29 Temmuz 2016 Cuma

UYARMIŞTI! SÖYLEMİŞTİ!





                                                              



UYARMIŞTI! SÖYLEMİŞTİ!
----------------------------


  Hemen her zaman her yerde okuyup, duyabileceğimiz hatırlatıcı sözcükler. 5 yıl önce, 10 yıl önce uyarmıştı. Diye yapılan nice habere rastlarız…

  Uyarıların akıla, ileri görüşe dayalı; toplum ve insan yapılarını iyi anlamak ve okumak olduğunu da hatırlatarak; bu uyarı; uyarmak işine kafayı öyle bir sabitlemişiz ki; karikatürde gördüğüm eğik kafa geliyor göz önüne.

 Hani kafayla, kafasını yan yatırarak tokuşanlar var ya; bu tokuşma işini öyle ileri getirenler var ki; önüne gelenle tokuşa tokuşa kafası eğik gezebilme hatırlatmasını da karikatür sanatıyla yapıyor sanatçı.

 Uyarılar, yani diğer anlamda nasihatler yüzünden epey çekenlerden birisi de benim. İki kız kardeşim, yeğenlerim sırf bu yüzden uzak duruyorlar benden. Sırf bu yüzden, sokağımızda yaşayan pamuk isimli köpeğe sadece “ nasılsın kızım” deniz boyunda ki çayhanede ki Fox isimli köpeğe “şımarık kız” demekten öte gitmiyorum.

 Korkuyorum, sizin anlayacağınız. Ve hatırlatmak da istiyorum; “ Bir musibet, bin nasihate bedeldir.” Bu soylu toplum, yaralı, batık, bitik insanları seviyor; çünkü her daim kendine bir pay çıkarıyor; az battı, az bitik oldu diye…

Güven Serin 






27 Temmuz 2016 Çarşamba

21.YÜZ YIL



21.YÜZYIL
-------------------

  Geçen yüzyılda Burgazada da yaşamış bir şair ve hikâyeci Sait Faik için; söylendiği gibi, “ Onu herkes bilir ama çok az insan okur.” Varsın, güzel olan kıt olsun! Varsın, gelişi güzel dağlara, yaylalara çıkan garip, fikir yoksulu bastığı yerin, çevresinin ne olduğunu, hemen yanı başında nadide bir çiçek olduğunu fark etmeden yaşasın.

 Esas olan şu; biz neresindeyiz bütün bunların? Sait Faik 20. Yüzyıl yaşasa da, Burgazada da, büyük kayanın hemen orda; yine haylazlığın tadını çıkartıyor; üstelik Yaşasın Edebiyat, diyerek.

 Nasıl mı; işte onun yaşayan fikirlerinden bir parça;

“ … Bu böyle, bin dokuz yüz bilmem kaça kadar sürüp gidecekti. Ve yine bin dokuz yüz bilmem kaçta kitap bastırmak, yazı yazmak takatinden mahrum, nalları dikeceksinizdir. Ve yine bir gün bin dokuz yüz bilmem kaçta sizi kimseler hatırlamayacaktır.

  Yaşasın Edebiyat! “


  İşin sırrı budur dostlar; sanatçı, geçmişe önem verip, geleceği kovalayan düşünce içinde;kendi ebediyetini,döngünün boyutlar arasını böyle yakalar ve ispatlar 21 yüzyılın ilk çeyreğinde…

Güven Serin 


26 Temmuz 2016 Salı

MAVİ KUŞ




BİR MAVİ KUŞ


  Yazmayı, içmeyi ve seksi en yüce şey kabul eden Charles Bukowski birçok insanın içinde ki mavi kuştan söz ediyor bir şiirinde. Öldürmeyip, ama her gün ölümlerden ölüm beğen, dediğimiz kendi bedenimiz ve ruhumuza olan eziyetin de sembolü olabilir bu şiir;

Bir mavi kuş var yüreğimde çıkmaya can atan
Ama ben ondan güçlüyüm
Kal diyorum ona
Kimsenin seni görmesine izin veremem

Bir mavi kuş var yüreğimde çıkmaya can atan
Viski döküyorum üzerine
Ve sigara dumanına boğuyorum
Fahişeler, barmenler ve bakkal çırakları
Hiçbir zaman bilmiyorlar onun orada olduğunu


Bir mavi kuş var yüreğimde çıkmaya can atan
Ama ben ondan güçlüyüm
Yat lan aşağıya diyorum ona
Ocağıma incir ağacı mı dikmen niyetin?
Avrupa da ki kitap satışlarını sabote etmek mi?

Bir mavi kuş var yüreğimde çıkmaya can atan
Ama zekiyim,
Sadece geceleri izin veriyorum çıkmasına,
Herkes yattıktan sonra
Orada olduğunu biliyorum derim ona,
Kederlenme artık
Sonra yerine koyarım yine
Tamamen ölmesine izin vermiyorum
Ver birlikte uyuyoruz gizli antlaşmamız la
Ve insanı ağlatacak kadar güzel

Ama ben ağlamam
Ya siz?


Güven Serin 

18 Temmuz 2016 Pazartesi

BİLGİ Mİ BUĞDAY MI?


Gâh eserim yeller gibi 
Gâh tozarım yollar gibi 
Gâh akarım seller gibi 
Gel gör beni aşk n'eyledi? 



  BİLGİ Mİ BUĞDAY MI?
-------------------------

  Yunus, buğday için çıktığı yolun kırk yıl süreceğini kim bilebilir di? Günü kurtarmaktı; köyüne buğday getirmekti tek derdi. Ve düşüncenin, sorgulamanın, insan iradesinin arayışı galip geldi; bilginin; sevginin peşinde koştu; tam kırk yıl; bugün birçok insanın kırk dakika; kırk saniye sabredemeyeceği bir yaşam süreci; yüzyıllara yayılan ebedi bir dalga, seslenişe, yaşam felsefesine dönüştü Yunus.

 İşte bu yüzden; bükülen belin, hastayken sorulan halin selamını zamanlar ötesine; yani tüm zamanlara taşır Yunus; bizi soranlara Selam Olsun; der kıtlığa düşmüş, sevgiye susamış, beli bükülmüş, hastalanmış insanoğlunun girdabına bir serinlik, hoşluk, uyanış adına
;selam olsun…



Güven Serin  

13 Temmuz 2016 Çarşamba

YEDİĞİN NANELERİ GİZLEME


Zamanlar arasına,isterseniz boyutlar arası
diyin; kendi zamanında ki gibi sızan
sanatçı;ne görüyor,ne hissediyorsa...

YEDİĞİN NANELERİ GİZLEME

  Nane bir bitki çeşidi olduğu halde; hoş, ferahlatıcı kokusu, sadece rahatlamaya değil, öteden beri, ulustan ulusa geçen özdeyişlere de konu olmuş.

 Ne nane yediğini biliyorum! Bir kişiye bunu dediğiniz zaman; o kişi de yakın zaman içinde bir nane yeme işine germişse; size korku, şüpheyle bakar. Acaba; ne kadarını biliyor! İçinizde yanma, midenizde bulanma, yüzünüzde; o aydınlık mübarek suratta kararma başlar.

  Belli ki bu NANE işi, insanlığın toplum olmaya başladıkları zamanlardan kalma. Romalı şair Catullus günümüzden çok önce; yaklaşık 2100 yıl önce yazdığı şiirlerle, o güne bir tarihçi gibi dikkat çekiyor.

 Catullus öyle sivri dilli ki, sevdiklerini yüceltmek için beklerken, sevmediklerine demediğini de bırakmıyor.

 Bir dostuna yazdığı bir şiir, sanki dün yazılmış gibi; fırından çıkan taze ekmeğin kokusu, sıcaklığı kadar yakın ve hissiyatımızı harekete geçirmeye yetiyor.

  Catullus Flavius’a sitem ediyor. Hem de şairini, edebi gücün bütün samimiyetiyle; yediği naneleri olduğu gibi göz önüne sererek;

Can atardın anlatmak için
Flavius, oynaşmalarını Catullus’a,
Tatsız, tuzsuz kaba saba bir şey olmadıkça,
Susmak da bilmezdin.

 Şiirin gücüne tam olarak ne erişebilir ki dostlarım? Sadeliği, samimiyetiyle buluştuğu zaman; zamanlar ötesine; hem kendi zamanına, hem bu zamana ve hem de yarınlara ait olmuyor mu?

 Flavius, şairimizin arkadaşı. Belli ki şairini dediği gibi oynaşmaları da seviyor. Ama bir başka şeyi de seviyor; oynaşmalar, kaba saba bir duruma gelince arkadaşına duyurmak istemiyor. Bu düşünce, yaşam tarzı; arkadaşlık ilişkileri bugün de önemini korumuyor mu?

 Kaç ciddi adam, kadın içinde ki duygu, yaşam akışını anlatmak ister de orasına burasına hiç durmadan makyaj yaparak kulaktan kulağa fısıldamak ister. Bu fısıltılar güzel olan bir esere yolculuğu anlatırken, aynı zamanda Catullus gibi şair arkadaşınız varsa, o günün toplumsal, sosyolojik vakalarını da gün yüzüne çıkartıyor.

 Bu yüzden Catullus’u çok önemli buluyorum. Hatta başucu kitabı olarak vurgulamak isterim!

 Catullus’un seslenişi; yani şiiri devam eder; dostu Flavius adına;

Ancak, şimdi, bilmem ki,
Sevdiğin ne biçim ateşli yosma;
Söylemekten utanç duyuyorsun belki.
Bas bas bağırıyor yatağın oysa
Geceleri yalnız geçirmediğini,
Suriye zeytini kokusu saçarak
Çiçekli çelenklerin yanı sıra
Öyle sessiz durmasına bakma,
Ele verir seni
İki baş yeri yapmış yastık.

 Dostlarım; şiirin derin gücüne, rehberliğine dönüp dönüp bakmanızı istiyorum. Bugünün moda olan Yaşam Koçluğu yapmıyor mu? Aynı zamanda oynaşmaları gizleyenlerin; yani nane yiyenleri de usulca uyarmıyor mu?

 Bu durumda, fazla gürültü yapmadan; yani o meşhur hoca gibi; yorgan bile oynamayacak… Bir de yataktan kalkınca iki baş izinden birisi kaybedilecek; şairler böyle açığa çıkartır insanı; 2100 yıl sonra bile Catullus’un dostu Flavius’un yediği nanelere gülümsüyorum; sanırım sizde!

 Şairimiz şiirine devam ederken, daha sert, daha uyarıcı;

Hiç mi hiç işe yaramaz
Yediğin naneleri gizlemen
Neden mi? Dolaşamazsın böyle
Derin kasığına yapışık,
Kadınlarla düşüp kalkmaktan,
Densizlikler yapmasan.
Bana durumu söyle,
İyi, kötü, nasılsa,
Göklere çıkarmak istiyorum
Seni, sevgilerini
Güzel dizeler içinde

 Dostun böylesi; herkes başına... Bağırıyor, çağırıyor, uyarıyor ama iyi de yapsan, kötü de benim dostumsun Flavius diyor…

 Flavius ne kadar şanslı. Geride iz bırakmak, kuşaktan kuşağa anılmak için ne kahramanlıklar, saraylar, savaşlar yaptı nice komutan. Ama çoğu yağmalanan, talan edilen eşyalar, yaşamlar gibi zamanın eskitmesine, çürütmesine karşı duramadı.

 Zaman dediğimiz mübarek şey; iyi bir sanat oldu mu; önünde eğiliyor; kısacası iyi bir şey, kendi başının çaresine bakıyor; dediği gibi şairin…

 Güven Serin 




9 Temmuz 2016 Cumartesi

BENİM DAVAM HİÇLİKTİR


Kamera; Güven

ERDEK-BALIKESİR


                                      BENİM DAVAM HİÇLİKTİR


Zamanın; yani yaşadığımız anın hemen kıyısından, belki çok ötelerden bir şiir dizesiyle selam veriyor Horatius;

  Neden yoruyorsun zayıf ruhunu?
  Sonu gelmez planlarla.

  İç savaşların yaşandığı bir dünyada; günümüzden 2000 yıl önce Horatius; şarabın süzülüşünü; damla damla içilmesini şiirsel bir dille anlatıyor:

  Bilge ol, süz şarabı damla damla.
Bu kısa ömre bel bağlama kısa umutlarla.
  Daha biz konuşurken bile geçip gitmiş olacak kıskanç zaman.
Yaşa doya doya gününü, olabileceğince az güven yarına.

  Bunları demek kolay da uygulamak zor olan… Tam da burada devreye insanın zanaatkâr yanı girmez mi? Yaşama nasıl tutunduğumuzu, ebedi bir dünya içinde; hiçbir birikimin sonsuz bir saklama girdabı içinde kalamayacağını bilmemize rağmen; günün ve gecenin içine taşıdıklarımızı kâğıda döksek; inanamayız.

 Tam da burada girer devreye Alman şair Goethe;

  “ Ben davamı hiçliğe yerleştirdim.” Soracak olursak; hangi hiçlik dersek; yine başka bir Alman filozof Arthur Schopenhauer cevap vermek ister;

İnsanın olası tüm isteklerinden kurtulup, çıplak, yalın var oluşa geri döndüğünde, insan mutluluğunun temelini oluşturan zihinsel huzura ulaşacağını; böylece şimdiki zamanın keyfini çıkartmak bakmak gerektiğinin üzerinde durur.

 Hem de sımsıkı bir duruş… Sözüm, kendini akıntıya bırakanlara-bırakmışlara değil elbet… Belki de iyi yüzücüdürler…

  Belki de doğanın esas ayıklaması, insanın bol olmasıyla, kıt olana dönüşüm, evrimin başka bir aldatma oyunu yaşanıyordur; avareliğin, birbirimizle dalaşmanın kayıp zamanlarını; bize verilen yaşamı yaşarken öldürme işiyle uğraşmanın rüzgârına kapılmayı, onur, namus ve evrenin yasası olarak kabul ediyoruz.

  Ama bunu böyle kabul etmeyenler de var. Yani hiçliğin ne anlama geldiğini anlamak ve anlatmak üzere bir ömür harcayan Schopenhauer;

  “ Öncelikle, her toplum zorunlu olarak karşılıklı bir uyum sağlama ve sıcaklık gerektirir; bu yüzden, ne denli büyük olursa, o denli yavanlaşır. İnsan sadece yalnız olabildiği sürece, bütünüyle kendisi olur; demek ki, yalnızlığı sevmeyen özgürlüğü de sevmez; çünkü insan ancak yalnız olduğunda özgürdür.

  Zorlama, her toplumun ayrılmaz arkadaşıdır ve her toplum, insanın kendi bireyselliği ne denli önemliyse o denli ağır gelen fedakârlıklar ister.”

  Filozof bugün toplumsal yaramıza, sanki birkaç yüz yıl önceki anın tazeliğinde hiçbir zaman değişmeyecek insan ilişkileri yönüyle can alıcı bir sunum yapıyor;

 “ Toplum sinsidir; Oyalama, haber, dostluk hassı, görüntüsü altında, büyük, çoğun iflah olmaz kötülükler gizler.

  Gençliğin başlıca eğitim konularından birisi, yalnızlığa katlanmayı öğrenmek olmalıdır; çünkü yalnızlık, mutluluğun ve içsel huzurun bir kaynağıdır.

  Üstelik bir insan kendinde ne çok şeye sahip olursa başkaları onun için o kadar az şey ifade eder.”

 Bugünün gençliği bu uygulamaya kulak vermişçesine kendi odalarına sıkça kapanıyorlar. Bizler onların yalnız kaldığını, yalnızlığın kendi kendine yetme sanatını öğrendiğini sanıyorsak aldanıyoruz. Çünkü sosyal medya denilen büyük icat, sonsuz sayıda insan görünümünde ki elektronik canlılar; hem varlar, hem de yoklar…

 Sosyal medyada şu haberi gördüm. Facebook sayfasında artık olmayacağını anlatıyor genç insan. Katılmış olduğu cenazede on kişinin oluşu ona çok dokunmuş. Oysa sosyal medyada binlerce arkadaşı varmış. Sanırım, yaşamın içine girme adına, interneti reddediyor.

 Hâlbuki değişen zamanın, değişen koşullarına yine uyum sağlayacak olan insandır. Esas olan o şey; on ince perhiz olayıdır yaşamın her devrimini anlamlı kılan. Ancak o zaman uyum sağlarız; tıpkı bir bardak su içince susuzluğunu giderdiğini söyleyen mide hücrelerinin beyni uyarmasına benzer; bilginin, görgünün ve sezgilerin uyarması; beslenmek ve bazen değerli yalnızlıklar ister.

 Filozof yalnızlığı zamanında sevip onla dost olmayı bir altın damarı bulmuş olmakla bir tutar

 St. Pierre ise; “ Beslenme perhizi bizi bedensel açıdan sağlıklı yapar, insanlarla ilişkide perhiz ruhumuza huzur verir.”

 Güven serin 


 


23 Haziran 2016 Perşembe

HAKİM AMCA





HÂKİM AMCA
-----------------------------------------

 Belirli mesleklerin önüne yaptıkları işi anlatan sıfatı koyarız da, diğerlerini yok sayarız; bunu anlamakta zorlanıyorum.

 Uğradığım terzi dükkânında sohbetin demli tarafındayken kilosu epey hokkalı birisi girdi içeriye. Direk; nasıl derler; bodoslama; elinde tuttuğu gömleği terzi arkadaşımın masasına koyarak;

 “ Bu hâkim amcanın. Kolları kesilecek.” , “ Hâkim amca, saat kaçta biteceğini de sordu.” , “ Hâkim amca kaç para olduğunu da sor dedi.”

 Bizimkisi “hâkim amca” diye bir tutturmuş ki sormayın! Hakim çoktan emekli olmuş. Yaş kemale ermiş; fakat hâkim amca ifadesiyle bu topraklarda oynanan güzel oyun oynanıyor; mesleğin; yani MÜŞTERİNİN kim olduğu hatırlatılıyor.

 Niçin? Daha özenli, daha çabuk ve daha ucuz yapılsın diye… Hâkim amcanın gömleğini bırakan arkadaş gittikten sonra; anlaşılan niyet üzerine; hâkim karşısında yapılmayacak şeyi yaptık; güldük; hem de bolca…

  Bir gün yiyecek ve aldığımız hizmetler kıt hale gelirse, şu seslenişleri de duyacağız;

Çiftçi Amca! İşçi Amca! Esnaf Amca! Bunların kredisi yok sanmayın; sadece yeterince bollar; tıpkı halkın kendisi gibi; bol olanı, kıt olana dönüştürmeyi bilseler; efendilikleri oldukça değer bulur; VİP kapılarında BİLE…

Güven Serin 






15 Haziran 2016 Çarşamba

TÜRK AYNŞTAYNI



Huzur İçinde...

TÜRK AYNŞTAYNI

  Bilime adandığı kadar Türklüğüne adanan birisi Oktay Sinanoğlu. Çok önemli ve sırasıyla okunması gerekir dediği kitaplarının ilkinin ismidir; Türk Aynştaynı.

  Üzerinde şöyle bir formül var; Bilim + Gönül

Bu formül anlaşılan o ki tüm zamanlara huyum sağlayıp, tüm zamanların ihtiyaç duyulan formülü olacak.

 Gönülsüz koyunlara giden köpeğin bile kurt getireceği bilinirken, hiçbir şeyin gönülsüz temel tutmayacağı, zamanın o muhteşem eriticiliğine karşı duramayacağını,  tarihe da, edebiyata da, felsefeye de, ilime de bakarak görmek mümkündür.

  Oktay Sinanoğlu iki kez Nobel’e aday gösterildiği halde, kazanamamasını ince bir siyaset, usta bir satranç oyuncusu gözüyle değerlendirmeye almak doğru olur. Ülkemizin coğrafi durumu; ulusumuzun zengin karışımı; öteden beri sömürge görülen, şimdi savaşarak değil psikolojik olarak ve birbirimize düşman ederek oyun sahnesine çekilmemizi de ayrıca anlamaya çalışsak iyi olacak…

 Bazı insanların on parmağında on yetenek vardır. Bilim, bunlara deha diyor. Siz, yetenek de diyebilirsiniz… Tanrısal bir güzellik, evrimin seçkin başarısı da…

 Sinanoğlu, dört ayrı bilimin gözlemlerini neticeye ulaştırdığı yüzlerce formülü bir kenara bırakmadan, müziğe, yelkene, otomobile, seyahate, edebiyata olan ilgisini, düşkünlüğünü buraya taşımak istedim.

  Sinanoğlu’nun adanmış olduğu bilim anlayışını Ahmet Haşim’in Merdiven şiirine öykünerek kendi bakış açısıyla yeniden ortaya çıkarışını buraya taşımak istiyorum;

Ağır ağır iniyorum sarmal merdivenlerden,
DNA’nın özdeciksel basamakları mı bunlar
Fareleri fare yapan
İnsanları insan?

Ağır ağır iniyorum sarmal merdivenlerden
Karanlıklarda kayboluyor ucu
Dönemeçleri görsen de,
Yeri delip girmeye çalışan burgu
Dönüp duruyor

Ağır ağır iniyorum sarmal merdivenlerden,
Başı neredeydi, ya sonu?
Yoksa
Kimya binasının kulesi mi bu!
Simya melekleri kulenin başında!
Çoktan taşlaşmış hortlakların bilimsel burnunda
Gaz kokuları,
Ağır ağır iniyorum sarmal merdivenlerden.

  Ne oldum delisi olmamak; yine insanın iradesi ve yaşamdaki yerini bilmesiyle yakından alakalı…

  Milyon sayıda kitabın olduğu kütüphaneyi gidence hangi kitabı alacağını bilmek, yaşamın erdemli, inançlı ve kararlı bir aşamaya geldiğini de anlatıyor.

  Evinde bulunan kilerin ağzına kadar yiyecek dolu olduğu halde, ne kadar yiyeceğini bilmek ve ihtiyacı olan insanlara da bu yiyeceklerin vitaminlerinden, minerallerinden faydalandırmak; yine ayrı, apayrı bir tercih; oldukça hissiyat dolu bir insan aşaması…

  Batının peşine takılmayı sadece kendinden kaçış ve daha lüks yaşam algılayanların önce dilini, sonra yaşam enerjisini kaybettiğini; ortada dönen, bir türlü yer çekiminin soylu davetine ayak uyduramayan nice kurban gözlerimizin önünde; sadece bakmak, bir parça anlamaya çalışmak gerekir…

 Yaşamını sadece ilime ait saymayan, kendi toplumunu unutmayan, insan olmanın sorgulamasını her dâhim yapan Oktay Sinanoğlu’na, onun önerilerine, uyarılarına kendimizi test edici bir duyarlılıkla yaklaşsak iyi olur; iyi olur dostlarım; kendimizi unutmamak, bu kadar ağıt yakmış, Kurtuluş Savaşını vermiş milletin Cumhuriyetine sımsıkı tutunmak zorundayız…

 Anlamaya çalıştıkça, öğrenimin öğretileri şu gerçeği verir bize; haklılığımızı, haksızlığımızı kin ve nefretten ayırıp, büyük sahnenin kurgusuna, yönetimine, oyunculuğuna seyirci olmaktan öte geçme becerisine sahip olmayı da…


 Güven Serin 








  

8 Haziran 2016 Çarşamba

BENİ KİMSE ANLAMIYOR


Anlaşılmayı istemek; anlamayı öğrenmekten geçiyor;
ne büyük yol ve yolculuk..


ANLAŞILAMIYORUM

 Akşam saati yaklaşırken işyerine arkadaşım geldi. Hani nasıl derler; suratından düşen bin parça…

  Ardı ardına bir hafta istikrar içinde yaşayamadığımız hayatlarımız; belki de böyle sallana sallana, sarsılar sarsıla en iyiye yol açacağız…

  Arkadaşım, dokunsan ağlayacak durumdaydı. Fincanda çay söyleyerek başladım işe. Kurtarıcı olmaktan öte sohbet etmek; güzel şey kırılma anlarında. Belki de insanın en bezgin anlarında esas sağım işi yapılır; ürün verir; yaşamın kendisine dokunur; bütün hissiyatıyla.

 Arkadaşıma ne oldu; deyince, şehsi bir olaydan çok genel bir sıkkınlığı anlatmaya çalıştı. Bütün konuşmalarının merkezinde “ Beni Anlamıyorlar” , “ Hiç Kimse Beni Anlamıyor” şikâyetini adeta perçinleyerek tekrarladı.

 Hep peşinde koştuğumuz şey anlaşılmaktır. Bunun yanında kabul görmek… El üstünde tutulmak… Yani, önemsenmek; tam olarak anlaşılmasak da, insan önemsendiği zaman; yani yeterince “haklısın” diyen varsa; aslında esas ANLAŞILMAMAK o zaman başlıyor.

 Yanılgılar, saplantılar ve ileride büyük bir hayal kırıklığı yaşatacak övgüler, alkışlar insanı en güzel zamanlarında; yaşın kemale erdiği, onurlu, erdemli bir yaşam keyfi süreceği zaman yalnız bırakmaz.

 Örnek vermek gerekirse; yaşamını sert karakterli, bol apoletli, kariyerli geçiren insanların hazin sonu böyledir. Kırılmalar, kırgınlıklar çöker üstüne; yaşarken, beden ölmemişken.

  İşte tam da bu yüzden anlaşılmamak önemlidir. Size niçin? Sorusunu sorduruyorsa daha da önemlidir… Niçin anlaşılmıyoruz? Bizi anlayacak olanlardan ne bekliyoruz? Kıyamet gibi popülerlik, yani birkaç kelimeyle konuşmak yayılırken; yaygınlaşmışken anlaşılmıyorum demek; tam da safdillik olacak.

 Bir eşeğin bile taşıyacağı yük belliyken, insanın anlaşılması için, karşısında ki anlama becerisi insanları iyi tanıması gerekmez mi? İnsanın gözü, kulağı sadece önde ve yanlarda olmadığı öteden beri bilinir.

 Algılarımız; sezgi, görgü, bilgi, deneyimle yoğrulmuşsa; gözlerimiz, kulaklarımız bedenimizin her yerindedir. Tıpkı çok iyi donanımlı savaş uçağı gibi; radarları açıktır. Menzili, hedefi veya koruma kabiliyetini bilir.

 Anlaşılmayı hak eden insan; aydın insansa, uygarlığın yalnız çocuğu olmayı da hak etmiştir. Zordur işi. Ama oldukça keyifli, heyecanlıdır. Evrenin fısıltıları her şekilde üzerine yağmaya başlar.

 Anlaşılma isteği olan insan; anlamayı da çözer. Çiftçinin dilini de, işçinin terini de, esnafın nazik beklentilerini de bilir. İlk önce o anlar; kolay gelsin, bol kazançlar, deyip onların önemsemelerini saygın bir şekilde yerine getirir.

 Bilin ki anlaşılmaya başlamışsınızdır; sessizce, ağır ağır; ama ileriye dönük…

  Fazıl Hüsnü Dağlarca fizik öğretmeni tarafından oldukça sevilen bir öğrencidir. Onun dersinde hocanın gözünün içine baka baka şiir yazarmış. Hoca da onu amma çalışkan öğrenci diye ayrı bir severmiş. Çünkü Fazıl Hüsnü Dağlarca, anlattıklarını not tutuyor sanıyormuş.

 Fizik öğretmenleri yani namı diğer Gos Baba çok iyi bir öğretmen olmasına rağmen; dersini öğretmek, öğrencilerini yarınlara hazırlamak için oldukça uğraş veriyormuş.

 Öğrencilerin Gos Baba dedikleri fizik öğretmeni kızdığı öğrenciye, demir hokkayı tutar şöyle seslenirmiş;

 “ Şimdi cism-i sakili kafana fırlatırım.”

 Anlaşılmak, anlattığını anlamaları için neler yapılmadı bu diyarda. Hem de iyi bilinen öğretmenler, imamlar, anneler, babalar. Dövdüler, sövdüler, falakaya yatırdılar. Eskiden karakola gidip de sopa yemeyen yoktu.

 Niçin? Hepsi anlaşılmak için mi?

  Hayır! Yeterince eğitim, uzağı görme, dönüşüm yaşayıp kentli olmadığımız için…
Uzağı görmek, sadece bilim insanının işi değildir. Yaşamı önemseyen sıradan insan bile bu görgü sayesinde anlaşılır, sade bir yaşam sunar; hem de nazik, alçak gönüllü bir görüntü içinde.

  Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın babası okuldan geldiğinde sorarmış; “ Bugün ne öğrendin?” Fazıl Hüsnü cevap verir; “ 30-30 şey ! “ Babası ise şöyle söylermiş;

  “ Yok! 20-30 şey görülür. Öğrenilmez. Bir şey öğren”

Yaşama ait 20 ile 30 bin gece yaşayan insan; her gün bir şey öğrenmeyi denemiş olsa; anlaşılırlık ve anlaşılmazlık söz konusu bile olmazdı; sonsuz evrenin uçsuz bucaksızlığı gibi bir şey olduğu anlaşılırdı hayatın ve dünyanın. Çünkü bizler evrenin biricik ve sonsuza dönük parçalarından başka hiçbir şey değiliz.

 Güven Serin 


6 Haziran 2016 Pazartesi

SAĞLAM BİR ZIRH YAPACAĞIM KENDİME


Hangi sağlamlık,hangi zırh? Ruhsal bir sağlamlıktan öte
korur bizi... Mutluluğun,temelinde % 90 ruhsal
dinginlik yatarken;yapaylığın peşinde koşmaya
yorulmuş,yorgunluğu yorumlamaktan korkan insanlık...



SAĞLAM BİR ZIRH YAPACAĞIM KENDİME

  Hangi zırh, hangi sağlamlık yeterince bir güvence? Ömürlerini üç metre duvarlar ardında geçiren nice insan; şehirler büyüdükçe, hak ve adalet dengesi arttıkça korkular ve önlemler de artıyor.

 Eğer ki çok güzel bir binayı göremeyecek-görünmeyecek kadar koruma altına alıyorsak, onun güzelliğinin bir yanı yok demektir. Oraya rüzgâr, gün ve insana dair sevgi yeterince giremeyecektir.

 Ölümsüz sanılan Akhilleus (Aşil) dünyanın en büyük efsanevi kahramanı sanılan büyük savaşçı, annesi tarafından ölümsüzlük ırmağına batırılırken sol topuğundan tutulduğu için sadece oradan vurulursa öleceğine inanılıyordu. Gün geldi oradan da vurulup, ölümsüz sanılan kahraman bile öldü…

 Şimdi, ne Sümer, Hitit, ne Yunan ne de Roma tanrıları var etrafta. Bütün güçler, sağlamlık ve önlemler değişime adanmış evrenin saygın çocuğu dünyanın değişmeden kalması mümkün görünmüyor.

  Ataları Türkiye, İstanbul olan İskenderiyeli şair Konstantinos Kavafis de ona ait zamana, sağlamlıkla tutunmak istemiş. Onun sağlamlığı, alacağı önlemler; kralların, hükümdarların, yalı, yat sahiplerinin önlemleri gibi değil elbet!

 İfadesinde, sözcüklerinde ki gibi;

 “ Sağlam bir zırh yapacağım kendime;
Sözlerden, kişiliklerden, güzel davranışlardan bir zırh…

  Böylece çıkacağım karşısına kötü insanların; korkusuzca ve hiçbir zayıflık duymadan!

  Zarar vermek isteyecekler bana. Bilemeyecekler ama saldıranların hiçbiri; nerededir YARALARIM, nerededir incinebilir yerlerim…

 Göremeyecekler beni örten yalanların altında…”

  Edebiyata, felsefeye adanmış felsefenin alacağı önlem, sağlam bir zırh ancak böyledir işte! Sözlere, kişiliğe ve güzel davranışa sığınmak…

 Niçin korkulur bu güçten? Niçin ana sınıflara, kreşlere daha çok gün, oyunla birlikte edebiyat, felsefe girmez?

 İnsanın aldanışı belki de dünyevi zevklerin en güzel, en görkemlisi ve en işe yaramazıdır… Bunca tarihsel kişilik, önemli olay, savaş, zafer ve kahramanlık bir yana; insanın ilime, sanata olan adil birleştiriciliği bir yana…

 Mazeret arıyorsa kaba insan; her daim bir sebep bulmak istiyorsa yaşarken ölüme-öldürmeye; her an ve oldukça fazlasını bulacaktır. Renk, dil, din, zenginlik, zarafet hepsi ayrı bir sebep olacak; daha önce olmuş, büyük krallıkların çöküşünü hazırlayan ışıltılar, güç gösterileri ve ihtişamlı orduların yenilmesi gibi…

 Tüm dünyayı almak isteyen 33 yaşındaki Büyük İskender’i yerle bir eden virüs ve ölür ölmez dörde bölünen ülkesi-ülkeleri; her an yaratmaya çalıştığımız kendi kişisel egomuz, zenginliğimiz ve soylu gururumuz gibi, biz daha ölür ölmez parçalanmaya, çürümeye yol alacağı bellidir.

 Felsefe, edebiyat zarar verecekleri; adım adım, yudum yudum, santim santim hesaplar. Ve her daim kendi savunmasını yapar; zehir tasını içerken bile yüzyıllara dair alacağı kalıcı ve ebedi yolun yolculuğunun hikâyesini yazar.

 İstanbul’da 3 yıl yaşayan Kavafis sonunda doğduğu yere İskenderiye’ye döner. Bir mektupta buradaki yaşamı şöyle anlatır;

  “ Sonunda İskenderiye’ye alıştım ve zengin de olsam, büyük olasılıkla burada kalırım artık. Ama nasıl da ağır geliyor bu bana.

  Ne zorlukları ne ağırlıkları var küçük bir kentin. Ne büyük bir özgürlük yoksulluğu…”

Güven Serin 



  




2 Haziran 2016 Perşembe

KADIN KISKANÇLIKLARI


Bir daha olmasın lütfen! Yoksa karışmam! 


ÖTEDEN BERİ GELEN KADIN KISKANÇLIKLARI
-------------------------------------------------------------------

  Biraz kendinize bakmaya başlasanız, yeni giysiler alıp, parfümünüzü değiştirseniz; bir de aynanın karşısında oyalanıyorsanız; aman dikkat! Bilin ki; size yönelecek kadınsı gözlerin o mutlu dile şöyle diyecektir;

 Hayırdır bey! Sende ki bu değişiklik nedir? Bir de yaşınız kırkını geçtiyse; o meşhur deyiş hatırlatılacak; kırkından sonra azanları…

 Kadınların kıskançlıkları bitmez, öteden beri bugüne, bugünden yarına yol alacağı belli de olsa; erkeklerin düştüğü duruma da düşmezler. Yani; o korkunç trajedileri; seviyorum ulan seni, dedikten sonra 21 bıçak darbesi indirmezler…

 Sözü biraz da ironiye getirirsek; şöyle bir tartışma açmak isterim. Kadın erkeği niçin kıskanır? Muhtemelen başka kadınlar yüzünden… Yani doğada olan rekabet, en uygar kentlerde de, zamanlarda da devam ediyor. Belki de doğanın en muhteşem yasalarından sadece birisi ve en önemlileri…

 Kıskanmanın ruhuna, köküne dokunsak; şu çıkıyor karşımıza; bize ait olmayan beden, başkasına da ait olmasın. Ve dönüp dolaşılan yer o küçük organda bitiyor; yani o malum şeyde; güç simgesi, erkeklik organında…

 Acaba, bir gün erkekler bir karar alsa; özellikle sürekli kıskançlık saldırısına uğrayan erkekler; o malum organları kestiriyoruz. Madem bu kadar kıskanılıyor; organsız hürriyet istiyoruz!

 Bunu tam tersini düşünecek olursak; orta çağda şövalyeler uzun süren savaşlara giderken, özellikle kıskanç erkekler kadınlarına taktıkları çelikten kemerlerin ne büyük komedi, eziyet olduğunu anlarsınız.

 Saray çevrelerinde bulunan kadınlara çok yakın olan iğdiş edilen erkeklerin de nasıl zararsız kabul edildiğini düşünmek de ayrı bir komedi… Bütün suçlu bu malum organ-organlarmış gibi bütün sorun çözülecekmiş düşüncesi…

 Hâlbuki hadım edilmiş erkeklerin elleri, kolları, gözleri, beyin hücreleri durmuyordu. Organ kesildiyse her şey durmuş sanılıyordu. Genç dana iken daha güçlü olsun diye iğdiş edilen sonradan da öküzlük sıfatını alan hayvancıkları hiç tartışmayacağım…

Güven Serin 



1 Haziran 2016 Çarşamba

GENETİK MİRASIM


Upuzun bir yol ve yolculuk; tam olarak nerede
başlar; nerede biter...


GENETİK MİRASIM

------------------------------------------------

  Babasının, dedesinin yaşlı olduğuna bakıp nice insanın bıyık altından güldüğünü görüyorum. Çünkü kendisinin de o yaşa, hatta o yaştan öte ulaşacağını düşünmek haklılığına sahipler…

  Mustafa Koç öldüğünde üzülmeyen insanın vicdanından şüphe duysak da, dede ve babasının yaşanın yanına bile gelmemiş olmasına yandı insanlar. Tam da en verimli çağı ve ülke ekonomisi, aristokrasisi için ciddi öneme sahip zamanlar…

  Kendi genetik mirasıma gelince tam bir korku içindeyim. Anne tarafımın erkeklerinin daha 50 yaşına gelmemiş olmalarının ilimsel sonuçlarını bilmesem de; tam da annemin babasının öldüğü zamanlardayım…

 Babamın babasının; Hasan dedemin haplarla zorla 61 ulaştığını biliyorum. Babamın ise 58 yaşında daha yüzünde bir kırışık yokken; genç bir ölüm yaşadığına da tanıklık ettim…

  Bütün bunları göz önünde tutmak gerekirse; genetik açısından işlerin yolunda gitmediğine karar verebiliriz.

 Teselli ise, yazarlığın düş gücüne, engin ümitlerine tutunmak istiyorum. Şöyle bir matematik hesabıyla işin içinden sıyrılıp, evrenin yaşam dolu gezegeninde tam da olgun bir yaş sınırında 5–10 yıl kazansak; yani 10  bin gün ve gece; hiç de fena sayılmaz hani…

 Annemin babasının erken ölümünü, o günün beslenmesine, vücutların dayanıksızlığına, aşıların yetmezliğine bağlayarak moral bulmak iyi olacak. Hasan dedemin sigarasına, rakısına ve askerlik sahnesinden çekilip, sakin bir hayat yaşama burukluğuna da dokunursak; geriye Yusuf babam kalıyor;

 Siyasetin soylu acımasızlığı içinde o kasabadan diğerine, o kentten, ötekine koşturan, idealizmin hastalığına tutulmuş; kendi için yaşamak yerine topluma zamansız ve bonkörce akıttığı yaşam enerjisini düşünerek de ayrı bir teselli bulmak zorundayım.

 O zaman matematiğe sığınak şu formülü oluşturmam gerekir;

Şerif dede 50, Hasan dede 61, Yusuf babam 58: ortalama yaşam süresini 56 ya çıkarmam mümkün. Onların bolcu sigara, stresini, toplumsal tutsaklıklarını da göz önünde tutup, onlara 10 yaş eklersem; 66 yaş aralığını yakalarım. Yani, bugünden tam 16 yıl sonrasına, düşsel bir dokunuş yapabilir;
Cemal Süreyya’nın 7 kırlangıç ömrüne, Cahit Sıtkı’nın 35 yaş şiirine de dokunup selam verebilirim…

“Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder / Dante gibi ortasındayız ömrün / Delikanlı çağımızda ki cevher / Yalvarmak, yakarmak nafile bugün / Gözünün yaşına bakmadan gider…”

 
 Güven Serin 



31 Mayıs 2016 Salı

GANOSLAR ve KUŞ SESLERİ...


Kamera; Güven   Ganoslar Diyarı


Kamera, Güven  - Ganoslar

Geceyi içine çekmiş/ Gün henüz üzerine düşmemiş...

GANOSLAR ve KUŞ SESLERİ

  Tekirdağ’ın gözbebeği olan diyar; Ganoslar (Işıklar Dağları) Tam olarak hiçbir yazarın, çizerin anlatıp aktaramayacağı efsanevi yer…

  Ganosların şaşırtan yanı; o kadar çok ki… Doğa burada öyle bir canlı,r yanıltıcı sürprizler hazırlıyor ki; bir parça kulağınız, gözünüz, eliniz; onlara etki eden duygu bütünlüğünüz varsa; şaşkın bir sarhoşsunuz demektir…

  Aşağıdan baktığınız herhangi bir tepe karşısında insan gururuyla yaklaşmanız size oldukça soylu bir pahlılığa patlayabilir. Hemen çıkarım dediğiniz tepenin onlarca yıl kullanılan; belki de Tanrı ve Tanrıçalar zamanına giden o gizli patikaları; Rumlar ve Yeniköy, Uçmakdere insanları tarafından da kullanılmıştır.

 Mayıs Ayı kuş seslerinin; yani Kara Tavukların, isketeler, bülbüller,ardıç kuşları; belki guguk, ibibik kuşları da…

 Yunus Usta ile böyle bir zamanda kuşların çığlık çığlığa göğe yükselip, kendi doğaları gereği yuvalarını kurup nesillerini devam ettirmek için harcadıkları çabaya tanıklık ettik. Yeniköy’ün doğusundan eski patikalardan tırmandığımız yamaçlar; önce koruluk, sonra masalımsı bir meşe ormanına dönüştü.

 Katırtırnakları, kendi kolonisini oluşturmuş küçük ıhlamur ağacı topluluğu ve ardıçlar… Burada ardıç kuşuna ayrıca minnet duygularımı yolluyorum. Erozyon için, doğanın doğallığına, her türlü hayvana ev sahipliği yapan ardıçlar onların da sayesinde yayılıyor; toprağın kıymetini bilen, ona muhtaç tepelere ve dağlara…

 Orman Bakanlığının bir sloganı var; Orman, su varsa hayat var…

  Mayıs ayı kuş sesleri için niçin önemlidir? Kuşların evrimsel süreci, dönüşümü ve yolculuğuna bir bakmak gerekir. Eş seçimi, yuva kurmaları; çılgın bir hikâyenin türkülerine dönüşüyor.

 Hazirana girmeye hazırlanırken, henüz eş bulamamışların telaşı ise ayrıca dinlenmeye değer… Hâlbuki onlara insanca nasihat versek; “ acele etme be kardeşim, bekârlığın tadını çıkart.” Desek; kim bilir bize ne türküler yakacaklar; evliliğin o muhteşem telaşı için…

 Yeniköy’ün, Uçmakdere’nin ve bölgede ki Ganos Diyarının neredeyse tüm köylerinin doğası, yeşillik şölenine dönüşmüş. Azalan; neredeyse biten çiftçiler, köylüler; bu tabiat harikasının bonkörlüğünü de ortaya çıkartıyor.

 Dağların güneye bakan tarafları ayrı bitki örtüsü; kuzeye bakan tarafları apayrı bir dünyayı gözler önüne çıkartıyor. Hele, derin vadileri; başka bir mucizenin devamını aktarıyor; yaz kış, hayvan bakımı, sebze, meyve yetiştirmenin ve insana doğa ile buluşup, kaplıca, ilaç; huzur aktarım merkezi olabilecek yerler; bu yerler…

  Lili Marleen türküsü nasıl dilden dile yayılıp, onlarca dile çevrilip tüm insanlığa ait olmuş bir destansı türküyse; Ganoslar Diyarı da Tekirdağ’ın; Tekirdağ insanının onur duyup, tüm ulusa ve insanlığa armağan edeceği bir yer…

 Buranın gizlenmiş, unutulmuş hikâyeleri gibidir bitki örtüsü… Biraz bakıp, biraz korursanız; toprağın altından hiçbir zaman görmediğiniz bir çiçek, ağaç filizi veya bir böcek; sanki en ilkel çağların devamını anlatmak için; bende varıp ey insan; beni fark et; incele, görevimi anla; bilgi ve görgüsünü veriyorlar…

 Ganos Diyarı yeniden doğuyor…  Var olan tohumlar önce koruluk, sonra orman olurken; çoktan göçmüş kuşlar yeniden evlerine geri dönüyorlar. Doğa, insanla daha da güzel… Doğa insansız da yapabilir; ama insan doğasız ASLA yapamaz…

 Kuzey Buz Denizi ilim dünyasını şaşkına çeviriyor. 20 yıl sonra hiç buz kalmayacağı düşünülüyor. Ve sorumlusu insan olarak kabul ediliyor. İnsan; bitmeyen açlığı ve henüz kazanamadığı deneyimi; neleri kaybettiriyor; hangi cennetleri cehenneme çeviriyor; bunu yine zaman çizelgesinin kapanış anı göreceğiz…

 Henüz vakit erken iken, henüz Ganoslarımız yemyeşilken; ıhlamurları çoğaltmalı, adaçaylarının dem keyfini her yudumda; toprağın, suyun yaşama olan hediyesine minnetten öte, harekete geçmeliyiz…

  Şair ve yazar Hans Leip’in cephede 1915 savaşında yazdığı Marlene Dietrich’ün üne kavuşturduğu Lili Marleene türküsü;

Kışla kapısı önünde fener/ Eskiden de oradaydı, şimdi de orada / Orada tekrar görüşsek ya / Dursak tekrar lambanın altında/ Tıpkı eskisi gibi, Lili Marleen/ Tıpkı eskisi gibi, Lili Marleen

 Güven Serin 




26 Mayıs 2016 Perşembe

CELLAT AĞLADIĞINDA...


"Ölüm son çare! ölümü yedekte tutacağız! "


CELLÂT AĞLADIĞINDA

  Lübnanlı yazar Amin Maalouf “ ölüm son çare!” anlatımını şöyle destekler;

“ Ölüme son çare olarak bakmalısın! Hiç kimsenin seni alıkoyamayacağını bil! Ama ölüme gidebileceğin için onu yedekte tut! Sonuna kadar… “

  Felsefenin zirvesine oturmuş Sokrates tam da böyle yapmıştır. Ölüm zamanı geldiğinde zehir dolu tası büyük bir soğukkanlılıkla istemiştir.

 Sokrates ölüm zamanını beklerken onun ölümü için baldıran zehri hazırlayacak cellât da ona oldukça insani hisler besler.

  Zaman gelmiştir. Cellât ölüm tasını getirdiğinde ağzından şu sözcükler dökülür;

“ Burada geçirdiğin zaman içinde seni tanıdığım kadarıyla, sen buraya şimdiye kadar getirilenlerin arasında en cömert, en nazik en iyi adamsın… Getirdiğim mesajın ne olduğunu biliyorsun; Güle güle arkadaşım, kaçınılmaz olana katlanmaya çalış.”

  Cellât bunları söyledikten sonra gözyaşları içinde arkasını döner ve hücreden çıkar… İşte tam da burada devreye filozofun yaşam felsefesi girer devreye. Yani yaşam kadar ölümün de kutsal olduğunu kaçınılmaz bir şey olduğu için, yasa ve adaletin yanlış da olsa karar vermesini soğukkanlılıkla karşılar ve elinde zehir dolu tasla cellât içeri girer. Sokrates;

“ Evet, dostum, sen bu meselelerde uzmansın, şimdi ne yanmam gerekiyor?”

“ Sadece iç ve bacaklarında bir ağırlık gelene kadar hücrende dolaş.”

Cellât işini iyi yapmış, hazırladığı baldıran zehri bir süre sonra görevini yapmıştır; Sokrates sevdiklerinin ve cellâdının gözyaşları arasında ölüme geçmiştir.

 Ölüm, soğuk, ölüm sonsuza uzanan büyük mesafe! Birçoğumuz en yakınımızda gördüğümüz zaman kâbus sanırız. Olamaz! Olmamalı! Hâlbuki biz doğmadan önce da vardı ve doğduktan sonra da her an her yerde yer değiştirir canlar…

 Sonra çağımızın başka düşünürü girer devreye; Amin Maalouf;

“ Diyelim ki gece bir kâbus gördün. Bunun bir kâbus olduğunu bilirsin! Ve kurtulmak için başını biraz oynatman yeter. Her şey daha basit daha dayanılır hale gelir. Ve bir bakarsın en korktuğun şeyden zevk alır olmuşusun.

   Hayat seni korkutuyorsa, içini yakıyorsa; en yakınların çirkin maskeler takmışsa hayat BUDUR de! İkinci kez çağrılacağın bir oyun olduğunu söyle! Zevk verici ve acı çektirici bir oyun. İnanç ve aldatmaca oyunu… Maskeler oyunu.

  Onu sonuna kadar oyna! İster oyuncu olarak, ister izleyici olarak…”

 Evet, dostlarım; ölüm son çare; ama yedekte bekleyen bir şey! Bunu bildikten sonra bize düşen en güzel şey; yaşamın oyuncusu olmak… Bazen seyircisi, bazen oyuncusu ve bazen yöneticisi…

 İnanın bana; hangi bölümünde olursanız olun, içene katacağınız bir parça maya, edebi ve felsefe içtenliği yoksa bu muazzam oyunu baştan kaybetmiş, yaşayan ölüler gibi yaşamın her anından zevk almaktan öte eziyet görürüz.

 Dikkat edin kendinize; bir parça duraklayıp sorgulayın. Sürekli ağlanan, şikâyet eden insandan tam olarak kim hoşlanır? Hâlbuki sıradan bir insanın, en altta bulunan bir canlının küçük bir espirisi, gülümsemesi, hoşluğu ne kadar önemlidir bazen…

 Tam da burada, herkes çok önemlidir; öneme dair güzelliklerin farkına varmasıyla birlikte, en altta sanılan çobanın bile ne büyük öneme sahip olduğunu, en güzel koyunları, oğlakları yetiştirerek, en güzel çayırların yakınında, en değerli köpekleri ve kavalıyla, özenesi bir hal alır.

 “Ölüm son çare… Ölümü yedekte tutacağız; sonuna kadar…”

 2400 yıl önce, yaşamın 70’li yıllarında yaşlılık ile felsefenin en güzel zamanı Sokrates bunu biliyordu; onu ölüme gönderenlerin fermanı onu şaşırtmadı; savunmasında, ölüme değil, adaletsizliğe dikkat çekti.

 Sık sık önemsenmeyi, anlaşılmayı isteriz. Hâlbuki ilk önce önemseme ve anlamak parkurundan geçmemizi önerir yaşam. Tam da burada biz ayrılırken bu diyardan belki de bizi sevmeyenler bile cellâdın ağladığı gibi ağlayacaktır; adil, cömert bir yaşam izleri bıraktığımız için…


 Güven Serin 

24 Mayıs 2016 Salı

ÖZGÜRÜM


Nikos Kazancakis

Hiçbir şeyi UMMUYORUM!
Hiçbir şeyden korkmuyorum!
Özgürüm...


Zorba-Seyretmeye öncelikli olmaya devam
edecek Nikos Kazancakis klasiği...

ÖZGÜRÜM

 Özgürlük anlayışını, düşüncesinin ve sahiplenmek için çok çaba harcadı insanlık. Uğrunda nice savaşlar, uğraşlar verildi. Daha ne kadar verileceği de belli değil…

 Özgürlüğü içselleştirmeden, kelime manasını ruhuna kazımadan en ufak ayrılışı, haykırışı özgürlük saymak yetmiyor bana. Uğrunda bir ömür almanın yanında, geriye bıraktığın eserler de, sözden öte eyleme, kültüre dönüşmeli.

  20. yüzyılın en önemli filozoflarından, yazarlarından birisi kabul edilen Nikos Kazancakis özgürlüğü en üste taşıyan insanlardan sadece birisi. Baştan sona onun arayışıyla, edebiyat ve sinemanın eyleme ve insanlık gösterisine dönüşen haliyle gözler önüne serdi.

 Kazancakis Kan Kanseri olduğunda Almanya’da tedavi görürken öldü. Ortodoks Kilisesi mezarlığa defnedilmesine izin vermedi. Girit’te bulunan mezarının taşına şu üç cümlenin yazılmasını istedi;

Hiçbir Şey Ummuyorum
Hiçbir Şeyden Korkmuyorum
Özgürüm…

  Ona sorulduğunda; “ Ben aslında entelektüel değilim. Ben sadece yazı yazıyorum. Ama yazarken kalemime mürekkep değil kan bulaşıyor.” Bu duyarlılığı anlamak zor biraz! İnsanoğlunun bir ömür beklediği ünlü olma, kariyer yapma fırsatları, gururu, çalımı da yanına alırsa, eline damlayan kanı, gözyaşını göremezsin.

 Sanatın ve sanatçının farkı tam da burada ayrılıyor; toplumların, çevrelerinin eksik, eskimiş ve kokmuş taraflarını onarmaya çalışırlar; sadece budur onların yazıya dönüşen ruhsal, edebi ve göksel haykırışlarının amacı…

 İster ilime, ister sanata adanmış olun; eninde sonunda bırakacağınız en küçük eser bile insanlığın mirasıdır. Polonya’dan ayrılmak zorunda kalan ve ilk Nobel Ödülü olan kadın, aynı dalda iki Nobel Ödülü almış insan olan Marie CURİE de insanlık yolculuğunda adanmışlardan birisidir.

  Radyoaktive alanında yaptığı çalışmalarla ilgili olarak iki farklı alanda Nobel Ödülüne hak sahibi olmuştur.

 Hayatını deneylere, kimya ve fizik alanındaki gelişmelere bırakan Marie Curie bir konuşmasında hiç eskimeyecek bir sesleniş yapıyor;

 “ Daha fazlasını yapamasak da, her birimiz bir parça bilgi kırıntısı yakalaya bilirsek, insanlığın GERÇEK hakkında ki rüyasına, mütevazı ve yetersiz olan bir şeyler katabiliriz.

  Karanlığımız içinde görünen evreni şekillendiren büyük planın belirsiz ışıkları, bize parça parça gösterilen bu küçük mumlar sayesinde olacaktır.

  Bilimin öyle güzelliklere sahip olduğuna ve ruhani gücünün, bütün dünyayı şeytanlardan, cahillikten, fakirlikten, hastalıklardan ve savaşlardan kurtaracağını düşünenlerdenim.

  Gerçeğin belirgin ışığını arayın! Belirgin yeni yollar arayın! İnsanlığın görüş alanı çok uzak olmasa bile, İLAHA ADALET bizi hiçbir zaman hayal kırıklığına uğratmayacak.

  Her çağın kendi rüyası vardır. O halde dünün rüyalarını bir kenara bırakın. Bilginin meşalesini alın, geleceğin sarayını inşa edin.

 Nikos Kazancakis de baştan sona vazgeçmediği şey; VAROLUŞU sorgulamak! Bundan dolayı da Papa; yani Vatikan’ın, Ortodoks Kilisesinin tepkisin alıp dışlanmıştır.

 Kazancakis’i dünyaya tanıdan Zorba isimli romanı olurken, daha sonra sinemaya aktarılmasıyla, ünü daha da arttı.

 Ben Özgürüm, demenin uçsuz bucaksızlığı, kırıntıları mum ışığına dönüştürmekten geçtiği bellidir. Kazancakis de hayatı boyunca bunu yapar. Ve bir söyleminde; “ Hayatımda hiçbir zaman Zorba’nın önünde utandığım kadar utanmadım.”

 Kendi yazdığı kitap kahramanlarının, kendi ruhunu, geçmişiyle bugünü; kısacası olgunluk dönemini çok iyi anlatıyor.

 İster Kazancakis’in Zorba isimli kahramanı gibi sirtaki, isterseniz, kasap veya çiftetelli ile özgürlüğünüzü, müziğin ritmiyle tüm dünyaya ilan edin; isterseniz; bir başka şekilde! İyiye, daha güzele ulaşmanın her daim harekete, bilgiye, görgüye muhtaç olduğunu unutmadan; unutturmadan yola koyulmanın erdemiyle;

 ÖZGÜRÜM, demenin demi, soğuk bir kış günü size sunulan çayın demi, kokusu kadar önemli olmalıdır…

 Güven Serin 


17 Mayıs 2016 Salı

KARA KARTAL



KARA KARTAL

  Kızımın odasına girince kendi elleri parmaklarıyla hazırladığı Kara Kartal çalışmasına baktım. Beyaz kâğıt üzerine siyah ve kalın bir yazı ile etrafını da çeşitli semboller; yıldızlar ile süsleyerek bir flama gibi tam da yattığı yerden göreceği bir yere yapıştırmış.

  Kara Kartal Beşiktaş’ın simgesi bir kuş; göklerde süzülen güzel bir hayvan. Bülbül ötüşüyle, nazik ve küçüklüğüyle ne kadar saygı duyuyorsa, kartal da büyüklüğü, beslenme zincirinde en üste bulunması nedeniyle ayrı bir saygı duyuluyor.

 Gökyüzü ve kuşlar insanlığın başından beri ilgi, korku ve merak uyandırmıştır. Sporun ticarete döküldüğü bu zamanda yine de insanların vazgeçemediği spor dallarının en üstünde bulunur futbol…

  Babadan gönüllü bir mirastır Beşiktaşlılık. Gönle akan yönü sezgisel olmakla birlikte, siyahın beyaza, beyazın da siyaha olan birlik olma; yer ile gök, gece ile gün gibi bir serüveni de içene alması olabilir mi diye düşünürüm zaman zaman…

 İçimdeki muhalif taraf, ezilene, ikinci, üçüncü hatta yarışa hiç katılmayan, ruhani bir yarış içinde olanların birinciliğine adanmış bir felsefenin de ürünü olabilir siyah beyaz renklere tutulup, babadan miras alınan bu tutku.

 Fanatik Beşiktaşlının benimle dalga geçeceği de belliyken, baştan beri olan tutkum; oldukça sessiz ve ilgisiz… Sevmişim ya bir kere; uzak, yakın, ilgi veya ilgisiz; sportif ve ahlaksal açıdan iyiyse; yüreğim kabardığı gibi ilgim de artıyor.

 Bu ilginin en yüce, yüksek olduğu zamanlar 1980’li yıllardır. Belki de o hissedişlerim, futbol alakam hiçbir zaman ortaya çıkmayacak…

 Süleyman Seba’ın istikrarı, ciddiyeti ve mütevazılığı sanki bütün sevginin en tavan yaptığı anların en yükseğiydi. Kendi yağıyla kavrulmanın, kendi toprağında yeşermenin, rekabetin estetik ve ahlakla birleştiği engin düşlerin zamanı…

 Futbol üzerine tezler, doktora öğrencileri 1980’li yılların projelerini bin bir titizlikle hazırlasa; ortaya çıkacak şey; olduğun gibi, ya da göründüğün gibi ol arkadaş… Yapaylıktan, spora ticareti, hilebazlığı bulaştırmaktan kaçın; kaçın ki tarihin sayfalarına karanın da, beyazın da, sarının, kırmızının, yeşilin, laciverdin, bordonun, mavinin de spor, sporcu renklerinden öte hikâyeleriyle anılansın, şanlarsın…

 Beşiktaş’ın Osmanlı Sporla oynadığı maçı izlemek için Saki’ye gittim. Küçük bir yer ve yüzü gülmeyen esnaf… Beşiktaşlı taraftarlarla doluydu. Gencinden orta yaşına kadar… Biram ve ciğer, bir parça kuru soğan ve erken gelen goller sezonun bitimine bir hafta kala Beşiktaş’ın Şampiyonluğunu müjdeliyordu.

 İçimde eksik olan bir şeyler vardı! En az şampiyon kadar rakiplerin seni kovalaması, bir yandan dibe çekmek isterlerken, aynı zamanda düşlerin yükseğine itmeleri en az şampiyonluk kadar önemliyken, Beşiktaş’ın mabedi denilen İNÖNÜ stadı parayı veren düdüğü çalar misali bir şirket ismine dönüşmüştü.

 Ve ben Beşiktaş’ın Şampiyonluğuna herkes gibi dıştan değil de içten sevinmeye devam ediyordum; sporun başka taraflarına adanmış, belki de orada tutkulu bir esaret içinde kalmış sessiz bir ruhun, hakiki yarışlara, terlere, ahlaki bir güzellik içinde rekabete dâhil olan her şeye minnet duymanın büyük veya küçük algılarıyla maçın ikinci yarısını beklemeden rüzgârın olduğu yere Yelken Kulübe gittim…

 2015–2016 yılının şampiyonu Beşiktaş… Kızımın önceden hazırladığı Kara Kartal yazısına bakıp, kara düşüncelerden, kara bahtlardan, kara günlerden korkan insanın, Kara Kartalın gücüne nasıl da muhtaç olduğunu irdeledim.

 Beyazlığa, ışığa tutkuyla bağlı olduğumuzu her fırsatta belli eden insanlar olarak, iş güç gösterisine gelince bilinçaltımızda ki o büyük kurtarıcının korkutucu pençelerinin, ölümsüz bir bedeni olması ve aynı zamanda KARA olmasını isteriz. Çünkü beyazın korkutamayacağını, pençelerinin eksik, tüylerinin dökülmüş olduğunu; beyazın ancak barışçıl bir görevi olduğunu sanırız…

 Benim karam ve beyazım aynı zamanda rakiplerinin gözyaşlarını da silmesini bilen, sadece yüce bir krallıkla oyalanmaktan öte sporun, ahlakın, evrensel coşku ve ritmin rakipleri tarafından bile alkışlanan kartalının simgesi olan spor anlayışıdır.

 Gezdiğim, gördüğüm, okuduğum, dinlediğim her şeyde; insan ve insanın birbirine olan muhtaçlığı çıkıyor karşıma. Onanma, alkışlanma; o seslerin, naraların yüce bir anlam kazanması, insanın tümüyle anlam kazanıyor; taraflı, tarafsız, rakip; siyah veya beyaz; mavi veya sarı, kırmızı…

 Kara Kartal; kızım Doğa’nın beyaz kâğıda yıldız sembolleriyle kazıdığı gibi; Kara Kartal; Süleyman Seba’nın, Rıza, Metin, Ali, Feyyaz, Sergen, Samet, Hakkı, Sabri, Recep, Ulvi ve şimdinin Gomez’i, Quaresma’sı, Tolga’sı, Atiba’sı, Oğuzhan’ı, Olcay’ı;

 Klasik manada hak edilmiş, dökülmüş terlerin kahramanları; insanlığın estetiğe, coşkuya, alkışa, küfre, bağırmaya, nara atmaya ihtiyacı olmasaydı, bu isimlerin hiçbir anlamı olmayacağı belliyken; Sizleri,

KUTLUYORUM…

 Güzel gollerinizi, coşkunuz, arkadaşlığınız, başka sahalarda tek vücut oluşunuz, ayrı bir kupayı, alkışı, nişanı ve size adanacak hikâyeyi hak ediyor…

Güven Serin