26 Ocak 2022 Çarşamba

ALÇAK BAHÇE DUVARI NE ÇOK ŞEY ANLATIYOR

 

Kamera; Güven Moda İstanbul
Kamera; Güven Moda İstanbul

                        ALÇAK BAHÇE DUVARI NE ÇOK ŞEY ANLATIYOR!

 

  2008 yılı, sonbahar günleri olmalıydı Atıfet Sokak’tan geçip içimizin içimize sığmadığı anların yaşandığı vakit Yusuf Kamil Paşa Sokağa gelmiş, efsane sanatçının eviyle buluşma, kavuşma gerçekleştirmiştik…

  Küçük bahçesinin en belirgin yeşil rengi Palmiye ağaçlarınınkiydi. Zakkumlar, sarmaşıklar, bahçeden diğerine atlama hürriyetine sahiptiler. Sanatçının evini, komşu apartmandan ayıran duvarın yüksekliği bazı yerde bir, kimi yerde ise yarım metre kadardı.

  Evin görünüşü, hemen karşısında bulunan All Saints Moda Kilisesi gibi, sımsıcak renk ve mimariden ibaretti. Birisinde ilahi bir arayışın ilahileri, tütsüleri yükselirken gökyüzüne, diğerinde ise şarkıların notaları, melodileri, piyanonun sesiyle taşıyordu bahçelerin yeşilliklerine doğru;

  “ Bana yolun seç diyorlar/Bozuk yolu seçer miyim?/ Eğri eğri, doğru doğru/ Seçemezsen geç diyorlar/Ben yolumdan geçer miyim?/Eğri eğri, doğru doğru/Benim yolum bana doğru/Hiç yolumdan döner miyim?”

  Yüzlerce şarkı sözü doğdu buradaki evin müzik kokan odalarında. Her seslenişinde Barış Manço Moda adresini verip, mektup yazmalarını istedi, ona gönül vermiş gençlere…

  Moda Yusuf Kamil Paşa Sokağa Barış Manço’dan geriye kalan izleri aramaya gitmiştim; gittiğimin amacını tam manasıyla anlamlı hale getirip sofraya koyamadan, farklı zamanlarda birçok kez daha gidip geldim Moda’nın sokak ve caddelerine…

  Aklımda kalan hep o bahçeli ev ve evin yarım metrelik duvarıydı! Niçin? Hiç mi bahçeli ev görmemiştim o vakitlere kadar?

  İstanbul’un birçok semtinde dolaşmış, yalı ve konakların neredeyse üç-dört metrelik bahçe duvarlarından sonra yarım metrelik bahçe duvarları olan evin komşusu olan apartmandan çıkan birisine selam verdim Yusuf Kamil Paşa Sokak köşesinde.

—Barış Manço ile karşılaşır, görüşür müydünüz?

—Elbet, komşumuz olurdu. Her sabah evden çıkarken karşılaşır selamlaşırdık.

  Bahçe duvarlarının yüksek olmayışının ana sebebi bu olmalıydı insanlığı en samimi bir şekilde arayan sanatçı için? Ve sonra, bahçenin hürriyeti geliyordu; rüzgârı, güneşi gönlünce almalıydılar yeşilin kökleri sahipleri olan bitkiler, ağaçlar…

  Yusuf Kamil Paşa Sokak üzerinde apartmanların yanı başında duran sanatçının güneş alan aydınlık eviydi orası. Üzerinde “ Dikkat köpek var!” uyarıları olmayan, duvarları, evin rüzgârını, güneşini ve komşularını kapatmayıp, öldürmeyen bir ev…

  Aynı vakitler eski bir tanıdık ile karşılaştım Moda yakınlarında bir dinlence yerinde. Bilgisi ve görgüsü, denizlerin ötesine uzanıyordu. Evindeki kütüphanenin kitap sayısı çoktan beş, on bini geçmiş, sekiz on kitap da yazmıştı. Ne olmuş geçmişse?

  Anlatayım o zaman. Önce bahçe duvarlarını yükseltmiş evinin, sanatçının tam tersi. Sonra, komşularını, tanıdıklarını, akraba ve arkadaşlarını bir bir ayıklamış hayatından.

  Sonra? Sosyalliğin duvarlarını bahçesinin duvarlarından da yukarı taşımış! O…Bu… Şu… Ona göre herkes; “ Peş para etmez”  bir halde…

  Bir dergide okumuştum; “ Kültür Zehirlenmesi” denen şeyi. Bilgiyi iyi rafine etmez ise insan, karıştırırsa yaşamın diğer alanlarından öte tutar, koparırsa kendisin; zehirlenmeye başlar, diye…

  Görünen o ki, sanatçının evinin duvarlarında büyük bir sır yatıyor. İnsanlık, komşuluk, doğallık sırrı olabilir mi bilemedim…

   Onca öğretiler, zenginlikler önce bahçe duvarlarımızı yükseltiyorsa, bilmem kaç bin kitap okuyup, yüzlerce ülke gezdikten sonra dahi, içimizin acısını, sıkkınlığını ve insana, insanlık yolunda bakışımızı hoşgörüye taşıyamıyorsak; belli ki, beynimiz ve kalbimiz; yüksek duvarlar yüzünden rüzgârı ve güneşi alamadığı gibi komşuların selamını da göremiyordur…

 Güven SERİN 

 




18 Ocak 2022 Salı

YAŞLANMAYA VAKTİM YOK

 

İNTERNET

                                       YAŞLANMAYA VAKTİM YOK

 

  Haldun Dormen’in yeni kitabının ismi; “ Hiç vaktim yok!” felsefesinden beslenen bir dokunuş ve yaşama dair bir seçenek; “ Yaşlanmaya Vaktim Yok”

  Biz ne kadar böyle söylesek de, bir şekilde bedenimiz yaşlılığın izlerini taşımaya, göstermeye başlar. Belki de yaşlanmayan şey; düşünceleri üreten o muhteşem beyin nöronlarımızdır; kim bilir…

  Eski insanlar; “ Dinlenmeye vaktim yok! “ derlerdi. Anlamazdık onları… Ayla Dikmen’in şarkı sözleri benzeriydik özel anlatıcıları anlamama halleri;

“ Anlamazdın, anlamazdın/ Kadere de inanmazdın/ Hani sen acı veren/ Kalpsizlerden, olmazdın?”

  Anlaşılmamak, kendimizi yeterince anlatamamaktan da besleniyor gibi! Nesiller arası kavganın sebebi de bu düşünce olmalı! Haldun Dormen’i tam manasıyla “Dadı” diziyle sevdim. Neredeyse yetmiş yaşlarında rol aldığı bu dizideki oyunculuğu, sanatsal sunumu, sahne sanatları alanındaki ustalığının zirve yapmış haliydi.

  İzmir Devlet Opera ve Bale Elhamra Sahnesi ile tanıştığım zamanlar, çok yakınında bulunan Sahne Tozu Tiyatrosu Haldun Dormen Sahnesi ile de tanışma fırsatım oldu. O gün, bugün her İzmir seyahatim, bu iki sanat merkeziyle bir araya gelip, kendi evrimim için yürümek-yol almak ile devam etmekte…

  Sahne Tozu Tiyatrosu genç bir sanatçı (Çağlar İşgören) tarafından kurulmuş olunsa bile sanat danışmanlığını Haldun Dormen üstlenmiştir. Bu sorumlulukla kendi felsefesine de ne kadar sahip çıkmış olduğunu düşünebiliriz.

  Ne diyor Haldun Taner; “ Çoluk çocuk beni ziyaret eder mi diye kara kara düşünmek yerine, vakit artık çok geç demeden, ideallerin peşinden giderek, yaşam felsefemde ‘hiç vaktim yok’ düşüncesine ulaştım. Bu düşünceyi sahiplendim.”   

   Doksan yaşını geçmiş bir insanın “ Yaşlanmaya Vaktim Yok “ felsefesinin yaşama verdiği önem ve değer, bütün bunların yanında üretmenin akışı, kendi yatağını bulup, enerjisini denizlere, okyanuslara taşıma isteğini de düşünebiliriz…

  Çevremizde bulunan yaşı henüz 50 bile olmayan insanların kırılıp-döküldüğünü, yalnızlığa büründüğünü görünce şaşırmıyorum artık. Neden diyecek olursanız; yaşam, her ne kadar basitlikten besleniyorsa da, sanattan da, bilimden de, tarihten, felsefeden ve bütün bunları bir potada hamur hale getiren hareketten de besleniyor. Kişinin sabit bencilliği, önyargıları ve tembelli de varsa; dökülme, paslanması ve kendi kendini zehirlemesiyle birlikte hız kazanması kadar doğal bir şey olamaz…

  Hareket etmeyi sadece seyahat etme, bir şehirden bir şehre, bir ülkeden diğerine gitme anlamında söylemiyorum. Bedenen hareketin iyi geleceğine dair hiç kimsenin aksi düşüncesi olmasa bile, fikren hareket sağlayamıyorsak, düşüncemiz, düşlerin içinden geçip gerçeklere, gerçeklerden sıkılıp, düşlere yaslanmıyorsa; sıkıntı var demektir.

  Bu yazıyı kaleme alırken eski bir arkadaşımın oğlu telefon açtı; atölyeme beni ziyarete geleceğini söyledi. Bir süre sonra da geldi. Yazıma ara verip onu dinlemeye başladım. Yaşı, birçok insanın “genç” diyeceği yaştaydı. Milyonlarca insanın özlemini duyduğu işi, evi, arabası ve yedek akçeleri de vardı. Ama bütün bunların yanında onun kendi ifadeleriyle bir derdi vardı;

  “ Sıkılıyorum: Yalnızlıktan, hareketsizlikten, işimden başka bir şeyler yapamamaktan ve yeterince sosyal olamamaktan…”

  Belki de bir mucize bekledi benim atölyeme gelerek. Ona tılsımlı bir söz söyleyeceğimin umuduna kapıldı. Ama hiçbiri olmadı. Herkesin yolu ve yolculuğu farklıdır. Özellikle iç sıkıntısını duyanların yaptığı şey; üzerimize bindirilmiş olan safraları atmakla bir ömür geçirmiş insanlar için yaşın-başın ve sıkılmanın bir önemi yoktur. Nedeni ise çok basit; tıpkı sanatçı Haldun Dormen’in düşüncesi hâkimdir; “ Yaşlanmaya, sıkılmaya” vakitleri yoktur…

  Cahil dediğimiz, okumamış “köylü” dediğimiz eski insanların da sıkıntıları yoktu. Daha doğrusu, sıkıntıya ayıracak zamanları olmuyordu. Beş altı çocuk büyütmenin yanında, ihtiyarları bakmak, evin suyu ve aşı, ahırdaki hayvanlarla, tarla, bahçe, konu komşu ile uğraşan insanların kavga etmeye bile zamanı olmazdı…

  Bu yazının-çalışmanın doğum amacı, yola çıkan her yolcunun keşfedeceği şeyi, yazı yaşamım ve orta yaş ömrümün evirilme sürecinde kendi hissiyatımı da dile getirmektir. Sanatçının felsefesine yerden göğe kadar katılmış olmam, kendi felsefemi de yaratmamış olmamdan dolayı değildir. Tam aksine, sanatçının düşünceleriyle yan yana gelen felsefemi de bundan önceki yazılarımda, dostlarım arasında sıklıkla dile getirip, epey şaşırttığım insanda olmadı değil;

  “ Benim kavga edecek, polemiğe girecek, kin güdecek zamanım yok!” sözlerim, birçok insan için belki bir şiir, bir uydurma veya gerçeklik taşımayan laflardan ibaret… Ne desek boş;

 “ Anlayan sivrisinek saz, anlamayana davul zurna bile az” sözü bile yetmez; kendi yoluna koyulmamış, kendine yol almak istememiş insanlara. Onların koruyucu sözleri, meşhur sloganları var ya nasıl olsa;

  “ Paran var; huzurun var(!) “ Ne garip bir huzur; her daim birinden bir medet ummak, bir garip, bir yapay iltifat bile olsa…

 Güven SERİN

  


13 Ocak 2022 Perşembe

KAN KURUYUNCA,HER ŞEY SONA ERER

 

Antalya Kaleiçi,Karalioğlu Parkı

Phasalis Antik Kenti

                                   KAN KURUYUNCA, HER ŞEY SONA ERER

 

   İsterse başınızdan yetmiş yedi bin bela geçsin, eğer taze akıyorsa, ıslaksa kan; ya acıların en katmerlisini çeker, ya da bunların deneyim denen en yüce ikram olduğunu öğrenir ve anlarsınız…

  Bir katilin, bir kadına vurduğu yetmiş yedi bıçak darbesi, darağacına giden masum bir delikanlının uçsuz bucaksız umutları, başı ezilen şair Sabahattin Ali’nin kafa-tasından sızan kanlar, gurbet acısını, memleket sevdasına çevirmiş Nazım; hepsi kan kuruyunca sona eren nehrin sularında yıkandılar, arındılar; kuruyunca kanları…

  Kan kuruyunca hesap sona erer. Kin, nefret, kızgınlık, ihtişam, şehvet, onur, gurur; kan kuruyunca biter; soluk olup gider; evrenin içinde kaybolup giden diğer elementler, gezegenler, yıldızlar gibi…

  Henüz kan taze iken vardır öfke. Umutlar, sevdalar, kurnazlıklar; henüz kan taze iken vardır neşe, kahkaha ve hüzün; henüz kan taze iken…

  Şair, Baudelaıre henüz kan tazeyken seslenir;

“ Her zaman sarhoş olmalı

Her şey bunda: Biricik mesele bu…

Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken,

Zamanın korkunç ağırlığını duymamak için,

Durmamacasına sarhoş olmalısınız…

Ama neyle?

Şarapla, şiirle, ya da erdemle, nasıl isterseniz.

Ama sarhoş olun.”

  Şair, yitip giderken kendi zamanında; “ Yararlı bir adam olma” kalıplarını nazikçe değil, tekmeleyerek kapı dışına atmış;

  “ Yararlı bir adam olmak, bana her zaman iğrenç bir şey gelmiştir.” Sözleriyle dışa taşan, kendine yürüyen, özgün bir insanın taze, hırçın, açık sözlü kan akışı içinde dile gelmiştir.

  Henüz kan taze, kan ıslakken, konuşmuş şair; korkulardan, aferin-lerden, rütbelerden sıyrılıp, öldürmüş; gururu, beklentileri; devirmiş nice süslü sözleri, yok etmiş bilinen insancık tabularını…

  Kan kuruyunca her şey biter; sona erer. Neşe, hüzün, kin, nefret,istek,arzu,güç,ihtişam; her şey; bir soluk,bir esinti ve bakış içinde, mevsimler gibi solar…Kan kuruyunca; gözyaşı,erdem,sağduyu,sezgiler,yalvarışlar,yakarışlar ve iç dünyamızın sarhoşluğu; her şey sona erer; kan kuruyunca…

  Henüz tazeyken kan, bir dava uğruna Burgazada’dan bağırır aylaklığın şairi Sait Faik;

“ Sana nasıl bulsam, nasıl bilsem,

Nasıl etsem nasıl yapsam da

Meydanlarda bağırsam

Sokak başlarında sazımı çalsam

Anlatsam şu kiraz mevsiminin

Para kazanmak mevsimi değil

Sevişmek vakti olduğunu…”

  Ne yazar ki hazır değilse insanlık, kendi kendine yürümeye... Boşa kürek çekmenin, insana özgü bir oyun olduğunu, nasıl öğretse Şekspir; yaşamın koskoca bir sahne olduğunu ve hiç durmadan inenlerin, binenlerin bulunduğunu…

  Her şey sona erer; kan kuruyunca; yaratıkların hırıltıları bile; şeytanın kör bakışı, yüce yaratıcının uçsuz bucaksız evreni; kan kuruyunca sona erer…

  Nasıl demeli, etmeli bilinmez bir şey bu. Milyarlarca kez denendi; henüz vakit erken, henüz kuşlar uçuyorken… Kan ıslak, kan taze, soluk neşe, umut, yaşam kokuyorken; ötüşünü duyup kuşların, yuva kurma telaşı içinde ve o büyük sahnenin oyuncusu, yönetmeni, ışıkçısı, bekçisi, seyircisi olmanın erdemiyle bir yumak, bir hamur olma becerisini; nasıl demeli; henüz kan ıslak, kan tazeyken…

  Charles Baudelaıre, şiiridir geceyi dinleme teklifi;

“ Bak göğün balkonlarından, geçmiş seneler

Eski zaman esvaplarıyla eğilmişler;

Hüzün yükseliyor, güleryüzle, sulardan.

Seyret bir kemerden yorgun ölen güneşi

Ve uzun bir kefen gibi doğuyu saran

Geceyi dinle, yürüyen tatlı geceyi.”

   Her şey sona erer kan kuruyunca: Sen! Ben! Onlar! Cicili-bicili, değerli-değersiz her şey yitik bir soluk, doğmayacak bir güneş gibi; her şey sona erer, kan kuruyunca…

 Güven SERİN 

 

 





10 Ocak 2022 Pazartesi

ÖLÜM,ÇOK YAKINIMDAN GEÇİP GİTTİ

 

İNTERNET

                                    ÖLÜM, ÇOK YAKINIMDAN GEÇİP GİTTİ

                            

            (Hayat kısa/Kuşlar uçuyor )

   Kim bilir kaç yıl oldu, ölümün körüklü bir belediye otobüsü kılığında yakınımdan geçip gitmesini bir türlü unutamadım…

   Sahne Ingmar Bergman’ın filmindeki gibi başlamasa bile nedense onu hatırlatıyor bana. Kara bulutların dolaştığı bir anda şövalyenin karşısına insan kılığında dikiliyor ölüm. Ve şövalye soruyor;

-        Kimsin sen?

-        Ben ölümüm, diyor siyahlar giymiş can alıcı adam görünüşündeki ölüm…

  Ya benim yaşadığım, hemen kıyıcığından geçen, bir kasırga gibi ruhumu yalayan halk otobüsü kılığındaki ölüm nasıldı?

   O gün İstanbul Sarıyer’deydim arkadaşım Metin ile birlikte. Sarıyer’de Sadberk Hanım Müzesi ziyaretini henüz bitirmiş, müzenin ağzına kadar dolu tarihi değerleri karşısında şaşırmış vaziyette karşıdan karşıya geçmek, uygun bir yer bulup karnımızı doyurma peşindeydik.

  Metin benden birkaç adım gerideydi. Ellerimizde broşürler, sırtımızda çantalar ve kafamızda bir sürü antik objenin, eserin öyküsüyle yüklü mü yüklüydük. Sol tarafıma bakmak aklıma bile gelmiyordu.

Sağ tarafa takılı kalmış vaziyetteydim. Oysa asıl tehlike sol taraftaydı… Gereksiz bir şekilde sağdan araç gelmediği halde o taraf ve ileriye bakarak oyalanıyor, son saniyelerin geldiğinin farkında bile değildim.

   Bir yandan da arkadaşım geliyor mu diye güya onun ayak seslerini veya seslenişini duymak istiyordum. Ruhum ve bilincim, çoktan terk etmişlerdi bedeni... Belki de bir başka boyutta bir gezinti yapmaktaydılar…

   Atacağım bir yarım adım, ömrümün sonunun adımı olacakken, o yarım adımı atmadan önce öyle, bilinçsiz bir şekilde sola baktığımda, epey yokuş olan caddeden aşağı gelen ve freni patlamışçasına ağzına kadar yolcu dolu olan halk otobüsü, yanımdan kasırga gibi geçti gitti.

  Tam da o anda bilincim ve ruhum geri döndüler. Donup kalmış olan bedenime sarıldılar. Biraz telaş yapıp tam aksine ileri fırlasam, o yarım adımlık hareketi yapsam, parçalarım kim bilir hangi yana savrulacak?

  Birçok insandan dinlediğim gibi birçok öyküden de haberim var; “ Basiretim bağlandı, hiçbir şey yapamadım!” diye birçok insanın anlatımları gibi, sağgörü tamamen kaybolmuş vaziyette yarım adımlık kurtuluşu, ölümün kıyıcığından geçişi yıllar geçse de taptaze anıyor, bir şekilde paylaşmanın sosyolojik, psikolojik deşarjını yaşıyorum…

  Bergman’ın filmindeki ölüm, filmin kahramanı için gelmişti.

  “Benim için mi geldin? “ diye sorduğunda ölüme;

-        Uzun zamandır senin yanındaydım, cevabını verir ölüm.

  Yine yazmadan, düşüncemi açıklamadan geçemeyeceğim. Ömrümüze dâhil olan zamanları-yılları, bağlanmış basiretlerimizi zincirlerinden kurtarmak tam olarak ne demek? Neyi açıklar ve anlatır çok uzun ömür süren bir insan?

  Romalı şair, bilge Vergilius gibi en sonunda; başyapıt olan Aeneas Destanı isimli eserini  “ Yakın/Yok edin “ der mi? Ve ardından; “ Bunca yıl yazdım, önerilerde bulundum, uyardım; ne değişti?” der hasta yatağında sayıklayan bilge şair.

  Tıpkı Vergilius gibi bu soruyu soruyorum kendime. Ama bana ait eserleri, bunca yıllık günlük köşe yazılarını yakın demek şöyle dursun, hiçbir anıya-hatıraya bile el sürdüremem. Teklif dahi edemem…

  Anlamaya çalıştığım bir duygu bu; evren genişliyorsa, onun en küçük yapı taşlarıyla ruh bulup can kazanmış insan da genişlemeye muhtaç… Evrenin parçası olan milyarlarca yıldızı içinde barındıran Galaksiler gibi insan da dönüşüm içerisinde evrelerini tamamlamak için:

Doğuyor… Ölüyor… Dönüşüme, döngüye eksiksiz ve şaşmaz bir şekilde dâhil oluyor/olmuş…

   Ve bütün parçaları tamamlamaya zaman bulamıyor… Bazen görülen rüyaları ve bazen kurulan sıra dışı düşler; o küçük parçaların bir kısmı olma ihtimali var mıdır yok mudur diye düşünmeden edemiyorum…

  Yıllar önce Sarıyer’de Sadberk Hanım Müzesi yakınlarında hemen yakınımdan geçen ölüm bana ne verdi diye düşündüm! Tıpkı şairin dizeleri gibi bir öğreti verdi;

  “ Hayat kısa/ Kuşlar uçuyor “

 Güven SERİN 

   


7 Ocak 2022 Cuma

BİLMEMENİN ÖYKÜSÜ

 

İNTERNET


                                                  BİLMEMENİN ÖYKÜSÜ

   

     Edip Akbayram’ın sesinden yıllarca dinledik Gidenlerin Türküsünü. Bilmenin, acı çekmenin, özlemin, sevincin türküleri yakılıp öyküleri yazıldı da Bilmemenin Öyküsü yazıldı mı, türküleri yakıldı mı bilmiyorum…

   Sanatçının seslendirdiği türküde, kavuşamamak ve gidenler çaresizliğin gözyaşları anlatıyorken, Bilmemenin Öyküsünde ise, adı üstünde; “Bilmemek” yazılıyor, şehrimin kıt kanaat olan okuma kültürü üzerine…

    Öğrenme merakınız artıyor, kütüphanenizde hızla kitap sayıları çoğalıyorsa, bilin ki Bilmemenin Öyküleri de yazılmaya başlıyordur…

   Birkaç gündür küçük bir kuşun peşinde koşuyorum. Sanırsınız ki daha önce hiç buralarda, şehir merkezinde görmedim onu. Ya o küçük kuş çok utangaçtı mümkün mertebe insandan uzak yaşıyor, ya da insan yaşam alanına yeni giren bir tür…

   Yöremizde yaşayan diğer kuşlara benzetemedim onu. Bülbül desen değil. İskete, Serçe, Çobanaldatan, Saka değil… Birkaç gün peşinden koşup fotoğrafını çekmek istedim. İnsanlarla olan mesafesini o kadar titiz bir şekilde koruyor ki, on beş yirmi metre yaklaştığınız anda bir o kadar öteye uçuyor.

   Küçük bir kuş; alaca kanatlarının yanında upuzun bir kuyruk, göğsü beyaz ve diğer yanları gri, sarı ve tam olarak seçemediğim renklerden oluşuyor. Çok hareketli; günlük nafaka peşinde olduğu kadar, insan denen canlıdan da çok korkuyor…

   En sonunda ülkemizde yaşayan kuşların fotoğraflarına bakmaya karar verdim. Yüzlerce fotoğrafı incelediğimde İspinoz ile Dağ Kuyruksallayan arasında ikilem yaşadım. Gördüğüm kuş ile fotoğraflarına baktığım kuşlara daha dikkatle bakınca, şehir merkezinde özellikle insanların geçtikleri alanlarda ürkek, mahcup ve telaşlı bir şekilde gezinen küçük kuşun Dağ Kuyruksallayan kuşu olduğuna karar verdim.

   Alın size cehaletimin bir parçasını daha. Kaç kuşu tanıdığımı düşündüm. Kaç ağacı ve çiçeği? Ne kadar azdı, bölgemizde yüzlerce kuş ve bitki türü olduğunu düşününce… Ülkemiz ise bitki ve kuş yönünde sınırları zorlayan bir zenginlik içerisinde…

   Alışkanlıklarımızdan vazgeçmeme, tanıdık ve ezber sözlerle konuşma alışkanlıkları, bir parça “ Bilme “ ile çalım satma o kadar yaygın ki kendi kendimiz kandırdığımız gibi çevremizi de körletiyoruz!

     Niçin mi; bildiğimizi sandığımız öyküler, nesneler, objeler, farklı yaşam türlerini hiç bilmediğimiz çıkıyor ortaya…

   Dağ Kuyruksallayan kuşu tam da ismi gibi bir saniye bile yerinde durmadığı gibi kuyruğunu da dümen vazifesi gibi kullanıyor. Serçe kadar bir kuş! Muhtemelen kışın yöremize gelen göçmenlerden…

   Bilmemenin Öyküsü hiç bitmeyeceğe benziyor. Ne kadar çok merak, o kadar çok öğreti ve büyüyen boşluk… Sanırsınız ki insan evrenin bir parçası; tıpkı onun gibi genişlemeye, sonsuzda hızla ilerlemeye yazgılı…

   Sanırım bu yüzden, insan sıkıştığını sandığı gezegene sığmıyor artık. Yer çekimini yendi bir kere, eninde sonunda açılacak başka yıldızların gezegenlerine doğru; bir daha geri dönmemek üzere…

   Bir arkadaşım Beethoven’in 9.Senfonisi’ni dinledin mi hiç? Diye sorunca; duymuş olduğum, belki de dinleyip de dinlemediğim farkında olmadığım eser için; “ Dinlemedim” dedim.

   “ Dinle “ deyince, öyküsüne baktım. Bir başka Bilmeme Öyküsü… Sadece bu eseri iki yıl sürmüş sanatçının yazması. Tam da kulaklarının hiçbir şekilde duymadığı ve on bin kişiye tanıtıp kendi yönettiği eser–9.Senfoni 300 kişiden oluşan orkestra ve korosuyla eserini icra ediyor…

   Ayakta alkışlanıyor Beethoven; dakikalarca… Bir yandan Bilmemenin Öyküsü, diğer yandan ise duymayan bir sanatçının mucizesi… Beethoven sıklıkla şu sözcükleri tekrarlıyormuş;

 “ Sanatın kalbine nüfuz edin. Çünkü ancak sanat ve bilim insanı, tanrısal boyutta yüceltebilir.” Tıpkı, Bilmeme Öyküleri peşinde koşmak gibi bir şey; alkışsız yücelme… Mülksüz zenginlik… Sınırların dışına çıkma sanatı…

 Güven SERİN 

 

 

 


4 Ocak 2022 Salı

YEDİ KAPILI TEB ŞEHRİNİ KURAN KİM?

 

İnternet


                       YEDİ KAPILI TEB ŞEHRİNİ KURAN KİM?

     

  Öyle görünüyor ki dünyadaki adalet dengesi ve seçimi adil olmadığı, yoksulluk ile zenginlik arasındaki o büyük uçurumlar kaldığı sürece sanat da hep yaşayacak… Sanatın özüyle beslenenlerin biricik amacıdır; ezilenin, dışlananın, sesini çıkarmayanın yanında-yakınında olmak…

   Brectht’in “ Okumuş Bir İşçi Soruyor “ şiiri, insanlığın var oluş sürecinden beri var olan saf gerçeklerin altını çiziyor; şiirin eşsiz tatları, tuzlarıyla…

   “Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?

Kitaplar yalnız kralların adını yazar.

Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?”

   Dünyanın ilgisini çeken, Dünya Miras listesine giren o muhteşem yapıların arka bahçesine; tarihin, bilimin zarif işçiliği ile girince ortaya ne çıkıyor sizce?

   Teb şehri, kim bilir kaç yüz, bin yıl önce yaşamış uygarlıkların bitmemiş, devasa kalıntıları üzerine kurulan o muhteşem şehir; diğer büyük yapılar, şehirler gibi onları da kuranlar; yapı ustaları, yapı işçileri…

   Boşuna didinmiyor şair boyuna yıkılan ve yeniden yapı ustaları, yapı işçileri tarafından ayağa kaldırılan Babil için;

 “ Birde Babil varmış boyuna yıkılan,

Kim yapmış Babil’i her seferinde?

Yapı işçileri hangi evinde oturmuşlar?”

   Tam da buraya getirmek istiyordum sözümü. Yapı işçilerine. Mısır Kralları-Firavunları devrinde yapılan büyük tapınakların bir tanesinin yakınlarında 5 bin işçinin gömülü olduğu mezarlık bulundu. Tarihçiler, bilim insanları binlerce yıl önceye uzanan mezarlığı ve orada gömülü olan ölü bedenlerin kemiklerini incelediğinde daha da şardılar.Niçin mi? Mezarlıkta gömülü olanların neredeyse tamamı; 8 ile 25 yaş arası çocuklardan,genç insanlardan oluşuyordu.

   Niçin genç yaşta ölmüşlerdi acaba? Şairin sorusuyla cevap arayalım;

 “ Ne oldular dersin duvarcılar

Çin Seddi bitince?”

   Tıpkı, görkemli Mısır yapılarının işçilerinin başına gelenler, Çin Seddi işçilerinin, ustalarının da gelmiş olmalı! Gencecik yaşlarda, hatta çocuk zamanlarında, ağır yükler, yetersiz beslenme ve barınmalar sonucu; en çok yaşayanı, yani en yaşlısı 25 yaşına kadar yaşayabildi…

   Bugünün dünyasında, Okumuş Bir İşçi sormuş olsa; AÇLIK, YOKSULLUK sınırı nedir? Tam manasıyla cevap veren olabilir mi? Ve yine sorsa, tıpkı ABD’li gazetecinin sorusunda olduğu gibi;

   “ Afrika’nın yerin yedi kat altından toprağın bağrını deşip çıkarttığınız elmasları, yine yerin yedi kat altındaki kasalarınızda saklıyorsunuz! Niçin?”

   Bu sorunun erdemi, inceliği ancak yarı derviş, yarı filozof birisi tarafından anlaşılır ve okuna bilinir. Bir de sanatın özüyle mayalanmış sanatçılar kendi eserleriyle savunurlar; binlerce yıldır yaşanan DEHŞET derece adaletsiz olan bu uygulamalara tam manasıyla ses çıkartmayan bütün ahlakçılara, hukukçulara, siyasetçilere, askerlere ve başları eğik halklara karşı…

   Tekirdağ Süleymanpaşa sahilinde 2017 yılında girdiği yarışmada ödül alan Kostarikalı sanatçı tarafından yapılan bir heykel var. Sanatçı Uluses Jımenez, eserine; “ Barış Şarkısı” ismini vermiş. Müziğin birleştirici özelliklerinden yola çıkarak…

   Düşünce ne kadar duru ve saf sanat adına… Bir yandan da fazlasıyla doğru… Eksik bir parça ise insanlık durduğu sürece tamamlanamayacak gibi; “ Yeterince adalet…”

   Şair bir türlü durmuyor durulmuyor;

 “ Yüce Roma’da zafer anıtı ne kadar çok!

Kimlerdir acaba bu anıları diken?

 İşte bir sürü olay sana.

Ve bir sürü soru.”

 Güven SERİN 

 

 


31 Aralık 2021 Cuma

YENİ YIL,YEPYENİ UMUTLAR GETİRSİN

 

İNTERNET

                            YENİ YIL, YEPYENİ UMUTLAR GETİRSİN

 

  Bu tür temenniler kulağa çok hoş gelse de, gelişen, dönüşen ve çok hızla teknolojik yenilenmeler karşısında ilerleyen insanlık; artık sözlere ve sloganlara ağzına kadar doydu.

  İşsiz ve parasız insanın insanlık yolculuğundaki yolu; buruk, kırgın ve belki de anlayışsız olacaktır. Çok duyarım, özellikle dünyevi malı, mülkü edinmiş olan insanlardan;

   “ Para olsa ne olacak! Önce sağlık ve huzur olsun. Bizde var da ne oldu?”

  Tamam, da önce doyuma ulaşmak, yarınların garanti altında olduğunu bilmektir bu söylemin gölgede kalan gücü. Acısı olana acısızlığı anlatmak ne mümkün? Ağrıları olana hoşluğu, zarafeti anlatmak ne mümkün?

  Açlıkları fazla olan insanlara da TOK olmayı anlatmak çok zordur. Huzuru, hoşluğu, dinginliği, sağlık ve huzurun getirisini anlatamazsınız. Hatta umutlarını yitirmiş, milyonlarca hapa esir olmuş, düşünceleri donuklaşmış topluma da anlatamayız; şehirlerin kütüphanelerini, şehir tiyatrolarını, şehir operalarını ve insan ruhuna iyileştirici etki yapan seyahatleri…

  Yeni yıla girmeden ve girdikten hemen sonra; “ İyi yıllar; sağlıklı, huzurlu zenginlikler dilerim.” Mesajları, seslerini çok duyarız. Yine duyacağız! İyi ama toplumsal dengeler bozulmuşsa, insanlar arasındaki farklılıkların katmanları iyice açılmış ve gerilmişse bu güzel sözler ne anlam taşır? Taşıyacaktır…

  Ülkemizdeki siyasetçilerin diline bakarsanız yalnızlığımızı, uygar dünya ile aramızdaki büyük farklılıkları da anlayabilirsiniz. Her uygar dünyanın liderleri zamanı geldiğinde hatta gelmeden bile istifa edip normal, sıradan, basit hayatlarına geri dönebiliyorlar.

  Ya bizlerde? Bol vaatlerin, bol şikâyetlerin, kavgaların diyarlarında; “ Yepyeni yıllar ve yepyeni umutlar” diyebilmenin hakkını verebilir mi bizlerin haykırışları; zarafet, anlayış ve sevgi taşır mı?

Herhangi gelişmiş ülkenin tanıtımıyla ilgili belgesel izlediğimde acaba diyorum; “ Burası bir başka gezegen mi?”

  Kısacık ömürleri, kavgalara, küskünlüklere ve hep ertelenen umutlara adamış insancıklar topluluğu, çok sesli senfoni orkestra müziğini düşünebilir mi? Mimarinin incecik katmanlarında mutlu, huzurlu bir şekilde yüzebilir, gezinebilir mi?

  Gelişmiş ülkelerin eski yapıları ve yeni yerleşim alanları belgesellerinde gördüğüm en hakiki gerçek; İNSAN ve TOPLUM her daim başköşeye konmuş.

  Binaların güneşi, rüzgârı, manzaraları hep düşünülmüş. Yani dikey değil yatay, bahçeli binaların yanında; doğa, neredeyse doğanın en vahşi halleriyle birlikte bütünleşmek isteyen uygarlıkların ilerleyişini görmek; dehşet derece duygulu kılıyor insanı…

  Bunca eski medeniyetin üzerine oturmuş değerli halkım, bu kadar kadim geçmişe sahip sevgili ulusum; gelinen noktada, büyük işsizlikleri, sıkıntıları yaşıyorsa; mutluluğum, tadım ve tuzum hep yarım kalacaktır. Bütünün o muhteşem parçası asla ama asla tamamlanmayacaktır…

  Demek isterim yine de;

  “ Mutlu yıllar, yepyeni umutlar… Umutlar ile geleceğin öncüsü olacak şehirler, kasabalar ve köyler; mutluluktan sarhoş olmuş, eğlenceleri karnavala dönüşmüş insanlar ülkesi olalım…”

  Bütün bu umutları gerçeğe taşıyacak en önemli ölçü; bilime ne kadar sarılıyoruz? Ve sarılacağız?

  Mustafa Kemal ATATÜRK’ün gençliğe dair o evrensel sözü her şeyi anlatmıyor mu; ?

  “ Gençler, bir gün benim fikirlerimle çelişkiye düşerseniz; BİLİMİ seçiniz…”

Güven SERİN  



28 Aralık 2021 Salı

TİYATRO SANATI AĞIR İŞÇİLİKTEN AŞAĞI KALMLAZ

 

İnternet

                 TİYATRO SANATI AĞIR İŞÇİLİKTEN AŞAĞI KALMAZ

 

  Bir tiyatro ve öykü yazarı tiyatro sanatını anlatmak için;

  “ Maden işçiliği mi daha ağırdır, yoksa tiyatro sanatçılığı mı? Elbet maden işçiliği! Ama tiyatro sanatçılığı da insanı yıpratma bakımından ağır işçilikten aşağı kalmaz.” İfadelerini yıllardır tiyatronun yakınında birisi olarak, yitirmiş olduğu tiyatro sanatçıları; arkadaş ve tanıdıklarının genç yaşta ölümlerine dikkat çekiyordu.

  Antalya Şehir Tiyatroları bekleme salonu duvarında, tiyatro sanatını anlatan bir yazı asılıydı. Fransız tiyatro yönetmeni Ariane Mnouchkine’nin ifadeleri, bütün çıplaklığı ve gerçekliğiyle anlatıyordu maden işçiliğinden aşağı kalmayan tiyatro sanatını;

“ İmdat!

Tiyatro yetiş imdadıma!

Uyuyorum uyandır beni

Karanlıkta kayboldum, yol göster bana ya da bir ışık yak

Tembelim, utandır beni

İlgisizim, vur bana

Aldırış etmiyorum, yok bu halimi

Korkuyorum, cesaret ver bana

Cahilim, öğret bana

Canavarım, insancıllaştır beni

Yüksekten atıyorum, gülmekten öldür beni”

  Diye devam eden tiyatro öğretileri, gelmiş geçmiş tüm zamanların insanlığını-sosyolojisini anlatıyor. Söz konusu insansa, bire bir insan karşısında sahnede olmak varsa, tiyatro sanatı ve sanatçısı en ağır yükü, gönüllü bir yazgı tercihi içinde kabullenmiştir…

  Tiyatro’nun, edebiyatın her daim içinde olan Keşanlı Ali Destanı’nın yaratıcısı Haldun Taner en yalın gözlemlerini anlatıyor tiyatro adına;

  “ Tiyatro sanatçılarının yaşam öyküsüne bir göz atın. Altmışını aşan oldukça azdır. Çoğunluk dünyadan genç yaşta ayrılır. Bu belki de yüksek voltajlı yaşamın bir kefaretidir. Yıpratıcı bir mesleğin, önünde sonunda bünyeleri yakması, yıkması sonucudur.”

  Sevgili okuyucu dikkat ederseniz yaşam içerisindeki sahip olduğumuz birkaç rolü bile tam hakkıyla yerine getiremiyoruz. Tam manasıyla fikrimizin, bilgimizin, deneyimin olmadığı; babalığı, anneliği, eşliği, kocalığı üstleniyoruz üstlenmesine ama yarı kör ve yarı ezber yöntemlerin itme ve kakmaları, hatta kargaşaları içinde; “ Kervan yolda düzülür” mantığı, yetmezlik içerisinde, yaşam boyu üstlendiğimiz birkaç rolün kırık, buruk çırpınışları içerisinde hiçbir şey anlamadığımız ömürler sürüyoruz.

  Ya tiyatro sanatçısı? Her sahne bir başka rol, her rol, bir başka düşündürme, güldürme, aydınlatma ve uyandırma sanatıyla yüklüyse, sizde bu yükü gönüllü kabul etmişseniz; eninde sonunda güveneceğiniz tek şey sinirleriniz olacaktır.

  Dayanaklarınızın enerjisi, kalıcılığı ne büyük alkışlarda, ne de binlerce mumluk spotların göz alcık ışıklarındadır! Sanatçı gücünüzün bir tek beslenme şekli var; işinize dört elle sarılmış olmanın gayreti ve sinirlerinize hâkim olmak…

  Dumas hiç de haksız değil görüşünde;

“ Tiyatro oynamak her gece yüzlerce insanla aşk randevusu almaya benzer.”

  Söz tiyatrodan ve tiyatro sanatçılarının ağır yaşamlarından açılmışken, her ilimize, her ilçemize tiyatro binasının, sahnesinin yapılmamış olması da ayrı bir kayıp değil de nedir?

  Sözü yine ustaya, Şişhaneye Yağmur Yağıyordu eserinin yazarına bırakıyorum;

“ Tiyatro terapidir, lafını unutmayalım. Sahne çoğu zaman dertlerin, mızmızlıkların, ruhi dağınıklıkların bittiği yerdir. Orda insan derlenir toparlanır.

  Sanki sahnede ölüm gelmez gibi inanç vardır. Bu inanç boşuna değildir. Ölüm oranı çok yüksek bir meslek olmasına karşın, sahnede ölen oyuncu şaşılacak kadar azdır.”

  Medeniyetlerin altın çağları denen zamanlardaki şehir devletlerine bir bakın; tiyatro en görkemli köşeye kurulmuştur. Kütüphane, çarşı, meydan, eğlence yerleri gibi; hepsi insanın daha az hasta olması, daha huzurlu yaşaması adına doğmadıysa niçin doğmuş olabilir?

Güven SERİN 




21 Aralık 2021 Salı

GÜNBATISI

 

İNTERNET

                                                  GÜNBATISI

Hafiften bir rüzgâr,

Denize baktığım sağ taraftan.

Sanırsınız güneyin lodosu.

Batının nemli sıcak esintisi,

Soğuk güne karşılık…

Mahkûmlar topluluğu;

“Eğ başını/Eğ başını “

Yükselttiler seslerini, ağır yükleri,

Ayaklarına dolanan zincirler…

Oturduğum yerin kapısında bir kadın,

Emanet bir paket bıraktı esnafın eline.

Sonra!

Günbatısı yönüne,usul usul yürüdü.

Karşımda, denizin hemen yakınında,

Çınarların oynaşması,

Zeybekler eşliğinde.

Ya kadının saçları?

Bir havalanma, uçuşma ki,

Şiir, şarkı, öykü tadında…

 Özgürlüğe susamış,

Ağır forsa Jaan Valjean

 Haykırdı;

“ Eğ başını/Eğ başını

Nihayet özgürüm artık!

Ne tuhaf lezzeti var.”

Dünya hali,can sıkısı.

Şiir, öykü, şarkı tadında;

Bir dünya varken, bakıp görmemek…

Esti Günbatısı, sanırsınız lodos.

Dalgalandı genç kadının saçları,

Sevgiliye gider gibi,

Bir çocuğun bayram sevincinde,

Çınar ağaçlarının, zeybek ritmleri

 Sessizliğinde…

 Güven SERİN 

 


20 Aralık 2021 Pazartesi

HİKAYECİ

 

İNTERNET

                                                        HİKÂYECİ

                  ( Evren değişimdir; yaşamsa kanı )

  Ne garip ilaçtır seyahatlerde görülenlerin, dinlenenlerin yıllar içerisinde insanın ruhundan bedenine süzülmesi…

   Epey zaman-yıl oldu bu anının yaşanması. Yıl bilmek kaçtı! Henüz, Haydarpaşa garı kapanmamıştı. Güney Kurtalan Ekspres gece yarısına doğru hareket etti rayların üzerinden. Benim için son durak Kayseri’ydi. Yataklı vagonun içerisinde, kayboluş heyecanı içinde bilmediğim, görmediğim topraklara-kültürlere doğru; demir ve çelik sesleriyle şarkılar söylüyordu Kurtulan Ekspres…

  Ovalar geçtik süzülerek… Dağlar, tüneller derken Erciyes Dağı göründü onlarca kilometre öncesinden. O zaman gördüm Selçuk diyarının şehri Kayseri’yi. Geniş, bakımlı yolları, parkları ve meydanları, tarihi çarşı ve mekânlarıyla bütün zamanlara hitap ediyordu.

  Gezinin birinci ayağı Kayseri; tarifsiz deneyim, dönüşümlerle tamamlanmış, otogardan bindiğim minibüs içerisinde Ürgüp’e doğru yol alıyordum. Yanıma oturan yaşlı adamın, uzun beyaz saçlı hali, bilge bir Kızıldereli bilge bir ihtiyar gibi, duru, donuk ve güven veren yüzü konuştu benimle;

-        Nereden gelip nereye gidiyorsun evlat?

-        Tekirdağ’dan Kayseri, oradan da Ürgüp diyarına…

-        Hoş gelmiş, sefa getirmişsin bizim diyarlara.

  Sohbetin gönüllü oluşuna yollar dayanmaz. En sıkıcı yolculukları bile vazgeçilmez yetmezlik içerisinde sonlandırır demlenmiş bir sohbet… Yanımda oturan ihtiyardı ihtiyar olmasına ama kendini koymamış, bırakmamış, atletik, dinç ve bilge bir insan…

  Köy Enstitüleri, Malatya Akçadağ mezunuymuş. O günün kültürünü almakla kalmamış, tüm yaşamı boyunca kendisini gönüllü bir şekilde insanlığa adamış.

  “ Ben hep öğretmen, hep öğrenciyim” derken haklıydı. Bildiklerini, bilgelikle söylerken, aniden susup kendi aradığı cevaplar, öğretiler için bana sorular soruyordu. Sevinmişti yerel basında yazmam, yazı sanatının beş bin yıllık hatırına buralara kadar gelmeme.

“ Yedi uyuyanların nasıl öyküsü ve öncelikleri varsa, yedi sanat dalının da öncelikleri, görevleri vardır evlat!” derken, kozasında dönüşen, ihtiyar bedenden çocuğa dönüşen bir canlılık, duruluk içerisinde ruhsal ve fiziksel değişimler yaşıyordu.

  En fazla kötülük, kötü düşünce üzerinde durdu. Kötülüğün bir çığ gibi, çığa benzerliğini anlatırken;

“Nasıl?” dedim.

  “Anlatayım evlat” diyerek sanki yepyeni bir inayet içerisinde

  “ Dağlara, uçurumlara yağan karlar bir süre sonra yerçekimi yüzünden aniden aşağı doğru kayarlar. Bir parça yük, tonlarca ağırlığa dönüşür önüne gelen her şeyi yerle bir edecek güce dönüşür.

  Kötülük böyle bir şey mi?

—Evet evlat.

—Kötülüğün yoğunluğu, şiddeti, ağırlığı arttıkça, verdiği ve vereceği zararlar, acılar da artar…

— Bu sebepten dolayı, çığ, sel, deprem denen bütün felaketleri bilim, sosyoloji ve felsefe yardımıyla anlamalıyız. Anlaşıldığı vakit felaket denen şeyler, kötülük de anlaşılmış ve onun içinde önlemler kendiliğinden alınmış olur…

—Nasıl?

—Günümüzden 2500 yıl önce yaşamış Demokritos;

“ Evren değişimdir; yaşamsa kanı.” Derken haklıydı evlat.

-        Nasıl?

-        Marcus Aurelius’un felsefesinden küçük bir bölüm ile anlatmak isterim sana;

“ Hepimiz tek bir amaç için birlikte çalışıyoruz. Kimimiz bilerek, anlayarak, kimimiz bilinçsizce, sanırım Herakletius’un ‘uykuda bile olsalar evrende olup biten her şey için çalışırlar, katkıda bulunurlar’ dediği kişiler gibi. Herkes, evrende olup bitenlere kendince katkıda bulunur. Hatta olup bitenden durmadan yakınan, onu önlemeye ve ortadan kaldırmaya çalışanlar bile; çünkü evrenin böyle insanlara da gereksinimi vardır. Öyleyse hangi yolda olacağına karar ver. Çünkü evreni yöneten, senden nasıl yararlanacağına, seni hangi gruba koyacağını çok iyi bilir.”

-        Bütün bunları nasıl ezberlediniz?

-        Hikâyeciyim ben evlat; bütün olup bitenleri ezberlemedim; sadece özümseyip hangi gruba dâhil olacağıma karar verdim; öteden beri…

Güven SERİN  

 

 

 

 


14 Aralık 2021 Salı

UTANMA BİLE UTANDI UTANMAZLIKLARIN KARŞISINDA

 

Kamera; Güven Tekirdağ

               UTANMA BİLE UTANDI UTANMAZLIKLARIN KARŞISINDA

                     ( Tut kendini yüreğim! Tut kendini… )

  Nasıl olur demeyin sakın; “Utanma” sözcüğü bile dile geldi bunca utanmazlıkların karşısında; UTANDI… Büzüldü… İçi acıdı; inkâr etmek istedi bunca olanları; bu bir kâbus, trajedi olmalıdır, diye…

   Mersin’de yaşayan küçük Müslüme’nin ölümünü hangi söz tam olarak anlatır? Utanma bile utanmaz mı böyle hallerin karşısında. Tıpkı, Ege ve Akdeniz’de sürekli yaşanan göçmen facialarındaki ölümler gibi utanmanın bile utandığı haller…

   Rus edebiyatında bir eserde şöyle bir diyalog yaşanıyor;

   “ Hilebazlığın üç yüz çeşidini biliyordum; adam üç yüz birinciyi bulmuş namussuz!”

   Utanmanın çeşitlerini saymaya kalkamayız; çünkü iyice dibe vurdu utanmazlığın bin bir çeşidi… Her duyduğumuzda irkiliyoruz; “ Bu kadar da mı?” diye…

    Ege Denizi’nde Yunanistan’a geçmek isteyen küçük kızın sahile vuran cansız küçük bedeni ve onun ayakkabılarını elinde tutan jandarmanın düştüğü ve gördüğü hatırlıyor musunuz? Yıl 2015,o görüntülerin karşısında tüm dünya; utanmıştı güya! Utanma bile utandığı halde, bir türlü sona ermiyor utanmalar…

  Tam olarak şu soruyu sormadığı zaman bu diyarların insancıkları olan bizler; “ Felsefe nedir? Niçin gereklidir?” Hiçbir zaman erişemeyeceğiz uygar dünyaların menzillerine…

  Oysa felsefe ne korkulduğu gibi, ne de kaçınıldığı gibidir dostlar. Nedir felsefe;

  Varlık, evren, insan ve bilgiyle ilgili düşüncelerin bütünü. Bir bilimin ve bilgi alanının temelini oluşturan ilkelerin bütünü. Evreni, dünyayı yorumlama biçimi; dünya görüşü.”

  Öyleyse, bunca kurban, çığlık, korkunç acılar ve utanmazlıklar yaşanırken niçin sormuyoruz; NİÇİN? NEDEN? İnsanın sadece midesini değil de görgüsünü, ahlakını,    ruhunu, bilgi dağarcığını aç bıraktığımız için olmasın?

  2016 yılında Tekirdağ sahilinin batı tarafına usulca bir heykel yerleştirildi. Bulgaristanlı heykeltıraş Velısav MİNEKOV Ekrem Eşkinat’ın belediye başkanlığı döneminde düzenlenen yarışmada, kazanan sanatçılardan birisiydi. Kurtuluşa göç edenlerin, denizi geçemeyenlerin yaşadıkları trajediye adanmış “ Alın Yazısı “ isimli heykel halene orada duruyor; usulca…

  Bu heykele bakıp Müslüme gibi nice acının canını, bakışını, masumiyetini de görebiliriz her daim. Ve bitip bilmeyen bu korkunç ölümlerin sorgulamasının yapılmasının kaldırılan Köy Enstitüleri yerine açılması gereken Şehir Enstitülerinde utanmanın bile utancı ile yüzleşebilir bu utançların hepsini tarihin mezarlarına gömebiliriz…

  Bazı yazıları yazmak çok zor oluyor. Zorlanıyor bedene hükmeden ruhun derin sorgulaması. Tam olarak hangi sözcüğün yeterli olacağını düşünüp, hiçbirinin yetmeyeceğini düşünmeden edemiyorum…

  Trajedilerin anlatıcısı, insana ve insanlığa aktarmak ve utanmanın bile donmuş halini anlatmak isteyen Şekspir’in Hamleti şöyle haykırır yaşadığı ve hissettiği acıları anlatmak adına;

“ Ey göklerde yaşayanlar! Ey dünya! Daha ne olsun? Cehennem önüme mi gelsin? Ne yüz karası şey bu?

  Tut kendini yüreğim, tut kendini! “

  Müslüme’den geriye kalan tek şey: Utanma bile utandı bu utanmazlığın karşısında… Ya bizler? Sadece seyirci koltuğunda ve henüz bize sıçramamış olan trajedilerden uzak bir halde…

  Romalı şairin 2050 yıl önce seslenişi neleri anlatıyor acaba;

 “ Açık denizde çılgın rüzgârın coşturduğu çılgın dalgalarla boğuşan insancıkları, huzurlu bir kıyıdan seyretmek ne hoştur…”

  Bütün okullara: ilkokula dahi felsefe inmiyorsa,bütün illere ve ilçelere şehir ve devlet tiyatroları kurulmuyorsa; daha çok ama çok trajedilere söz arayacağız; utanmanın bile utanması yok diye…

Güven SERİN  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


13 Aralık 2021 Pazartesi

BE HEY,KARA MAÇA BEY

 

İnternet

                                                   BEHEY KARAMAÇA BEY

 

  Yazı yaşamımın elle tutulur hali, Akçakaya kardeşlerin (Cihat ve Mithat) Habertrak gazetesini kurmalarıyla başladı. Cenap Kürümoğlu’nun satın almasından sonra ise çıraklıktan kalfalığa doğru yol aldım, alıyorum…

   Yazıyla uğraştıkça okumaya da sarıldığım bellidir. Her ikisinin ayrılmaz, ayrılamaz bütünün parçaları olduğunu da öğrendim…

   Yazı sanatıyla zengin olan yoktur. Büyük ve tutumlu yazalar ve belli yandaşlığın içinde olanlar hariç. Hatta yeterince yan gelirlerin yoksa Orhan Kemal, Orhan Veli’nin durumuna düşebilir, sıklıkla aklınıza hüzün türküleri de getirebilirsiniz. Bir yandan takdir görür, size imrenenleri, teşekkür edenleri bilir, duyarken, bir taraftan da size acıyanları, küfür edenleri duyar ve görürsünüz…

   Ne yalan söyleyeyim dostlarım; yazı sanatı dünyanın en lezzetli işlerinden birisidir; uçsuz bucaksız ormanların yeşilliklerini, bereketlerini ve evrenin görkemi içinde yol alan galaksiler gibi serüvenlerin keyfini bile sürmeniz mümkündür…

   Duyuyorum tabi; “ Aç ayı oynamaz” düşünceleri hâkimdir toplumlarda. Haksız da sayılmazsınız... Söylemeden geçemeyeceğim; dünyanın en lezzetli yemeği nedir sorusuna şu cevap verilmiş; “ Açlık”

   Açlığın sadece “ Mide” açlığı olmadığını söylemek isterim. Eğer açsanız yazının içindeki patikalardan yürümeye, oradan derin vadilere, kanyonlara uzanmaya, dağların ürpertici yükseklikleriyle rüzgârlın deli estiği tepelere çıkmaya, düşünemezsiniz diğer maddi kazançları... Hepsi uzak, çok uzak kalır sizlere…

   Sıklıkla uğradım dükkâna yine uğradım. Birkaç parça ürün aldıktan sonra ücreti ödemek için kasaya geldim. Erken saatlerde dükkânın sahibi duruyordu kasada. Devamlı ve istikrarlı her müşterisine tebessüm etmeyi seven, kızdığında veya devamlılığı olmayan müşterilere de sözünü sakınmayan dükkân sahibi, paramı öderken konuştu benimle;

 -        Demek her gün yazıyorsun?

-        Haftada altı gün

-        Neler yazıyorsun?

-        Daha fazla, sosyoloji, sanatsal ve şehrin sorunlarıyla ilgili yazılar.

    Kısa konuşmamızdaki esnafın bana bakışı her ne kadar tebessüm yüklüyse, daha önce gördüğüm nice bakış gibi; “ Küçümser” bir anlamı da saklayamıyordu. Bakışlarında sessizce şunları da söylüyordu iri yarı, kızdığında kaba-saba olan, ama alacağına ve vereceğine karşı oldukça dürüst esnaf; Yazıyorsun ama boşuna… Kaç kişi okuyor ki gazete köşesini… Üstelik yazarların birçoğunu görüyorum; meteliğe kurşun atıyorlar…”

  İri yarı esnafın bakışlarında yukarıdaki bildik anlamlar yüklüydü yüklü olmasına, benim tebessümüm, dükkânda caddeye çıkışımda ise başka ifadeler vardı; her zamankinden daha da heyecan, coşku içinde;

  “ Behey Karamaca Bey! Yazı sanatına, ömürlerin yetmeyeceği kitapları yazanlara minnettarım. Benim kavgamı, kişisellikten kurtaran, gökyüzü ile yeryüzü arasında bir damlacık ömrüme; benciliklerin, kibrin, pis gururun karşısında yüzleşmeyi her daim hatırlayıp, etrafımla değil asıl kavgamı kendimle başlamama yardımcı olan, kendime doğru yürürken, yaşadığım yerin de farkına varmanın yüceliğine teşekkür ederim…”

  Bunun gibi bir sürü içsel süzülüş içerisinde caddenin karşısına geçip, denize uzanan Eski Vali Konağı Caddesi kaldırımında yürürken, Nazım Hikmet’in bir toplantıda genç yazarları küçümseyen, daha doğrusu büyük bir gaf yapan Yakup Kadri için yazdığı şiire gülümseyerek tutundum;

“ Behey!

Kara boynuz gibi kaşlı

Mukaddes Apis başlı

                         Adam;

Behey!

Karamaça Bey!

Sen şiirin büyük sözlüğüyle konuşuyorsun

Ben asaletten anlamam

Şapka çıkarmam konuştuğun dile,

Düşmanıyım asaletin

Kelimelerde bile…

 Behey”

Karamaça Bey! “

Güven SERİN  

 



10 Aralık 2021 Cuma

TRT 2 'DE SANAT VAR

 



                                          TRT 2’DE SANAT VAR

                                

                                  ( Faroe Adalar’ından yayılan esinti )

  

   Birkaç yıldır TRT 2 ülke genelinde eksik olan,85 milyon için yeterli olmayan sanat etkinliklerine başladı. Güzel ve önemli paylaşımlar-yayınlar da hayli yapılıyor.

   Bir düşünsenize dostlarım, antik zamanların “Altın Çağlar “dedikleri yıllarda ki şehir devletlerinin başköşesine tiyatrolar, kütüphaneler oturtulmuş. Yani, felsefenin olduğu yerde sanat da, spor da var…

   Ya şimdi? Cumhuriyetimiz kurulduğu yıllardaki sanat çıkışları, daha sonraki hükumetler tarafından yerine getirildi mi? Sanmam…

   Niçin mi? 81 ilimizin yanında en az illerimiz kadar kalabalık nüfusu olan ve onlardan daha fazla yüzlerce ilçemiz var. Kaç tanesinde sanat yapılan mekânlar, özgün yapılar; kurum ve kuruluşlar var? Kaç ilimizde opera ve tiyatro binası var?

   Devlet ve Şehir Tiyatrolarının sayısı bellidir; öteden beri Devlet ve Şehir Tiyatrosu açılmış illerimizin dışına çıkabildik mi?

   Birkaç gün önce evde geçirdiğim dinlenme süresi içinde can sıkıcı dizi-lerden, hiçbir şey vermeyen tartışma programlarından kaçmak için açtım TRT 2’yi. 2020 yılında çekilmiş programın yarısına rastlasam da hani o meşhur söylem gibi tam; “ Sanat, müzik, kültür ziyafeti” bu kadar olur…

   Program sunucusu müzisyen Fuat Güner’in müzik ve sanat adına gittiği yer Faroe Adaları'ydı.

   Danimarka Krallığına ait adalar topluluğu olan Faroe Adalar’ının en sevilen; şarkıcı, söz yazarı ve aktristin konuğuydu Fuat Güner. Sanatçılarla yapılacak programlara lezzet katan öne önemli şey; programı yapan ve sunan kişinin de sanatçı olması. Fuat Güner de böyle sanatçılarımızdan birisi; yani her şeyi; duruşu, görgüsü, müzisyenliği, yabancı dil bilgisiyle sanırsınız ki kırk yıllık arkadaşına konuk olmuş…

   İşe yaramayan, vakit ve insan ömürleri çalan, korkunç derece insana huzursuzluk veren diğer yapımları düşününce bu programa “sığındım” dersem yalan olmaz…

   Atlantik sularının doğal, sessiz adacıkların huzurlu kültürleri ortasında, kendine özgü sesi, soluğu, yorumlarıyla, geçmişte bugüne uzanmış bir Şaman şarkıcı soluğuyla birlikte müziğin bütün esintisini de dünyaya üflüyordu…

   Bir işin hakkını vermek ve o işi severek, inanarak, zevk alarak yapmak ne büyük mucize…

    Neredeyse tüm dünyanın insanlarının koşturmaca içerisinde, kazanç elde edeceğiz diye bin bir türlü sıkıntı yaşamaları yanında bir de “ Ne iş olsa yaparım” mecburiyeti içinde sadece yaşamın fiziksel-mide tarafında kalan insanlarımızın, kendine has ve özgünlüğünü, hünerlerini ortaya çıkarması mümkün görünmüyor…

   Faroe Adalar’ından tüm dünyaya ses, nefes, ahenk veren, bir şamanın huzurlu evrimini yapan Eivor Palsdottir şarkısında bir şeyler anlatıyor;

 “ Gözlerinin anlattığı hikâyeleri anlayabiliyorum

Kaderimi ellerinden okuyorum

Şimdi kendimi bu düşüşe teslim ediyorum

Umarım yere çakılmama izin vermesin

 Sen…

 Tek gördüğümsün

Senin için…

Pervasızca düşüyorum

Ben en sarp dağları aştım

Yedi denize yelken açtım

Bunca zamandır seni arıyordum

Her bir zerremde

Şimdi kendimi bir düşüşe teslim ediyorum

Umarım yere çakılmama izin vermesin

 Sen…

Tek gördüğümsün”

  Şarkının sözleri, seslenişin güçlü anlatımı, Atlantik akıntıları gibiydi; sürekli, istikrarlı ve özgün; dünyayı dolaşmaya kararlı bir döngü haykırışı…

 Güven SERİN 

 

 


8 Aralık 2021 Çarşamba

KARAÇALILI ÇOBAN SABRİ

 


Karaçalı Köyü Süleymanpaşa Tekirdağ




Karaçalılı Sabri  Tekirdağ

            KARAÇALILI ÇOBAN SABRİ

           ( Bu Acı Adam, Tatlı ve Nüktedandı )

 

    Karaçalılı Sabri’nin köyü yakınlarındaydık birkaç gün önce. Göğe yükselen kavak ağaçlarının hemen kıyısında temiz bakımlı bir çeşmenin yalaklarının yakınında, koyu bir gölgenin gün ışığında andık Karaçalılı Sabri Çobanı.

  Karaçalı’dandı yanımıza gelen çiftçi. Hem şehirde, hem köyü-mahallesinde yaşıyordu; yaşama tutunduğu, geçimini sağladığı, çocukluğunun anıları gereği. Tanıyordu üç dört yıl önce ölen kendi köylüsü olan Çoban Sabri’yi.

  Karaçalılı Sabri’yi sadece “Çoban” unvanıyla anmak yetmez! O bir sanatçıydı; kavalı, zurnası, davullar eşliğinde çalınan oyunların en görkemlisi, coşkusunu taşıyan, aktaran bir oyuncuydu…

  2400 yıl önce Çanakkale Assos’da yaşamış Aristoleses gibi: “ Nasıl bir hayat yaşamaya değer?” felsefesinin peşinden koşmuş, sıradan insanların korkak kalıplarından sıyrılmış bir insan. Barışıktı kendisiyle; fazlasıyla barışık…

  Onun köylüsü ile sohbet ettik çeşmenin başındaki kör kuyunun taşı üzerine oturmuş iki arkadaş kılığında. Koyu gölgelerin kavak hışırtıları altında… Bilir misiniz kavak ağaçlarını? Karaçalılı Sabri gibi; oyuncudurlar. En ufak bir yel esintisine duyarlı, daha genç yaşta kocamış şair, Rimbaud’un iç sıkıntısı, hüzün ve acılar eşleğinde haykırışı olan dizeleri;

  “ Neşideler bitti artık: Geri dönmek yok atılan adımdan. Katı gece! Yüzümde tütüyor kurumuş kan, Hiçbir şey yok ardımda.” İlgilendirmez esintinin sesini işiten kavak ağacı ve yapraklarını.

 Karaçalılı Sabri’nin de umurunda bile değildir toplumun bin bir çileden, yükten ibaret olan korkuları. Islığı, kavalı, zurnası ve oyunculuğu yeterde artar insan olmaya… Geç evlenmiştir evlenmeye tez kavuşmuştur çoluk-çocuğa. Üstelik terk edilmiştir; karısı tarafından…

  Bunları dert saymak, o korkunç yükleri kabullenmek yerine manilere, şehrin silik, ürkek, kımıltısız tarihine bir tarih, bir parça coşku eklemek için güldürü sanatıyla haykırmış gölgesinden utanan herkese;

“ Evlendiğim vakit kül oldum/ Bacanak geldi gitti/ Kardeşi geldi gitti/ İki yüz elli keçi vardı bitti/Anam ağlıyor/Ablam ağlıyor/Sattık tarlayı o da bitti/Sonra karı da gitti…”

  Birçok insanın yüzleşemediği ve birçok insanın “Berduşluk” dediği yaşam serüveninin içinden akıp geçti Karaçalılı Sabri. Kavalı, zurnası, nükteleriyle birlikte; acıları, hüzünleri, yüzsüzlükleri neşe eğledi; Karaçalılı Sabri…

  Şair Yusuf Ziya Ortaç’ın dizeleri sanki onu anlatıyor;

“ Bu acı adam, tatlı ve nüktedandı.”

  Altına oturup peynir ekmeğimizi yediğimiz kavak ağaçları, suyunu içtiğimiz beyaz badanalı köy çeşmesi, hemen ötedeki ıhlamur, söğüt, meşe, karaçalı korulukları, Sabri’nin yaşamını anlatıyordu…

  Esintilerin içinde,evrenin uçsuz bucaksız bir köşesinde,varlığını tam olarak sorgulamamış insan kalabalıkları arasından sıyrılan; ıslığı,kavalı,nükteleriyle neşeli izler bırakan bir Çoban; Truvalı Çoban’dan daha,çok daha sonra kendi tarihsel görevini,gönüllülük içinde yapmış olmanın derin duyguları içinde yaşamış bir insanı aktarıyordu biçilmiş buğday tarlaları içinden gelen anız kokuları…

  Bir başka şair, Ahmet Kutsi Tacer, Karaçalılı Sabri’nin anısına tekrar ediyordu şiirini ve insanın doğaya olan yüce muhtaçlığını;

“ Uçsuz bucaksız uzayan kır/ Kimi yerde nadas, kimi yerde anız”

  Karaçalılı Sabri’yi tanımış olan köylüsü, ilk önce onun berduşluğunu ifade etse de, dinledikçe sanata, şehrimize yaptığı kattıklarını; utandı bir parça söylediklerinden.

   Benzemedikleri için bir berduşa, parası-pulu yok sayılan bir sanatçıya; yokluğun hükmünü süren neşeli bir kral gibi esti geçti kendi şarkısıyla birlikte Çoban Sabri. Bir evi bile yoktu ölüm saatinde. Akşamdan söylemişti sekiz kişiye sekiz çay.

  “ Ölmezsem bu gece, sağ kalırsam güne, yine eğleniriz hep birlikte” dedikleri son sözleriydi. Eski bir minibüs eviydi onun. Erken kalkmasına alışık komşuları, geç olduğu halde uyanmayışını merak edip, eski-viran minibüsün kapısını çaldıklarında işitemediler Sabri’nin kavalını, zurnasını ve yaşama dair neşesini. Zorlayınca kapıyı, gördüler Karaçalılı Sabri’nin sessiz yatan sonsuza uzanmış bedenini.

  “Neşideler bitti artık: Geri dönmek yok atılan adımdan!”

Rimbaud gibi haykırıyordu Karaçalılı Sabri; sessizliğin tonlarından, sanatın ruhundan tüten bir soluktan; haykırıyordu uçsuz bucaksız evrenin ihtişamı karşısında ezik-büzük insancıklardan farklı bir hayat sürmüş olmanın heyecanından ötürü…

Güven SERİN 



26 Kasım 2021 Cuma

BUGÜN DOYDUK YİNE EVLATLARIM/LAKİN!

 

                       BUGÜN DOYDUK YİNE EVLATLARIM/LAKİN!

 

  Sanatın, sanatçının ve yazarın en önemli görevidir toplumun faydasına olan serüvenlerin peşinde koşmak… Kimisi şiir sanatıyla, bazıları resim, heykel, kimisi ise öykülerle öncüdürler; bildik kazanım ve kazançlardan, mülkiyetlerden çok öte…

  Çalışmamın başlığı mecaz anlamda Tevfik Fikret’in şiirinden esinlenedir;

“ Bugün açız yine evlatlarım, diyordu peder

Bugün açız yine; lakin yarın, ümit ederim

Sular biraz daha sakinleşir… Ne çare kader”

  Yukarıdaki üç dize bile bugüne ne kadar çok dokunuyor… Bir yanda lüks yaşamlar, korkunç şımarmış bir dünya insanlığı, AÇLIK kültürünü yok sayar, görmezden gelir, açlığa mahkûm edilenleri suçlarlar; zayıf ve pasif bulurlar. Suçlamalar o kadar güçlüdür ki, sanırsınız ki yoksulluk, açlık savaşı kaybedenlere verilen ölüm cezası; yaşamak için hiçbir şansları kalmamıştır…

    Diğer tarafta üç kısa dize bile, kendi TEVEKKÜLÜNÜ yaratmış; şiirin, sanatın diliyle geleceğe havale etmiş…

  Okul sıralarından hatırladığım birkaç dize, şiirde geçen aç kalma duygusu, tok olmaktan çok daha saygın bir ifade, anlayış, algı yaratmıştır bende. Açlığın ezici yükü altında ezilmeden, durumlarını izah edip, doğru, dürüst ve alın terinin hesabını yapan açlığı tercih edeceğim…

  Hayvanlar için tokluğun bir tek hali olduğunu biliyoruz. İyi belgesel izleyicileri, çobanlık yapanlar iyi bilirler, kurtlar, köpekler, aslanlar av bulduklarında alfa karaktere sahip olanların, yani en güçlü olanların beslenme önceliği vardır. Başkarakterler karnını doyurur doyurmaz, kavga kendiliğinden sona erer ve sofra herkese açılır…

  Hayvanların tokluğu böyle bir şeydir; en sıkı, en sert olanlar bile karnını doyurunca, diğerlerin midesine gireceklere saldırmazlar… Ya insanların tokluğu nasıl bir şeydir?

  Açlığın kaç hali vardır? Bu sorunun cevabını sosyoloji bilimi mi, siyaset bilimimi çözer? Bunca söz, hesaplama yapılıyor; geçinme sıkıntıları adına. Yoksulluk, fakirlik, açlık hesaplamaları, istenirse bugünkü teknolojiyle çok çabuk hesaplanır ve 85 milyonun kaç milyonunun konfor içinde yüzüp yüzmediği, kaç milyonun müsriflik ve şımarıklık naraları atarken, o büyük ve sessiz topluluğun o korkunç, tanrısal suskunluğu, açlıkları karşısında vicdan sahiplerinin kanı donar…

  Bu topraklarda yaşayan insanlar, tıpkı ülkemizin kadim geçmişi gibi büyük uygarlıkların açlık ve tokluk şölenlerini, şöhretlerini, aynı zamanda çöküşlerini, göçlerini, acılarını, kayıplarını da genlerinde taşırlar.

  Bu yüzdendir, açlığın bin bir çeşidi yaşanırken bile “ Ben, Biz açız!” diyen çok azdır, geri kalan o muhteşem sessiz topluluk içinde… Susmayı ve şair gibi, açlıklarını sofraya koyup onunla doymayı, beslenmeyi öğrenmişler…

  Açlığı, eve, hanelere giren ekmek sayısı olarak hesaplayanlara da ancak AHMAK denir… Aç olana sadece yardım yapmayı düşüne de diyecek laf bulamam… Hiçbir saygın, onurlu insan bir başkasının getirdiği paket, çuval karşısında ezilmeden, sıkılmadan, büzülmeden “ Sağ olun, Allah razı olsun!” diyemez…

  En onurlu davranıştır; her insanın maaşının, işinin, aşının, hayallerinin, eğlencelerinin olmasını düşünmek ve istemek…

  İşte bu yüzden, şairinin şiiri, şımarık bütün aç tok olanlar üzerinde insani bir fısıltı, sarılım, şefkat, onurlu bir duruş gösteriyor;

  “ Bugün açız yine evlatlarım, diyordu peder

Bugün açız yine; lakin ümit ederim

Sular biraz daha sakinleşir… Ne çare, kader…”

  Biliyoruz ki açlığın halleri anlaşılmayacak kadar karışmış durumda. Anlaşılır, yaşanır bir iş, aş, yurttaş olmanın zorluklarını yaşayanların korkunç sıkıntıları duyulmayacak kadar derinden geliyormuş gibi; gemisini kurtaran kaptan misali bütün toklar, birbirlerini alkışlanıyor…

  Suyun dört hali var ama ya açlığın? Ya tokluğun kaç hali var?

  Tevfik Fikret’in şiirine karşı,85 milyon ve tüm dünya için;

“ Bugün yine doyduk evlatlarım; yarınlarımız da garanti, rahat olun. Sporumuzdan, sanatımızdan, eğlencemizden, sosyalliğin izden geri kalmayın.” Demeyi ne kadar çok isterdim…

Güven SERİN 

23 Kasım 2021 Salı

YAŞLI MÜZİSYEN

 


İnternet

                                                   YAŞLI MÜZİSYEN

                            

  ( Tuttum İnsanları Sevdim )

  Onunla hava limanında uçakların kalkma saatini beklerken tanıştım. İkimizde erken gelip hava limanı içerisinde kitap okuyup gözlem yapma görgüsüne saygı duyduğumuz belli… Antalya’ya bir davet için gidiyordu. Sevenlerinin isteği üzerine bir de müzik ziyafeti çekeceklerdi…

   Gözleri ışığa duyarlı olduğu için güneş gözlüğü takıyordu. Bir süreliğine çıkarsa da izin isteyerek yine taktı. Neredeyse ömrünün tamamını müzikle geçirmiş. Bolca anı ve serüven biriktirmekten başka hiçbir yatırımı ve birikimi yokmuş…

  Klasik manada sağlamcı ve çalışkan insanlara göre ; “ Bir baltaya sap olamayan” iyi insanlardan biri sayılmakta. Bu zamanda birkaç ev, birkaç araç ve yüklüce bir hesaba sahip değilsen, iyi olmak, sanatçı olmak yeterli görülmüyor.

  Her şey daha büyük, daha güçlü, daha ses getiren, fazlasıyla beğenilen mantık üzerine kurulunca; tam manasıyla bambaşka bir dünyevi amaç içerisinde buluyor insanlık kendisini.

  Devreye giren, insanlığın o korkunç ve yarı tanrı isteklerini yerle bir eden şey yine sanat oluyor. Sanatçıların insana dokunuşları farklı farklı oluyor. Kimisi müzik, bazıları sinema, tiyatro veya opera ile…

  Öykülerin dokunuşu ise apayrıdır; Goriot Baba’nın yaptıklarına, bugün için kaç kişi “ fedakârlık ve evlat sevgisi” der? Kim bilir ne küfürler ederler; muhteşem serveti sadece sevgi adına harcadığı için Goriot Baba’ya.

  Yaşlı müzisyenin yüzündeki tebessüm, özgürlüğünün kendi ellerinde oluşundandı. Nerede duracağını bilip, neyle yetineceğine çoktan karar vermiş olmasındandı…

  Tuvalete gitmek için izin istedi. Bavulları, gitarı ve yan tarafta duran kitabı bana emanet bırakıldı. Dokundum ben gelmeden önce okuduğu kitaba. Can Yücel’in şiir kitabıydı.24.sayfa ile 25,sayfa arasında beyaz bir kâğıt duruyordu. Kurşun kalemle bir sürü not düşülmüştü beyaz kâğıdın üzerine. Okuduklarıyla ilgili hatırlatma notlarıydı hepsi.

  24.sayfada epey çalışmışa benziyor. Altmış dokuz dizeden oluşan şiirin ismi; Bir Numaralı Halk Düşmanıydı. Dizelerin yarısından fazlasına işaret bırakmıştı yaşlı müzisyen. Kimisinin altını çizmiş, kimisi üzerine bir, bazılarına iki, üç ok işareti yapıp önem sıralarını belirlemişti.

  Can Yücel’in şairliğini sevmeme bilmeme rağmen bu şiiri hiç okumamıştım. Hayli uzun ve neredeyse tüm zamanlara hitap edecek derece sosyal meselelere dokunmuştu şair;

“ Reis Bey dedim Reis Bey

Asın beni dedim dövün öldürün beni”

 Şiire dalalı, notların içinde gezinmem kaç dakika sürdü bilmiyorum. Geçen süre içerisinde yaşlı şair geri dönmüş, kitapla olan tanışma törenini sessizce tebessüm ederek izliyordu. Onu gördüğümü anlayınca;

 “ Lütfen, rahatınıza bakın. Siz gelmeden önce okuyordum. Can Yücel’in Bir Halk Düşmanı şiirini de çok severim” dedikten sonra koltuğuna oturmadan önce almış olduğu kahvelerden birini bana uzattı. Küçük bavulundan bir kitap daha çıkartıp beni rahat bırakma adına açtığı bir başka kitabın sayfalarına daldı.

  Yaşlı şairin nezaketi sayesinde hayli ilginç, duyarlı bulduğum şiirin altmış dokuz dizesini birkaç kez okudum. Dikkat çektiği notlarını irdeledim. En çok çizgi ve ok bıraktığı son dizelere iyice yoğunlaştım;

“ İşte böyle dedim Reis Bey

Başınızı ağrıtmayım

Yoksa bunlara gelinceye dek daha ne haltlar karıştırmadım

Biliyorum suçluyum razıyım cezama

Çalmadım öldürmedim ama

Daha kötüsünü yaptım

Na’aptım biliyor musunuz Reis Bey

Tuttum insanları sevdim”

  Kitabını teşekkür ederek iade ederken yaşlı müzisyene şu soruyu sordum;

 -        Sizde şairin yaptığı gibi yaptınız, ömrünüzün bütününde insanları sevdiniz değil mi?

 Biraz acılı, biraz soslu yüce bir tebessümle başını iki kez öne eğdi. Onun evet deyişi fazlasıyla sessiz ve duygu yüklüydü. Çünkü gözlerinde birkaç yaş tanesi, ömürleri ve ömürler ötesini anlatıyor gibiydi…

 Güven SERİN