NAGİHAN GÖKÇİL: YARIM KALAN HİKÂYE
Bugünlerde sıklıkla kurduğum cümlelerden birisidir; “ En kötüsü, insanın parasal yoksulluğu değil, zihinsel yoksulluğudur.”
İşte bu yüzden, toplumların en büyük yoksulluğu, para yoksulluğu değil; hafıza yoksulluğudur. Çok çabuk unutuyoruz. Neden? Tekrar etmeye, hatırlamaya cesaret edemiyoruz; üşeniyoruz, korkuyoruz…
Bir cenazeye katılıyoruz. Ölümün en saf hali içinde saflığın en doğal hallerini hissetmiş gibi bakarken, birden; daha toprağın kokusu dağılmamışken başka gündemlerin içine düşüyoruz. Bir zamanlar aynı sokakta, caddede selam verdiğimiz, aynı masada çay içtiğimiz, aynı şehrin kaderini ve sevincini paylaştığımız insanlar, sanki hiç yaşamamış gibi çekip gidiyor belleğimizden.
Gerçek manada insan unutulduğunda ölüyor. Bugün yazmak için oturduğum bu satırlar, belki de genç yaşta yarım kalan bir hikâyenin birkaç sayfasını yeniden açma çabasıdır.
Nagihan Gökçil’i tanımadım. Aynı sofraya oturmadık. Aynı mekânı paylaşmadık. Sesini de hiç duymadım. Ama insan denen canlı kendini bile şaşırtan, gizemle dolu olduğu için birini sevip saymak için tanıma ihtiyacı duymaz.
Bazen birkaç fotoğraf, bazen bir dostun anlattıkları, bazen ondan geriye kalan bir film, bir kitap, bir söz… Tanımak ve sevip saymak için gerçekçi ve gönüllü bir başlangıçtır; hiç yaşlanmayacak bir kıpırtı…
Nagihan Hanım’ı seven insanların anlatımından ve fotoğrafına bakınca gözlerinde yaşamaya çalışan yarım kalacak hikâyenin hüznünden tanıdım.
Yaşar Dallı’nın anlattıklarıyla başlayan yolculuk, zamanla benim için sıradan bir yazı hazırlamanın çok ötesine geçti. Nagihan artık aileden birisi oldu. Her anlatılan ayrıntı, her hatıra, her fotoğraf; sanki eksik kalmış bir eserin parçaları gibi yerli yerine oturdu.
Bir fotoğrafında kendi kurduğu lavanta bahçesinin içinde… Mor çiçeklerin içinde rüzgâr saçlarını savuruyor, yüzüne içten bir gülümseme yerleşmiş. Toprağın olduğu, üretimin karşılık bulduğu yerde; bir fotoğrafında ise avucunda dalından yeni koparılmış küçük bir nohut tanesi…
Onun toprakla, ürünle, üretimle buluştuğunu anlatan fotoğraflarına uzun uzun baktım. İnsan emeğini, doğanın üretkenliğini ve marifeti temsil eden bir duruş içindeydi. Hastalığını iyileşme süreçlerini, doğanın yardımıyla başka umutlara taşımış, dönüşümü tamamlamış bir haldeydi.
Nagihan, ölüme yakın olduğu hastalıkla savaştığı zamanlar dönmüştü doğduğu yerin toprağı olan Karacakılavuz’a. Yeni bir başlangıç yapmanın yanında öncü bir irade içinde… Bilgiyi, bilimi kendi vicdanı ve hür iradesiyle buluşturup, belki başka bir buluş yapmak istiyordu; bir daha doğmak, bir daha bir ömür kazanmak…
Genç yaşta ölen insanlar, Nagihan Gökçil gibi hep aynı soruyu sordururlar:
“Daha yapacak ne çok şeyi vardı…” Belki yeni bir proje… Belki yeni bir yolculuk… Belki lavanta tarlalarını çok daha farklı üretme ve pazarlama biçimleri; o büyülü mor renkleri, mor düşlerle buluşturacaktı…
Hayat bunların çok azına izin verdi. Geride ise yarım kalmış bir hikâye… Hissettim şey; yarım kalan hikâyeler, anlatanlar oldukça tamamlanmaya devam ediyor; yaşayan bir öyküye dönüşüyor; ölmüşken Nagihan Gökçil gibi gülümseyen yüzler…
Bugün Nagihan Gökçil’i yeniden anıyorsam, bunun tek nedeni genç yaşta aramızdan ayrılması değildir. Yaşadığı sürece çevresine kattığı iyiliğin, zarafetin, samimiyetin ve üretme, keşfetme heyecanın halen konuşuluyor olmasıdır. İnsan için bundan daha büyük miras olabilir mi?
Lavantaların ömrü birkaç haftalıktır. İnsanın ise biraz daha uzun… Ama samimi bir tebessüm, bazen her ikisinden de çok uzun süre yaşar. Nagihan Gökçil’in fotoğraflarını, çabalarını, duruşunu her hatırlayışımda hep aynı şeyi hissediyorum; onu anmayı, unutmamayı yazı diliyle duyuruyorum.
Nagihan Gökçil’i her yazışımda, her anlatışımda; sanki onu hiç tanımamış birisi gibi değil, onu çok iyi bilen, tanıyan mahalleden, aileden birini anlatır gibi konuşarak, hissederek yazıyorum.
Biz hatırlatmaya, hatırlamaya devam edelim. Çünkü vefa, hafızanın en güzel şarkısıdır…
Güven SERİN




























