31 Aralık 2021 Cuma

YENİ YIL,YEPYENİ UMUTLAR GETİRSİN

 

İNTERNET

                            YENİ YIL, YEPYENİ UMUTLAR GETİRSİN

 

  Bu tür temenniler kulağa çok hoş gelse de, gelişen, dönüşen ve çok hızla teknolojik yenilenmeler karşısında ilerleyen insanlık; artık sözlere ve sloganlara ağzına kadar doydu.

  İşsiz ve parasız insanın insanlık yolculuğundaki yolu; buruk, kırgın ve belki de anlayışsız olacaktır. Çok duyarım, özellikle dünyevi malı, mülkü edinmiş olan insanlardan;

   “ Para olsa ne olacak! Önce sağlık ve huzur olsun. Bizde var da ne oldu?”

  Tamam, da önce doyuma ulaşmak, yarınların garanti altında olduğunu bilmektir bu söylemin gölgede kalan gücü. Acısı olana acısızlığı anlatmak ne mümkün? Ağrıları olana hoşluğu, zarafeti anlatmak ne mümkün?

  Açlıkları fazla olan insanlara da TOK olmayı anlatmak çok zordur. Huzuru, hoşluğu, dinginliği, sağlık ve huzurun getirisini anlatamazsınız. Hatta umutlarını yitirmiş, milyonlarca hapa esir olmuş, düşünceleri donuklaşmış topluma da anlatamayız; şehirlerin kütüphanelerini, şehir tiyatrolarını, şehir operalarını ve insan ruhuna iyileştirici etki yapan seyahatleri…

  Yeni yıla girmeden ve girdikten hemen sonra; “ İyi yıllar; sağlıklı, huzurlu zenginlikler dilerim.” Mesajları, seslerini çok duyarız. Yine duyacağız! İyi ama toplumsal dengeler bozulmuşsa, insanlar arasındaki farklılıkların katmanları iyice açılmış ve gerilmişse bu güzel sözler ne anlam taşır? Taşıyacaktır…

  Ülkemizdeki siyasetçilerin diline bakarsanız yalnızlığımızı, uygar dünya ile aramızdaki büyük farklılıkları da anlayabilirsiniz. Her uygar dünyanın liderleri zamanı geldiğinde hatta gelmeden bile istifa edip normal, sıradan, basit hayatlarına geri dönebiliyorlar.

  Ya bizlerde? Bol vaatlerin, bol şikâyetlerin, kavgaların diyarlarında; “ Yepyeni yıllar ve yepyeni umutlar” diyebilmenin hakkını verebilir mi bizlerin haykırışları; zarafet, anlayış ve sevgi taşır mı?

Herhangi gelişmiş ülkenin tanıtımıyla ilgili belgesel izlediğimde acaba diyorum; “ Burası bir başka gezegen mi?”

  Kısacık ömürleri, kavgalara, küskünlüklere ve hep ertelenen umutlara adamış insancıklar topluluğu, çok sesli senfoni orkestra müziğini düşünebilir mi? Mimarinin incecik katmanlarında mutlu, huzurlu bir şekilde yüzebilir, gezinebilir mi?

  Gelişmiş ülkelerin eski yapıları ve yeni yerleşim alanları belgesellerinde gördüğüm en hakiki gerçek; İNSAN ve TOPLUM her daim başköşeye konmuş.

  Binaların güneşi, rüzgârı, manzaraları hep düşünülmüş. Yani dikey değil yatay, bahçeli binaların yanında; doğa, neredeyse doğanın en vahşi halleriyle birlikte bütünleşmek isteyen uygarlıkların ilerleyişini görmek; dehşet derece duygulu kılıyor insanı…

  Bunca eski medeniyetin üzerine oturmuş değerli halkım, bu kadar kadim geçmişe sahip sevgili ulusum; gelinen noktada, büyük işsizlikleri, sıkıntıları yaşıyorsa; mutluluğum, tadım ve tuzum hep yarım kalacaktır. Bütünün o muhteşem parçası asla ama asla tamamlanmayacaktır…

  Demek isterim yine de;

  “ Mutlu yıllar, yepyeni umutlar… Umutlar ile geleceğin öncüsü olacak şehirler, kasabalar ve köyler; mutluluktan sarhoş olmuş, eğlenceleri karnavala dönüşmüş insanlar ülkesi olalım…”

  Bütün bu umutları gerçeğe taşıyacak en önemli ölçü; bilime ne kadar sarılıyoruz? Ve sarılacağız?

  Mustafa Kemal ATATÜRK’ün gençliğe dair o evrensel sözü her şeyi anlatmıyor mu; ?

  “ Gençler, bir gün benim fikirlerimle çelişkiye düşerseniz; BİLİMİ seçiniz…”

Güven SERİN  



28 Aralık 2021 Salı

TİYATRO SANATI AĞIR İŞÇİLİKTEN AŞAĞI KALMLAZ

 

İnternet

                 TİYATRO SANATI AĞIR İŞÇİLİKTEN AŞAĞI KALMAZ

 

  Bir tiyatro ve öykü yazarı tiyatro sanatını anlatmak için;

  “ Maden işçiliği mi daha ağırdır, yoksa tiyatro sanatçılığı mı? Elbet maden işçiliği! Ama tiyatro sanatçılığı da insanı yıpratma bakımından ağır işçilikten aşağı kalmaz.” İfadelerini yıllardır tiyatronun yakınında birisi olarak, yitirmiş olduğu tiyatro sanatçıları; arkadaş ve tanıdıklarının genç yaşta ölümlerine dikkat çekiyordu.

  Antalya Şehir Tiyatroları bekleme salonu duvarında, tiyatro sanatını anlatan bir yazı asılıydı. Fransız tiyatro yönetmeni Ariane Mnouchkine’nin ifadeleri, bütün çıplaklığı ve gerçekliğiyle anlatıyordu maden işçiliğinden aşağı kalmayan tiyatro sanatını;

“ İmdat!

Tiyatro yetiş imdadıma!

Uyuyorum uyandır beni

Karanlıkta kayboldum, yol göster bana ya da bir ışık yak

Tembelim, utandır beni

İlgisizim, vur bana

Aldırış etmiyorum, yok bu halimi

Korkuyorum, cesaret ver bana

Cahilim, öğret bana

Canavarım, insancıllaştır beni

Yüksekten atıyorum, gülmekten öldür beni”

  Diye devam eden tiyatro öğretileri, gelmiş geçmiş tüm zamanların insanlığını-sosyolojisini anlatıyor. Söz konusu insansa, bire bir insan karşısında sahnede olmak varsa, tiyatro sanatı ve sanatçısı en ağır yükü, gönüllü bir yazgı tercihi içinde kabullenmiştir…

  Tiyatro’nun, edebiyatın her daim içinde olan Keşanlı Ali Destanı’nın yaratıcısı Haldun Taner en yalın gözlemlerini anlatıyor tiyatro adına;

  “ Tiyatro sanatçılarının yaşam öyküsüne bir göz atın. Altmışını aşan oldukça azdır. Çoğunluk dünyadan genç yaşta ayrılır. Bu belki de yüksek voltajlı yaşamın bir kefaretidir. Yıpratıcı bir mesleğin, önünde sonunda bünyeleri yakması, yıkması sonucudur.”

  Sevgili okuyucu dikkat ederseniz yaşam içerisindeki sahip olduğumuz birkaç rolü bile tam hakkıyla yerine getiremiyoruz. Tam manasıyla fikrimizin, bilgimizin, deneyimin olmadığı; babalığı, anneliği, eşliği, kocalığı üstleniyoruz üstlenmesine ama yarı kör ve yarı ezber yöntemlerin itme ve kakmaları, hatta kargaşaları içinde; “ Kervan yolda düzülür” mantığı, yetmezlik içerisinde, yaşam boyu üstlendiğimiz birkaç rolün kırık, buruk çırpınışları içerisinde hiçbir şey anlamadığımız ömürler sürüyoruz.

  Ya tiyatro sanatçısı? Her sahne bir başka rol, her rol, bir başka düşündürme, güldürme, aydınlatma ve uyandırma sanatıyla yüklüyse, sizde bu yükü gönüllü kabul etmişseniz; eninde sonunda güveneceğiniz tek şey sinirleriniz olacaktır.

  Dayanaklarınızın enerjisi, kalıcılığı ne büyük alkışlarda, ne de binlerce mumluk spotların göz alcık ışıklarındadır! Sanatçı gücünüzün bir tek beslenme şekli var; işinize dört elle sarılmış olmanın gayreti ve sinirlerinize hâkim olmak…

  Dumas hiç de haksız değil görüşünde;

“ Tiyatro oynamak her gece yüzlerce insanla aşk randevusu almaya benzer.”

  Söz tiyatrodan ve tiyatro sanatçılarının ağır yaşamlarından açılmışken, her ilimize, her ilçemize tiyatro binasının, sahnesinin yapılmamış olması da ayrı bir kayıp değil de nedir?

  Sözü yine ustaya, Şişhaneye Yağmur Yağıyordu eserinin yazarına bırakıyorum;

“ Tiyatro terapidir, lafını unutmayalım. Sahne çoğu zaman dertlerin, mızmızlıkların, ruhi dağınıklıkların bittiği yerdir. Orda insan derlenir toparlanır.

  Sanki sahnede ölüm gelmez gibi inanç vardır. Bu inanç boşuna değildir. Ölüm oranı çok yüksek bir meslek olmasına karşın, sahnede ölen oyuncu şaşılacak kadar azdır.”

  Medeniyetlerin altın çağları denen zamanlardaki şehir devletlerine bir bakın; tiyatro en görkemli köşeye kurulmuştur. Kütüphane, çarşı, meydan, eğlence yerleri gibi; hepsi insanın daha az hasta olması, daha huzurlu yaşaması adına doğmadıysa niçin doğmuş olabilir?

Güven SERİN 




21 Aralık 2021 Salı

GÜNBATISI

 

İNTERNET

                                                  GÜNBATISI

Hafiften bir rüzgâr,

Denize baktığım sağ taraftan.

Sanırsınız güneyin lodosu.

Batının nemli sıcak esintisi,

Soğuk güne karşılık…

Mahkûmlar topluluğu;

“Eğ başını/Eğ başını “

Yükselttiler seslerini, ağır yükleri,

Ayaklarına dolanan zincirler…

Oturduğum yerin kapısında bir kadın,

Emanet bir paket bıraktı esnafın eline.

Sonra!

Günbatısı yönüne,usul usul yürüdü.

Karşımda, denizin hemen yakınında,

Çınarların oynaşması,

Zeybekler eşliğinde.

Ya kadının saçları?

Bir havalanma, uçuşma ki,

Şiir, şarkı, öykü tadında…

 Özgürlüğe susamış,

Ağır forsa Jaan Valjean

 Haykırdı;

“ Eğ başını/Eğ başını

Nihayet özgürüm artık!

Ne tuhaf lezzeti var.”

Dünya hali,can sıkısı.

Şiir, öykü, şarkı tadında;

Bir dünya varken, bakıp görmemek…

Esti Günbatısı, sanırsınız lodos.

Dalgalandı genç kadının saçları,

Sevgiliye gider gibi,

Bir çocuğun bayram sevincinde,

Çınar ağaçlarının, zeybek ritmleri

 Sessizliğinde…

 Güven SERİN 

 


20 Aralık 2021 Pazartesi

HİKAYECİ

 

İNTERNET

                                                        HİKÂYECİ

                  ( Evren değişimdir; yaşamsa kanı )

  Ne garip ilaçtır seyahatlerde görülenlerin, dinlenenlerin yıllar içerisinde insanın ruhundan bedenine süzülmesi…

   Epey zaman-yıl oldu bu anının yaşanması. Yıl bilmek kaçtı! Henüz, Haydarpaşa garı kapanmamıştı. Güney Kurtalan Ekspres gece yarısına doğru hareket etti rayların üzerinden. Benim için son durak Kayseri’ydi. Yataklı vagonun içerisinde, kayboluş heyecanı içinde bilmediğim, görmediğim topraklara-kültürlere doğru; demir ve çelik sesleriyle şarkılar söylüyordu Kurtulan Ekspres…

  Ovalar geçtik süzülerek… Dağlar, tüneller derken Erciyes Dağı göründü onlarca kilometre öncesinden. O zaman gördüm Selçuk diyarının şehri Kayseri’yi. Geniş, bakımlı yolları, parkları ve meydanları, tarihi çarşı ve mekânlarıyla bütün zamanlara hitap ediyordu.

  Gezinin birinci ayağı Kayseri; tarifsiz deneyim, dönüşümlerle tamamlanmış, otogardan bindiğim minibüs içerisinde Ürgüp’e doğru yol alıyordum. Yanıma oturan yaşlı adamın, uzun beyaz saçlı hali, bilge bir Kızıldereli bilge bir ihtiyar gibi, duru, donuk ve güven veren yüzü konuştu benimle;

-        Nereden gelip nereye gidiyorsun evlat?

-        Tekirdağ’dan Kayseri, oradan da Ürgüp diyarına…

-        Hoş gelmiş, sefa getirmişsin bizim diyarlara.

  Sohbetin gönüllü oluşuna yollar dayanmaz. En sıkıcı yolculukları bile vazgeçilmez yetmezlik içerisinde sonlandırır demlenmiş bir sohbet… Yanımda oturan ihtiyardı ihtiyar olmasına ama kendini koymamış, bırakmamış, atletik, dinç ve bilge bir insan…

  Köy Enstitüleri, Malatya Akçadağ mezunuymuş. O günün kültürünü almakla kalmamış, tüm yaşamı boyunca kendisini gönüllü bir şekilde insanlığa adamış.

  “ Ben hep öğretmen, hep öğrenciyim” derken haklıydı. Bildiklerini, bilgelikle söylerken, aniden susup kendi aradığı cevaplar, öğretiler için bana sorular soruyordu. Sevinmişti yerel basında yazmam, yazı sanatının beş bin yıllık hatırına buralara kadar gelmeme.

“ Yedi uyuyanların nasıl öyküsü ve öncelikleri varsa, yedi sanat dalının da öncelikleri, görevleri vardır evlat!” derken, kozasında dönüşen, ihtiyar bedenden çocuğa dönüşen bir canlılık, duruluk içerisinde ruhsal ve fiziksel değişimler yaşıyordu.

  En fazla kötülük, kötü düşünce üzerinde durdu. Kötülüğün bir çığ gibi, çığa benzerliğini anlatırken;

“Nasıl?” dedim.

  “Anlatayım evlat” diyerek sanki yepyeni bir inayet içerisinde

  “ Dağlara, uçurumlara yağan karlar bir süre sonra yerçekimi yüzünden aniden aşağı doğru kayarlar. Bir parça yük, tonlarca ağırlığa dönüşür önüne gelen her şeyi yerle bir edecek güce dönüşür.

  Kötülük böyle bir şey mi?

—Evet evlat.

—Kötülüğün yoğunluğu, şiddeti, ağırlığı arttıkça, verdiği ve vereceği zararlar, acılar da artar…

— Bu sebepten dolayı, çığ, sel, deprem denen bütün felaketleri bilim, sosyoloji ve felsefe yardımıyla anlamalıyız. Anlaşıldığı vakit felaket denen şeyler, kötülük de anlaşılmış ve onun içinde önlemler kendiliğinden alınmış olur…

—Nasıl?

—Günümüzden 2500 yıl önce yaşamış Demokritos;

“ Evren değişimdir; yaşamsa kanı.” Derken haklıydı evlat.

-        Nasıl?

-        Marcus Aurelius’un felsefesinden küçük bir bölüm ile anlatmak isterim sana;

“ Hepimiz tek bir amaç için birlikte çalışıyoruz. Kimimiz bilerek, anlayarak, kimimiz bilinçsizce, sanırım Herakletius’un ‘uykuda bile olsalar evrende olup biten her şey için çalışırlar, katkıda bulunurlar’ dediği kişiler gibi. Herkes, evrende olup bitenlere kendince katkıda bulunur. Hatta olup bitenden durmadan yakınan, onu önlemeye ve ortadan kaldırmaya çalışanlar bile; çünkü evrenin böyle insanlara da gereksinimi vardır. Öyleyse hangi yolda olacağına karar ver. Çünkü evreni yöneten, senden nasıl yararlanacağına, seni hangi gruba koyacağını çok iyi bilir.”

-        Bütün bunları nasıl ezberlediniz?

-        Hikâyeciyim ben evlat; bütün olup bitenleri ezberlemedim; sadece özümseyip hangi gruba dâhil olacağıma karar verdim; öteden beri…

Güven SERİN  

 

 

 

 


14 Aralık 2021 Salı

UTANMA BİLE UTANDI UTANMAZLIKLARIN KARŞISINDA

 

Kamera; Güven Tekirdağ

               UTANMA BİLE UTANDI UTANMAZLIKLARIN KARŞISINDA

                     ( Tut kendini yüreğim! Tut kendini… )

  Nasıl olur demeyin sakın; “Utanma” sözcüğü bile dile geldi bunca utanmazlıkların karşısında; UTANDI… Büzüldü… İçi acıdı; inkâr etmek istedi bunca olanları; bu bir kâbus, trajedi olmalıdır, diye…

   Mersin’de yaşayan küçük Müslüme’nin ölümünü hangi söz tam olarak anlatır? Utanma bile utanmaz mı böyle hallerin karşısında. Tıpkı, Ege ve Akdeniz’de sürekli yaşanan göçmen facialarındaki ölümler gibi utanmanın bile utandığı haller…

   Rus edebiyatında bir eserde şöyle bir diyalog yaşanıyor;

   “ Hilebazlığın üç yüz çeşidini biliyordum; adam üç yüz birinciyi bulmuş namussuz!”

   Utanmanın çeşitlerini saymaya kalkamayız; çünkü iyice dibe vurdu utanmazlığın bin bir çeşidi… Her duyduğumuzda irkiliyoruz; “ Bu kadar da mı?” diye…

    Ege Denizi’nde Yunanistan’a geçmek isteyen küçük kızın sahile vuran cansız küçük bedeni ve onun ayakkabılarını elinde tutan jandarmanın düştüğü ve gördüğü hatırlıyor musunuz? Yıl 2015,o görüntülerin karşısında tüm dünya; utanmıştı güya! Utanma bile utandığı halde, bir türlü sona ermiyor utanmalar…

  Tam olarak şu soruyu sormadığı zaman bu diyarların insancıkları olan bizler; “ Felsefe nedir? Niçin gereklidir?” Hiçbir zaman erişemeyeceğiz uygar dünyaların menzillerine…

  Oysa felsefe ne korkulduğu gibi, ne de kaçınıldığı gibidir dostlar. Nedir felsefe;

  Varlık, evren, insan ve bilgiyle ilgili düşüncelerin bütünü. Bir bilimin ve bilgi alanının temelini oluşturan ilkelerin bütünü. Evreni, dünyayı yorumlama biçimi; dünya görüşü.”

  Öyleyse, bunca kurban, çığlık, korkunç acılar ve utanmazlıklar yaşanırken niçin sormuyoruz; NİÇİN? NEDEN? İnsanın sadece midesini değil de görgüsünü, ahlakını,    ruhunu, bilgi dağarcığını aç bıraktığımız için olmasın?

  2016 yılında Tekirdağ sahilinin batı tarafına usulca bir heykel yerleştirildi. Bulgaristanlı heykeltıraş Velısav MİNEKOV Ekrem Eşkinat’ın belediye başkanlığı döneminde düzenlenen yarışmada, kazanan sanatçılardan birisiydi. Kurtuluşa göç edenlerin, denizi geçemeyenlerin yaşadıkları trajediye adanmış “ Alın Yazısı “ isimli heykel halene orada duruyor; usulca…

  Bu heykele bakıp Müslüme gibi nice acının canını, bakışını, masumiyetini de görebiliriz her daim. Ve bitip bilmeyen bu korkunç ölümlerin sorgulamasının yapılmasının kaldırılan Köy Enstitüleri yerine açılması gereken Şehir Enstitülerinde utanmanın bile utancı ile yüzleşebilir bu utançların hepsini tarihin mezarlarına gömebiliriz…

  Bazı yazıları yazmak çok zor oluyor. Zorlanıyor bedene hükmeden ruhun derin sorgulaması. Tam olarak hangi sözcüğün yeterli olacağını düşünüp, hiçbirinin yetmeyeceğini düşünmeden edemiyorum…

  Trajedilerin anlatıcısı, insana ve insanlığa aktarmak ve utanmanın bile donmuş halini anlatmak isteyen Şekspir’in Hamleti şöyle haykırır yaşadığı ve hissettiği acıları anlatmak adına;

“ Ey göklerde yaşayanlar! Ey dünya! Daha ne olsun? Cehennem önüme mi gelsin? Ne yüz karası şey bu?

  Tut kendini yüreğim, tut kendini! “

  Müslüme’den geriye kalan tek şey: Utanma bile utandı bu utanmazlığın karşısında… Ya bizler? Sadece seyirci koltuğunda ve henüz bize sıçramamış olan trajedilerden uzak bir halde…

  Romalı şairin 2050 yıl önce seslenişi neleri anlatıyor acaba;

 “ Açık denizde çılgın rüzgârın coşturduğu çılgın dalgalarla boğuşan insancıkları, huzurlu bir kıyıdan seyretmek ne hoştur…”

  Bütün okullara: ilkokula dahi felsefe inmiyorsa,bütün illere ve ilçelere şehir ve devlet tiyatroları kurulmuyorsa; daha çok ama çok trajedilere söz arayacağız; utanmanın bile utanması yok diye…

Güven SERİN  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


13 Aralık 2021 Pazartesi

BE HEY,KARA MAÇA BEY

 

İnternet

                                                   BEHEY KARAMAÇA BEY

 

  Yazı yaşamımın elle tutulur hali, Akçakaya kardeşlerin (Cihat ve Mithat) Habertrak gazetesini kurmalarıyla başladı. Cenap Kürümoğlu’nun satın almasından sonra ise çıraklıktan kalfalığa doğru yol aldım, alıyorum…

   Yazıyla uğraştıkça okumaya da sarıldığım bellidir. Her ikisinin ayrılmaz, ayrılamaz bütünün parçaları olduğunu da öğrendim…

   Yazı sanatıyla zengin olan yoktur. Büyük ve tutumlu yazalar ve belli yandaşlığın içinde olanlar hariç. Hatta yeterince yan gelirlerin yoksa Orhan Kemal, Orhan Veli’nin durumuna düşebilir, sıklıkla aklınıza hüzün türküleri de getirebilirsiniz. Bir yandan takdir görür, size imrenenleri, teşekkür edenleri bilir, duyarken, bir taraftan da size acıyanları, küfür edenleri duyar ve görürsünüz…

   Ne yalan söyleyeyim dostlarım; yazı sanatı dünyanın en lezzetli işlerinden birisidir; uçsuz bucaksız ormanların yeşilliklerini, bereketlerini ve evrenin görkemi içinde yol alan galaksiler gibi serüvenlerin keyfini bile sürmeniz mümkündür…

   Duyuyorum tabi; “ Aç ayı oynamaz” düşünceleri hâkimdir toplumlarda. Haksız da sayılmazsınız... Söylemeden geçemeyeceğim; dünyanın en lezzetli yemeği nedir sorusuna şu cevap verilmiş; “ Açlık”

   Açlığın sadece “ Mide” açlığı olmadığını söylemek isterim. Eğer açsanız yazının içindeki patikalardan yürümeye, oradan derin vadilere, kanyonlara uzanmaya, dağların ürpertici yükseklikleriyle rüzgârlın deli estiği tepelere çıkmaya, düşünemezsiniz diğer maddi kazançları... Hepsi uzak, çok uzak kalır sizlere…

   Sıklıkla uğradım dükkâna yine uğradım. Birkaç parça ürün aldıktan sonra ücreti ödemek için kasaya geldim. Erken saatlerde dükkânın sahibi duruyordu kasada. Devamlı ve istikrarlı her müşterisine tebessüm etmeyi seven, kızdığında veya devamlılığı olmayan müşterilere de sözünü sakınmayan dükkân sahibi, paramı öderken konuştu benimle;

 -        Demek her gün yazıyorsun?

-        Haftada altı gün

-        Neler yazıyorsun?

-        Daha fazla, sosyoloji, sanatsal ve şehrin sorunlarıyla ilgili yazılar.

    Kısa konuşmamızdaki esnafın bana bakışı her ne kadar tebessüm yüklüyse, daha önce gördüğüm nice bakış gibi; “ Küçümser” bir anlamı da saklayamıyordu. Bakışlarında sessizce şunları da söylüyordu iri yarı, kızdığında kaba-saba olan, ama alacağına ve vereceğine karşı oldukça dürüst esnaf; Yazıyorsun ama boşuna… Kaç kişi okuyor ki gazete köşesini… Üstelik yazarların birçoğunu görüyorum; meteliğe kurşun atıyorlar…”

  İri yarı esnafın bakışlarında yukarıdaki bildik anlamlar yüklüydü yüklü olmasına, benim tebessümüm, dükkânda caddeye çıkışımda ise başka ifadeler vardı; her zamankinden daha da heyecan, coşku içinde;

  “ Behey Karamaca Bey! Yazı sanatına, ömürlerin yetmeyeceği kitapları yazanlara minnettarım. Benim kavgamı, kişisellikten kurtaran, gökyüzü ile yeryüzü arasında bir damlacık ömrüme; benciliklerin, kibrin, pis gururun karşısında yüzleşmeyi her daim hatırlayıp, etrafımla değil asıl kavgamı kendimle başlamama yardımcı olan, kendime doğru yürürken, yaşadığım yerin de farkına varmanın yüceliğine teşekkür ederim…”

  Bunun gibi bir sürü içsel süzülüş içerisinde caddenin karşısına geçip, denize uzanan Eski Vali Konağı Caddesi kaldırımında yürürken, Nazım Hikmet’in bir toplantıda genç yazarları küçümseyen, daha doğrusu büyük bir gaf yapan Yakup Kadri için yazdığı şiire gülümseyerek tutundum;

“ Behey!

Kara boynuz gibi kaşlı

Mukaddes Apis başlı

                         Adam;

Behey!

Karamaça Bey!

Sen şiirin büyük sözlüğüyle konuşuyorsun

Ben asaletten anlamam

Şapka çıkarmam konuştuğun dile,

Düşmanıyım asaletin

Kelimelerde bile…

 Behey”

Karamaça Bey! “

Güven SERİN  

 



10 Aralık 2021 Cuma

TRT 2 'DE SANAT VAR

 



                                          TRT 2’DE SANAT VAR

                                

                                  ( Faroe Adalar’ından yayılan esinti )

  

   Birkaç yıldır TRT 2 ülke genelinde eksik olan,85 milyon için yeterli olmayan sanat etkinliklerine başladı. Güzel ve önemli paylaşımlar-yayınlar da hayli yapılıyor.

   Bir düşünsenize dostlarım, antik zamanların “Altın Çağlar “dedikleri yıllarda ki şehir devletlerinin başköşesine tiyatrolar, kütüphaneler oturtulmuş. Yani, felsefenin olduğu yerde sanat da, spor da var…

   Ya şimdi? Cumhuriyetimiz kurulduğu yıllardaki sanat çıkışları, daha sonraki hükumetler tarafından yerine getirildi mi? Sanmam…

   Niçin mi? 81 ilimizin yanında en az illerimiz kadar kalabalık nüfusu olan ve onlardan daha fazla yüzlerce ilçemiz var. Kaç tanesinde sanat yapılan mekânlar, özgün yapılar; kurum ve kuruluşlar var? Kaç ilimizde opera ve tiyatro binası var?

   Devlet ve Şehir Tiyatrolarının sayısı bellidir; öteden beri Devlet ve Şehir Tiyatrosu açılmış illerimizin dışına çıkabildik mi?

   Birkaç gün önce evde geçirdiğim dinlenme süresi içinde can sıkıcı dizi-lerden, hiçbir şey vermeyen tartışma programlarından kaçmak için açtım TRT 2’yi. 2020 yılında çekilmiş programın yarısına rastlasam da hani o meşhur söylem gibi tam; “ Sanat, müzik, kültür ziyafeti” bu kadar olur…

   Program sunucusu müzisyen Fuat Güner’in müzik ve sanat adına gittiği yer Faroe Adaları'ydı.

   Danimarka Krallığına ait adalar topluluğu olan Faroe Adalar’ının en sevilen; şarkıcı, söz yazarı ve aktristin konuğuydu Fuat Güner. Sanatçılarla yapılacak programlara lezzet katan öne önemli şey; programı yapan ve sunan kişinin de sanatçı olması. Fuat Güner de böyle sanatçılarımızdan birisi; yani her şeyi; duruşu, görgüsü, müzisyenliği, yabancı dil bilgisiyle sanırsınız ki kırk yıllık arkadaşına konuk olmuş…

   İşe yaramayan, vakit ve insan ömürleri çalan, korkunç derece insana huzursuzluk veren diğer yapımları düşününce bu programa “sığındım” dersem yalan olmaz…

   Atlantik sularının doğal, sessiz adacıkların huzurlu kültürleri ortasında, kendine özgü sesi, soluğu, yorumlarıyla, geçmişte bugüne uzanmış bir Şaman şarkıcı soluğuyla birlikte müziğin bütün esintisini de dünyaya üflüyordu…

   Bir işin hakkını vermek ve o işi severek, inanarak, zevk alarak yapmak ne büyük mucize…

    Neredeyse tüm dünyanın insanlarının koşturmaca içerisinde, kazanç elde edeceğiz diye bin bir türlü sıkıntı yaşamaları yanında bir de “ Ne iş olsa yaparım” mecburiyeti içinde sadece yaşamın fiziksel-mide tarafında kalan insanlarımızın, kendine has ve özgünlüğünü, hünerlerini ortaya çıkarması mümkün görünmüyor…

   Faroe Adalar’ından tüm dünyaya ses, nefes, ahenk veren, bir şamanın huzurlu evrimini yapan Eivor Palsdottir şarkısında bir şeyler anlatıyor;

 “ Gözlerinin anlattığı hikâyeleri anlayabiliyorum

Kaderimi ellerinden okuyorum

Şimdi kendimi bu düşüşe teslim ediyorum

Umarım yere çakılmama izin vermesin

 Sen…

 Tek gördüğümsün

Senin için…

Pervasızca düşüyorum

Ben en sarp dağları aştım

Yedi denize yelken açtım

Bunca zamandır seni arıyordum

Her bir zerremde

Şimdi kendimi bir düşüşe teslim ediyorum

Umarım yere çakılmama izin vermesin

 Sen…

Tek gördüğümsün”

  Şarkının sözleri, seslenişin güçlü anlatımı, Atlantik akıntıları gibiydi; sürekli, istikrarlı ve özgün; dünyayı dolaşmaya kararlı bir döngü haykırışı…

 Güven SERİN 

 

 


8 Aralık 2021 Çarşamba

KARAÇALILI ÇOBAN SABRİ

 


Karaçalı Köyü Süleymanpaşa Tekirdağ




Karaçalılı Sabri  Tekirdağ

            KARAÇALILI ÇOBAN SABRİ

           ( Bu Acı Adam, Tatlı ve Nüktedandı )

 

    Karaçalılı Sabri’nin köyü yakınlarındaydık birkaç gün önce. Göğe yükselen kavak ağaçlarının hemen kıyısında temiz bakımlı bir çeşmenin yalaklarının yakınında, koyu bir gölgenin gün ışığında andık Karaçalılı Sabri Çobanı.

  Karaçalı’dandı yanımıza gelen çiftçi. Hem şehirde, hem köyü-mahallesinde yaşıyordu; yaşama tutunduğu, geçimini sağladığı, çocukluğunun anıları gereği. Tanıyordu üç dört yıl önce ölen kendi köylüsü olan Çoban Sabri’yi.

  Karaçalılı Sabri’yi sadece “Çoban” unvanıyla anmak yetmez! O bir sanatçıydı; kavalı, zurnası, davullar eşliğinde çalınan oyunların en görkemlisi, coşkusunu taşıyan, aktaran bir oyuncuydu…

  2400 yıl önce Çanakkale Assos’da yaşamış Aristoleses gibi: “ Nasıl bir hayat yaşamaya değer?” felsefesinin peşinden koşmuş, sıradan insanların korkak kalıplarından sıyrılmış bir insan. Barışıktı kendisiyle; fazlasıyla barışık…

  Onun köylüsü ile sohbet ettik çeşmenin başındaki kör kuyunun taşı üzerine oturmuş iki arkadaş kılığında. Koyu gölgelerin kavak hışırtıları altında… Bilir misiniz kavak ağaçlarını? Karaçalılı Sabri gibi; oyuncudurlar. En ufak bir yel esintisine duyarlı, daha genç yaşta kocamış şair, Rimbaud’un iç sıkıntısı, hüzün ve acılar eşleğinde haykırışı olan dizeleri;

  “ Neşideler bitti artık: Geri dönmek yok atılan adımdan. Katı gece! Yüzümde tütüyor kurumuş kan, Hiçbir şey yok ardımda.” İlgilendirmez esintinin sesini işiten kavak ağacı ve yapraklarını.

 Karaçalılı Sabri’nin de umurunda bile değildir toplumun bin bir çileden, yükten ibaret olan korkuları. Islığı, kavalı, zurnası ve oyunculuğu yeterde artar insan olmaya… Geç evlenmiştir evlenmeye tez kavuşmuştur çoluk-çocuğa. Üstelik terk edilmiştir; karısı tarafından…

  Bunları dert saymak, o korkunç yükleri kabullenmek yerine manilere, şehrin silik, ürkek, kımıltısız tarihine bir tarih, bir parça coşku eklemek için güldürü sanatıyla haykırmış gölgesinden utanan herkese;

“ Evlendiğim vakit kül oldum/ Bacanak geldi gitti/ Kardeşi geldi gitti/ İki yüz elli keçi vardı bitti/Anam ağlıyor/Ablam ağlıyor/Sattık tarlayı o da bitti/Sonra karı da gitti…”

  Birçok insanın yüzleşemediği ve birçok insanın “Berduşluk” dediği yaşam serüveninin içinden akıp geçti Karaçalılı Sabri. Kavalı, zurnası, nükteleriyle birlikte; acıları, hüzünleri, yüzsüzlükleri neşe eğledi; Karaçalılı Sabri…

  Şair Yusuf Ziya Ortaç’ın dizeleri sanki onu anlatıyor;

“ Bu acı adam, tatlı ve nüktedandı.”

  Altına oturup peynir ekmeğimizi yediğimiz kavak ağaçları, suyunu içtiğimiz beyaz badanalı köy çeşmesi, hemen ötedeki ıhlamur, söğüt, meşe, karaçalı korulukları, Sabri’nin yaşamını anlatıyordu…

  Esintilerin içinde,evrenin uçsuz bucaksız bir köşesinde,varlığını tam olarak sorgulamamış insan kalabalıkları arasından sıyrılan; ıslığı,kavalı,nükteleriyle neşeli izler bırakan bir Çoban; Truvalı Çoban’dan daha,çok daha sonra kendi tarihsel görevini,gönüllülük içinde yapmış olmanın derin duyguları içinde yaşamış bir insanı aktarıyordu biçilmiş buğday tarlaları içinden gelen anız kokuları…

  Bir başka şair, Ahmet Kutsi Tacer, Karaçalılı Sabri’nin anısına tekrar ediyordu şiirini ve insanın doğaya olan yüce muhtaçlığını;

“ Uçsuz bucaksız uzayan kır/ Kimi yerde nadas, kimi yerde anız”

  Karaçalılı Sabri’yi tanımış olan köylüsü, ilk önce onun berduşluğunu ifade etse de, dinledikçe sanata, şehrimize yaptığı kattıklarını; utandı bir parça söylediklerinden.

   Benzemedikleri için bir berduşa, parası-pulu yok sayılan bir sanatçıya; yokluğun hükmünü süren neşeli bir kral gibi esti geçti kendi şarkısıyla birlikte Çoban Sabri. Bir evi bile yoktu ölüm saatinde. Akşamdan söylemişti sekiz kişiye sekiz çay.

  “ Ölmezsem bu gece, sağ kalırsam güne, yine eğleniriz hep birlikte” dedikleri son sözleriydi. Eski bir minibüs eviydi onun. Erken kalkmasına alışık komşuları, geç olduğu halde uyanmayışını merak edip, eski-viran minibüsün kapısını çaldıklarında işitemediler Sabri’nin kavalını, zurnasını ve yaşama dair neşesini. Zorlayınca kapıyı, gördüler Karaçalılı Sabri’nin sessiz yatan sonsuza uzanmış bedenini.

  “Neşideler bitti artık: Geri dönmek yok atılan adımdan!”

Rimbaud gibi haykırıyordu Karaçalılı Sabri; sessizliğin tonlarından, sanatın ruhundan tüten bir soluktan; haykırıyordu uçsuz bucaksız evrenin ihtişamı karşısında ezik-büzük insancıklardan farklı bir hayat sürmüş olmanın heyecanından ötürü…

Güven SERİN 



26 Kasım 2021 Cuma

BUGÜN DOYDUK YİNE EVLATLARIM/LAKİN!

 

                       BUGÜN DOYDUK YİNE EVLATLARIM/LAKİN!

 

  Sanatın, sanatçının ve yazarın en önemli görevidir toplumun faydasına olan serüvenlerin peşinde koşmak… Kimisi şiir sanatıyla, bazıları resim, heykel, kimisi ise öykülerle öncüdürler; bildik kazanım ve kazançlardan, mülkiyetlerden çok öte…

  Çalışmamın başlığı mecaz anlamda Tevfik Fikret’in şiirinden esinlenedir;

“ Bugün açız yine evlatlarım, diyordu peder

Bugün açız yine; lakin yarın, ümit ederim

Sular biraz daha sakinleşir… Ne çare kader”

  Yukarıdaki üç dize bile bugüne ne kadar çok dokunuyor… Bir yanda lüks yaşamlar, korkunç şımarmış bir dünya insanlığı, AÇLIK kültürünü yok sayar, görmezden gelir, açlığa mahkûm edilenleri suçlarlar; zayıf ve pasif bulurlar. Suçlamalar o kadar güçlüdür ki, sanırsınız ki yoksulluk, açlık savaşı kaybedenlere verilen ölüm cezası; yaşamak için hiçbir şansları kalmamıştır…

    Diğer tarafta üç kısa dize bile, kendi TEVEKKÜLÜNÜ yaratmış; şiirin, sanatın diliyle geleceğe havale etmiş…

  Okul sıralarından hatırladığım birkaç dize, şiirde geçen aç kalma duygusu, tok olmaktan çok daha saygın bir ifade, anlayış, algı yaratmıştır bende. Açlığın ezici yükü altında ezilmeden, durumlarını izah edip, doğru, dürüst ve alın terinin hesabını yapan açlığı tercih edeceğim…

  Hayvanlar için tokluğun bir tek hali olduğunu biliyoruz. İyi belgesel izleyicileri, çobanlık yapanlar iyi bilirler, kurtlar, köpekler, aslanlar av bulduklarında alfa karaktere sahip olanların, yani en güçlü olanların beslenme önceliği vardır. Başkarakterler karnını doyurur doyurmaz, kavga kendiliğinden sona erer ve sofra herkese açılır…

  Hayvanların tokluğu böyle bir şeydir; en sıkı, en sert olanlar bile karnını doyurunca, diğerlerin midesine gireceklere saldırmazlar… Ya insanların tokluğu nasıl bir şeydir?

  Açlığın kaç hali vardır? Bu sorunun cevabını sosyoloji bilimi mi, siyaset bilimimi çözer? Bunca söz, hesaplama yapılıyor; geçinme sıkıntıları adına. Yoksulluk, fakirlik, açlık hesaplamaları, istenirse bugünkü teknolojiyle çok çabuk hesaplanır ve 85 milyonun kaç milyonunun konfor içinde yüzüp yüzmediği, kaç milyonun müsriflik ve şımarıklık naraları atarken, o büyük ve sessiz topluluğun o korkunç, tanrısal suskunluğu, açlıkları karşısında vicdan sahiplerinin kanı donar…

  Bu topraklarda yaşayan insanlar, tıpkı ülkemizin kadim geçmişi gibi büyük uygarlıkların açlık ve tokluk şölenlerini, şöhretlerini, aynı zamanda çöküşlerini, göçlerini, acılarını, kayıplarını da genlerinde taşırlar.

  Bu yüzdendir, açlığın bin bir çeşidi yaşanırken bile “ Ben, Biz açız!” diyen çok azdır, geri kalan o muhteşem sessiz topluluk içinde… Susmayı ve şair gibi, açlıklarını sofraya koyup onunla doymayı, beslenmeyi öğrenmişler…

  Açlığı, eve, hanelere giren ekmek sayısı olarak hesaplayanlara da ancak AHMAK denir… Aç olana sadece yardım yapmayı düşüne de diyecek laf bulamam… Hiçbir saygın, onurlu insan bir başkasının getirdiği paket, çuval karşısında ezilmeden, sıkılmadan, büzülmeden “ Sağ olun, Allah razı olsun!” diyemez…

  En onurlu davranıştır; her insanın maaşının, işinin, aşının, hayallerinin, eğlencelerinin olmasını düşünmek ve istemek…

  İşte bu yüzden, şairinin şiiri, şımarık bütün aç tok olanlar üzerinde insani bir fısıltı, sarılım, şefkat, onurlu bir duruş gösteriyor;

  “ Bugün açız yine evlatlarım, diyordu peder

Bugün açız yine; lakin ümit ederim

Sular biraz daha sakinleşir… Ne çare, kader…”

  Biliyoruz ki açlığın halleri anlaşılmayacak kadar karışmış durumda. Anlaşılır, yaşanır bir iş, aş, yurttaş olmanın zorluklarını yaşayanların korkunç sıkıntıları duyulmayacak kadar derinden geliyormuş gibi; gemisini kurtaran kaptan misali bütün toklar, birbirlerini alkışlanıyor…

  Suyun dört hali var ama ya açlığın? Ya tokluğun kaç hali var?

  Tevfik Fikret’in şiirine karşı,85 milyon ve tüm dünya için;

“ Bugün yine doyduk evlatlarım; yarınlarımız da garanti, rahat olun. Sporumuzdan, sanatımızdan, eğlencemizden, sosyalliğin izden geri kalmayın.” Demeyi ne kadar çok isterdim…

Güven SERİN 

23 Kasım 2021 Salı

YAŞLI MÜZİSYEN

 


İnternet

                                                   YAŞLI MÜZİSYEN

                            

  ( Tuttum İnsanları Sevdim )

  Onunla hava limanında uçakların kalkma saatini beklerken tanıştım. İkimizde erken gelip hava limanı içerisinde kitap okuyup gözlem yapma görgüsüne saygı duyduğumuz belli… Antalya’ya bir davet için gidiyordu. Sevenlerinin isteği üzerine bir de müzik ziyafeti çekeceklerdi…

   Gözleri ışığa duyarlı olduğu için güneş gözlüğü takıyordu. Bir süreliğine çıkarsa da izin isteyerek yine taktı. Neredeyse ömrünün tamamını müzikle geçirmiş. Bolca anı ve serüven biriktirmekten başka hiçbir yatırımı ve birikimi yokmuş…

  Klasik manada sağlamcı ve çalışkan insanlara göre ; “ Bir baltaya sap olamayan” iyi insanlardan biri sayılmakta. Bu zamanda birkaç ev, birkaç araç ve yüklüce bir hesaba sahip değilsen, iyi olmak, sanatçı olmak yeterli görülmüyor.

  Her şey daha büyük, daha güçlü, daha ses getiren, fazlasıyla beğenilen mantık üzerine kurulunca; tam manasıyla bambaşka bir dünyevi amaç içerisinde buluyor insanlık kendisini.

  Devreye giren, insanlığın o korkunç ve yarı tanrı isteklerini yerle bir eden şey yine sanat oluyor. Sanatçıların insana dokunuşları farklı farklı oluyor. Kimisi müzik, bazıları sinema, tiyatro veya opera ile…

  Öykülerin dokunuşu ise apayrıdır; Goriot Baba’nın yaptıklarına, bugün için kaç kişi “ fedakârlık ve evlat sevgisi” der? Kim bilir ne küfürler ederler; muhteşem serveti sadece sevgi adına harcadığı için Goriot Baba’ya.

  Yaşlı müzisyenin yüzündeki tebessüm, özgürlüğünün kendi ellerinde oluşundandı. Nerede duracağını bilip, neyle yetineceğine çoktan karar vermiş olmasındandı…

  Tuvalete gitmek için izin istedi. Bavulları, gitarı ve yan tarafta duran kitabı bana emanet bırakıldı. Dokundum ben gelmeden önce okuduğu kitaba. Can Yücel’in şiir kitabıydı.24.sayfa ile 25,sayfa arasında beyaz bir kâğıt duruyordu. Kurşun kalemle bir sürü not düşülmüştü beyaz kâğıdın üzerine. Okuduklarıyla ilgili hatırlatma notlarıydı hepsi.

  24.sayfada epey çalışmışa benziyor. Altmış dokuz dizeden oluşan şiirin ismi; Bir Numaralı Halk Düşmanıydı. Dizelerin yarısından fazlasına işaret bırakmıştı yaşlı müzisyen. Kimisinin altını çizmiş, kimisi üzerine bir, bazılarına iki, üç ok işareti yapıp önem sıralarını belirlemişti.

  Can Yücel’in şairliğini sevmeme bilmeme rağmen bu şiiri hiç okumamıştım. Hayli uzun ve neredeyse tüm zamanlara hitap edecek derece sosyal meselelere dokunmuştu şair;

“ Reis Bey dedim Reis Bey

Asın beni dedim dövün öldürün beni”

 Şiire dalalı, notların içinde gezinmem kaç dakika sürdü bilmiyorum. Geçen süre içerisinde yaşlı şair geri dönmüş, kitapla olan tanışma törenini sessizce tebessüm ederek izliyordu. Onu gördüğümü anlayınca;

 “ Lütfen, rahatınıza bakın. Siz gelmeden önce okuyordum. Can Yücel’in Bir Halk Düşmanı şiirini de çok severim” dedikten sonra koltuğuna oturmadan önce almış olduğu kahvelerden birini bana uzattı. Küçük bavulundan bir kitap daha çıkartıp beni rahat bırakma adına açtığı bir başka kitabın sayfalarına daldı.

  Yaşlı şairin nezaketi sayesinde hayli ilginç, duyarlı bulduğum şiirin altmış dokuz dizesini birkaç kez okudum. Dikkat çektiği notlarını irdeledim. En çok çizgi ve ok bıraktığı son dizelere iyice yoğunlaştım;

“ İşte böyle dedim Reis Bey

Başınızı ağrıtmayım

Yoksa bunlara gelinceye dek daha ne haltlar karıştırmadım

Biliyorum suçluyum razıyım cezama

Çalmadım öldürmedim ama

Daha kötüsünü yaptım

Na’aptım biliyor musunuz Reis Bey

Tuttum insanları sevdim”

  Kitabını teşekkür ederek iade ederken yaşlı müzisyene şu soruyu sordum;

 -        Sizde şairin yaptığı gibi yaptınız, ömrünüzün bütününde insanları sevdiniz değil mi?

 Biraz acılı, biraz soslu yüce bir tebessümle başını iki kez öne eğdi. Onun evet deyişi fazlasıyla sessiz ve duygu yüklüydü. Çünkü gözlerinde birkaç yaş tanesi, ömürleri ve ömürler ötesini anlatıyor gibiydi…

 Güven SERİN 


19 Kasım 2021 Cuma

TİFLİS HAVALİMANI

 

İnternet

                                              TİFLİS HAVALİMANI

 

    2019 yılı Ekim ayında bir hafta süren Güney Kafkasya gezim, hatta serüvenim bitmiş sabah karşı kalkacak olan uçağımı kaçırmamak için gece yarısından önce geldim Tiflis havalimanına. İki gün önce Ermenistan’ın başkentine gitme amaçlı Ermeni sınır kapısı Ahkeepo’da Ermeni memurları tarafından hor görülmüş, psikolojik olarak epey hırpalandıktan sonra iki günlük vize alabilmiştim.

  Hor görülmenin, dışlanmanın ne demek olduğunu anlamak için memleket dışına çıkmaya gerek olmasa da bu duygunun en yoğun halini yaşadım Ermeni sınır kapısı Ahkeepo’da. Ermenistan başkenti yolculuğum bu yüzden kısa sürdü. Kırsal alanda kalan tarihi yerlere gitmem bu yüzden son buldu…

  Ermenistan başkenti Erivan’dan erken dönüp, Gürcistan’ın başkenti Tiflis’de eksik kalan yerleri gezme fırsatını tekrar yakaladım. Farklı ülkelerin insan yapıları ne kadar farklı olursa olsun, herkes medeni dünyadan bir pay almak, zenginleşmek için didinip duruyordu. Tiflis’in kırsal kesiminde kalan Manastır ziyaretlerimde bile bu pay, mücadele örneklerini gördüm…

  Serüvenin sonunda gece yarısından bir saat önce Ermeni bir şoförün kullandığı taksi otelimden beni alıp Tiflis havalimanına getirdi. Küçük bir bahşiş, kendi yorgunluğu içinde bir parça önem-değer bekleyen insanlara ne çok neşe katıyor…

  Fazla büyük olmayan havalimanına uçağımın kalkış saatinden altı saat önce geldim. Gecenin nasıl geçeceğini bilmesem de, Ermenistan sınır kapısında yaşadığım o büyük kargaşa, korku, dışlanmadan sonra ülkeme ve farklı sevdiğim Antalya’ya dönüyor olmak; kurtuluşun kendisi gibiydi…

  Kalabalık olmayan havalimanı, oturma seçeneklerimin bol oluşu nedeniyle sık sık yer değiştirdim.2019 yılının Ekim ayı son günleri yaşanmaktaydı. Sevdiğim aylardan, gezi için ideal zamanda beslenmiş olmanın; iç huzuru, sıkıntıları ve bol birikimlerle dönüyordum.

  Zaman bol olunca benim gibi bekleyen insanların azlığı ister istemez tanışmaları da hızlandırıyor. Tiflis havalimanı saati gece yarısını gösterirken tanıştık Ankaralı Kadir Bey ile. Oradan buradan derken, yapmış olduğumuz işlere, hobilere ve gazete köşe yazarlığına geldik.

  Ankaralı Kadir Bey lafını esirgemeyen birisiydi. Haftada altı gün yazı yazmamı kendince fazla buldu. Hatta şöyle ilave destek sözleriyle kendi fikrini güçlendirmek istedi;

  “ Yazar az ve nitelikli yazmalı!” ona göre, az yazan nitelikli yazıyordu… Bana da sorsanız, gelişen dünyamın öte tarafa, denge ve nitelik arama süzülüşü, nicelikten çok niteliğe doğru evirildiğini söylerim…

  Fakat bütün az yazanların nitelikli yazdığını, çok yazanların ise bol keseden attığını da söyleyebilir miyiz? Bu konuda kendi fikrini hiç saklamadan dışa vuran yazarlardandır Enis Batur.

  Kendi ifadesiyle “Yazı Adam”ını anlatıyor;

“ Yazmayı var oluşunun eksenine yerleştirmiş, ömrünün şahdamarı kılmış birinin gözünde yazmak bir ölüm-kalım sorunudur. Başka bir uğraşla değiş-tokuş edilemeyecek denge sopası- öyle kolay değildir.’Ben vazgeçiyorum bu koşullarda’ demek. Yayımlamaktan, görünmekten, araya karışmaktan uzaklaşabilirsiniz de, yazmaktan kopamazsınız, hele başkaları yüzünden!”

  Niteliksiz yazmaksa bütün mesele, gereğinden çok yazılar yayınlanıyorsa her devirde, Ahmet Rasim’in tespitlerine de yer vermek isterim;

“ Bu tasayı bir okur olarak bende paylaşıyorum. Onca kitap önce bizim üzerimize yığılıyor. Kötü yazılmış olanlar, vasatı zorlayamayanlar, başkasının soluk kopyası olmaktan kurtulamayanlar… Her zamankinden fazla yazılıyor, boş yere yazılıyor galiba. Yerinizde olsam bırakın çok yazmayı, yazmaktan bile soğurdum.”

  Tiflis Hava Limanı’nda, Ankaralı Bey ile yazma üzerine, hatta benim haftada altı yazımın fazlalığı üzerine geçen sohbet, yine yazı insanı sevdasıyla gün yüzüne, değişim geçirerek çıkıyor.

   Bir taraftan Ankaralı Kadir Bey’in sohbeti, diğer taraftan babası İtalyan, annesi Türk Danıel’in Batum cezaevinde geçirdiği bir yılın tecrübelerini dinlerken zaman denen nehir akıp gitmiş; aktarmalı uçağımız Tiflis havalimanından Sabiha Gökçen’e havalanmıştı; bir başka yazıların peşinde koşan bir:

“Edip, muharrir, yazar, yazan, yazıcı, yazı adamı, edebiyat adamı, yazı beyi” kılığında bir insan olarak dönüyordum memleketime…

Güven SERİN  

 

 

 

     

 


17 Kasım 2021 Çarşamba

ÖLMEK NE GARİP ŞEY ANNE

 

İnternet

                                      ÖLMEK NE GARİP ŞEY ANNE!

          ( Güle güle kardeşim K )

 

   1980’li yılların başında tanıştım Ahmet Kaya’nın yorumculuğu, kendine özgü özgün sanatıyla. İlk aldığım müzik kasetlerinden birisiydi Şafak Türküsü…

  Öyle bir yorumluyordu ki, bütün annelere armağan-ağıt, destansı bir sesleniş içerisinde. Hiçbir annenin annelik hakkı tam manasıyla ödenmediğini anlatırcasına, hiçbir anneye doyum olmayışın türküsü…

   Anlatıyor annesine bir güzel;

“ Pir Sultan’ı düşün anne

Şeyh Bedrettin’i

Börklüce’yi

İnsanları düşün anne

Düşün ki yüreğin sallansın

Düşün ki o an güneşli güzel günlere inanan

Mutlu bir Yusufçuk havalansın”

  15 yaşında yaşamının en taze anlarında, çocukluk ile genç kızlığa adım attığı bir anda ölümü seçen, yüksekten kendini yerçekiminin ölümcül seçeneğine yönlendiren K; hava boşluğunda o sonsuz ve kederli yolculuğunda nasıl seslenmiştir dünyaya?

  Genç insanın zamansız ölümünü hangi sosyolog, hangi psikolog ve hangi siyasetçi anlatabilir? Var mıdır bunun bir açıklaması? Tatmin eder mi bizi bildik o korkunç ayıplı cevaplar?

  Tekirdağ doğumlu Çanakkale’de yaşayan K böyle bir anın acısını bıraktı geriye. Binlerce genç insanın gidişleri, kurban törenlerindeki gibi, insanlığa bir ders, ibret olması gerekirken; duymama, görmeme ve anlamama hastalığına tutulmuş bizler için her şey nafile…

  “Ölmek ne garip şey anne” diyor şair, yarım kalmış annelik sevdasına, özlemine…15 yaşındaki K’nın son sözleri, düşünceleri neydi? Sadece ölüm raporlarının açıklaması yeterli midir? Yaşamın devamı ve koskoca gelecek duruyorken, henüz bin çeşit tecrübe, bin çeşit hüzün, bin çeşit mutluluk yaşanmamışken nasıl doyar yaşama K?

 Doğu illerinde büyümüş bir kadının yazısını-yazgısını okumuştum bir zaman;

 “Çarşı denen, erkeklerin bulunduğu yerden geçerken göğüslerimizi içeriye çekerdik. Daha yeni serpilmeye başlayan göğüslerimizden utanır, erkeklere şehvet duygusu yaratmasın diye göğüsleri olmayan çocuk gibi görünmeye çalışırdık…”

   Binlerce yıllık erkek zulmü, nasıl da bulaşmıştı kadınlarımıza, annelerimize. Erkeğin makbul olan organları, gösterişli, azametli, albenili sözcüklerle izah edilirken, kız çocuğunun bedeni ve organları nasıl da ayıpların bataklığı ile sıvanmaya başlamış…

   “Elalem ne der, ne düşünür!” bataklığı, özgür düşüncenin önünü kapatmakla kalmıyor, gizliliğin, karanlığın, kuru ve kabalığın da tohumlarını ekiyor bir güzel; bu kadim topraklara, ülkeye…

  Batum’da katıldığım cenaze töreninde üç tane müzisyen vardı. Ölüm şarkılarını seslendiriyorlardı; hüzne ve ölüme, barışçıl bir saygı, nezaket içerisinde.

  Deseler ki, on beş yaşında ölüme uçan K için bir şey yap! Ne yapardım biliyor musunuz? Eleni Karaindrou’nun Sonsuzluk ve Bir Gün filmi için bestelediği şarkıyı seçer ve ardından Ahmet Kaya’nın ağıtsal seslenişini yapardım;

“ Saçlarına yıldız düşmüş

Koparma anne ağlama

Saçlarına yıldız düşmüş

Koparma anne ağlama…”

 Mümkün mü ağlamamak? İnsan olmaktan uzak kalmam mümkün mü? Diyeceksiniz ki mümkün… Öyle olmasaydı, bunca genç ve zamansız ölüm, çatlatmaz mıydı bizlerin yüreklerini çoktan?

  Dağlamış yürekler bile, Sonsuzluk ve Bir Gün filmi müziği çalarken, K’nın ardından gözyaşları içinde el sallar; güle güle kardeşim, kızım der; güle güle…

  “ Bir açıklaması vardır elbet giderken sonsuzluğa… Bağışla beni güzel annem… Kız-evlat tadında bir mektup yazamadım diye kızma bana…

    Oysa,türkü tadında yaşamak isterdim…Ölmek,ne garip şey anne!..Ölmek,ne garip şey anne…Bir sabah çıka gelirim; bir sabah,bir sabah anne,acını süpürmek için açtığında kapını gelirim…”

Güven SERİN 

 

 


5 Kasım 2021 Cuma

ÇILGIN RÜZGARIN İNSANCIKLARI

 

İnternet

                                          ÇILGIN RÜZGÂRIN İNSANCIKLARI

 

          Antakya Belediyesi Meclis Toplantısı yapılıyorken iktidar-hükumet tarafı bir meclis üyesi söz alıp başkana sesleniyor;

  “ Sayın Başkan seni takdir ediyorum. Bizim makarna dağıtmamızı eleştirirdin. Şimdi sizde aynı şeyi yapıyorsunuz. Demek ki bizim yaptığımız doğru şeymiş; sizlere teşekkür ediyorum.”

  Güler misiniz, yoksa ağlar mısınız bu söz alışa, seslenişe veya teşekkür sözlerine? Hangi zamanda yaşıyoruz? Açlık ve yoksulluk rakamları gün ve güneş gibi ortada parıldarken, ateş kimin evine düştüyse onu yakarken; söz dönüp dolaşıp makarna yardımlarına geliyor.

  İleri toplumların insanı olmak başka şey, geri kalmış veya bir türlü ilerleyemeyen toplumun bir ferdi olmak çok başka şey. Sanırsınız ki tek derdiniz makarna? Evet, insan, açlık; beslenme ihtiyacını gidermeden bir ötekine sıçrayamaz ama halen bizler burada mıyız?

  Çığ gibi büyüyen işsizler ordusu; “ Ne iş olsa yapmaya hazırım. İki, hatta üç diplomam var ama askeri ücretin altında dahi çalışmaya mecburum!” diyerek, inlediğini, bir destanın en can alıcı ağıtının yakıldığı bu zamanda, sadece makarna ve ekmeğe takılı kaldık!

  Barınma nerede? Giyinme? Eğitim? Yakacak? Bütün bunları geçemeyince; kitaplar, sinemalar, tiyatrolar, seyahatler, dinlenmeler, eğlenmeler, gülümsemeler NEREDE diyemiyoruz! Niçin?

  Asıl olan soruna yaklaşmaya korkuyoruz? Beterin beteri vardır deyip, kendi halimize şükür edip bir yerlere SIVIŞIYORUZ… Ya sonra? En garanti, en risksiz alanlarda kendimizce haykırıyoruz. Aydın olmanın aydınlığını anlatan küçük bir mum yakıyoruz. Ama en ufak bir esintide sönen bir mum…

  Sorunun büyük bir kısmını hükumete, siyasetçilere yükleyebiliriz. Haksız da sayılmayız. Peki, ama ya biz insancıklar? Otokontrolümüzü, tepkilerimiz, gerçekçi ve samimi olup, herkesin sorununa vicdanı, insanı, sosyal, akılcı değerlerle yaklaşıyor muyuz? Bilirsiniz en küçük damla bile sürekli hale geldiğinde taşı bile deliyor…

  Meşhur söz; tok olanın bir şeylerden anlaması mümkün değil. Bir parça hisseder, kendi açlığı yaklaşınca yokluğun yok oluşu içerisinde kaybolur.

  Dikkat ediyor musunuz; herhangi bir sendika, sivil toplum örgütü bir konuşma yapsa, elli yüz kişi toplanıyor. Sanki diğerleri emekli değilmiş gibi… Sanki diğerleri yoksul değilmiş gibi… Sanki diğerlerinin yaşamları güllük-gülistanlıkmış gibi; herkes uzaktan geçip, kendi karanlığına ve hiçliğine doğru yol alıyor…

  Romalı şair 2050 yıl öncesi şu sonuca varmış biz, karnı tok, sırtı pek insan ve insancıklar için;

“ Açık denizde çılgın rüzgârın coşturduğu dalgalarla pençeleşen insancıkları, HUZURLU bir kıyıdan seyretmek ne hoştur…”

  İnsanlığın önünü tıkayan, samimiyetten, sevgiden uzaklaştıran en hakiki sözcüktür bu HOŞ olan hoşluk… Sahtedir… Kimliksizdir… Karakteri başta beri yalnızlığa mahkumdur… Sadece kurtuldum derken bile Henrik İbsen’in tiyatrosunda geçen bir diyalog gibidir;

  “ Zaten ölmüştün sen; tekrar öldürmeye gerek duymadım…”

   Bu yüzden, canlı gibi görünen her insanın yardım elini uzatmasını, söz sahibi alıp duyarlı davranmasını bekleyerek zaman kaybetmemeli…

    Duyulan her çığlık, ona doğru atılan her adım, uzatılan el, zaman yolculuğunun görkemli göksel neşesini de doğurur; için için yaşam kokar her hücreniz; fark edersiniz tekrardan yaşamın o zarif kimliğini; kimselerin fark etmesini, alkışlaması ve onaylamasını beklemeden…

Güven SERİN  

  


2 Kasım 2021 Salı

İHTİYAR ADAMIN SEVİNCİ

 


Tekirdağ Şarköy Uçmakdere
Hasan ÇINAR


Uçmakdere Şarköy

                                         İHTİYAR ADAMIN SEVİNCİ

                             ( Büyükşehir Belediyesine Teşekkürlerimle )

 

    Büyüklerimizin en tat aldıkları en mutlu oldukları zamanlar çocuk ve ihtiyarların sevinme anlarıydı. Bayramlarımızın tadı-tuzu çocukların sevinci ve büyüklerin-ihtiyarların ellerinin öpülmesiyle demlenir ve mayalanırdı…

    Hangi ihtiyardan söz ediyorum biliyor musunuz? Bu köşede beşinciye yazdığım, eli ayağı henüz tutan, yaşam sevincini henüz kaybetmemiş, kekik, ıhlamur ve adaçayı kokularının Ganoslar-Işıklar Dağlarına yayıldığı yerde yaşayan; Uçmakdereli Hasan ÇINAR’dan söz ediyorum…

   Onun elinden tutan Büyükşehir Belediyesi Başkanı Kadir Albayrak ve Sosyal Hizmetler Daire Başkanı İsa Karadağ ve yaşlı bir insana-adama uzanan, ona fayda sağlayan, kanunların ve vicdanların bir araya geldiği emeği geçen herkesten söz edip teşekkürü borç biliyorum…

   Geçtiğimiz yıl farkına varmıştık Uçmakdere’de yaşayan 87 yaşındaki Hasan Çınar’ın evinin oturulmaz hale geldiğini. İhtiyarlık maaşı alan, zar-zor yaşayan bu insanın çaresizliği, önüne eğdirmemişti başını.

   Bir konuşmamızda şöyle söz etmişti;

 “ Güven Bey oğlum, bu zorluklar güçlü kılıyor, yaşamda tutuyor beni…”

    Bu söz, ihtiyarın; Hasan Çınar’ın bu sözü, yaşama dair binlerce seslenişin, yakarışın ve dik duruşun birleşeni gibiydi. O sözden sonra kendi sözümü vermiş, köşemde her birkaç kez, Hasan Çınar’ın bakışlarını anlatmaya çalışmıştım…

   Tekirdağ Büyükşehir Belediye Başkanı her zaman yaptığını yapıp duyarlı davrandı. İlgili Başkanlıklarına, Müdürlerine Uçmakdereli Hasan Çınar’ın çığlığını, ona ulaşılacak yardımların önemini anlatı.

   Milletimin en büyük özelliğidir ihtiyacı olanın henüz “ihtiyacım var” demeden fark etmesi. Maalesef, bu yardım elleri, düşünceler bir parça geriliyor görünse de, uygar toplumların daha ileri taşıyan basının, gazetemizin dik duruşunun karşılığı olan bir mutlu bir olayı gerçekleştirdik…

   Uçmakdere Köyü-Mahalle Muhtarı Burhan Elmas’ın duyarlı yaklaşımı, Uçmakdere sakinlerinin basına güveni, Hasan Çınar’ın yaşam disiplini ve Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi’nin değerli kurumları, kuruluş ve yöneticilerinin azmi sayesinde bir insan; İHTİYAR sevindi…

   Sevinci, kuzey rüzgârıyla dağlanmış yaşlı yüzünü öyle bir yakışmıştı ki, yaşam telaşı ve zorlukları gülmeyi çoktan unutmuş o insanın evinin yapılması; onarılması sayesinde başka bir hal almıştı.

   Sözün özü, uygar dünyanın kurum ve kuruluşları tam çalıştığı için insanlarının büyük çoğunluğu mutlu ve huzurludur. Nasıl ki Yargı, Yasama, Yürütme ve Basın; birbirlerinden ayrılmaz, demokrasinin vazgeçilmezi iseler, medeni dünyanın en değerli olanı da çocuk ve yaşlılardır. Günü şenlendirmek, günü huzurlu kılmak, kendi yarınlarımız için, geçmişten gelen o insanlar-ihtiyarlar, geleceğe gidecek olan çocuklarımızın gelişimi, vicdanı, felsefi, sosyal ve kültürel olgunluğu için vazgeçilmez derece önemlidirler…

  Uçmakdere’ye gittim ve ihtiyarın-Hasan ÇINAR’ın sevincini gördüm. Gördüğüm, şımarık, sulanmış, karakteri olmayan sevinçlerden çök ete; damıtılmıştı…

   Ne diyor şair Rimbaud;

  “ Vaktiyle, bir gençlik yaşamadım mı, öyle altın sayfalara yazılacak, sevilmeye değer, yiğit, masalımsı?” Sonra da devam ediyor umutsuzlun ağır bastığı bir zamanda;

  Neşideler bitti artık: Geri dönmek yok atılan adımdan.Kadı gece!Yüzümde tütüyor kurumuş kan.Hiçbir şey yok ardımda,şu korkunç ağaççıktan gayrı!..

  Yine de uyanış bu. İçimize dolan gücü ve gerçek sevecenliği kabullenelim bütünüyle. Ve şafak vaktinde, ateşli bir sabırla silahlanmış, gireceğiz görkemli şehirlere.”

Güven SERİN  



29 Ekim 2021 Cuma

KIR SAÇLI ADAM

 


Emil Cioran 

                                                      KIR SAÇLI ADAM

  Öğle vakti birkaç saat önce geçmiş, akşam vaktine ilerliyordu döngünün gezegeni. Küçük çay ocağının önünde, kıt olan masanın hasırdan yapılı sandalyesinde oturmakta, kahve parçacıkları kokan nefesimin dümen suyu içinde ilerlemekte, hatta yuvarlanmaktayız.

  Önde kır saçlı bir adam, viran yürüyüşlü; ağır-aksak… Sonradan anladım ki bir un çuvalı kadar fazla kilolarından ve bir sorunu var gibi görünen sol ayağından ötürü öyle yürüyordu. Arkasında genç bir kadın, hiç makyaj yapmadan da güzel görünen, sarı saçlı, durgun bakışlı iki çocukla birlikte geliyorlardı.

  İlk baştan, kır saçlı viran yürüyüşlü adamın kızları, çocukları sandım gelen üç kişiyi. İki üç metre uzaklıktaki banka oturdu büyük bir zahmet içinde gelen kır saçlı adam. Kadın, kız çocuğu ve erkek çocuğu da onu izlediler; küçük masanın etrafına, küçük, büyük sandalyelere doluştular.

  Anlaşıldı ki kadın onun kızı değil, karısı, diğerleri; altı yaşlarında bir kız ve dört yaşlarında bir erkek çocuk da onun evlatlarıymış. İlk önce şaşırıyor insan; bakmanın, görmenin körlüğü içinde şartlanmış yanlış tanı koymuş bir doktorun hüznü içinde, karşıma oturan kır saçlı adamı, usul usul inceledim...

   Kadından daha yaşlı değildi. Ama ben öyle sanmıştım. Gelip geçseydiler yanımdan, onu çoktan işi bitmiş bir ihtiyar sanmayacak mıydım? Yüzü, tıpkı bir çocuğun yüzü gibiydi; pürüzsüz, masum-günahsız…

  Bacağındaki sancı, bedenindeki kilolar çocuk bakışlı yüzünden okunuyordu. Sadece kır saçlarından ve kilosundan ötürü onu viran bir nisan sanmıştım. Bir ihtiyar; çoktan vaktini doldurmuş bir yaşlı adam… Oysa daha kırk yaşlarındaydı; tıpkı genç, güzel, alımlı ve makyajsız karısı gibi; tam bir aile saadeti içinde oturdular küçük masanın etrafına.

  Onları rahatsız etmeden her fırsatı değerlendirerek baktım kır düşmüş saçları olan adamın yaşam yükünün ağırlığı altında eziliyormuş gibi gizli ve bir parça şımarık bir çocuk gibi sancı çeken yüzüne.

  Paraya-pula, geziye, yemeye, içmeye doymuş, kendi koşusunu sonlandırmış bir insan kılığındaydı. Arkadan, yandan bakılınca ise iyice ihtiyarlamış bir insan…

  Rumen filozof, yazar Emil Cioran, kendi yolunun sonuna geldiğinde bir röportajda ona sorulan bir soruya şu can alıcı cevabı veriyor;

“ Kaderinize karşı bakış açınız nedir?

-        Benim kaderim sona erdi. Artık yazmamalıyım kararıyla sona erdi… Bu kararın fizyolojik bir temeli vardı. Nasıl desem… İçimde bir şeylerin değiştiğini hissettim.

-        Nasıl bir değişimdi?

-        Bu şey… Bir kırılma! Nasıl derler; TÜKENMİŞLİK…”

  Kır saçlı adamın oturuşunda, yürüyüşünde ve boşluğa bakışında tam da Emil Cioran’ın sözleri ve eylemiyle uyum gösteren bir hissediş ve duruş vardı. Oysa bu sözcükleri söyleyen filozof, yarım yüzyıllık yazı, düşünce serüveni karşısında fazlasıyla yorulmuş, ihtiyarlamış, kendince tükenmişti… Yamaktan, okumaktan ve belki de düşüncelerden vazgeçmişti. Ona sunulan bütün hediyelerden de, mal mülk kazançlarından da…

  Yaşamın yükleri, dünyanın ağırlığı der gelip geçeriz. Filozofun fizyolojik sebepleri, karşımda oturan kır saçlı adamın da derdi olmalıydı. Ama sadece fizyolojik sebepler mi? Kilolarını verse, aksayan bacağını iyi bir tedavi sonucu bir sporcu hareketine, heyecanına ulaşsa; onun bedenine yapışmış acılı, sancılı bakışlardan kurtulabilir mi?

  Tanıdığım bir doktor, eşinin eczanesinde karşılaştığımda, ayaküstü sohbette konu konuyu açmışken bana şunu söylemişti;

  “Dostum, en çok hangi hapları satıyoruz biliyor musun?

-        Bilmiyorum

-        Antidepresanları…”

  Donmuş yüzler ve ruhlar; susturulmuş sesler, renkler ve soluklar; hepsi bir tek sebepten dolayı kilitlenme aşamasına geliyor; hiç kimse diğerini önemseyip dinlemiyor…

   Bir beğenme mantığı içerisinde, en farklı gösteriyi nasıl sunarım korku ve iştahı; 21.yüzyılın modern insanını çıtır çıtır yeme peşinde; onun iştahı da yerinde; fazlasıyla…

  Sanırım işin sırrı kıt olanda gizli… Haddini aşma eylemi, ister tüketim, ister mal, mülk, her türlü eşya edinmede yaşansın; doğanın öz evladı olan insanı, insandan ve doğadan alacağı o muhteşem sevgi içinde var edip besleyemiyor; eksik kalıyor insanın diğer insan ve tabiat yanları…

Güven SERİN  

 

 


28 Ekim 2021 Perşembe

İSTİKBAL GÖKLERDEDİR

 

İnternet

                                             İSTİKBAL GÖKLERDEDİR

       ( Zamanın Yurttaşı Olmak!)

 

    Alman filozof, yazar Friedrich Schiller şu sözüyle insanı pek güzel anlatıyor;

  “ İnsan bir devletin yurttaşı olduğu kadar, bir zamanın da yurttaşıdır.”

  Zamanın yurttaşı olmak ne demek? Anladığımız kadar anlatalım o zaman… Mustafa Kemal ATATÜRK,1800’lü yılların sonunda doğup,1900’lü yılların yarısına gelmeyen bir ömre neler sığdırdığını bizden daha çok bütün dünya biliyor. Ömrünün büyük kısmının askerlik ve savaş alanlarında geçmesine rağmen, Cumhuriyeti ilan eder etmez, bir gün daha vakit kaybetmeyi göze alamayıp, on beş yıla sığdırılan devrimlerin önemini komşu ülkelerde yaşanan vahşetler, göçler ve savaşlar sayesinde çok daha iyi anlıyoruz…

 Bu dahi, sadece savaşmaya yazgılı değildi. Halkını, gelişmiş ve hür medeniyetler seviyesine getirmeyi, askeri lisesinde okuduğu yıllarda bir düş ve düşünce olarak kendine amaç-hedef ve yol olarak seçmiştir.

  Sözün kısası, savaş bitip Cumhuriyet ilan edildiğinde ; “ Esas savaşımız şimdi başlıyor; ekonomik, cehalet” diyerek, kalkınmak için eğitimli insanların olması gerektiğini çok iyi biliyor ki, bu bilginin ışığında daha 1925 yılında Türkiye Teyyare Cemiyetini kurduruyor. İlerleyen zamanlarda Gök Okulları açılıyor. Uçak fabrikaları kuruluyor.

  Niçin mi? Bu dahi, istikbalin-geleceğin göklerde olduğunu günümüzden 100 yıl önce söylüyor. Sadece söylemek mi, bunu eyleme geçiriyor; “ Bir ülke, kendi hava sanayini kurmalı! Bütün uçaklar ve parçaları memleketimizde yapılmalı!” inancını daha 1925’li yıllarda yaşama geçiriyor, seslendiriyor.

  2021’e gelindiğinde göklerde olan geleceğe yapılan yatırımların çok azını bildiğimiz halde bu bile birçok ülke için imkansız anlamı taşıyor.Uzayda dönen uydular,araştırma ve gözlem yapan bilin insanları,uzayın derinlerine gönderilen uzay araçları ve çok yakında Mars'a insanlı inişin,orada Marslılar kolonisi,medeniyetinin kurulma amaçları,geleceğin ve günün göklerde olduğunu anlatmıyor mu?

  Uçma ve gökler deyince aklıma Ahmet Kutsi Tecer’in Havacıya Türkü şiirinden birkaç dize geldi;

  İşte sana mavi, geniş bir alan/Haydi yiğit haydi artık havalan!/Sende bulut gibi gökte yuvalan/Haydi yiğit haydi artık havalan!”

  İlk uçağa binişim 1990’yılların başında oldu. Atatürk Havalananından bindiğim uçağın jet motorları çalıştığında, uçağı o güçlü enerjisiyle sarstığında ilk önce uçak mühendislerine teşekkür edip minnet duygularımı uçak, göğe yükselmeye başladığında yaptım.

  O büyük kütlenin, o büyük şehrin üzerinden havalanması, yer çekimine meydan okuması, birkaç saat içinde Urfa’ya indiğimizde anladım zamanın yurttaşı olmanın ne olduğunu.

  Arkadaşım Ali ile İzmir’de buluştuğumda söz etti uçma anılarını. Ali bir iş insanıydı. Zamanla yarışan, Tekirdağ’ın onur duyacağı, yaklaşık 25–30 kişiye de işveren olmanın telaşını, yetişme çabalarını ancak uçakla giderdiğini bir güzel anlattı.

  Anlatması bir ara uçak mühendisliğini, göklere ve zamana meydan okuyan o teknoloji karşısında düşmüş olduğu şaşkınlığı şöyle izah etti;

  “ Bazen şaşırıyorum; hangi şehirde olduğumu unutuyorum arkadaşım. Bir gün, İzmir’den Ankara’ya uçtum. Aynı gün içinde oradan Gaziantep ve Antalya ve gece İzmir’e tekrar döndüğümde inanamadım…” Aynı gün içinde, dört şehir görmek, işlerimi halletme karşısında hayret ettim…

  Mustafa Kemal ATATÜRK, göklerde olan istikbali çok iyi anlamıştı. Uzağa bakışı, keskin mavi gözlerinden mavi göklere uzanıyor ve sıklıkla;

“ Halkı uçmaya alıştırmalıyız! Bunun içinde önce Ankaralıları Pazar günü ucuz fiyatlarla uçaklara bindirip Ankara üzerinde uçurun. Bunun korkulacak bir şey olmadığını ancak böyle inanacaklar ve etraflarına inandıracaklar. Doğrusu budur…”

  Doğrusunu gören Atatürk’ün talimatı hemen uygulamaya konulmuş, tek motorlu bir King Bird ve bir Junker F–13 ve bir AT9 adam başı 2,5 liraya Ankaralıları kent üzerinde dolaştırmaya başlamıştır. Kalkış ve iniş arası 20–25 dakika geçer…

 Zamanın yurttaşı olmak böyle bir şey… Teknolojiyle ters düşmeyip, benliğimizi, geçmişimizi yok saymadan, bütün bağları sımsıkı birbirine birleştirmek ise ayrıcalık; bir dünya insanı, zamanın yurttaşı olmak demek…

  Bayramımız KUTLU olsun…

 Güven SERİN