”

 Zoraki Millet olmuş ülkelerde, geçmiş ile gelecek arasında bağ kurmak için bir sürü olay kurgusal bir anlatımla, adeta mitleştirilir. Ya bizim geçmişimiz? Bırakın birkaç bin yıl öteyi! Sadece YÜZ yıl geriye uzanıp Kocatepe’ye gitsek-varsak ve o anın havasını ciğerlerimize taşısak; ne olurdu?

   Sadece haritalar üzerinde paylaşılmış bir ülke değildi yüz yıl önceki Türkiye. İstanbul, İzmir ve daha birçok şehir işgal edilmişti. Her şey; düşmanın lehine görünüyordu. Tam olarak da bu anı anlamalıyız! Her şey bitti sanılırken KURTULUŞ nasıl ve ne şekilde olmuştu?

  Osmanlı askeri, insanı, yöneticileri birçok yerde mağlup olmuştu. Kaybetmişlerdi. Ordu ve insanlar; yorgun, bıkkın ve yaralıydılar. Acılar kim bilir kaç kez kabuk bağlamıştı…

  Etem Tem’in çektiği o fotoğraf tam manasıyla Nazım’ın şiirini de, bizlerin kurtuluşunu ve ne kadar kolay unuttuğumuzu da anlatmıyor mu? Böyle değerli anılar-şanlı hatıralar kaç Millet’in geçmişinde, öykülerinde vardır ki?

  Etem Tem, o günün fotoğraflarını Mustafa Kemal Atatürk’e gösterdiği zaman, özellikle Kocatepe’deki fotoğrafı gören atamız; - Aferin çocuk. Aman bu fotoğrafları iyi muhafaza et. Daha İzmir’e gideceğiz…

 Güven SERİN 



27 Ağustos 2021 Cuma

YORGUN,BİTKİN SÖZCÜKLER

 


İnternet

                                      YORGUN, BİTKİN, VİRAN SÖZCÜKLER

                                  

                   ( Dolayısıyla Düşünmeyi Reddediyorum!)

    İnsanlar insandan kaçmaya başladı. Bir parça kendi niteliğini arttırıp da yaşamını kaliteli bir yere oturtmaya çalışanların kaçışı daha da hızlanmışa benziyor. Çünkü neredeyse yoklar…

   İki tanıdığın veya daha fazla insanın birbirini görür görmez; “ Nasılsın? (Bildik ve beklenen cevap)-İyiyim! Ya sen?” Hemencecik ayaküstü sohbette bile, sağlığı, maddiyatı, konu-komşuyu yoklayıp kendimize bir parça “ Teselli malzemesi” toplama telaşı…

  Bu tür hal-hatır sormaları, kendi saflığı içerisinde, muazzam bir samimiyet hissiyatı içinde yapanlara sözüm yoktur… Onların sorularına “Can kurban” dersek, pek yerinde olur. Görünen köy nasıl kılavuz istemiyorsa; bitkinlik, baygınlık, çirkinlik, yozluk veren soru sözcükleri, merakları da öyle; daha başlamadan bitiriyor sürecek olan değerli buluşmanın samimiyetini.

  Dikkat ederseniz çevremizde bu tür konuşmalar sürüsüyle var. Hemencecik merak edilen sağlık! Sosyal ve psikolojik durumumuz! Soran kişinin sanki o an size yardıma hazırmış gibi görünen sahte ciddiyeti; korkunç bir trajedinin başlama anı gibi; ne konuşulsa para etmeyecek; çünkü sorular ve cevaplar; ruhsal, zihinsel, maneviyattan, vicdandan, olgunlaşmadan çok uzak…

   Bu tür seslenişleri, diyalogları her gün hemen hemen her yerde dinliyorum. Sözcükler fazlasıyla yorgun, bitkin ve viran… Sanki ömürlerini çoktan doldurmuşlar. Aslında hiç de öyle değiller; yenilenmeye, beklemeye, demlenmeye, mayalanmaya ihtiyaçları var; o kadar…

  Sanırsınız ki sadece diplomalar onaracak sözcükleri.Onlar kaldıracak ayağa,binlerce yıllık seslenişlerin mucizevi anlamlarını.Hiç de öyle olmuyor maalesef...Bu problemi,yaşadığımız bu muazzam kaybı; ne diplomalılar ne de diplomasızlar çözeceğe benziyor…

  Telaş kaçma ve saklanma üzerine olunca, durumu idare edip; suya sabuna dokunmayıp, ne şişin ne de kebabın yanmasını istemiyorsak, ortaya beklenen o mucize; sözcüklerin kraliçesi; samimiyet, kültürel birliktelik doğmuyor…

  Sadece sözcükler viran, sadece sözler yorgun ve bitkin olsa çok iyi. Sinsilik de kol geziyor, viran, çaresiz sözcüklerin yanı başında.

  Geçtiğimiz yüz yıl içerisinde bir yazar-düşünür belki de o yüzden haykırıyordur;

“ Zincirlerim çirkinlik, üzüntü, sefillik, yaşlılık ve ölümdür. Hangi devrim beni bundan kurtarabilir?”

  Yenilenmiş bu sözcüklerin menziline bir bakar mısınız? Uçsuz bucaksıza giderken dünyaya da öylesine uğramış, biz dünyalıları kendine getirmek için öylesine olmayan bir SESLENİŞ; yüce bir çağrı sanki…

  Oysa büyük burukluk, kısırlık, küskünlük, viranlık taşıyan sözcükler ve onların geldikleri yerler; köyler, kasabalar, şehirler de buruk, bitkin ve viran şimdi… Kütüphaneleri doldurmak lüks ama kızdığımız, öfkelendiğimiz insanlara bedel ödetmek, pusuya yatmak, şantaj; sanki bu viranlığın içine hapsolmuş…

   Bir silkine bilsek, kırgınlıkları, kızgınlıkları ve öfkeleri; sosyoloji, psikoloji ve fizyoloji biliminin kenarcığından geçerek değerlendirsek; ne çok şey değişirdi sözcüklerin diri ve heyecanlı olmaları üzerine…

  Tiyatro yazarı Eugene Ionesco ile yapılan bir söyleyişi sanatçının felsefesini tüp çıplaklığı içinde not düşüyor insanlık mirası denen kütüphaneye;

  “ Konuşuyoruz, giyiniyoruz, makineler üretiyoruz. Bunun nasıl mümkün olduğunu anlamıyorum. Yani, tahammül edemediğim şey; cehalet… Hiç tahammül edemediğim şey ise; âlimlerin daha da karmaşık cehaletleri… Cehalete mahkûmum…”

Güven SERİN  

 

 

 

 

  


26 Ağustos 2021 Perşembe

BALIKESİR HAVRAN BÜYÜKDERELİ KARA HASAN

 


Kamera; Güven


                                    HAVRAN BÜYÜKDERELİ KARA HASAN

       Yiğit lakabıyla anılır derler ya, Havranlı Kara Hasan’la daha yeni tanıştım. Bez bir çanta sol elinde, içinde yedi sekiz kilo zeytinyağı ve birkaç kilo zeytinyağı sabunu; “ Zeytinyağcı geldi” diye seslenen naif sesiyle girdi yaşlı çamların altında oturduğumuz çay bahçesine.

  İlk hali gibi son hali de gözü tok insanlardan birisiydi. Buyur etmeden buyurmayacak olan, her üretici gibi bir parça nazik bir mahcubiyet içinde, dişlerini yaptıracağı nedeniyle ağzında tek bir dişi olmadan usulca sokuldu buyur ettiğimiz masaya.

  Önce cigarasını çıkardı masaya. Misafir olduğunu unutup “ Merhaba-yın akadeş “ diyerek ikram etti içmediğimiz sigara paketinden. Çay teklifimizi nazikçe bir kenara bıraktı. Nelerin var dediğimizde masaya koyduğu bir ve iki kiloluk zeytinyağlarını tanıttı. Bir de beş kiloluk soğuk sıkım dediği diğer zeytin yağını tüccar kurnazlığı içinde değil, üretici samimiyeti içinde anlatı.

  Dinledikçe Havranlı Hasan'ı; sonradan yaşını da öğrendik; daha elli dokuzunda olmasına rağmen, lakabını aldığı kara yüzündeki çocuk halde sadece çocuksu bir bakış değil, insanlığın temel kanunu olan şey; kendini evlatlarına adamış bir insan taşıyordu.

  Çarçabuk saydı üç çocuğu olduğunu. Gezgin arıcı olduğunu, bal ve zeytinyağı konusunda ne bilgisi, hüneri varsa, hiç sakınmadan hepsini döküverdi yaşlı çamların altında bulunan masaya. Tıpkı kendi zeytinlerinden yağ ve sabuh haline getirdiği ürünlerini koyduğu gibi masaya bıraktı bildikleri, hiç gocunmadan, çekinmeden…

   Dişlerinin tamamını çektirmiş. Yeni diş yaptırmak için anlaşma yapmış Balıkesirli dişçi ile. Dostları tavsiye etmiş. İyi de pazarlık yapmış, pazarlık yapmanın saf gülüşü; kara yüzünde sonbahar esintisi, kırlara yayılan güz kokuları gibiydi…

   Karısı ve küçük çocuğuyla birlikte Marmaraereğlisi yakınlarında bir tarlaya koyduğu arılarıyla kırk gündür buradaymışlar. Karşı kıyıdan bu kıyıya arıları, kısacası geçimleri olan bal için geliyorlarmış. Çiçek balını yeni süzmüşler-sağmışlar.

  Yeni ürünü olan çiçek ballarını da satmış. Bunca emeğin, üç kişilik iş gücünün muhasebesini düşünmeden memnun… Kurmuş oldukları kooperatifin iyi iş çıkardığını, onlar için soğuk hava deposu yaptırdığını, sattığı ürünleri karşılığı çeklerini cebine koyduğunu, alın teriyle iş çıkaran mutlu insanların neşesi içinde anlattı.

 Buradan Koru Dağlarına çam balı için gidecekler birkaç gün sonra. Balıkesir Havran Büyükdere Köyü’nün büyük çoğunluğunun arıcılık yaptığını Havran Büyükdereli Kara Hasan’dan öğrendim. Zeytinleri bu yıl pek verim vermemiş. Geçen yılın yarısını bile alamayacaklarını da Kara Hasan’ın sözlerinden öğrendik…

  Masamıza oturduğundan itibaren esen samimiyet karşısında şaşırdım kaldım. Üretin insanların tokluğunu ne çabuk unutmuşum…

    Onların, özgün gülümsemelerini, terlerinin kötü kokmadığı gibi; nektar, buğday, çavdar, çimen, toprak, kekik koktuğunu hepten unutmuş gitmişim…

  Böyledir şehir-kent olmayan şehirde yaşayan insan halleri. Ne şehirli önceliği, özelliği ve özgünlüğü oluşur, ne de gelmiş olduğu köyün, kasabanın kokusu kalır geriye…

   Nasıl derler: İki arada bir derede; kararsız, gururlu, komik bir gösteriş içerisinde, beton, çelik ve karbondioksit gazları içinde yaşayan insancıklar demeti; kokmayan, bulaşmayan, yörüngesinden ebediyen çıkmış bir gök taşı misali…

  Havran Büyükdere Köyü’nden di Kara Hasan. Asıl işi öteden beri arıcılık ve zeytincilik; babasından-atalarından gördüğü gibi; cömert, göçebe, yerleşik, gezgin ve her şeyden önce; tabiat kokan bir kara yüz; içinde büsbütün unuttuğumuz, kaybettiğimiz insanlar vardı…

Güven SERİN 

 

 

 

 

 

 




20 Ağustos 2021 Cuma

HATIRLANMAK İSTER İNSAN

 


İnternet


                                         HATIRLANMAK İSTER İNSAN!

 

                                             ( Kasap Celal De Öyle…)

      Bazı insanlar için yaşam sadece kazanmak üzerine kurulu bir düzen, sonsuza uzanan bir köprü gibi görünürken, bazıları; yaşama hakkını yaşama ve yaşatma sanatına dönüştürür… Fakat her bir şahıs-kişi bir şekilde anılmak, yaşatılmak, kalıcı izler de bırakmak ister; kendi kabiliyeti, hatta yetmezliği, kimsesizliği içinde…

   Bana en ilginç gelenler ise, yaşam sahnesini her daim pazarlık konusu yapanlar. Yaptıkları işe büyük kavramlar yükleyip, en büyük alkışı ve kazancı bekleyenler. Hele bir de isimlerinin önünde “sanatçı” ,”aydın” sıfatları varsa daha da komik duruma düşerler.

   Bir zamanlar kendilerini sanatçı görüp sanata yakın uğraş içinde olan iki kişiyle konuşuyorduk. Yeterince anlaşılmamaktan, kazanamamaktan, ünlü olmadıklarından yakınıyorlardı.

   Onlara bildik bir sözü söyledim; “ İyi sanat, eninde sonunda kendi başının çaresine bakar.” Dememin vereceği etkiyi düşündüm. Beklediğim gibi olmadığı gibi bana hokkalı bir cevap verdiler;

   “ Ağabey, bize ne bizden sonra gelecek ünden, şandan, anılmadan! Biz yaşarken zengin, ünlü olacağız ki tadına doymayalım!”

   Ne diyeyim? Bu inanç içinde olan insanların yolu açık olsun demekten başka bir şey gelmez elden. Biz bugüne dönelim. Kasap Celal’e kadar uzanalım. Her zamanki gibi Ekrem Bey atölyeme uğradı. Ortak konumuz ve sorumluluğumuz yaşadığımız yere-şehre karşı olan duyarlılığımız. Bir haber için ona sormuş olduğum sorular karşılığında ; “ Hadi gidip yerinde görelim, arabam sahilde” deyince yola koyulduk.

   Tekirdağ Süleymanpaşa Hürriyet Mahallesi ve çevre yolunu gezdik. Okuyucular tarafından ısrarla anlatılan, ilgi bekleyen sorunları yerinde gördük. Fotoğraflayıp konu hakkında detaylı bilgi sahibi oldum. Oradan da Kumbağ’ın yolunu tuttuk. İlk işimiz Esnaf Şükrü’yü ziyaret etmek oldu. Gazetemizin ve duyarlı insanların yardımıyla Gül Bakım Merkezi’ne kaldırılan, acınası halden kurtarılan şehrimizin yıllardır esnaflığın yapmış insanı ziyaret ettik.

   Esnaf Şükrü’nün buraya alınması neredeyse 7–8 ay oldu. Kendini bilmez durumda, iyice bakımsız bir haldeyken şimdi onu görmeye gelecek olanları kapıda bekler halde. Bir çocuk kadar sevinçli, mutlu ve unutkan bir vaziyette gelecek olanları gözlüyor… Kapıdan, ayaküstü konuşmalar sonunda Kumbağ merkezine gittik.

   Liman bölgesi; kayıkların, balıkçıların, yazlıkçı ve yerli halkın bir arada yaşadığı yere geldik. Masaların tamamı doluydu. İğde ağaçları etrafa muhteşem kokular gönderiyordu. Güvercinlerin büyük bölümü karınlarını doyurmuş yere konmuş aylaklık ediyorlardı.

   Bir masada tek bir adam oturuyordu. Çayını içmiş yüzünde maskesi. Ekrem beye, izin isteyip şu beyefendinin yanına oturalım, dedikten sonra izin isteyince; “ tabi, buyurun” diyen tok ve kararlı bir ses.

   Masadaki oturan kişi bize yabancı olduğu gibi biz de ona yabancıydık. Üstelik yıllardır bu limana gelir güvercinler gibi kimi aylaklık eder, kimi tanıdıklarımla sohbetler ederim. Daha önce hiç görmediğim adam, meğer on beş yıldan beri özellikle yazları Kumbağ’da oturan emekli bir küçük esnaf; kasap-mış.

  Çaylar söylenip sohbet için ilk adımlar atılınca, bize yabancı olan adamın yüzündeki maske inince, yuvarlak, esmer, bıyıklı, ürkek bir insan tanıdım. Çok kısa süreliğine ürkekliğinin nedenini araştırdım kendimce. Bölgeler arası suçlamalar, kuşkulardı bu ürkekliğin sebebi. Bir de bizim yabancı oluşumuz…

   Yarım saat sora Kasap Celal ile öteden beri tanışan insanlara dönüştük. Bir torunu olduğunla kalmayıp, kaç yıl kasaplığı yaptığından tutun da kızı ve oğlunun ne iş yaptığına kadar birçok özel konuların dinleyeni de olduk.

  Birkaç ay önce kalp krizi geçirmiş Kasap Celal. Bir parça ürkekliği de ondan sayıla-bilinir. Ölmeyip, yaşadığı sevinci, bunca ölenlerin yanında şimdilik görmüş olduğu tedavinin ürkekliği, sevinci gizlemesinden, belki de nazır değecek oluşu korkusundan da…

   Bir çırpıda dinledim Kasap Celal’i. Ömrü İstanbul’da geçmiş. Daha on yaşında ticaretin, esnaflığın içerisinde bulmuş kendini. İyi çalışmış, iyi kazanmış ve tutmuş bir insan. Bildik manada herkesin “ aferin adama, çalışmış, kazanmış ve tutmuş; ne mutlu ona!” diyeceği bir insan…

   Ama asıl konu onun kasaplık mesleğine geçince anlatmaktan öte sohbeti adeta yaşıyordu. Bir kuzuyu, bir koyunu, bir danayı nasıl kestiğinden, dinlendirip birkaç gün sonra o hayvanın özel bıçaklar yardımıyla nasıl işlendiği, hazırlandığını dinlerken, azcık kasaplığa ilgim olsaydı hemen bu işe merak sarar, peşinde koşardım.

   Kalp krizi geçirme anına, ambülans gelip özel hastaneye gidiş zamanına geldiğimizde ayrı bir anlatı içine girdi. Yuvarlak, esmer yüzündeki çocuksu tarafı daha ciddileşti. Doktorların anjiyo yaparken ne düşündüğünü seslendirdi, birçok insanın dünya sahnesinde yapmış olduğu seslenişler benzeri;

   “ O an, doktorlar bana müdahale edip, tedavimi yaparken şu sözleri söyledim kendime; Heyy Kasap Celal! Geldin gidiyorsun! Şimdi ölsen, seni gömdükten sonra kimse hatırlamaz bile! Evin 900: Bin, işyerin: 900 Bin, araban pahalı, birikimin var; ama ölüm de yanı başında; şu an ölsen kim hatırlar seni?” 

   Doktorların kontrolünde yarı baygın halde ölümü böyle seslendirmiş Kasap Celal. Bir yerde herkesin kalbinde, genlerinde olan, belki de insan olmaya dönüşen evrimin bize hediye ettiği en gerçekçi şey; hafıza ve hatırlanma isteği…

   Ülkemizin kurucusu, hürriyetimizin geri kazanılmasında en büyük emeği olan o koca komutan; Mustafa Kemal’in en zarif, en basit isteklerinden birisi değil miydi; “ Beni hatırlayınız!” dileği…

   Velhasıl dostlar; hatırlanmak, anılacağını bilmek değerli bir şey. Yaşarken, yaşatma bilinci, yaşadığımız yerlere “YAŞAM” katma becerisidir hatırlanacak oluşumuzun müjdesi…

Güven SERİN 

17 Ağustos 2021 Salı

ERBABI YAPARSA?

 


internet
                                                

                                                    ERBABI YAPARSA!

 

                                ( Eh, erbaptır, dedik, verdik dizginleri eline… )

    Yazımın başlığı argo dünyası içinde yüzenleri için hemen akla gelen sözcükleri hatırlatıyor olabilir; “ Erbabı yaparsa yorgan bile titremez…”

   Demek ki ustalık her alanda önemli bir şey… Atilla İlhan için erbap şu anlama geliyor;

 “ Eh, erbaptır, dedik, verdik dizginleri eline, halt etmişiz. Dolapçının, fırıldakçının biri çıkmaz mı?”

   İşin erbabı olamayanın insanın başına neler getireceğini bilmek istiyorsanız herhangi bir iş için “usta” diye evine çağırdığı,”erbap” diye geçinen insanların geride bıraktığı facia anılarına bir kulak veriniz…

   Atölyeme sıklıkla uğrayan bir tanıdık böyle bir erbap arayışı içerisinde evinin banyosunda yaşanan bir su sorunu için şehrimizdeki çok bilinen, çok iş yapan işyerine gitmiş.Banyosu için gerekli parçaları aldıktan sonra o büyük,o ünlü yerde çalışanlara sormuş;

 “ Sizin burada su ustası-erbabı var mı?” ; “ Olmaz olur mu ağabey” dedikten sonra, Hüseyin ustaya seslenmiş. Hüseyin usta bizim tanıdığın yanına gelmiş. Durumu dinlemiş; arkadaşımızın anlattığı soruna; “ Kolay, şu gün, şu saat hallederiz” dedikten sonra, bizim tanıdık tamir-tadilat için gerekli malzemeyi aldıktan sonra işin erbabı verilmesi nedeniyle sevinerek evine dönmüş.

   Güya erbap diye geçinen su tamircisi söz verdiği günün öğlen vakti bizim tanıdığı aramış;

  “ Abi, çocuğum hastalandı. Ben işe gelemeyeceğim. Ama yerime başka bir erbap-usta yollayacağım.”

   Tanıdık, peki dedikten sonra gelemeyecek olan erbabın yollayacağı diğer erbabı beklemeye başlamış… Bu arada yukarıdaki erbap mazeretine halk dilinde; “ Usta yalanı-erbap yalanı” derler. Nedense bu mazeret hep geçerli olur; “ çocuğum hastalandı.” Hani, eski zamanlarda “ elektrikler yoktu örtmenim, o yüzden çalışamadım” mazereti gibi ünlü bir yalandır vesselam…

   Biz konumuza geri dönelim. Erbap gelemeyince diğer erbap gelmiş. Genç bir erbap; güya! (…) Bizim tanıdığın içine bir şüphe düşmüş. Yapılacak iş epey titizlik isteyen su işi. Bir yanlışlık nelere yol açmaz?

   Tanıdığın gençlere olan güveni, inancı ağır basmış. Banyoda yapılacak olan işi göstermiş. Genç erbap, İngiliz anahtarını tutuşundan, çözeceği vidalara olan yabancılığından bu işe uygun olmadığın işin başında belli etse de, bizim tanıdık yiğitliğe el sürdürmemeye, laf söyletmemeye karar vermiş…

   Genç erbap uğraşmış, didinmiş, büzülmüş, sıkılmış bir türlü iş olmuyor. Mazereti ise alınan malzemenin tam ayarda olmadığını söyleyerek o günü kapatmış. Tamam, demiş tanıdık; yarın sizin işyerine gelir, senin önerdiğin malzemeyi alırız. Yarın akşama bu işi çözeriz.

  Bir gün sonra, genç erbabın istediği malzeme alınmış. Akşam vakti diğer gecenin senaryoları bir bir yaşanmış. Genç erbap, yine işi çözememiş. Çözememeyi bırakın; duvardan gelen ana borudaki saplamayı da kırmış.

   “Erbap olmayınca yorgan da oynar, komşular da duyar,”Halk söylemini bir kenara bırakalım nazikçe. Genç erbabın sıkılması, utanması ve mahcubiyeti karşısında bizim tanıdık, yine yiğitlik yapıp;

   “ Üzülme be kardeşim; böyle böyle pişeceksin sen.”

   Fakat genç erbap, tam erbap olmasa bile karakteri sağlam.”Bu işi ben üstüme alıyorum. Kabahat benim ağabey. Ben sana başka usta bulacağım ve bütün masrafı üstleneceğim.” Diyerek, birkaç gün geciken, bir gün suların akmamasına sebep olan, bir işin erbabı olmazsa, evin bile yıkılacağı iş, sosyolojik bir deneye dönüşmüş.

  Sonu ise tıpkı Şekspir’in oyunu olan; “ Sonu nasıl biterse bitsin, yeter ki iyi bitsin!” felsefesiyle bitmiş. Geriye kalan şey; erbap olan insanlar her alanda olması şart. Ülkemizin yönetimine sahip her alanda, erbap kişiler bu zengin, bu kadim ülkeyi nasıl uçurmazlar?

  Yaşadığımız bir sürü aksaklık, dünya ülkeleri arasında ah geliştik ah gelişeceğiz kaygıları ve bir türlü bitmeyen dış mihrak saldırıları her daim her alanda erbap denen o büyük meziyete uzak kalışımızdan kaynaklanmıyor mu acaba?

   Selimiye, Süleymaniye, Şehzadebaşı, camilerine bakınca ne görüyorsak; işin erbabına verilecek her yapıt-görev-sorumluluk; bir eser olarak görünecek, yükselecektir bu toprakların bitmeyen, dinmeyen çileleri içinde yaşayan insanlarımıza…

Güven SERİN  



6 Ağustos 2021 Cuma

KİRLENME KORKUSU GEÇERSE

 

İNTERNET


                

                 

                                      KİRLENME KORKUSU GEÇERSE!

  

   Çocukluğumdan kalan bir anı; antik kentlerin, acılarından, sızılarından, kanlarından, kirlerinden arınmış hali gibi, öylesine duruyor zihnimde…

   İpsala'nın Çarşamba günü önemlidir. Halk pazarının kurulduğu,22 köyün bir günlüğüne ihtiyaçları için bir araya geldiği büyük eğlencedir çocuk yaşlarındaysanız. Sebzelerin, meyvelerin kokuları kadar pazarcıların bağırışları, seslenişleri de iç içe geçer; markalı her canlı adına…

   Çocuk zamanlarda “Bütçe” nedir bilmiyor insan. Hoş, iktisat okuduğum halde bugün tam olarak bütçe istikrarı yakaladım da diyemem… Gelelim çocukluğumdan kalan anıya. Gün Çarşamba günüydü. İpsala’da kurulan halk pazarına gitmeye karar verdim. Babamdan bir miktar para aldım. Ev için alış-veriş yapacak, çok az kısmı ile Arnavut kültürünü bize kadar taşıyan meşhur pastacıda dondurma yiyecektim; güya!

   Evdeki hesap çarşıya uymadı. Sebze ve meyve almak yerine, savurgan ve haylaz her çocuğun yapacağı şeyi yaptım; bana verilmemiş olan bir işe soyundum. Eski-püskü pantolonlar, gömlekler satan bir seyyar pazarcının yere dökmüş olduğu pantolonlar dikkatimi çekmişti. İstediği fiyat terzilerin dikeceği, dükkânlarda satılanların çok altındaydı. Fakat ikinci el eski bir pantolon almak için bana para verilmemişti. Elimdeki para kısıtlıydı. Kahve renkli ve bol bir pantolon gözüme ilişti. Elimdeki paranın neredeyse büyük bir kısmını pantolona verip onu satın aldım. Ev için ise zar-zor birkaç kilo meyve aldıktan sonra eve geri döndüm.

   Bu alışverişin sonunu tam hatırlamıyorum ama babamdan güzel bir azar yedim. Olsun… Bir pantolonum olmuştu ya; gerisi haylaz bir çocuk için olsa olsa bir serüven olur… Pantolon bana büyük, bol gelse bile beni en çok mutlu eden şey; onun kirlenmesinden, yırtılmasından korkmuyordum. Sanki bedavaya almış, sanki ona bir şey olursa ne annemin, ne babamın kızmayacağı bir hürriyet hali yaşadım o bol, büyük kahverengi pantolonu giyince.

   Pantolonu giyer giymez evimize en yakın olan kırlık alana; bayır denen yere gittim. Etraf, sadece baharat kokularıyla şenlenmemişti o günün bol olan insanlar da kırlar-daydı. Buğdaylar çoktan biçilmiş, bostanlar olmuş, ağaçlar meyve vermiş, susamlar biçilip demetler haline getirilmiş, çırakmanlar kurumaya günün ve güneşin altına bırakılmıştı. Tıpkı biz çocuklar gibi; olgunlaşmak için kırlara, güneşin, rüzgârın altına bırakılmıştık…

  Oldukça sağlam, gür,yüksek ve yaşlı bir meşenin yakınında oynayan mahalle arkadaşlarımın yanına geldim.Yüzümdeki sevinç,ayağımdaki kahverengi bol pantolondan ötürüydü.Korkmadan yerlere oturdum.Korkmadan yuvarlandım.Kirlenme korkusu kalkınca ne kadar çok doğaya yakın oluyor insan! Oysa canlı olanın korkusu hep vardır. Bittiği an savunmasız kalır…

   O gün savunmam yoktu giysiler adına. İkinci el aldığım o kahverengi pantolon sanki sihirli bir giysiydi; özgürlüğü vermişti; orası, burası batmadan, kirlenmeden rahatça oynama, etrafı hissetme hürriyeti…

  Tekirdağ’da henüz güneşin sokağa çökmediği serin saatlerde tanık oldum; kirlenme korkusunu yenen genç kızın sokak içinde apartman girişindeki basamaklara, korkusuz oturuşuna. Temizliği, kirliliği bir kenara bırakmış, rahatça oynuyordu akıllı görünen telefonuyla. Aynı anda da konuşuyordu bir başka mesele adına; sanki kırlara çıkmış, kendini tabiata teslim etmiş bir çocuk huzuru içindeydi…

  Aykırı şair Rimbaud ne diyordu dünyaya seslenişinde;

 “ Ben işkence altında şarkı söyleyen ırktanım! Ben! Ben ki her türlü ahlaktan muaf, müneccim ye da melek olduğumu söylerdim, toprağa ayakbastım, arayacağım bir görev, kucaklayacağım kaba bir gerçeklik var.”

 Güven SERİN 

 

 

 


4 Ağustos 2021 Çarşamba

DOĞANIN ÇIĞLIĞI

 

İnternet

                                             DOĞANIN ÇIĞLIĞI-(ÇIĞLIK)

              ( Küçük Bir Çocuğun Sessiz Çığlığı)

 

   Geçtiğimiz ekim ayından beri masamda duran kitaplardan birisidir; Sanatın Kısa Öyküsü isimli çalışma: İçinde kimlerin başyapıtları yok ki? (…)

  Birkaç gün önce çok küçük bir video izledim. Yeni çekilmiş; bir çocuğun doğum günü kutlamasını ailesi paylaşmış… Güzel bir pastanın yanında anneni ve komşuların da yaptıkları börek-çörek ve kurabiyelerle dolu bir masa ve pastanın üzerinde yanan mumları söndürmesi için teşvik edilen beş yaşlarında bir erkek çocuk. Yanında altı yaşlarında ablası olan bir kız çocuğu ve genç anne ile babanın dayanılmaz telaşı… Her iki çocukta da anne babasının telaşından eser yok; hissiyatları donmuş gibi…

   Sanki çocuk bütün olup bitenleri anlamış gibi, kameraya ne bir gülücük veriyor, ne de mumları söndürecek bir nefesi görüyordu kendinde. Tıpkı, Edvard Munch’ün meşhur ismiyle; “ Çığlık” isimli tablosundaki gibiydi çocuk; donmuş, kitlenmiş, doğallığı olmayan bir kutlamaya dâhil olmak, kameraya girmek istemiyor gibi; sessizliğin çığlığı yankılanıyordu.

  Genç anne de, baba da art niyetsiz, nice insanın kapıldığı serüvene kapılmış, onların da paylaşacakları bir video olsun diye inanılmaz heyecanlı ve neredeyse çocuğun yerine üfleyeceklerdi pasta üzerinde yanan mumları. Birkaç ailede konukları vardı bu heyecanlı anın paylaşımı adına.

  Hemen yakınlarında bir başka genç anne ve oğlu, iki üç yaşlarında olmalıydı. Karşılarındaki manzarayı izliyorlardı. Oraya hem dâhil, hem de dâhil değil gibiydiler; yaş günü kutlanan erkek çocuk ve yanındaki ablası gibi, sıra dışı mutluluk tablosunun içine süzülemiyorlardı…

   Niçin acaba?

   Bir parça tahmin yürütsek kime ne zararı olur? Üstelik bu manzaranın duygu yükü o kadar büyüktü ki, orada konuk bulunan genç anne ve onun iki yaşındaki oğlunun özenci, o mutlu tabloya katılmak için mumları üflüyor-muş gibi ağzını, dudaklarını ve yüreğini oynatması; sıradan basit bir kutlamanın ağlama törenine dönüştüğünü söylemek isterim.

   Bir yandan doğum günü kutlanan çocukların heyecansızlığı, bir yandan da oradaki konuk küçük çocuğun; “ Bende buradayım! Beni de fark edin! Bende üflemek istiyorum mumları!” demesini görmeden geçip giden genç anne ve baba…

  Çağımızın akıntısı o kadar büyük ki; kim bilir neleri kaçırıyoruz hemen önümüzden geçip giden yaşam nehrinin içinden… Oysa bize ait olan yaşam; BİRİCİK… Ve hiç kimse vazgeçilmez değil… Kalıcı da değil… Tam olarak, görmediklerimiz de gizlenen bir yaşam, bir heyecan, bir coşku var da niçin göremiyoruz? Bu telaş niye? ( …)

  Genç annenin ve babanın telaşı daha az, deneyimi daha fazla olsaydı, orada bulunan o küçük masum; iki yaşındaki erkek çocuğu da kendi çocukların arasına bir davet edebilseler, bir de onu sarmalaya bilselerdi, yapaylığın o yüce havası kim bilir nasıl dağılır, evrenin nazik ve çocuk çığlıkları duyulurdu…

  Edvard Nunch’in Çığlık ( Doğanın Çığlığı ) isimli tablosu gibi birkaç çalışması olmuş. Dostları ona şu soruyu sormuşlar;

  “ Bu resmi-eseri yaparken neler hissettin?” Sanatçı o günkü ruh âlemini şöyle yorumlamış;

“ Yolda iki arkadaşımla yürüyordum, güneş batıyordu, birden bire gökyüzü kan kırmızısına büründü; kendimi tükenmiş hissettim. Durdum ve yakında bulunan parmaklıklara yaslandım. Arkadaşlar yürümeye devam ettiler. Ben, korku içinde tir tir titreyerek kala kaldım, doğanın içinden geçen sonsuz çığlığı içimde hissettim…”

  Tam da burada şunu söyleyerek yazıma son vermek isterim. Genç anne ve babanın art niyetsiz ve deneyimsiz; sosyoloji ve psikolojiden uzak törenlerini izlerken, mutluluk heyecanı yaşamayan çocukları ve oradaki misafir küçük çocuğun içindeki katılım, paylaşım heyecanını izlerken; Munch’un hissettiği SONSUZ ÇIĞLIĞI hissettim dersem yalan olmaz…

  Yoğrulmanın, dönüşümün, değişimin peşinde koşanların yazgısıdır bu çığlıkları hissetmek; kaçamaz, kaçınılmaz…

 Güven SERİN