27 Nisan 2016 Çarşamba

ZAMANIN İŞİTİLMEYEN AYAK SESLERİ


"Hepsi bitti bir tek şey istemiyorum geçmiş zamandan.
Şimdi hemen işe girişmeliyiz;yaşlandık artık
çabuk karar vermeliyiz." 




ZAMANIN İŞİTİLMEYEN AYAK SESLERİ

  Efsane Jokey Ekrem Kurt’un yaşamı, felsefesi ve başarılarıyla ilgili videoyu izlerken şaşırdım doğrusu. Bu konuda ki bilgi eksikliğimi, yaşama dair bilgilenmenin, öğrenmenin sonsuz evrende ki yıldızlar kadar sonsuz olduğunu bilmenin; erişememenin garipsemesiyle sarıldım öğretilere.

  Tam olarak 45 yıllık jokeylik yapmış Ekrem Kurt. Hatta at üzerinde ölmeyi arzulamış yaşamı boyunca. Bu süre içinde ömrünün büyük kısmını yine atlar ile geçirmiş. Karşılığı ise Rekorlar Kitabına, kendi alanında bir efsaneye dönüşmek olmuş.

  Ekrem Kurt 15 Bin kez koşmuş. 3750 birinciliği; Karayel isimli safkan at ile tek vücut olmuşluğu mitolojinin içinden çıkan bir haber gibi geldi bana. 1.65 boyunda ki Kurt’un 45 yıllık jokeylik serüveni yetmiyor. İş olmaktan çıkıp; ayrı bir sevdaya dönüşüyor.

 Hastalanmasa, muhtemelen son ana kadar da at üzerinden inmeyecek. 45 yıl dile kolay! 16.450 gün yapar. Saate çevirirsek daha da karışır aklımız. Bütün bu zamana rağmen niçin yeterli olmaz insana?

 Birçok yaşlıya yaşadığı ömrü sorduğumuzda aldığımız cevaplar; benzer oluyor. Pek bir şey anlamadım. Sanki dün gibi… İnsan, yetmezlik içinde, hiçbir zaman yetinmeyen, ölümsüzlük aşkını düşünürken, birbirine benzettiği, adeta aynısı yaptığı günlerin bir yaşama; sadece birkaç güne dönüşmesi midir bizi yetersizlik hissiyle buluşturan?

 Farklılığı, değişimi ve dönüşümü kabul etmekte zorlandığımız için, yasaların, geleneklerin, kalıpların içinde, günleri, ayları ve yılları birbirinin aynısı sanıp, aynı alışkanlıklarla en yeniyi bile hemen eskitiyor muyuz acaba?

  İngeborg Bachmann Bir Düş Oyununda şu sözleriyle tam olarak neyi anlatmak istiyor acaba;

 “ Hepsi bitti, tek söz istemiyorum geçmiş zamandan. Şimdi hemen işe girişmeliyiz; yaşlandık artık, çabuk karar vermeliyiz, zamanın işitilmeyen ayak sesleri, biz onu etkilemeye zaman bulamadan, belli etmeden yaklaşıyor bize.”

 Bu sözün ruhu ruhuma dokunduğunda ancak bir kâşifin duyacağı heyecanı duydum. Yeniliğin, fark edişin, dönüşümün, kabul edişin; belki de yaşamlar içinde yaşamlar yaratmanın; yaratıcı olmanın yüce bir işareti, iteneği; nazik haykırışıdır da…

 Onca öğreti; kitaplardan, bilgisayarlardan, sinemalardan, tiyatrolardan, sohbet ve masallardan adeta “duyun bizi!” çılgınlığıyla sesleniyor bizlere.

 Merkezimizde sadece üstün olma, halen hayatta kalma felsefesiyle yoğrulma ve yorulma varsa; birkaç metre karelik tapu, paftaların, intikam ve kin dünyasının yağmurları ruhumuza kadar işlediyse; yapılacak tek şey; bize öğretildiği gibi; suçu kadere yüklemek; O KADAR…

 Oysa yazarı, şairi, sanatçıları yücelten en evrensel şey; öğrenirken öğretmek; pay alırken paylaşmaktır.

 Pay ve paylaşma kanununu, bu soylu yasayı ancak, edebi, felsefi, siyasi erdeme, görgüye kavuşunca daha ve daha da iyi anlayıp kavrama muradına erişebiliriz.
  Sanatçı, İngeborg Bachmann şiirine davet ediyor bizi; çabuk karar vermemizi hatırlatarak; zamanın duyulmayan ayak sesleri kesinlikle çok sessiz;

“ Bugünle yarın arasındadır
Gece ve düşler,
  Üzülmeyin onun için,
Bugünle yarın arasındadır,
  Gece ve düşler… “

 Tam olarak kim kaygılarıyla başa çıkabilmiş ki?
 Kaygılarımızı hiçbir mantık süzgeciyle elemiyorsak, yaşamın tozundan, yağmurundan, rüzgârından kurtulmayı “yaşam” kabul buyurmuşsak; acaba, bin yıl ömrümüz olsa; yine de bir gün gibi geldi diyerek, aynı aldanışı yaparken; zamanın ayak seslerini hiçbir şekilde duymayacağımızın safdilliğiyle dövüşüp, körlüğün bile gözüne parmak batırıp, 7 milyar insanın insan davasına, çok az insan ayrıcalığıyla öne çıkmaya sırt mı çevireceğiz?

 Özgürlüğü, ölümsüzlüğü isterken; NİÇİN? Demeye başlamak bile, çabuk olmanın sesini duyup toparlanmaya başlamak; yaşlandık artık, mazeretlerini de bir kenara atabilir mi acaba?


 Güven Serin 












26 Nisan 2016 Salı

ŞAİR KIZ


Kamera; Güven   -Tekirdağ


ŞAİR KIZ

  Oscar Wilde Fransız edebiyatını değerlendirirken Fransızların kendi edebiyatlarının farkına vardıkları ve bu sebeplerden dolayı da kendi topraklarından nefret etmeyecek oluşlarını dile getiriyor.

 Aynı zamanda edebiyatın inceliklerini kavrayan toplumların zihin yapısının keskin ve kararlı; esnek, hoşgörülü olacağını aktarıyor.

  “ Hakikati hakikat olduğu için seven ve ulaşılmaz olduğunu bildiği halde hakikati sevmekten vazgeçmeyen o sakin filozof ruhu yaratır.”

 Yelken Kulüp çay bahçesinde, büyük suların hemen yakınında Ömer Beyin yeni demlediği çayı yudumlarken yanıma gelen genç kız; “ İsminiz Güven mi?” dedi. Evet, ama niçin sordunuz; dediğimde şu cevabı aldım;

 “ Sizin edebiyata ilginiz olduğunu teyzemden duydum. Ben de şiir yazıyorum. Paylaşmak isterim.”

  Mutlu olacağımı söyledikten sonra kendi el yazısıyla kaleme aldığı; Kırılmış Kalp şiirini getirdi bana. Altında da Elvin Sunay imzası var. Yani genç şairimizin ismi…

 İnsan yaşamına farklılıkların dokunması kadar güzel, manalı bir şey olmaz. Sıradan bir günün seyri, her gün aynı tekrarı yaparsa; ne edebiyat, ne de sosyoloji için yenilenme yaratır. Buna biraz dokunur, farklı iletişimler, anlatımlar yapılırsa, doğanın mayalanması gibi bir şey başlıyor; yeni bir üretim gibi bir şey…

 Elvin Sunay; genç şairi bana yönlendiren, onu tanımama fırsat veren kişi Emine Hanım… Gelişmeye sımsıkı tutunmuş, yaşamın ritminin hareketten, dönüşümden beslendiğini anlamış bir insan.

 Elvin’in gözlerinde şairinin pırıltılılarını görmemek imkânsız… Tıpkı, Behçet Necatigil’in Hilmi Yavuz’da gördüğü şair gibi… Cemal Süreyya’nın Selim İleri’de gördüğü yazarlık gibi…

 Evlin bana verdiği şiirinde Kırılmış bir kalbi, özür bekleyen bir ruhu, babaanneye duyulan özlemi anlatıyor. Yarın bir başka duyguyu ve bir başkasını; sonra, düşleri, erişilmezliği; belki de sonsuzu algılamayı, anlamayı anlatacak…

 Oscar Wilde Fransız edebiyatına, orada bol olan edebiyatçılara duyduğu özentisini şöyle anlatıyor;

 “ Böyle karakterler İngiltere’de ne kadar az; oysa ne kadar şiddetle ihtiyaç duyuyoruz onlara! İngiliz zihni her zaman öfkenin egemenliğinde! Milletin aklı ikinci sınıf politikacıların ya da üçüncü sınıf ilahiyatçıların o sefil ahmakça çekişmelerinde heba oluyor. “

 Ülkemizde ki durum tam da Oscar Wilde’nin kendi ülkesi için yüzyıllar önceki tespiti gibi değil midir? Kabalık, argo, şiddet toplumun her yanına sarmışken, tam da bu zamanlarda, edebiyatın, sporun, sanatın, felsefenin bizi kucaklaması gerekiyorken; üniversitelerimiz daha çok özerk, özgür ve bileme yönelmesi düşünülecekken, insan aklı, düşüncesi yokmuşçasına, sıradan ve birbirine benzeyen insanların ortaya çıkması, gelişen ülkelere katar olmak, gelişen dünyanın uydusu kalmak anlamına gelmez mi?

 Elivin Sunay’ın; küçük şairin kalemiyle, mısralara, sözcüklere dokunacak-dokunmuş olması ümit verici, gecenin şafak vaktine gülümseyen bir gün gibi bir şey…

 Benim ona nasıl bir faydam dokunun bilemiyorum! Behçet Necatigil’in Hilmi Yavuz’a dediği gibi; daha çok şiir oku. Büyük ve önemli şairleri yakından takip et, demekten başka… Bir de; Cemal Süreyya’yı, Orhan Veli’yi, Ahmet Muhip Dıranas’ı, Can Yücel’i, Nazım’ı, onlar gibi daha onlarcasını, yaşayan veya yaşamdan ayrılmış daha nicesini, dünya edebiyatını;

Goethe’yi, Lorca’yı, Charles Baudeleire’yi, Shakespeare, Maria Rilke ve Rimbaud’u demekten başka ne gelir elden; edebiyat, tıpkı evrenin bir parçası gibi; durmadan derinlere doğru genişliyor; ona bakan teleskop ne kadar gelişirse gelişsin, gözlerimiz ne kadar keskin olursa olsun; her daim bir yetmezlik içinde öğretirken öğreneceğiz…

  Son sözü Elvin Sunay’a bırakıyorum;

Kırılmış bir kalbin tamiri/ Hala sürüyor…
Ey Hayat! / Benimle oynama! / Daha uyduracak bahanen var mı? / Senden beklediğim çok şey mi?/ Basit, ufacık bir ÖZÜR istiyorum…


 Güven Serin 

21 Nisan 2016 Perşembe

KIZIM AVUKAT OLDU


Bir rüyadır hayat;biz ispatlamaya çalıştıkça
daha da derine kaçan bir rüya...


KIZIM AVUKAT OLDU


  Orta yaşlı kadın ile yaşlı bir efendi konuşuyor Tekirdağ’ın altyapısının yenilendiği, çamur ve tozun her yana sıçradığı caddenin köşeciğinde.

 İnsanlar hiç durmadan akıyorlar; araçlar gibi; sular seller gibi; evrenin galaksileri gibi…

 Hayat Bir Rüyadır, Calderon De La Barca’nın eserinde kadın ile erkek karakterler arasında geçen bir konuşma;

“ Yeni yeni dertler çıkıyor karşımıza.” Derken kadın karakter, “ Yeni yeni korkular da!” diye cevap verir erkek karakter.

  Bu makaleyi yazan karakter ise yeni yeni sevinçleri de hatırlatıyor; yani sevinin; en küçük kırıntının, sabahleyin yüzünüze vurduğunuz bir avuç suyun bile ne büyük nimet olduğunu içtenliğin en hakiki şükranıyla göstermek zor olmamalı…

  Gelelim Tekirdağ’ımızın iki karakterine; yaşlı adamla, orta yaş aralığında olan kadına. En son sözü şu olmuştu;

“ KIZIM AVUKAT OLDU!” Sanırım yaşlı adamın şaşkın ve imrenen bakışlarını sezdi ki, ardından güzel, hokkalı bir gülüş yaptı.

  Elbette kızının avukat olması kutlanacak bir şey. Bu gülüş, bu kocaman mutluluk da bunu anlatıyor olabilir. Üstelik adalet dağıtacak. Hakkın peşinde koşacak! Zor bir yürüyüş avukat olmak; insanın ruhu, açlığı ile tokluğu arasında ki ince çizginin zorluğu, belki de mesleklerin en zor olanlarından bir tanesi.

 Büyüklerin; yani; eş-dost, bir an önce ZENGİN olmanı ister, adalet peşinden koşmandan önce… Nasıl olsa bir şekilde adalet bulunur, dağıtılır düşüncesi hep vardır saygı değer toplumumun inancında.

 Kızının avukat oluşunu, muhteşem bir zafer gülüşüyle anlatmaya çalışan kadın, yaşlı adamın ayaklarını yerden kesmedi. Yaşlı adam, sesinde bir değişim olmadan, ailenin diğer fertlerinin sağlık, sıhhat durumlarını sordu.

 Kadının ise aklı-fikri kızındaydı. Yani avukat olan kızında… Ne güzel bir meslek… Cübbesiyle, hâkimin karşısına dikilip, suçlanan insanları ipe verip ipten alışıyla; her zaferin maddi ödülü büyük olurken, içinde sıkışmış, bir yerlerde kalmış olan adaletin çırpınarak tekrar yüzeye çıkması; ne büyük bir karışım; çeşitleme…

 Tam da Calderon De La Barca’nın günümüzden 380 yıl önce yazdığı eserde ki karakterlerin söz ettikleri, yeni yeni dertler, korkular anlayışı gibi! Yeni yepyeni mutluluklar, sevinçler ve zaferler; aynı zamanda yeni, çok yeni KORKULARI da beraberinde getiriyor. Kör olası felek; insanı zengin ederken korkulara bulamasa olmaz mı, diye düşünmeden de edemiyor insan…

 Sanatçının 380 yıl önce kaleme aldığı eserinde bir başka karakter seslenir bize;

“ Allah’ım suçum ne? Yoksa doğmak mı? Evet doğmak! İnsanoğlunun en büyük cinayeti! Ama benim bunda günahım ne?”

 Yeni yağmış yağmurun yerleri ıslatıp, tozu çamura dönüştürmüş haline titiz bir saygı içinde, kızı avukat olan kadının ve etkilemek istediği yaşlı adamın yanından sahile doğru aktım; en sevdiğim yöne; Arkeoloji Müzesinin mimari yapısının bahçeli, çiçekli diyarının yanından; ahşap binaların olduğunu düşüne düşüne…

 Calderon De La Barca da düşünerek, irdeleyerek yazdığı eserinde Hayat Bir Rüyadır eserinde 380 yıl önce, bugüne anlatır;

Hayat dediğin nedir?
Gelip geçici bir yanılsama.
Bir gölge oyunu, bir düzmece!
En yüce sayılanın bir değeri yok.
Çünkü bir rüyadır hayat.
Bir rüya, rüyadır sadece.

 Kızı avukat olan gerçeğin içinde, şimdinin zamanındaydı henüz. Onun sesi de birazdan bir rüya gibi geride kalacak. Kızı ise avukat oldu, cübbesini giydi. Yüce mahkemenin huzurunda hâkimlerin karşısına dikildi. Hak, adalet aramanın hukuk bilgileriyle “Adalet Mülkün Temelidir!” anlayışına ters düşmemek ile çevresinin bir an önce zengin olup, “Avukat “ gibi yaşamasını isteyecekler; kahkaha, gülüşler içinde;

Akan nehirler, ırmaklar, dereler gibi; on bin yılda bir yer değiştiren denizler, karalar gibi; akacak nice insanın yaşam serüvenleri…

  Nice kral, nice zafer; şimdi tarihin sarı, soylu sayfalarında bir rüya değil mi? Hangisi tam olarak gerçeği; yakaladıkları büyük mutluluğu, gücü, zenginliği dondurup ebedi bir saltanat sürüyorlar?

 Bütün bu yaşananlar, kaybedişler, kazanışlar bir rüya olmasın sakın!


 Güven Serin 





14 Nisan 2016 Perşembe

ŞARKIMIZIN İÇİNE ETTİ HAYVAN HERİF



ŞARKIMIZIN İÇİNE ETTİ HAYVAN HERİF!

  Böyle bir sesleniş ancak romanlarda mı olur? Yoksa masallarda mı? Belki Gorki’nin Ayaktakımı Arasında ki Tiyatro Oyununda…

  Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir ALBAYRAK da gazetemize verdiği röportajda; “ Tiyatro, insanlık tarihi kadar eski bir geçmişe sahiptir” diyor. İnsanın geçmişini, güne taşıması, kendi değişimini sahnelemesi ise ancak sanatın gücüyle; hem güldürür, hem de ağlatır bizi.

 Söz ağlamaktan açılmışsa, Gorki’nin bu oyunu yazdığı zamanlarda Rusya da sulu gözlü bir edebiyat vardır. Tıpkı şu an ülkemizde, gerçeğin reformunu halen yapmamış olduğumuz gibi; çektiğimiz acılar, korkular miller ötesine; hatta uzayın derinliklerine yayılacak kadar uzun ve çok…

 Çoğu da boşluğa güzel bir hoşluk bırakacak kadar köksüz, bilgisiz ve görgüsüz… Ama niçin, en güzel bilgilerin, görgülerin, bize sunulan değerlerin peşinden koşmuyoruz? Hele, günümüz bilgi, teknoloji çağıysa, bir parça elemeyi de biliyorsak, seçice bir çağrının kucaklamasıyla nelere ulaşırız; biliyor musunuz? Deryalara…

 Ülkemizin ağıtlarını eski ağıtçıların benzer türüyle yapmaya devam ediyoruz. Tüh! Yazık oldu! Ne olacak bu… Bittik! Öldük!

 Sadece bir tek sözü bile gerçeğe ulaşılmak için ilk söylendiği zaman kadar sağlam değil midir? Kimin sözü? Elbet bu Cumhuriyetin kurucusu Mustafa KEMAL’İN…

 “ İlerleyen zaman içerisinde ihtiyaçlar, algılar, yaşam biçimleri değişebilir. Benim sözlerimle çelişkiye düşerseniz; BİLİMİ seçiniz!”

 Boşuna mıdır; daha Cumhuriyet kurulur kurulmaz, eğitime, sanata, ekonomiye, bilime tutunmak…

 İşte, günümüzden 114 yıl önce, adı “acı” anlamına gelen Gorki de sanata tutunmuştur; hem de insan sanatına. Eğitim almadan, yaşamın kendisini eğitim görerek insan düşüncesini en üste zorlayıp, eserlerinde ve yaşamında merkeze insanı-emeği alan Gorki; sulu gözlü ağlamaları bir kenara bırakın, diye en altta yaşayanlara da ASİL bir karakter vermiştir.

 İnsanın, özellikle kendini üst kimliğe sokan, kalıplara esir olan, yaşarken ölümü, yüz bir kere tadan insanın hikâyesidir Gorki’nin hikâyeleri, oyunları…

  Gorki’nin Ayaktakımı Arasında oyununda aktör kendini asmıştır. Baron (soylu kişi) kapıdan girer ve salonda yemek masası, insanlar eğleniyor. Ve Baron seslenir;

Aktör kendini asmış! Serserilerden birisi de cevap verir;

ŞARKIMIZIN İÇİNE ETTİ HAYVAN HERİF!

 Gerçeğin cevabıdır bu cevap. Çoğu zaman, bir ölüm töreninde tam da gözlerimizin önünde yaşanır gerçeğin sulu gözlü, yanıltıcı hali;

 Ölen kocanın arkasından ağlayan, eş, çocuk; “ Şimdi biz sensiz ne yapacağız? “ diyerek gözyaşı dökerler; GÜYA! Hâlbuki bütün korkuları, alışılmış yaşamın içinde, alıştıkları güvenceyi, tatları, korunmayı nasıl yapacaklarını bilmemektedir.

 Hâlbuki orada bir serseri bulunsa ve kâinatın duyabileceği alçak ses tonuyla haykırsa;

 “ Törenin içine ettiler; hayvan herifler” dese; soylu kişiler, gerçeği örtmek için, ölümü bile örtmeden serselinin peşine düşerler…

 Başkanın seslendirdiği gibi, insanlık tarihi kadar eski tiyatroyu biraz önemser seniz, Gorki’nin şu sözleri de sizinle birlikte olacaktır;

“İnsan! Ne güzel, ne gurur verici… İnsana karşı doymak bilmez bir arzu besle, doğayı al ve ondan bütün güzellikleri çıkar. O senindir…”

 Yunus der ki ; “ 29 hece, okusan uçtan uca. Sen elif dersin hoca; manası ne demektir? Yunus Emre der hoca; gerekse var bin hacca. Hep sisinden iyice bir gönül’e girmektir.”

 Güven Serin 



12 Nisan 2016 Salı

ÖNCE AĞAÇ VARDI


Kamera; Güven  

Önce ağaç vardı...


Kamera; Güven


ÖNCE AĞAÇ VARDI

 Bu başlığa birçok başlık ekleyebiliriz; önce söz vardı! Önce şiir vardı! Derken, önceliğin ağaçta olacağını da ısrarla tekrarlamak isterim. Neredeyse yaşamın ilk çıkış zamanlarından beri; milyonlarca yıl önce de AĞAÇ vardı…


 Şair Höldernlın; Ey Fırat kentleri! Ey Palmira sokakları! Ey çöl düzlüğündeki sütun ormanları, derken de insandan, uygarlıklardan öteye uzanan o masalımsı, destansı ormanları hatırlatıyor.

 Her hafta sonu gitmiş olduğum okulun bahçesinde çam ağaçları, görkemli bir yeşillik, neşe ve huzur içinde göğe yükseliyor. Bazıları; 30–40 yaşlarında. Sanırım, okulun ilk yapıldığı, açıldığı zamanlardan; bir tohumun, fidanın, yeşerme ve zamana akma başlangıcından kalma.

 Anlattığım okul Süleymanpaşa Anadolu Lisesi bahçesidir. Pansiyonu, halı sağası, satranç pisti, basket sahaları ve kapalı spor salonu; çocukları yanında yeşile olan düşkünlüğüyle öne çıkan bir okul.

 Burada aynı anda kaç canlı soluk alıp, günün telaşını yaşıyor bilemiyorum. Bildiğim bir şey var; ağacın, yeşilin, çiçeğin, toprağın ve gençliğin var olduğu; insan seslerinin ve bazen sanatsal sessizliğin yaşandığı yer…

 Lisenin ön, arka, yan bahçelerinde onlarca ağacı görebilir, onlara dokunabilirsiniz. Hatta leylak renkli yasemin kokulu erguvanların tam da tomurcuklandığı ana tanıklık edebilirsiniz. Her şey, doğanın barışıyla dengede anlam kazanıyor. Betona, çeliğe, demire; yapılara ne kadar çok muhtaçsak; onlardan daha çok doğaya, doğanın var edici düzenine, mimarlığına muhtacız.

 Ağaç koridorlarında, yeşil desenli bahçelerin lisesinde etrafı gezmek, kendi hikâyemin içinde kaybolmak hoşuma gidiyor. Kumruların, serçelerin, kargaların öteden beri evi olan, onların ötüşleri, kanat çırpışları insanın varlık ile yokluk arasında ki incecik çizgiyi; YAŞAMI hatırlatıyor.

 Bir ağaç var ki; bir çam ağacı, bir sürü çam ağacı gibi, yeşil yapraklı ağaçlardan birisi; sanki oranın sözcüsü, bütün ağaçların öncüsü gibi; dört kolu, dört yöne, dört güzelliği, milyon türlü çare üretiyor gibi; boylu-poslu yükseliyor maviliğe.

 Kuzeybatıya bakan kolu; en görkemli olanı! Diğer kollarının iki misli; kuzey ile batının güneşini, rüzgârını, nemini, ışığını önce o almış; bütün dengeyi o yürütüyor gibi sağlıklı ve sağlam.

 Her zaman ki gibi yeşilin içinde yükselen okulun bahçesinde Doğa Irmağı bekledim. Büyük boy satranç oyun sahasının yanından geçtim. Halı sahada top koşturan çocukların çığlıklarını, onlara ant içmiş,yaptığı işe gönül vermiş çalıştırıcılarının uyarılarını,yine bildik o gülümsemeyle değerlendirdim.

 Erguvanları kokladım. Yine dört kolu olan çam ağacının yanına geldim. Beli ki sağlam bir şekilde kök salmış toprağın derinlerine. Tıpkı evreni oluşturan; oluşturduğu sanılan dört element; hava, su, ateş, toprak; dört kolu, dört yönü, dört var edici mucizenin hatırlatmasını ısrarla yapıyor.

 Çam ağacının hafızasına dokunsak; onun anılarını; muhtemelen ileride ki teknolojiler bunu başaracak. Onun izlediklerini, tanıklık ettiği zamanlarının kaydını, filme dönüştürsek; ortaya ne büyük bir eser çıkardı!

 Tam da okulun bahçesine; köşede duran çam ağacı; binlerce çocuğun cıvıltısını duydu. Nice gülümsemeleri, stresli anları, küçük şakalaşmaları; hafif küskünlükleri izledi. Belki de gülümsedi; insanın küçük yaşamının, büyük evrenin milyarlarca seçeneği arasında, insanın duygularından birkaçına hapsoluşunu; ilgi, ibret ve bilgelikle izledi.

 İnanıyorum; yakın gelecekte ağaçların da hafızaları önemseyecek, onların tanıklık yaptığı zaman dilimini, insanı şaşırtan ilimin, teknolojinin sayesinde gözler önüne serecek insanlık. Milyarlarca kilometre öteye uydu, uzay aracı yollayan insanlık; bunu da pekâlâ yapabilir; yapabilecek…

 Gelişmelerin büyüklüğü ne kadar şaşırtıcı, mucizeye yakın olsa dahi; insanın varacağı yer; yine kendi içinde ki sadelik olacağı bellidir. Bütün mucizeler bir yana; insanın kendi hissiyatı, görgü ve bilgisiyle anlaştığı, ses verip ses aldığı bir EVREN var. Bu evrenin parçası da dünyamız. İçinde, kuşlar, çiçekler ağaçlar dolu.

Hepsi, insandan önce vardı. Ve tamamıyla, insanın dünyasına, yine insanın, yüksek hissiyatıyla, rüyalar, masallar, hikâyeler, ilime ve akla tutunan gerçek ile düşleri bir arada hizmet ediyorlar.

 Anlaşılan o ki, kulak, göz, el, dil; bilinen duyulardan öte duyu bolluğu yaşanıyor. Kimi 33, kimi 21 kimi 10 duyu var diyor. Nasıl ki bilinen renklerin bugün için milyona ulaştığı ortadaysa, insanın duyu zenginliği, daha bilemediğimiz, varlığından bile haberdar olmadığımız nice şey gibi; eksiğiz.

 Belki de insan eksikleriyle güzel. Tamamladıkça, tamamlandıkça daha da ayrı bir SANAT çıkacak ortaya.

 Güven Serin 

 



7 Nisan 2016 Perşembe

BEDROS ÖLDÜ


Bedri Rahmi Eyüboğlu



BEDROS ÖLDÜ

  Bedri Rahmi öldüğünde sevenleri, şairin, ressamın karşısında, gökyüzünün sonsuzluğu altında yaptılar bu seslenişi;

 “ Bedros Öldü!”

 Yaşamın, yaşatmanın gizemi belki de ölüm ve ölümlerde gizli; insan değişimine, dönüşümüne, evrimin yüce yürüyüşüne belki de en önemli katkıyı yapan muazzam milyarlık serüven…

 Ara Güler fotoğrafçı titizliğinde dostu Bedri Rahmi öldüğünde kalemi şu sözcükleri haykırdı;

Şair, ressam sanat eleştirileri yazarı Bedri Rahmi dost, namı diğer BEDROS öldü. Tahmin ettiğim gibi birden korkunç bir boşluk belirdi içimde. Yıl 1975, mevsim sonbahardı. Çizdiği bütün kuşlar, ağaçlar, tekne, balıklar, balıkçılar, kahvede oturanlar, eşekle giden Anadolu köylü kadını, resimlediği bütün şahıslar, eşyalar boyalı boyalı bize yadigâr kaldı.

 Onun öğrencisi olan Fikret Otyam, kendi ölümünden önce anlattığı Bedri Rahmi için; benim öğretmenim, hocam sözcüğünden öte; “ Bu adam ağabey; bizim dostumuzdu! Bizim ustamızdı! Arkadaşımızdı; çok güzel şeyler öğretti bize. Hangi birini sayayım!”

 Fikret Otyam, hiç büyümemiş çocuk haliyle, sanatın özünü yansıtan saflığıyla esas can alıcı anlatıyı, ustası Bedri Rahmi’den onlara geçen gizemli yaşam formülünü anlatıyor;

“ Bir kere halkla el ele olduk. Hoca bizi halkın içine attı. Onun için ben, bir halk ressamı oldum. “

 Halkın içinde olmak; tam olarak nedir acaba? Anladığım odur ki; hangi mesleğin, mesleksizliğin içinde olursanız olun; yaşadığınız yere karşı sorumlu olduğunuzdur. Diğer yaşamları, kendi kutsallığınız ile ezmememizdir. Gaddarlığı değil, zarafeti, şefkati, ilmi, sanatı aramanız, aşılamanızdır…

 21. yüzyılda ne kadar da çok ihtiyaç duyuyoruz halkın içinde olmaya. Yani kendimizi yalnız hissetmemeye… Tarım Devrimini yapan insanlık, şimdi Ekolojik Yaşam, Uzay Devrimlerine hazırlanıyor. Bir taraftan da şehirleri işgal eden RANT devrimleri, gökdelenlerle insanı insandan, tabiattan koparmak için her türlü alavere-dalavere kurnazlığı içinde yol alıyor…

 Bedri Rahmi Eyüpoğlu, Sitem isimli şiirinde sevgiliyi içtenliğiyle anlatıyor;

Önde zeytin ağaçları/ Arkasında Yar/ Mevsim sonbahar…

  Fikret Otyam, yaşamına, kendi ruhuna, bedenine yansıyan sevginin temelinde hocasının yani namı diğer Bedros’un öğretilerine dikkat çekiyor. Bunu ısrarla söylüyor. Bu da şunu gösteriyor dostlarım; sevgi de öğretilmeye, öğretilere ihtiyaç duyar; küçük kırıntılar, devasa bir şenliğe dönüşe bilir…

Bu kadar güzellik varsa içimde, bu gökten gelmiyor. Hocamızın bize türkü sevdirmesi, halkı sevdirmesi, köylüyü sevdirmesi, onlara ait resimlerin yaptırılması…

  Sevgili öğreticiler-ÖĞRETMENLER, size yıllardır yüklenen kutsallığın, ağır yüklerin altında ezile ezile sizler de dönüşüm yaptınız. Yani yarım yüzyılda evriminizi başka yöne; duyarlı olmaktan, duyarsızlığa doğru, bilinen memur yaşamına itildiniz.

 Görünen o ki, içinde öğreti ve öğrenme aşkı olan insanlar,sıradanlığın içinde sekiz saate sıkışan,sadece maaş ve karşılığı olan alışveriş içinde esas özüne kavuşamıyor. Yine esas olan dönüşüme, öğretilerin, öğrencilerin tohum, filiz, ağaç, meyve olmasına ihtiyaç var; insanın bir türlü tatmin olmadığı, bildik ihtiyaçları; açlık, barınma, cinsellik, zengin olma bir süre sonra yetmez oluyor; esas olan şey; kendini kendi içinden, öğretilerin maya ve hücrelerinden var etme, yeniden yeniden doğurmada gizlidir.

 Bedros öldü! Yaşam son hızla devam ediyor. Sonsuz tüketim, sonsuz arzuları, sonsuz teknolojiyle birlikte kucağımıza bırakıverdi. Oyalanacak çok şey var; renkler, desenler, sesler; anlık pırıltılar; kayan yıldızlar gibi…

 Bu ganimetleri iyi algılamak var, algılamamak var. Her ganimetin taşkınlığı, getireceği huzursuzluk, tarihin pırıltılı sayfalarında apaçık…

 Hiç yazı yazmadan, sadece söze, insana; gençlere verdiği önemin yatırımını yapan Sokrates 2400 yıldır dimdik… Bedri Rahmi Eyüboğlu’da; bir şarkı, bir resim, bir şiir de karşımıza çıkıyor;

Seni bi güzel giymişim içime gâvurun kızı
Bir kurşunda vurdular ikimizi
Gün ışır, yaprak titrer, tohum üşür
Acı güller kızarır hikâyemizi

 Güven Serin 

4 Nisan 2016 Pazartesi

HER KİTAP YENİ BİR DÜNYA


"Oku Evladım! " 

 HER KİTAP YENİ BİR DÜNYA

  “ Okumak gözlerin açıkken hayal kurmaktır… Her kitap yeni bir dünyanın kapılarını aralar. Kitap zekâyı kibarlaştırır.” Böyle seslenir Cemil Meriç; böyle de yaşamıştır son ana kadar…

  Bir kaza nedeniyle erken yaşlarda gözleri kör olduğunda, gecenin ilerleyen saatlerinde kütüphanesine usulca girip, kitaplar üzerine kapanıp hüngür hüngür ağlayan bir yazar, bir düşünürdür.

 Ya İtalyan düşünür Machiavelli’ye ne demeli! Akşam olunca San Cassino’da çile dolduran Machiavelli, kütüphanesine girerken kirli elbiselerinden sıyrılıp, bir kralın huzuruna çıkar gibi, özenle giyinip öyle gidermiş kitaplarının başına.

 Ya bizler? Peki, ya sizler? Bugün elimizde bulunan akıllı telefonlarla yüzlerce kütüphaneye, milyonlarca kitaba ulaşma imkânı olan insanlar-insancıklar, daha erdemli, daha mutlu, daha zengin bir yaşam sürmenin formüllerini bulmak için o engin denize, onun uçsuz bucaksızlığına dalıyor musunuz?

 Tekirdağ şehri, bütün imkânsızlıklarına rağmen, içinden çıkaracağı kıymetten öte, paha biçilmez insanlarını içinde barındırıyor. Barınanların ya haberi var, ya da o büyük ilahsal güce teslim olmuş, bir türlü aşağıya, denizin boyuna, insanların yakınına inemezler.

 Devamlı büyüyün bir üniversitemiz; NAMIK KEMAL, bir köyden, kasabaya, şimdi kente dönüşüyor. Fakülteleri, Yüksek Okulları ve bir üniversiteyi üniversite yapacak olan en önemli iki unsunu; öğreticileri ve öğrencileriyle birlikte, bir şehrin doğuşuna, başka şehirlere, ülkelere gıpta, imrenme duyguları tattıracak gelişmelerin öncülüğüne hazırlanmayı ümit ediyorum.

 İç içe geçmiş tepeleriyle, vadileri, yaylalarıyla Yeniköy’den Şarköy’e uzanan Ganosları ise söylemiyorum. Çok az şehrin övüneceği şiirsellikte, mitolojinin taze delikanlı, genç kız söylencelerinde her daim baharat kokan yerler…

 İnsan; yani bizler; hani hayvandan öte, bütün canlıların en güzeli olan Âdem baba ile Havva ananın çocukları; çevremizi, bizi biz yapan en küçük kırıntıyı dahi anlamak, değerlendirmek, bütün bu büyük oluşuma; yani YAŞAMA şükran dilekleriyle bakabilmek için KİTAPLARA, yani bilgiye, öğretilere muhtacız…

 Bastığımız yerlerin nadide çiçeklerini, baharatlarını bilmek, o yerenin önemini anlatır bize. Utangaç Ardıç Kuşunun gizemli yaşayışını, Ardıç ağacıyla olan yakın ilişkisini anlayınca, toprağı da anlarız. Bizi biz yapan toprağı… Hani, ekini, buğdayı, ekmeği, arpayı, çavdarı, kuzuyu, keçiyi yetiştiren toprağın küçücük Ardıç kuşuna kendi diliyle nasıl da teşekkür ettiğini, kitapların dünyası; yani ilimin efendileri anlatır, öğretir; öğrenmek, dinlemek isteyene…

 İnsan, göklerde aradığı cenneti yalnız ve yalnız öğrenmekle içine, bu büyük boşluğun yaşam kokan, soluyan bedenine çağırır. İçimizde ki cennet, yalnızca doğruyu, doğruların eğrilerden sonra gelen seçeneklerini, nihai tercihi, yine okumak ve öğrenmekle sonuçlandırır.

 Sosyolog Ümit Meriç’in söylemi düşündürüyor beni; “ Beş bin sayfa oku, beş sayfa yaz!” Yani, bilgiyi damıtarak ortaya çıkart!

 Ümit Hanım, “ Ben okurken kitabı adeta yerim!” der. Özümsemenin, süzülmenin ne büyük kıymet olduğu, sadece göz gezdirmenin yetersizliğini de öne, su yüzüne çıkartıyor Ümit Meriç.

 Bilgiyi, kitabı, okumayı bu kadar yücelten sosyolog Ümit Meriç, bilgi havuzundan süzülenlerin şiire dönüşen tarafını da aktarır;

Aşağıda iskelede
İncecikten bir kar değil,
Yağan hafif bir yağmurdur
Bir rahmettir, bin rahmettir
Gamzesi sineye batan
Bin bir rahmettir Üsküdar
Serv-i revana sarılmış
Mor bir salkımdır Üsküdar.

  Sosyolog Ümit Meriç’in babası Cemil Meriç, yaşamının son otuz yılını körlüğün narına teslim etse de, onun yakınında olan herkese şu sözü söyler; “ OKU EVLADIM!”

Bu makalenin sön sözlerini Cemil Meriç’e minnetle bırakıyorum;

“ Felaketimizin kaynağı kültür yokluğu. Hayatı anlamadan geçip gidiyoruz. Olgunlaşmak, kalbin daha hassas, kanın daha sıcak, zekânın daha işlek, ruhun daha huzurlu olması demek.

  Harami mağaralarının kapılarını değil, hükümdar hazinelerinin açan büyü, kitap! “

“İzm’ler üzerimize giydirilmiş birer deli gömleğidir” inancıyla olgunlaşırken, yaşamının son zamanları ise; “ YANILMIŞIM, medeniyetler ideoloji sayesinde ayakta durur.” Der, okumanın olgun, cesur haliyle…

 Güven Serin 


29 Mart 2016 Salı

İNSAN CEPHESİNDE DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK !


Rüya mı gerçek mi? Evrimin muazzam
kandırma sürecinde hiçbir zaman
düşlerimizde ki insanlığa ulaşamayacağımız
birer hayvanlar mıyız sadece? 

İNSAN CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK

  En yorgun zamanda, insanın insanlık yolcuğunda tükenme eşiğinde bile imdada yetişir edebiyat. Bazen bir romanın uçsuz derinliğinde; kimi bir hikayenin kısacık öze dokunan tesirinde.

 Yeni Kuşakların; Z ve Y, yakın zamanda gelecek olan diğerinin bizi anlamasını beklemiyorum. Çünkü onlara sunduğumuz yaşam, çelişkilerle dolu… Onlar da bu çelişkilere yırtık pantolonlarla, uzun saç veya kel kafalarla; bize göre “bu kadar da olur mu?” dedirtecek yaşam tarzlarıyla karşılık verecek.

 Bir roman; Erich Maria Remarque’nin Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok; bizlere; özellikle, hikâyeden, romandan, tiyatrodan yaşam kırıntısı, ümidi çıkartacak aydınlara bir şeyler sunacak;

 “ Askere hayranlık ve iyi niyetle koşmuştuk. Ama bunları söküp içimizden uzaklaştırmak için her şey yapıldı. Süslü üniformalı bir postacının üzerimizde, eskiden ana babalarımızın, eğitmenlerimizin ve Eflatun’dan Geothe’ye kadar bütün bu kültür çevresinin etkisinden daha fazla kudreti bulunduğunu ise üç hafta sonra hiç yadırgamadık.

  Ahlaki değerlerin değil kundura fırçasının, düşünün değil sistemin, özgürlüğün değil zorbalığın daha ağır bastığını öğrenmiş olduk.”

  Uçsuz bucaksız kırlardan, ovalardan çıkılan yolculuk, bu zamana kadar devam eden neslimiz atalarımızın, bin bir türlü zorluklarla mücadele etmiş olmasındandır. Bunca yol alınırken, ince kavga ve kargaşalar yaşanırken etrafın kültüründen; çelişkilerinden, zorbalıklarından etkilenmemek mümkün değil.

 Bu etkileri bu kadar büyük olayların içinden çıkmış bir halkın evladı olarak şöyle anlıyorum. Kazanılacak en büyük savaş; kas gücünün değil, ilimin, sanatın, edebiyatın, ahlakın savaşı olacaktır.

 Anladığım odur ki, hiçbir büyüklük, zafer, güç sadece kas, beden büyüklüğü, çokluğuyla korunamıyor. Mühendisleri, mimarları, sanatçıları, bilim insanları, öğretmenleri eksik, yetersiz olan toplumların yaşamlarında akla-hayale sığmayacak çelişkilerle doludur.

 Ağıtlarımız, asker türkülerimiz, destanlarımız halen yürek sızlatır ama kolayını bulacak herkes, bir şekilde oğlunu askerlikten uzak tutmak veya batı da bir yerde askerlik yapması için her türlü imkandan yararlanmak ister.

 Niçin?

  Çünkü İnsan Cephesinde Değişen Yeni Bir Şey Yok!

 Bölgelerimiz, insanımız; insanlarımız arasındaki yoksulluk veya zenginlik eşitlenemediği gibi aklın, ilimin, sanatın desteklemediği ölçüde farklı bir hale geliyor. Çoğalan zenginliğin, malın mülkün köksüz olan anlayışımız yüzünden ikinci ve üçüncü kuşağa gidemediği bellidir.

  Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok romanı, savaşa sürülen insanı, her gün ölüm ve kalım içerisinde gördüğünü, duyduğunu anlamsız hale getirişini de görmek mümkündür;

 “ Kızgın ve keyifli askerler olarak yola çıktık ve cephenin başladığı bölgeye gelince hayvanlaşmış insanlara dönüştük.

  Kalkıp oturuyorum. Kendimi öyle yalnız hissediyorum ki! Şu ateş oyunları tehlikesiz olsalardı!

  Tehlikeli birer hayvan olduk. Bizim yaptığımız savaşmak değil, mahvolmamak için savunmak. Fırlattığımız bombalar insanlara değil. Şu anda hiçbir şey bilmiyoruz bu konuda.

  Ölüm bizi elleri ve miğferleriyle koruyor; ilk defa üç gündür ölümün suratını görüyor ve ilk defa üç gündür ona karşı kendimizi savunuyoruz.

 1918 yılının Ekim ayında vurulup öldü. O gün bütün cephe öylesine sakin ve sessiz ki, ordu, ‘Batı Cephesinde kayda değer bir şey yok’ demekle yetindi.”

 Kafamızı kumdan çıkartmak yetmiyor dostlar. Kumdan çıkan kafamıza, tarihin, sanatın, politikanın, felsefenin, ahlakın da özgür iradesini çağırmak zorundayız. Büyük uygarlıklar, büyük ülkeler; büyük kararları, buluşları ve büyük hukuku, adaletiyle yaşarlar ve yaşatırlar…

 Güven Serin 



24 Mart 2016 Perşembe

SOKRATES'İN SAVUNMASI


Atinalılar;hoşça kalın; siz yaşama, ben ölüme...

Nasıl bir ölümse;halen yaşıyor;taptaze...

 SOKRATESİN SAVUNMASI

  Üzerinden 2400 yıl geçmesine rağmen güncelliğini koruyan bu olay tekrar tekrar incelenip insanlık sofrasında gençlere sunulmalıdır.

 Sokrates idamla yargılanırken suçlamalarla suçsuzluğuna inananların çok az farklı kaybeden tarafında ölümle cezalandırırken dahi, yaşamın içtenliğini, doğruluğunu; hakikatin adaletini ısrarla anlatıyor.

  Nerede mi? 2400 yıl önce Atina Mahkemesinde. Tüm mahkemeye seslenirken; Atinalar olarak seslendi onlara.

  Tüm savunma boyunca inanmış olduğu hakkaniyeti bir zerre dahi ölüm korkusuyla şaşmadan kendi özgürlüğünü; aynı zamanda hakikatin özgürlüğünü savunmuştur. İşte bu savunma dahi yetmese de, kalanların kendi asılsız suçlamalarıyla yüzleşeceklerini biliyordu. Bu bilgidir onun baldıran zehrini gözünü bile kırpmadan içmesi…

 Hâlbuki Sokrates 70 yaşını çoktan geçmişti. Onun idamını onaylayanların, isteyenlerin bu ölüm karşısında geri kalan yaşamlarında çelişkiler, acılar yaşamamak için şunu da hatırlatmıştır;

  “ Bırakın bu ölümü tabiat-zaman yapsın! Zaten 70 yaşını çoktan geçtim. Benim için verilen ölüm cezası kötü mü yoksa iyi midir? Bunu siz düşünün!”

 Aklın felsefe sayesinde ulaşabileceği özgün yolu anlatır Sokrates. Şairleri, ustaları inceler ve dinler. Görür ki, sezgileriyle yola çıkan şairler, zanaatlarıyla ünlenen ustalar; yaptıkları işi en iyi yapmalarından öte, HER ŞEYİ bildiklerini de iddia ederler.

  Sokrates burada yanılmadığını anlar. Bütün yaşamı boyunca ona ne bildiklerini sorduklarında “ hiçbir şey bilmediğimi biliyorum” diyecek kadar, bilginin sonsuzluğuna, dönüşümüne ve yenilenmeye ihtiyacı olduğunu öğrenmişti.

 Halen geçerli olan tap taze bir öğretidir; 2400 yıl önce ki gibi… Çevremize-çevrenize dikkatle bir bakın! Ne görüyorsunuz? Kendi işinde başarılı, bilgili olduğu halde, diğer bir sürü insanın da işi hakkında bildiğini sanan bir sürü BİLGİÇ…

 Bütün sorun bu değil mi zaten! Siyaseti, futbolu, inşaatı, park ve bahçe işlerini, eğitimi, öğretimi herkes biliyor da; gazete satışlarında, kitap ve kütüphane kullanımında, şehrin turizme açılan kültür kapılarında halen büyük kapalılık, sessizlik ve karanlık kıpırtısız bir şekilde duruyor; ama her şeyi bilen sayın yöneticilerim, şehrin ileri gelenleri; bir türlü esas olanı bilmediğini haykırmıyor.

 Nedir esas olan? Bilginin, görgünün daha ima yenilenmeye ihtiyaç duyduğudur. Zenginliği sadece para kazanmayla onaylamanın büyük toplumların, en kritik zamanda; yani zirve yaptıklarında çökebileceklerini, dağılacaklarını da anlatır bu esas olan hakikat…

 Sokrates bütün ömründe aradığı şeydir bilgi ve hakikat. Buna rağmen, aklın en yalın halini, çözümlere en yakın düşünce biçimini bulduğu halde, bir şey var ki, hiçbir şey bilmediğim diyecek kadar gerçekçidir.

 Esas bilgilerini, bildiği şeyleri yüceltmek yerine, bilmedikleri şeylerin gölgelerine sığınan insanların tarafında olmadığı için; 2400 yıl önce dahi Atinalı gençlere felsefeyi öğrettiği için; başka bir din yaratıyorsun suçlamasıyla, idamla cezalandırılır Sokrates.

 Yaptığı savunma, içinde ki adaleti arayan, hiç huzuru son nefese kadar korumak-yaşatmak isteyen her insan için iliklerine kadar aktarılsa, hiç de yanlış olmaz…

 Sokrates idamla yargılanırken üç oğlu vardı. Biri yetişkin, ikisi daha çocuk! Onları mahkemeye getirmemiştir. Bunu da savunmasında, yargıçlara, onun savunmasını dinleyen Atinalı hemşerilerine şöyle yapmıştır;

 “ Üç oğlumu buraya getirmedim. Küstahlıktan, size karşı saygısızlıktan veya ölüm korkusundan değil. Benim yaşıma gelen, bilgeliğiyle tanınan bir kimsenin böyle bir şeye düşmemelidir. Bunu aşağı bir hareket görüyorum. Hüküm giydikleri zaman nice nice garip hareketler yapan tanınmış adamlar gördüm.
 Bunların hiçbirine gerek yoktur. Bunlar sadece yaşamalarına izin verilince ölmez olacaklarını sanıyorlar. Fikrimce bunları savunmak devletimize karşı sayasızlıktır.

 Soğukkanlılık gösterilecek hallerde, acınacak duruma düşen bu önemli adamların yaptıkları doğru bir şey değildir. Devletin vazifesi kendi keyfine göre değil, kanunlara göre hareket etmesidir.

 Sevgili Atinalılar, sayın yargıçlar, her türlü tehlike karşısında ölümden kurtulmanın bir sürü çareleri vardır.

 Ama asıl mesele ölümden sakınmak değil, haksızlıktan sakınmaktır. Çünkü kötülük ölümden daha hızlı koşar. Ben yaşlı ve ağır olduğumdan bana çabuk yetişmiştir. Şimdi ben tarafınızdan ölüm cezasına, onlar da hakikat tarafından kötülüğün ve haksızlığın cezasına mahkûm edilerek ayrılıyoruz.

  Atinalılar sizden dileyeceğim bir şey daha kaldı; çocuklarım büyüdükleri zaman Atinalılar, erdemden çok zenginliğe veya herhangi bir şeye düşkünlük gösterecek olurlarsa, ben sizinle nasıl uğraşmışsam, siz de onlarla uğraşınız, onları cezalandırınız. Kendilerine kendilerinde olmayan bir değeri verir, önem vermeleri gereken şeye önem vermez, bin hiç oldukları halde kendilerini bir şey sanırlarsa, ben sizi nasıl azarlamışsam, siz de öyle azarlayın!”

  Artık ayrılık zamanı geldi, yolumuza gidelim; ben ölmeye, siz yaşamaya! Hangisi daha iyi? Mahkeme ve Atinalılara son sözü budur Sokrates’in…


 Güven Serin 






  

22 Mart 2016 Salı

HOŞÇA KAL TÜRKİYEM


Kamera; Güven  Modern Sanat Müzesi
Sanatçı; SARKİS

Çalışmalarına "bellek" ve "anı" kavramlarını katan sanatçı
Paris de yaşıyor.

HOŞÇA KAL TÜRKİYE'M

  Son nefesi verme biçimi, sonsuza kavuşma yolculuğu herkes için farklıdır. Kimi yaratıcısına bir ömür dua ettiği gibi son nefesi dua içinde yapar, o kıvancı yaşar. Kimin ölümüyse çok ani olur.

  Düşün sanatının en güzel yanlarından birisi de zamanın gidişatını, zaman kavramını durdurmaktır. Zamanla bir çocuğun oyuncağıyla oynadığı gibi oynayabilir, onu ileri veya geri alabilirsiniz.

  Kurgu ustası için düşünce sağanağı altında sırılsıklam ıslanmak, ürpertici bir heyecan anlamına gelir. Tıpkı ekstrem sporcular gibi; daha da ötesine inmek veya tırmanmak; insanı, insanlığı hatta kendini şaşırtma rekorları kırmak, yaşam biçimine dönüşür.

   Bütün zamanlarla oynadığınız gibi, kendinizin ait olduğu dünya zamanını da oyuncaklarınız arasında görmeniz sıradan bir olaya dönüşür. Zamanı biraz ileri alıp; dünyevi ayrılığın son sözlerinin buruk ayrılışın, ebedi yolun yolcusu olmanın huzuru içinde düşünürsünüz.

  Gecenin ilerlemiş zamanı, uykumu zorlayan düşünce çılgınlığıyla bölündü. Bir fısıltı, zaman ötesine anlam katmaya, zamanın ilerisini doldurmaya çalışan bir fısıltı yankılandı beyin nöronlarımda;

  “Hoşça kal Türkiye’m” Anlamlı geldi; iç boşluğumun derinlerindeki tünellerin, vadilerin, tepelerin esintisine esinti verir şekliyle, yatağın sıcak köşesinden doğrulup yakınımda bulunan beyaz kâğıt ile kaleme sarılmam aynı zamana denk düşüyor.

 Nedense hoşça kal, sözcüğünü sonsuza adanmış veda gibi kabul eyleriz. Belki de bütün insanların söylemek istediği son söz odur. Özlemi, doymamışlığı anlatıyordur. Hadi geri dön, daha bu kavuşumun sevdası bitmedi, diye çığlıkları duymak istiyoruzdur; kim bilir…

  Küçük bir hayvanın, insan yavrusunun nasıl küçük bir köşe arayıp onun içine sığınmak istiyorsa, büyük görünen, ciddiyet, kabalık, görgü, bilgi içinde oldukça devasa görünen insanın özünde de o sığınma isteği olmalı.

 İşte o sığınma isteğinin küçük elleridir bizi son saatin, son dakika, saniyenin nezaket içinde bir el sallaya bilme isteği. O isteğe bir bakış, bir fısıltı ile HOŞÇA KAL demenin varlığımızın eksiklerini bütünleyen ustalık halinin son aşaması gibi yerleşir içimizin bütün zamanlarına.

  Bu fısıltının birkaç sebebi olduğunu biliyorum. Hiçbir zaman evrene haykırıp sana meydan okuyorum, diyecek kadar büyümedim. Hiç kimse bunu yapamayacak kadar büyümemiştir. Sadece bazı yanılgılar, zapt edilen varlıklar, bize kral olduğumuzun hatasını yaptırır. Elimizde bir asa da olabilir, bir ışın kılıcı da.

 İnsanın en büyük hatası, belki de arayışının en büyük motoru daha ötesine özenmesinden, sahip olmasından ötürüdür. Krallığı, Tanrı olmaya kadar taşımıştır. İnsanlık hikayeleri, mitoloji bu tür kavuşumlarla, gösterilerle doludur.

 Yazın sanatına sığınmam, küçük bir çocuğun perdenin, masanın altına sığınması kadar heyecan verici. Bir hayvanın yuva olarak sarıldığı ağaç kavuğu, küçük bir in gibi, insan ruhunu ve fiziki durumunu yaratılışının ait olma sarılımı içinde huzura kavuşturur.

 Hoşça kal Türkiye’m fısıltısı dünyevi harekete, uzantıya bıkkınlığın, sevdiklerime naz yapıp arkamdan yalvarmalarına dönük olmadığı biraz irdeleyerek fark ettim. Bu bir düşün oyunuydu. Satranç meraklıları bilir; seçeneklerin tamamını bilmek, savaşın ölümsüz tarafıyla tepelere tırmanıp, vadilerin derinlerine inmek; düşmanı şaşırmak istersiniz.

 Düşündüm de gecenin bir anı; benim düşmanım da yok! Rakibimin kendim olduğunu biliyorum. Zenginliği kendi kendine yetme felsefesi, kültürü olmayı çoktan anlamış, miras peşinde bir ömrü kıyamayacak kadar, avuç içine bakıp, bir yudum yaşamın ne demek olduğunu anlayacak kadar büyümüş olduğumu da biliyorum.

 Hoşça kal Türkiye’m, seslenişi dünyayı tanımak isteyen, kendi ülkesine doymayı bir kenara, yepyeni sevdalarla sarılan bir canlının hürriyete selam etme anlamı da geldiği; bize yüklenen kurban törenlerini; babalık, dayılık, amcalık, ağabeylik, komşuluk, eşlik anlayışlarını nazikçe selamlayıp; ilk önce insanın kendini tamamlaması, kendi hürriyetini içtenlik ile selamlaması gerektiğinin de anlatımıdır hoşça kal, demenin gece oyunu…

 Bu ülkenin bitmeyen gözyaşları nice hoşça kal, haykırışlarında saklıdır. Sevinç mi, hüzün mü taşır sağanak akışlar; yoksa, insanın çağlar boyu tekrar ettiği ıslak, olağan dönüşümünü, zıt yaşam biçimlerinin, varlık ile yokluğun, sevinç ile acıların çeşnisi; onlardan geriye kalan en değerli şeyin; besinin, tarihin, ibret selliğin anlatımı mıdır?

 Güven Serin 



17 Mart 2016 Perşembe

DOĞA MI İNSAN MI?


Kamera; Güven    Modern Sanat Müzesi

DOĞA MI İNSAN MI DAHA ACIMASIZ?

 Böyle soruluyor Arjantin kökenli Fransız yönetmen Gaspar Noe’ye; “ Doğa mı, insan mı daha acımasız?

  O da cevap veriyor; İnsanın daha acımasız olduğunu düşünüyorum!

  Ya siz! Sizler! Kendi şehrimi, şehrimin doğasını savunmadan; savunamadan dünyaya açılmak, evrensele ulaşmak gibi bir niyetim yok! O yüzden, eşi benzeri olmayan Tekirdağ coğrafyasını, doğasını ısrarla ve kıt bilgilerimle anlatmaya, savunmaya çalışacağım.

  Seneca’nın şu seslenişi oldukça etkileyicidir;

  “ Ölümün olduğunu öğrenir öğrenmez hayattan çekilmeye karar vermemişsek, burada bulunmamızın tek nedeni var MUTLU olmaktır.

  O zaman, üçgenin ille de üç kenarı olacak diye bir kural koymaya biliriz…”

Artvin Direnişi, bu yüzden önemlidir. İnsanın durmak bilmez iştahını kabartan daha çok zengin olma düşünü, yaşamın hızla kâbusa dönüşünü hatırlatmak için… Bugün, bu eylem siyasi algılanırken, körleşme içindeki insanlar hep yeşil diyerek beslenilmez, yaşanılmaz algısıyla, kazanıcıları, yok edicileri mantık yoluyla desteklemeye çalışırlarken, dünya doğasını, kendi yöresini akıl, ilim, inanç yoluyla direnerek kurtaracağımızın da öncülüğü, mihenk taşı-taşları oluşuyor demektir.

 Ya TEKİRDAĞ! Kendi doğasını korumak için neler yapıyor? Bizim doğaseverlerimiz, üzerine bir tek toz kondurmayan, soylu burunlarından kıl aldırmayanlarımız, sevdalı entelektüellerimiz nerede?

 100 km’den fazla sahil şeridi olan şehrimizin denize girilen alanları-plajları öyle sınırlı ki, aklı bile şaşırtıyor. Akıl bile bu akılsızlığın karşısında korkup kaçıyor.

 En güzel alanlarımız; Ganos Diyarı; Naip’ten başlayıp Şarköy’e kadar uzanan yerlerin yol kenarlarına dikkat ettiniz mi? Çöp deryası içindeler… Piknik yapmak, temiz hava almak için uğrayıp, güya huzur bulduğumuz yerleri ne hale getiriyoruz! Akıl bile şaşırmış, şaşkına dönmüş…

 Peki, ama bu insanlar-insancıklar hepsi de temiz ruhlu, evlerine ayakkabılarını çıkartıp girdikleri halde, bu temiz, nadide doğayı niçin KİRLETİYORLAR?

 Bunca kurum nerede? Ne iş yaparlar?

 TEKİRDAĞ VALİLİĞİ ÇEVRE ve ŞEHİRCİLİK İL MÜDÜRLÜĞÜ; kirletilen doğamızın, işgal edilmiş kıyı şeridimizin kurtarılması, ait olan tarafa; halka bırakılması, halkın da bırakılanın değerini bilmesi –öğretilmesi yönünde çalışmalarınız ne haldedir?

 Tekirdağ İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü… Tekirdağ Büyükşehir Çevre ve Koruma Dairesi Başkanlığı; sahi tam olarak neredesiniz?

 Artık, harekete geçmeyi, uyarılardan, büyük kokuşmalardan sonra değil; yüklenmiş olduğunuz bilgi, görgü, akıl, mantık iteneğinden, büyük destek aldığınız kanunlardan yola çıkarak, bu şehri geç kalmışlığın, denizin kıyısında yaşarken denize ayak basamamışlıktan, eşsiz doğasına sahipken, doğasının farkında bile olmayan, buruk, hüzünlü insanlardan arındırma zamanı gelmedi mi?

 Kaç şehir vardır; Homeros Destanının yazıldığı, Truva Savaşının at kişnemeleri, kılıç sesleri, ok vızıltılarıyla Tanrı ve Tanrıçaların yüksek tepelerden gözcülük yaptığı yerlerin hemen kıyısında; adaçayı, ıhlamur, zeytin kokuları, üzüm şıraları, şarap kadehleriyle şenlenmiş yerlerin hikâyelerini, destanlarını hiçe saymış; kaç şehir vardır?

 Bir kolumuz Ege, bir kolumuz Karadeniz; gövdemizin arka tarafı Balkan diyarı, yüzümüz Marmara, güney, adalar ve kıble, lodos, keşişleme…

 Güven Serin 




16 Mart 2016 Çarşamba

NEVİ ŞAHSINA MÜNHASIR


MODERN SANAT MÜZESİ


NEVİ ŞAHSINA MÜNHASIR

  Kaç zamandır izliyorum bu genci? Dört ay, belki de altı aydan bu yana… Nevi şahsına münhasır insanlar olur ya; onlardan…

  Çay Bahçesinin dışını tercih ediyor. Tek oturmayı, tekliğin zaferiymişçesine telefonu, sigarası ve ara sıra garsonlarla kurduğu diyalog, başka bir sesi çıkmadan her gece, masasında, huzurdan çok kıvranan, acı çeken bir insana dönüştü.

  İlk geldiği zamanlar, yüzü daha güler, üstü başı daha bakımlıydı. Üstelik de vücut çalışma merkezine de gittiği anlaşılıyordu. En soğuk gecelerde bile dışarıda ki masaya oturup, üzerindeki ceketini, paltosunu çıkartıyor.

  Niçin dersiniz? Elbette, vücudunu, yani kaslarını göstermek için… Belki de bu sayede yalnızlığını gidereceğini, kaslı, bakımlı vücuduna hayran kalan kızların ilgisini çekeceğini düşünüyordu.

 Sanırım, zaman; günler ve aylar ilerledikçe kasları daha bir kendini salmaya başladı. Bu işin insan ilişkilerinde, özellikle kadın erkek ilişkilerinde öne çıkmadığını, Z ve Y Kuşağının bu işten öte meşguliyet içinde olduğunu anlamış olacak…

  Nevi Şahsına Münhasır arkadaşın akrabası, dostu olmuşçasına her akşam oturduğumuz yerden dışarı bakınca ilk önce o gelmiş mi diye birbirimize soruyoruz. Arkadaşlarımla birlikte onun geç kaldığı, masasının boş olduğu zamanlar üzülüyoruz. Nerede kaldı acaba? Bu akşam, hiç olmazsa bu akşam biraz yüzü gülecek, masasında birisini ağırlayacak mı diye tartışıp duruyoruz.

 Her akşam bizi yanıltıyor. Telefonu ve sigarasından başka hiç kimse, bir de ara sıra konuştuğu garson; onlardan başka hiç kimse onu ilgilendirmiyor gibi… Sosyolojik bir vaka mı? Yalnızlığı, o muhteşem şeyi tercih eder görünse de, o yalnızlığı edebi bir kültüre çevirmediğine inanmaya başladık.

 Nasıl mı? Artık, telefonu da, sigarası da onu pek eylemiyor. Onlarla meşgul olurken yüzü daha da asılıyor. Saçlarını eskisinin özeniyle taramıyor. Üstü başı da öyle, kaslarının görkemi de eski görkemli hali değil…

 Bir de, masumiyet ile acı çeken birisi arasında, yan masada ki kızlara göz süzüyor. Yardım isteyen birisi gibi; insan bakışlarıyla, yan süzüşüyle yardım ister mi?

 İşte, nevi şahsına münhasır bu şahsiyet istiyor; hem de yalvarırcasına… Yan, arka veya ön masadan bir kız kalkıp ona selam verse; kim bilir ne hürmet edecek… Nasıl bir ev sahipliği yapacak?

 Hâlbuki insan olarak bir eksiği de görünmüyor. Fiziki görüntüsü, yalnız kalamayacak kadar düzgün. Üstelik de neredeyse yanına; yanı başına park ettiği bir de arabası var. Ama kör olancası bu Z ve Y kuşağının gençlerini bir türlü etkileyemiyor…

 Arkadaşlarla iyice üzülmeye başladık. Bu delikanlı ağır ağır sararıyor gibi geliyor bize. Sanki sonbahar mevsimi ondan hiç eksik olmuyor… Onun için neler yapabiliriz diye; enikonu düşünmeye başladık. Tabi, onun bizden zerre kadar haberi yok… Onun tek süzdüğü şeyler; yan tarafında, çaprazında oturan genç kuşağın genç ve popüler kızları…

 Bu kızların da eğlencesine diyecek yok. Bir de yan taraftakinden; yani nevi şahsına münhasır delikanlıdan haberleri olsa. Ona; ,bir de merhaba deseler ara sıra ne çıkar?

 Demediklerini bir kenara; sanki onu yok sayıyorlar. Hatta görmüyorlar bile…

 Acaba diyorum Aziz ustanın bir sözü var; nevi şahsına münhasır delikanlıya bu sözü mü hatırlatsam;

 “ Değeri bilmeden yalnızlığından kurtulmak istiyorsan; kurtulsan da yalnızsın.”

 Ya Cehov’un güzeyle baksak yalnızlığa;

“ Kendini yalnız hisseden kimse için her yer çöldür.”

 Herman Hesse de yalnızlığı yazgının bir parçası olarak görür;

“ Yalnızlık, alın yazısının insanı kendi kendisine ulaştırmak için başvurduğu yoldur.”

Nevi şahsına münhasır delikanlıya şimdilik yardım edemiyoruz. O dışarıda oturuyor; yapayalnız. Biz içeride, bir masa dolusu insan; ama onu bir türlü o soylu yalnızlığından kurtaramıyoruz.

  Onun acılı, elem dolu bakışlarını biz görüp, biz tartışıyoruz; belki de ondan çok…


 Güven Serin 

12 Mart 2016 Cumartesi

CEZA SÖMÜRGESİ


Yalnızlığın edebiyata,sonsuza adanmış hikayelere
dönüştüğü,dönüşümü insan zekasıyla,kendi
evrenini yarattığı Kafka...

CEZA SÖMÜRGESİ

  Kafka’nın önemli bir eseridir Ceza Sömürgesi. Belki de insanlığın var olduğu sürece kılık, kimlik değiştirip hiç bitmeyen sömürgelerin, azalmayacak cezaları ve eziyetlerini de ağıtlar veya sinema keyfinde izlemeye, dinlemeye devam edeceğiz.

 Hiç kimse saf iyiliği, hakikatin doğrusunu-doğruluğunu aramaya kalkmasın. Belki çok uzakta, belki çok derinde... Belki de hiçbir zaman ulaşılamayacak; insanın mayasına, evrimine ters bir şey de olabilir…

 Kafka elinde ki en büyük güce; edebiyata sığınarak yaratıyor bu eserini. Aslında var olanı, her gün gözümüzün önünde, ruhumuzu dürten yaşam şekillerini, mimari, mühendislik zanaatıyla taçlandırıyor.

  Elinize bir mikroskop alıp en küçük zerrelere bakarsanız şaşkına varmamız olağan bir şeydir. Belki de elimizden, bedenimizden korkarız; o küçük canlılarla birlikte mi yaşıyoruz diye; dert ediniriz.

 Bir teleskop üzerinde çalışıp göğü, derin uzayı gözlemlesek, aynı şaşkınlığımız bir değil bin kat daha artar. Etrafımızda ki ölçülerin komikli, bizim yüceliğimizin evrende ki zavallılığı bizi tüketecek kadar mütevazı bile yapabilir.

 Kafka Ceza Sömürgesinde insanoğlunun sömürgelere uyguladığı insanüstü buluşları, oyunları, eziyete dönüşen ilimleri de anlatıyor. Eğer ki anlamak, kıçımıza batacak iğnelerin çuvaldıza dönüşmemesini arzulayıp, bir parça duyarlılığın zararsızlığını görmek, anlamak istiyorsak…

 Sömürge ve sömürülme her kılıkta varlığını yaşamsal bir gerçeklik, sanki bir vazgeçilmezlik içinde koruyor.

 Dünyanın zenginlerine, ellerinde tuttukları mal-mülkleri matematiğin hakiki orantılarıyla düşünürsek, halen temiz suya hasret milyarları, yoksulluğun, açlığın, sefaletin ve savaşların içinde ki milyarları düşünürsek; hiçbir mazeretimiz, akıl oyunlarımız, vicdan haykırışlarımız bunu izah edemez.

 Kafka, Fransız yazar izah eder. Edebiyatın nezaketine, sırdaşlığına ve ölmezliğine tutunarak haykırır; kitapların arasına sıkışmış sözcüklerin cümleleriyle; bir bir düşündürür insanı; hatta korkutur da…

  Bir sömürge ülkesini anlatır. Orada uygulanan keyfi idamları… Ve bir subay tarafından icat edilen ÖLÜM MAKİNESİNİ…

 Makine üç bölümden oluşur. Yatak, nakkaş, tırmık… İçine yatırılan, mahkûm, sorgusuz, sualsiz ölüme yollanır. Ölüm yolculuğu tam tamına 12 saat sürer… Mahkûmun ölümünü, makinenin mahkûm üzerinde çalışan iğnelerini görsünler diye izleyiciler için camdan yapılmıştır.

 Sömürgeler ve sömürülenler har daim insanlık anıtı gibi yükseklerde olmaya devam ediyor. Bu yüzden, demokrasiler demokrasi, özgürlükler özgürlük, adalet tam olarak adalet olamıyor. Adliyeler yığınla doluyken, yolsuzluklar, yokluklar, iç sızılar ve kırgınlıklar sürüler halinde, kıtadan kıtaya, ülkeden ülkeye, bölgeden bölgelere göç ediyorlar.

 Göç eden insanları, yer, ülke değiştirenleri anlamaktan çok onların en sağlıklı, en işe yararlarını nazikçe başköşeye oturturken geriye kalanları sömürgelerde ki idam mahkûmları gibi kaderin; yani yazgının içine bırakıyoruz; kurban törenlerinin bir başka törenleri gibi; 7 milyar insan; insanlığın cümbüşünü izliyor.

 Kafka eserinde madalyonun iki yüzünü de unutmamış. Her ne kadar mahkûmların, yoksul, korumasız insanlar olduğunu bir kez daha; bin kez hatırlatılmış gibi, her an her yerde bizlerin de yaptığı gibi yapıyor.

 Madalyonun diğer yüzüyse, idam mahkûmlarını, sorgusuz, sualsiz; hatta adaletsiz bir şekilde ölüm makinesine yatıran ve onların eziyet çekerek ölümlerini 12 saat boyunca zevkle sanatsal bir hissedişle izleyen subayın, en sonunda makinenin içine kendini sokup, aynı sonu tercih etmesi de şaşırtmıyor insanı.

 Eserde geçtiği gibi; KADER DEĞİŞİKLİĞİ; mahkûmun yerine mahkûm eden, eziyet eden; belki de izleye izleye insan ruhu, iradesi yazgı tarafından yer değiştiriyor.

  Kader değişikliğini, yazgının oyunlarını ve sömürenlerle sömürülenleri biraz daha iyi anlamak için biraz daha edebiyatın derinlerine uzansak! Sartre’nin Kirli Eller oyununu, eserini belki tam da bir kez daha okumak, irdelemek zamanıdır…

 Güven Serin