28 Ocak 2013 Pazartesi

ŞANS,TALİH, KISMET...


Kamera, Güven   Pera Müzesi



ŞANS TALİH KISMET…

  Ülkenin büyük bir kısmı, yani bu ülkenin topraklarında yaşayan, havasını soluyup suyunu içenler, ümitlerini, hayallerini şans oyunlarına bağlamışa benziyor. Çoktandır uğramadığım Şans Oyun Büfesine, tam bir acemi şans oyuncusu gibi seslendim; “ Neler var, hangisi ne zaman çekiliyor, ben bilmiyorum.” Dememe kalmadan şans oyun büfe çalışanı, tam bir iştah içinde cevap verdi; “ Neler yok ki, Şans Topu, Sayısal Loto, On Numara” diye saymaya başladı. Neredeyse haftanın her gününe şans oyunları, onlar yoksa At Yarışları, şans, talih ve kısmet elini uzatmaya devam ediyor.

  Uzun zaman önce şans oyunlarına şans vermeyi bırakmış bir adamın, şansa ihtiyaç hissedişine boyun eğerek iki kuponda ben aldım. Kuponlara acemice bakarken ne zaman geldiğini görmediğim taksici tanıdığım yardım sever bir sesle;

  Birinci kupona, yani elinde tuttuğun on numara kâğıdına on tane rakam yazacaksın dedi. Peki diğerine ne yazacağım? Ona da altı tane sayı işaretleyeceksin. Peki, kolaymış, diyerek şansın göklerden yere inmesine ve akıldan, bilimsellikten, çalışmaktan, büyük uykudan uyanmamış güzel halkıma ve bana biraz yardım etmesini rica ile istedim. Taksici tanıdığım, bana nasıl oynanacağını göstermekle kalmayıp, hangisinin ne kadar devrettiğini, hangi oyunda bu hafta ne kadar para kazanıldığını, hangi kente çıktığını bile söyledi. Bu kadar olur dedim, kendi kendime; bu kadar usta işi takip edilir bu işler…

  Birkaç günlüğüne bende şans ve kısmetimi değiştirecek kuponlarla dolaşacağım. Hayallerim birkaç günlüğüne daha da renklenecek. Fakat hayal kurmanın büyük başarısına sahip olmama rağmen bu dünyada, yaşadığım bu büyük dalgalanmalar, büyük dengesizlikler, adaletsizlikler yaşayan bu ülkede, kendi şansımı yakalayıp büyük zenginliğe ulaşsam dahi, mutlu olamadığımın hayalinin sonuna gelmem beni rahatsız ediyor.

 Ne kadar zengin olursam olayım, zenginliğimi koruyacak kale gibi eve ve korumalara ihtiyacım olacak. Ve hayatın borçlarıyla pençeleşen bir sürü arkadaş, akraba… Onlara yardım etsem, zenginliğim bitecek ve hazıra alışmış bu güzel insanların yardım sonrası yine aynı tasla, aynı hamama döneceklerini de biliyorum. Sonra, vermesem, zenginliğimin safhasını sürsem; büyük uygarlıkları istila etmeye bekleyen büyük barbar orduların büyük gücü gibi beni de aşağı çekmek isteyen güçlerin olacağını biliyorum.

  Şans, talih ve kısmet, denemesi bedava olmasa da az parayla da bu işler yapılıyor gibi; ilk önce azar azar başlıyor ve sonra evin ekmek parası bile verildiği anlar oldukça fazlalaşıyor. Fala da inanma, falsız da kalma felsefesi güzel olmasına güzel ama asıl mesele, hak edilmemiş zenginlikler ile hak edilmemiş fakirliğimizi, çaresizliğimizi değiştirecek şey;
 ŞANS değil, insanların hakkıyla, inanarak isteyecekleri uygar ülke yaşam biçimleri olacaktır.

  İmam istediğimiz kadar, öğretmen, doktor istemeyi öğrenmek zorundayız. Açlığımızın, sefaletimizin, aldanışlarınızla gerçek sebeplerini bulmak, irdelemek ve bize düşen suçu ve günahı elimize alıp başımızın üzerinde dolaştırmak zorundayız. Ondan sonra diğer insanlara tepkiler, eleştirileri getirme özgürlüğüne, inancına ve korkusuzluğu-na sahip oluruz.

  Şans, talih ve kısmet dağıtmak devletin işi haline dönüşmüş; sanırım devletin güzel, erdemli yöneticileri de bu işin böyle olacağını biliyorlar. İnanmak isteyen insanlara, milyonlarca insanın içinden çıkacak birkaç zenginin diğer insanlara bırakılacak harika bir masal ve destan olacağını görmüş olacaklar ki, her güne bir şans oyunu seçme ve oynama imkanı yaratmışlar.

  Öyleyse ne duruyoruz; ŞANSI, KISMET ve TALİH, belki size de çıkabilir, benim gibi yapıp birkaç kupon oynayıp, hayallerinizi çantanızın, cebinizin en kıymetli yerine koyun. Sonra geriye zenginliğinizi nasıl yöneteceğiniz kalıyor. İyi niyetliyseniz, eş-dost ve akrabalar sizi bir anda başladığınız yere, yani hayallerin merkezine çekecektir. Yok, iyi bir para yöneticisiyseniz, eşten, dosttan, akrabadan kaçıp bu işin tadını çıkaracağınız birkaç yıla doğru yola çıkmanın planlarını yapın.

 Bol şanslar dostlarım, şansa muhtaçlık içinde, hazır göklere açtığımız ellerimize düşecek banknotlar için şimdiden antrenman yapın; ne olur ne olmaz, büyük heyecan, büyük bir düş kırıklığı yaşamamak adına…

 Güven Serin
      

24 Ocak 2013 Perşembe

İNSANLAR İNANMAK İSTER


Kamera; Güven Sığacık -Seferihisar

İnsanlar inanmak isterler güce; ama asıl
sorun aradaki ince çizgide; fayda ile zararın
kesiştiği yerde...

İNSANLAR İNANMAK İSTER

  İhtişamlı bir güce inanmak ister insanlar; o gücün büyük ihtişamından kendi ölümsüz güçlerini doğurduklarını sanırlar. Tarih böyle yanılgılar ile doludur. Tarih az bilinip yeterince önemsenmediği için, bilginin en bol olduğu zamanda bile çok değerli bilgilerin merdivenlerinden aşağı inmek istemez; güce, ihtişama inanmış insanlar-insancıklar…

  En güzel ekmeği ekmeğin sanatına inanmış fırıncı pişirir; en güzel unu, suyunu, tuzunu ve mayasını nasıl ve ne şekilde koyacağını bilerek. En güzel besteyi, duygularını ve sözcüklerin büyüsünü tanıyan besteci yapar ve en güzel şarkı çıkar ortaya. En güzel heykeller, resimler, en güzel düşüncenin, inancın, bakışın ve çalışmanın eserleridir.

   Bütün güzelliklere rağmen, aranan en güzel, en şaşırtan ve en faydalı gibi görünse de tarihin içindeki insan rezillikleri hiçbir insan zekası ile izah edilemez. Daha bir yüz yıl önce Birinci Dünya Savaşı, Balkan Savaşları ve İkinci Dünya Savaşının büyük ve korkunç kalıntıları, ağıtları, yazılımları, fotoğrafları ve filmleri ortadadır. Bu yüzyılın savaşları da gözümüzün önünde yaşanıyor; ama inanmışız bir kere; güce ve güçsüzlüğe inanmışız…

  Artık Yunanlı bir yönetmen olmaktan çıkmış Theo Angelopulos’un yönettiği filmlerde insanların inanmak istediği, boyun eğdiği güçlerin büyük göçleri, düşündürücü hikayeleri yaşanıyor. Her şeyden önce müziğin insan için nasıl bir gereksinme, nasıl bir beslenme olduğu, insanın bölük-pörçük ruh yapısını sağlamlaştırıp medeniyet yolculuğunda sağlam bir kalkan gibi yanı başımızda duracağı anlaşılıyor.

  Theo ustanın Zamanın Tozu filminde de iç arayışlarımızın uyarılması yapılıyor. Düşüncemizin kabalıktan sıyrılıp, felsefeye, tarihe, insana, sevgiye dönüşmesinin şırıltılarını duyuyorum. Zamanın Tozu filminin öne çıkan müzik aleti piyona oluyor. Seslenişler yine felsefenin ve mitolojinin desteğini almışa benziyor.

  “Hiçbir şey sona ermez” diyor filmin içindeki ses; “gelecek asla durmaz.” Ve bir ses daha ; “ melek haykırdı, üçüncü kanat” diye…

  Tabiatın boşluğu sevmediği tabiatı seven herkes tarafından bilinir. Biline biline tabiatla ahmakça danslar ediliyor. Sabırlı, dayanıklı olan doğa, insandan çok önce var olduğu gibi, insandan sonra da döngünün hizmetinde yaşamaya devam edecek. Öyleyse bizim alıp veremediğimiz nedir? Neden asıl gerçek olandan, asıl kaybedenden, ezilenden kaçıyoruz? Korkularımızın güç karşısında bizleri daha da erittiği ortadayken, bizler bu pis ve lanet korkuları neye besliyoruz?

  Biliyorum, insanlar inanmak ister; bu yüzden at yarışları, spor toto, büyük hayallerin kumarını oynarlar. Bu yüzden komşumuzun kaybetmesini, kızdığımız birisinin ölmesini bekleriz; çünkü bizim kendi lanetin tuttuğunu, şartların eşitlendiğini sanırız; ama gerçek öyle midir? Kalan var mıdır? Eşitliğin denk olduğunu sandığımız akıl karşıtı, kin ve nefret ve kıskançlık dolu duyguların inandığımız gerçekten uzak olduğunu bir bile bilsek; ah, bir bile bilsek…

 İnsanlar inanmak isterler masallara, mitolojiye ve destanlara. Onların büyüsü, güzelliği, kurtarıcılığı ve masumiyeti iyiyi korur, güçsüze yardım eder çünkü. İnsanlar inanmak ister daha büyüğe, daha güçlüye ama asıl inanmak zorunda oldukları kendi büyük güçleridir. Neden daha ucuza elektrik tüketemiyoruz, su içemiyoruz, seyahat edemiyoruz sorgulamasını yapmak yerine bizler içimizdeki kurtarıcıya ve büyük çelişkilerin kavgalarına, küskünlüklerine inandığımız için asıl inanmak istediğimiz büyük cennetin dünya olduğunu bir türlü göremeden ölüp gidiyoruz; ne büyük bir kayıp; ne hazin bir gerçek…

 Güven Serin


19 Ocak 2013 Cumartesi

FARKLI İNSANLAR


Kamera; Güven   Ganoslar Kamp Zamanı

Sevdiğim iki insan; iki güzellik; Latife Hanım ve Aziz Bey

FARKLI İNSANLAR

  Beş milyar yaşındaki dünyanın yedi milyar insan topluluğuyla, saatte 110 km hız yapan dünyanın büyük yolculuğu devam etmekte. Ne büyük, ne muhteşem bir şey, böyle hızlı bir dünyanın içinde ve sırlarla dolu bir evrende yol almak…

  Yolculuğun içinde, yaşam dolu bu gezegende en önemli canlı insandır. Hiçbir canlı dünyanın gidişatını, doğal yaşamı böylesine etkilememiş ve etkileme kudretinde değildir. Kaderin başkaldırıcı-lığını ve büyük zarafetin boyun eğişini, büyük insani hareketleri ve muhteşem katliamları, hepsini insanın yüksek bünyesinde görüyoruz.

  Şüphesiz tarihimiz sayılamayacak kadar güzel ruhlu, yüksek karakterli insanlarla dolu; çünkü tarihin içinde tarihler yazmış, tarihlere konu olmuş milletin evlatlarıyız biz. Bu, biz-dir işte bizi şımartan, pişkin ve suskun yapan; büyük beklentilerin küçük mesafeli, şahsi çıkarlı yaşam çalkantıları içinde büyük güzelliği her zamanki gibi şaşırıyoruz.

  Yakın tarihimizin, tanıklık ettiği, bizden öte diğer ülkelerin tarihlerine geçtiği yüksek karakterli insanlar geldi geçti bu ülkeden. Biz anmasak da, hatırlamasak da, üzerinde fazla kafa yormasak ta, onlar bu ülkenin, bugünkü yaşam hakkımızın en önemli insanlık kültürleridir. Bir oyunsa bu dünya yaşamı, onlar oyuncu ve yönetmendir…

  Hazır farktan söz etmişken şehrimizden çok öte tüm ülkenin kalbine, özgürlük ve hürriyet sevdasına isim olmuş Namık Kemal’i anmamak olmaz. Yüksek karakterinde topladığı bilgilerini, davranışlarını, düşüncelerini zamanından öte zamanlara hediye etmiş farklılığın insanıdır. Tevfik Fikret, batılı, felsefi düşüncenin Aşiyanında yüksek adaleti, büyük dengeyi düşünerek yaşadı ve öldü. Mehmet Akif Ersoy, vatan sevgisini, inancını yüreğinin her hücresinde hissede hissede yaşadı. Kazım Karabekirler, Hasan Ali Yüceller, Nazımlar, Sait Faikler, Abidin Dinolar, Cemal Süreyyalar, Orhan Kemaller hepsi farklı insanlardı; kimi dizelerinde, kimiyse hikâyelerinde farklı seslendi ve farklı anıldı, benzer, ezber sıkışmışlığın ülke gezegeninde.

  Sabahattin Ali de, İsmet İnönü de, Yaşar Kemal de, Barış Manço da, Cem Karaca da, Azra Erat da farklılığın renkli, bilgili ve büyük insan karakterini yeşerten insanlardı; kimi müziğiyle, kimi felsefesiyle…

  Bir farklı insan daha var ki, bu farkın farklılığın insanı olmak, dünyevi asaletin en büyüğüne sahip olmak demektir; kendinden öte, sevdiklerine, vatanına, milletine adanmak; insanoğlunun zayıf karakteri, büyük yanılgıları içinde tam ve ödünsüz bir düşüncenin içinde olup insanlığın kaderine etki edecek bir ulusu yoktan var etme sanatı gösteren Mustafa Kemaldir…

  Otuz üç yaşında Bulgaristan Sofya’ya Askeri Ateşe olarak atanır. 15 aylık zamanın hikayeleri oldukça büyüktür. Evet, o da bizim gibi insandır ama bizim gibi, yaşamın hem içinde, hem de dışında kalmaz; yaşamın tatlarını, öğretilerini, inceliklerini bir sanat kabul eden sanatçı titizliğinde otuz üç yaşında yarbay rütbesinde hiç boş durmaz. Her gün sekiz saat işinin başında hiç durmadan çalışır. İnsanın yüksek karakterinde yer alması gereken güzele hep ilgi duyar. Dünyevi güzelliklerin en hiç açıcılarından biriside kadınlardır; akıllı, görgülü, sanatsal birikimi olan güzel sesli kadınlar. Mustafa Kemal de ilericiliğe, yüksek erdeme ve büyük görgülere kadınlara yakın olmasının da büyük etkisiyle kavuşmuştur.

  Sofya’da Askeri Ateşe görevinde 17 yaşında bulunan Nazmiye Hanımı beğendi. Bir çay ve bir sohbet sonrası evlilik teklifi yaptı. Nazmiye, taze yüreğiyle, heyecan içinde bu durumu anneannesiyle görüştü; cevap olumsuzdu. Çünkü Mustafa Kemal bir askerdi ve nereye gideceği belli değildi; ülke her yanıyla savaş tütüyordu.

  Mustafa Kemal iyi bildiği Fransızca dilini büyük saygı duyduğu Corinne hanımdan öğrendi. Bir sohbette bu güzel hanımdan şöyle söz eder;

 “ Arkadaşlar bu hanım Corinne, memleketin en zeki kadınlarından biridir. Kendisinden ve ailesinden birçok konuda esinlendim. Batılı yaşam tarzını, Fransızcayı, batı müziği zevkini bu aileden öğrendim.”

  Bu farklı insan Mustafa Kemal Sofya’da da boş durmaz Almanca öğrenir. Frau Hilda’dan Almanca öğrendiği gibi, yüksek zekâlı, bilgi ve görgülü insanlara derin saygıyı da büyük dostluğa çevirmişti. Onlar, Frau Hilda ve ailesi Sofya’dan ayrılırken onlara bir Türk halısı hediye etti. Dostlarına veda olarak yeni öğrendiği Almanca diliyle seslendi;

“VON HERZ ZU HERZE İN WEG” Yani şu demekti; KALPTEN KALBE GİDEN BİR YOL VARDIR…

  İster bu ülkede, ister başka ülkede, iyinin, güzelliğin, sanatın farklılığına adanmış insanlar arasında Mustafa Kemal’in söylediği veda sözcüğünde olduğu gibi, kalpten kalbe giden bir yol vardır…

 Güven Serin
 

  



17 Ocak 2013 Perşembe

ULİS'İN BAKIŞI


Kamera; Tamer Kaptan   Ganos Dağları 

İnsan yükseklerde aşağıları, aşağıda ise yukarıları
merak eder; bütün telaş,görme, dokunma ve sahip
olma üzerinedir; ya dinleme...


ULİS’İN BAKIŞI

Bu dünya için, kendi edinimlerinde  kendi hayatlarından çok daha öte emeğin, düşüncenin, oluşumların içine giren insanlar vardır; o insanlar, onlara kızan, onlara taş atan, küfür edenlerin bile saygısını kazanır, öyle giderler bu dünyanın bitmeyen kargaşalarının içinden.

  Theo Angelopoulos Yunanlı yönetmende öyle insanlardan birisi; sadece birisi, iyilerinden, insanlığa, günahsız-lığa  ağırlıksızlığı adanmışlardan yani. Ulus’in Bakışı da onun yönettiği ciddi, düşündürücü bir filmdir.

  Dünyanın sinema tarafından kurtarılacağına inanmak isterim, der Teho Angelopoulos. Gerçekten de inanmak ister! Aynı inancı bende taşıyorum; inanmak istiyorum sinemanın dünyayı kurtaracağına. Sadece sinemanın mı; tiyatronun, şiirlerin, romanların, felsefenin, tarihin, sanatların…

  Sinema ciddi bir iştir. Günü kurtarmak adına yapılan binlerce film, günün büyük kargaşalarda yok olanlar gibi doğarlar ve sessizce ölürler. İnsana, hatta insandan öte insana seslenen filmler sanat yapıtlarıdır. Görselliğinin yanında işitselliği, insanın incecik ruhuna akan, süzülen insanlık pınarları-dır.

  Theo ile aramızda sınır olarak Meriç Nehri vardı. O sınırın ötesinde filmlerine can verirken, ben sınırın beri tarafında İpsala Ovasının, Meriç Nehrinin, masal dağları gibi görünen Balkanların tadını çıkarmakla, çocukluğumun haylazlığı sürmekle meşguldüm.

  “Ruh kendini kurtarmak için kendine bakmalıdır.” Sözü, filme mitolojiden, eski çağlardan da bir tat katar. Yakın tarihimizin gözyaşları, hayal kırıklıkları, iç içe geçmiş kültürlerin nasıl bir kıyıma uğradığını da anlatır sinemanın sanata, büyük bir esere dönüşmüş gücü.

  İnsana unutmak yakışır; unutmasa çıldırabilir insan. Tarihe de hatırlamak görevi verilmiştir; tarihe arkadaşlık yapan kitaplara, yönetmenlere, senaristlere, müzisyenlere hatırlamak evrenin büyük, içten bir ricası gibidir.

  Sinema bu yüzden önemlidir, içinde azap çeken ruhları da anlatır. Onları hatırlatır ki, savaşların, lanetli adaletsizliklerin, kan içiciliğin önemi anlaşılsın; anlaşılsın ki bu kadar güzelliği olan dünyaya güzel bir eser olarak gelmiş insanın insanlıktan çıktığının kanıtları da önümüze serilsin.

 Teho Angelopoulos’u 2012 yılında kaybettik. Geride bize ve bizden öteye anlatacağı, seyrettireceğini  dinleteceği ve insana yakışan düşüncenin erdemini tattıracağı filmleri kaldı. Bu filmler, bize bizi getirecek. Kulaklarımız kemanla, viyola, akordeon la, gitarla, piyano ile sarmaş dolaş olacak. Hüznü, geçmişin büyük çentiklerini en iyi keman ile viyola anlatır; sanki bütün şikayetçi ruhlar o an ayağa kalkar ve bize seslenir; bir türlü kendimize gelemeyen, hâla sınır çizmek, ülke bölmekle meşgul olan bizlere.

 Tekirdağ şehri; yani benim, bizim şehrimiz sinema salonu yönünden zengin olmasına rağmen sinema salonları çığlık atıyor. Ne okulların, ne üniversitenin sinemaya gözle görünür bir katkısı var; oysa ilericiliğin, geçmiş ile geleceğin en güzel köprüsünü bu zamanımız, şimdiki bulunduğumuz zaman kuracaktır. Ama nasıl? Susarak, korkarak, özendiremeyecek mi? Sinema salonlarımız boş olduğu gibi, sanata adanmış filmlerden çok uzaktalar; oysa altı yedi salondan bir tanesi sadece sanat yapıtlarına ayrılıp, insanlar birer birer özendirilerek, sinemanın büyük gösterisi, büyük insanlık için gerekli olduğu anlatılarak bir yol alınabilecekken ne hazindir ki böyle bir düşüncenin yoğrulmuşluğun  el uzatmasına uzak kalarak, bize ayrılan zamanı, diğer unutulmuş zamanların canlılarına ayrılan zamanlar gibi büyük bir hoşluk ve boşluk içinde geçiriyoruz.

  Ulis’in Bakışları bir Teho Angelopoulos filmidir; ümitsizliğin, savaşın, hayal kırıklıklarının içinden bile ümidin yeşereceğinin zamanına sinema ile Teho Angelopoulos ile başlayın.

  Bu filmde belki de içinizdeki diğer kendinizi çıkaracaksınız ortaya. Balkanlara düşen ateşlerin acılarıyla göğe yükselen ağıtları, Teho ustanın büyük yardımcısı büyük müzisyen Eleni Karaindrou’yu da bu filmde dinleyecek; dünyanın içinde değer dünyalara; sanki yeraltının, gökyüzünün başka dünyalarına da tanıklık edeceğiz.

  Ulis’in Bakışı filminde müziği, felsefeyi, yakın tarihimizi bulmanın yanında bakışı, yolculuğu şu sözle daha bir özümseyeceksiniz;

“Yolculuk bitmedi henüz. Keşke sana döndüm diyebilsem… Yunanistan ölüyor, yolun sonuna geldik…”, “ Ey tabiat çok yalnızsın değil mi; bende senin gibi yalnızım!”

 Duyuyorum, kemanı, viyolonseli, top seslerini, insan çığlıklarını ve ölen uygarlıkların büyük seslenişlerini duyuyorum…

 Güven Serin

 

  


16 Ocak 2013 Çarşamba

EVREN SEVGİSİZ YAŞAYAMAZ

Kamera; Güven    Kaş

Sevgi her yerde var; zorla kimseye vermek zorunda
değiliz; o zaman sevginin taklidi bizi şaşırtır...
İnanmışlık, zorlamayla, takıntılarla dans etmez; o,
büyük boşluğun ışıltılarıyla dans eder.

EVREN SEVGİSİZ YAŞAYAMAZ

  Sevgi sözcüğü çok uzaklarda kalmış ikindiler gibi, şafak vakitleri gibi uzak bir müziğin dansını hatırlatıyor bana. Gerçekten de sevgiyi tükettik mi? Hiç sanmam, çağlar arasın geçişlerin, her toplumsal manevranın kendine has zorlukları, unutkanlıkları ve uyuşuk miskin zamanları var; şimdi de öyle bir zamanın en bonkör zamanlarındayız; sadece bu…

  Sevgi sadece insana mahsus sanılırsa en büyük aldanışın da taraftarı oluruz. Sevgi çevremizdeki hayvanların kuyruklarında, kulaklarında ve gözlerindedir aynı zamanda. Sevgi toprağa diktiğimiz küçücük bir tohumun muhteşem başarısı olan döngü-dedir  kuru, siyah ve çirkin bir tohumun; yeşil, kırmızı, pembe, sarı; kısacası renkten renge, kokudan kokuya geçmesin dedir.

  Sokağımıza çoktandır yaşayan küçük beyaz köpek; yani diğer bir ifade ile biz sokak yaşayanlarının verdiği ismiyle; Pamuk, sadece insanda var olduğunu sandığımız sevginin, sevecenliğin içgüdüsel gösterisini yapıyor bizlere. Köpek, kedi, keçi, tavşan, güvercin besleme-yeli çok oldu. Onların davranışlarını sevgilerini üzerime çekmeyeli, onların bir yudum ekmek, bir yudum su ve biraz okşanma karşılığında yaptıkları o muhteşem sunumları yaşamayalı neredeyse çeyrek asır oldu ve geçti.

  Yakın bir zaman önce her gün yanından geçtiğim sadece selam verdiğim sokağımızın köpeği olan Pamuğa biraz tavuk kemiği ikram ettim. Biraz temkinli davrandı beyaz küçük köpek; çünkü her zaman selam veren bu ciddi adam, bu sefer tam da ağzına layık tavuk kemiği sunuyordu, olacak iş mi bu, der gibi oldu. Sonunda kemikleri yanına bırakırken, biraz hayvan temkinliliğiyle üç dört metre öte gitti. İzleyen günlerde her gün selamıma kuyruk ile “merhaba, günaydın” diyen Pamuk, artık kulaklarıyla da, gözleriyle de “merhaba, günaydın” demeye başladı; bir yudum kemiğin bir kucak sevgi karşılığıdır bu sunum; aynı zamanda evrenin de içinde barındırdığı sevginin en hakiki gerçeğidir…

  Pamuk ile aramda geçen diyalog ve sevgi alışverişinden sonra, beslemediğim yılların köpek, kedi ve diğer canlıları adına sevgisizliğin derin acısını hissettim. Beslemediğim, büyütemediğimiz güllerin, yaseminlerin, zambakların, karanfillerin, sümbüllerin sevgisizliğin yarattığı büyük boşluktan ürkerek titredi bedenim.

  Meğerse büyümenin haylazlığı içinde, çocukça yaşadığımızı sandığımız zamanlarda bile en güzel yıllarımızı nasılda tüketip, buzdolabına kaldırılan yiyecekler hanesine koyup ta bir türlü yiyemediğimiz zamanlara sakladığımızı farkına vardım; sevgi için, sevgiyi üretmek ve onu yaymak için hiçbir şarta ihtiyacımız olmadığı ortada; güneş her sabah doğuyor; bütün zamanların, boşlukların, karanlıkların, çirkinliklerin, soğukların dönüşümü aşkına… Ya bizler; insanca uydurduğumuz, insanca sıraladığımız gülünç edinimler için bir ömrü nasıl da yaşlandırıp, hırpalıyoruz; nasıl…

  Evren sevgisiz yaşayamaz, evrenin derinliklerinden ve genişlemesinden üretilen bir enerji demetleri milyonlarca,  milyarlaca büyük boşluğa dağılıyor; gözle görmediğimiz, elle dokunmadığımızı zannettiğimiz nice ışıklar büyük bir gösteri içinde canlı rastladıkları ilk gezegene, o gezegende büyümekle, yeşermek-le meşgul olan bütün canlılara o muhteşem gücü, canlıların gülümseyen, saran, sarmalayan sevgiyi akıtıyorlar.

 İstanbul Dünya Ticaret Merkezinde konuk olduğum önemli bir mertebenin duruşuna sahip olan insanda da bunu gördüm; gücünü, konumunu, yaptığı işin dışına taşımamış, otuz dört yılın hakkını büyük bir çalışkanlıkla, vefa örneğiyle göstermiş insanın büyük lütufları, beni bir kez daha düşündürdü; bu kadar gurur, bu kadar utanmazlık, bu kadar korku var ve çoğalmışken; bu mütevazı insanlar hâla varsa, kaybolmamışsa; belli ki evren sevgisiz yaşayamıyor… Bu insanlar aynı zamanda bir kara, çirkin tohumun nasıl renkten renge, kokudan kokuya girmenin de anlatımını yapıyor bizlere.

  Yine çok taze bir günün yakın martı çığlıkları içinde İstanbul Karaköy’de bulunan Kadıköy iskelesi yakınındaki Mado  pastahanesinde çayımı yudumlarken, bir erkek ile bir kadının buluşmasını gözledim; erkek, üşümüşlüğün farkında bile değildi; heyecanı beden motorlarını çoktan çalıştırmış sımsıcak bir sevgi ile Barış Manço vapurundan inen kadına adeta koşarak ilerliyordu. Kadın da öyle; gülümsemesi sadece yüzün şekil değiştirmesiyle gerçekleşmiyordu; evrenin derinliklerinden dağılmış ışık demetçikleri, kadının ruhuyla daha da inceltilmiş, daha bir insan kılığına ve insan gözüyle görülecek bir sevgi ışımasına dönüşmüştü; anladım ki,

EVREN SEVGİSİZ YAŞAYAMAZ…  

 Güven Serin
  



15 Ocak 2013 Salı

ŞEYTANIN BACAĞINI KIRDIM

Kamera; Güven  Salvador Dali

Eğilmek güzeldir insanı önünde, eğer insan
felsefenin, sanatın sularında yıkandıysa.

ŞEYTANIN BACAĞINI KIRDIM

  Güzel bir sözdür şeytanın bacağını kırmak. Bir taşla iki kuş vurmak gibi; hem şansımızı devam ettirmek, hem de şeytana, bize musallat olan iblise “bacak kırma” cezası vermek pek de keyif vericidir.

  İşlerimiz ters gidip, aksi bir şey olsa “kör şeytan” gelir aklımıza ve lanetle onu anar ve hatırlarız. En karanlık köşelere, mağaralara bile saklanmış olsa, insanın hatırlatması ve çağrısı ile çıkar dinleneceği huzur dolu bilgiçlik ve bilgelik kokan köşesinden. Nedense bütün lanetli hatırlayışlarımızda ve çağırışımızda şeytan gülümseyerek yaklaşır bize; bizim ucuz kaçamak mazeretlerim ize  biz olmayışımıza güler de göremeyiz, kendi öfkemizi gördüğümüz kadar.

  Uzun zamandır, çocukluğumdan bu yana düşünüyorum; bu şeytan, bu iblisin hiç işi-gücü yok da hep bizi, biz düşünen, düşündüren ve düşünmeyen insanları, insancıkları bulur diye… Ve yine düşünürüm; bütün dünyaya dağıldığını sandığımız ve her an her yerde var olarak kabul eylediğimiz bu iblis, sevginin, sanatın, felsefenin karşısında hiçbir şey yapmadığı gibi bunlara da hayrandır. Nasıl oluyor bu? Bizim iblis tiyatrolara, sinemaya, sevgiye, sevgililere bayılıyor da, savaşları, kargaşayı, hilebazlık hep ona aitmiş gibi etrafa saçıyoruz; nasıl bir insan haykırışı, insan YANLIŞIDIR bu!

  Yaklaşık dört aydır aksayan sabah yürüyüşler-ime yeniden başladım. Sabah uykusunun bal kokan çekiciliğine kanmadığım gibi, iblisin şair kılığına girip sabah uykusundan uyanmamam için şiirler söylediğine de aldırmadım. Şeytan sabah uykumun muhteşem çekiciliğinde şu şiiri fısıldıyordu derinlere açık kulaklarıma;

  Erken kalkmak için erken yatmalı/ İnsan denen canlının besine ihtiyacı olduğu gibi, uykuya da ihtiyacı vardır, ey akıllı insan/ Miskinliği bana söyleyip seslendireceğine, miskinliğin kaynağı olan seni besle ve geri çağır; tazeliğin sabahını çağırır gibi, duy geceden sabaha süzülen ve geceyi karşılayan her türlü sesin sessizliğini; duy ve kendi yaşamının, yaşlanmanın korkusunu, garipliğini anlayamamak yerine, yaşamın güzel sanatına, serüvenine bir çocuk gibi kapıl ve ak; git akıntıların temiz yataklarında.

  Alman şairi ve yazarı Goethe aklı mıdır diye düşünüyorum. Alman şairin şeytanı, yani o meşhur Mefisto bize bir şeyler mi anlatmak istiyor;

“Zamanı iyi kullanmalı. O, hızla geçer. Fakat düzenlilik size vakit kazanmayı öğretir dostum, size öneririm, öncelikle mantık dersleri alınız. Bu ders aklınızı eğitir. Hani bir İspanyol çizmesine sokulmuş gibi, düşünme yolunda adımlarını sağlamca atar, oraya buraya saparak yanlışa düşmez, sonra yemek-içmek gibi uzun zamandır bildiğiniz ve kendiliğinden yaptığınız şeylerde bile bir, iki üç diye saymaya gerek olduğunu size öğretirler.

  Sonra, her şeyden önce metafizikle başlamalısın. Onda, insan beyninin almadığı şeyleri, akıllıca kavramayı öğrenirsin! Aklın alsın almasın, her şey için gösterişli deyim bulmaya çalışacaksın.

  Sizi hatalı yola yöneltmek istemem. Bu bilime gelince, ondan hatalı yola gitmekten korunmak güçtür. İçinde ne kadar gizli zehir vardır ki, şifa gibi görünür. En iyisi bunda da hocanın sözüne uymaktır. Yani sözcüklere bağlanıp, böylece güvenli kapılardan inancın mabedine girersin.”

  Bu şeytan, bu iblis sözü ve sazı bir eline aldı mı günlerce konuşur efendim. Ama kabahatin büyüğü bizde; onu uykusundan uyandırıp, derin mağaralarından çağıran bizleriz. Onu derin uykusundan büyük huzurlu dinlencesinden çekip bugüne davet etmesek, şeytan yani meşhur iblis her şeye karışıp bize akıl vermeye kalkar mı hiç?

  En hazini de Geothe’nin şeytanı Mefisto akıl ile akla seslenirken, bizim içimizde büyüttüğümüz şeytan ise bizim aklımızı çeliyor; çelinen akıllar akıl mıdır ki kırdıkça kırası, öldürdükçe öldüresi, dolandırdıkça dolandırası geliyor bu aklın yüksek kurnaz bedenleri.
 Güven Serin


14 Ocak 2013 Pazartesi

AENEİS'İ YAKIN


Kamera; Güven      Erdek

Gün güneşli,gün sımsıcak, ya insanların ruhları? 

AENEİS’İ YAKIN

  Latin şair Vergilius bu çağrıyı yaptığında zaman M.Ö’19’u gösteriyordu. Sözcüklerin düşünceye, iradeye, akla yaptığı büyük katkının büyük eseri Vergilius’dan Hermann Brooch’a ve ondan da Ahmet Cemal, ondan da bizlere süzüldü. Süzülen şeyler güzeldir, sarhoşluğu, nezaketi barbar ve yakıcı değil, tam tersine sanata yakın, değişime, harekete öncülük ederler. Bu yapıtın karşısında titrerken, varken yokluğa, büyük içliğin ve taş kesilmişliğin farkına varmamak mümkün değil.

  Zaman dediğimiz bu zaman, insan dediğimiz insanın birbirine yüklediği her şeyi; coşkuyu, kederi, ümidi, yılgınlığı bir taş sessizliğinde ve kendini zorlayan, evrenin içinde küçük ve görünmez olan canlının uzay boşluğundaki çaresizliği ve çareleri, terazinin dengeli ve dengesiz hali, insanın yok veya var oluşu, kabul veya ret edişimiz, nefret veya sevgi taraftarlığımız, hareket veya durgunluk sızıları içinde dinledim.

  Hermann Broch’un kaleme aldığı büyük eseri Ahmet Cemal neredeyse kendine saklamış bir kırk yılın mücadelesi, içselleşmesi, yeterliliği ve o büyük sesin “hadi çevir artık” demesiyle gün yüzüne çıkan bir hazine gibi bizim dilimize de bu yıl Ekim ayı içerisinde çevrildi. Ahmet Cemal çevirisini yaptığı Vergilius’un Ölümü kitabında anlatılan Vergilius gibi son saatlerinde büyük bir başkaldırı, dönüşümün sözcüsü, evren içindeki farklılığın devamı gibi bu çeviriyi yaptı ve o huzuru, Vergilius’u bulmanın, anlamanın, hissetmenin ve anlatmanın büyük huzuruna kavuştu.

  Meraktan, düşünceden, devinimden birçok insan korkar; çünkü alışkanlıkları, rahatımızı bozacak, bizi riske atacak, canımızı yakacak kavuşumlar yerine alıştığımız, risklerini azalttığımız yaşamların sefasını, büyük durgunluğunu ve büyük tükenişini sürmek çok daha kolay gelir bize.   

 Bu muhteşem eseri dilimize kazandıran Ahmet Cemal’e minnettarım. Dönüşüme adanmış her canlı gibi büyük sancı çekenler, büyük iç huzura da kavuşurlar ve bu büyük enerjinin onurunu da büyüklüğe ulaşmış insanlara armağan ederler. Ahmet Cemal de bu büyük çeviriyi önemli bir isim, bir cumhuriyet aydını olan insana Azra Erhat’a armağan etti. Onun anısına küçük bir yazı yazdı eserin ilk yaprağının sol köşesine;

Mustafa Kemal Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminde Türk aydınlanmasına ve ülkemiz antikçağ kültürünün, Anadolu kültür tarihinin doğal bir parçası olarak benimsenmesine, başta Halikarnas Balıkçısı ve Sabahattin Eyüboğlu olmak üzere, dava arkadaşları ile birlikte unutulmaz katkılarda bulunan düşünür, yazar AZRA ERHAT’ın anısına saygıyla.

  2030 yıl önce fısıltı ile evrene yayılan ses, tekrar fısıltı ile evrenden dünyaya indi ve şöyle dedi;

 “ AENEİS’İ YAKIN!”

  Aeneis Latin şairi Vergilius’un büyük destanı, insanlık sınırlarını zorlayan düşünce cenneti ve sözcük okyanusudur.

  Fısıltılar birbirine karıştı, hangisi hangi şairin, hangi yazarın belli olmadan ama onların derin düşüncelerinden doğal insan ağzıyla sahibi konuşmasına ruhun ayrılış törenine başlamış bildik insan ağzıyla seslendiler;
 “ Vergilius bugüne kadar neyi yazdıysa ve neyi şiirleştirdiyse hepsinin yakılmasını buyuruyordu, ah, evet bütün yazıları yakılmalıydı, hepsi ve bu arada Aeneis de yakılmalıydı; buydu Vergilius’un duyulmazlıkta doyduğu. Vergilius’u kuşatan belirlenmezlik içerisinde emir, zorlayıcı olarak söze geri dönülmesini işlemekteydi; suskunluğun duvarları hâlâ Vergilius’un etrafındaydı, fakat artık birer tehdit değildiler, ah, evet dehşet hâlâ birbirinin içlerine dönüktüler, fakat Vergilius, kulak kabartışı sonucu onların nasıl çözüldüklerini ve birbirine bağlandıklarını hissedebiliyordu.”

  Vergilius kendi elleriyle yazdığı destanını, bütün şiirlerini yakmak istemiş, yakılması için seslenmiş, çünkü insanlığın adaleti kargaşalardan arınmamış ve bunca seslenişin bir kıymet bulmayışı ömrünü adadığı eserlerinin yakılması isteğini doldurmuştur. Ya bugün, bugün nasıl? Bunca yazılmaya, çizilmeye, uyarılmaya ve büyük insanlık dramlarının seyrini izlemeye bıktık mı? Gerçekten, yüreğimizle adalet, yüreğimizle doğruluk isteyip, yüreğimizden sevgi ürete biliyor muyuz acaba?

 Güven Serin







8 Ocak 2013 Salı

KOLAY BULUNAN KOLAY HARCANIR

Kamera; Güven     Bergama
Muhteşem bir kalıntı; sanki gökyüzünden indirilmiş iki kartal,
insanlığı, korumak için zamanın bütün yok edicilerine karşı
direniyorlar; Hâlâ onarılmamış olması ne hacı...



KOLAY BULUNAN KOLAY HARCANIR

  Tabiatın ve aklın, insanca yaşamanın vazgeçilmezidir emek harcayarak kazanmak. Emeksiz, erdemsiz ve adaletsiz her türlü kazanım ağır çok ağır bedeller ödettirir lükse aç, şöhrete susamış insancıklara.

  Cumhuriyeti çok kolay kazandığımızı sanıyoruz. Yılların İmparatorluk baskıları, yok sayılmaları, yüzyılların göçleri, hor görülmeleri bizi bizden, bizi insanlığımızdan koparıp atmış da haberimizi bile yok.

  Şimdi size içim sızlayarak bir masalı değil de bir gerçeği, tam 95 yıl önce yaşanmış bir gerçeği hatırlatsam; İstanbul’un bizden gittiğini, ülkemizin çoktan paylaşıldığını söylesem kaç kişi anlar ve inanır. Doksan beş yıl önce İstanbul şehrinde yedi ülke bayrağı sallanıyordu. Çalınan marşlar bize ait olmaktan çıkmış, Türk Bayrağı paçavra muamelesi görüp, postal silmek için kullanıyorlardı. Durumu biraz iyi olanların tamamı malı-mülkü satıp İsviçre pasaportu alıp, ülke sandıkları ama elden çıkmış ülkeden kaçmanın yolları aranıyordu.

  Bu ülke, bu Cumhuriyet ne kadar kolay kazanıldı ki doksan yıl sonra, onu hırpalamanın büyük keyfini, onu kuranlarla uğraşmanın korkunç zavallılığını yapmaktan geri duymuyoruz. Niçin? Hepsi gelişme adı altında, özgürleşme, demokratikleşme adı altında yapılıyor; güya… Gazeteciler, yazarlar, çizerler ve askerler DEMOKRASİ için neredeyse ölüm hapsine atıldılar. Daha yargılanmadan suçlu ilan edilmenin güzel zevklerini tattırdılar vatan sevgisi kalmamış gaddar ruhlu iblislere.

  Tekirdağ'ın yolları, kaldırımları eğri büğrü! Asılan tabelaların, klimaların ne zaman düşeceği belli değil. Kimisi kırk yıl önce takılmış. Apartmanların birçoğunun badana, boyası yapılmamış; derisi olmayan insan gibi öylesine korkunç bir ibretlik heykeli gibi duruyorlar.

  Marmara denizi ölüm-kalım savaşı veriyor. Trakya'nın dereleri rüşvetin, vurdumduymazlığın bedelini çoktan ödedi; artık su değil zehir taşıyorlar. Çünkü hepsi çok kolay kazanıldı; burada yaşayan Ermenileri, Yahudileri, Rumları yok sayıp, vatandaş saymayıp korkutup kaçırmanın büyük laneti çökmüş gibi zengin ovalarımız, ormanlarımız, vadilerimiz, ırmaklarımız ve derelerimiz çöle, zehir çöplüğüne dönüşüyor.

  Sadece miras yedi gibi yaşamanın sersem çöküşü elbet yakamıza yapışacak. İstediğimiz kadar uzatmaları oynayalım; borcu borçla ödemeye, kredi almanın yüksek atlamalarına kucak açalım; dönülmez bir döngünün büyük ikramiyesi olan çöküş, ağır bataklık kokuları kaçınılmaz bir şekilde bedenimizden öte ruhumuza bile yapışacaktır.

  Ülkeyi yönetenlerin tek derdi,  Cumhuriyeti kuranları, yüceltenleri yargılayıp kamu önünde küçük düşürmekten öte geçemiyorsa, tarihi gerçek verilerle erdemli bir şekilde değerlendiremiyorsak doksan beş yıl önceki büyük çöküşü hatırlamanızı öneririm. Kilise çanlarının ve yok saydığımız Yahudilerin, Ermenilerin semirerek keyif çattığı, çalım sattığı İstanbul bizim olmaktan çıkmış, ezanlar bile soluk benizli insanların yürüyüşü gibi halsiz, heyecansız ses veriyorlardı.

  İki üç ay içinde kapanan bir sürü esnaf kepenk açıyor. Anlı şanlı açılış törenleri yapanlar da var. Bir bakıyorsunuz ki üç ay sonra o esnaf kapatmış. Yani yerinde yeller esiyor. Çünkü zengin olma hayali, iş kurma hayali çok kolay kazanılıyor ve kolayca yokluklar kervanına katılıyor.
  Televizyonlarda başlayan dizilerin sayısı belli bile değil. Onlara göre iyi reklâm alırsa, yani çok çok paralar kazandırırsa tutmuş demektir. Ya tutmadıysa, tıpkı yeni açılan dükkânlar gibi, daha bir ay dolmadan bütün kadro dağıtılıyor. Ölmez, sağ kalırsak görüşürüz, denip yeni para ve kolaycılık rüzgârları aranıyor.

  Sevgili değiştiren değiştirene… Âşık olan olana… Ama bir de bakmışsın ki, sevgililerinin adlarını karıştırıyorlar. Kime âşık olduğunu unutuyorlar. Çünkü çok kolay bulunmuş; ne haber, nasılsın? Çıkalım mı güzelim. Çok güzelsin, fıstıksın, şekersin, bir içim su gibisin derken, harcana harcana ilerliyoruz medeniyetin tek dişi kalmış güzel topraklarında.

 Bu ülkeyi kolay bulduk çok kolay harcamak istediğimiz ortada. Şehirlerimizi de çok kolay bulduk. Şehirleri yöneten koltukları, sandalyeleri de; bir bakmışsın ki Ankara bizi uygun görmüş, şans yaver gitmiş; oldu mu sana başkan, meclis üyesi… Ne çalımından geçilir, ne de ciddi adam duruşlu pozlarından…

 Kolay bulup kolay harcıyoruz. Kolay doğup kolay yaşadığımız sandığımız gibi; hayat ne kolay, harcama ne kolay; eşi, dostu, sevgiliyi, sırdaşı, tarihi, taşı, toprağı harcamak ne kolay! Acaba biz onları harcarken onlar da bizi harcamanın soylu düşlerini kuruyor olmasınlar?

   Güven Serin

27 Aralık 2012 Perşembe

GÜZEL ŞEYLER

Kamera; Güven      Antalya 

Çitlembik ağacı ve yanı başında her daim duran
bir heykel güzel şeylerdir; biri tabiat ile var olmuşken,
diğeri hoyrat bilinen insanın nazik elleriyle doğmuştur.
Onları seyretmek güzeldir; bakarken, çitlembik 
ağacına, Akdeniz'e, Tahtalı, Olimpos dağlarına...
Gece başlar Antalya da yaseminler kokmaya,
gündüzün büyük kargaşası ve koşuları
bitmiş gecenin büyük aşk iksirleri dağılmaya
başlar; yeryüzüne ve öteye...

GÜZEL ŞEYLER

  Güzellik soyut bir kavram gibi görünse de faydaya, iç huzura dönükse tadına doyum olmaz… Yüzyıllar öncesinin filozofu güzeli hakikatte arıyor ve bugünün insanına fısıldıyor;

Ve yine biliyordu ki, her türlü sanatçılığın görevi, yani kendini bilme yoluyla hakikati bulma ve dışlaştırma görevi, böyle bir hakikate odaklanmaktaydı  sanatçıya bu görev verilmişti ki, ruh, Ben ile evren arasındaki o büyük dengenin bilincinde olarak, kendini evrende yeniden bulabilsin, Ben’e kendini bilme yoluyla eklenmiş olan, evrende, dünyada, dahası bütün bir insanlık bağlamında varlıksal bir zenginleşme niteliğiyle bilinç düzeyinde yeniden algılasın.”

  Görünen o ki dostlarım, “güzel” diyeceğim şeylerin sayısı oldukça fazla; evrenin sonsuzluğu gibi fazla ama sıkıştığımız yerde, bize zorla benimsetilen, taklit ve zoraki yaşam tarzları, uyuşuk ve kör bir dünya yaşamı sürmemize neden oluyor. Bu fikrimi hakiki bir örnekle anlatmak isterim;

  “ 2007’nin sabahında, bir kemancı Washington şehrinin metrosunda bir konser verdi. Daha ziyade bir mahalle delikanlısını andıran müzisyen bir çöp kutusunun hemen yanında, duvara dayanmış bir halde, üççeyrek saat boyunca Schubert ve diğer klasik bestecilerin eserlerini çaldı. Müzisyenin yanından bin yüz kişi hiç durmadan koşar adım geçti. Yedi kişi bir andan biraz daha uzun süre durdu. Kimse alkışlamadı. Durup bakmak isteyen çocuklar oldu ama anneleri tarafından sürüklenerek getirildiler. Onun Joshua Bell; dünyanın en çok aranan ve beğenilen virtüözlerinden biri olduğunu kimse bilmiyordu. Bu konseri Washington Post gazetesi organize etmiş ve konser onların şu soruyu sorma biçimleriydi; Güzellik için vaktiniz var mı?”

  Aynı soruyu sizin sesiniz ile ben kendime soruyorum; Güzellik için vaktin var mı? Hayatı sırada bekleyen kâbuslara mı teslim etmek istersin; yoksa sonsuz evrenin yaşam dolu köşesinde diğer yaşamları keşfederek sonsuz bir iç huzur ile kâbuslara el sallamayı mı düşünürsün?

 Elbette cevabım, haylaz bedenimin çocuk ruhunda saklanmamış oldukça açık bir şekilde ortadadır; yani, sorun ve problem diye sıraladığımız ve altından bir türlü kalkamadığımız yüklerin hamalı olmak yerine, tabiattan, canlılardan, güzelliklerden kopmamış en değerli eşyası bir kaval olan, on kuzunun ve bir köpeğin çobanı olmayı tercih ederim; bu düşüncenin ana felsefesi ile yürüdüm patikalarda, köy yollarında, kasaba kaldırımlarında ve şehir sandığım kentlerde…

  Aynı soruyu sizleri, siz soylu ve rahatına düşkün dostlarımı rahatsız etmeme adına sormayacağım; ama sadece ve sadece bu konuda hakikate biraz daha yakın durup düşünmenizi isteyeceğim; güzel şeyler için vaktiniz var mı, diye düşünmeniz, ağır yükler, saniyelik eğlenceler ile sürekli zikzaklar çizen ve bir türlü bir kahve fincanını doldurmayan yaşam sanatımız, hiç olmazsa bundan sonra, etrafından, yakınında, üstünden geçtiğimiz yüzlerce, binlerce güzelliği fark edip, güzele hakiki nefesimiz ve samimi ruhumuz ile fark eden gözlerle bakarak, yaşamın yüklerini ağır ağır eritiriz…

Güzellik deyince erkeklerin gözünde ilk akla kadının geldiğini saklamama gerek bile yok. Ve kadına düşkünlüğümüzün kösnül bir hayvan ruhu ile aynı seviyede olduğunu da bilmeyen yoktur. Ama arızası olmayan gerçek manada hastalanmamış hücrelere sahip olan her beden, öğrenmenin, sanatın, müziğin, felsefenin yardımı ile o güzel kaba bedenini sürekli zımpara yaparak cilalar ve bu kösnül kaba görüntüsü nazik, şefkatli bir insan kılığına dönüşür. Güzelliğin ilk akla gelen düşüncelerinden birisi de zenginliktir; yani büyük paralara sahip olarak büyük güçlerin yanı başımızda olacağını düşleriz; krallar, padişahlar, beyler gibi… Büyük güçlerin büyük entrikalara kurban gittiğini büyük bir zevkle hatırlatırım; büyüklüğün o korkutucu gücünü yenmek de ayrı bir sanattır…

  Şimdi yaşadığımız yerde düşlediğimiz büyük güzellikleri, büyük güçleri nazikçe bir kenara bırakıp kendi vaktimizi kendi yakınımızdaki güzelliklere ayırma zamanıdır. Bu güzellik her gün yanından geçtiğimiz bir yaşlı ağaç, şirin bir fidan, bir çiçek de olabilir, güne büyük bir telaşla başlayan zıp zıp hoplayan serçe, kurnaz ve kibirli uçan karga, fırsatçı ve şamatacı martı da olabilir. Bizim selamımıza alışık bir sokak köpeği veya günaydın dememizi bekleyen köşede duran simitçi de olabilir.
 
Çok dikkatle baktığımız zaman her insanın gülüşünde bile ayrı güzellikler yüze yansır; ön yargılardan sıyrılmaya, büyük ve soylu telaşlarımızı bir kenara bırakmaya başlayınca, derin korkuların hatırlatıcı ölümleri bir anlık düşünüp, sahte korkularla sükût etmek yerine, güzelliklere hakiki ve samimi sesimiz, gözlerimiz ile bakıp o güzel ellerimizle dokunmanın güzelliğine erişmek çok zor bir şey değil dostlarım…

  1929’Da Sofya’da doğmuş şair Liyana Stefanova da güzellik adına şöyle sesleniyor biz güzel insanlara;

NE GÜZELDİR SABAH RANDEVULARI

Ne güzeldir sabah randevuları
Şafağın soğuğundan ürpererek
Yangın rengi yaprak dökümünün ortasında
Korlu iki el beklemek
Sözcüklerin ilk kez kullanılması, soyuluşum
Susuz bakışlarınca
Tutuşması üzerinde yattığımız yaprakların, biz
Oradan ayrılınca.
Ne güzeldir o gizemli dakikalar, yüzlerimizde
Yansıyan ilk ışık,
Biz yürürken gözlerden uzak-tamamen özgür
Ve birbirine âşık!

 Güven Serin
 










26 Aralık 2012 Çarşamba

BİR İŞE YARAMAK

Saint Joseph Lisesi - İstanbul
Selçuk öğretmen bir işe adandığı için var; sanata,
sanatı içinde, iç kıvrımlarında taşıyan muhteşem
yolculuğun her an yaratacağı güzel ve faydalı
şeylerin sürprizi için var...

BİR İŞE YARAMAK

  Bir işe yaramak, yani bir faydaya dönüşmek, dönüşüm zincirinin halkalarından bir parça olmak nasıl bir şeydir acaba? Sanırım, bu düşünceye işini çok seven bir marangoz, demirci, duvar ustası, mimar, mühendis heyecan içinde cevap verecek;

 “ iş bitiminde harcanan emeğin karşısında beğenilen bir şeyin ortaya çıkması ve o şeyin bizden sonra da kalacak olmasıdır.” Açıklamalarını duymak mümkündür.

 Bir işe yaramanın ve o işten tat almanın biricik cevabı sevgi dir diye düşünmeden edemiyorum. Doğada bulunan taşların durdukları yerde hiçbir faydası yok, hiçbir anlam ifade etmezlerken, kalelere, şatolara, saraylara, hanlara, camilere, kiliselere, havralara, evlere dönüşünce iş değişir. Mimarın, çalışan işçilerin ve o işi yaptıran insanın büyük coşkusunu görmemek olmaz. Ama asıl coşku, o işin içinde bizzat çalışanlar; taş taş üstüne koyanlardır.

  Bir geminin kaptanı, bir eserin mimarı, ressamı, şairi, yazarı önemlidir ama asıl önemli olan büyük ve sessiz kitle; işçiler, okuyucular, bıkmadan, yılmadan içsel bir coşku ile takip edenler.

 Çocukluğu geniş bahçelerde, nine ve dede yakınlarında ve aynı dünyayı paylaştığımız hayvanlar arasında geçen insanların dünyası oldukça zengindir. Bu dünya geniş ve derindir de aynı zamanda. Bütün zorluklara rağmen yüzlerindeki tebessüm, hayata karşı sürdürülen ümitler hiçbir zaman kaybolmaz.

  Geniş bahçelerin erik ağaçları, dut, ağlat, erguvan, akasya ağaçları olur. Her birinin rengi, meyvesi ve çiçeği farklıdır. Ve o ağaçların döngü içinde işe yarayan hallerini görerek büyür çocuklar. Salkım ağacının beyaz çiçeklerinin arılarla, böceklerle sarmaş-dolaş oluşunu, yapraklarının serçeler için ne güzel bir gölgelik, dinlenme yeri olduğunu da izlerler. Erguvanların aşka davet eden eflatun bakışları, güllerin kırmızı ile pembe, beyaz ile sarılık arasında yarışları, bahçesi olan çocuğun izlediği işe yarama töreni içinde yer alırlar.

  Güllerin, zambakların, sümbüllerin, erguvanların açış törenleri sıra sıradır. Hiçbirisi işe yararlılığı pazarlığa tabi tutmadan evrenin derinlerinden gelen ışığı ve nemi duyumsayarak varlıklarını zahmetsizce çıkarırlar ortaya.

  Dutların, dut ağaçlarının meyvesi yaz gününün vazgeçilmezleri arasındadır. Dalında duran dutları yemek, kuşlarla aynı sofraya oturmak gibidir. Utangaç sığırcık kuşlarının en sevdiği meyvelerdendir dutlar. Ördekler de yere düşen dutları hatırı sayılır bir telaş içinde paylaşırlar. Sizin anlayacağınız doğanın muhteşem sürecinde işe yaramayan hiçbir canlı, bitki, ağaç, çiçek yoktur.

 Akasyaların büyümesini izlemek oldukça heyecan vericidir. Çok hızlı büyür genç körpe dalları. Yeşil ile beyaz renk aksayanın ana rengidir. Birisi yaprağını, diğeri çiçeğini temsil eder. Dut ağaçlarının meyvesi kadar gölgesi de güzeldir, koyudur, dinlendiricidir. Hele bir de bahar şenlikleri bedene düşmüşse, mahalle gençleri bir araya gelmişlerse, salıncaklar kurulup dut ağacının güçlü dallarına sarılan iple, yer çekimine meydan okuyan, rüzgâr ile sevişen bir canlı ayrıcalığına erişirsiniz.

  Bilge filozof Vergilius ölümünden on sekiz saat önce bütün hayatını sorgulamış. Hayatın içinde sanatın neleri değiştirdiğini, bunca yazmanın, bunca nasihatin ne işe yarayacağını merak etmiş.

  Ahmet Cemal ise neredeyse hayatının yarısını, kırk yılını Vergilius’un Ölümü adlı eseri çevirmek için beklemiş. Bir türlü hazır olamamış kırk yıllık yaşam töreninde. Kendini yeterli görmemiş bu büyük eseri çevirmek için. Ama en sonunda 2012 yılında hayatının en büyük işe yararlılığını gerçekleştirdi; Hermann Broch’un büyük eseri Vergilius’un Ölümünü Türkçeye kazandırdı.

  Ahmet Cemal yaşam içinde mutlu ve mutsuzluk törenlerini iyi bilen, iyi izleyen ve onlara dokunmuş bir yazardır. Belki onlarca hüzün töreni, yüzlerce mutluluk taşıyor bedeninde. Hepsi faydaya dönük, işe yararlılık içinde. Ama öyle anlar vardır ki yaptığınız iş, işe yarayacağına inanmanız bilinen coşkuyu, tatmini aşar ve evrenin uçsuz bucaksız genişleme töreni içinde ses verir. Ahmet Cemal böyle bir seslenişi kitabını yayınlamadan dört ay önce yaptı;

2011 yılında çevirmenlik uğraşım tam kırk yılını doldurdu. Ama bir eser var ki, onun çevirisi bu kırk yıllık geçmişin otuz sekiz yılı boyunca bana hep eşlik etti. Beni hiç bırakmadı. Ben de onu hiç bırakmadım.

  Tam otuz sekiz yıl önce okur okumaz çevirmeye karar verdiğim, kafamda tuhaf ve iddialı bir karar da oluşmuştu: Günün birinde, ancak bu kitabı çevirmeyi başarırsam kendime ‘çevirmen’ diyecektim. Onca yıl yaptığım öteki çevirileri küçümsemiyorum. Ama başka hiçbir çeviride böyle bir dil serüveni yaşamayacağımı sanki daha en baştan anladım.”

  İnsanın içindeki milyarlık hücreleri işe yaradığına ve yarayacağına karar vermişse, dünyanın bütün yaşanacak olayları, şahitliklerimiz, büyük sevinç ve hüzünlerimiz İŞE YARAYACAK demektir.

 Güven Serin

  



24 Aralık 2012 Pazartesi

HAYATA DAİR


Kamera; Güven   Pera Müzesi

Bazen hayat bakışların kendisinde, bazen de
üretilen şeyin içinde sunulur bize. Aslında hayat,
bakışların, akıl ve vicdan ile bağlandığı yerdedir...

HAYATA DAİR

  Hayatınızda her şey yolunda gidiyorsa, mutluluktan yana muhteşem günler yaşıyorsanız ve bu güzellikler oldukça uzun zamandır devam ediyorsa korkmaya başlayın derim. Bu sözüm sizleri korkutmak için değil elbet; tabiatın, büyük yaratıcının döngünün hatırına size de bir şeyler yaşatacağı, sıranın size geldiği içindir diye hatırlatmak istedim.

  Çok yakından tanıdığım dostum böyle zamanları kendi üzerinde çok iyi tahlil eden birisidir. Kırklı yaşlarda söylediği bir şey vardı; “ Çocukluğum ve ondan sonraki yaşamım neşe, huzur ve sıhhatli geçti; diğer insanlardaki hastalıkları, bağrışları, çağırışları görünce Voltaire gibi mutluktan utanıyordum. Aslında beklentilerin az oluşudur beni mutlu eden. İnsan icadı mal-mülk, kat ve yattan çok yine insana evrenden akan, insandan evrene akacak olan insan enerjisidir asıl zenginliğimin, mutluluğum kaynağı. Ama ne var ki, bu kadar düzgün bir iç huzur beni rahatsız ediyor, tabiatın büyük gidişine, muhteşem değişimine ters bir şeyler var bu gidişte…”

 Dostum, özel dertleşme zamanlarımızda böyle söyler, kendince filozofluk yapardı. Sonunda olan oldu, nice halkın başında olan, ocaklarında ağıtlar tütmesine, yemeklerinde hüzünler kaynamasına neden olan felaketler zinciri onun da başına geldi. O yine dimdik ayakta kalmayı tercih etti. Ben demiştim sözünü kullanmadan, önceden söylediği gibi hayatına dair her şey yolunda, oldukça yolunda giderken yolunda gitmeyişini büyük bir sürpriz gibi kabul etmedi. Bunlar olacakmış gibi yüreğine, ruhuna ondan önce yaşamış atalarının ruhlarından destek istedi; istedi ki bunca ağıt yakılırken, bu kadar haksızlık, adaletsizlik karşısından masum insanlar inim inim inlerken o da bunları tatmış olup, insanlık köprüsünden geçmenin ne demek olduğunu görsün.

  Dostumun sınanması çok büyük oldu. İlk sınanma büyük bir şölen gibiydi; babasının ölümü üzerine neredeyse çelenk tufanına, insan seline tutulmuştu ailenin yaşlı gözlü bedenleri. Sonra, dört ay gibi kısa bir zaman sonra kardeşi ailenin yüz elli yıllık servetiyle birlikte, o muhteşem güzellikteki genç adam uçup gitmişti. Ne servetin önemi vardı, ne kaybetmenin; gençliği beş paralık mermiye feda edişin anlamsızlığı ile anlamı arasındaki büyük işkenceydi esas anlaşılmaya çalışılan.

  Ve dostum, yine dimdik durdu, elinde avucunda kalan son enerji ile. Yine atalarından, evrenin derinliklerinden yardım dileyerek ve yine bu hesapları yapmış matematikçi, mühendis duyarlılığı ile büyük kubbenin yükünü kaldıracak bir başka sütunu yapma peşinde çalışmaya başladı.

  Dostumun dostluk anlayışı şöyleydi; “senin için yapabileceğim bir şey var mı? Yapabileceğim kadarını yapmak isterim.” Bu sözü duymak istedi insanlığın bütün çığlıklarının estiği, tufanların koptuğu, davulların çalınıp şölenlerin yapıldığı her yerde olduğu gibi kendi ovasının yüksek tepeli yaşam yerinde bunları, sadece bu sözleri duymak istedi, yüz elli yıllık baba, dede diyarında. Duyamadı elbet, duyamadığı için yine büyük kahırlara sarılmadı, kinlerin, nefretlerin kişneyen atlarına yem vermedi. Saldırgan köpekleri etle beslemedi.

 Dostumun dik duruşu erkekliğin yaman hatırına da değildi, güç gösterisinin, hayata dair büyük erdemli kazanımların, dayanıklılığın hatırına da değil. Bu dünyada gelmiş geçmiş bütün eziyet çeken, mutluluktan başı dönen, felsefenin büyük sularında yıkanan, küçük derelere derin saygı duyan, yüreğindeki merhameti öldürmeyen ve tabiatın incecik ve çok ağır değişiminin yaşam için önemli olmasının hatırına hiçbir şey olmamış gibi hayatın canlılara sunduğu yaşam hakkına daha da sarıldı. O sarılış, o sınanmış  o büyük fırtınadan sonra dahi ondan bana geriye şu sözler kaldı;

 “her şey yolunda gidiyor, mutluluktan başın dönüyorsa asıl o zaman kork dostum, kork ve önlemini al kendince; alabildiğince ve yaşadığın güzel günleri de yok bilmeyerek, yaşanacak hüzünlere, terk edilişlere, kaybedişlerle büyük derin bir saygı duy; erdemli, saygın, zengin ve bilgin bir insan gibi değil; küçücük bir kardelen, kedi yavrusu, sürüsünün başında mutlu ve huzurlu bir şekilde kaval çalan çoban gibi…”
 Güven Serin


18 Aralık 2012 Salı

HATIRALARIMIZ

Kamera; Metin -Sığacık

Gönüllü ve koşulsuz olan her şey güzeldir; bilinen haliyle
güzel,şirin olmasa bile güzeldir,gereklidir...

HATIRALARIMIZ

  Her anne ve babanın bir çocukluk dönemi, her çocuğun de bir anne ile babası vardır. Onların kökü, kökeni nereye dayanırsa dayansın bizim için biricik, ruhumuz için önemli vazgeçilmezdirler.

  İnsanın kendi buluşu olan zaman, yaşamımızın evreleri adına önemli katkılar sağlar bize. Tanıdık yüzleri yitirdikçe hatıralara sığınmayı, hatıraların geçmişinden süzülen taze kokularına yalvarırcasına sarılırız. Beynimize çizilmiş, en usta ressamlar tarafından ortaya çıkarılmış resimler, bilgeler tarafından seslendirilen eserler gibi dökülü verirler ortaya.

  Hatıralar; gök gözlü annenin hamur yoğurur,  makine ile bütünleşen bedeninin bir başka bedene elbise dikişini, makası ustaca kullanışını, yüksek sesli çocuk oyunlarını hatırlar gibi hatırlıyorum. Tarhana, kuskus, reçel, turşu üreten anne ellerini ve üretilen şeylerin kokularını; yaşamın, var oluşun, minnettarlığın büyük saygının büyük hatırına selamlıyorum.

  Daima güler yüzle ciddiyetini koruyan baba, geniş kaşlarının üzerinde bulunan siyah olan saçlarının beyaz görünüşleriyle ses verir, sese tutunmuş hatıraları besleyen ve onlarla var olan bedene;

“Paran var mı cebinde? Okumalı daha büyük yerlere gitmelisin! Kabataş lisesinde bir tanıdığım var; Tekirdağ Endüstri Meslek Lisesi sınavlarına gelecek ay yapılacakmış.” Bizi biz yapan, ruhumuzun yaşam içinde her türlü oluşum karşısında utanmaz bir dinginlik ile dik durmasını sağlayan, sesler, resimler ve onların bütünü olan hatıralardır.

  Sanmayın ki hatıralar yaşlıdır, buruşuk halde kötürüm haldedir. Güneşin, rüzgârın, yağmurun hiç durmadan parlattığı, beslediği, yeşerttiği, her bahar filizinden fışkıran gonca gibidir hatıralar.

  Büyük filozofun (Vergilius) ölüm ile pençeleştiği ve büyük göçten on sekiz saat önce kendisi ile söyleştiği hatıralardan küçük bir demet sunuyorum size;

“ Ey zaman içerisinde direnen bir zamanın yüzleri! Önce genç bir yüz olarak hatırlanan, ardından gittikçe daha silikleşip derinlere kayan, böylece de ölümden sonra artık yüzü oluşturan bütün çizgilerin ötesine geçip, neredeyse sonsuz bir manzaraya dönüşen anne yüzü; babanın başlangıçta hatırlanmamış ve sonra gittikçe daha bir canlı insan yüzüne, bir surete doğru uzanmış, ölümde ise kahverenginin katılığını taşıyan, sert çamurdan yapılma, son gülümsemesinde sevecen, unutulması ve yitirilmesi imkânsız insan yüzüne dönüşen yüzü… Evet, kökünü hatıralarda bulamayan hiçbir şey, gerçekliğin olgunluğuna erişemez; insanoğlu, daha en baştan benliğine katılmamış ve üstüne gençliğindeki yüzlerin gölgelerinin düşmediği hiçbir şeyi sonradan kavrayamaz. Çünkü ruh, hep kendi başlangıcında kalır, hep ilk uyanışlarında ki ihtişamı yaşar; son bile, ruhun gözünde başlangıcın saygınlığına sahiptir; ruhun çalgısının tellerine dokunmuş hiçbir şarkı kaybolup gitmez ve yine aynı ruh, sonsuzluğa akarcasına yenilenen bir bekleyiş içerisinde, daha önce kendisini seslendirmiş olan bütün ezgilerin tonlarını kendi içinde korur. Bu şarkı ölümsüzdür, hep yeniden çıkagelir; şimdi burada da yine vardı ve Vergilius, toprak testiler ile üst üste yığılmış dev fıçıların zaman zaman açık bir deponun kapısından, kapkara fışkıran hafif kokusunu yakalayıp acıyan ciğerleriyle solumak için havayı içine çekti.”

  Hayatın sonsuz görünen heyecanı, hiç bitmeyecekmiş gibi ortaya çıkan karamsarlıkları, bin bir çeşit olaylar serpintileri insan denen et, kemik ve kan hücreleriyle donatılmış insanı etkiler, anlamsızlıklar girdabına düşmesine neden olur. Siz ki okumanın büyük erdemine, değişimin evrensel yürüyüşüne inanmış değerli canlılar, utanmasam size şöyle derdim; merak içinde olunuz ve size gelen, sizin kaderiniz ile yüzleşmenizi sağlayan bazı yaşanmışlıkları, düşleri, destanları bir değil on kez okuyunuz; okuyunuz ki her anlama ayrı bir anlaşılmanın incecik koruyucu tabakasını ilk önce ruhunuzun üzerine örtsün; işte o ruh, sizin çıplak bedeninizi her türü zorluklar karşısında koruyacak en hakiki dostunuzdur.

 Güven Serin
 




17 Aralık 2012 Pazartesi

MEZAR TAŞLARI-STELLER

Kamera; Güven   Bergama

Tarih,medeniyet,öğreti ve bugünün arkeoloji ile 
çaresizliğinin bulunduğu diyar.

MEZAR TAŞLARI-STELLER

  Stel denilen yüksek ve yekpare taşlara yıllar öncesinin bildirimleri yazılmıştır. Yüzyıllardır o taşa kazılı halde duran çok büyük inancın, kalıcılığın iradesiyle yazılan bu duyurular ilgimi çekiyor, heyecanlandırıyor beni. Geçmişin izlerini taşıyan ve yaşanmış uygarlıkların yaşanan uygarlığa katkısı olarak kabul ediyorum bu kitabeleri.

  Tekirdağ Arkeoloji Müzemizde de steller vardır. Küçük de olsalar, üzerinde ki anlatımları çok kısa da olsa bunlar da geçmişin anlatımını yazı ile taşa kazımışlığının kültürünü taşırlar. Üzerlerinde dönemlerin güçlü insanlarının, krallarının geleceğe bir miras gibi bıraktığı seslenişleri, duaları ve lanetleri vardır.

  İstanbul Şark Eserleri Müzesi çok güzel ve görkemli stel (mezar taşı) kitabeleriyle daha da zengin bir gösteri içindedir. İslamiyet Öncesi Arabistan Eserlerinden, Mısır, Mezopotamya, Anadolu Eserlerine kadar paha biçilmez eserlerle ağzına kadar doludur. Burası, tarihi, arkeolojiyi, felsefeyi, resmi seven, geçmiş ruhlara saygı duyan her insanın yılda birkaç kez uğrayacağı bir nefes alma yeridir. Bu yer, insanın keşfedilmiş sanılan dünyada yeniden kâşif olması, yeniden şiir, yazı, hikaye yazıp, resim yapmalarına büyük katkı sağlayacaktır.

  Bir saray memuru olan ve günümüzden 2750 yıl önce yaşamış Bel-harran-beli-usur, yazıtta şöyle der;

 Assur’un kralları Salmanasar ve Tiglat-Plezer’in vekilharcı yüce tanrılardan ve kudretli efendilerden korkan ben, onların yüce emirleriyle çöldü bir şehir kurdum. Onu temellerinden tepesine kadar tamamladım. Bir tapınak yaptırıp bu kutsal mekana koydurdum. İçine yüce tanrılar için, dağların yerleştiği gibi sağlam temel duvarlarını sonsuza kalacak gibi yaptırdım. Dur-bel-harran-beli-usur koydum adını.

  Bir taş yazdırdım, üzerinde yüce tanrıların suretleri biçimlendirilmiş. Diktirdim onu tanrının evine. Adaklar yapılsın, tütsüler yakılsın buyurdum. Bu tanrılar için her zaman... Bu kenti özgür kıldım ki ondan tahıl vergisi alınmaya, samanı vergilendirilmeye, suyunu kimse başka kanal (lar)a akıtmaya, sınırını ve sınır taşlarını yok etmeye kimse kalkmasın.


  Her kim ki benim yazıtımı ve ismimi yok ederse, büyük tanrılar, Assur, Samas ve Adad (onun) geleceğini mahvetsin ve ona merhamet etmesin.

  Tarih, arkeoloji bu yüzden çok önemlidir. Uygarlıkların var oluşlarını, yaşama bağlanmışlıklarını  ilerlemelerini, büyük veya küçük bir medeniyet oluşturduklarını belgeler ve bugüne taşır. Bu yüzdendir ki, tarihi yavan görmenin büyük bedellerini bütün uygarlıklar ödemiştir.

  Uyarlıkların yıkılmasını hiçbir kitabe, lanet, güç, kale duvarı engelleyememiştir. Görünen o ki, yıkımların birçok sebebi olduğu gibi ana sebep, birkaç taneden öteye gitmiyor. Uygarlığın büyük ve görkemli bir zenginliğe kavuşması yıkılma, istila edilme sebeplerinden birisi. Etrafa saçtığı korku, verdiği zarar büyüdükçe o uygarlığın yıkılışı da hızlanmaya başlıyor; bu da ikinci sebebi.

  Artan güç ve zenginlik büyük korumalara muhtaçlık duyar. Büyük korumalar da etrafa zarar, ziyan verdikleri gibi adaletsizliği, hilebaz lığı görmezden gelmeye başlarlar. Dünyanın merkezi, vicdanın, merhametin merkezi kendilerini gören her uygarlık, her insan büyük cüssesi altında ezilmeye, tabiata armağan edilen kum taneleri gibi ufalanmaya mecburdur. Bu yüzden, güçlerimizin devamı, uygarlıkların daha büyüyüp, daha görkemli kaleler ardına saklanması geleceğinin daha garanti olması anlamına gelmiyor.

  Yaşam hakkını, merhameti, kalıcılığı kendimiz için istemeden önce başkaları için de istemeyi öğrenmenin sade, adaletli ve saygın yaşamı gibi güzel uygarlık, güzel kalıcılık gibisi var mıdır acaba?

  Tarih, matematik, fizik, kimya kadar önemlidir. Büyük paralar kazanıp büyük araçlara binmeden daha da önemlidir. O yüzden mezar taşları, kitabeler de önemlidir; biraz zaman harcayıp okumak ve irdelemek ise fikirlerimize taşıyacağımız en güzel zenginliktir.

  Benim dünyam budur işte; tarihe uzanan, bir parça felsefe, gün içinde yol alan sıradan bir gezginim. Yıkılacak kaleleri olan birisi değilim; kuşatılacak şehirlerim de, istila edilecek zenginliğim henüz büyük paralar yapmıyor çünkü…

 Güven Serin



  




15 Aralık 2012 Cumartesi

OY LİLİ


Kamera; Güven Modern Sanat Sergi Salonu-İstanbul

Ne bir ses, ne bir ışık; oy lili oy lili



OY LİLİ

  Otobüs kalkmak üzereydi; kulağıma gelen şarkını sözleri;

“ Gökte bulut yerde kar, seçilmez olmuş dağlar/Ne bir ses, ne bir ışık, oy lili, oy lili/ Ağamsın sen, paşamsın sen karanlık/ Namlılar ışıtmaz geceyi/Çevirdiler gece vakti.”

 Bedeni büyük uykuya yatan sanatçının sesi hâla taze ve canlı,  tartışılmaz bir güzellik içinde müzik notalarında akıyordu. Otobüsün son yolcusu da geldi. Genç kızın yanında genç bir erkek; kıvırcık saçlı, beyaz tenli, uzun burunlu, çocuk gülüşlü bir erkek, sevdiği kızı yola çıkacak otobüse, 17 numaralı koltuğa emanet ediyordu. Erkek, gözleri dolmuş, ağlamanın buğusu ile sarmalanmış kıza gülümsemek zorunda hissediyordu kendini.

  Gülümseme bir insana ne kadar yakışıyorsa erkeğe de o an, o kadar yakışıyordu. İçindeki burukluk, dışındaki gülümsemeye sevgi akışı sağlıyordu. Sevmenin güzel hatırına otobüsün kalkmasına saniyeler kala, zamanın ruhuna yalvarıyorlardı, zaman dursun diye. Buğday tenli kızın bu ayrılığa hiç gönlü yoktu. Belli ki dışarıda ağlamanın yüksek gücünü sığınmış, göz kapakları iyice şişmişti. Belki de son yaşların buğusunu idareli bir şekilde son saniyelere saklamıştı.

  Saniyeler ne çabuk geçti öyle; üstelik zaman da durmamış! Muavin son kontrolleri yapıyordu. Kıvırcık saçlı, uzun burunlu, masum yüzlü erkek inmesi gerekiyordu loş ışıklı ıslak zeminin olduğu yere. Son bakışlar ve son el sallamalar yapılacaktı; çalan davulların büyük akışı eşliğinde.

 Öldürülen bedenin ölmemiş sesi kulağımda çınlıyordu;

“ Gökte bulut yerde kar, seçilmez olmuş dağlar/ Ne bir ses, ne bir ışık, oy lili, oy lili.” Erkek, kıvırcık saçlı erkek ıslak zemine inmişti. Yer ıslak, gece soğuk; kıvırcık saçlı erkek büyük bir yangın içinde; ıslak yere, soğuk geceye inat, sanatçının sesindeki korkusuzluğun yiğit sesiyle bakıyordu geceye;

“ Vurun beni kemik kemik/Sökün beni tırnak tırnak/Deri deri yüzün beni/ Oy lili, oy lili”

 Bir yandan geceye karışan ses, bir yandan gece ile son vedalarını yapmaya çalışan erkek ile kadın. Bütün zaman onların önünde eğilmiş gibi, her saniye onlarla, zamanın büyük gücü karşısında zamanla yarışırcasına bende koşuyordum. Hâlbuki koltuğum, dışarısı gibi ıslak değil… Otobüsün içindeki hava oldukça sıcak…

 Gecenin içindeki büyük şehrin büyük ışık demetlerinin çatısı altında kim bilir ne hikâyeler yazılıyordur. Her hikâyenin kahramanları, yiğitleri, oyunbozanları, hilebazları, canlı olmanın büyük erdemine inanmamış vahşet yanlıları da olabilir. Otobüste yazılan hikâye, 17 numaralı koltuğu hikâyesi, sevgi üzerineydi. Geleceği şimdiden tasarlayan ona inanmış iki insanın, bütün bilgeliklerden, öğretilerden, ilimlerden, inançlardan uzak, en büyük güce sarılmışlıklarının büyük gösterisi yapılıyordu. Sevgi gecenin içinde kendini yaşatacak kıvırcık saçlı güzel gülüşlü erkeğe teslim olmuş gibi çocukça gülümsüyordu.

  Bütün hoyratlıkların yol kestiği, karın deştiği, yolsuzlukların, adaletsizliklerin şöhret olduğu bu anda bile sevgi, ne büyük erdem, ne büyük bir var oluş içinde yeşeriyor. Yola çıkmışlığın, gezgin ruhlu bir bedene sahip olmanın en güzel tarafları da böyle keşiflere tanıklık etmektir. Ve ben otobüsün içinde 17 numaralı koltuğun kadın yolcusu ile dışarıda ıslak zemin üzerindeki soğuk havada birbirine el sallayanların çok yakınında onların yürekleri gibi atan bir yürekle, yepyeni ve birbirine benzeyen, ama hepsinin farklı yürekleri, farklı gülüşlerinin tanıdık yönetmenlerinin hikâyesini izledim. Düşünerek yol aldım kendi hikâyemin bir an önce kâğıda akacağı Tekirdağ zamanlarının, ıslak zeminlerinin görkemli gecelerine doğru.

Güven Serin

8 Aralık 2012 Cumartesi

BEN BERTOLT BRECHT



+
Kamera; Güven  Tekfur Sarayı-İstanbul

Nice yenilik,nice ışıltı ve yükselti korkutur insanı. İnsan
evreni merak eden, dünyalara sığmayan insan, bir taş,
bir ahşap sadeliğinde arar ve bulmak ister kendini.
Ve bir şair haykırdı kuzeyin soğuk diyarından; 
Ben Bertolt Brecht; ekmek ahlaktan önce gelir, dedi...


BEN BERTOLT BRECHT

 Sahnede, kendini sanata, sanatın tiyatro dalına adamış Genco Erkal ve Tülay Günal var. Seslerini ve bedenlerini ustaca kullanan sanat emekçileri…

  Yarım yüzyılı geçen neredeyse 55 yıllık tiyatro yolculuğu, 46 yılı geçen Bertolt Brecht oyun dostluğu şehri Tekirdağ’ımıza kadar uzandı. Belediye Başkanlığının, Meclis Üyelerinin sanata verdikleri en küçük destek için dahi alınlarından öpüyorum. Her ne kadar biletleri dağıtmadaki büyük usulsüzlüğü yok etmediyseler bile sanatın var olduğu yerde küçük sorun olarak kalıyor.

  Dostlar Tiyatrosu Alman şair Bertolt Brecht’in, Ben Bertolt Brecht kabaresiyle uyuyan güzel şehrimin uyumayan üç yüz kişisine seslendi. Yüz elli bin nüfuslu şehrin içinde üç yüz kişinin tiyatroyu sevmesi soğuk, yağmurlu bir kış günü uyanıklık, emek, akıl, sanat ve her şeyden önce kendimiz için, hazır olmamız kötünün en iyisidir diye düşünüyorum.

  Tiyatrosu olmayan, sineması bulunmayan, gece eğlenceleri eksik şehirlerin ruhları da, gelişimleri de eksiktir. Bir şehrin yollarını isterseniz altınla kaplayın, isterseniz yakutla; ama içine sinemayı, tiyatroyu, müzeciliği, sporu, felsefeyi, emeği, çalışmayı yerleştiremezseniz; o şehrin boşluğunu, yok oluşunu, zavallılığını engelleyemezsiniz.

  Büyük adam ve yetenekli kadın sahneye çıktılar ve adam seslendi; Ben Bertolt Brecht dedi. Daha başka; Önce ekmek gelir sonra ahlak, gelir dedi gür ve inanmış sesiyle. Ekmekten önce ahlakı, kendi ahlaklarını akıldan çok apış arasına sıkıştırmaya çalışan büyük sefillere seslendi şair-yazar ve oyuncu. Vatan, millet diye diye en öne çıkarılan adına şehit verilen yüz binlerce vatan evladının vatansız, hukuksuz, aşsız kalışlarını ve onların yuvalarındaki gözyaşlarını, bir değil bininci kez hatırlattı, unutmayı seven soylu insancıklara.

  Öncü (Avangart) besteler ve müzik teorisyeni John Cage’in (I912-1992) doğumunun 100. yılı anılırken Selçuk Altun onun için şöyle diyor;

O bir gizli yazar, ressam ve bibliyofildi. (kitapsever) Onun için ‘sessiz’ bir müzik enstrümanı hatta müzikti. Söyleyecek hiçbir şeyim yok işte, onu da söyledim, diye buyurmuştu.”

  Ya Genco Erkal için ne demeli? Onu nasıl anlatmalı? Sessizliği delen sesini ve o evrenin derinlerinden gelen bakışlarını, ses ile bakışların evrenin enerjisinin süzülüşü gibi süzülmelerini nasıl izah etmeli, büyük şamataları, büyük korkulara, sessizliklere çeviren insancıklara? En iyisini yine Genco Erkal yapıyor; sanatı ile kabaresi ile Bertolt Brecht dutsunun dizeleriyle anlatıyor, anlamlara aç olan insanlığa.

  Ben Bertolh Brecht ve ben diyorum ki; EKMEK AHLAKTAN ÖNCE GELİR…

  Sanata inanmışlıkla destek veren, yazarlar, çizerler ve şairler hep olacak. Bu evrenin değişiminin değişmez kuralı, büyük dengelerin dengeleyici ümidi, yaşamın en güzel heyecanıdır da aynı zamanda. Bu heyecana Metin Üstündağ da katılıyor dizeleriyle;

Ülkelerin, keşkelerin kadarsın!
Kadir kıymet bildiğin kadarsın!
Yaraların kadarsın!
Üzdüğün insanlar kadarsın!
Verdiğin şeyler kadarsın!
Kaderin kadarsın!
Öldükten sonra kaldığın kadarsın!

  Ben Bertolt Brecht; ekmek ahlaktan önce gelir. Hayat, yaşam, uygarlıklar ilerledikçe ekmekler hiç ucuzlamadı. Vatan, millet nutukları atılırken, şehitlerin en hakiki gözyaşları sadece analar tarafından dökülürken ekmekler hiç ucuzlamadı…

  Flaubert, “Yazmak yaşamanın bir biçimidir” demiştir. Celal Üster de “Bu çekici ve sömürücü mesleğe gönül verenler yaşamak için yazmazlar, yazmak için yaşarlar…”

 Tiyatro oynamak da, gerçek oyuncular, sanata ve emeğe, evrenin yüce adaletine inanmışlar için sadece yaşamak için çıkılan bir sahne gösterisi değil, oynamak için yaşar onlar…

  Ekmek ahlaktan önce gelir; önce ekmeğinizi kazanın, sonra ahlakınızı ve saygınlığınızı, kendinizi kazanın, birilerini tüketmeden, yok etmeden, karalamadan, bağnazlıklara gönül vermeyip yüce yaratanı sevgi ile hissederek…

   Güven Serin