23 Haziran 2016 Perşembe

HAKİM AMCA





HÂKİM AMCA
-----------------------------------------

 Belirli mesleklerin önüne yaptıkları işi anlatan sıfatı koyarız da, diğerlerini yok sayarız; bunu anlamakta zorlanıyorum.

 Uğradığım terzi dükkânında sohbetin demli tarafındayken kilosu epey hokkalı birisi girdi içeriye. Direk; nasıl derler; bodoslama; elinde tuttuğu gömleği terzi arkadaşımın masasına koyarak;

 “ Bu hâkim amcanın. Kolları kesilecek.” , “ Hâkim amca, saat kaçta biteceğini de sordu.” , “ Hâkim amca kaç para olduğunu da sor dedi.”

 Bizimkisi “hâkim amca” diye bir tutturmuş ki sormayın! Hakim çoktan emekli olmuş. Yaş kemale ermiş; fakat hâkim amca ifadesiyle bu topraklarda oynanan güzel oyun oynanıyor; mesleğin; yani MÜŞTERİNİN kim olduğu hatırlatılıyor.

 Niçin? Daha özenli, daha çabuk ve daha ucuz yapılsın diye… Hâkim amcanın gömleğini bırakan arkadaş gittikten sonra; anlaşılan niyet üzerine; hâkim karşısında yapılmayacak şeyi yaptık; güldük; hem de bolca…

  Bir gün yiyecek ve aldığımız hizmetler kıt hale gelirse, şu seslenişleri de duyacağız;

Çiftçi Amca! İşçi Amca! Esnaf Amca! Bunların kredisi yok sanmayın; sadece yeterince bollar; tıpkı halkın kendisi gibi; bol olanı, kıt olana dönüştürmeyi bilseler; efendilikleri oldukça değer bulur; VİP kapılarında BİLE…

Güven Serin 






15 Haziran 2016 Çarşamba

TÜRK AYNŞTAYNI



Huzur İçinde...

TÜRK AYNŞTAYNI

  Bilime adandığı kadar Türklüğüne adanan birisi Oktay Sinanoğlu. Çok önemli ve sırasıyla okunması gerekir dediği kitaplarının ilkinin ismidir; Türk Aynştaynı.

  Üzerinde şöyle bir formül var; Bilim + Gönül

Bu formül anlaşılan o ki tüm zamanlara huyum sağlayıp, tüm zamanların ihtiyaç duyulan formülü olacak.

 Gönülsüz koyunlara giden köpeğin bile kurt getireceği bilinirken, hiçbir şeyin gönülsüz temel tutmayacağı, zamanın o muhteşem eriticiliğine karşı duramayacağını,  tarihe da, edebiyata da, felsefeye de, ilime de bakarak görmek mümkündür.

  Oktay Sinanoğlu iki kez Nobel’e aday gösterildiği halde, kazanamamasını ince bir siyaset, usta bir satranç oyuncusu gözüyle değerlendirmeye almak doğru olur. Ülkemizin coğrafi durumu; ulusumuzun zengin karışımı; öteden beri sömürge görülen, şimdi savaşarak değil psikolojik olarak ve birbirimize düşman ederek oyun sahnesine çekilmemizi de ayrıca anlamaya çalışsak iyi olacak…

 Bazı insanların on parmağında on yetenek vardır. Bilim, bunlara deha diyor. Siz, yetenek de diyebilirsiniz… Tanrısal bir güzellik, evrimin seçkin başarısı da…

 Sinanoğlu, dört ayrı bilimin gözlemlerini neticeye ulaştırdığı yüzlerce formülü bir kenara bırakmadan, müziğe, yelkene, otomobile, seyahate, edebiyata olan ilgisini, düşkünlüğünü buraya taşımak istedim.

  Sinanoğlu’nun adanmış olduğu bilim anlayışını Ahmet Haşim’in Merdiven şiirine öykünerek kendi bakış açısıyla yeniden ortaya çıkarışını buraya taşımak istiyorum;

Ağır ağır iniyorum sarmal merdivenlerden,
DNA’nın özdeciksel basamakları mı bunlar
Fareleri fare yapan
İnsanları insan?

Ağır ağır iniyorum sarmal merdivenlerden
Karanlıklarda kayboluyor ucu
Dönemeçleri görsen de,
Yeri delip girmeye çalışan burgu
Dönüp duruyor

Ağır ağır iniyorum sarmal merdivenlerden,
Başı neredeydi, ya sonu?
Yoksa
Kimya binasının kulesi mi bu!
Simya melekleri kulenin başında!
Çoktan taşlaşmış hortlakların bilimsel burnunda
Gaz kokuları,
Ağır ağır iniyorum sarmal merdivenlerden.

  Ne oldum delisi olmamak; yine insanın iradesi ve yaşamdaki yerini bilmesiyle yakından alakalı…

  Milyon sayıda kitabın olduğu kütüphaneyi gidence hangi kitabı alacağını bilmek, yaşamın erdemli, inançlı ve kararlı bir aşamaya geldiğini de anlatıyor.

  Evinde bulunan kilerin ağzına kadar yiyecek dolu olduğu halde, ne kadar yiyeceğini bilmek ve ihtiyacı olan insanlara da bu yiyeceklerin vitaminlerinden, minerallerinden faydalandırmak; yine ayrı, apayrı bir tercih; oldukça hissiyat dolu bir insan aşaması…

  Batının peşine takılmayı sadece kendinden kaçış ve daha lüks yaşam algılayanların önce dilini, sonra yaşam enerjisini kaybettiğini; ortada dönen, bir türlü yer çekiminin soylu davetine ayak uyduramayan nice kurban gözlerimizin önünde; sadece bakmak, bir parça anlamaya çalışmak gerekir…

 Yaşamını sadece ilime ait saymayan, kendi toplumunu unutmayan, insan olmanın sorgulamasını her dâhim yapan Oktay Sinanoğlu’na, onun önerilerine, uyarılarına kendimizi test edici bir duyarlılıkla yaklaşsak iyi olur; iyi olur dostlarım; kendimizi unutmamak, bu kadar ağıt yakmış, Kurtuluş Savaşını vermiş milletin Cumhuriyetine sımsıkı tutunmak zorundayız…

 Anlamaya çalıştıkça, öğrenimin öğretileri şu gerçeği verir bize; haklılığımızı, haksızlığımızı kin ve nefretten ayırıp, büyük sahnenin kurgusuna, yönetimine, oyunculuğuna seyirci olmaktan öte geçme becerisine sahip olmayı da…


 Güven Serin 








  

8 Haziran 2016 Çarşamba

BENİ KİMSE ANLAMIYOR


Anlaşılmayı istemek; anlamayı öğrenmekten geçiyor;
ne büyük yol ve yolculuk..


ANLAŞILAMIYORUM

 Akşam saati yaklaşırken işyerine arkadaşım geldi. Hani nasıl derler; suratından düşen bin parça…

  Ardı ardına bir hafta istikrar içinde yaşayamadığımız hayatlarımız; belki de böyle sallana sallana, sarsılar sarsıla en iyiye yol açacağız…

  Arkadaşım, dokunsan ağlayacak durumdaydı. Fincanda çay söyleyerek başladım işe. Kurtarıcı olmaktan öte sohbet etmek; güzel şey kırılma anlarında. Belki de insanın en bezgin anlarında esas sağım işi yapılır; ürün verir; yaşamın kendisine dokunur; bütün hissiyatıyla.

 Arkadaşıma ne oldu; deyince, şehsi bir olaydan çok genel bir sıkkınlığı anlatmaya çalıştı. Bütün konuşmalarının merkezinde “ Beni Anlamıyorlar” , “ Hiç Kimse Beni Anlamıyor” şikâyetini adeta perçinleyerek tekrarladı.

 Hep peşinde koştuğumuz şey anlaşılmaktır. Bunun yanında kabul görmek… El üstünde tutulmak… Yani, önemsenmek; tam olarak anlaşılmasak da, insan önemsendiği zaman; yani yeterince “haklısın” diyen varsa; aslında esas ANLAŞILMAMAK o zaman başlıyor.

 Yanılgılar, saplantılar ve ileride büyük bir hayal kırıklığı yaşatacak övgüler, alkışlar insanı en güzel zamanlarında; yaşın kemale erdiği, onurlu, erdemli bir yaşam keyfi süreceği zaman yalnız bırakmaz.

 Örnek vermek gerekirse; yaşamını sert karakterli, bol apoletli, kariyerli geçiren insanların hazin sonu böyledir. Kırılmalar, kırgınlıklar çöker üstüne; yaşarken, beden ölmemişken.

  İşte tam da bu yüzden anlaşılmamak önemlidir. Size niçin? Sorusunu sorduruyorsa daha da önemlidir… Niçin anlaşılmıyoruz? Bizi anlayacak olanlardan ne bekliyoruz? Kıyamet gibi popülerlik, yani birkaç kelimeyle konuşmak yayılırken; yaygınlaşmışken anlaşılmıyorum demek; tam da safdillik olacak.

 Bir eşeğin bile taşıyacağı yük belliyken, insanın anlaşılması için, karşısında ki anlama becerisi insanları iyi tanıması gerekmez mi? İnsanın gözü, kulağı sadece önde ve yanlarda olmadığı öteden beri bilinir.

 Algılarımız; sezgi, görgü, bilgi, deneyimle yoğrulmuşsa; gözlerimiz, kulaklarımız bedenimizin her yerindedir. Tıpkı çok iyi donanımlı savaş uçağı gibi; radarları açıktır. Menzili, hedefi veya koruma kabiliyetini bilir.

 Anlaşılmayı hak eden insan; aydın insansa, uygarlığın yalnız çocuğu olmayı da hak etmiştir. Zordur işi. Ama oldukça keyifli, heyecanlıdır. Evrenin fısıltıları her şekilde üzerine yağmaya başlar.

 Anlaşılma isteği olan insan; anlamayı da çözer. Çiftçinin dilini de, işçinin terini de, esnafın nazik beklentilerini de bilir. İlk önce o anlar; kolay gelsin, bol kazançlar, deyip onların önemsemelerini saygın bir şekilde yerine getirir.

 Bilin ki anlaşılmaya başlamışsınızdır; sessizce, ağır ağır; ama ileriye dönük…

  Fazıl Hüsnü Dağlarca fizik öğretmeni tarafından oldukça sevilen bir öğrencidir. Onun dersinde hocanın gözünün içine baka baka şiir yazarmış. Hoca da onu amma çalışkan öğrenci diye ayrı bir severmiş. Çünkü Fazıl Hüsnü Dağlarca, anlattıklarını not tutuyor sanıyormuş.

 Fizik öğretmenleri yani namı diğer Gos Baba çok iyi bir öğretmen olmasına rağmen; dersini öğretmek, öğrencilerini yarınlara hazırlamak için oldukça uğraş veriyormuş.

 Öğrencilerin Gos Baba dedikleri fizik öğretmeni kızdığı öğrenciye, demir hokkayı tutar şöyle seslenirmiş;

 “ Şimdi cism-i sakili kafana fırlatırım.”

 Anlaşılmak, anlattığını anlamaları için neler yapılmadı bu diyarda. Hem de iyi bilinen öğretmenler, imamlar, anneler, babalar. Dövdüler, sövdüler, falakaya yatırdılar. Eskiden karakola gidip de sopa yemeyen yoktu.

 Niçin? Hepsi anlaşılmak için mi?

  Hayır! Yeterince eğitim, uzağı görme, dönüşüm yaşayıp kentli olmadığımız için…
Uzağı görmek, sadece bilim insanının işi değildir. Yaşamı önemseyen sıradan insan bile bu görgü sayesinde anlaşılır, sade bir yaşam sunar; hem de nazik, alçak gönüllü bir görüntü içinde.

  Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın babası okuldan geldiğinde sorarmış; “ Bugün ne öğrendin?” Fazıl Hüsnü cevap verir; “ 30-30 şey ! “ Babası ise şöyle söylermiş;

  “ Yok! 20-30 şey görülür. Öğrenilmez. Bir şey öğren”

Yaşama ait 20 ile 30 bin gece yaşayan insan; her gün bir şey öğrenmeyi denemiş olsa; anlaşılırlık ve anlaşılmazlık söz konusu bile olmazdı; sonsuz evrenin uçsuz bucaksızlığı gibi bir şey olduğu anlaşılırdı hayatın ve dünyanın. Çünkü bizler evrenin biricik ve sonsuza dönük parçalarından başka hiçbir şey değiliz.

 Güven Serin 


6 Haziran 2016 Pazartesi

SAĞLAM BİR ZIRH YAPACAĞIM KENDİME


Hangi sağlamlık,hangi zırh? Ruhsal bir sağlamlıktan öte
korur bizi... Mutluluğun,temelinde % 90 ruhsal
dinginlik yatarken;yapaylığın peşinde koşmaya
yorulmuş,yorgunluğu yorumlamaktan korkan insanlık...



SAĞLAM BİR ZIRH YAPACAĞIM KENDİME

  Hangi zırh, hangi sağlamlık yeterince bir güvence? Ömürlerini üç metre duvarlar ardında geçiren nice insan; şehirler büyüdükçe, hak ve adalet dengesi arttıkça korkular ve önlemler de artıyor.

 Eğer ki çok güzel bir binayı göremeyecek-görünmeyecek kadar koruma altına alıyorsak, onun güzelliğinin bir yanı yok demektir. Oraya rüzgâr, gün ve insana dair sevgi yeterince giremeyecektir.

 Ölümsüz sanılan Akhilleus (Aşil) dünyanın en büyük efsanevi kahramanı sanılan büyük savaşçı, annesi tarafından ölümsüzlük ırmağına batırılırken sol topuğundan tutulduğu için sadece oradan vurulursa öleceğine inanılıyordu. Gün geldi oradan da vurulup, ölümsüz sanılan kahraman bile öldü…

 Şimdi, ne Sümer, Hitit, ne Yunan ne de Roma tanrıları var etrafta. Bütün güçler, sağlamlık ve önlemler değişime adanmış evrenin saygın çocuğu dünyanın değişmeden kalması mümkün görünmüyor.

  Ataları Türkiye, İstanbul olan İskenderiyeli şair Konstantinos Kavafis de ona ait zamana, sağlamlıkla tutunmak istemiş. Onun sağlamlığı, alacağı önlemler; kralların, hükümdarların, yalı, yat sahiplerinin önlemleri gibi değil elbet!

 İfadesinde, sözcüklerinde ki gibi;

 “ Sağlam bir zırh yapacağım kendime;
Sözlerden, kişiliklerden, güzel davranışlardan bir zırh…

  Böylece çıkacağım karşısına kötü insanların; korkusuzca ve hiçbir zayıflık duymadan!

  Zarar vermek isteyecekler bana. Bilemeyecekler ama saldıranların hiçbiri; nerededir YARALARIM, nerededir incinebilir yerlerim…

 Göremeyecekler beni örten yalanların altında…”

  Edebiyata, felsefeye adanmış felsefenin alacağı önlem, sağlam bir zırh ancak böyledir işte! Sözlere, kişiliğe ve güzel davranışa sığınmak…

 Niçin korkulur bu güçten? Niçin ana sınıflara, kreşlere daha çok gün, oyunla birlikte edebiyat, felsefe girmez?

 İnsanın aldanışı belki de dünyevi zevklerin en güzel, en görkemlisi ve en işe yaramazıdır… Bunca tarihsel kişilik, önemli olay, savaş, zafer ve kahramanlık bir yana; insanın ilime, sanata olan adil birleştiriciliği bir yana…

 Mazeret arıyorsa kaba insan; her daim bir sebep bulmak istiyorsa yaşarken ölüme-öldürmeye; her an ve oldukça fazlasını bulacaktır. Renk, dil, din, zenginlik, zarafet hepsi ayrı bir sebep olacak; daha önce olmuş, büyük krallıkların çöküşünü hazırlayan ışıltılar, güç gösterileri ve ihtişamlı orduların yenilmesi gibi…

 Tüm dünyayı almak isteyen 33 yaşındaki Büyük İskender’i yerle bir eden virüs ve ölür ölmez dörde bölünen ülkesi-ülkeleri; her an yaratmaya çalıştığımız kendi kişisel egomuz, zenginliğimiz ve soylu gururumuz gibi, biz daha ölür ölmez parçalanmaya, çürümeye yol alacağı bellidir.

 Felsefe, edebiyat zarar verecekleri; adım adım, yudum yudum, santim santim hesaplar. Ve her daim kendi savunmasını yapar; zehir tasını içerken bile yüzyıllara dair alacağı kalıcı ve ebedi yolun yolculuğunun hikâyesini yazar.

 İstanbul’da 3 yıl yaşayan Kavafis sonunda doğduğu yere İskenderiye’ye döner. Bir mektupta buradaki yaşamı şöyle anlatır;

  “ Sonunda İskenderiye’ye alıştım ve zengin de olsam, büyük olasılıkla burada kalırım artık. Ama nasıl da ağır geliyor bu bana.

  Ne zorlukları ne ağırlıkları var küçük bir kentin. Ne büyük bir özgürlük yoksulluğu…”

Güven Serin 



  




2 Haziran 2016 Perşembe

KADIN KISKANÇLIKLARI


Bir daha olmasın lütfen! Yoksa karışmam! 


ÖTEDEN BERİ GELEN KADIN KISKANÇLIKLARI
-------------------------------------------------------------------

  Biraz kendinize bakmaya başlasanız, yeni giysiler alıp, parfümünüzü değiştirseniz; bir de aynanın karşısında oyalanıyorsanız; aman dikkat! Bilin ki; size yönelecek kadınsı gözlerin o mutlu dile şöyle diyecektir;

 Hayırdır bey! Sende ki bu değişiklik nedir? Bir de yaşınız kırkını geçtiyse; o meşhur deyiş hatırlatılacak; kırkından sonra azanları…

 Kadınların kıskançlıkları bitmez, öteden beri bugüne, bugünden yarına yol alacağı belli de olsa; erkeklerin düştüğü duruma da düşmezler. Yani; o korkunç trajedileri; seviyorum ulan seni, dedikten sonra 21 bıçak darbesi indirmezler…

 Sözü biraz da ironiye getirirsek; şöyle bir tartışma açmak isterim. Kadın erkeği niçin kıskanır? Muhtemelen başka kadınlar yüzünden… Yani doğada olan rekabet, en uygar kentlerde de, zamanlarda da devam ediyor. Belki de doğanın en muhteşem yasalarından sadece birisi ve en önemlileri…

 Kıskanmanın ruhuna, köküne dokunsak; şu çıkıyor karşımıza; bize ait olmayan beden, başkasına da ait olmasın. Ve dönüp dolaşılan yer o küçük organda bitiyor; yani o malum şeyde; güç simgesi, erkeklik organında…

 Acaba, bir gün erkekler bir karar alsa; özellikle sürekli kıskançlık saldırısına uğrayan erkekler; o malum organları kestiriyoruz. Madem bu kadar kıskanılıyor; organsız hürriyet istiyoruz!

 Bunu tam tersini düşünecek olursak; orta çağda şövalyeler uzun süren savaşlara giderken, özellikle kıskanç erkekler kadınlarına taktıkları çelikten kemerlerin ne büyük komedi, eziyet olduğunu anlarsınız.

 Saray çevrelerinde bulunan kadınlara çok yakın olan iğdiş edilen erkeklerin de nasıl zararsız kabul edildiğini düşünmek de ayrı bir komedi… Bütün suçlu bu malum organ-organlarmış gibi bütün sorun çözülecekmiş düşüncesi…

 Hâlbuki hadım edilmiş erkeklerin elleri, kolları, gözleri, beyin hücreleri durmuyordu. Organ kesildiyse her şey durmuş sanılıyordu. Genç dana iken daha güçlü olsun diye iğdiş edilen sonradan da öküzlük sıfatını alan hayvancıkları hiç tartışmayacağım…

Güven Serin 



1 Haziran 2016 Çarşamba

GENETİK MİRASIM


Upuzun bir yol ve yolculuk; tam olarak nerede
başlar; nerede biter...


GENETİK MİRASIM

------------------------------------------------

  Babasının, dedesinin yaşlı olduğuna bakıp nice insanın bıyık altından güldüğünü görüyorum. Çünkü kendisinin de o yaşa, hatta o yaştan öte ulaşacağını düşünmek haklılığına sahipler…

  Mustafa Koç öldüğünde üzülmeyen insanın vicdanından şüphe duysak da, dede ve babasının yaşanın yanına bile gelmemiş olmasına yandı insanlar. Tam da en verimli çağı ve ülke ekonomisi, aristokrasisi için ciddi öneme sahip zamanlar…

  Kendi genetik mirasıma gelince tam bir korku içindeyim. Anne tarafımın erkeklerinin daha 50 yaşına gelmemiş olmalarının ilimsel sonuçlarını bilmesem de; tam da annemin babasının öldüğü zamanlardayım…

 Babamın babasının; Hasan dedemin haplarla zorla 61 ulaştığını biliyorum. Babamın ise 58 yaşında daha yüzünde bir kırışık yokken; genç bir ölüm yaşadığına da tanıklık ettim…

  Bütün bunları göz önünde tutmak gerekirse; genetik açısından işlerin yolunda gitmediğine karar verebiliriz.

 Teselli ise, yazarlığın düş gücüne, engin ümitlerine tutunmak istiyorum. Şöyle bir matematik hesabıyla işin içinden sıyrılıp, evrenin yaşam dolu gezegeninde tam da olgun bir yaş sınırında 5–10 yıl kazansak; yani 10  bin gün ve gece; hiç de fena sayılmaz hani…

 Annemin babasının erken ölümünü, o günün beslenmesine, vücutların dayanıksızlığına, aşıların yetmezliğine bağlayarak moral bulmak iyi olacak. Hasan dedemin sigarasına, rakısına ve askerlik sahnesinden çekilip, sakin bir hayat yaşama burukluğuna da dokunursak; geriye Yusuf babam kalıyor;

 Siyasetin soylu acımasızlığı içinde o kasabadan diğerine, o kentten, ötekine koşturan, idealizmin hastalığına tutulmuş; kendi için yaşamak yerine topluma zamansız ve bonkörce akıttığı yaşam enerjisini düşünerek de ayrı bir teselli bulmak zorundayım.

 O zaman matematiğe sığınak şu formülü oluşturmam gerekir;

Şerif dede 50, Hasan dede 61, Yusuf babam 58: ortalama yaşam süresini 56 ya çıkarmam mümkün. Onların bolcu sigara, stresini, toplumsal tutsaklıklarını da göz önünde tutup, onlara 10 yaş eklersem; 66 yaş aralığını yakalarım. Yani, bugünden tam 16 yıl sonrasına, düşsel bir dokunuş yapabilir;
Cemal Süreyya’nın 7 kırlangıç ömrüne, Cahit Sıtkı’nın 35 yaş şiirine de dokunup selam verebilirim…

“Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder / Dante gibi ortasındayız ömrün / Delikanlı çağımızda ki cevher / Yalvarmak, yakarmak nafile bugün / Gözünün yaşına bakmadan gider…”

 
 Güven Serin 



31 Mayıs 2016 Salı

GANOSLAR ve KUŞ SESLERİ...


Kamera; Güven   Ganoslar Diyarı


Kamera, Güven  - Ganoslar

Geceyi içine çekmiş/ Gün henüz üzerine düşmemiş...

GANOSLAR ve KUŞ SESLERİ

  Tekirdağ’ın gözbebeği olan diyar; Ganoslar (Işıklar Dağları) Tam olarak hiçbir yazarın, çizerin anlatıp aktaramayacağı efsanevi yer…

  Ganosların şaşırtan yanı; o kadar çok ki… Doğa burada öyle bir canlı,r yanıltıcı sürprizler hazırlıyor ki; bir parça kulağınız, gözünüz, eliniz; onlara etki eden duygu bütünlüğünüz varsa; şaşkın bir sarhoşsunuz demektir…

  Aşağıdan baktığınız herhangi bir tepe karşısında insan gururuyla yaklaşmanız size oldukça soylu bir pahlılığa patlayabilir. Hemen çıkarım dediğiniz tepenin onlarca yıl kullanılan; belki de Tanrı ve Tanrıçalar zamanına giden o gizli patikaları; Rumlar ve Yeniköy, Uçmakdere insanları tarafından da kullanılmıştır.

 Mayıs Ayı kuş seslerinin; yani Kara Tavukların, isketeler, bülbüller,ardıç kuşları; belki guguk, ibibik kuşları da…

 Yunus Usta ile böyle bir zamanda kuşların çığlık çığlığa göğe yükselip, kendi doğaları gereği yuvalarını kurup nesillerini devam ettirmek için harcadıkları çabaya tanıklık ettik. Yeniköy’ün doğusundan eski patikalardan tırmandığımız yamaçlar; önce koruluk, sonra masalımsı bir meşe ormanına dönüştü.

 Katırtırnakları, kendi kolonisini oluşturmuş küçük ıhlamur ağacı topluluğu ve ardıçlar… Burada ardıç kuşuna ayrıca minnet duygularımı yolluyorum. Erozyon için, doğanın doğallığına, her türlü hayvana ev sahipliği yapan ardıçlar onların da sayesinde yayılıyor; toprağın kıymetini bilen, ona muhtaç tepelere ve dağlara…

 Orman Bakanlığının bir sloganı var; Orman, su varsa hayat var…

  Mayıs ayı kuş sesleri için niçin önemlidir? Kuşların evrimsel süreci, dönüşümü ve yolculuğuna bir bakmak gerekir. Eş seçimi, yuva kurmaları; çılgın bir hikâyenin türkülerine dönüşüyor.

 Hazirana girmeye hazırlanırken, henüz eş bulamamışların telaşı ise ayrıca dinlenmeye değer… Hâlbuki onlara insanca nasihat versek; “ acele etme be kardeşim, bekârlığın tadını çıkart.” Desek; kim bilir bize ne türküler yakacaklar; evliliğin o muhteşem telaşı için…

 Yeniköy’ün, Uçmakdere’nin ve bölgede ki Ganos Diyarının neredeyse tüm köylerinin doğası, yeşillik şölenine dönüşmüş. Azalan; neredeyse biten çiftçiler, köylüler; bu tabiat harikasının bonkörlüğünü de ortaya çıkartıyor.

 Dağların güneye bakan tarafları ayrı bitki örtüsü; kuzeye bakan tarafları apayrı bir dünyayı gözler önüne çıkartıyor. Hele, derin vadileri; başka bir mucizenin devamını aktarıyor; yaz kış, hayvan bakımı, sebze, meyve yetiştirmenin ve insana doğa ile buluşup, kaplıca, ilaç; huzur aktarım merkezi olabilecek yerler; bu yerler…

  Lili Marleen türküsü nasıl dilden dile yayılıp, onlarca dile çevrilip tüm insanlığa ait olmuş bir destansı türküyse; Ganoslar Diyarı da Tekirdağ’ın; Tekirdağ insanının onur duyup, tüm ulusa ve insanlığa armağan edeceği bir yer…

 Buranın gizlenmiş, unutulmuş hikâyeleri gibidir bitki örtüsü… Biraz bakıp, biraz korursanız; toprağın altından hiçbir zaman görmediğiniz bir çiçek, ağaç filizi veya bir böcek; sanki en ilkel çağların devamını anlatmak için; bende varıp ey insan; beni fark et; incele, görevimi anla; bilgi ve görgüsünü veriyorlar…

 Ganos Diyarı yeniden doğuyor…  Var olan tohumlar önce koruluk, sonra orman olurken; çoktan göçmüş kuşlar yeniden evlerine geri dönüyorlar. Doğa, insanla daha da güzel… Doğa insansız da yapabilir; ama insan doğasız ASLA yapamaz…

 Kuzey Buz Denizi ilim dünyasını şaşkına çeviriyor. 20 yıl sonra hiç buz kalmayacağı düşünülüyor. Ve sorumlusu insan olarak kabul ediliyor. İnsan; bitmeyen açlığı ve henüz kazanamadığı deneyimi; neleri kaybettiriyor; hangi cennetleri cehenneme çeviriyor; bunu yine zaman çizelgesinin kapanış anı göreceğiz…

 Henüz vakit erken iken, henüz Ganoslarımız yemyeşilken; ıhlamurları çoğaltmalı, adaçaylarının dem keyfini her yudumda; toprağın, suyun yaşama olan hediyesine minnetten öte, harekete geçmeliyiz…

  Şair ve yazar Hans Leip’in cephede 1915 savaşında yazdığı Marlene Dietrich’ün üne kavuşturduğu Lili Marleene türküsü;

Kışla kapısı önünde fener/ Eskiden de oradaydı, şimdi de orada / Orada tekrar görüşsek ya / Dursak tekrar lambanın altında/ Tıpkı eskisi gibi, Lili Marleen/ Tıpkı eskisi gibi, Lili Marleen

 Güven Serin 




26 Mayıs 2016 Perşembe

CELLAT AĞLADIĞINDA...


"Ölüm son çare! ölümü yedekte tutacağız! "


CELLÂT AĞLADIĞINDA

  Lübnanlı yazar Amin Maalouf “ ölüm son çare!” anlatımını şöyle destekler;

“ Ölüme son çare olarak bakmalısın! Hiç kimsenin seni alıkoyamayacağını bil! Ama ölüme gidebileceğin için onu yedekte tut! Sonuna kadar… “

  Felsefenin zirvesine oturmuş Sokrates tam da böyle yapmıştır. Ölüm zamanı geldiğinde zehir dolu tası büyük bir soğukkanlılıkla istemiştir.

 Sokrates ölüm zamanını beklerken onun ölümü için baldıran zehri hazırlayacak cellât da ona oldukça insani hisler besler.

  Zaman gelmiştir. Cellât ölüm tasını getirdiğinde ağzından şu sözcükler dökülür;

“ Burada geçirdiğin zaman içinde seni tanıdığım kadarıyla, sen buraya şimdiye kadar getirilenlerin arasında en cömert, en nazik en iyi adamsın… Getirdiğim mesajın ne olduğunu biliyorsun; Güle güle arkadaşım, kaçınılmaz olana katlanmaya çalış.”

  Cellât bunları söyledikten sonra gözyaşları içinde arkasını döner ve hücreden çıkar… İşte tam da burada devreye filozofun yaşam felsefesi girer devreye. Yani yaşam kadar ölümün de kutsal olduğunu kaçınılmaz bir şey olduğu için, yasa ve adaletin yanlış da olsa karar vermesini soğukkanlılıkla karşılar ve elinde zehir dolu tasla cellât içeri girer. Sokrates;

“ Evet, dostum, sen bu meselelerde uzmansın, şimdi ne yanmam gerekiyor?”

“ Sadece iç ve bacaklarında bir ağırlık gelene kadar hücrende dolaş.”

Cellât işini iyi yapmış, hazırladığı baldıran zehri bir süre sonra görevini yapmıştır; Sokrates sevdiklerinin ve cellâdının gözyaşları arasında ölüme geçmiştir.

 Ölüm, soğuk, ölüm sonsuza uzanan büyük mesafe! Birçoğumuz en yakınımızda gördüğümüz zaman kâbus sanırız. Olamaz! Olmamalı! Hâlbuki biz doğmadan önce da vardı ve doğduktan sonra da her an her yerde yer değiştirir canlar…

 Sonra çağımızın başka düşünürü girer devreye; Amin Maalouf;

“ Diyelim ki gece bir kâbus gördün. Bunun bir kâbus olduğunu bilirsin! Ve kurtulmak için başını biraz oynatman yeter. Her şey daha basit daha dayanılır hale gelir. Ve bir bakarsın en korktuğun şeyden zevk alır olmuşusun.

   Hayat seni korkutuyorsa, içini yakıyorsa; en yakınların çirkin maskeler takmışsa hayat BUDUR de! İkinci kez çağrılacağın bir oyun olduğunu söyle! Zevk verici ve acı çektirici bir oyun. İnanç ve aldatmaca oyunu… Maskeler oyunu.

  Onu sonuna kadar oyna! İster oyuncu olarak, ister izleyici olarak…”

 Evet, dostlarım; ölüm son çare; ama yedekte bekleyen bir şey! Bunu bildikten sonra bize düşen en güzel şey; yaşamın oyuncusu olmak… Bazen seyircisi, bazen oyuncusu ve bazen yöneticisi…

 İnanın bana; hangi bölümünde olursanız olun, içene katacağınız bir parça maya, edebi ve felsefe içtenliği yoksa bu muazzam oyunu baştan kaybetmiş, yaşayan ölüler gibi yaşamın her anından zevk almaktan öte eziyet görürüz.

 Dikkat edin kendinize; bir parça duraklayıp sorgulayın. Sürekli ağlanan, şikâyet eden insandan tam olarak kim hoşlanır? Hâlbuki sıradan bir insanın, en altta bulunan bir canlının küçük bir espirisi, gülümsemesi, hoşluğu ne kadar önemlidir bazen…

 Tam da burada, herkes çok önemlidir; öneme dair güzelliklerin farkına varmasıyla birlikte, en altta sanılan çobanın bile ne büyük öneme sahip olduğunu, en güzel koyunları, oğlakları yetiştirerek, en güzel çayırların yakınında, en değerli köpekleri ve kavalıyla, özenesi bir hal alır.

 “Ölüm son çare… Ölümü yedekte tutacağız; sonuna kadar…”

 2400 yıl önce, yaşamın 70’li yıllarında yaşlılık ile felsefenin en güzel zamanı Sokrates bunu biliyordu; onu ölüme gönderenlerin fermanı onu şaşırtmadı; savunmasında, ölüme değil, adaletsizliğe dikkat çekti.

 Sık sık önemsenmeyi, anlaşılmayı isteriz. Hâlbuki ilk önce önemseme ve anlamak parkurundan geçmemizi önerir yaşam. Tam da burada biz ayrılırken bu diyardan belki de bizi sevmeyenler bile cellâdın ağladığı gibi ağlayacaktır; adil, cömert bir yaşam izleri bıraktığımız için…


 Güven Serin 

24 Mayıs 2016 Salı

ÖZGÜRÜM


Nikos Kazancakis

Hiçbir şeyi UMMUYORUM!
Hiçbir şeyden korkmuyorum!
Özgürüm...


Zorba-Seyretmeye öncelikli olmaya devam
edecek Nikos Kazancakis klasiği...

ÖZGÜRÜM

 Özgürlük anlayışını, düşüncesinin ve sahiplenmek için çok çaba harcadı insanlık. Uğrunda nice savaşlar, uğraşlar verildi. Daha ne kadar verileceği de belli değil…

 Özgürlüğü içselleştirmeden, kelime manasını ruhuna kazımadan en ufak ayrılışı, haykırışı özgürlük saymak yetmiyor bana. Uğrunda bir ömür almanın yanında, geriye bıraktığın eserler de, sözden öte eyleme, kültüre dönüşmeli.

  20. yüzyılın en önemli filozoflarından, yazarlarından birisi kabul edilen Nikos Kazancakis özgürlüğü en üste taşıyan insanlardan sadece birisi. Baştan sona onun arayışıyla, edebiyat ve sinemanın eyleme ve insanlık gösterisine dönüşen haliyle gözler önüne serdi.

 Kazancakis Kan Kanseri olduğunda Almanya’da tedavi görürken öldü. Ortodoks Kilisesi mezarlığa defnedilmesine izin vermedi. Girit’te bulunan mezarının taşına şu üç cümlenin yazılmasını istedi;

Hiçbir Şey Ummuyorum
Hiçbir Şeyden Korkmuyorum
Özgürüm…

  Ona sorulduğunda; “ Ben aslında entelektüel değilim. Ben sadece yazı yazıyorum. Ama yazarken kalemime mürekkep değil kan bulaşıyor.” Bu duyarlılığı anlamak zor biraz! İnsanoğlunun bir ömür beklediği ünlü olma, kariyer yapma fırsatları, gururu, çalımı da yanına alırsa, eline damlayan kanı, gözyaşını göremezsin.

 Sanatın ve sanatçının farkı tam da burada ayrılıyor; toplumların, çevrelerinin eksik, eskimiş ve kokmuş taraflarını onarmaya çalışırlar; sadece budur onların yazıya dönüşen ruhsal, edebi ve göksel haykırışlarının amacı…

 İster ilime, ister sanata adanmış olun; eninde sonunda bırakacağınız en küçük eser bile insanlığın mirasıdır. Polonya’dan ayrılmak zorunda kalan ve ilk Nobel Ödülü olan kadın, aynı dalda iki Nobel Ödülü almış insan olan Marie CURİE de insanlık yolculuğunda adanmışlardan birisidir.

  Radyoaktive alanında yaptığı çalışmalarla ilgili olarak iki farklı alanda Nobel Ödülüne hak sahibi olmuştur.

 Hayatını deneylere, kimya ve fizik alanındaki gelişmelere bırakan Marie Curie bir konuşmasında hiç eskimeyecek bir sesleniş yapıyor;

 “ Daha fazlasını yapamasak da, her birimiz bir parça bilgi kırıntısı yakalaya bilirsek, insanlığın GERÇEK hakkında ki rüyasına, mütevazı ve yetersiz olan bir şeyler katabiliriz.

  Karanlığımız içinde görünen evreni şekillendiren büyük planın belirsiz ışıkları, bize parça parça gösterilen bu küçük mumlar sayesinde olacaktır.

  Bilimin öyle güzelliklere sahip olduğuna ve ruhani gücünün, bütün dünyayı şeytanlardan, cahillikten, fakirlikten, hastalıklardan ve savaşlardan kurtaracağını düşünenlerdenim.

  Gerçeğin belirgin ışığını arayın! Belirgin yeni yollar arayın! İnsanlığın görüş alanı çok uzak olmasa bile, İLAHA ADALET bizi hiçbir zaman hayal kırıklığına uğratmayacak.

  Her çağın kendi rüyası vardır. O halde dünün rüyalarını bir kenara bırakın. Bilginin meşalesini alın, geleceğin sarayını inşa edin.

 Nikos Kazancakis de baştan sona vazgeçmediği şey; VAROLUŞU sorgulamak! Bundan dolayı da Papa; yani Vatikan’ın, Ortodoks Kilisesinin tepkisin alıp dışlanmıştır.

 Kazancakis’i dünyaya tanıdan Zorba isimli romanı olurken, daha sonra sinemaya aktarılmasıyla, ünü daha da arttı.

 Ben Özgürüm, demenin uçsuz bucaksızlığı, kırıntıları mum ışığına dönüştürmekten geçtiği bellidir. Kazancakis de hayatı boyunca bunu yapar. Ve bir söyleminde; “ Hayatımda hiçbir zaman Zorba’nın önünde utandığım kadar utanmadım.”

 Kendi yazdığı kitap kahramanlarının, kendi ruhunu, geçmişiyle bugünü; kısacası olgunluk dönemini çok iyi anlatıyor.

 İster Kazancakis’in Zorba isimli kahramanı gibi sirtaki, isterseniz, kasap veya çiftetelli ile özgürlüğünüzü, müziğin ritmiyle tüm dünyaya ilan edin; isterseniz; bir başka şekilde! İyiye, daha güzele ulaşmanın her daim harekete, bilgiye, görgüye muhtaç olduğunu unutmadan; unutturmadan yola koyulmanın erdemiyle;

 ÖZGÜRÜM, demenin demi, soğuk bir kış günü size sunulan çayın demi, kokusu kadar önemli olmalıdır…

 Güven Serin 


17 Mayıs 2016 Salı

KARA KARTAL



KARA KARTAL

  Kızımın odasına girince kendi elleri parmaklarıyla hazırladığı Kara Kartal çalışmasına baktım. Beyaz kâğıt üzerine siyah ve kalın bir yazı ile etrafını da çeşitli semboller; yıldızlar ile süsleyerek bir flama gibi tam da yattığı yerden göreceği bir yere yapıştırmış.

  Kara Kartal Beşiktaş’ın simgesi bir kuş; göklerde süzülen güzel bir hayvan. Bülbül ötüşüyle, nazik ve küçüklüğüyle ne kadar saygı duyuyorsa, kartal da büyüklüğü, beslenme zincirinde en üste bulunması nedeniyle ayrı bir saygı duyuluyor.

 Gökyüzü ve kuşlar insanlığın başından beri ilgi, korku ve merak uyandırmıştır. Sporun ticarete döküldüğü bu zamanda yine de insanların vazgeçemediği spor dallarının en üstünde bulunur futbol…

  Babadan gönüllü bir mirastır Beşiktaşlılık. Gönle akan yönü sezgisel olmakla birlikte, siyahın beyaza, beyazın da siyaha olan birlik olma; yer ile gök, gece ile gün gibi bir serüveni de içene alması olabilir mi diye düşünürüm zaman zaman…

 İçimdeki muhalif taraf, ezilene, ikinci, üçüncü hatta yarışa hiç katılmayan, ruhani bir yarış içinde olanların birinciliğine adanmış bir felsefenin de ürünü olabilir siyah beyaz renklere tutulup, babadan miras alınan bu tutku.

 Fanatik Beşiktaşlının benimle dalga geçeceği de belliyken, baştan beri olan tutkum; oldukça sessiz ve ilgisiz… Sevmişim ya bir kere; uzak, yakın, ilgi veya ilgisiz; sportif ve ahlaksal açıdan iyiyse; yüreğim kabardığı gibi ilgim de artıyor.

 Bu ilginin en yüce, yüksek olduğu zamanlar 1980’li yıllardır. Belki de o hissedişlerim, futbol alakam hiçbir zaman ortaya çıkmayacak…

 Süleyman Seba’ın istikrarı, ciddiyeti ve mütevazılığı sanki bütün sevginin en tavan yaptığı anların en yükseğiydi. Kendi yağıyla kavrulmanın, kendi toprağında yeşermenin, rekabetin estetik ve ahlakla birleştiği engin düşlerin zamanı…

 Futbol üzerine tezler, doktora öğrencileri 1980’li yılların projelerini bin bir titizlikle hazırlasa; ortaya çıkacak şey; olduğun gibi, ya da göründüğün gibi ol arkadaş… Yapaylıktan, spora ticareti, hilebazlığı bulaştırmaktan kaçın; kaçın ki tarihin sayfalarına karanın da, beyazın da, sarının, kırmızının, yeşilin, laciverdin, bordonun, mavinin de spor, sporcu renklerinden öte hikâyeleriyle anılansın, şanlarsın…

 Beşiktaş’ın Osmanlı Sporla oynadığı maçı izlemek için Saki’ye gittim. Küçük bir yer ve yüzü gülmeyen esnaf… Beşiktaşlı taraftarlarla doluydu. Gencinden orta yaşına kadar… Biram ve ciğer, bir parça kuru soğan ve erken gelen goller sezonun bitimine bir hafta kala Beşiktaş’ın Şampiyonluğunu müjdeliyordu.

 İçimde eksik olan bir şeyler vardı! En az şampiyon kadar rakiplerin seni kovalaması, bir yandan dibe çekmek isterlerken, aynı zamanda düşlerin yükseğine itmeleri en az şampiyonluk kadar önemliyken, Beşiktaş’ın mabedi denilen İNÖNÜ stadı parayı veren düdüğü çalar misali bir şirket ismine dönüşmüştü.

 Ve ben Beşiktaş’ın Şampiyonluğuna herkes gibi dıştan değil de içten sevinmeye devam ediyordum; sporun başka taraflarına adanmış, belki de orada tutkulu bir esaret içinde kalmış sessiz bir ruhun, hakiki yarışlara, terlere, ahlaki bir güzellik içinde rekabete dâhil olan her şeye minnet duymanın büyük veya küçük algılarıyla maçın ikinci yarısını beklemeden rüzgârın olduğu yere Yelken Kulübe gittim…

 2015–2016 yılının şampiyonu Beşiktaş… Kızımın önceden hazırladığı Kara Kartal yazısına bakıp, kara düşüncelerden, kara bahtlardan, kara günlerden korkan insanın, Kara Kartalın gücüne nasıl da muhtaç olduğunu irdeledim.

 Beyazlığa, ışığa tutkuyla bağlı olduğumuzu her fırsatta belli eden insanlar olarak, iş güç gösterisine gelince bilinçaltımızda ki o büyük kurtarıcının korkutucu pençelerinin, ölümsüz bir bedeni olması ve aynı zamanda KARA olmasını isteriz. Çünkü beyazın korkutamayacağını, pençelerinin eksik, tüylerinin dökülmüş olduğunu; beyazın ancak barışçıl bir görevi olduğunu sanırız…

 Benim karam ve beyazım aynı zamanda rakiplerinin gözyaşlarını da silmesini bilen, sadece yüce bir krallıkla oyalanmaktan öte sporun, ahlakın, evrensel coşku ve ritmin rakipleri tarafından bile alkışlanan kartalının simgesi olan spor anlayışıdır.

 Gezdiğim, gördüğüm, okuduğum, dinlediğim her şeyde; insan ve insanın birbirine olan muhtaçlığı çıkıyor karşıma. Onanma, alkışlanma; o seslerin, naraların yüce bir anlam kazanması, insanın tümüyle anlam kazanıyor; taraflı, tarafsız, rakip; siyah veya beyaz; mavi veya sarı, kırmızı…

 Kara Kartal; kızım Doğa’nın beyaz kâğıda yıldız sembolleriyle kazıdığı gibi; Kara Kartal; Süleyman Seba’nın, Rıza, Metin, Ali, Feyyaz, Sergen, Samet, Hakkı, Sabri, Recep, Ulvi ve şimdinin Gomez’i, Quaresma’sı, Tolga’sı, Atiba’sı, Oğuzhan’ı, Olcay’ı;

 Klasik manada hak edilmiş, dökülmüş terlerin kahramanları; insanlığın estetiğe, coşkuya, alkışa, küfre, bağırmaya, nara atmaya ihtiyacı olmasaydı, bu isimlerin hiçbir anlamı olmayacağı belliyken; Sizleri,

KUTLUYORUM…

 Güzel gollerinizi, coşkunuz, arkadaşlığınız, başka sahalarda tek vücut oluşunuz, ayrı bir kupayı, alkışı, nişanı ve size adanacak hikâyeyi hak ediyor…

Güven Serin 





  



16 Mayıs 2016 Pazartesi

DİLENCİNİN HAZIR CEVAPLIĞI


Kamera; Güven

İzmir Arkeoloji Müzesi-SPORCU


DİLENCİNİN HAZIR CEVAPLIĞI
----------------------------------------------------

  Genç bir adam: İzmir kordonda gece çökmüş olmasına rağmen, şehir ışıklarıyla, mekânlardan duyulan müziğin olduğu yerde ağır ağır ilerliyor. Kot pantolonun arka cebi yarıya kadar bozukluk para dolu olduğu için pantolon sola doğru çekiyor.

 Dilenen adamın tek derdi ve önüne kim çıkarsa tekrarladığı şey; parmağınla bir işareti yaparak; “ ekmek parası için 1 lira! “

 Oysa kot pantolonun sol arka cebi, onun istediği 1 lira ile dolu. Yanına yaklaşıp, ekmek parası için istediği 1 liralarının arka sol cebinde olduğunu hatırlatınca hemen söylediği şey;

 “ Ağabeyciğim evim kira”


  Dilencinin büyülü gözleriyle göz göze kalmaktan korkup, hemen uzaklaştım oradan. Uzaklaş masam, bir lira değil, kira parası üzerime kalacak…

Güven Serin 


12 Mayıs 2016 Perşembe

SEN BİR HAYALPRESTSİN


Kamera; Güven
Eski Foça...


SEN BİR HAYALPERESTSİN
--------------------------------------------------

  Tekirdağ sahilinde uzun uzun yürüyüşe çıkmış, ılgın ağaçlarına bakıp, önünüzdeki kadim denize ve adalara bakıp, uçsuz bucaksız gökyüzünün galaksileri arasında yolculuğa çıkmış olsanız; size ne derler?

 Oğlum sen bir hayalperestsin… Oscar Wilde’nin Ernest karakteri ile Gılbert arasında geçen diyalog da bunu anlatıyor.

  “Sen bir hayalperestin!
Evet, haklısın, ben bir hayalperestim. Çünkü bir hayalperest, yolunu ancak ayışığı sayesinde bulabilen kişidir ve işte bu nedenle hak ettiği ceza, gün doğumunu dünyanın geri kalanından önce görmesidir.
  Sence bu bir ceza mı?
Bu onun hem cezası, hem de ödülü. Aaa, bak Ernest, şafak sökmüş bile. Perdeleri çek ve pencereleri iyice aç. Sabah serinliği ne kadar hoş! “


 Bu kadar uzun ömürlerde, acaba bir kez olsun sabah serinliğini o perde ve pencerelerinin sonuna kadar açıklığını, açıklıktan önceki şafak vaktini, Mayıs zamanı bülbüllerin vadilerde çağrılar yaparak yaşama davet ettiğini, kendi tanıklığımız ile sahiplenmek, kendimizi bilinen ödüllerden öte onurlandırmak zor olmaması lazım!

Güven Serin  

27 Nisan 2016 Çarşamba

ZAMANIN İŞİTİLMEYEN AYAK SESLERİ


"Hepsi bitti bir tek şey istemiyorum geçmiş zamandan.
Şimdi hemen işe girişmeliyiz;yaşlandık artık
çabuk karar vermeliyiz." 




ZAMANIN İŞİTİLMEYEN AYAK SESLERİ

  Efsane Jokey Ekrem Kurt’un yaşamı, felsefesi ve başarılarıyla ilgili videoyu izlerken şaşırdım doğrusu. Bu konuda ki bilgi eksikliğimi, yaşama dair bilgilenmenin, öğrenmenin sonsuz evrende ki yıldızlar kadar sonsuz olduğunu bilmenin; erişememenin garipsemesiyle sarıldım öğretilere.

  Tam olarak 45 yıllık jokeylik yapmış Ekrem Kurt. Hatta at üzerinde ölmeyi arzulamış yaşamı boyunca. Bu süre içinde ömrünün büyük kısmını yine atlar ile geçirmiş. Karşılığı ise Rekorlar Kitabına, kendi alanında bir efsaneye dönüşmek olmuş.

  Ekrem Kurt 15 Bin kez koşmuş. 3750 birinciliği; Karayel isimli safkan at ile tek vücut olmuşluğu mitolojinin içinden çıkan bir haber gibi geldi bana. 1.65 boyunda ki Kurt’un 45 yıllık jokeylik serüveni yetmiyor. İş olmaktan çıkıp; ayrı bir sevdaya dönüşüyor.

 Hastalanmasa, muhtemelen son ana kadar da at üzerinden inmeyecek. 45 yıl dile kolay! 16.450 gün yapar. Saate çevirirsek daha da karışır aklımız. Bütün bu zamana rağmen niçin yeterli olmaz insana?

 Birçok yaşlıya yaşadığı ömrü sorduğumuzda aldığımız cevaplar; benzer oluyor. Pek bir şey anlamadım. Sanki dün gibi… İnsan, yetmezlik içinde, hiçbir zaman yetinmeyen, ölümsüzlük aşkını düşünürken, birbirine benzettiği, adeta aynısı yaptığı günlerin bir yaşama; sadece birkaç güne dönüşmesi midir bizi yetersizlik hissiyle buluşturan?

 Farklılığı, değişimi ve dönüşümü kabul etmekte zorlandığımız için, yasaların, geleneklerin, kalıpların içinde, günleri, ayları ve yılları birbirinin aynısı sanıp, aynı alışkanlıklarla en yeniyi bile hemen eskitiyor muyuz acaba?

  İngeborg Bachmann Bir Düş Oyununda şu sözleriyle tam olarak neyi anlatmak istiyor acaba;

 “ Hepsi bitti, tek söz istemiyorum geçmiş zamandan. Şimdi hemen işe girişmeliyiz; yaşlandık artık, çabuk karar vermeliyiz, zamanın işitilmeyen ayak sesleri, biz onu etkilemeye zaman bulamadan, belli etmeden yaklaşıyor bize.”

 Bu sözün ruhu ruhuma dokunduğunda ancak bir kâşifin duyacağı heyecanı duydum. Yeniliğin, fark edişin, dönüşümün, kabul edişin; belki de yaşamlar içinde yaşamlar yaratmanın; yaratıcı olmanın yüce bir işareti, iteneği; nazik haykırışıdır da…

 Onca öğreti; kitaplardan, bilgisayarlardan, sinemalardan, tiyatrolardan, sohbet ve masallardan adeta “duyun bizi!” çılgınlığıyla sesleniyor bizlere.

 Merkezimizde sadece üstün olma, halen hayatta kalma felsefesiyle yoğrulma ve yorulma varsa; birkaç metre karelik tapu, paftaların, intikam ve kin dünyasının yağmurları ruhumuza kadar işlediyse; yapılacak tek şey; bize öğretildiği gibi; suçu kadere yüklemek; O KADAR…

 Oysa yazarı, şairi, sanatçıları yücelten en evrensel şey; öğrenirken öğretmek; pay alırken paylaşmaktır.

 Pay ve paylaşma kanununu, bu soylu yasayı ancak, edebi, felsefi, siyasi erdeme, görgüye kavuşunca daha ve daha da iyi anlayıp kavrama muradına erişebiliriz.
  Sanatçı, İngeborg Bachmann şiirine davet ediyor bizi; çabuk karar vermemizi hatırlatarak; zamanın duyulmayan ayak sesleri kesinlikle çok sessiz;

“ Bugünle yarın arasındadır
Gece ve düşler,
  Üzülmeyin onun için,
Bugünle yarın arasındadır,
  Gece ve düşler… “

 Tam olarak kim kaygılarıyla başa çıkabilmiş ki?
 Kaygılarımızı hiçbir mantık süzgeciyle elemiyorsak, yaşamın tozundan, yağmurundan, rüzgârından kurtulmayı “yaşam” kabul buyurmuşsak; acaba, bin yıl ömrümüz olsa; yine de bir gün gibi geldi diyerek, aynı aldanışı yaparken; zamanın ayak seslerini hiçbir şekilde duymayacağımızın safdilliğiyle dövüşüp, körlüğün bile gözüne parmak batırıp, 7 milyar insanın insan davasına, çok az insan ayrıcalığıyla öne çıkmaya sırt mı çevireceğiz?

 Özgürlüğü, ölümsüzlüğü isterken; NİÇİN? Demeye başlamak bile, çabuk olmanın sesini duyup toparlanmaya başlamak; yaşlandık artık, mazeretlerini de bir kenara atabilir mi acaba?


 Güven Serin 












26 Nisan 2016 Salı

ŞAİR KIZ


Kamera; Güven   -Tekirdağ


ŞAİR KIZ

  Oscar Wilde Fransız edebiyatını değerlendirirken Fransızların kendi edebiyatlarının farkına vardıkları ve bu sebeplerden dolayı da kendi topraklarından nefret etmeyecek oluşlarını dile getiriyor.

 Aynı zamanda edebiyatın inceliklerini kavrayan toplumların zihin yapısının keskin ve kararlı; esnek, hoşgörülü olacağını aktarıyor.

  “ Hakikati hakikat olduğu için seven ve ulaşılmaz olduğunu bildiği halde hakikati sevmekten vazgeçmeyen o sakin filozof ruhu yaratır.”

 Yelken Kulüp çay bahçesinde, büyük suların hemen yakınında Ömer Beyin yeni demlediği çayı yudumlarken yanıma gelen genç kız; “ İsminiz Güven mi?” dedi. Evet, ama niçin sordunuz; dediğimde şu cevabı aldım;

 “ Sizin edebiyata ilginiz olduğunu teyzemden duydum. Ben de şiir yazıyorum. Paylaşmak isterim.”

  Mutlu olacağımı söyledikten sonra kendi el yazısıyla kaleme aldığı; Kırılmış Kalp şiirini getirdi bana. Altında da Elvin Sunay imzası var. Yani genç şairimizin ismi…

 İnsan yaşamına farklılıkların dokunması kadar güzel, manalı bir şey olmaz. Sıradan bir günün seyri, her gün aynı tekrarı yaparsa; ne edebiyat, ne de sosyoloji için yenilenme yaratır. Buna biraz dokunur, farklı iletişimler, anlatımlar yapılırsa, doğanın mayalanması gibi bir şey başlıyor; yeni bir üretim gibi bir şey…

 Elvin Sunay; genç şairi bana yönlendiren, onu tanımama fırsat veren kişi Emine Hanım… Gelişmeye sımsıkı tutunmuş, yaşamın ritminin hareketten, dönüşümden beslendiğini anlamış bir insan.

 Elvin’in gözlerinde şairinin pırıltılılarını görmemek imkânsız… Tıpkı, Behçet Necatigil’in Hilmi Yavuz’da gördüğü şair gibi… Cemal Süreyya’nın Selim İleri’de gördüğü yazarlık gibi…

 Evlin bana verdiği şiirinde Kırılmış bir kalbi, özür bekleyen bir ruhu, babaanneye duyulan özlemi anlatıyor. Yarın bir başka duyguyu ve bir başkasını; sonra, düşleri, erişilmezliği; belki de sonsuzu algılamayı, anlamayı anlatacak…

 Oscar Wilde Fransız edebiyatına, orada bol olan edebiyatçılara duyduğu özentisini şöyle anlatıyor;

 “ Böyle karakterler İngiltere’de ne kadar az; oysa ne kadar şiddetle ihtiyaç duyuyoruz onlara! İngiliz zihni her zaman öfkenin egemenliğinde! Milletin aklı ikinci sınıf politikacıların ya da üçüncü sınıf ilahiyatçıların o sefil ahmakça çekişmelerinde heba oluyor. “

 Ülkemizde ki durum tam da Oscar Wilde’nin kendi ülkesi için yüzyıllar önceki tespiti gibi değil midir? Kabalık, argo, şiddet toplumun her yanına sarmışken, tam da bu zamanlarda, edebiyatın, sporun, sanatın, felsefenin bizi kucaklaması gerekiyorken; üniversitelerimiz daha çok özerk, özgür ve bileme yönelmesi düşünülecekken, insan aklı, düşüncesi yokmuşçasına, sıradan ve birbirine benzeyen insanların ortaya çıkması, gelişen ülkelere katar olmak, gelişen dünyanın uydusu kalmak anlamına gelmez mi?

 Elivin Sunay’ın; küçük şairin kalemiyle, mısralara, sözcüklere dokunacak-dokunmuş olması ümit verici, gecenin şafak vaktine gülümseyen bir gün gibi bir şey…

 Benim ona nasıl bir faydam dokunun bilemiyorum! Behçet Necatigil’in Hilmi Yavuz’a dediği gibi; daha çok şiir oku. Büyük ve önemli şairleri yakından takip et, demekten başka… Bir de; Cemal Süreyya’yı, Orhan Veli’yi, Ahmet Muhip Dıranas’ı, Can Yücel’i, Nazım’ı, onlar gibi daha onlarcasını, yaşayan veya yaşamdan ayrılmış daha nicesini, dünya edebiyatını;

Goethe’yi, Lorca’yı, Charles Baudeleire’yi, Shakespeare, Maria Rilke ve Rimbaud’u demekten başka ne gelir elden; edebiyat, tıpkı evrenin bir parçası gibi; durmadan derinlere doğru genişliyor; ona bakan teleskop ne kadar gelişirse gelişsin, gözlerimiz ne kadar keskin olursa olsun; her daim bir yetmezlik içinde öğretirken öğreneceğiz…

  Son sözü Elvin Sunay’a bırakıyorum;

Kırılmış bir kalbin tamiri/ Hala sürüyor…
Ey Hayat! / Benimle oynama! / Daha uyduracak bahanen var mı? / Senden beklediğim çok şey mi?/ Basit, ufacık bir ÖZÜR istiyorum…


 Güven Serin 

21 Nisan 2016 Perşembe

KIZIM AVUKAT OLDU


Bir rüyadır hayat;biz ispatlamaya çalıştıkça
daha da derine kaçan bir rüya...


KIZIM AVUKAT OLDU


  Orta yaşlı kadın ile yaşlı bir efendi konuşuyor Tekirdağ’ın altyapısının yenilendiği, çamur ve tozun her yana sıçradığı caddenin köşeciğinde.

 İnsanlar hiç durmadan akıyorlar; araçlar gibi; sular seller gibi; evrenin galaksileri gibi…

 Hayat Bir Rüyadır, Calderon De La Barca’nın eserinde kadın ile erkek karakterler arasında geçen bir konuşma;

“ Yeni yeni dertler çıkıyor karşımıza.” Derken kadın karakter, “ Yeni yeni korkular da!” diye cevap verir erkek karakter.

  Bu makaleyi yazan karakter ise yeni yeni sevinçleri de hatırlatıyor; yani sevinin; en küçük kırıntının, sabahleyin yüzünüze vurduğunuz bir avuç suyun bile ne büyük nimet olduğunu içtenliğin en hakiki şükranıyla göstermek zor olmamalı…

  Gelelim Tekirdağ’ımızın iki karakterine; yaşlı adamla, orta yaş aralığında olan kadına. En son sözü şu olmuştu;

“ KIZIM AVUKAT OLDU!” Sanırım yaşlı adamın şaşkın ve imrenen bakışlarını sezdi ki, ardından güzel, hokkalı bir gülüş yaptı.

  Elbette kızının avukat olması kutlanacak bir şey. Bu gülüş, bu kocaman mutluluk da bunu anlatıyor olabilir. Üstelik adalet dağıtacak. Hakkın peşinde koşacak! Zor bir yürüyüş avukat olmak; insanın ruhu, açlığı ile tokluğu arasında ki ince çizginin zorluğu, belki de mesleklerin en zor olanlarından bir tanesi.

 Büyüklerin; yani; eş-dost, bir an önce ZENGİN olmanı ister, adalet peşinden koşmandan önce… Nasıl olsa bir şekilde adalet bulunur, dağıtılır düşüncesi hep vardır saygı değer toplumumun inancında.

 Kızının avukat oluşunu, muhteşem bir zafer gülüşüyle anlatmaya çalışan kadın, yaşlı adamın ayaklarını yerden kesmedi. Yaşlı adam, sesinde bir değişim olmadan, ailenin diğer fertlerinin sağlık, sıhhat durumlarını sordu.

 Kadının ise aklı-fikri kızındaydı. Yani avukat olan kızında… Ne güzel bir meslek… Cübbesiyle, hâkimin karşısına dikilip, suçlanan insanları ipe verip ipten alışıyla; her zaferin maddi ödülü büyük olurken, içinde sıkışmış, bir yerlerde kalmış olan adaletin çırpınarak tekrar yüzeye çıkması; ne büyük bir karışım; çeşitleme…

 Tam da Calderon De La Barca’nın günümüzden 380 yıl önce yazdığı eserde ki karakterlerin söz ettikleri, yeni yeni dertler, korkular anlayışı gibi! Yeni yepyeni mutluluklar, sevinçler ve zaferler; aynı zamanda yeni, çok yeni KORKULARI da beraberinde getiriyor. Kör olası felek; insanı zengin ederken korkulara bulamasa olmaz mı, diye düşünmeden de edemiyor insan…

 Sanatçının 380 yıl önce kaleme aldığı eserinde bir başka karakter seslenir bize;

“ Allah’ım suçum ne? Yoksa doğmak mı? Evet doğmak! İnsanoğlunun en büyük cinayeti! Ama benim bunda günahım ne?”

 Yeni yağmış yağmurun yerleri ıslatıp, tozu çamura dönüştürmüş haline titiz bir saygı içinde, kızı avukat olan kadının ve etkilemek istediği yaşlı adamın yanından sahile doğru aktım; en sevdiğim yöne; Arkeoloji Müzesinin mimari yapısının bahçeli, çiçekli diyarının yanından; ahşap binaların olduğunu düşüne düşüne…

 Calderon De La Barca da düşünerek, irdeleyerek yazdığı eserinde Hayat Bir Rüyadır eserinde 380 yıl önce, bugüne anlatır;

Hayat dediğin nedir?
Gelip geçici bir yanılsama.
Bir gölge oyunu, bir düzmece!
En yüce sayılanın bir değeri yok.
Çünkü bir rüyadır hayat.
Bir rüya, rüyadır sadece.

 Kızı avukat olan gerçeğin içinde, şimdinin zamanındaydı henüz. Onun sesi de birazdan bir rüya gibi geride kalacak. Kızı ise avukat oldu, cübbesini giydi. Yüce mahkemenin huzurunda hâkimlerin karşısına dikildi. Hak, adalet aramanın hukuk bilgileriyle “Adalet Mülkün Temelidir!” anlayışına ters düşmemek ile çevresinin bir an önce zengin olup, “Avukat “ gibi yaşamasını isteyecekler; kahkaha, gülüşler içinde;

Akan nehirler, ırmaklar, dereler gibi; on bin yılda bir yer değiştiren denizler, karalar gibi; akacak nice insanın yaşam serüvenleri…

  Nice kral, nice zafer; şimdi tarihin sarı, soylu sayfalarında bir rüya değil mi? Hangisi tam olarak gerçeği; yakaladıkları büyük mutluluğu, gücü, zenginliği dondurup ebedi bir saltanat sürüyorlar?

 Bütün bu yaşananlar, kaybedişler, kazanışlar bir rüya olmasın sakın!


 Güven Serin