BU DÜNYAYA KAZIK
KAKMAK İSTİYORUM!
Ne kadar iddialı bir söz! Sonlu olmanın türküsünü söylemek yerine; “ Belki aradan sıyrılırım!” umudu her insanın içgüdülerinde varmış…
İyi ve kötü diye nitelemekten vazgeçtim! Az veya çok; kandırmacalarına ayak uyduramadım! Özgürlüğü,sınırsızlığın cahilliği olarak göremiyorum! Arayışım odur ki, milyarlık insanın milyonluk kültürlerine açım ben! Bulunduğum yeri sürekli eşeleyip bataklık yapmak yerine, ilerlediğim yerleri patikaya çevirip, insanlığıa doğru küçük adımlar atmanın heyecanını arayan bir gezginim ben.
BU DÜNYAYA KAZIK
KAKMAK İSTİYORUM!
Ne kadar iddialı bir söz! Sonlu olmanın türküsünü söylemek yerine; “ Belki aradan sıyrılırım!” umudu her insanın içgüdülerinde varmış…
KAÇINILMAZ BİR KADER MİDİR GÜÇ TUTKUSU?
(
Vatandaş İçin Medeni Bilgiler )
Güven SERİN
NİÇİN HEP ACI ŞEYLER YAZAYIM?
Sabahattin Ali vahşice öldürülmeden önce yazmış olduğu öykülerden birisi “ Bahtiyar Köpek” isimli öyküsüdür. Öyküsüne başlarken pembe düşlere dalmış dostlarını da göz önünde bulundurarak şöyle söylüyor;
Rumen kökenli, Fransız yazar ve filozof Emil Cioran neredeyse tüm yaşamını kitaplara adamış. Geldiği noktada ölümünden beş yıl önce da yazmaya, okumaya son vermiş. Bunu da şu gerçekliğin hissedişiyle açıklıyor;
“ Tükenmişlik duygusunu hissettim… Evrene verip veriştirmekten bıktım… Çok okudum. Bu bir çeşit firar gibiydi…”
Sabahattin Ali ise henüz yazmanın altın çağlarındaydı. Onun firarı canını kurtarmak için Bulgaristan üzerinden yurt dışına çıkmak-kaçmaktı. Bilmiyordu, çok yazanı ve terazisi hassas olanın dağıtacağı adaletin başına iş açacağını. Sadece başına iş açmak mı, başı ezilerek öldürüldü…
Ülkemizdeki vahşetlerin hep bir karanlık yüzü vardır. Onlarca-sının katili, katillerine bu korkunç cinayetleri ihale edenler bir türlü yüce adaletin karşısına çıkartılamadı…
Düşünürünü, sanatçısını, gazetecisini, yazarını ölüme terk eden bir hükümet, diğer milletler karşısında sonsuza kadar yaralı bir yan-vicdan taşımayı da kabul etmiş demektir…
Emil Cioran; “ Küçük bir kültürün içinde doğmuş bir insanın gururu her zaman yaralıdır.” Sözlerindeki ifadeyi, kendi sanatçısını, düşünürünü koruyamayan hükümetler içinde, onların etkisi altında kalmış olan adalet için de söyleyebiliriz. Eksik kalmış, aydınlatılamamış cinayetler, bizleri ve bizlerden sonra gelenleri yaralı bırakmış ve bırakacaktır…
Daha otuzlu yaşlarda durmadan yazıyor Sabahattin Ali. Kırklı yaşların henüz başında ise yazgısı, başı ezilmesiyle yazarlığı son buluyor. Sanırım, böyle bir şey; küllerinden doğmak…
Bu söz, antik kentler ve geride bıraktıkları eserleriyle birlikte, tekrar tekrar gün yüzüne çıkartılan medeniyetlerin geride bıraktıkları için geçerli görünse de, gerçek manada sanatçı erdemine ulaşmış, sanatın en hakiki besini olan evrenin ölümsüz iksirini içmiş insanlar için, Sabahattin Ali için, Emil Cioran için de geçerlidir…
O yüzden, başını ezdiler, bedenini çürümeye terk ettiler, adını silmek istediler ama bir türlü başarı sağlanamadı; başaramadılar... Neredeyse seksen yıldır kitapları en çok satan, okunan bir yazar; oysa henüz kırk bir yaşında ezilmişti başı; o vakitler bir ıssızlığın içinde, kalleş, hoyrat bir elin sımsıkı tuttuğu kudurmuş bir kaya, sopa ile öldürülmüştü…
Emil Cioran gibi bıkmamıştı yazmaya ve okumaya. Gezmeye, ailesi ile eğlenmeye ise hiç bıkmayacak bir heyecan duyuyor, daha fazla insan, yöre tanımak ve daha fazla öyküyü, edebi dünyamıza pınar tadında suları olan ırmaklar taşımak istiyordu…
Bahtiyar Köpek isimli öyküsünde yufka yürekli dostlarından, insanlardan söz ediyor. Ona;
“ Hep acı şeyler yazıyorsun, artık tatlı, pembe şeyler yaz!” diyen dostlarına şu hatırlatmayı yapıyor; belki de tüm insanlığa yapılan bir uyarı, muhteşem bir kalk borusu çalıyor hiç durmadan;
“ Hep acılardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir karış toprak, bir bakraç su için birbirini öldürenlerden, doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan mı söz edeceksin? Yazacak, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yazılarında bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen bahtiyar insan yok mu?”
Yazar, yufka yürekli, pembe düşleri olan dostlarını düşünmüş olacak ki, o da onlara kıyamamış; Bahtiyar Köpek isimli öyküsünü yazmış. Eti, sütü, vitamini, minerali, şampuanı ayrı ayrı ve özel bakıcıları olan bahtiyar köpek; ne çok mutluymuş; üstelik de gönlü kederli değil, benzi de soluk hiç değil…
Seksen yıl sonra gelinen noktada aynı öyküler bize bir şey fısıldamaktan öte adeta haykırıyorsa; hak arayanlar sona ermemiş, adalet saraylarının büyüklüğü, sayısı azalmamış, hapishaneler hızla görkemli hale geliyorsa, ne söyleyebiliriz ki, başka bahtiyar köpekleri, kedilerin öyküsün anlatmaktan başka…
BÜYÜK TAARRUZA
TANIKLIK EDEN SANATÇI
Batılı, uygar bilinen milletlerin yayılımcı politikaları, Birinci Dünya Savaşından sonra da hız kaybetmeden devam etmiş, en sonunda bir avuç yere kıstırılmış Türkleri canından bezdirecek hale getirmiş, en değerli şehirlerde İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan bayrakları asılmıştı.
Sanmışlardı ki bin yıldır söylenen türkü susacak, yerini ağıtlara bırakacak… Verilen Milli Mücadele'nin yedek subayıdır Etem Tem. Aynı zamanda tek fotoğraf makinesi olan kişiydi. Görevi, bir milletin yazgısını değiştirecek olan olayı; KURTULUŞ Savaşını belgelemektir.
Roman, öykü, şiir, resim, heykel, müzik; hepsi insana ait olan düşünceyi, yeteneği, gayreti, sezgiyi anlatır. Etmem Tem’in o gün, Kocatepe’de çektiği fotoğraf ise bir Milletin esaret ile özgürlük arasında kalan anını anlatıyordu. Zamanı durduran, mitlere uzanan ve gizemli bir vücuda bürünen fotoğraf; Mustafa Kemal Atatürk’ün Kocatepe’deki tarihsel duruşu; deri çizmeleri, uzun parmakları ağzında Büyük Taarruz sırasındaki ölüm-kalım mücadelesine yürüme anı…
Çabuk unutan milletimizi, çektiği fotoğraflarla hep uyanık tutmaya çalışan bir asker, insandır Etem Tem… İyi bir fotoğraf kendi zamanının tanıklığını yaptığı gibi, zamanlar ötesine de öyküler taşır. Geçmiş ile bağ kurup, geçmişi ölü olmaktan kurtarır şimdiki zamana taşır… Kurtuluş Destanına en iyi tanıklık eden fotoğraftır Etem Tem’in çektiği o muhteşem anın fotoğrafı…
Şairi; Nazım’ı da etkileyen şey bu değil midir; gecenin içinden süzülen bir ordu-Millet, karanlığa esir düşürülmeye çalışılırken, şafağa hürriyetini de eline alarak çıkmıştır. Akdeniz'e kadar sürülecek düşman ve savaşın edebi tarafı Nazım tarafından şöyle anlatılır;
“
Büyük Taarruz
Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
Şayak kalpaklı adam
Nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
Güzel, rahat günlere inanıyordu
Ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
Birden bire beş adam sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu.
Paşalar ‘ üç ‘ dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun kenarına kadar,
Eğildi durdu.
Bıraksalar,
İnce uzun bacakları üzerinde yaylanarak
Ve karanlık akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı…”
Zoraki Millet olmuş ülkelerde, geçmiş ile gelecek arasında bağ kurmak için bir sürü olay kurgusal bir anlatımla, adeta mitleştirilir. Ya bizim geçmişimiz? Bırakın birkaç bin yıl öteyi! Sadece YÜZ yıl geriye uzanıp Kocatepe’ye gitsek-varsak ve o anın havasını ciğerlerimize taşısak; ne olurdu?
Osmanlı askeri, insanı, yöneticileri birçok yerde mağlup olmuştu. Kaybetmişlerdi. Ordu ve insanlar; yorgun, bıkkın ve yaralıydılar. Acılar kim bilir kaç kez kabuk bağlamıştı…
Etem Tem’in çektiği o fotoğraf tam manasıyla Nazım’ın şiirini de, bizlerin kurtuluşunu ve ne kadar kolay unuttuğumuzu da anlatmıyor mu? Böyle değerli anılar-şanlı hatıralar kaç Millet’in geçmişinde, öykülerinde vardır ki?
Etem Tem, o günün fotoğraflarını Mustafa Kemal Atatürk’e gösterdiği zaman, özellikle Kocatepe’deki fotoğrafı gören atamız; - Aferin çocuk. Aman bu fotoğrafları iyi muhafaza et. Daha İzmir’e gideceğiz…
YORGUN, BİTKİN, VİRAN SÖZCÜKLER
( Dolayısıyla Düşünmeyi Reddediyorum!)
İnsanlar insandan kaçmaya başladı. Bir parça kendi niteliğini arttırıp da yaşamını kaliteli bir yere oturtmaya çalışanların kaçışı daha da hızlanmışa benziyor. Çünkü neredeyse yoklar…
İki tanıdığın veya daha fazla insanın birbirini görür görmez; “ Nasılsın? (Bildik ve beklenen cevap)-İyiyim! Ya sen?” Hemencecik ayaküstü sohbette bile, sağlığı, maddiyatı, konu-komşuyu yoklayıp kendimize bir parça “ Teselli malzemesi” toplama telaşı…
Bu tür hal-hatır sormaları, kendi saflığı içerisinde, muazzam bir samimiyet hissiyatı içinde yapanlara sözüm yoktur… Onların sorularına “Can kurban” dersek, pek yerinde olur. Görünen köy nasıl kılavuz istemiyorsa; bitkinlik, baygınlık, çirkinlik, yozluk veren soru sözcükleri, merakları da öyle; daha başlamadan bitiriyor sürecek olan değerli buluşmanın samimiyetini.
Dikkat ederseniz çevremizde bu tür konuşmalar sürüsüyle var. Hemencecik merak edilen sağlık! Sosyal ve psikolojik durumumuz! Soran kişinin sanki o an size yardıma hazırmış gibi görünen sahte ciddiyeti; korkunç bir trajedinin başlama anı gibi; ne konuşulsa para etmeyecek; çünkü sorular ve cevaplar; ruhsal, zihinsel, maneviyattan, vicdandan, olgunlaşmadan çok uzak…
Bu tür seslenişleri, diyalogları her gün hemen hemen her yerde dinliyorum. Sözcükler fazlasıyla yorgun, bitkin ve viran… Sanki ömürlerini çoktan doldurmuşlar. Aslında hiç de öyle değiller; yenilenmeye, beklemeye, demlenmeye, mayalanmaya ihtiyaçları var; o kadar…
Sanırsınız ki sadece diplomalar onaracak sözcükleri.Onlar kaldıracak ayağa,binlerce yıllık seslenişlerin mucizevi anlamlarını.Hiç de öyle olmuyor maalesef...Bu problemi,yaşadığımız bu muazzam kaybı; ne diplomalılar ne de diplomasızlar çözeceğe benziyor…
Telaş kaçma ve saklanma üzerine olunca, durumu idare edip; suya sabuna dokunmayıp, ne şişin ne de kebabın yanmasını istemiyorsak, ortaya beklenen o mucize; sözcüklerin kraliçesi; samimiyet, kültürel birliktelik doğmuyor…
Sadece sözcükler viran, sadece sözler yorgun ve bitkin olsa çok iyi. Sinsilik de kol geziyor, viran, çaresiz sözcüklerin yanı başında.
Geçtiğimiz yüz yıl içerisinde bir yazar-düşünür belki de o yüzden haykırıyordur;
“ Zincirlerim çirkinlik, üzüntü, sefillik, yaşlılık ve ölümdür. Hangi devrim beni bundan kurtarabilir?”
Yenilenmiş bu sözcüklerin menziline bir bakar mısınız? Uçsuz bucaksıza giderken dünyaya da öylesine uğramış, biz dünyalıları kendine getirmek için öylesine olmayan bir SESLENİŞ; yüce bir çağrı sanki…
Oysa büyük burukluk, kısırlık, küskünlük, viranlık taşıyan sözcükler ve onların geldikleri yerler; köyler, kasabalar, şehirler de buruk, bitkin ve viran şimdi… Kütüphaneleri doldurmak lüks ama kızdığımız, öfkelendiğimiz insanlara bedel ödetmek, pusuya yatmak, şantaj; sanki bu viranlığın içine hapsolmuş…
Bir silkine bilsek, kırgınlıkları, kızgınlıkları ve öfkeleri; sosyoloji, psikoloji ve fizyoloji biliminin kenarcığından geçerek değerlendirsek; ne çok şey değişirdi sözcüklerin diri ve heyecanlı olmaları üzerine…
Tiyatro yazarı Eugene Ionesco ile yapılan bir söyleyişi sanatçının felsefesini tüp çıplaklığı içinde not düşüyor insanlık mirası denen kütüphaneye;
“ Konuşuyoruz, giyiniyoruz, makineler üretiyoruz. Bunun nasıl mümkün olduğunu anlamıyorum. Yani, tahammül edemediğim şey; cehalet… Hiç tahammül edemediğim şey ise; âlimlerin daha da karmaşık cehaletleri… Cehalete mahkûmum…”
HAVRAN
BÜYÜKDERELİ KARA HASAN
Yiğit lakabıyla anılır derler ya, Havranlı Kara Hasan’la daha yeni tanıştım. Bez bir çanta sol elinde, içinde yedi sekiz kilo zeytinyağı ve birkaç kilo zeytinyağı sabunu; “ Zeytinyağcı geldi” diye seslenen naif sesiyle girdi yaşlı çamların altında oturduğumuz çay bahçesine.
İlk hali gibi son hali de gözü tok insanlardan birisiydi. Buyur etmeden buyurmayacak olan, her üretici gibi bir parça nazik bir mahcubiyet içinde, dişlerini yaptıracağı nedeniyle ağzında tek bir dişi olmadan usulca sokuldu buyur ettiğimiz masaya.
Önce cigarasını çıkardı masaya. Misafir olduğunu unutup “ Merhaba-yın akadeş “ diyerek ikram etti içmediğimiz sigara paketinden. Çay teklifimizi nazikçe bir kenara bıraktı. Nelerin var dediğimizde masaya koyduğu bir ve iki kiloluk zeytinyağlarını tanıttı. Bir de beş kiloluk soğuk sıkım dediği diğer zeytin yağını tüccar kurnazlığı içinde değil, üretici samimiyeti içinde anlatı.
Dinledikçe Havranlı Hasan'ı; sonradan yaşını da öğrendik; daha elli dokuzunda olmasına rağmen, lakabını aldığı kara yüzündeki çocuk halde sadece çocuksu bir bakış değil, insanlığın temel kanunu olan şey; kendini evlatlarına adamış bir insan taşıyordu.
Çarçabuk saydı üç çocuğu olduğunu. Gezgin arıcı olduğunu, bal ve zeytinyağı konusunda ne bilgisi, hüneri varsa, hiç sakınmadan hepsini döküverdi yaşlı çamların altında bulunan masaya. Tıpkı kendi zeytinlerinden yağ ve sabuh haline getirdiği ürünlerini koyduğu gibi masaya bıraktı bildikleri, hiç gocunmadan, çekinmeden…
Dişlerinin tamamını çektirmiş. Yeni diş yaptırmak için anlaşma yapmış Balıkesirli dişçi ile. Dostları tavsiye etmiş. İyi de pazarlık yapmış, pazarlık yapmanın saf gülüşü; kara yüzünde sonbahar esintisi, kırlara yayılan güz kokuları gibiydi…
Yeni ürünü olan çiçek ballarını da satmış. Bunca emeğin, üç kişilik iş gücünün muhasebesini düşünmeden memnun… Kurmuş oldukları kooperatifin iyi iş çıkardığını, onlar için soğuk hava deposu yaptırdığını, sattığı ürünleri karşılığı çeklerini cebine koyduğunu, alın teriyle iş çıkaran mutlu insanların neşesi içinde anlattı.
Buradan Koru Dağlarına çam balı için gidecekler birkaç gün sonra. Balıkesir Havran Büyükdere Köyü’nün büyük çoğunluğunun arıcılık yaptığını Havran Büyükdereli Kara Hasan’dan öğrendim. Zeytinleri bu yıl pek verim vermemiş. Geçen yılın yarısını bile alamayacaklarını da Kara Hasan’ın sözlerinden öğrendik…
Masamıza oturduğundan itibaren esen samimiyet karşısında şaşırdım kaldım. Üretin insanların tokluğunu ne çabuk unutmuşum…
Onların, özgün gülümsemelerini, terlerinin kötü kokmadığı gibi; nektar, buğday, çavdar, çimen, toprak, kekik koktuğunu hepten unutmuş gitmişim…
Böyledir şehir-kent olmayan şehirde yaşayan insan halleri. Ne şehirli önceliği, özelliği ve özgünlüğü oluşur, ne de gelmiş olduğu köyün, kasabanın kokusu kalır geriye…
Nasıl derler: İki arada bir derede; kararsız, gururlu, komik bir gösteriş içerisinde, beton, çelik ve karbondioksit gazları içinde yaşayan insancıklar demeti; kokmayan, bulaşmayan, yörüngesinden ebediyen çıkmış bir gök taşı misali…
Havran Büyükdere Köyü’nden di Kara Hasan. Asıl işi öteden beri arıcılık ve zeytincilik; babasından-atalarından gördüğü gibi; cömert, göçebe, yerleşik, gezgin ve her şeyden önce; tabiat kokan bir kara yüz; içinde büsbütün unuttuğumuz, kaybettiğimiz insanlar vardı…
Güven SERİN
HATIRLANMAK İSTER İNSAN!
(
Kasap Celal De Öyle…)
( Eh, erbaptır,
dedik, verdik dizginleri eline… )
![]() |
| İNTERNET |
KİRLENME KORKUSU GEÇERSE!
Çocukluğumdan kalan bir anı; antik kentlerin, acılarından, sızılarından, kanlarından, kirlerinden arınmış hali gibi, öylesine duruyor zihnimde…
DOĞANIN ÇIĞLIĞI-(ÇIĞLIK)
( Küçük Bir Çocuğun Sessiz Çığlığı)
Geçtiğimiz ekim ayından beri masamda duran kitaplardan birisidir; Sanatın Kısa Öyküsü isimli çalışma: İçinde kimlerin başyapıtları yok ki? (…)
Birkaç gün önce çok küçük bir video izledim. Yeni çekilmiş; bir çocuğun doğum günü kutlamasını ailesi paylaşmış… Güzel bir pastanın yanında anneni ve komşuların da yaptıkları börek-çörek ve kurabiyelerle dolu bir masa ve pastanın üzerinde yanan mumları söndürmesi için teşvik edilen beş yaşlarında bir erkek çocuk. Yanında altı yaşlarında ablası olan bir kız çocuğu ve genç anne ile babanın dayanılmaz telaşı… Her iki çocukta da anne babasının telaşından eser yok; hissiyatları donmuş gibi…
Hemen yakınlarında bir başka genç anne ve oğlu, iki üç yaşlarında olmalıydı. Karşılarındaki manzarayı izliyorlardı. Oraya hem dâhil, hem de dâhil değil gibiydiler; yaş günü kutlanan erkek çocuk ve yanındaki ablası gibi, sıra dışı mutluluk tablosunun içine süzülemiyorlardı…
Çağımızın akıntısı o kadar büyük ki; kim bilir neleri kaçırıyoruz hemen önümüzden geçip giden yaşam nehrinin içinden… Oysa bize ait olan yaşam; BİRİCİK… Ve hiç kimse vazgeçilmez değil… Kalıcı da değil… Tam olarak, görmediklerimiz de gizlenen bir yaşam, bir heyecan, bir coşku var da niçin göremiyoruz? Bu telaş niye? ( …)
Genç annenin ve babanın telaşı daha az, deneyimi daha fazla olsaydı, orada bulunan o küçük masum; iki yaşındaki erkek çocuğu da kendi çocukların arasına bir davet edebilseler, bir de onu sarmalaya bilselerdi, yapaylığın o yüce havası kim bilir nasıl dağılır, evrenin nazik ve çocuk çığlıkları duyulurdu…
“ Yolda iki arkadaşımla yürüyordum, güneş batıyordu, birden bire gökyüzü kan kırmızısına büründü; kendimi tükenmiş hissettim. Durdum ve yakında bulunan parmaklıklara yaslandım. Arkadaşlar yürümeye devam ettiler. Ben, korku içinde tir tir titreyerek kala kaldım, doğanın içinden geçen sonsuz çığlığı içimde hissettim…”
Tam da burada şunu söyleyerek yazıma son vermek isterim. Genç anne ve babanın art niyetsiz ve deneyimsiz; sosyoloji ve psikolojiden uzak törenlerini izlerken, mutluluk heyecanı yaşamayan çocukları ve oradaki misafir küçük çocuğun içindeki katılım, paylaşım heyecanını izlerken; Munch’un hissettiği SONSUZ ÇIĞLIĞI hissettim dersem yalan olmaz…
Yoğrulmanın, dönüşümün, değişimin peşinde koşanların yazgısıdır bu çığlıkları hissetmek; kaçamaz, kaçınılmaz…
CAMDAKİ KIZ
Bir işim nedeniyle Yavuz Mahallesi’nden dönüyordum Ertuğrul Mahallesi yönüne doğru. İç içe geçmiş evlerin yeşil denen şeyleri camlardaki saksılardan ibaretti. Çocukların oynayacağı alanlar ancak kapı önleri…
Yavuz Mahallesi’nin en sıkışık sokaklarından geçerken gördüm camdaki o küçük kızı. Bembeyaz yüzü ve bakışı vardı. Yaşı,6–7 civarı olmalıydı. Yarı bodrum sayılan evlerinin camından bakıyordu sokaktan geçenlere. O an bir ben geçiyordum sokaklarından.
İster istemez Nazım’ın Karlı Kayın Ormanı şiirine uzandım;
“ Ben oradan geçerken biri/ ‘Amca dese gir içeri’ Girip selamlasam hane içindekileri.”
Sokağın tek hareketi ben olduğum için yüz yüze geldik. Bakışında, ne çok şeyler gördüm; o birkaç saniyelik çocuk bakışta; kör beton ormanlara sıkışmış, Kırmızı Başlıklı kızın, kötü kurttan kurtulma çabalarını ve sessiz çığlıklarını bile…
Kız çocuğu belki de her gün baktığı gibi bakıyordu; ağaçları, çiçekleri, kuşları olmayan sokağına. Niçin; o, ak bakışta derin hüznü, altın kafese kapatılmış bülbülü gördüm? Neden ezildi içimin içi; vurgun yiyen dalgıçların derinlik ezilmesi gibi…
Duyar gibi oldum bir şarkıyı-seslenişi;
“ Şekerler ezeyim şirin dillere
Kâtip arzuhalım yaz yâre böyle
Güzelim emey,birtanem emey,güzelim emey hey.”
Gönlüm yaslı ayrıldım, yeşili, kuşları ve oyun oynayan çocukları olmayan o dar sokaktan. Hiçbir mimari özellik taşımayan, öyküsü bile olmayan, şiire, romana, resme, heykele dönüşmeyecek olan sokağın yarı bodrum katı olan evin camından bakan ak yüzlü çocuğun bakışlarıyla birlikte ayrıldım…
Durup ona bir merhaba demeyi, bir anının fotoğrafını çekmeyi o kadar çok istedim ki; o kadar olur…
Duramadım, bunca eziyetin, suçun işlendiği, küçük kızların büyük eller tarafından horlandığı bu soylu, garip dünyanın bir ferdi olarak, onca düşünceyi üreten bir insan kılığında, zavallı bir korkağın ihtişamı içinde yürüdüm ayrıldım; Yavuz Mahallesinin ak yüzlü çocuğunun bakışlarıyla birlikte…
Bu hüznü, bu yası ancak edebi dünyanın söz sanatıyla teselli edebilme gayretiyle sarıldım kaleme kâğıda, dokundum bilgisayarın tuşlarına; Sait Faik gibi, yaşamak için mi yazıyorum, yoksa yaşamak için mi yazıyorum; bilemeden yazdım, CAMDAKİ KÜÇÜK KIZI;
“
Seni satmam çocuğum
Dörtyüz bin tekliğe,
Ne güzel kaşların var
Ne güzel bileklerin
Hele ne ellerin var, ne ellerin.”
Güven SERİN
SOKAKTAN GELEN SESLER
Güven SERİN
ARGADİNİ-ÇOK GEÇ!
Bu sözcüğün peşine düşerseniz varacağınız liman, yaklaşacağınız vicdan, sahip çıkacağınız irade nasıl olur bilemem? Bildiğim bir şey var; bu sözcük sizi Theo Angelopolulos’un başyapıtı olan Sonsuzluk ve Bir Gün filmine kadar getirecektir.
Yıllar önce, köy yollarının henüz asfaltlanmadığı bir günün içinde, temiz ve yeni bir minibüse binmiş, Tekirdağ'ın merkez köylerinden birine yol alıyorduk. Tozlu, sarsıntılı ve bol muhabbetli bir yolculuktu; bütün koltukları dolu olan minibüs içinde.
Sırasıyla bir sürü köy geçtik. Yeşili, tek katlı evi, avlusu, bağı ve bahçesi bol; bonkörlüğü henüz sona ermemiş insanların yaşadığı ve geçmişi; 150,300 yıl ötelere giden köy kültürlerini bir film izler gibi izleyerek geleceğim köyün yakınına gelmiştik.
Virajlı ve yokuşlu bir süreçten sonra kuzey rüzgârının bol olduğu yere yaklaşmıştı minibüs. Köy mezarlığının yakınlarında “ İnecek var “ diye seslendi ön koltukta oturan karı-koca. Her ikisinin de boyu boyuma, huyu huyuma denecek cinsten, kısa boylu, tıknaz ve beyaz tenli iki insan indir mezarlığın hemen yakınlarında.
Bayram arifesi olduğu için, anne ve babalarının mezarlarını ziyarete gelmişlerdi. Kendilerince ve birçok insanın yaptığı şeyi yapıyorlardı; taşın, toprağın ve hüzün kokan servi ağaçlarının olduğu yerde MANEVİ beslenme peşindeydiler.
Mezarlık yolcuları karı-koca indikten sonra köy insanının sözcükleri de saçıldı minibüsün içerisine; “ Sağlığında gelemediniz annenizin, babanızın! Şimdi geliyorsunuz; çok geç!”
Konu-komşu birbirinin durumunu bilir ve belki de kendi durumunu, kendi yazgısını örtmek için böyle söyler insanın arkasından.
“ Çok Geç” sözcüğü neredeyse beyin nöronlarıma kazınmış vaziyette, o yolculuğun tozunu, dumanını, yeşilliklerini, köy insanlarının sosyolojik durumlarını bayram harçlığı gibi alıp bir kenara koydum.
Komşumuzun sineması, Theo Angelopoulos felsefesi ve sinemasıyla tanışınca sayısını unuttuğum bir filmin peşinde gittim; o günden bugüne değin… Ölmekte olan bir şairin son gün ve gecesi yaşadıkları, Balkanlardaki bitip tükenmeyen insan manzaraları-göç trajedileri ve insanın her daim yaşadığı koca bir ömrün sonunda bir şey anlamadığı bir yaşamın öyküsü…
Bu filmin de en önemli bir yerinde; bitiş zamanı, hüznün ve Eleni Karaindrou’nun çağlar öncesi tınıları ve insan ruhunun en hüzünlü zamanının son çığlığı gibi zamana yayılan müziği son görevini yapıyordu; insan ağlıyordu; Argadini denen sözcüğün hakkını veremeyen insan ve yaşamının son gününde arkadaş olduğu Arnavut bir çocuğun ona hediye ettiği sözü tekrarlıyordu;
“ Argadini-Çok geç!”
Yüzleşebilir miyiz bu sözün özüyle? Kendimizi kandırmadan nice görüşlerin sığ haklı taraflarıyla. Cesaret edebilir miyiz? Bizim haklılığımızın hiçbir anlam ifade etmediğini kabul ederek!
İnsanın bir defa geldiği ve bu gezegenin öz çocuğu olduğu gerçeği ile buluşabilir ve Eleni’nin o gözyaşı yüklü, evrensel müziğiyle kendimizi avutmak yerine, henüz yarının çok geç olmadığını ve son günümüz-gecemiz gelmemişken; bir yudum yaşamın içerisinde kalp atışlarımızla ayaklarımızı aynı yöne:
Sevgiye, barışa, hoşgörüye, bilgiye, bilime, sanata doğru taşıyabilir miyiz acaba?
Güven SERİN
OLDU MU BE HATUN?
Bu tür manzaralar karşısında içim eziliyor, bir yerlerim burguluyor, dersem inanın lütfen! Yaşadığımız yerleri, memleket, yurt-vatan kabul etmeden hiç kimsenin huzur bulacağına da inanmıyorum.
Canlıların dili varsa, eşyanın, mekânların, dağların, ormanların, kentlerin, vadilerin de ayrı bir hissedişi var. Siz, bütün bunlara yabancı ve hilebazsanız, onlar da size hiçbir zaman kucak açmayacaktır…
Kibele-Kybele,Anadalo kökenli ana tanrıçaların başında gelir.Sümer medeniyetinde kadın ayrı bir baş tacıdır.Zeus’un asil kızı Athena,apayrı bir ustalık zanaatı ve sanatı bırakmak-yaymak için kim bilir ne çabalar harcadı.Amazonlar deyince sadece bir efsane gelmez akla; kadın ile erkeğin şanlı savaşı ve yol ayrımı da gizlidir bu tür efsanelerde…
Bana,”KADIN” nedir diye soracak olsanız; “ Katı yürekli, yontulmamış erkekleri ve tam manasıyla arınmamış yürekleri-bedenleri izaha ya sokacak, nezakete ve estetiğe davet edecek; zanaatkâr ve sanatkâr insan!” demek isterim…
Hafta başı, yepyeni bir pazartesi günü, henüz günün ilk saatleri, sevdiğim mahallenin dar kaldırımları olan caddenin sokaklarından sahile doğru ilerliyordum. Peştemalcı Caddesi her zamanki gibi kendi hareketini oluşturmuştu. Upuzun bir cadde; neredeyse, gençlik yıllarımın büyük çoğunluğunun geçtiği, cumbalı ahşap evlerinin henüz yıkılmadığı zamanlarda gezdiğim gibi yürüyordum sahile inen caddesinin kaldırımında.
Esnaflar dükkânlarını çoktan açmışlar, müşteri beklemenin heyecanı içinde güne umutla koyulmuşlardı. Hasan Çizen Aile Sağlık Merkezi’ni geçtikten sonra küçük bir dükkânın önünden geçerken oldu ne olduysa…
Beni görünce, aniden içeriye çekti kendini. Oysa giyimi, kuşamı pek de temiz görünüyordu. Ayağındaki pantolon, çiçek desenleriyle donanmış, üzerine sürdüğü parfüm dışarıya kadar taşmıştı. Fakat kadının görmediğim; görmek istemediğim yüzüne renk katan ruhunda temizlik olmadığı gibi, kirli de olmalıydı…
Ruhları kirli olan insanlar yaşadıkları yerleri önemsemez, kirletir ve başka temiz yerler ararlar. Hâlbuki o yer de onu istemez, gitmesi için her türlü manzarayı yükler, temiz görünen, laf açılınca, temizlik, onur, vatanperverlik konusunda bizlere söz vermeyecek olan bu kişilere…
Cevap aradık bulamadık!21.yüzyılın kentli insanı mıdır bu kadın? Ninemin çalı süpürgesiyle yarım dönümlük ev önünü her sabah süpürüşünü düşününce, onun nasırlı ellerinden bir kez daha öptüm, öptüm ve hiçbir zaman parfüm, kolonya dahi sürünmeyen kokusunu hissettim; görmediğim, bilmediğim ana tanrıça Kibele veya Athena gibi, selam ettim, ruhlarıyla birlikte eylemleri de temiz olan bütün kadınlara…
Bu yüzden şehirlerimiz ŞEHİR olmuyor. Olamıyor… Kişioğlu veya kızı, yaşadığı yeri sevmediği, benimsemediği, o yer için üzülüp sevinmediği zaman, o yer de yeşermiyor, kişioğlu veya kızının gözünde…
Ne diyelim, dükkânın önünü, balkonunu süpürüp de yola, caddeye, kaldırıma atan o kadar çok insan varken, haklıyken haksız dahi olabiliriz pekâlâ… En iyisi, sessizce sevelim, şehirlerimizi, kasabalarımızı ve köylerimizi; sessizce çekelim içimize, oralara ait her türlü anıya sımsıkı yapışarak; ninelerimizin, dedelerimizin sevdiği gibi, sevelim…
BÜYÜKADALI
İKİ KOMŞU KADIN
Her ikisi de doğma büyüme İstanbullu; birisi Türk, diğeri Rum iki komşu kadın, biraz ötemdeki masada, öğle güneşinin tadına varmaktan çok öteler; uzun ömürlerinin, yaşadıkları deneyimlerin ve çocukluktaki gibi bir arada olmanın farkına varmış, mutluluğu süzerek, damlatarak içiyorlardı.
Yazgısı yazmak olanlar için bir servet değerinde, bilinmezliklerle, gizemlerle, serüvenlerle dolu bir geçmişin iki duruşu-insanı; doğal bir akış-tanış içerisinde olmaya, komşunun sapsarı ayvalarına, kıpkırmızı eriklerine özenen bir çocuk gibi dinliyordum sözcüklerin kıt olanlarından söz eden iki kadını.
Aysel’di Türk kadınının ismi. Sonradan öğrendim yaşının 75 olduğunu. İstanbul’daki geçmişleri üç yüzyıl öteye uzanıyor. Maria idi, 80 yaşında olan Rum kadının ismi. Her ikisi de zenginliği, babalarından, analarından kalan serveti bir lütuf gibi görmeyip, neredeyse yarım yüz yıl çalışmışlar; var olanın kıymetini bilip, hazıra dağ dayanmayacağının da tecrübeleri içinde.
Onları rahatsız edeceğim diye neredeyse soluk almıyordum. Kolay beri rahatsız olacak da değillerdi. Bu sohbetleri her gün yaptıkları, derinlikler ile sığlar arasında gezinen sözcüklerinden belliydi. Sözünü ettikleri konular insanlığı yakından ilgilendiren şeylerdi; sinemadan, tiyatrodan, operadan, resimden, siyasetten, spordan konuşuyorlardı. Öylesine, laf ola beri gel, cinsinden de değil; bilgi, görgü içerisinde öyle bir yoğuruyorlardı ki, onlarla konuşan birinin kendi cehaleti içerisinde kaybolup gitmesi çok normaldi…
Yaşlarını göstermeyen iki yaşlı insan… Onlara yaşlı demek bile uygun olmasa da, konunun daha iyi anlaşılması için kullanıyorum bu sözleri. Çok şey görmüşler, okumuşlar ve dinlemişler. Bütün bu öğretilerin yanında, yaşamı, yaşayarak bir güzel yoğurmuşlardı.
Neredeyse dünyanın yarısını gezmişler, birçok ülkenin insan yapılarını, davranış biçimlerini, sadece görünen yüzünü değil, görünmeyen yüzleri içerisinde sosyologlar gibi gezinmişler, inceleme yapmışlar.
Gözü tok oluşları, rahat ve huzurlu halleri; insan denen canlının, topluluklar halinde ortaya koyduğu bütün zaaflardan haberdar olmalarından ötürüydü. Bunca yılın ardından korkularından çok yaşama sapa sağlam sarılmaları, her esintinin tadını çıkarmaları, zaman denen şeyin hiçbir ömre acımayacağını, yaşam denen şeyin bir YUDUM olduğunun farkına varmalarıydı…
Kullandıkları Türkçe dili,tertemiz,neredeyse kusursuzdu.Kendilerini ifade etmek için hiçbir yan yola,tekrara düşmedikleri gibi sözcükleri ezmiyor,canından bezdirmiyorlardı.Net,anlaşılır ve güvenilir iki kadim dost,arkadaş…
İmrenmemek elde miydi bu arkadaşlığa! Bütün yaşamım, böyle ilişkileri anlama çabalarıyla geçmemiş miydi?
Aylardan sonbahar ayı olsa bile yaz, olduğu gibi hükmünü sürdürüyordu. Belki de otuz derece civarı bir sıcaklık ve Heybeliada tarafından hafif, çok hafif bir esinti yayılıyordu bulunduğumuz kır lokantasının kır kokan bahçesine.
Maria, mavi renkli rahat ve ince bluzunun üzerine düşen uzun kumral saçlarını geriye itti. Aysel’e;
“ Aysel, etrafımızdaki insanlar ne kadar çok mutsuzlar değil mi? Eğleniyor görünen, lüks içinde yaşayan insanlar daha da mutsuz! Yaşamın değerli sırları bir yana, kırgınlıkları, şanssızlıkları diğer yana koyup, diğer tarafta insanların huzur bulacağı ne kadar çok şey var.”
Aysel, çocukluktan beri tanıdığı arkadaşının ne dediğini çok iyi anlamış ki, huzurlu bir tebessüm ve sıranın ona gelmesini bekleyen bir sanatçı rahatlığı içinde konuşmaya başladı;
“ Örneğin sinema sanatı arkadaşım. Ingmar Bergman’ın Yedinci Mühür filmi, yaşamda biraz daha kalabilmek için Azrail ile satranç oynayıp, onu oyalayan, kandıran şövalye karakterinin anlattığı ip üzerine duran yaşam, herkesin bildiği ölüm gerçeği yanı başımızda duruyorken; neden bunca kargaşa?
Oysa sanatın kendisi büsbütün anlam arayışının bir ürünü değil midir?”
Maria, arkadaşının ifadeleri karşısında şu sözleri söyledi;
“ Fazlasıyla arayıştır insanın sanatçı eliyle yarattığı sanat ürünleri. Bu yüzden; sinema, edebiyat, tiyatro, opera, şiir, resim ve bunları anlayacak sağduyunun olgunlaşması adına felsefe…
Sonbahar filmini kaç kez konuştuk, irdeledik; Özcan Alper’in filmi, çekildiği yerlerdeki doğallık, kaderine razı olmuş insan yapıları; Hopa, Hemşin yöreleri ve bu yöreye gelmiş olan sanatçıların bulmaya çalıştıkları bir şey var; sanatın diliyle insanı anlatmak; sadece bir yudum yaşama sahip olan insanın en özgün halini; ölümü beklerken dahi…
Aysel, yeniden doğmuş bir insan kılığına bürünmüş bir çocuk gibi derin derin çekti adanın soluğunu akciğerlerinin en derin köşesine. Arkadaşı Maria ile yaptıkları bu sohbetin basitliği, besleyici ve onarıcı tarafına iyice yaslanarak konuşmasına devam etti;
“ Theo Angelopulos’un Sonsuzluk ve Bir Gün filmi, sanatın mucizevî tarafını gösteren bir başka eser. Sadece bir güne ne çok şeyler sığıyor… Oysa insan denen canlının ortalama 25–30 Bin gün ve gecesi var! Geriye baktığında büyük çoğunluğun büyük bir hiçlik içerisinde yarattıkları büyük kargaşa, tarihe hiçbir iz bırakmadan silinip gidiyor ve gidecek…”
Bu konuşmalara uzun uzun kulak misafiri oldum. Yaşamın kıyıcığında bir adada, kendi sırlarını ortaya koyan, biri 75,diğeri 80 yaşında iki komşu kadın; yaşamın, yüksek becerisinin, marifetinin çok pahalı bir şey olmadığının altını çiziyorlar; kendi ektikleri bahçeden, yaşam mineralleri, vitaminleri yiyip içerek, kimselerin rızkına dokunmadan, eğlenceli bir yaşam serüvenine yeni başlamışlar gibi…
Güven SERİN