9 Mart 2013 Cumartesi

HÜKÜMLÜDÜR


Kamera; Metin  Seferihisar- İzmir

Bazen hükümlü olmanın ötesine hükümsüz olmaya
giden büyük ormanın patikasına girer, bir çay molasında
muhteşem seçeneklerin baş döndürücü düşleriyle
sevişir insan. Belki insanı bir kenara bırakan,ruhun
uyandırma ile meşgul olduğu saattir o zaman...
HÜKÜMLÜDÜR

 Bazı gazete yazıları vardır, okur geçer o anın iç sızlanmalarıyla unutur gidersin. Bazı yazılar ise daha okurken içi süzüldüğünü, hemen unutulmazlığını haberini verir size. Cumhuriyet Gazetesinin Ceza evinden Mektuplar Köşesi de böyle bir yer işte. Hani temizlik, doğruluk, demokrasi adına içeriye alınan, adına delil dedikleri uydurmalarla insanların onurlarını, yaşam haklarını zedeleyen bir işkenceye dönüşmüş ceza evinden gelen mektuplar…

  Mektubu yazan şahıs Balyoz davasından 16 yıl hapis cezası verilen Deniz Kurmay Kıdemli Albay Kadri Sonay AKPOLAT. Kendisini hiç tanımam, tanımadım da. Askerlere, doktorlardan, mühendislerden, öğretmenlerden, imamlardan, çiftçilerden, esnaftan daha fazla sempati de duymuyorum. Askerliğin de bir uğraş, bir iş, bir yaşam biçimi olduğuna inanan bir insanın inancı ile okuduğum askerin yazıları, dinlediğiniz insana, gözlerinin içine bakarak ruhunuzla nasıl inanıyorsanız öyle inandım. İşte bu inançtır benim vicdanımı titreten…

  Deniz Kurmay Kıdemli Albay Kadri Sonay AKPOLAT, gazeteye yolladığı mektubun başlığına;

KİMLİĞİMİ KAYBETTİM HÜKÜMLÜDÜR, diye bir başlık atmış. Yüreğinin haksızlığa direnişinin başlığıdır bu başlık. Aynı zamanda demokrasi getireceğiz diye yapılan ihtilallerle sol düşünceyi yok edeceğiz diye verilen tavizlerin ne büyük felaketlere yol açtığının da açık, seçik ortaya çıkış, bir canavara dönüşmüş halidir de.

 Ceza evinden yola çıkan ve bir insanın canından başka kaybedeceği hiçbir şeyin olmadığı, onurunun yerle bir edildiği insan kokan bu mektubun yürek sesiyle, hakikatin kendisi olduğuna inandım. Ama inanmak yetmiyor işte. İnanmışlığı, yapılan uydurma hapsetmeleri vicdan sesini dindirmek için kaleme de almak gerekiyor. Bizim en büyük silahımız, adaletimiz, zenginliğimiz bize sunulan yazı köşemiz.

  Deniz Kurmay Kıdemli Albay’ın mektubundan bazı alıntıları sizlerle, siz merhameti, vicdanı tüketmemiş, adaletten hâla ümidi kesmemiş insanlarla paylaşarak biraz olsun huzur bulmak istiyorum. Deniz Kurmay Kıdemli Albay Kadri Sonay Akpolat şöyle yazıyor;

İddia makamı, bana atfedilen Gölcük'te bulunan, sahte olduğu on kez ispat edilen 3 adet imzasız dijital wort belgesinin verilerindeki “Sonay Polat” isim ve soyadı hakkında hiçbir araştırma yapmadan, Genelkurmay Başkanlığı ile Deniz Kuvvetleri Komutanlığına sormadan, bu kullanıcı isminin benim olduğuna kanaat getirerek hiçbir somut gerekçe göstermeden beni sanık olarak tutuklamıştır.

 İnternet'e girip bakın sürüyle gerçek Sonay Polat isim ve soyadlı kişiye ulaşabilirsiniz. Gerçek hukuk işlerse hepsine soruşturma açılması gerekir.

  Delil olarak kabul edilen CD’lerin herkes tarafından kolaylıkla üretilebileceğini göstermek amacıyla, savunma avukatları, hâkimlerin tam isim ve soyadlarını vermeden benzer isimlerle üretilmiş CD’leri kürsünün üzerine mizansen amacıyla bıraktıklarında, hâkimlerimiz bu mizansene bile aşırı tepki göstererek avukatlar hakkında suç duyurusunda bulundular.

  Sonuçta büyük adam olamadım, terörist oldum. 16 yıl hapis cezası aldım. 47 sene isim ve soyadımı yanlış kullandığım için kendime kızdım. Öyle ya! Kendi ismimi hâkimlerimizden daha iyi bilecek halim yoktu. Bu yüzden kimliğimi kaybettim. Aman dikkat (!) bulanlar için HÜKÜMLÜDÜR.

  İşte size bir rahmetli Aziz Nesin hikâyesi daha. Tabi ki ben niye tutuklu olduğumu biliyorum. Bir insanın ömründen 16 yıl çalanlara ise sadece gülüyorum. Bizi iftira, yalan dolan, dalavere yaparak yok ettiklerini sananlar, hakkımızı yiyenler şunu çok iyi bilsinler ki biz, rahmetli babam ve dedelerim gibi Mustafa Kemal’in askerleriyiz. Saygılarımla…”

  Devletin en zor şartlarda eğitip askerlik sanatını öğrettiği insanların bu kadar kolay, basit ve uydurma nedenlerden mahkum olması; kirlenmişin, hatta bu kirlenmenin temizliğe doğru nasıl da yaklaştığının buruk haberidir.

  Hiçbir haksızlık, hiçbir dalavere kalıcı bir kültür oluşturamaz. Bu yüce yaratıcının, muhteşem tabiatın kanunlarına aykırıdır  Deniz Fenerlerini bir çırpıda yok edenlerin adalete inancı ortadadır. Adalet, bir gün herkese lazım olacak, en güzel şeydir adil olmak; kıymet bilene…

Güven Serin



 




6 Mart 2013 Çarşamba

KELEBEĞİN RÜYASI


Kamera; Güven   İstanbul

Keşfedilmeyi bekleyen şehir; bazen korkutur,
bazen işveli bir sunumla büyüler sizi. 
Şair, "aşk bahanesidir şiirin" der. Ya
İstanbul neyin bahanesidir acaba? Arkeolojinin, 
yaşanmış,yaşanan ve yaşanmamış aşkların mı?
Tamamlanmış ve tamamlanmamış türkülerin mi?
Ümitlerin, ümitsizliğin, kalabalıkların ve aynı 
zamanda büyük yalnızlığın mı? 
Bir kaşif ruhu taşıyorsanız, gezgin bir bedenin
sahibiyseniz, ormanlara girmekten çekinmez,
dağların yüksekliğinden başınız dönmez ise
sizin de yola çıkmak için güzel bir bahaneniz
var demektir...

KELEBEĞİN RÜYASI

  Kelebeğin Rüyası filmini içselleştiren şey tama olarak nedir; bu cevabı vermek ciddi iç analizlerden sonra çıkar ortaya. Türk Sinemasının yükselişi adına duyduğum gurur mu? 1940’lı yılların temiz yüzlü sert görünüşlü, şakadan anlayan, idealizme gönül vermiş insanları mı? Genç şairlerin şiir ile aşk arasındaki tutkularının çok uzaklarda kalışı mı? Kıtlık, hastalık, savaş mı?

  Sinema sanatı hangi şeyi konu alırsa alsın, içinde sanat denen ruhu da yansıtmışsa, o dönem, kendi içine çeker sizi; ister açlığın, ister yoksulluğun, ister onurlu bir insanlığın savaşı olsun; siz de o savaşın parçası olursunuz; bazen birkaç saatliğine, bazen ise birkaç haftalığına…

  Kelebeğin Rüyası filmi başlar başlamaz sizi 1940’lı yıllara davet ediyor. Kendi isteğiniz ile gönüllü bir şekilde bu davete katılıyorsunuz. Bende öyle yaptım; kendi irademin sinema sevdasının düşleriyle girdim sinemanın tünelinden içeri.

 Geçmişimizde kalan ve bugün dahi etkileri görünen dönemleri iyi bilmek, onları iyi anlamak; bugünün ruhlarını taşıyan bedenlere çok ciddi katkılar yapar. Daha huzurlu yürür, daha huzurlu işlerin üstesinden gelinir. Geçmiş, sadece geleceğe adanmış bir köprü değil; aynı zamanda o anı da yaşamak adına onurlandıran, taçlandıran muhteşem bir yaşanmışlık şölenidir.

  Bu güzel ülkenin güzel olmayan kargaşaların da önce şair, yazar, sanatçı sessizce bir kenara çekildi. 1940’lı yılların eğitim reformu, akın akın gelen Alman bilim insanları hepsi ama hepsi tarihte kendi yerini aldı elbet. Sinema bu yer alışı, büyük sessizliğin içinden kurtarıp tekrar yeryüzüne çıkartır. İyi ve güzel şeylerin yok olmayacağının ispatını anlatmak ister sinema; müziği ile görselliği ile dönmüş olduğu zamanın çok yönlü gösterimleriyle…

  Kelebeğin Rüyası filmi, müziği, şairleri, geçmişi, temiz yürekli insanların yüksek erdemini, insan olan her yerde sanat varsa, mizahın, aklın, iradenin ve iradeye boyun büken sevginin de var oluşunu gösteriyor. Bir sanat yapıtı; Türk insanın da sanata kucak açılmışlığını, sanat için yeryüzü sahnesine çıkacağını da anlatıyor bize.

  Ekmek kavgasının, hastalıklarla, savaş çığlıklarıyla süslenmiş zamanın kargaşaya yenilmemiş insanlarının duygularının yetmiş yıl sonra bize konuk oluşunun da tanıklığını yapacaksınız rahat koltuğunuzda mısır yerken.

 Şair dedik; Rüştü Onur’u çağırıyorum huzurunuza;

Benden zarar gelmez/Kovanındaki arıya/Yuvasındaki kuşa/Ben kendi halimde yaşarım altında/ Sebepsiz gülüşüm caddelerde/Memnuniyetimden/ Ve bu çılgınlık delicesine geliyor/ Dilsiz değilim susamam ölüler gibi/ Bu güzel dünyanın ortasında.

 1940’lı yılların şairi Rüştü Onur’da susmadı; yüreğine düşen duyguları az bulunur kâğıda taşıdı. El kaleme sarıldı, kalem kâğıda; kâğıt da beyazlığın saflığıyla ümitlere, aşklara, dostluklara sarıldı.

  Bu film aynı zamanda az bulunur, neredeyse kıt haline gelmiş dostluğun, sevginin de büyük gösteriminin yaşandığı bir sanat gösterimi. Sadeliği, içtenliği, unutulmuş, yok edilmiş öğretmenin asilliğinin de tekrar sahneye gelişini, büyük alkışları duyuşunu da bu filmle yaşayacağız.

  Bu filmde bir başka şair daha var; Muzaffer Tayip Uslu. Şair olup da kendi dilinle seslenmez mi bize;

Diyecekler ki arkamdan/Ben öldükten sonra/ O yalnız şiir yazardı/ Ve yağmurlu gecelerde/ Elleri cebinde gezerdi/Yazık diyecek/ Hatıra defterimi okuyan/Ne tahlisiz adammış/ İmanı gevremiş parasızlıktan.

 Şairler böyledir işte; sinemaya inanmış insanlarla bir olurlar ve o sinemaya kaybettiğimiz, ilgisiz kaldığımız, önemsemediğimiz geçmişi adeta altın tepsi içinde, bin bir çiçeğin kokusuyla geri verirler.

  Bu sinemaya hayat veren bir başka şair, yönetmen, yazar Yılmaz Erdoğan’da bir şeyler söyler, söylemleri kabalaşmış, anlamsızlaşmış bu diyarın güzel insanlarına;

“Bir güzele güzelliğini hatırlatmak isterdim aynalardan evvel.” , “Şerefine kaldırıyorum. Bu olmayan şarap kadehini! Şerefine üstat!" Ve sinema; insanın yola koyulduğu vakit; müziğin, geçmişin, insan ilişkilerinin insanı yoğurmaya, şekilden şekle sokmaya başladığı an;

AŞK EN GÜZEL BAHANESİDİR ŞİİRİN…

 Güven Serin




5 Mart 2013 Salı

TÜRK DÜNYASI


Kamera; Güven  İ.Ü. Avrasya Enstitüsü 



TÜRK DÜNYASI

  Cumartesi günü İstanbul Üniversitesinin Avrasya Enstitüsü çok önemli bir tarihçiyi ağırladı. İlber Ortaylı, Türk Dünyası ile ilgili konuşmalarında bilginin önemini anlatırken, bilgisizliğimizin boşluğu içinde neredeyse kaybolur gibi oldum. Bilgi, insanın büyük kavgasını en anlamlı, onurlu bir hale sokan en güzel donanımdır. En kanlı, en vahşet dolu savaşlar bile bilgi, görgü sayesinde merhametin saygınlığıyla karşı karşıya kalır.

  Bilgisizliğimiz o kadar büyük bir çöle döndü ki, altımızda yatan hazineleri her geçen gün derinlere armağan ediyoruz. Yeryüzünün yeşilini, sularını, renklerini, telafisi olmayan seslerini yok ederken bile, neden yok ettiğimizi bilemeden büyük bir gafletin içine düşüyoruz.

  Yakın zaman önce, bazılarımızın öve öve bitiremediği Menderes Dönemini merhamet ve vicdan ile anmaya devam edelim. Asılmasını, bir hiç uğruna idam edilmesini sabahlara kadar lanetleyelim; evet! Ama İlber Ortaylının da söylediği gibi; “ Adnan Menderes, iyi, hoş, yenilikçi bir adamcağızdı ama cahildi! Yol yapacağız diye yıkılan büyür tarihi eserlerin var oldukları zamanı biliyorum. Şimdi istesek de onları yerine koyamayız. Niçin yıktık? Yol yapacağız diye! Ne büyük bir gaflet…”

 Ya şimdi; yol yapıyoruz diye al takke ve külah, dostluklarıyla iş bilmez bazı yöneticiler, cahil taşeronları sahneye davet ettik. Onlara yol yap dedik. Yaptılar mı peki? Evet, yamalı bohçaya dönmüş, düzeltmekle bir türlü düzelmeyecek yollar yapıldı şükür (!) …

  Bir taraftan Osmanlıyı, bir taraftan Cumhuriyet Dönemini yücelten veya yerin dibine sokan insan toplulukları; hiçbir şekilde bilgi ile donatılmamış, kinin, nefretin ve aymazlığın şeytan üçgenine kurban gitmiş zavallı insancıklar…

 “Osmanlı tarihi ister kalemle, ister fırçayla, ya da şimdiki zamanda sinemayla olsun; bilgisiz ve safdil adamların amiyane yorumlarıyla doludur.” Diyor İlber Ortaylı. Ya şimdiki zaman; onunda aynı olduğunu söylüyor. Bizim tanıklık ettiğimiz, kendimizin de gafil avlandığımız bu zamanlarda; yüzyılların içinden süzülerek gelen dilimizi, tarihimizi ve folklorumuzu nasıl katlettiğimiz ortadadır. Hiç kimse kendi kendini yok eden bir canlıyı zorla kurtarmaz. En iyi, en güçlü kurtarıcı yine biz olacağız; olmak zorundayız; yoksa tarihin yıkık, yok olmuş uygarlıklarının büyük çöplüğüne ağır ağır ve belki de ansızın gidi veririz…

  İstanbul Üniversitesi Avrasya Enstitüsü tıklım tıklım doluydu. Konuşmacı İlber Ortaylı, gezip görmüşlüğünün,  insanca yol göstericiliğine en mütevazı ve en esprili hali ile gelmişti.

  Bilgi için hiçbir mazeretin hükmü geçmez. İmkan ve istek inanma ile birleşince, koşarcasına gittiğim Enstitü Binasından büyük utanma ile çıktım. Donanımım eksik ve bu eksikliği hiçbir gururu yüceltmeden, hiçbir kabalığa şans vermeden söyleyen kişi İlber Ortaylı oldu;

İş bilmeyen adamların her şeyi biliyormuş gibi tavırları vardır. Bu çok tehlikeli bir durumdur. “, “ Entelektüel, üzerine vazife olmayan şeyleri bilmek isteyen kişidir. İnsan bazı şeyleri bilmek zorundadır.”

 Bilgi, öğrenme şüphesiz sancılı ve kolay değildir. Bilgilendikten sonra kuvvetli bir vicdan da varsa; gelmiş geçmiş bütün canlılar adına en büyük acıyı da bilgi sahibi çeker. Bilgiye ulaşmak isteyen, bu acıları, bu duyarlı büyük çuvaldızları önceden kabul etmek zorundadır…

İlber Ortaylı can çekişen Türkçe anlayışımıza yine can evimizden duyurarak sesleniyor;

Topkapı Sarayı çok önemli bir yerdir. Topkapı Sarayının müdürü, İstanbul Türkçesi konuşacak. Çok iyi yabancı dil bilecek ve oranın memuru olacak.”

  Avrasya Enstitüsü konuşmalarından çıkan sonuç; “Kendi dilini, dinini, tarihini, folklorunu öğrenmek ayıp değildir. Bunu Macar böyle yapıyor. Ukraynalı, Polonyalı böyle yapıyor. Kendi dilini, kültürünü en iyi şekilde öğretiyor. Türkiye’de azınlıkların da eğitimi hiç de iyi değil. Bir mozaik lafı ediyorlar ama oradan buradan duyduklarıyla konuşup, kültürden söz ediyorlar. Bir kültürün olacak ki bana mozaikten bahsedeceksin. Aynı kadrolar milli eğitime de sızmışlar ve eğitimimiz büyük yara almıştır. 

  Türkler, hiçbir zaman Orta Asya’dan, Türk Dünyasından kopmamalı, kopamaz. Bu benim temennimdir.”


 Hiçbir ulus başka milletlere beslediği ilgiyi, kendi geçmişini kötüleyerek, yok sayarak yücelemez ve o yücelttiği ulus tarafından bile saygın bir kürsüye çıkartılamaz. O yüzden, hangi inancın içinde olursak olalım, nasıl yaşarsak yaşayalım; geçmişimizi, dilimizi, folklorumuzu çok iyi bilmek zorundayız. Sen tutucu, sen laik, sen cahil, sen şöyle-böyle diyerek, hiçbirimiz erdemli, huzurlu bir milletin yaşam alanlarını oluşturamayız. Öğrenmek zorundayız; hakikatleri, güzellikleri, bize ve başkalarına ait olan kültürleri merak edip sorgulamak zorundayız.

 İlber Ortaylı gibi yüksek bir değerin en büyük acısı Anadolu’dan iki yüz bin Türkü başka bir dine sahip diye, başka bir millet diye Yunanistan'a yollamamız üzerine ortaya çıktı. Öyle bir haykırış, iç çekişti ki, bunu hissetmemek, anlamamak büyük bir vicdan yoksunluğundan başka bir şey olamaz.

 Öyle veya böyle; kimini din, kimini milliyet, kimini başka soylu çıkarlardan kaçırmış, yok etmişiz; yok oluşların yerine hangi vicdan merhemlerini, kültürleri koyabildik acaba? 

 Güven Serin




  

28 Şubat 2013 Perşembe

EY TALİH-O FORTUNA


Kamera; Güven   Moda-İstanbul

 Müziktir unutmaya karşı duran,sevgiye şarkı
sözleriyle su,yiyecek taşıyan. Müziktir,
okşayan,dinleyen,söyleyen ve coşturan...

EY TALİH- O FORTUNA

  Günümüzde, her an siyasi uygulamaların insan kaderine başkaldırı biçimine dönüştüğü ve insanlık dışı kazaların, cinayetlerin hüküm sürdüğü bu anlarda bizi kurtaracak şeylerden bazıları; çalışmak, öğrenmek, fikir sahibi olmak, derinlere bıraktığımız atalarımızın asaletini tekrar yüzeye çıkarmanın yanında müzik diyorum. Müzik, her an, hüzünler içinde, sevinçler içinde her an, yokluğuna tahammül edemeyeceğimiz dost, sevgili gibi yanı başımızda olmalı. Ancak, bu kargaşanın, bilgi kirliliğinin, muhteşem yalan saltolar içinden çıkabiliriz.

  Bu makalemde sözü tamamıyla müziğe, insan ruhuna seslenen, insan ruhuyla birlikte insanı evrenin uçsuz bucaksız bütün yaşam hazinelerine sürükleyen şeye teslim olmuşluğum, en yüksek duygularıyla

  Sizleri Carmina Burana’nın şiirini besteleyen Carl Orff’un büyük eserini, yönetmen Andre Rieu’nun eşliğinde büyük insani yolculuğa çağırıyorum;

Ey talih
Ay gibi
Değişken-sin
Hep büyüyen,
Ve küçülen;
Tiksindirici hayat
Önce zulme-der,
Sonra teselli eder,
Zihin görüşüne göre;
Fakirlik
Ve kudreti
Buz gibi eritir.
Talih, canavar
Ve boş,
Sen çark-ı felek,
Sen kötüsün
Servet geçicidir
Ve daima kaybolur,
Görgülü
Örtülü
Bana da zarar veriyorsun;
Şimdi oyun süresince
Çıplak sırtımı
Senin kötülüğüne teslim ediyorum.

Talih, sağlıkta,
Ve erdemde,
Bana karşıdır,
Güdülen,
Ve sindirilen,
Daima esarette.
O halde şu saatte
Gecikmeksizin
Titreyen tellere vurun;
Mademki kader
Güçlü kimseyi yere çalıyor,
Herkes benimle birlikte ağlasın.


 Bazen susmak, şiirin, şarkının, çalgı aletlerindeki davulların, zillerin, kemanların, çellolarının büyüsüne sığınmak yaşamın kurtuluş anı gibidir; ölüm kol gezerken, yaşam yine hiçlik dediğimiz, kötü talih dediğimiz bir anda belki son bir kez daha bizim elimize dokunur; son bir kez daha…
 Güven Serin


27 Şubat 2013 Çarşamba

MUSTAFA NECATİ


Kamera; Seferihisar  - İzmir

Dinginliğin güzel adresi; zeytinlerin,mandalina ağaçlarının
arkeolojinin, insan üretkenliğinin,denizin insan olan
insana "gel" dediği yer...

MUSTAFA NECATİ

  Bu milletin övüneceği çok şey var. Övünmenin yanında öz eleştiri yapacağı upuzun bir tarihi var. Ne olursa olsun, nasıl yaşanmışsa yaşansın, ister yaslı, ister kutlu olsun; geçmişimizi yok saymak, ona ilgisiz kalmak, aklın, bilimin işi değildir. Tarihine sahip çıkmasan, tarihine sahip çıkarlar ve bize ait olmayanları da tarihimiz gibi bize kabul ettirirler.

  Mustafa Necati, geçmişiyle övüneceğimiz en önemli insanlardan birisidir. Yılların pasını, karanlığını aydınlatan, onurlandıran bir insan; Kuva-yı Milliyeci’dir o… Öğretmendir… Gazetecidir… Avukattır… Milletvekilidir… Bakandır…

  Mustafa Necati, ölmeden önce Milli Eğitim Bakanı görevindeydi. Yene kurulmuş Cumhuriyetin en heyecanlı, en bilgili genç insanlarından sadece birisiydi. Hatta en iyilerinden birisiydi. Daha 35 yaşında, içi içine sığmayan, kendini milletine çoktan adamış muhteşem bir idealisttir Necati.

  Onun ardından kimler ağlamadı ki, 35 yaşında ölen bakanı için Atatürk’te ağlıyordu; aydınlanma yolculuğunda genç bir idealisti, önemli bir beyni kaybettiğine ağlıyordu; tıpkı yüzyıllarca savaştan savaşa, cepheden cepheye, muhacirlikten muhacirliğe koşmuş halkım; halklar gibi…

  Mustafa Necati İzmir’in işgalinden sonra İstanbul’a geldi. Halide Nusret (zorlutuna) lerin Feneryolu’ndaki köşklerinde Kuva’yı Milliye’nin çekirdeğini kurdular. Daha sonra “ İzmir'e Doğru” gazetesini Vasıf ve Esat’ın desteğini de alarak çıkardılar.

  Necati, yazılarında, büyük devletlerin ihtiras ve çıkarlarının dünya barışının, nasıl tehlikeye attıklarını dile getirmekten bir gün geri kalmadı. Yazdı, konuştu ve direndi; gidilen yolun kendisi esaretin en hakikisiydi. Aydınlar bu esarete, bu boyun eğişe sessiz kalamazdı ve kalmadılar.

  Mustafa Necati, 18 Nisan 1920’de Saruhan (Manisa) Milletvekili seçildi. Kastamonu İstiklal Mahkemesinde görev yaptı. Necati, ikinci dönemde İzmir Milletvekili seçildi. Muallimler Birliğinin kurucu başkanıdır. Lozan Antlaşmasının “tazminat”la ilgili maddesine karşı çıkan insanıdır.

 Mustafa Necati'nin asıl mucizesi Milli Eğitim Bakanı olduğunda çıktı ortaya. Talim ve Terbiye Kurulunu kurdu. Bakanlığı örgütledi. Dil, Güzel Sanatlar, Sağlık, Yayın, İstatistik, Müze, Teftiş Kurulu yaşama geçirildi. Bütün bu örgütlerin başına çok değerli insanları getirdi. Bu insanlardan bazıları;

Nafi Atay (Kansu), Mehmet Emin (Erişirgil) Rıdvan Nafiz (Edgür), Namık İsmail, İsmail Hakkı (Tonguç), Faik Reşit (Unat), Hilmi Ziya (Ülken)

 2 Ocak 1929 günü Mustafa Necati daha 35 yaşında bu dünyadan ayrılış töreni yapılıyordu. Büyük bir kalabalık eşliğinde ağlayanlar arasında Atatürk'te vardı. İsmet Paşa'nın bu acılı, hisli günde tarihi konuşması şöyle bitiyordu;

 “ İnkılaplar ölürken kalanlardan ve yeni yetenlerden bir tek dileği vardır; cansız bileklerinde sallanan vazife bayrağının kavranıp daha yüksekte dalgalandırılması dır.

  Necati aziz Necati, dileğin yerine getirilecektir.”  

  Acaba bugün, Mustafa Necati’ye verilen söz tutulmuş mudur? O tarihi konuşmadan sonra, cansız bileklerinde sallanan bayrak alınıp daha yükseğe taşındı taşınmasına ama ya sonra? Yavrularımızı robot insanlara çevirmiş olmanın farkına ne zaman varacağız? Oyun oynamadan, gönüllü fikirlere gönül vermeden alınacak yolun, uygarlık yolunda bizi ne kadar ileriye getireceğini sanıyoruz? Bu büyük eğitim kargaşası, büyük koşturma ve büyük harcama işine döndü; yavrularımız ezilir, büzülürken büyük kazanç ve kâr peşinde olanların elleri para saymaktan dolayı mutlu oluyordur; kösnül, hayvani bir mutluluk…

 Güven Serin






25 Şubat 2013 Pazartesi

DOSTUM PİYER LOTİ


İstanbul   Ali ile Güven'in çeyrek yüzyılı aşmış dostluğu.
Dostluklar güzeldir küçük şeylerden besleniyorsa.
Güzeldir dostluğun denizine dalıp hatıralar ile
günü bir araya getirmişliğin gülümsemeleri; güzeldir.

DOSTUM PİYER LOTİ

  Dost, seslenişini yaşamın içinde, bu zamanda samimi olup çok güvendiğimiz insanlar için kullanırız. Ama bazen, dünyanın sürpriz ve gizemli halleri gibi insan da, kendi gizeminde bir şeyler keşfeder; yüz yıl öncesinin yaşanmışlıkları, tarihe büyük bir miras gibi kalmış sözleri, aradaki zaman kavramını yok eder ve bu yok ediş, bedenden çok ruha sarılan bir dostluk andı gibidir.

  Piyer Loti, Fransız deniz subayıdır. Bu ülkeye, Osmanlı'nın son zamanlarında sıkça gelip gitmiş ve bu gelmelerde, bu ülkede yaşayan Türk insanını, kendini bu ülkeye adamış insanları bir insanın yapabileceği en yüksek dostlukla sevmiştir. İspatı ise, son nefese kadar; yani 71 yaşına kadar, ülkemiz için yoğun uğraşlar veren bir hayatın sahibi olmuştur.

  Piyer Loti isimli takma adı, gerçek adının önüne geçmiş, Türk ve Türk halkı sevdalısı olma sebebinden dolayı Kilise tarafından aforoz edilmekle karşı karşıya kalmış, ama yılmamış, Türklüğün meşru hakları için elinden geleni son nefese kadar yapmış bir dosttur Piyer Loti.

  Tarih, dostu, düşmanı anlattığı gibi, insan ruhunun bedeniyle nasıl bir uğraş içine girip, rezalet ile metanet, soysuzluk ile asalet arasında seçim yapmış olan insanları, hikâyeleri de anlatır bize.

 Piyer (Pierre) Loti… Asıl adı Louis-Marie-Julien Viaud. Loti ismi Hintli nedimeler tarafından verilmiştir. Ve gerçek isminin önüne çıkmış, sanki hiç yaşamamış, yaşanmamış zamanların, mitolojinin kahramanı gibi onu sevenlerin benliğine kazınmıştır bu isim. LOTİ, Hint deniz adalarında yetişen ve kendisini saklayan nadir bir çiçeğin adıdır. Gerçekten de bu isim, çok nadir bulunan bir insana; Louis’e büyük bir armağandır.

  İstanbul sevdalıları Piyer Loti tepesini bilirler. Orada esen çam kokulu rüzgârı, dingin hayat sessezliğini ve Loti’nin hikâyesindeki aşk serüvenini de hatırlayanlar vardır. Ama Loti’in esas aşkı; “hasta adam” olarak bilinen Osmanlı’nın nasıl bir sonla yok olacağıdır. Böyle bir halkın, yok olması, yok edilmeye çalışılması onu çileden çıkarıyor, elinden gelen bütün tepkileri göstermeye, sesini duyurmaya çalışıyordu. 

 Piyer Loti bir cümlesinde şöyle sesleniyor;

“ Vatanları için feleğin çilelerini bağırlarına basarak kahramanca dövüşen Türklerin ortaya koydukları ulvi manzara karşısında benim yapabildiğim nedir? Hiçtir!.. Fakat gözlerimi kaparken huzur ve gururumdur. Selam sana ey milletlerin en yücesi!..”

  Tarihe merak salmak, tarihin sayfalarını tarafsız gözlerin, ellerin yardımıyla okumak işte böyle bir gerçeğin insanca tarafıdır. İyi bir tarih okuyucusu en büyük insan rezilliğini, yani peşin hükümlü bütün sarayları, kaleleri, surları yıkar; yok eder. Tarih böyle bir şeydir işte; hoşgörüyü, gerçeği, insanlığı, dostluğu çıkarır ortaya.

  Piyer Loti yetmiş yaşına geldiğinde hasta yatağında bile Balkan Harbi ve etrafımızda dönen entrikalara şiddetle karşı çıkıyor, edebi dünyasındaki şöhreti Türk ulusu için kullanıyor ve bu yüzden ölüm tehditleri dahi alıyordu. Hasta yatağında en yakın arkadaşı Klod Farer’e şu tarihi sözü söyler;

 “ Benim yolumda yürüyeceksin… Bu asil milleti tek başına kalsan da bütün bir kin ve gazap dünyasına karşı müdafaa edeceksin…”

  Bu asil milleti kim bilir kaç kez yerle bir etmeye çalıştılar; büyük yaratıcı, evrenin yaşam sırlarını büyük eser olan insanlığa armağan etmiş tabiat; bu halkı bir türlü yok etmeye razı olmadı. Sadece büyük yaratıcı mı, Piyer Loti gibi Türk sevdalıları, bugüne bile meydan okuyan bir onur, yüksek erdem ve korkusuzca bizim haklarımızı, vicdan, adalet ve tarihi bilgiler ışığında savunmuştur.

 Piyer Loti’yi hasta yatağında iki Türk, Müfide Ferit ve Hüseyin Ragıp Bey, Fransa’da ki evinde ziyaret ettiler. Hasta Loti misafirleri karşılama görevini en yakın arkadaşı Klod Farer’e verdi. Loti’nin engin denize bakan kendilerini adeta Osmanlı müzesinde sandılar. Evin içinde cami vardı, mihrap vardı, yatak ve misafir salonları aynen, asil, zengin, ananelerine bağlı bir Osmanlı aristokratının konağı gibiydi. Özel hizmetini gören kadın, yalnızca kıyafetiyle değil, terbiye ve tarzı ile de TÜRK’tü.

 Loti misafirlerini oğlunun kolunda karşıladı. Ve onlara şu sözleri söyledi;

Sizin yüzünüzde, giyiminizde, hal ve tavrınızda o güzel İstanbul'u yine yaşıyorum. Beni minnettar ettiniz.”

 İnsan sevgisi yoktan var edilemez. Sevgiye sebep olan nedenlerin de sevgi, saygı ve onurlu davranışlarla vücut bulması gerekir. Tarih, tarafsız gözlerle, temiz vicdanlarla bakıldığında bütün milletleri yargılar. Ama bu yargılamaların insanlık kefesine, saflık, temizlik, merhamet kefesine bakıldığında Türk insanının temiz ve saf vicdanıyla da karşı karşıya gelirsiniz. Her millette hilebazlar, reziller, vatanı satmaya, milletini yok etmeye kalkışanlar olduğu gibi, bu aziz milletin de bin bir toprak ile yoğurduğu bu büyük miras içinde böyleleri her zaman çıkmaya devam edecektir.

 Tarihe, bizden önce yaşamışların bıraktıkları izlere, sözlere her zaman ihtiyacımız olacaktır; çok hassas zamanlar yaşadığımız bu zamanlar tekrar tarihe en hakiki vicdanımız ile önem vermemizin gerektiğine inanıyorum.

 Güven Serin



 

   


21 Şubat 2013 Perşembe

KUDRET


Kamera; Güven  



KUDRET

  Günün çeşitli saatlerinde olmak üzere, özellikle sabah saatlerinde bir ses yankılanıyor sokağımızın arka bahçesinde; “Kudret” diye. Bir kadın sesi, öyle ihtişamlı, öyle güçlü sesleniyor ki, seslendiği Kudret isimli canlının onu duymaması mümkün değil.

  Çok uzun zamandır bu sesi ve Kudret’i merak ediyorum. Sesi aramak için bahçenin olduğu balkona gittiğimde ne Kudret diye çağrılan canlı, ne de ona seslenen kadın var ortada. Hangi binadan, hangi yönden sesleniyor onu da bilmiyorum. Bahçelerin olduğu yerde, birkaç kez seslenen güçlü bir ses; Kudret geliyor olmalı ki, birkaç seslenişten sonra ses kesiliyor ve büyük sükûnet yeniden Kumrulara kalıyor.

 Günler, haftalar ve aylar Kudret’i merak etmekle geçti. Kimdi bu Kudret? İn mi, cin mi? Bir çocuk, bir köpek, yoksa bir kedi miydi?

  Kudret ismi, güç demek; bu güce inanmış kadın, günün sabah saatlerinde Kudret'e  güçlü, güce yakışır sesiyle seslendi durdu. O seslendikçe ben yattığım yerden fırlayıp dışarı çıkıncaya kadar, bir masalın içindeki periler gibi kayboldular; sanki Kudret ismi çağrılmamış, o kudretli kadının sesi bahçenin olduğu yerde karga seslerinin bile üzerine çıkmamıştı.

 Kudret’i düşüne düşüne geçen hayatım, en sonunda Kudret’i göreceğim güne kadar geldi. Nihayet Kudret’i tanıma şansına kavuştum. Meğersem Kudret bir kediymiş. Ama öyle sıradan bir kedi değil, gerçekten de ismine yakışır bir kedi. Hatta ona kedi demek bile yanlış, o bir leopar, o bir çita; bilinen kedilerden çok öte, besili, güçlü ve iri. Kudret’in kafa yapısı da oldukça farklı; ona bakan, ister istemez saygı gösterir; sanki antik zamanların kudretli gladyatörü gibi.

  Meğersem Kudret, ismi gibi gücün temsilcisi, kedi kılığında bir aslanmış da haberim yokmuş. Kudret ile ilk tanıştığımda, yani onu ilk görme şansını yakaladığım gün, yine beslenme saatiydi. Kudret'e yakışır bir şekilde seslenen kadın, evinin balkonundan altta bulunan viran evin kiremitlere et ve kemik parçaları atmış. Kudret’le birlikte beş altı kedi daha var. Diğer kediler muhtemelen Kudret’in haremi ve çocuklarıydı. Çünkü hepsi o büyük gücün çok yakınında ve ondan arta kalanlarla büyük bir minnet duygusu gösterisi içindeydiler.

  Kudret’i olağanüstü bir manzara izler gibi izledim. Çalımını, o büyük alımlı dolaşımını, ondan izinsiz bir şeyler yapmak isteyen kedilere haddini bildiren pati vuruşlarını, yuvarlak başını, güçlü çenesini, besili sırtını, kül rengi tüylerini, beyaz ağırlıklı güçlü ayaklarını, kahraman bir savaşçıyı izler gibi izledim; demek Kudret bir kedi, yok, bir aslan parçasıymış…

  Biliyorum, ilerleyen zaman Kudreti de eskitecek, güçten kuvvetten düşürecek. Ama o zamana ilerleyen Kudret, son ana kadar gücünü, kuvvetini göstermeye çalışacak. Bu hep böyle olmuştur. Güçlü, kuvvetli, hiç yenilmez, hiç aldanmaz, hiç kaybetmez insanlar arasında da böyledir; son ana kadar büyük gösteriyi, büyük çalımı tanrısal bir gösteri içinde yapmak isterler; sanki zaman onları hiç eskitmeyecek gibi, sanki sonsuza adanmış ölümsüz bir beden taşıyorlarmış gibi etraflarına yüksek duygularla bakarlar.

 Kudret'e, o muhteşem hayvana bakarken, kudretin, büyük gücün karşısında derin saygıyı ve bir o kadar büyük gücün, en büyük zarafeti, adaleti de anlamasıyla gücün daha bir güç olacağını irdeledim; güç, ihtişam iyidir, hoştur ama aynı zamanda sarhoş edicidir; paylaşılırsa, gücün, güçsüzlüğü, yokluğu da anlaşılır ve bunlara yatırım yapılırsa, eskimenin de, güç ve takatten düşmenin de kendi yaşam kültürü oluşur, diye düşünmeden edemedim…

 Balkona çıkmış güçlü bir siyasetçi gibi büyük gücü tanımanın büyük sevinciyle Kudret'e son kez baktım; tartışılmasız o bölgenin, bahçenin, sokağın, hatta mahallenin lideri oydu. Ta ki, onu taşıyan güçlü ayaklar, parlak postu, bakımlı bedeni pes edene kadar.

    Güven Serin


19 Şubat 2013 Salı

KARDELENLERİN KRALLIĞI

Kamera; Güven Ganoslar

Çocukluğumda Kardelen ismini bilmezdik; yeşil 
ile beyazlığın soğuk ile ışığın bu güzel çiçeklerine
bizler "kokuçka" derdik. 

Kamera; Tamer Kaptan

Uçmakdere Köyü'nden eşeği,köpeği ile dolaşmaya çıkmış
Türkan ağabey.

Kamera; Güven
Ganoslar büyük yürüyüşü ve karın saflığı,dingin 
görselliğinde dinlenme anı; dostlarım, Yunus usta ve
Erdem.

Kamera; Erdem
Uçmakdere-Ganoslar

Ben bu yürüyüşlere bayılıyorum;tabiata,büyük evrene
adanmışlık içinde.

Kamera; Güven  Uçmakdere Köyü

Taş ve ahşap kendi krallıklarında insanlığa 
mahzun gözlerle bakıyorlar; taşı,ahşabı ve tarihi
anlamaktan geri kalmış insanlığa...



KARDELENLERİN KRALLIĞI

  Eğer tabiatın koynundan çıkmış olduğunuzu unutmadıysanız, doğanın aşkı ile kutsanmışlığı kabul ettiyseniz, doğa tüm sesleriyle sizi çağırmaya başlar. Duymayan kulağınız duyar, görmeyen gözünüz görür olur.

  2013 yılının ilk doğa yürüyüşü Uçmakdere istikametine yapıldı. Çoktandır çıkmak istediğimiz dağlar, Ganosların bir bölümü köyü bir daire gibi çevirmiş durumda. Gizemli, ahşap ve taş evlerin hâla yaşam ile ölüm arasında ince bir çizgi içinde kaldığı yere geldik. Gün aydınlıktı aydınlık olmasına ama kapalı bir hava soğuk bir gün.

 Doğa yürüyüşü bu sefer bize ilk kez katılan Erdem arkadaşımız ile birlikte, Tamer Kaptan ve Yunus Usta ile dört kişilik gezi ekibi, birbirine uyumlu insanlardan oluştu. Şikâyeti unutmuş, doğayı, doğanın farklı bakışını, seslerini, görüntülerini merak eden dört insanın sekiz gözüyle seyreyledik dağların vadilerini, yüksek tepelerini.

  Gezinin planı ve yönü yıllar öncesinin bir düşüydü. Ganosların bitmez sevdası, yüzlerce tepesi, vadisi, yaylası söz konusu olunca, bu yere ancak şimdi sıra geldi. Zorlu yürüyüşü sevenler için, farklılığa nezaketle yapmak isteyenlere ait muhteşem bir yürüyüşün hikâyesi, bir güne, dopdolu bir güne sığdı.

  Aracımızı Uçmakdere Köyünün doğu yönüne bıraktık. Aynı istikametten çok zorlu bir tırmanma ile izleyeceğimiz yola çıktık. Büyük yürüyüş soluk soluğa başladı. Meşeler, kışı hatırlatıyordu. Kışın kurumuş kahverengi yaprakları, cansızmış gibi gözlerimizin önünden aşağılara süzülüyorlardı. Karşı Ganos tepelerinde ise beyazlık, saf bir görüntü içinde, kahverengi dallara tutunmuş buz kütleleriyle, yere uzanmış beyaz karlarla kendi saygınlığını gözler önüne sermiş.

 Neredeyse rakımın on metresinden başlayıp ağır ağır tırmandıkça, yüze, iki yüze, derken yedi yüzlere kadar ilerledik. Köyün doğu yönünden güney yönüne, sonra güney batıya ve kuzey batıya; beyazlığın merkezine kadar yürüdük.

  Bu zorlu yürüyüşte üç kez mola verdik. Üç molada da, Yunus ustanın marifetli elleri kuru odunlarla anında ateş hazırladı. Yukarılarda rüzgâr soğuk ile arınmayı davet ediyordu. Bu arınma töreninde üşüyen ellerimizi ateşin hiç kirlenmeyen yüzüyle onurlandırdık.

  Birinci ateşte sabah kahvaltımızı yaptık. Yunus ustanın kendi yaptığı şarap ile doğaya bizi zarif uygarlığına davet etti diye teşekkürlerimizi sunduk. İkinci ateş, tam manasıyla yorulan bedenlerimize bir dinlence ikramıydı. Bu ikramı enerji adına elma ile ödüllendirdik. Üçüncü ateş zamanı ise öğle yemeği vaktini gösteren 13,15 civarı gerçekleşti. Yine Yunus ustanın marifetiyle çarçabuk yanan ateş, közlenen biberler ve tam kıvamında pişen sucuklar, açıkmış yorgun bedenlerimize, yaşama hakkını sundu.

  Ganos dağları, vadileri avcı kaynıyordu. Avcılar yörede oldukça fazlalaşan domuz avına çıkmışlardı. Bu diyar öyle bir diyar ki, can derdine düşen domuzlardan hiçbirini bulamamışlar. Çünkü öyle arazi oluşumları var ki, insanın girmesi mümkün değil. Böyle zamanda av durumundaki domuzlar, avcılardan kaçmanın, kurtulmanın en güzel yeri olan derin vadi içlerini seçiyorlar. Avcılar boşu boşuna gezip durdular.

  Ganosların güneye bakan tepelerinde, kuytu yerlerinde yeşil otları gördük. Dağ sümbülleri, çiğdemler baharın kokusunu çoktan duymuşlar. Sarı renkleriyle direniyorlar bitmeyen yaşam, ölüm ve yaşam töreni için.

  Rakım arttıkça, yönümüz de kuzeye doğru yöneldikçe bizi şaşırtan, daha önce hiç bu kadar görmediğim krallığın merkezini gördüm. Burası kardelenlerin uygarlık merkezi olmalı. Ağaçların altı, yamaçlar tam manası ile beyaz, nazik, zarif kardelenler ile süslenmiş. İnanılmaz güzel bir manzara.

 Yürüyüşümüz arttıkça bir süre sonra bir inanılmaz daha çıktı karşımıza; bembeyaz kar örtüsü ve ağaçlardan yılbaşı süsü gibi sarkan buzlar; beş on dakikada bu kadar değişimin olabileceğinin büyük şaşırtmacasını yaptı. Artık yürüyen ayaklarımız karları çıtırdatıyor, beyazlığın, saf beyazlığın insana huzur veren ikna büyüsü içinde yürümenin, fotoğraf ve video çekmenin ustalığı için yarıştık.

  Aynı günde, biraz farlı rakımlarda, terledik, üşüdük, şaşırdık, huzurdan huzura dönüştük. Büyük ağaçların, neredeyse yüzyıllanmış yosun tabakalarının gizli mağaralarına eğilip baktık.

  Büyük yolculuk esnasında beslediğimiz bir köpek, avcıların köpeği ile dost olduk. Daha genç bir yavru olmasına rağmen oldukça heyecanlı ve meraklıydı. Uçmakdere Köyü içinden eşeğiyle dolaşmaya çıkmış yaşlı adamla sohbet etmekten öte fotoğraf çektirdik. Eşeğin uysallığına, insan denen canlının emrindeki duruşunun kabullenişine baktıktan sonra yolculuğumuz, köye yaklaşmanın heyecanı, akan büyük şırıltılı derelerin berrak süzülüşleriyle bitti.

 Özlediğimiz köy kahvesinde çaylarımız içildi, günün masraflarının matematiksel bilmecesi çözüldü ve şehri Tekirdağ'a hareket ettik; betonun, trafiğin ve oldukça meşgul olan insanların olduğu büyük uygarlığa doğru…

 Güven Serin






HAYATIN ŞAŞMAZ GERÇEKLERİ


Kamera;Güven Selçuk



HAYATIN ŞAŞMAZ GERÇEKLERİ

  Hayatın şaşmaz gerçekleri vardır; siz ne yaparsanız yapın, insanın algıladığı yaşam hangi hüznü ve sevinci yaşıyorsa yaşasın, hayatın vazgeçilmezliği içinde şaşmaz gerçekleri, kendi döngüsünü sürekli tekrarlar. Bu tekrar, o canlıya verilen ömrün son nefesine kadar, bilinen şaşmazlık içinde sürüp gider.

  Şubat ayının ılıman-lığı içinde baharı koklayan hayvanlar, kendi büyük kıpırtılarına başladılar bile. Kuşların eşlerini ikna için kur yapışları, yuvalarını gözden geçirmelerinin zamanı başlıyor. Kedi ve köpeklerin şaşmaz mücadelesi başladı bile. Dişisinin peşinden koşan erkek köpek ve kediler, bir sürü rakibi alt etmek ve dişisinin sunacağı o tatlı rüyayı hak etmek zorunda. Bütün bu koşuşturma hayvanlar için, nesillerinin devamı anlamına geliyor; yani üreme; milyon yıllık büyük tekrar…

  Hayvanların büyük uyumu, tekrarlanan şaşmaz gösterilerle devam ederken, insanların da şaşmaz tekrarları vardır. Kolordu Caddesinde neredeyse her gün tekrarlanan tavla oyunu ve seyircilerin taraftar heyecanı kıskandıracak kadar cazibe oluşturuyor. Tavla oyuncularının zar sesleri, pulların tavlaya çarpışı, az ötede dinlenen, çoğunlukta uyuyan beyaz büyük köpeği hiçbir şekilde rahatsız etmiyor. Caddenin hemen kıyısı, her iki yakası onun yeri sayılır; oradaki balıkçalar da, gelen geçen de beyaz köpeğe çoktan alışmış. Beyaz büyük köpek, neredeyse bulduğu her fırsatta en sevdiği işi yapıyor; uyuyor yani; büyük bir şaşmazlık içinde uykuyu, doğan her günün ilerleyen saatlerinde tekrarlıyor.

  Bir tekrarı da ben yapıyorum. Her akşam Testereciler fırınına uğrayıp taze, hatta sıcak ekmeklerini alıyorum. Özellikle ekmeklerden birisinin soğuk olmasına dikkat ediyorum. Sıcak ekmeğin mideyi yorduğunu, iyi gelmediğini biliyorum. Ama vazgeçemediğim şaşmazlık içinde tekrarladığım şey, sıcak ekmeğin azcık, ucundan kırıp, kıtırdata kıtırdata yiyerek evin yolunda ilerlemek; bu da benim şaşmazlığı, elimin kolumun dolu oluşunun, döngünün üremesine yaptığım büyük hizmet olmalı.

 İnsanların alış veriş merakı, sigaraya düşkünlüğü, tanıdık birini yakaladı mı, bir anda anlatabildiği kadar derdi anlatıp, sonra da ayrılırken ; “kendine iyi bak” demesi, hep hayatın şaşmaz gerçeklerinden bazılarıdır.

  Alışveriş merakı dedim de, şaşmaz merakımız olan, özellikle kadınlarımızın bıkıp usanmadan evlerinin içini eşyalarla doldurmaları, vazgeçilmez gerçeklerden birisidir. Yakın zaman önce açılan, adına “Bedavacı” unvanını koyan iş yeri, sabahları kuyruğa girmiş insanlarla doluyor. Ne alırsan 3,5 TL olduğu için, insanlar gözleri karamış olarak gelip, evinde olmayan veya varsa bile ikinciyi, üçüncü eşyayı alıp gidiyorlar. Bir çamaşır sepeti veya Pazar arabası kadınların aldıktan sonra en çok tebessüm ettikleri, bir savaş kahramanı gibi oradan ayrıldıkları gerçeklerden birisidir.

  Esas olan, bıkıp usanmadan tekrarlanan başka gerçekler de var; evlerimizin dış boyası eksik, çatı akıyor veya deprem tehlikesi olan bir bölgede yaşıyor oluşumuz vız gelir bizlere; bir ucuzluk varsa, evlerimiz ağzına kadar eşya ile dolu bile olsa, yedekte bulunsun düşüncesiyle inanılmaz tekrarları yaparız; tıpkı, yemeden, içmeden, sağlıktan, eğitimden, eğlenceden kesip de yapmaya çalıştığımız küçük birikimlerin, kıyamadığımız çocuğumuz veya torunumuz tarafından muhteşem bir kıyma hareketiyle yok edildiği gibi; bunlar hep, ama hep tekrarlanan hayat gerçeklerimizdir; biz kokar bu gerçekler.

  Bir başka gerçeklerimiz de televizyon ve gazete dünyamızdan geliyor. Kaza, terör, cinayet, şiddet olayları hep başköşededir ama sanat, müzik, eğitim, sağlık, felsefe, spor haberleri, özellikle futbolun dışındaki spor haberlerini ara ki bulasın! Belli ki, tekrarlanan vazgeçilmez gerçeklerimizden birisi de, artık gına geldiğimiz kan, korku, kavga, ölüm haberlerini hep ön sıraya koyacaksın; koyacaksın ki insanlar sürekli kendi hallerini şükürler etsinler.

  En ilgimi çeken ve bir türlü tam çözemediğim muhteşem gerçeklerimizden birisi de, insanların acıma, merhamet ve adalet duygularının sislerin içinde kaybolup, şekil değiştirmeye başladığına tanıklık yapmamdır. Tanık olduğumuz bütün insanlık dışı haberlere etkisiz tepkileri yaptıktan sonra, şükürler olsun bu günümüze deyip vaziyeti kurtarma gösterimiz bence en büyük, en inanılmaz ve en zavallı olanındır.

  Belki de ben yanılıyorumdur, hayat, kurnazların, hilebazların, korkuyu iyi ayarlayıp kayıpları en aza indirenlerin en kazançlı duruma geçecekleri yerdir. Duygulu, nazik, zarif, bilgili ve korkusuz insanların ise, kaybetmeye mahkum oldukları büyük gösterinin yapıldığı biricik yerde, hassaslığın, felsefenin muhteşem derinliğinin büyük acılarını yaşıyordur; kim bilir…

  Güven Serin
  

16 Şubat 2013 Cumartesi

İNSAN YANIMIZ


Enez-Edirne
Tarih,ziyaret ve fark etme,etmediklerini.

"Zihnim,dişi yanımın açığa çıkışına direniyor; düştüğüm
boşlukta içgüdülerime ve iç sesime tutundum" diyor,
sözcüklerin yazıya dönüşme sanatına tutunan kadın.






İNSAN YANIMIZ

  Bir kadın, yaşamın büyük fırtınalarını, insan zihninin kâbuslar arasında sıkışıp parça parça olmasını düşüncenin yazmaya dönüşmesiyle çözmüş bir kadın şöyle sesleniyor;

 “ Zihnim, dişi yanımın açığa çıkışına direniyor: düştüğüm boşlukta içgüdülerime ve iç sesime tutundum” diyor…

  Bir başka kadın, bir genç kız; haftada bir uğradığımız Sekiz Kardeşler çay evine gelmiş bekliyor. Gün yeni ağırmış, günlük spor çalışmalarımız sona ermişti. Uzun zamandır birlikte olduğumuz dostlar ile çay, sohbet ve açma keyfinde buluştuk. Buğday tenli genç kız, iş bulma umuduyla çay evine uğramış. Umutları var; gözlerinde pes etmişliğin büyük çöküntüsü yok. Zekânın insan tarafı öne çıkmış ve oldukça güzel ve zarif bir çiçek gibi, onu kurtaracak meşguliyetin bir an önce başlaması için iş yeri sahibini görüşmek ümidiyle bekliyor.

 İş için geldim, diyor buğday renkli kız; ama ihtiyaçtan, yani maddi durumum için değil; okulumu dondurdum. Bazı sıkıntılarım var. Bu sıkıntılarımı aşmak için çalışmalıyım, meşguliyetin sihirli kollarına atılmalıyız, diyor genç kız.

  Yazar Günseli Önal’da “Sınırsız Tutku” romanı hakkında Tülay Dilek ile söyleyişi yapıyor. Söyleyişi insan denen canlının insan yanına seslendiği gibi, insanın kaderini, kader seçeneklerini değiştirecek bir etki, heyecan ve insanın neler yapabileceğinin büyük gösterisine dönüşmüş.

  Tülay Dilek soruyor yazarımız Günseli Önal’a; “ İçsel yolculuk yapmak ve bilinçaltınızı yabancılara açabilmek için nasıl bir hazırlık süresi içine girdiniz?

­Sınırsız Tutku kitabı yazmayı düşündüğüm ve hazırlığını yaptığım bir çalışma değildi. Kırklı yaşlarımın sonuna yaklaşıyordum. Çok zor, hep mücadele ile geçen bir hayat yaşamıştım. Geldiğim noktada içimden bir şey yapmak gelmiyordu, hiçbir şeyden haz alamıyordum, motivasyonumu yitirmiştim. Ne kadar ilerlemeye çalışıyor olsam da, aynı yerde dönüp duruyordum sanki. Daha ilerisi yoktu artık. O güne kadar yürüdüğüm yolun sonuna gelmiş, hayat mücadelesinin içinde kalmamı sağlayan itkiyi kaybetmeye başlamıştım. Akıntıya karşı yüzüyor gibiydim ve yorulmuştum. Hayatımı aynı şekilde devam etmek zorundaydım. Yönümü kaybetmiştim, boşluktaydım ve bir şeye tutunmaya ihtiyacım vardı.

 “Bu boşlukta neye tutundunuz?”

  İç sesimi dinleyerek içgüdülerime tutundum. Ne olduğumun ve yeryüzünde neyi yaşamak için bulunduğumun farkına varmanın yolunun, ailemin ve toplumun cinsel organından dolayı hissettirdiği utancı, suçluluk duygusunu ve korkuyu aşamadan geçtiğini algılıyordum içten içe. Yaşadığım her şey, utancımın kaynağına inmeye hazırlamıştı beni. Daha fazla ilerleyemeyeceği-mi görmüştüm. Bir mola verip zamanda geriye doğru yürüme ve başladığım yere dönme isteği uyanmıştı içimde. Yaşarken görmediğim, görmek de istemediğim her şey bilinç altımdaydı. Arzuladığım sonuçlara ulaşabilmek için hep ileriye doğru yürüdüğüm yolun paraleli gibiydi bilinçaltım.

  Ağlayarak başlamıştım yazmaya. Karanlıkta kalan yanımı merak ediyordum. Neyi kaçırdığımı, yaşamadığımı görecektim. Duygularımla yüzleşme ve dışa vurma ihtiyacım, beni aşıyordu artık. Zamanı geriye çevirmek için tek yapmam gereken U dönüşü idi. Gazeteciliğe ara verip yazmak için bilgisayarımın başına geçtiğimde, aklımda hiç olmadığı halde “Korkutan Güzellik” diye bir başlık atmış ve ağlamaya başlamıştım, ama yazmaya devam ettim.

 Günseli Önal röportaj yaptığı Tülay Dilek’e bunları anlatıyordu; insanın insan yanının, içgüdülerinin, her şey bittiği bir anda bir U dönüşü yapıp zamanın gerisine gidebileceğini, büyük gururlu insanın en çökmüş zamanda bile ayağa kalkıp, insan yanımızı da yanımıza alıp yeniden, yepyeni bir hayata başlayacağımızı da anlatıyordu; bizi de yüzleşmeye, insan yanımızı aramaya davet ederek…

  Sekiz Kardeşlere gelen genç kız da okulunu insan yanını aramak için dondurmuştu belki! Belki, her şeyin bitti dendiği, kendiyle çok erken savaşmaya başladığı bir anda, bir U dönüşü yapıp, çalışmanın, hareketin, meşguliyetin insana, insanca “hadi yeniden başla” demesinin içgüdüsel sesini duydu; kim bilir…

 Güven Serin



5 Şubat 2013 Salı

SANATIN SESİ


Kamera; Güven  Kanlıca



SANATIN SESİ

  Yine, bir dünya şehri olan İstanbul’dayım. Yine kavuşmanın heyecanı içinde, şehri Tekirdağ’a oldukça yakın bu güzelliğin, bu bilinmezliğin, muhteşem çelişkilerin ve derinliği olan sanatın, mimarinin, geçmişin içinde…

  Barış Manço’nın 14. ölüm yıldönümü anma töreninde, güneşin günle, rüzgârın aydınlıkla, sevgiyle buluştuğu, bir vapur insanın bir tek insanda, sanatın sesi olan Barış Manço sanatında buluşmanın o nazik, o zarif, o yükseliş anında olmanın büyük onurunu yaşadım.

  Barış Manço öleli tam tamına 14 yıl oldu. 14 koca yıl, insan denen canlının önünden akıp gitti. Kaybolmayan şey, Barış’ın şarkıları, şarkılarına sinmiş ezgileri, felsefesi; tam da halkın sesi, hakkın, düşünmenin, kendine gelmenin ve öze varmanın sesi; işte bir kez daha, günü, geceyi, rüzgârı, sevmeyi, birlikteliği hissederken, bir kez daha bir araya geldik; bir vapur insan…

  Boğazın vapurları ve o vapurlara arkadaşlık eden martıları her zaman şımarık, her zaman coşku içinde olurlar; bilirim ama Barış’ı anma töreninde çok daha başka şımarırlar; çocuğun masum şımarmasında, yaşlının mahcup gülümsemesinde olduğu gibi çok daha başka, çok daha insancıl…

  Bu yıl, güneşin güne büyük cesaret verişinden mi, Barış’ın daha da özlenmesinden mi bilinmez, katılım inanılmaz çokluktaydı. Tam manasıyla vapur ağzına kadar dolmuştu. Sık sık uyarılar bu yüzden yapıldı; “ lütfen aynı yerde toplanmayalım, vapur sol tarafa yatıyor, daha yaşamak istiyoruz” gibi, nazik uyarılar, Barış’ın müziğiyle, ezgileriyle, nefesiyle boğazın akan berrak sularıyla birlikte karıştı zamanın akıntısı içine.

  Vapur çığlıkları martı çığlıklarına karışırken, adalar sisler içinden uyanırken, insanlar yaşam denen büyük mucizenin içine tekrar girmenin adımlarını atarken, Barış Manço Vapuru yine Moda’dan kalktı. Önce Kadıköy’e, sonra Kabataş’a uğrayıp bekleyen insanları aldı. Herkes heyecan içindeydi; sanki bir arada olmanın büyük gücünü keşfetmiştik. Vapurda diğer yıllardan kalmış bir sürü tanıdık yüz; ismini bile bilmediğim yüzlerce insan bir tek insana, sanatın sesine koşmanın heyecanıyla seyrettim doyumsuz, büyük manzarayı.

 Vapura binemeyenler, vapuru uzaktan izleyenler de aynı vapurdaki insanlar gibi duygusallığın insaniyeti içinde bakıyorlardı bize. Gönülden yükselen büyük çığlığın insan ellerini sallıyorlardı işitilen vapur düdüğünün geçit töreninde.

  Kanlıca mezarlığı yine rüzgarın, çamların, çeşit çeşit çiçeklerin eşliğinde ölümleri selamlayan yaşam doluluğuyla karşıladı bizi. Büyük yokuşu, büyük insan topluluklarıyla yürüdüm. Her insanın yanında geçerken, insanların Barış’a yürüyüşlerinin parlamış gözlerini, çarpan kalplerini de fark ettim.

  Gördüğüm en güzel manzaralardan birisiydi bu buluşmanın kültürleşmiş olanı; her yıl artan oranda yenilenen biçimi. Bu manzarayı, bu büyük töreni yaşatacak olan; Barışın’ felsefesindeki esas ulaşılan amacın kendisiydi; yani bu törene katılan 7’den, 77’ye olan insanlar.

 Başka hiçbir törendi bu kadar çok insan çeşidi, yaş farklılığı yoktur. Barış Manço’nun narin, müzik dolu bedeni durduğunda, daha doğmamış çocuklar bile bu törendeydi; Barış'ı  o güzel sesi, tükenmeyen sanatı anmanın, hatırlamanın, onun şarkılarıyla bütünleşmenin içindeydiler. İşte budur, yaşamın devamı olan; dededen babaya, anneye; anneden, çocuğa geçen sevgidir, diğer sevgiyi, o muhteşem sanatı yaşatacak olan…

 Gördüm ki bir insan en güzel sanatıyla anılır ve yaşam içinde yaşadığı fark edilir. Barış, nesilden nesle sanatıyla, ezgileriyle, halkın içinden çıkarıp tekrar bize sunduğu şu şarkılarıyla yaşayacak;

 Bana yolun seç diyorlar, bozuk yolu seçer miyim; eğri eğri, doğru doğru…

 Bir dilim ekmeği bölüşürüm senle. Suyu aynı tastan yudumlarım seninle. Eğer kalbin kırıksa dost yüzünden. Bir selam sana gönül dağlarından. Gel, sende katıl bizle. Dolaş bahçemizde gönlünce. Uzat korkma elini. Bak beş parmağım var benimde.

 Yaz dostum, güzel sevmeyene adam denir mi? Yaz dostum, selam almayana yiğit denir mi? Yaz dostum, boşa geçmiş ömre yaşam denir mi?

 İşte böyle dostlar; şarkılar, ezgiler, müzik sesleri, bir insanın felsefesiyle, diğer insanlara ve onlardan diğerlerine akacak bir ırmağa dönüşmüş durumda. Her dönüşümün kendi yaşam hakkı vardı; bu yaşam hakkı içinde yeniden var edilen ölümlüler dirilirler. Bu yaşam hakkı içinde yine o büyük onarım başlar; bizi, miskinlikten, pişkinlikten, duyarsızlıktan kurtaran büyük onarım…

 Güven Serin
  

  

28 Ocak 2013 Pazartesi

ŞANS,TALİH, KISMET...


Kamera, Güven   Pera Müzesi



ŞANS TALİH KISMET…

  Ülkenin büyük bir kısmı, yani bu ülkenin topraklarında yaşayan, havasını soluyup suyunu içenler, ümitlerini, hayallerini şans oyunlarına bağlamışa benziyor. Çoktandır uğramadığım Şans Oyun Büfesine, tam bir acemi şans oyuncusu gibi seslendim; “ Neler var, hangisi ne zaman çekiliyor, ben bilmiyorum.” Dememe kalmadan şans oyun büfe çalışanı, tam bir iştah içinde cevap verdi; “ Neler yok ki, Şans Topu, Sayısal Loto, On Numara” diye saymaya başladı. Neredeyse haftanın her gününe şans oyunları, onlar yoksa At Yarışları, şans, talih ve kısmet elini uzatmaya devam ediyor.

  Uzun zaman önce şans oyunlarına şans vermeyi bırakmış bir adamın, şansa ihtiyaç hissedişine boyun eğerek iki kuponda ben aldım. Kuponlara acemice bakarken ne zaman geldiğini görmediğim taksici tanıdığım yardım sever bir sesle;

  Birinci kupona, yani elinde tuttuğun on numara kâğıdına on tane rakam yazacaksın dedi. Peki diğerine ne yazacağım? Ona da altı tane sayı işaretleyeceksin. Peki, kolaymış, diyerek şansın göklerden yere inmesine ve akıldan, bilimsellikten, çalışmaktan, büyük uykudan uyanmamış güzel halkıma ve bana biraz yardım etmesini rica ile istedim. Taksici tanıdığım, bana nasıl oynanacağını göstermekle kalmayıp, hangisinin ne kadar devrettiğini, hangi oyunda bu hafta ne kadar para kazanıldığını, hangi kente çıktığını bile söyledi. Bu kadar olur dedim, kendi kendime; bu kadar usta işi takip edilir bu işler…

  Birkaç günlüğüne bende şans ve kısmetimi değiştirecek kuponlarla dolaşacağım. Hayallerim birkaç günlüğüne daha da renklenecek. Fakat hayal kurmanın büyük başarısına sahip olmama rağmen bu dünyada, yaşadığım bu büyük dalgalanmalar, büyük dengesizlikler, adaletsizlikler yaşayan bu ülkede, kendi şansımı yakalayıp büyük zenginliğe ulaşsam dahi, mutlu olamadığımın hayalinin sonuna gelmem beni rahatsız ediyor.

 Ne kadar zengin olursam olayım, zenginliğimi koruyacak kale gibi eve ve korumalara ihtiyacım olacak. Ve hayatın borçlarıyla pençeleşen bir sürü arkadaş, akraba… Onlara yardım etsem, zenginliğim bitecek ve hazıra alışmış bu güzel insanların yardım sonrası yine aynı tasla, aynı hamama döneceklerini de biliyorum. Sonra, vermesem, zenginliğimin safhasını sürsem; büyük uygarlıkları istila etmeye bekleyen büyük barbar orduların büyük gücü gibi beni de aşağı çekmek isteyen güçlerin olacağını biliyorum.

  Şans, talih ve kısmet, denemesi bedava olmasa da az parayla da bu işler yapılıyor gibi; ilk önce azar azar başlıyor ve sonra evin ekmek parası bile verildiği anlar oldukça fazlalaşıyor. Fala da inanma, falsız da kalma felsefesi güzel olmasına güzel ama asıl mesele, hak edilmemiş zenginlikler ile hak edilmemiş fakirliğimizi, çaresizliğimizi değiştirecek şey;
 ŞANS değil, insanların hakkıyla, inanarak isteyecekleri uygar ülke yaşam biçimleri olacaktır.

  İmam istediğimiz kadar, öğretmen, doktor istemeyi öğrenmek zorundayız. Açlığımızın, sefaletimizin, aldanışlarınızla gerçek sebeplerini bulmak, irdelemek ve bize düşen suçu ve günahı elimize alıp başımızın üzerinde dolaştırmak zorundayız. Ondan sonra diğer insanlara tepkiler, eleştirileri getirme özgürlüğüne, inancına ve korkusuzluğu-na sahip oluruz.

  Şans, talih ve kısmet dağıtmak devletin işi haline dönüşmüş; sanırım devletin güzel, erdemli yöneticileri de bu işin böyle olacağını biliyorlar. İnanmak isteyen insanlara, milyonlarca insanın içinden çıkacak birkaç zenginin diğer insanlara bırakılacak harika bir masal ve destan olacağını görmüş olacaklar ki, her güne bir şans oyunu seçme ve oynama imkanı yaratmışlar.

  Öyleyse ne duruyoruz; ŞANSI, KISMET ve TALİH, belki size de çıkabilir, benim gibi yapıp birkaç kupon oynayıp, hayallerinizi çantanızın, cebinizin en kıymetli yerine koyun. Sonra geriye zenginliğinizi nasıl yöneteceğiniz kalıyor. İyi niyetliyseniz, eş-dost ve akrabalar sizi bir anda başladığınız yere, yani hayallerin merkezine çekecektir. Yok, iyi bir para yöneticisiyseniz, eşten, dosttan, akrabadan kaçıp bu işin tadını çıkaracağınız birkaç yıla doğru yola çıkmanın planlarını yapın.

 Bol şanslar dostlarım, şansa muhtaçlık içinde, hazır göklere açtığımız ellerimize düşecek banknotlar için şimdiden antrenman yapın; ne olur ne olmaz, büyük heyecan, büyük bir düş kırıklığı yaşamamak adına…

 Güven Serin
      

24 Ocak 2013 Perşembe

İNSANLAR İNANMAK İSTER


Kamera; Güven Sığacık -Seferihisar

İnsanlar inanmak isterler güce; ama asıl
sorun aradaki ince çizgide; fayda ile zararın
kesiştiği yerde...

İNSANLAR İNANMAK İSTER

  İhtişamlı bir güce inanmak ister insanlar; o gücün büyük ihtişamından kendi ölümsüz güçlerini doğurduklarını sanırlar. Tarih böyle yanılgılar ile doludur. Tarih az bilinip yeterince önemsenmediği için, bilginin en bol olduğu zamanda bile çok değerli bilgilerin merdivenlerinden aşağı inmek istemez; güce, ihtişama inanmış insanlar-insancıklar…

  En güzel ekmeği ekmeğin sanatına inanmış fırıncı pişirir; en güzel unu, suyunu, tuzunu ve mayasını nasıl ve ne şekilde koyacağını bilerek. En güzel besteyi, duygularını ve sözcüklerin büyüsünü tanıyan besteci yapar ve en güzel şarkı çıkar ortaya. En güzel heykeller, resimler, en güzel düşüncenin, inancın, bakışın ve çalışmanın eserleridir.

   Bütün güzelliklere rağmen, aranan en güzel, en şaşırtan ve en faydalı gibi görünse de tarihin içindeki insan rezillikleri hiçbir insan zekası ile izah edilemez. Daha bir yüz yıl önce Birinci Dünya Savaşı, Balkan Savaşları ve İkinci Dünya Savaşının büyük ve korkunç kalıntıları, ağıtları, yazılımları, fotoğrafları ve filmleri ortadadır. Bu yüzyılın savaşları da gözümüzün önünde yaşanıyor; ama inanmışız bir kere; güce ve güçsüzlüğe inanmışız…

  Artık Yunanlı bir yönetmen olmaktan çıkmış Theo Angelopulos’un yönettiği filmlerde insanların inanmak istediği, boyun eğdiği güçlerin büyük göçleri, düşündürücü hikayeleri yaşanıyor. Her şeyden önce müziğin insan için nasıl bir gereksinme, nasıl bir beslenme olduğu, insanın bölük-pörçük ruh yapısını sağlamlaştırıp medeniyet yolculuğunda sağlam bir kalkan gibi yanı başımızda duracağı anlaşılıyor.

  Theo ustanın Zamanın Tozu filminde de iç arayışlarımızın uyarılması yapılıyor. Düşüncemizin kabalıktan sıyrılıp, felsefeye, tarihe, insana, sevgiye dönüşmesinin şırıltılarını duyuyorum. Zamanın Tozu filminin öne çıkan müzik aleti piyona oluyor. Seslenişler yine felsefenin ve mitolojinin desteğini almışa benziyor.

  “Hiçbir şey sona ermez” diyor filmin içindeki ses; “gelecek asla durmaz.” Ve bir ses daha ; “ melek haykırdı, üçüncü kanat” diye…

  Tabiatın boşluğu sevmediği tabiatı seven herkes tarafından bilinir. Biline biline tabiatla ahmakça danslar ediliyor. Sabırlı, dayanıklı olan doğa, insandan çok önce var olduğu gibi, insandan sonra da döngünün hizmetinde yaşamaya devam edecek. Öyleyse bizim alıp veremediğimiz nedir? Neden asıl gerçek olandan, asıl kaybedenden, ezilenden kaçıyoruz? Korkularımızın güç karşısında bizleri daha da erittiği ortadayken, bizler bu pis ve lanet korkuları neye besliyoruz?

  Biliyorum, insanlar inanmak ister; bu yüzden at yarışları, spor toto, büyük hayallerin kumarını oynarlar. Bu yüzden komşumuzun kaybetmesini, kızdığımız birisinin ölmesini bekleriz; çünkü bizim kendi lanetin tuttuğunu, şartların eşitlendiğini sanırız; ama gerçek öyle midir? Kalan var mıdır? Eşitliğin denk olduğunu sandığımız akıl karşıtı, kin ve nefret ve kıskançlık dolu duyguların inandığımız gerçekten uzak olduğunu bir bile bilsek; ah, bir bile bilsek…

 İnsanlar inanmak isterler masallara, mitolojiye ve destanlara. Onların büyüsü, güzelliği, kurtarıcılığı ve masumiyeti iyiyi korur, güçsüze yardım eder çünkü. İnsanlar inanmak ister daha büyüğe, daha güçlüye ama asıl inanmak zorunda oldukları kendi büyük güçleridir. Neden daha ucuza elektrik tüketemiyoruz, su içemiyoruz, seyahat edemiyoruz sorgulamasını yapmak yerine bizler içimizdeki kurtarıcıya ve büyük çelişkilerin kavgalarına, küskünlüklerine inandığımız için asıl inanmak istediğimiz büyük cennetin dünya olduğunu bir türlü göremeden ölüp gidiyoruz; ne büyük bir kayıp; ne hazin bir gerçek…

 Güven Serin


19 Ocak 2013 Cumartesi

FARKLI İNSANLAR


Kamera; Güven   Ganoslar Kamp Zamanı

Sevdiğim iki insan; iki güzellik; Latife Hanım ve Aziz Bey

FARKLI İNSANLAR

  Beş milyar yaşındaki dünyanın yedi milyar insan topluluğuyla, saatte 110 km hız yapan dünyanın büyük yolculuğu devam etmekte. Ne büyük, ne muhteşem bir şey, böyle hızlı bir dünyanın içinde ve sırlarla dolu bir evrende yol almak…

  Yolculuğun içinde, yaşam dolu bu gezegende en önemli canlı insandır. Hiçbir canlı dünyanın gidişatını, doğal yaşamı böylesine etkilememiş ve etkileme kudretinde değildir. Kaderin başkaldırıcı-lığını ve büyük zarafetin boyun eğişini, büyük insani hareketleri ve muhteşem katliamları, hepsini insanın yüksek bünyesinde görüyoruz.

  Şüphesiz tarihimiz sayılamayacak kadar güzel ruhlu, yüksek karakterli insanlarla dolu; çünkü tarihin içinde tarihler yazmış, tarihlere konu olmuş milletin evlatlarıyız biz. Bu, biz-dir işte bizi şımartan, pişkin ve suskun yapan; büyük beklentilerin küçük mesafeli, şahsi çıkarlı yaşam çalkantıları içinde büyük güzelliği her zamanki gibi şaşırıyoruz.

  Yakın tarihimizin, tanıklık ettiği, bizden öte diğer ülkelerin tarihlerine geçtiği yüksek karakterli insanlar geldi geçti bu ülkeden. Biz anmasak da, hatırlamasak da, üzerinde fazla kafa yormasak ta, onlar bu ülkenin, bugünkü yaşam hakkımızın en önemli insanlık kültürleridir. Bir oyunsa bu dünya yaşamı, onlar oyuncu ve yönetmendir…

  Hazır farktan söz etmişken şehrimizden çok öte tüm ülkenin kalbine, özgürlük ve hürriyet sevdasına isim olmuş Namık Kemal’i anmamak olmaz. Yüksek karakterinde topladığı bilgilerini, davranışlarını, düşüncelerini zamanından öte zamanlara hediye etmiş farklılığın insanıdır. Tevfik Fikret, batılı, felsefi düşüncenin Aşiyanında yüksek adaleti, büyük dengeyi düşünerek yaşadı ve öldü. Mehmet Akif Ersoy, vatan sevgisini, inancını yüreğinin her hücresinde hissede hissede yaşadı. Kazım Karabekirler, Hasan Ali Yüceller, Nazımlar, Sait Faikler, Abidin Dinolar, Cemal Süreyyalar, Orhan Kemaller hepsi farklı insanlardı; kimi dizelerinde, kimiyse hikâyelerinde farklı seslendi ve farklı anıldı, benzer, ezber sıkışmışlığın ülke gezegeninde.

  Sabahattin Ali de, İsmet İnönü de, Yaşar Kemal de, Barış Manço da, Cem Karaca da, Azra Erat da farklılığın renkli, bilgili ve büyük insan karakterini yeşerten insanlardı; kimi müziğiyle, kimi felsefesiyle…

  Bir farklı insan daha var ki, bu farkın farklılığın insanı olmak, dünyevi asaletin en büyüğüne sahip olmak demektir; kendinden öte, sevdiklerine, vatanına, milletine adanmak; insanoğlunun zayıf karakteri, büyük yanılgıları içinde tam ve ödünsüz bir düşüncenin içinde olup insanlığın kaderine etki edecek bir ulusu yoktan var etme sanatı gösteren Mustafa Kemaldir…

  Otuz üç yaşında Bulgaristan Sofya’ya Askeri Ateşe olarak atanır. 15 aylık zamanın hikayeleri oldukça büyüktür. Evet, o da bizim gibi insandır ama bizim gibi, yaşamın hem içinde, hem de dışında kalmaz; yaşamın tatlarını, öğretilerini, inceliklerini bir sanat kabul eden sanatçı titizliğinde otuz üç yaşında yarbay rütbesinde hiç boş durmaz. Her gün sekiz saat işinin başında hiç durmadan çalışır. İnsanın yüksek karakterinde yer alması gereken güzele hep ilgi duyar. Dünyevi güzelliklerin en hiç açıcılarından biriside kadınlardır; akıllı, görgülü, sanatsal birikimi olan güzel sesli kadınlar. Mustafa Kemal de ilericiliğe, yüksek erdeme ve büyük görgülere kadınlara yakın olmasının da büyük etkisiyle kavuşmuştur.

  Sofya’da Askeri Ateşe görevinde 17 yaşında bulunan Nazmiye Hanımı beğendi. Bir çay ve bir sohbet sonrası evlilik teklifi yaptı. Nazmiye, taze yüreğiyle, heyecan içinde bu durumu anneannesiyle görüştü; cevap olumsuzdu. Çünkü Mustafa Kemal bir askerdi ve nereye gideceği belli değildi; ülke her yanıyla savaş tütüyordu.

  Mustafa Kemal iyi bildiği Fransızca dilini büyük saygı duyduğu Corinne hanımdan öğrendi. Bir sohbette bu güzel hanımdan şöyle söz eder;

 “ Arkadaşlar bu hanım Corinne, memleketin en zeki kadınlarından biridir. Kendisinden ve ailesinden birçok konuda esinlendim. Batılı yaşam tarzını, Fransızcayı, batı müziği zevkini bu aileden öğrendim.”

  Bu farklı insan Mustafa Kemal Sofya’da da boş durmaz Almanca öğrenir. Frau Hilda’dan Almanca öğrendiği gibi, yüksek zekâlı, bilgi ve görgülü insanlara derin saygıyı da büyük dostluğa çevirmişti. Onlar, Frau Hilda ve ailesi Sofya’dan ayrılırken onlara bir Türk halısı hediye etti. Dostlarına veda olarak yeni öğrendiği Almanca diliyle seslendi;

“VON HERZ ZU HERZE İN WEG” Yani şu demekti; KALPTEN KALBE GİDEN BİR YOL VARDIR…

  İster bu ülkede, ister başka ülkede, iyinin, güzelliğin, sanatın farklılığına adanmış insanlar arasında Mustafa Kemal’in söylediği veda sözcüğünde olduğu gibi, kalpten kalbe giden bir yol vardır…

 Güven Serin