10 Nisan 2014 Perşembe

ERGUVANLAR ÇİÇEK AÇIYOR


Kamera; Güven   Tekirdağ


ERGUVANLAR ÇİÇEK AÇIYOR

 Baharın duyurusunu erguvanlar da yapıyor, mor, mavi, pembe çiçekli zarif erguvanlar. Bir zamanlar Bizans'ın, sonra İstanbul’un simgesi haline gelen, efsanelerin dilden dile aktarılışında da var olan güzel şeyler…

  Yakın zamanda çıkan bir araştırma makalesinde insan burnunun sanıldığından çok daha fazla koku algıladığı tespit edilmiş. Şimdi dikkat; burnumuzun algıladığı koku miktarı 1 milyar. Bir milyar farklı kokuyu algılayacak muhteşemlik içindeyiz.

 Kokular hakkında yapılan açıklama onların ne kadar karmaşık olduğunu da anlatıyor. Sadece gül çiçeğinin 275 farklı bileşimden oluştuğu biliniyor. İnsan mucizesi sadece kokularla sınırlı değil; aynı zamanda 7,5 milyon farlı rengi görebilir, 340 bin farklı sesi duyabiliyor.

 Dostlarım, insan; yani sizler işte böyle bir mucizesiniz. Elbette bu mucizenin bir parçası olarak, Tekirdağ'ın aylak bahar gününde, uçurtma şenliklerindeki çocuklar gibi sevinçli çıktım sokağa, caddelere. Çünkü kırlardan kokular geliyordu, beton yığını, mimari özürlü şehrimin meydanlarına.

 Poyraz, tam bir deli fişek, eski günlerdeki gibi esiyor. Kırlara biraz daha yaklaşınca erguvanların da çiçek açtığını gördüm. Kirazlar, çiğdemler, laleler gibi… Tekirdağ Gençlik Spor İl Müdürlüğünün bünyesinde bulunan yüzme havuzu ve Atatürk Spor Salonu, kırların hemen başladığı, çim kokularının, çam, buğday, erguvan kokularına karıştığı yerde bulunuyor.

 Şüphesiz ki bu yatırım insan denen canlının kahve köşelerinin kuytularından, dedikodunun hiçliğe düşüşünden kurtulmasına, kendi cevherini, yüksek algıların bize sunduğu muhteşem hazineleri fark etmeye yardımcı olacaktır.

 Olimpik yüzme salonuna gittiğimde çeşitle yaş aralıklarında onlarca çocuğun; kızın, erkeğin yüzme dersi aldığını izledim. Salon görkemliydi görkemli olmasına ama bana ait olan ısı tercihinin çok üzerindeydi. Bir saat kadar anca dayana bildim; çocukların küçük kurbağalar, balıklar gibi yüzmesine.

 Hemen bitişikte bulunan Atatürk Spor Salonuna gittim. Çok amaçlı kullanıma açık 1500 seyircili güzel bir bina. Masa Tenisi Müsabakaları yapılıyordu; heyecan dorukta, top ile raketin esrik kavgası yaşanıyordu.

 Şehrimin, ülkemin bitmeyen kavgalarını da irdeleyerek, yeni yatırımların sadece bir avuç insana hizmet sunmasını, şimdilik bir kenara unutmadan bıraktım. Yürüdüm, erguvan kokulu 100. Yıl Mahallesinde. Buraları kötünün iyisi şehir kokuyordu; daha bakımlı evler, evlerin bahçelerinde yeşil, pembe, mor, beyaz, sarı çiçekli ağaçlar…

 İnsan bedeninin mucizevî koku alma algılarına minnet duyarak, bahçelerden sarkan erguvanları kokladım; tıpkı çocukluk günleri gibi, bahçemde beslediğim, büyüttüğüm ve koklamaya doymadığım erguvanların mor kokusu…

 Bitmeyen insan-insanlık kavgaları devam ede dursun; Türk insanı da anlayacak evrenin büyük ritmini; bilginin, sanatın, felsefenin, sevginin o muhteşem evrensel gücünü… Bu Cumhuriyet o bilgilerin, o kokuların, o seslerin, o renklerin ışığında, mimarlığında kuruldu. O yüzden, burnunuza dokunurken, gözlerinize bakarken, kulaklarınızı algılarken, kendinize minnet ile bakın; bir milyar kokuyu algılaya bileceğinizi bilin! 7,5 milyon rengi, 340 bin farklı sesi görüp, duyabileceğinizi unutmayın! İşte, mor renkli erguvanlar; onlara usulca dokunun, küçük bir çocuğu, yeni doğmuş bir bebeği, zarif sevgiliyi koklar gibi koklayın; incitmeden…

 Bir not, bir yazı geldi aklıma; kadim zamanlardan;

“ Ötekiler belki daha iyi söyleyebilecek bu şarkıyı”

 Bu şarkı, kokuların, renklerin ve seslerin şarkısıdır; tabiatta ve insanda en bulunan şeyler; hoyratlığı, kabalığı, cehaleti bir kenara bırakmanın çoktan zamanı geldi; çünkü hayatımız, kokular, renkler, sesler kadar değerli; dokunun güzel kokulu mor erguvanlara; dokunun şehriniz Tekirdağ'a; sevgiyle, saygıyla…

 Güven Serin 



9 Nisan 2014 Çarşamba

İLLEDE ROMAN OLSUN


Kamera; Güven   Tekirdağ Roman Etkinliği


Kamera; Güven Tekirdağ


Kamera; Güven Çorlu Romen Derneği Müzik Grubu

İLLEDE ROMAN OLSUN

 Tekirdağ Süleymanpaşa Belediyesi tarafından ilk kez düzenlenen Roman Etkinliği oldukça eğlenceli geçti. Süleylmanpaşa Belediye Başkanı Ekrem Eşkinat, yaptığı kısa konuşmada, bu yıl yapılan kutlamanın aceleye geldiğini, bir daha ki yıla yapılacak olan kutlamanın çok görkemli olacağını şu sözlerle pekiştirdi;

“ Bir daha ki yıl yapacağımız Roman Etkinliği en az Trakya Kakava Şenlikleri kadar büyük olacak.”

 Kakava, renk demek… Kakava, bahar, yenilenme demek… Kakava, müzik, dans demek… Tekirdağ Romen Etkinliği, gerçekten de aceleye gelmiş ama gelecek vaat eden bir şenlik oldu. Romanların şarkılarına kazıdıkları bir dua gibi insanlığa duyurdukları şu sözler bütün meseleyi anlatıyor işte;

İlle de Roman olsun

Kırmızıyı severler
Birbirini överler
Romanlar böyledirler
Çalgısız yaşayamaz ölürler.

 Bildik bir şarkının bu sözleri Romanların renge, çalgıya, ritme nasıl muhtaç olduklarını, renksiz, çalgısız, ritmsiz yaşayamayacaklarını da anlatıyor. Tekirdağ Tuğlalı Park, farklı ilçelerden; Çorlu, Hayrabolu, Şarköy ve Tekirdağ Romanlarının çalgı ustaları, dans ustaları ve orkestralarıyla halkın içten ve doğal bir eğlenceye dönüştü.

 Nasıl ki Blues yokluğun, acının, isyanın içinden doğup tüm dünyaya bir ışık, bir coşku şeklinde yayılmışsa, Roman Etkinliği de Trakya'nın vazgeçilmezi, Romanların Hikayesinin en hakiki gerçeğidir.

 Bu insanlarla ilgili oldukça büyük sancılarım var. Nasıl ki küçük alanlara kıstırılıp, küçük imkanlar ile yaşama savaşı vermeye zorlanmışlarsa, bir o kadar da toplum dışına itilmişliklerine, sıradan, hafif insanmışlar gözüyle horlanmışlıklarını hep müzikleriyle, çalgılarıyla haykırdılar.

 Ekrem Başkan göreve gelir gelmez bu büyük eksiği, bu büyük yanılgıyı fark etmesi bu farkı duyarlı, anlamlı bir eğlenceye çevirmesi Tekirdağ Roman vatandaşlarımız için, bizlerin renksiz yürekleri, coşkusuz bedenleri için de bir çağrı, bir davet, bir uyanış etkinliğine dönüşebilir.

 Yaşam her daim, renklere, seslere; çalgılara, ritmlere muhtaçtır; işte bu ritmlerin en güzel mayaları, en güzel özleri, kökleri Romanlarda vardır; hor görülmeyen, öteki sınıfa, 77,5 milletten öte kabul edilmeyen insanlarda…

 Yaşamı ne kadar ciddileştirir, ne kadar donuk hale getirirsek o kadar değerli, bir o kadar anlamlı olmaz. O yaşam, rüzgara, fırtınaya, seslere; kısacası gürültülere de ihtiyaç duyar; döngünün büyük yasası bunu rica eder; görmezden gelenlerin kazandıkları sanılan savaş, ağıtlarla, karanlıklarla, lanetlerle döllenir.

 Trakya, Tanrıların, Tanrıçaların, mitolojinin, Balkanların, Rumeli Diyarının bin bir çiçeği, bin bir rengi, sesi, çalgısı, yemeği, düşü, hayal kırıklığı ile hâla uygarlığın lokomotifi olma yolunda küçük bir çocuğun heyecanı içinde, kısa pantolonu, yaralı dizleriyle koşuşturuyor; oyun oynuyor zamanın bütün oyuncularıyla.


 Güven Serin 






7 Nisan 2014 Pazartesi

DALGALAR GERİ ÇEKİLİYOR


Kamera; Güven   Tekirdağ

Güçsüzce çarpıyor çağrısı her kulağa
Ve zaman bayrağını dalgalandırarak
Koşturduğunu görünce bir kapıdan bir kapıya
Bitiriyor şarkısını,bitmektir dileği onunla birlikte
Ve bırakıyor çalgısını elinden,gözyaşları içinde.
                                 Kleist (33 yaşında hep o...)


DALGALAR GERİ ÇEKİLİYOR

 Nisan ayı, hafif çiseleyen yağmur ve ardından dünyaya utangaç gülümseyen güneş! Marmara Deriniz kadim zamanlardan kalan şarkısını söylüyor; bugüne kadar yaşamış bütün ruhların şarkılarını; kimi coşkulu, bazen de hüzünlü.

 Evde dinlediğim şarkı ve şarkını yorumu sahil boyu adımlarımla birlikte yürüyor. Dalgalar geriye çekilirken, yepyeni yorumuyla ve kendine özgü seçtiği ismiyle Mabel Matiz, Aysel Gürel’in sözlerini yazdığı şarkıyı, kendi yorumuyla seslendiriyor;

Kaç sene oldu, zaman durdu
Deniz hep öyle aynı, dünya bilinmez

  Deniz ne kadar eskiyse, ne kadar olgun ve gizemli, sanki işittiğim sözler de o kadar ve uzak;

Taş duvar aynı kaldı
Ümit öylece kaldı da
Ümit edeni söyle kim aldı.

  İyi bir dinleyici olmama rağmen iyi bir kulağım olmaması, belki de yaratıcının ayrı bir öğretisidir. Belki, yıllardır bilinen sözleri, farklı yorumlarla, farklı seslerden duymam; kâşifin yeni bir keşfi kadar heyecanlı ve coşkulu oluyor.

 Muhteşem coğrafyası olan Tekirdağ şehrinde, yine bildik o sahilde ilerlemenin, tanıdık yüzler görmenin, ılgın ağaçlarına tebessüm ederek “merhaba” demenin yüksek erdemiyle yürüdüm.

 Ben yürüdüm, Aysel Gürel de, Mabel Matiz de yürüdü; hem de geçmişten bugüne, bugünden öte yürüdü;

Kaç devir geldi, kaç nesil geçti
Yürek öyle sevda yolları kavuşmaz
Hasretin ne tadı kaldı

  İleriye çıkmış, olanca gürültüsüyle, yosun kokularının etrafı sarmasıyla dalgalar gerçi çekiliyor. Her geri çekilişinde insan sözleri; şair dizeleri de birbirine karışıyor. Bir tarafta kendine özgü yaşam tarzı, samimiyeti ile Aysel’in şarkısını yorumlayan Mabel Matiz, bir tarafta Almanların meşhur şairi Kleist. Otuz üç yaşında hayata veda eden, bütün dostlarının ondan el çektiği, delik ayakkabısı, eskimiş, yırtık elbiseleriyle eserlerini yayınlatmak için oradan oraya koşan insan.

 O bir Alman şair ama artık tüm dünyaya ait. Geri çekilen dalgalarla birlikte onun haykırışı çıkıyor ortaya;

 “ Ruhum öylesine yorgun ki” Oradan oraya koşturan ruhu kadar bedeni de yorgundur. Yaşam kargaşasının yalanlarına, sahte yüzlerine, ahlak bekçilerine alışamamıştır. Öyle derinden seslenir ki, dalgaların geri çekilirken çıkardığı sesler bile örtemez sesini;

“ Hani neredeyse burnumu pencereden çıkarsam, yüzüme vuran gün ışığı bana acı verecek” Genç Alman şair Kleist bu seslenişi yapar yapmasına ama şiiriyle dalgalar kadar ses getirecek, bitmeyen gelgitlere eşlik edecek şiirini de bırakır geriye;

Güçsüzce çarpıyor çağrısı her kulağa,
Ve zaman bayrağını dalgalandırarak
Koşturduğunu görünce bir kapıdan bir kapıya
Bitiriyor şarkısını; bitmektir dileği onunla birlikte
Ve bırakıyor çalgısını elinden gözyaşları içinde.

 Kleist şarkısıyla, şiiriyle içinde kinden, nefretten arınmış duygularıyla yöne değiştiren büyük yıldızlar gibi başka galaksilere yol alıyor.

 Dalgaların bitmez, tükenmez çekilişlerinde, insanlığın bitmeyecek öğretileriyle, ezberleri arasında bir yerde, yalnız kendi içinden geldiği gibi yaşayan, bu yaşamı hak etmek, fazla rahatsız edilmemek için isminin önüne “deli” sıfatını koyan Aysel’in şarkısını Mabel Metis’ten dinleyerek yürüdüm ılgın ağaçlarının olduğu Tekirdağ sahilinde;

Sabır öylece kaldı da
Sabredeni kim aldı

Bu dünya ne sana ne de bana kalmaz
Dünya ne sana ne de bana kalmaz
Sultan Süleyman’a kalmadı
Böyle hiçbir kitap yazmaz

Kaç çiçek soldu, hani bu sondu
Hani bir sarı fırtına koptu zamansız
Kaç tohum filiz oldu
Hani bir acı yel savurdu
Yürekler son defa vurdu

 İnsan yüreği farklı kıt'alarda, farklı zamanlarda hep aynı şey için atar; sevgi, merhamet, paylaşım. Eğer, yaşama inanmışlık, yaşam içindeki dengelerin terazisine ve o terazinin kefelerine konan eşitliğe inanmışlık varsa özde…

  Güven Serin 



5 Nisan 2014 Cumartesi

DOĞA YASASI VE RÜZGARIN SESİ


Kamera; Güven   Şile

"Hey aylak, hey meşgul okuyucu! " 



DOĞA YASASI ve RÜZGARIN SESİ

  Otuz yıllık kütüphane yolculuğum hep aynı çocuksu heyecan ile yeni bir keşif yapacak kâşif gibi, bugün, hangi kitabı-kitapları alacağım, hangi yazarın dünyasına konuk olup, ondan süzülen cevherleri kendi ovama akıtacağım düşüncesiyle kütüphanenin yolunu tuttum.

  Kütüphane sokağında keser sesleri, testere gidip gelmeleri ve taze bir talaş kokusu; ahşabın, zanaatin kokusu yayılıyordu etrafa. Yeni onarılan, eski ahşap binaların insana ve huzura yakışan görüntüleri ağır ağır, ortaya çıkmaya başladı. Bu sokaktan her gün geçsem, hiç bıkmayacağım biliyorum; bir senfoni orkestrasının sesleri gibi; testere, keser ve ahşabın toprak, çiçek, odun kokuları…

 Kütüphane dönüşü, güneşin bonkör ışıklarından biraz daha fazla yararlanmak için denize bakan tarafından Rokoczi Müzesinin hemen yanından ilerledim. Rüzgâr, ahşap binaları yalayarak, sanki onlarla sohbet ederek kendini belli ediyordu. Bu ses, sanki doğanın muhteşem yasasını; olmazsa olmaz olan, değişimi, yenilenmeyi ve döngünün yaşama akan biricik kuralını da hatırlatıyor; ölüm ve yaşam, birbirinden ayrılmaz iki parça…

 Haylaz olmanın en karlı tarafı, daima çocuk kalırsınız. Çocuk ve haylaz tarafımla rüzgarın sesini dinleye dinleye bir başka rüzgarı, bir esere imza atmış Cervantes’i ve büyük eseri Don Qujote’yi düşünmeden edemedim.

 Cervantes’in dünya klasiklerine armağan ettiği bu büyük eser, insanı, aklı, mizahı ve doğanın yasalarını hissetmek adına oldukça önemli. İşte o zaman, rüzgarı, yağmuru, fırtınayı, geceyi ve gündüzü, ölümü, yok oluşu bilerek yaşar ve yaşamın her türlü anından tat alırsınız; bazen, acı ve hüzün en zirve haliyle size seslense bile…

 Arif Dino bir gün Yaşar Kemal’e bir koli kitap hediye eder. Bu hediyelere oldukça sevinen Yaşar Kemal, kitap kolisini açınca şaşırır; çünkü içinde aynı kitaptan üç adet çıkar. Bu kitap, Cervantes’in Don Qujote romanından başkası değildir. Yaşar Kemal şaşırır ve Arif Dino bir yanlışlık yaptı sanarak, aynı kitaptan üç adet yolladığını söyler. Arif Dino;

“ Hayır, yanlışlık yapmadım, bu kitabın ne kadar önemli olduğunu anlatmak istedim; birine bıkarsan, diğerini oku!” der…

 Şimdi, bir fırtına gibi yağan bilgi karmaşası içinde bu kitabın girişinden, Cervantes’e ait bir seslenişi, doğa yasası gibi, içimizi ısıtan, üşüten ve bize yaşam hakkı sunan sözcüklerin bir kaçını sizlerle paylaşacağım;

  Aylak Okuyucu,
  Yemin etmiyorum ama inanman gerekin ki zihnimin çocuğu olan bu kitabın hayal edebilecek en güzel, en hoş, en alaycı, yapıt olmasını istedim; ama her varlığın kendi benzerini yaratmasını isteyen doğa yasasına karşı çıkmadım. Şu benim çorak, iyi işlenmiş zihnimde kafası hiç kimsenin düşünemeyeceği kadar acayip şeylerle dolu kuru, çelimsiz, çılgın bir çocuğun hikâyesinden başka ne anlatıla bilinirdi ki! Üstelik bu hikâye insana hüzün veren gürültülerden başka bir şeyin duyulmadığı rahatsız ve huzursuz günlerin geçtiği bir hapishanede hayat bulmak zorunda kalmışsa!”

 Hey meşgul okuyucu, bir sayfalık makaleye bile uzun görürsün. Bir tek sözcüğü bile bir iki harfe indirgemiş hızlı hayatın yorgun bedeni; biraz duraksamak, bazen şairlere, ressamlara, ilim adamlarına, sıradan halkın yaşayışına, doğanın yaşam döngüsünü en iyi takip eden, çiçeklere, ağaçlara ve kuşlara zaman ayırmak gerekir; bir parça zaman, sizi değerli meşguliyetiniz den ayırmadığı, koparmadığı gibi size bir şey de kaybettirmez; biraz düşünür, belki de oyalanırsınız!”

 Güven Serin 









 



2 Nisan 2014 Çarşamba

300 SPARTALI 2


Kamera; Güven   300 Spartalı 2 - Eva Green

SAVAŞ...


Kamera; Güven 300 Spartalı 2-
Yunanlıları sadece tanrılar mı yene bilir? 

300 SPARTALI-2-

7 Martta gösterime giren 300 Spartalı 2 filmi sinema sanatının, insan zanaati da nereye geldiğini gösteriyor. Sinema sanatı Amerikan ekonomisine oldukça büyük katkılar sağlıyor. Bir koyup, on kazandıklarının yanında tarihe geçmiş hikâyelerin, gerçek tarihin yanlı olarak değiştirilmesini de sinema sanatının muhteşem görselliği, düşünselliği, hayal ve ses gücüyle başarıyorlar.

 300 Sprtalı 2 filmi aksiyon sevenlere, üç boyutlu görsel şovu bilenler için kaçırılmayacak kadar güzel sahneler içeriyor. Görsellik, aksiyon açısından bakılınca her şey normal… Bir de tarihi gerçekler, hakikatler yönünden bakar, insan olduğumuzu, akıl ve düşünce, bilgi ve merhamet ile donatıldığı mızı da hatırlarsak, filmin ne büyük abartılar, yanlışlıklar içinde olduğunu da bilerek izleriz.

  Sinema ne kadar yanlı olursa olsun, insan denen muhteşem varlık, kendi koruyucu kalkanlarıyla donatılmışsa, neyi ne kadar alacağını ve ne kadar sorgulayacağını bilir. Haklı olarak İran Hükumeti Amerikan Sinema Yapımcılarına 300 Spartalı filmi için tepki gösteriyor. Persleri, vahşi, barbar, gösteren film, 300 Sparta askerini neredeyse mükemmel derece, sıra dışı birer canlılarmış gibi gösteriyor.

 Film biraz bilgi, biraz sinema sanatı yönüyle izlendiğinde, Perslerin de ne büyük bir imparatorluk olduğu, mimaride, askerlik sanatında, edebiyatta, düzen, disiplinde, denizcilik bilgisinde ne kadar ileri olduklarını da görülecektir.

 Eğer güzelim köylerimizi, kasabalarımızı bırakıp, o toprak, yeşil, çiçek kokulu diyarlardan şehirlere göç ediyorsak, bu göç etmişliğin, bu sürgünün nimetlerinden de faydalanmalıyız. Sinema, tiyatro, konserler ve paneller; iç içe geçmiş milyarlık hücrelerimizi şahlandıracak, içimizde bulunan büyük gösteriye hazırlık yapan o şaheser insanı büyük bir gönüllülük, zarafet içinde hazırlayacaktır.

 Bu düşüncelerle şehrimin sinema salonunun yolunu tuttum. İnsanların kazançlarına göre yüksek olan sinema bileti, diğer bonkör harcamalarımızı düşününce abartılmayacak oranda kalıyor. Üç boyutlu seyrin keyfini çıkartmak için verilen gözlüğümü de alıp, her zaman özellikle istediğim F1 koltuğuma kuruldum. Koridorun hemen yanında, gerektiğinde bacaklarımı dışarı da sarkıtacağım rahatlığın, huzurun orta yerinde; bolca reklâm, özellikle şehrimin siyasilerinin de medet umduğu reklâmları zorunlu izledikten sonra, tıpkı altı yaşında olduğum gibi, köyümün sinema salonuna tutunduğum gibi iç içe geçmiş heyecanlarımı, kırlara salınan atların dizginlerini bıraktığım gibi bıraktım.

 Kırmızı koltukları olan 7 numaralı salonun seyircisi kadın ağırlıklıydı. Belli ki onlar da aksiyonu, savaşı, tarihi, abartı sanatını seviyorlar. Ve filmi bir kadının, savaşçı bir Yunanlı kadının sesiyle başladı;

Kâhinin sözleri bir uyarı…

Sparta düşecek.

Tüm Yunanistan düşecek.

Ve ancak, sağlam, ahşap gemiler onları kurtarabilir.
Ahşap gemiler ve kahramanların kanlarından oluşan bir gelgit. Yunanlıları ancak tanrılar yenebilir.

 Ve devreye bir başka sanat girer; kitap, sinemaya, tiyatroya besin, mineral, su, hava, ruh sağlayan kitap girer. Stefan Zweig’in Kendileriyle Savaşanlar kitabının 351. sayfası şu efsanevi gerçeği yeryüzüne taşır;

“ Tıpkı Perslerin yıkılışını gören ve Atina’ya doğru soluk soluğa onlarca kilometre koşarak mesajı ancak canhıraş çığlıkla duyurabilen (sonra aşırı ısınan göğsünden ölümcül bir kan boşalan) maraton koşucusu gibi Nietzsche de kültürümüzün korkunç felaketini sadece haber verebildi, ama engelleyemedi. Zaman karşısında kendinden geçip sadece muazzam, unutulmaz bir çığlık atar ve sonra zihni çöker.

  Ve insanlık sadece ölçüsüz olanda fark eder kendi sınırını.”

 Ölçüsüz olan şeyler her zaman vardır bu eşsiz dünyada. Bu zamanda, bu güzel ülkede; hikâyelerin, efsanelerin, uygarlıkların, edebiyatın, mimarinin, askerlik sanatının iç içe geçtiği, kanlar, sesler, at kişnemeleriyle beslenin bu topraklarda, ölçüsüzlük her zaman köklerinden yeşermiş; her zaman…

 Ölçüsüzlüğü yenmek için, daha fazla bilgilenme, daha fazla duyarlılık, daha fazla sinema, tiyatro; insanlığın ebedi vicdanını, ölümsüz bir ruhun huzuru için; ölçüsüzlüğe meydan okumalı…

  Güven Serin 




  




1 Nisan 2014 Salı

EBEDİYEN BİR DAHA


Kamera; Güven   Galata-İstanbul

Etrafa yayılan tınılar,çello ile dans eden genç,
yaşam sahnesine katkı veren çocuklar ve kız;
taş yapının yüz binlerce kez tanıklığını yaptığı canlı
manzaraları...

EBEDİYEN BİR DAHA!

  Böyle seslenir acıları ruhunda ve bedeninde taşıyan Alman filozof; “ Evet, bir kere daha! Ebediyen bir daha! “

 Onu çok iyi tahlil eden Stefen Zweig ebediyete adanmış, her devir hakikati arayanlara ışık tutacak filozofu irdelemeye devam eder;

 “ On yıllık acısının sonunda, canlılığın en derin noktasına ulaşmıştır. Sinirleri yüzünden paramparça olduğu, yıprandığı düşünülür, umutsuz bir depresyon içinde kötümser bir kendini kurban ediş yüzünden perişan olduğu sanılır. O anda Nietzsche’nin zihinsel tutumunda, o şimşek gibi aniden çıkan, gerçek anlamda yaratıcı, dönüşlerden biri, onun zihinsel tarihini böylesine dramatik ve heyecan verici hale getiren o kendini tanıma ve kendini kurtarmalardan biri gerçekleşir. Aşağıda ona mezar kazan hastalığı bir hamlede tutup yukarı çeker ve onu kalbine bastırır; tümüyle esrarengiz bir andır bu, eserin tam orta yerinde, Nietzsche’nin hastalığını keşfettiği, hayatta olmasına hayret ettiği sırada, en derin depresyon dönemlerinde, hayatın en acılı anlarında verimliliğinin azalmak yerine arttığını, bu acıların, bu yoksullukların onun için ‘esasa’ hayatın o kutsal, onun için tek kutsal esasına dahil olduğu içten bir inançla ilan ettiği o şaşkınlık içinde gerçekleşir.”

  Büyük uluslar, şairlerine, filozoflarına, yazarlarına çok şeyler borçludur; insanlığın var oluş ve bu var oluşu gerçek kılan yaşam faaliyetini, anlamlı bir tarife, kararlı bir yürüyüşe öncülük yapan onlardır.

 Alman Ulusu o yüzden büyüktür; o yüzden yok oluş aşamasından, tekrar doğuş, yükseliş aşamasına geçip, dünya halklarına ibretsel derecede örnek olacak, dahiler, çılgınlar çıkartmıştır.

 Nietzsche’de böyle bir dahidir. En sıra dışı, en acılı ve yalnız zamanlarda bile, zihni ardık bedenine acımamaya, acısını paylaşmamaya başladığı andan itibaren ilk kez hayatını yeni bir görüş açısından, hastalığını daha derin bir anlam penceresinden görür.

 Tıpkı, Türk Ulusunun, bu vatana gönül vermiş her bir vatandaşın yüzyıllardır destanlar, fıkralar, ağıtlar ile aktardığı acılardan beslendiği ve onlarla yaşama kararı verdiği gibi Nietzsche, en ağır durumda bile haykırışına, sözcüklerden meydana gelen o büyük eserlere kalbindeki bütün sevgiyi, bilgiyi, mayalanmış sentezi üflemiştir.

 O artık hayatın savunucusudur, hem de fanatik olarak; yaşamın, hakikatlerin biricik savunucusu… İnsan var oluşunda her şeyi sevdiği için, acılarına da Zerdüşt gibi kahramanca ‘evet’ der.

 Bir kere daha! Ebediyen bir d aha! Diye bağırır. Sadece bir tanımadan ibaret olan şey bilgiye, bilgi şükrana dönüşür. Hayatın bir alışkanlık değil, yenilenme olduğunu hastalığına borçlu olduğunu bilir ve böyle açıklar;

 “ Hayatı adeta yeni keşfediyorum, tabii kendimi de”

 Gezi bilinci de bu şekilde doğdu. Dayatılan kısır yaşam biçimleri, saldırgan bir ekonomik zenginlik, adına şehir denen kocaman köyleri, milyonlarca insanı bir araya getirdi. Evrenin sıkışması gibi sıkıştılar ve iyice olgunlaştıktan sonra acıya-acılara dayanıklı hale geldiler. Tıpkı o büyük Alman filozofu gibi, kadınıyla, erkeğiyle, yaşlısıyla, çocuğuyla haykırdılar gaz sıkan demir yığınlarına, ruhları alınmış, dondurulmuş diğer canlara;

“ Bir kere daha! Ebediyen bir daha!” Kırmızılı genç kadın, tazyikli suya, besili, güçlü bedenleriyle gaz sıkan kendi ulusuna gaz sıkanlara, bu bilinçle, dimdik durdu. Ve ölüme yürüyen o genç çocuklar, gözleri çıkan, başı yarılanlar; hiçbir pişmanlık duymadan, hakikatin o sevdalı bilincine erişmişliği ile bir kez olsun pişmanlık duymadan, sunak taşına yattılar; her bir damla kanın, aynı zamanda, tekrarlanan yaşamın değil, yeni bir dönemin başlangıcı olduğunun bilincinde olarak…


  Güven Serin  

31 Mart 2014 Pazartesi

DEDALUS-USTA İŞÇİ


300 Spartlaı 2 Sahnesinden

 Ulysses


Dedalus;eserini yonttu durdu milyonlarca yıl. Ve büyük şaheser olan,ölümden yaşam, yaşamdan ölüm doğuran dünya çıktı ortaya. Bir başka Dedalus büyük bir tepenin üzerine çıkıp seslendi bezgin, umutsuz, yorgun halka;

Evet efendim,böyle bir zafer daha kazanırsak halimiz HARAPTIR... Bazen zafer denen şeyler,o gücün sonudur,tarih bunlarla doludur ve çok taze kokuyorlar...

Güven Serin 

29 Mart 2014 Cumartesi

MOKU YEDİK


Kamera; Güven  Tekirdağ
İlyas Bey ile yürüyüşten henüz döndük;güneş,güne
eşlik ediyordu. Rüzgar, yaşamın su dolu buzlarını getirdi
haniden...
Ve bir şair seslendi; Sonsuzluk ve Bir Gün, diye...
Bir çocuk haykırdı şaire; Yabancı Her Yerde, diye...
Kelime satıl alan şair, bu kelimeleri ilk kez duyuyordu,
ve satın aldı...


Kamera; Güven    Tekirdağ
Yağmurun, buzun şöleni; antik zamanların
hiç değişmeyen gösterisi; yaşam ile ölüm iç içe...
Sahneye Eleni çıkıyor, hüznü bile göksel heyecana
çeviren insan, zamanlar arası geçişe katkı sağlıyor.


Kamera; Güven Tekirdağ

Ve bir fısıltı;

"Neden çürüyüp gider insan.Sessizce...
İhtiras ve arzularla, ikiye bölünerek." 

MOKU YEDİK

 Seçimlere çok az kaldı. Bu çalışmam yayına girdiğinde seçim sonuçları açıklanmış olacak. Üzülenler, sevinenler ve “ biz adam olmayız” diyenler… Her taraf bayrak şöleni, sloganlar birbirinden güzel. İyi ama bu ülke gerçeği tam kırk yıldır hep aynı; işsizlik, belirsizlik; yağma Hasan’ın Böreği gibi yağmalanan devlet, millet arazileri. Tekirdağ’dan İstanbul’a kadar denizi gören var mı; varsa beri gele. Ya İstanbul’un o güzel boğazı; yalılar tarafından, yani soylu paşaların yalıları tarafından işgal edilmiş durumda.

  Şimdi seçimler bitti, yüzlerce söz ve gülümseme, kendi kalıcı kültürünü oluşturacak mı? Bizim belediye başkanlarımız, meclis üyelerimiz tıpkı uygar ülkelerde ki gibi, temiz, bakımlı, planlı, mimari ve mühendisliğin zarif çalışmalarından yararlanacak mı; göreceğiz… Her siyasetçinin yüzü gülüyor. Özellikle esnafla, işçiyle bol bol fotoğraf çektirdiler; neden? Çünkü esnafın, yabancı oldukları halkın yanında ve yakınında göründüklerinin ispatı için onlara fotoğraf lazım. Hani, yoksulun, esnafın, işçinin, memurun, emeklinin yanında; kısacası halkın politikacısı olma gösterisi.

 Peki, ama bizler, bizim şehrimizi yönetecek; çekip çevirecek veya tam manası ile bir kargaşa, yağma cennetine veya cehennemine çevirecek bu insanları ne kadar tanıyoruz? Oyumuz için gerçekten titiz davranıyoruz mu, yoksa dedemizden, babamızdan gördüğümüz üzere, takım tutar gibi siyasetçi mi destekliyoruz?

 Bu sözleri çok duyduk; “ Vermeseydik! Seçmeseydik! Elimiz kırılsaydı!”

  Hiç düşündünüz mü, bu ülkenin aydınları niye öldürüldü diye? Ve onların gerçek ölüm sebepleri, katilleri niye yakalanmadı; hiç düşündünüz mü? Elbette, şu an bizlerin öncelikleri oldukça fazla; büyük tüketimlerin, büyük pişkinliklerin önceliği çok daha fazla.

 Temel, yıllarca , “hastayım” dese de kimse inanmamış. Sonunda temel ölmüş. Onun isteği üzerine mezar taşına; “ Hastayim dedim hastayim dedim inanmadiniz, şimdi ne oldi?”

 Birileri hep uyaran, hatırlatan tarafta; birileri ise hep sömüren tarafta; ama hangi yolu izleyeceğimizin farkına nasıl varacağız? Elbet bilgi, görgü ve sezgilerimizle! Yoksa gerçekten de “boku yiyeceğiz.”

 Hazır, gaitadan söz etmişken, (bokun Latincesi) Çok güzel bir hikâyeyi anmadan geçemeyeceğim.

 Tıp Fakültesinde ilk kez kadavranın başına toplanan öğrenciler, merak içinde kadavrayı inceliyorlarmış. Profesör dersine başlar ; “Tıpta iki şey doktorlar için önemlidir, ilki insan vücudu ile ilgili, hiçbir şey iğrenç olmamalıdır.” Örneğin der, parmağını cesedin kıçına sokar ve çıkartıp kendi ağzına götürür.

 “ Hadi bakalım sizde benim yaptığımı yapın.” Der. Öğrenciler şok içinde hepsi duraksar ama bakarlar ki profesör oldukça ciddidir. İstemeye istemeye hepsi kadavranın kıçına parmağını sokar ve çıkartıp kendi ağızlarına götürürler. Öğrencilerin hepsi berbat bir hale gelmişken, profesör konuşmayı sürdürür; “ Bir tıp doktoru için ikinci önemli nokta gözlemdir.” Der ve devam eder; “ Ben kadavranın kıçına orta parmağımı soktum ama kendi ağzıma başparmağımı getirdim. Şimdi bir doktor için dikkatin ne kadar önemli olduğunu öğrenmiş oldunuz.”

 Değerli halkım, kendi yaşamlarımız, çocuklarımız, şehrimiz, dağımız, ovamız, denizimiz, deremiz yeterince önemli değil mi; yoksa boku yeme, işi bir kültür haline mi dönüşüyor bu ülkede!

  Güven Serin 






27 Mart 2014 Perşembe

MUHZUN YÜZLÜ ŞÖVALYE


Kamera; Güven   Büyükada


MAHZUN YÜZLÜ ŞÖVALYE

  Genç arkadaşıma sordum; Kadim zamanlarda, bizler arkadaşlarımızla, sevgilimizle mektuplaşırdık. Mektubu beklemek, geldiğinde sözcükleri, onu yazan kalemi, tutan parmakları koklamak ayrı bir şeydi. Şimdi, sizleri bilgisayar ve telefonlarla zamana karşı yarışır gibisiniz; elektronik postalarda duygusal, romantik veya uzun uzun sözcüklerden oluşan mektuplar yazıyor musunuz?

  Genç adam beni tanımasa, belki de dalga geçerek cevap verecekti. Yüzüme baktı, soru soran bakışların ciddi olduğunu görünce daha şimdiden yorgun düşmüş bedeniyle cevap verdi;

  “Hayır, böyle şeşler yazmıyoruz. Çok kısa harflerle anlaşıyoruz. NH. (Ne Haber!) Nİ (Ne İş!) Anlık ve çok kısa. Öyle uzun uzun yazsak, arkadaşımız veya sevgilimiz şaşırır, hatta şaşkına döner. Okumaktan sıkılacağı gibi, bir dahaki severe okumaz bile. “

  Ne garip şey, konuşma dili kimyadaki elementlerin simgesi gibi olmuş. Bu formüllerden beş on tane ezberledin mi, gerisi kolay yani…

  Peki dedim, bir zamanlar; yani kadim zamanlarda çok büyük bir insan yaşadı. Yazının, düşüncenin, mizahın büyük ustası Miguel de Carvantes, bilir misin? Kim o, anımsayamadım, dedi. Hani meşhur kahraman, yel değirmenlerine karşı savaşan, hiç görmediği kadına deli gibi aşık, doğrunun ve mazlumun yanında, kötünün ve düzenbazın karşısında duran şövalye Don Quıjote.

 Tamam, duydum onu. Yel Değirmenlerine karşı korkusuzca savaşan adam! Evet, o. Bu şövalye, bu korkusuz kahraman oldukça iyi mektup yazardı. Dur sana onun mektuplarından en kısa olanlarından söz edeyim. Hayalinde yarattığı sevgiliye en kıymetli sözcüklerin en içten duyguların tetiklemesiyle; bak dinle;

 “ Yüce ve soylu hanımefendi! Ey Tonosolu Dulcinea, yokluğunun acısını yüreğinin derinliklerinde duyan insan, kendisi hasta olduğu halde, sağlık dilekleri yolluyor sana. Güzel gözlerinin bana hâla hor bakacaksa, bana değer vermeyeceksen, beni küçümseyeceksen, çok sabırlı olmama rağmen bu acıya dayanamayacağım artık; çok uzun süredir bırakmıyor beni ve çok da yakıcı çünkü.

  Ey nankör sevgili, ey tatlı düşman, seyisim Sancho, senin aşkının yüzünden düştüğüm durumu anlatacak sana. Yardım etmek istiyorsan, dediğin her şeyi yerine getirmeye hazırım; yoksa bildiğini yaparsın. Kendimi öldüreceğim ve böylece o taş yürekliliğine ve kendi isteklerime uygun davranmış olacağım.

  Ölünceye kadar senin olan ‘Mahzun Yüzlü Şövalye’ “

 Genç adam bu hikâyeyi ilgiyle dinledikten sonra sadece gülümsedi. Masal gibi, diyerek anlık iletişimlere geri döndü; belki de meşhur şövalyeyi birkaç kelimede bildiğini sanarak…

  Her devir kendi güzelliği ile çirkinliğini, kendi eksikliği ile fazlalığını yaratır. Evrenin yaşam üzerinde en büyük çelişkileri yine yaşamın içinde, bizim çok yakınımızda dolaşır.

  Yaşama, evrenin ulaşılmaz ebedi gücüne bir parça inanmışlık varsa, hiçbir şeyin aynı kalmayacağını bilen bilgiye biraz tutunmuşsak, bizi insan bataklığına sürükleyen bilgisizlikten, ezber yaşamlardan, kokuşmuş geleneklerden hızla uzaklaşır; yeni keşiflerin insanca olanlarını seçeriz; akıl, merhamet ve sanat dolu donanımlardan asla ama asla zarar gelmez; faydaya dönüktür; yaşama ve yaşatmaya dönük…

 Ülkeyi gençliğe emanet eden o yüce insanın bu konuda söylediği bir söz vardı;

 “ Faaliyet, yaşamın kendisidir.”

 Güven Serin 






  

26 Mart 2014 Çarşamba

TARİH İKİLİ OYUNLARI SEVER


Kamera; Güven  Büyükada


TARİH İKİLİ OYUNLARI SEVER

  Akıl tutulmasının hızla yayılıyor; tıpkı teknolojinin, muhteşem tüketimlerin yayıldığı gibi. Görüyorum ki, bu tutulmanın en büyük sancısını yine en çok iyiliği savunup, dürüstçe yaşama gayreti veren insanlar ile ilahi bir görev gibi aydınlanmanın öncülüğünü yapan duyarlı aydınlar çekiyor.

  Stefan Zweig de döneminin önemli aydınlarından, duyarlı dehalarından birisidir.  İkinci Dünya Savaşı ve vahşetin ayak seslerini duyunca derin üzüntü yaşadı. Her duyarlı insanın, her an yaşadığı gibi… Tam da şu an ülkemizi saran puslu havaların, yaşanan büyük kargaşanın, hukukun, adaletin, inançların yerle bir edildiği gibi Zweig Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı nedeniyle milyonlarca insan katledilirken o Güney Amerika’da üzüntüden kahır oluyor ve tarihin duyarlı insanlara oynadığı oyun giriyor devreye; Zweig ve eşi Lotte ile birlikte intihar ediyor…

 Beş yabancı dil bilmek, iyi bir eğitim almak, bir sürü dostlara ve muhteşem bir zekâya sahip olmak tarihin akışı içinde, yine tarihin insanlara oynadığı ikili oyunlar ile baş etmeye, bazen insanların gücü yetmiyor.  

 Yetmezlik her zaman olacağı kesindir. Geçmişten bu güne; yaşanan insanlık kavgası, büyük kandırmacalar hiç bitmeyecek ve her dönem, kendi kurbanlarını vermeye devam edecek; oyuncular ve mekânlar değişerek…

 Tarih ikili oyunlar oynamaya sever, demiştik. Kendi zamanlarının çok önemli şairleri, yazarları, filozofları da bu oyunlara kanmış, bu oyunların neşesi, hüznü içinde bir gölge gibi yaşamdan göçüp gitmişler. Ta ki, zamanlarından yarım yüz yıl sonra, onların yazdıkları, şiirleri, romanları birilerinin keşfine kadar.

 Hölderlin böyle büyük şairlerden birisidir. Yaşadığı zamandan çok sonra, yarım yüz yıl sonra anlaşılmıştır. Almanlar, edebiyat dünyası yok saydığı evladına sahip çıkmış, tarihin kendi zamanında oynadığı oyun bir kez daha galip gelmiştir.

 Bir şiirinde Holderlin şöyle seslenir;

Ben sadece bir sabah bulutuyum,
İşsiz güçsüz ve gelip geçici! Ve uyuyordu,
Ben yapayalnız çiçek açarken, dünya hâlâ!

  “ Tarih tanrıçaların en ciddisidir. Sakin ve ön yargısız gözlerle zamanın derinliklerine bakar ve demir eliyle gülümsemeksizin ve acımaksızın olayları şekillendirir. Umursamaz görünür, sarsılmazdır ama onun da, o uzlaşmazın da gizli bir arzusu vardır. Onun görevi olayları şekillendirmektir, alın yazılarını tragedyalara çevirmektir, ama bu ciddi eylemleri yaparken küçük haklar, toplumlar ve zamanlar üzerinde beklenmedik, şaşırtıcı çıkışmalar, anlamlı tesadüfler yaratmayı sever. Hiçbir şeyi tek başına kaderine terk etmez, herkese bir benzerini gösterir.” Stefan Zweig tarihe bu notu düşüyor; yıllar önce.

 Bugün, kendi yaşadığımız ülkemize, şekillenen tarihi olaylara ve insanların tepkisizliğine bakınca şaşırmamak elde değil. Ama bu şaşkınlığı yaşarken, tarihi iyi irdelersek, tarihin ikili oyunlarını, sürpriz gelişmelerini ve muazzam döngünün yaşam üzerindeki oyunlarını işte o zaman, bir başka oyun içinde olduğumuzu kabul etmeliyiz.

 Duyarlı olmadığımız yaşam ve bu yaşamı paylaştığımız ülke insanlarını anlamakta geç kaldığımız, yetersiz olduğumuzu kimse inkâr edemez. Edemez, çünkü yaşanan büyük göçler, İstanbul, İzmir, Ankara, Antalya, Bursa gibi şehirlerin inanılmaz insan yığınlarıyla halen insan trajedileri ve komedileri; iç içe geçmiş bir şekilde oynanırken bile, bir oyunun seyircileri gibi kimimiz verilecek arayı, kimimiz bitişi beklemekte.

 Çünkü safların dolaştığı yerde,
  Daha işitilir olur zihin,

 Hölderlin zamanımızdan çok önce böyle demiş ama zihnimiz ve zihinler neden işitilmez bilen var mıdır acaba? Yaşanan büyük kargaşaya her geçen saat, gün katılan gürültü, şamata ve kargaşa çığlıkları, pus ve asit bulutları; saf, temiz ve huzurlu bir zaman doğurur mu hiç?

 Yeniden dönmeliyiz aklın özüne; saflığın, natürel haline; katledilmeyen doğa, şehir, folklorik değerleri; insan inanç, yaşamlarını anlayarak, onların önünde bir bir eğilerek…

  Güven Serin 



  

25 Mart 2014 Salı

MUHTEŞEM REZALET-2


Kamera;Güven Büyükada - 

Işık, 
   Ahşap
     Gösteri


Kamera; Güven  Büyükada

Bir şeyler anlatıyor mimari;barışık olmayı tabiat ile,
paylaşımı,görselliği,düzeni,intizamı...


Kamera; Güven    Büyükada

Her canlı şans bulur tabiatta, her renk, her ses,
kimi kalıcı, kimi geçicidir; ama bitmeyen, sonu
gelmeyen döngünün yürüyüşü içindedirler.


Kamera; Güven  Aya Yorgi Manastırı Yolu
Bir gitar ve bir solist,kendi besteleriyle, doğanın
hakiki doğallığı içinde; belki de Nietzche gibi
değişimi, hep değişimi, hep hakiki gerçeği arıyordur;
kim bilir...


Kamera; Güven   Büyükada

Sandım ki panayırlar eskide kaldı, şimdi festivaller,
şölenler yaşanacak; insanlık şarkıları söylenecek!
Meğer, mesele sadece para kazanmaksa, büyük telaş
hep varsa, hakiki bir şölen çıkmıyor ortaya.


Kamera; Güven  Büyükada

Beygir ve yavrusu tay; hafif esinti, taze otlar;
spikerin dediği gibi; saha güzel, hava şartları
müsait, seyirci mükemmel; o zaman, futbol için
her şey müsait...


Kamera; Güven Aya Yorgi Manastır Yolu-Büyükada

Seviyorum bu haylazları, bahçıvan tabiat olunca,
başka oluyor işte...

MUHTEŞEM REZALET

 Aynı günde, bir biriyle zıt iki yaşam biçimi görülür, hatta yaşanır mı? Bu topraklar üzerinde yaşıyorsanız, bu topraklardaki uygarlıkların değişim sürecini, var oluşlarıyla, yok oluşlarını araştırmamış, onları irdeleyip, ilim ve sanatla, siyasetin halka ve hakka inanmışlığı ile yoğurmamışsanız; elbette olur; hem de bir günde iki yaşam biçimi değil, onlarcası aynı anda görülür;

 Merhameti, rezaleti, zarafeti, kabalığı, pişkinliği, duyarlılığı; hepsini bir gün, bir bahar günü içinde, bir hafta sonu, bir İstanbul gününde görebilirsiniz. Bende öyle yaptım; bir İstanbul gününün içine daha karıştım; doyumsuz şehrimin doymamış ve hiç bitmeyecek aşılanma töreniyle ödüllendirdim kendimi.

 Şimdi işin hangi kısmından başlamalı onu düşünüyorum! Günün sonu ile günün geceye karışan rezaletiyle başlamalı ki, günün başı, şafak vaktinin tazeliği, tomurcukların yeşile, beyaza, kırmızıya, pembeye, sarıya dönüşüm güzelliklerini sona bırakmalı.

 Şafak Törenine hazırlanan kuşlar, askerler, çiftçiler gibi İstanbul gününe hazırlandım. Şehrimin tenha caddelerinden kalabalık, insan seli olan, insan ile tarihin, doğal güzelliklerin büyük dansının olduğu yere İstanbul’a gittim.

 Yolculuk, Tekirdağ ile İstanbul, Kabataş ile Büyükada arasında; otobüs ve vapurla tamamlandı. Büyükada’ya akan insan selleri, derelerden deli ırmaklara, verimli ovalara mil taşıyan baskın sulara benziyor. Bu insanlar ve insancıklar adaların ekonomisine önemli ölçüde katkı sağlıyorlar sağlamasına ama adaların kendine has sükûnetini yerle bir edecek telaş ve gürültü içindeler.

 Ne hazin bir tören…

  İnsanlık nice göçler gördü; ışığın, pırıltının, zenginliğin, güzelliğin; kısacası huzurlu yaşamın olduğu her yere böyle göçler oldu; aktılar; doğudan, kuzeyden, güneyden ve batıdan; doğanın en büyük ovasına mil taşıyan, denizleri tuzlardan arındıran büyük ırmaklar gibi, kendi değişimleri, kendi taşıdıkları folklorik değerleriyle birlikte; büyük çözülmelerin içine doğru aktılar…

 Adalara insan taşıyan vapurlar, ağzına kadar dolu; çoğu yolcu yerlere oturuyor. Yer bulmak, yer kapmak önemli bir gösteriye dönüşüyor; insanların telaşını gören bir batılı, oldukça eğleniyordur; çünkü görülmeye değer bir telaş…

 Aynı telaşlar adalara inince yaşanıyor; fayton sırası, bisiklet sırası, yemek kuyrukları; büyük şehrin sıkışmışlığı, kirlenmişliği insanları öyle bir geriyor ki, adalar, eski zamanların panayır yerleri gibi insan sesleri, insan karmaşası ile büyük bir gösteriye; ritmi, zarafeti, estetiği olmayan büyük bir şeye dönüşüyor…

 Adaların bin yıllık türküsünü söyleyen, özellikle ileri yaşlara ulaşmış insanlar, yüzlerinde şu gösteriyi yapıyor;

 “ Bu güzel yerlere böyle mi kıyar insan! Bu kargaşa, birkaç saate sığacak fotoğraf, video çekimleri insan denen canlıya nasıl bir katkı sağlar, gösterişten, övünmekten öte.” Mimariye, bahçe düzenine, tabiatın doğal dengelerine inanmış adalı kadınlar bu türküyü söylüyor; doğa ile barışık olmak, sanat, mizah ve felsefeyle yoğrulmak, ilimin yakın yardımlarıyla beslenmek, yaşamın vazgeçilmez kalıcılığıdır; doğa, büyük hasat için, önce ekim işini, bakımı, emeği harcıyorsa bütün canlılar, huzur, eğlence, doğru kazançlar için de büyük hasatlar gerekli.

 Büyükada, bütün kargaşanın dışında muhteşemdi. Bakımlı, haylaz kedileriyle, köpekleriyle, çıngırak çalan faytoncuları, düzenli bahçelerin tomurcuk açmış çiçekleriyle, mimari ve mühendislik sanatına inanmış zanaatkârları ve sanatlarıyla muhteşemdi.

 Eve dönüş ise muhteşem yorgunluğu rezaletin kamçısıyla ödüllendiriyordu. AK Partinin mitingi tam bir cehenneme dönüşmüştü. Neredeyse Beyazıt, Aksaray hattı felç olmuştu. Tramvaylar Beyazıt'a kadar çalışıyor, oradan öte gitmiyorlar; gitmediklerini de hiçbir mazeret açıklamadan sık sık duyuruyorlar;

 “ Tramvaylarımız Beyazıt’a kadar gidiyor; oradan öte çalışmıyor” İnsan seli kıyamet gibi… Birçok halk otobüsü miting için “ GÖREVLİ” yazılarıyla donatılmıştı. Halkın yaşamı, tam manasıyla yaşanmaza dönüşmüştü; sanki kıyamet günü, trafik çökmüş, tramvay durmuş; hazin bir insanlık manzarası; perdenin ardındaki insanlar ise bu insanlık manzarasını arka fon olarak kullanıyor; gelişmekte olan, yarı gelişmiş, kendi iç göçünü, terörünü, hukukunu oturtamamış bir toplumun muhteşem hovarda yaşamı…

 Gün böyledir işte, aynı günde, hem muhteşemliği, hem rezilliği bir arada görebilirsiniz; bunu iyi bir sentez yaparsanız, yaşamınız için inanılmaz besinler de elde edersiniz; yaşamı güzel kılma becerisi bu besinlerle elde edilir.

 Büyükada’nın çiğdemleri, papatyaları, gösterişli çam ağaçları, zakkumları hepsi yaşamın zarafeti devamı için baharın var edici katarına katkı veriyorlar; martıları, kargaları ve bülbülleriyle birlikte…

 Ve Aya Yorgi Manastırı taş yolunda elinde bir gitar, ulvi çamların kurdukları oksijen çadırında sesleniyor insanlığa;

Varlık ile yokluğun arası, ey güzel kişi,
 Cennet ile cehennemin yolcusu,
Fark et sevgiyi, fark et yeşermeyi ve
Değişimi…
Varlık ile yokluğun arası, ey güzel kişi
 Arındır kendini, gör doğanın değişim felsefesini.

  Güven Serin 
















22 Mart 2014 Cumartesi

HIRSIZ İMAM


Kamera; Güven   
Gaia'nın kızı Themis 
Adalet ve Hüzün Tanrıçası

HIRSIZ İMAM

 Malum, hırsızlık söylentilerinin zirve yaptığı zamanlardayız; zengin ol da nasıl olursa olsun, düşüncesi kendi kültürünü oluşturmuşa benziyor. Oysaki bütün dinler, öğretiler, ahlak kuralları hırsızlığa karşıdır.

  Çocukluğumun ilk öğretilerinden birisi de “hırsızlık kötü” dür, söylemleriyle beynimize kazandı. Anneler, nineler söz dinlemeyen çocuklara ilk söyledikleri şey; “ hırsız geliyor” Hayalimizdeki hırsız nasıl bir şeyse, onun ismini bile duyduğumuzda titrerdi bedenimiz.

  İlk öğrendiğim hırsızlık hikâyesi de Bremen Mızıkacılarıdır; Bir eşek, köpek, kedi ve horozdan oluşan, müzik yapmak için yola çıkan bu hayvanların birbiriyle dost oluşu ve birlikten kuvvet doğar, mantığıyla bir anne ile kızın evine sahip olan hırsızları korkutarak kaçırışının hikâyesini; bu hayvanlara minnet ve saygı duyarak öğrenmiştim.

 Hırsız İmam hikâyesini ise yeni öğrendim. Tekirdağ kordon boyu gezintisi, baharın taze güneşiyle onurlandırılırken arkadaşım tam da gündeme uygun bu hikâyeyi anlattı. İlyas Bey ile gülerek ve alınacak dersi almanın sade insanlarının özgür düşünceleriyle yürüdük.

 Kadim zamanlarında bir caminin mutlu cemaati bir süre sonra mutsuz olmaya başlamış. Çünkü her namazdan sonra birkaçının ayakkabısı çalınıyormuş. Bakmışlar ki bu iş böyle gitmeyecek, caminin kapısına gözcüler koymuşlar. Bir namaz vakti ayakkabılardan birkaçını çalan hırsızı yakalamışlar. Görmüşler ki kendi çevrelerinden birisi. Ve başlamışlar ona söylenmeye;

 Bre utanmaz adam! Sen miydin o hırsız! Sen ne alçak, rezil insanmışsın! Böyle diyerek yüzüne tükürmüşler. Yakaladıkları adamı cemaatin önüne çıkarmışlar. Çeşitli fikirler çıkmış ortaya; kimi, bir güzel dövelim, sonra salalım demiş. Bazıları da önce bir güzel dövelim, sonra da bu camiye imam yapalım, demişler. Bir kısmı ise karşı çıkmış; niye, demişler.

 Çünkü imam yaparsak en önde durur, hep gözümüzün önünde olduğu için onu görür, hırsızlık yapmasını da önleriz. Bu düşünce kabul görmüş, ayakkabı hırsızını imam yapmışlar. Bir Cuma günü vakti imam yaptıkları hırsıza; “ hadi bakalım çık vaaz ver” demişler. O da çıkıp vaazına başlamış;

 “ Ey komşular, hırsızlık kötüdür, günahtır. Yapılması hiç doğru değildir. Hırsızlık artarsa özelikle devlette çoğalırsa, o devletin de çivisi çıkar” diyerek hırsızlık üzerine bolca öğütler verirken, cemaat de kıs kıs gülümsüyormuş.

 Fakat bir süre sonra camiye gelen cemaatin ayakkabılarının tümü çalınmış. Hepsi şaşırmış bu işe. Çünkü bu işi yapan hırsızı imam yaptıkları için hep göz önünde olduğu için bu işin kim yapmış olduğunun merakı sarmış onları. Birisi söz almış;

 “ Ne olacak, hırsızdan imam yaparsak, o da iki kişi tutar, artık bu işi onların eliyle yapar; aldık mı başımıza belayı!”

 Demokrasi, hukuk; hak ve adalet; bunların aksamaya başladığı bir yerde, ne cemaat, ne imam, ne ahlak, ne gelenekler ne de toplum çürümeden kalır; koku öyle artar ki, doğanın doğal temizliği girer devreye…

  Sözüm meclisten dışa dostlar; her kurumun, zümrenin, köyün, kasabanın, kentin aksayan tarafları olur; esas aksama, baştan başlarsa döngü tersine işlemeye başlar; bütün öğretiler şaşkınlıkla baskı yapar, milyonluk kültürlerin birikimlerine…

  Güven Serin