22 Eylül 2021 Çarşamba

BU DÜNYAYA KAZIK ÇAKMAK İSTİYORUM

 


İnternet


                          BU DÜNYAYA KAZIK KAKMAK İSTİYORUM!

 

  Ne kadar iddialı bir söz! Sonlu olmanın türküsünü söylemek yerine; “ Belki aradan sıyrılırım!” umudu her insanın içgüdülerinde varmış…

   İnsanlar hasta olmayıp, büyük kayıplar yaşamasa kimse ölümü ağzına bile almaz. Sizin anlayacağınız, bir yerde “Dünyaya kazık kakmak” için kalmak, yüzyıllarca yaşamak ister…

  Bilimsel araştırmalar da bunu gösteriyor: Herkes ölüme inanırmış, ama kendi öleceğine inanmazmış… Sıklıkla ölümden söz edenlere inanmayın siz. Ölümü aşağılamak, karşısındaki insanı ölümle korkutmaktan başka bir meseleleri yoktur. Zaman kaybıdır, onların söz ettiği ölümün sizden çalacağı o değerli vakitler…

  Öykülerde, destan ve masallarda saklıdır ölümün sırları. Bulabilene, bu muazzam şifreyi anlayabilene aşk olsun! Antik zamanlardaki Tanrılar, Tanrıçalar, ölümsüzlüğün kendisiydi. Ve bu yüzden o ölümsüzlerden korkulduğu gibi aynı zamanda insanlara yardımcı olmaları istenirdi. Yapılan tapınaklar, şuurlu ve şuursuzca sunulan kurbanlar; hep o ölümsüzlerin hışmından kaçmak, korunmaktan başka bir şey değildir…

  Homeros’un destanlarına da girseniz, Sümer Medeniyeti’nin bıraktığı, yazı diliyle bugüne ulaştırdığı Gılgamış Destanı veya Antik Mısır Dönemleri, İnka, Aztek, Likya, Bizans, Roma uygarlıklarında da öyledir…

   Gılgamış’ın peşinden koştuğu ölümsüzlük otu, bu dünyaya kazık çakma isteğinden başka bir şey değildir… İngmar Bergman’ın Yedinci Mühür filmindeki karakteri Orta Çağ şövalyesinin ölümü yenmek isteği, ölümle satranç oynayıp zaman kazanması da dünyanın-YAŞAMIN eşsiz oluşundandır…

  Özellikle öteki dünyayı işleyen insanları nazikçe ve koşul koymadan dinleyin! Her saat, her gün öteki dünyadan, cennet ve cehennemden söz ederlerken dahi “ölümsüzlük hapı” bulundu diye söylense, ilk önce koşa koşa, ömrün bu dünyada devam etmesi adına bir güzel tercihlerde bulunurlar…

   Yanlış bir tercih de değildir, eşsiz bir gezegen olan, evrenin uzak köşesinde, kendi saman yolumuz denen yerde sıkışmış, uzay boşluğu ile hapsedilmiş olan bu dünyanın bütün nimetleri; havası, suyu, güneşi bile diğer dünyaları tanıdıkça ne kadar mucizevî bir anlam taşıdığını öğreniyoruz…

  Bu arada yakın arkadaşım Özkan Öğretmen; Özkan Papatya’dan da söz etmek isterim. Dünyaya kazık çakmak istemesinden değil, dünyadaki normal yaşam süresini uzatma oyunu, tıpkı Bergman’ın filmindeki ölüm meleği ile satranç oynayan Orta Çağ şövalyesinin kazanma isteğidir onun dileği. Fazla bir şey de değildir; 176+10 yaş gibi… Yani, iki yüzyılcık gibi bir süre…

  Dünyaya kazık çakmak, deyimi özellikle mala, mülke, güce, gurura düşkün olanlar için söylenir. Onları bu ıslah olmaz çalımı-güç zehirlenmesi, bir yerde kırılmak istenir… Bu başlığı atarken çalışmama, kendimin de kazık çakmak niyetini açığa vurdum…

  Böyle bir şeyi nasıl yapacağım peki? Hasan dedem: 61 yaşında, babam Yusuf: 58 yaşında, Şerif dedem ise onlardan daha genç yaşta ölmüş ve onların ölümlerini biliyorken, böyle bir isteğim; bir parça fantezi sayılmaz mı?

  Açıklayayım dostlarım! Bu şehirde; yani yaşadığım kentte geçirdiğim kırk yıllık ömrün bir yerde borç ödemesi, ayrıca beden ve ruh sağlığımın zengin ve sıhhatli olması adına yazıyorum. Neredeyse hiç durmadan…

  Nicelik ile nitelik arasındaki farkı okuyucu; yani sizler belirlersiniz. Bir de gelecek kuşaklar… Yazı sanatın şöyle bir ödülü var; sanata yaklaşmışsa kendi ölümsüzlüğünü de yakalar. Yani yazı sahibi öleli bilmem kaç bin yıl olsa bile, bir şekilde onun ruhunu besleyecek, devamlı güncel kalacak bir serüven başlar: Dünyaya kazık çakmak gibi bir şey…

  Bugün Sokrates’i hiç durmadan anıyorsak; 2400 yıl denen zamanı önemsemeden onun felsefesinden besleniyorsak; söz ile yazı sanatının kendi ödülünü, kazığını bu dünyaya çaktığını da iddia edebiliriz…

  Aynı şeyleri; Yunus, Mevlana, Neyzen, Nasreddin Hoca, Dante, Virgil; Cervantes, Balzac için de pekâlâ söyleyebiliriz. Hepsi, sanatın, kültürün kazığını çakıp da gitmişlerdir; gidebildikleri yer neresi olursa olsun, evrenin ve evrensel olanın, insan eli ve ruhuyla yarattığı en büyük ölümsüzlük ödülünü de alarak…

Güven SERİN 

10 Eylül 2021 Cuma

KAÇINILMAZ BİR KADER MİDİR GÜÇ TUTKUSU?

 


İnternet

                      KAÇINILMAZ BİR KADER MİDİR GÜÇ TUTKUSU?

 

                                            ( Vatandaş İçin Medeni Bilgiler )

    Adına ister; gayret, takat, fizik, düşünce, direnebilme yeteneği, sınırsız, mutlak nitelik deyin, ister başka şey; görünen o ki, insan denen canlının sadece kendi geleceği değil, dünyanın bile geleceği güçler dengesiyle birlikte eviriliyor…

   İngiliz tarihçi H.G.Welss’in 1920’de yayınladığı Federal Bir Dünya Devleti kurma düşünceleri: Tek dilli, tek yerden yönetilen FEDERAL BİR DÜNYA! İlk bakışta kulağa ne kadar hoş geliyor. Sınırlar için kavga olmayacak oluşu, ordulara yapılacak büyük harcamaların ortadan kalkması; dayanılmaz bir çekicilik oluşturmuyor mu?

  İngiliz tarihçi kitabını yayınladıktan sonra, bir başka İngiliz arkeolog Howard Carter ise kendi büyük keşfini ortaya çıkartmak için Mısır’da Krallar Vadisi’nde henüz mezarı bulunamamış çocuk kral; Tutankhamu’nun mezarını kazmak, bulmak için destek-Para ve bir başka şekilde kendine lazım olan gücün peşindeydi…

   Buldu da; uzun araştırma ve kazılar, bin bir türlü çilelerden sonra tüm dünyanın ilgisini çekecek olan Tutankhamu’nun sırları, cazibesi, onunla birlikte binlerce yıl önce mezar odasına konmuş eşyaları gün yüzüne çıktı.

  Biz yine İngiliz tarihçinin Federal Bir Dünya Düzeni fikrini savunan eserine dönelim. Mustafa Kemal Atatürk bu kitaptan haberdar olur ve 1925 yılında Türkçeye çevrilmesini ister. Mustafa Kemal Atatürk’ü farklı kılan şey de burada gizlidir; gücün nerede ve nasıl kullanılacağı ayrı bir strateji ve öznesi istemektedir. Bu kitaba karşılık 1930 yılında Mustafa Kemal Atatürk’te bir kitap yayınlar; Vatandaş İçin Medeni Bilgiler.

  Wells’in Federal Bir Dünya düzenin önünde bir sorun kabul ettiği “Ulus Devletleri” ve onların ordularını sınırlama fikri karşısında Atatürk;

  Orduların sınırlanmasından veya büsbütün kaldırılmasından söz ediliyor. Bunu işitirsiniz ve hep işiteceksiniz. Bu çok insanlıksever bir düşüncedir. Bu düşüncenin uygulandığını görmek gerçekten arzu edilir; ancak mümkün değildir. Bu olasılık hep parlak bir ideal olarak kalacaktır.”

  Bu düşünceleri bir kitapta toplayan Atatürk, günümüzden 91 yıl önce bu uyarıyı yapma, hatırlatma ve aynı zamanda yazı diline döküp, kalıcı hale getirme iradesi, ülkesine, vatandaşına verdiği değerin önemidir.

   Bugüne gelecek olursak, dünyayı yönetmeye kalkan Federal bir güç olan ABD’nin insanlığa sunduğu miraslara, sıradan, basitçe baktığınızda bile korkunç gerçekleri görürsünüz; her daim savaş ekonomisi ve böl, parçala, küçült ve kendine bağlı kıl…

   Güç böyle bir sarhoşluk, şaşkınlık ve taşkınlık da oluşturuyor. Çevremizde de kişisel manada güç sarhoşluğuna, kargaşasına düşmüş yüzlerce, binlerce insan görmemiz mümkün. Görünen o ki, bu doğal dönüşüm, durdurulamaz evrimsel ve sosyolojik dönüşüm; her daim güçler dengesinin enerjilerinin birbiriyle dalaşmalarına, anlaşmalarına ve zaman zaman geri çekilip, vakit kazanmalarıyla sonuçlanan ayrı bir satranç oyunu…

  Bu sınama, dalaşma ve savaş oyunlarında kim bilir kaç millet yok olup gitti. Bugün, Sümer’lerden kalan tabletler olmasaydı onlardan haberimiz bile olmayacaktı. Hititlerin heykelleri, yerleşim yerleri, Mısırlıların yazı dillerini, taşa, mermere kazıyıp geleceğe iletmeleri; hepsi ayrı bir güç dengesinin sunumu, sahne şöleni değil midir?

  Tekrar, İngiliz arkeolog Howard Carter’in yıllarca mücadele edip de ulaştığı zafere dönmek istiyorum. Yapmış olduğu büyük keşif tüm her yerde yankılandı. Çocuk kral Tutankhamu’nun mezarını; el değmemiş halde bulması ve tüm dünyada bir simge haline gelmiş Ölüm Maskesi’yle yüzleşmesini gösteren belgeseli izledim.

  Tutankhamu’nun mezarında binlerce nesne vardı; diğer yaşamda kullanılmak üzere. Ama en muhteşemleri som altından yapılmış 10 kg ağırlılığındaki maskeydi. İhtişamı, zarafeti, işçiliği göz kamaştırıyordu. Bu mezarı kim bulursa bulsun tarihe geçeceği, dünyaca ünlü olacağı bellidir. Çünkü bu da bir güç keşfi, tanıtımı ve AYRICALIĞI değil midir?

   El değmemiş olana dokunmak, en pahalı, en değerli ve en zarif eşyaları keşfetme başarısı: İsmini, som altından olan maske gibi ALTIN haline dönüştürmek; belki de güç dengesi içerisinde en ZARARSIZ, tam tersine geçmiş ile gün ve gelecek adına çok faydalı bir iştir de…

  Tutankhamu’nun mezarı açıldığında, paha biçilmez nesneler ve çocuk kral görüntülenip, kayıt altına alınırken İngiliz arkeolog Carter, som altından maskenin üzerine kralın öldüğü yıl bırakılan çiçeklerden oluşmuş çelenge gözü takılıyor. Bütün zenginliğin yanında, sıradan, basit çiçeklerden oluşmuş bu çelenk; keşfinin zirvesinde, zaferini kutlarken, başka bir hüzün âlemine taşıyordu Carter’ı!Neredeyse 3500 yıl önce yaşamış, soluk almış, ordulara, halkının, sosyal kültürel yaşamına yön vermek istemiş “çocuk kral”ın insanın mumyasının yanında bırakılmış olan 3300 yıllık çiçekler; sanki o zamana açılan bir kapının çağrısını yapmakta.İnsan denen canlının gücünün sınırlarını çizmekte ve hatırlatmaktaydı 3300 yıllık kurumuş mumya çiçekler…

  Ve evrimin, kaçınılmaz bir kader gibi başımıza diktiği gücün en korkuncu-zalimi; ölümsüz bir iştah ile her daim elde etme yarışında KAZANMA hırsı içinde olan krallar, imparatorlar…

  Bütün bu vahşetlerin oluşumunda, işçilerin, çiftçilerin, sanatçıların, zanaatkârların, öğretmenlerin, doktorların, mimarların, mühendislerin, avukatların doğrudan doğruya hiçbir kabahati, günahı ve kusuru yoktur sessiz kalmalarından başka…

  Sonuç, birbirine bağlı ve değer veren milletin, güçlü ordusu, polisi, jandarması olmazsa olmazıdır… İyinin, zarafetin, bilimin, sanatın, sosyal hayatın, inançların da en değerli koruyucusu güçler dengesidir. Gücü saf kötülüğüyle anmak yerine, doğma, oluşum sebepleriyle, tarihçilerin insanlığa düştükleri dipnotlarla anlamak, anlaşılır kılmak, aynı zamanda bütün milletlere bir armağan bırakmak değil midir?

    Sanırım, bu büyük sahnede, gerçek manadaki yönetici doğanın kendisidir. İnsanın saldırı ve vahşetinden nasibini alan doğa, belki bunu da ayrı bir yem olarak sunuyordur gaddarlıkta sınır tanımaz güç sahipleri; güç karşısında için için yanıp duran biz insancıklara…

 Güven SERİN 

 

 


8 Eylül 2021 Çarşamba

NİÇİN HEP ACI ŞEYLER YAZAYIM?

 

İNTERNET

                                      NİÇİN HEP ACI ŞEYLER YAZAYIM?

 

   Sabahattin Ali vahşice öldürülmeden önce yazmış olduğu öykülerden birisi “ Bahtiyar Köpek” isimli öyküsüdür. Öyküsüne başlarken pembe düşlere dalmış dostlarını da göz önünde bulundurarak şöyle söylüyor;

  “ Niçin hep acı şeyler yazayım? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar.”

 Rumen kökenli, Fransız yazar ve filozof Emil Cioran neredeyse tüm yaşamını kitaplara adamış. Geldiği noktada ölümünden beş yıl önce da yazmaya, okumaya son vermiş. Bunu da şu gerçekliğin hissedişiyle açıklıyor;

  “ Tükenmişlik duygusunu hissettim… Evrene verip veriştirmekten bıktım… Çok okudum. Bu bir çeşit firar gibiydi…”

  Sabahattin Ali ise henüz yazmanın altın çağlarındaydı. Onun firarı canını kurtarmak için Bulgaristan üzerinden yurt dışına çıkmak-kaçmaktı. Bilmiyordu, çok yazanı ve terazisi hassas olanın dağıtacağı adaletin başına iş açacağını. Sadece başına iş açmak mı, başı ezilerek öldürüldü…

  Ülkemizdeki vahşetlerin hep bir karanlık yüzü vardır. Onlarca-sının katili, katillerine bu korkunç cinayetleri ihale edenler bir türlü yüce adaletin karşısına çıkartılamadı…

   Düşünürünü, sanatçısını, gazetecisini, yazarını ölüme terk eden bir hükümet, diğer milletler karşısında sonsuza kadar yaralı bir yan-vicdan taşımayı da kabul etmiş demektir…

  Emil Cioran;  “ Küçük bir kültürün içinde doğmuş bir insanın gururu her zaman yaralıdır.” Sözlerindeki ifadeyi, kendi sanatçısını, düşünürünü koruyamayan hükümetler içinde, onların etkisi altında kalmış olan adalet için de söyleyebiliriz. Eksik kalmış, aydınlatılamamış cinayetler, bizleri ve bizlerden sonra gelenleri yaralı bırakmış ve bırakacaktır…

 Daha otuzlu yaşlarda durmadan yazıyor Sabahattin Ali. Kırklı yaşların henüz başında ise yazgısı, başı ezilmesiyle yazarlığı son buluyor. Sanırım, böyle bir şey; küllerinden doğmak…

 Bu söz, antik kentler ve geride bıraktıkları eserleriyle birlikte, tekrar tekrar gün yüzüne çıkartılan medeniyetlerin geride bıraktıkları için geçerli görünse de, gerçek manada sanatçı erdemine ulaşmış, sanatın en hakiki besini olan evrenin ölümsüz iksirini içmiş insanlar için, Sabahattin Ali için, Emil Cioran için de geçerlidir…

  O yüzden, başını ezdiler, bedenini çürümeye terk ettiler, adını silmek istediler ama bir türlü başarı sağlanamadı; başaramadılar... Neredeyse seksen yıldır kitapları en çok satan, okunan bir yazar; oysa henüz kırk bir yaşında ezilmişti başı; o vakitler bir ıssızlığın içinde, kalleş, hoyrat bir elin sımsıkı tuttuğu kudurmuş bir kaya, sopa ile öldürülmüştü…

  Emil Cioran gibi bıkmamıştı yazmaya ve okumaya. Gezmeye, ailesi ile eğlenmeye ise hiç bıkmayacak bir heyecan duyuyor, daha fazla insan, yöre tanımak ve daha fazla öyküyü, edebi dünyamıza pınar tadında suları olan ırmaklar taşımak istiyordu…

 Bahtiyar Köpek isimli öyküsünde yufka yürekli dostlarından, insanlardan söz ediyor. Ona;

 “ Hep acı şeyler yazıyorsun, artık tatlı, pembe şeyler yaz!” diyen dostlarına şu hatırlatmayı yapıyor; belki de tüm insanlığa yapılan bir uyarı, muhteşem bir kalk borusu çalıyor hiç durmadan;

  “ Hep acılardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir karış toprak, bir bakraç su için birbirini öldürenlerden, doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan mı söz edeceksin? Yazacak, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yazılarında bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen bahtiyar insan yok mu?”

  Yazar, yufka yürekli, pembe düşleri olan dostlarını düşünmüş olacak ki, o da onlara kıyamamış; Bahtiyar Köpek isimli öyküsünü yazmış. Eti, sütü, vitamini, minerali, şampuanı ayrı ayrı ve özel bakıcıları olan bahtiyar köpek; ne çok mutluymuş; üstelik de gönlü kederli değil, benzi de soluk hiç değil…

  Seksen yıl sonra gelinen noktada aynı öyküler bize bir şey fısıldamaktan öte adeta haykırıyorsa; hak arayanlar sona ermemiş, adalet saraylarının büyüklüğü, sayısı azalmamış, hapishaneler hızla görkemli hale geliyorsa, ne söyleyebiliriz ki, başka bahtiyar köpekleri, kedilerin öyküsün anlatmaktan başka…

Güven SERİN  

  


30 Ağustos 2021 Pazartesi

BÜYÜK TAARRUZA TANIKLIK EDEN SANATÇI

 


Ethem Tem

                           BÜYÜK TAARRUZA TANIKLIK EDEN SANATÇI

                                  

     Batılı, uygar bilinen milletlerin yayılımcı politikaları, Birinci Dünya Savaşından sonra da hız kaybetmeden devam etmiş, en sonunda bir avuç yere kıstırılmış Türkleri canından bezdirecek hale getirmiş, en değerli şehirlerde İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan bayrakları asılmıştı.

  Sanmışlardı ki bin yıldır söylenen türkü susacak, yerini ağıtlara bırakacak… Verilen Milli Mücadele'nin yedek subayıdır Etem Tem. Aynı zamanda tek fotoğraf makinesi olan kişiydi. Görevi, bir milletin yazgısını değiştirecek olan olayı; KURTULUŞ Savaşını belgelemektir.

   Etem Tem işini o kadar çok seviyor ve yapıyordu ki, onun çektiği o fotoğraflar, bir belge olmaktan çok öte taşındı. Hele bir tanesi var ki, ona Kurtuluş Savaşının Abidesi dendi…

   Roman, öykü, şiir, resim, heykel, müzik; hepsi insana ait olan düşünceyi, yeteneği, gayreti, sezgiyi anlatır. Etmem Tem’in o gün, Kocatepe’de çektiği fotoğraf ise bir Milletin esaret ile özgürlük arasında kalan anını anlatıyordu. Zamanı durduran, mitlere uzanan ve gizemli bir vücuda bürünen fotoğraf; Mustafa Kemal Atatürk’ün Kocatepe’deki tarihsel duruşu; deri çizmeleri, uzun parmakları ağzında Büyük Taarruz sırasındaki ölüm-kalım mücadelesine yürüme anı…

   Büyük Taarruz kaybedilseydi sadece Mustafa Kemal Atatürk kaybetmeyecek, Orta Asya’dan Anadolu’ya, Rumeli’ye gelmiş, buraları Vatan bellemiş koca bir Millet kaybet edecekti… 

   Çabuk unutan milletimizi, çektiği fotoğraflarla hep uyanık tutmaya çalışan bir asker, insandır Etem Tem… İyi bir fotoğraf kendi zamanının tanıklığını yaptığı gibi, zamanlar ötesine de öyküler taşır. Geçmiş ile bağ kurup, geçmişi ölü olmaktan kurtarır şimdiki zamana taşır… Kurtuluş Destanına en iyi tanıklık eden fotoğraftır Etem Tem’in çektiği o muhteşem anın fotoğrafı…

  Şairi; Nazım’ı da etkileyen şey bu değil midir; gecenin içinden süzülen bir ordu-Millet, karanlığa esir düşürülmeye çalışılırken, şafağa hürriyetini de eline alarak çıkmıştır. Akdeniz'e kadar sürülecek düşman ve savaşın edebi tarafı Nazım tarafından şöyle anlatılır;

  Büyük Taarruz

Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu

Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki

Şayak kalpaklı adam

Nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden

Güzel, rahat günlere inanıyordu

Ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,

Birden bire beş adam sağında onu gördü.

Paşalar onun arkasındaydılar.

O, saati sordu.

Paşalar ‘ üç ‘ dediler.

Sarışın bir kurda benziyordu.

Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.

Yürüdü uçurumun kenarına kadar,

Eğildi durdu.

Bıraksalar,

İnce uzun bacakları üzerinde yaylanarak

Ve karanlık akan bir yıldız gibi kayarak

Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı…”

 Zoraki Millet olmuş ülkelerde, geçmiş ile gelecek arasında bağ kurmak için bir sürü olay kurgusal bir anlatımla, adeta mitleştirilir. Ya bizim geçmişimiz? Bırakın birkaç bin yıl öteyi! Sadece YÜZ yıl geriye uzanıp Kocatepe’ye gitsek-varsak ve o anın havasını ciğerlerimize taşısak; ne olurdu?

   Sadece haritalar üzerinde paylaşılmış bir ülke değildi yüz yıl önceki Türkiye. İstanbul, İzmir ve daha birçok şehir işgal edilmişti. Her şey; düşmanın lehine görünüyordu. Tam olarak da bu anı anlamalıyız! Her şey bitti sanılırken KURTULUŞ nasıl ve ne şekilde olmuştu?

  Osmanlı askeri, insanı, yöneticileri birçok yerde mağlup olmuştu. Kaybetmişlerdi. Ordu ve insanlar; yorgun, bıkkın ve yaralıydılar. Acılar kim bilir kaç kez kabuk bağlamıştı…

  Etem Tem’in çektiği o fotoğraf tam manasıyla Nazım’ın şiirini de, bizlerin kurtuluşunu ve ne kadar kolay unuttuğumuzu da anlatmıyor mu? Böyle değerli anılar-şanlı hatıralar kaç Millet’in geçmişinde, öykülerinde vardır ki?

  Etem Tem, o günün fotoğraflarını Mustafa Kemal Atatürk’e gösterdiği zaman, özellikle Kocatepe’deki fotoğrafı gören atamız; - Aferin çocuk. Aman bu fotoğrafları iyi muhafaza et. Daha İzmir’e gideceğiz…

 Güven SERİN 



27 Ağustos 2021 Cuma

YORGUN,BİTKİN SÖZCÜKLER

 


İnternet

                                      YORGUN, BİTKİN, VİRAN SÖZCÜKLER

                                  

                   ( Dolayısıyla Düşünmeyi Reddediyorum!)

    İnsanlar insandan kaçmaya başladı. Bir parça kendi niteliğini arttırıp da yaşamını kaliteli bir yere oturtmaya çalışanların kaçışı daha da hızlanmışa benziyor. Çünkü neredeyse yoklar…

   İki tanıdığın veya daha fazla insanın birbirini görür görmez; “ Nasılsın? (Bildik ve beklenen cevap)-İyiyim! Ya sen?” Hemencecik ayaküstü sohbette bile, sağlığı, maddiyatı, konu-komşuyu yoklayıp kendimize bir parça “ Teselli malzemesi” toplama telaşı…

  Bu tür hal-hatır sormaları, kendi saflığı içerisinde, muazzam bir samimiyet hissiyatı içinde yapanlara sözüm yoktur… Onların sorularına “Can kurban” dersek, pek yerinde olur. Görünen köy nasıl kılavuz istemiyorsa; bitkinlik, baygınlık, çirkinlik, yozluk veren soru sözcükleri, merakları da öyle; daha başlamadan bitiriyor sürecek olan değerli buluşmanın samimiyetini.

  Dikkat ederseniz çevremizde bu tür konuşmalar sürüsüyle var. Hemencecik merak edilen sağlık! Sosyal ve psikolojik durumumuz! Soran kişinin sanki o an size yardıma hazırmış gibi görünen sahte ciddiyeti; korkunç bir trajedinin başlama anı gibi; ne konuşulsa para etmeyecek; çünkü sorular ve cevaplar; ruhsal, zihinsel, maneviyattan, vicdandan, olgunlaşmadan çok uzak…

   Bu tür seslenişleri, diyalogları her gün hemen hemen her yerde dinliyorum. Sözcükler fazlasıyla yorgun, bitkin ve viran… Sanki ömürlerini çoktan doldurmuşlar. Aslında hiç de öyle değiller; yenilenmeye, beklemeye, demlenmeye, mayalanmaya ihtiyaçları var; o kadar…

  Sanırsınız ki sadece diplomalar onaracak sözcükleri.Onlar kaldıracak ayağa,binlerce yıllık seslenişlerin mucizevi anlamlarını.Hiç de öyle olmuyor maalesef...Bu problemi,yaşadığımız bu muazzam kaybı; ne diplomalılar ne de diplomasızlar çözeceğe benziyor…

  Telaş kaçma ve saklanma üzerine olunca, durumu idare edip; suya sabuna dokunmayıp, ne şişin ne de kebabın yanmasını istemiyorsak, ortaya beklenen o mucize; sözcüklerin kraliçesi; samimiyet, kültürel birliktelik doğmuyor…

  Sadece sözcükler viran, sadece sözler yorgun ve bitkin olsa çok iyi. Sinsilik de kol geziyor, viran, çaresiz sözcüklerin yanı başında.

  Geçtiğimiz yüz yıl içerisinde bir yazar-düşünür belki de o yüzden haykırıyordur;

“ Zincirlerim çirkinlik, üzüntü, sefillik, yaşlılık ve ölümdür. Hangi devrim beni bundan kurtarabilir?”

  Yenilenmiş bu sözcüklerin menziline bir bakar mısınız? Uçsuz bucaksıza giderken dünyaya da öylesine uğramış, biz dünyalıları kendine getirmek için öylesine olmayan bir SESLENİŞ; yüce bir çağrı sanki…

  Oysa büyük burukluk, kısırlık, küskünlük, viranlık taşıyan sözcükler ve onların geldikleri yerler; köyler, kasabalar, şehirler de buruk, bitkin ve viran şimdi… Kütüphaneleri doldurmak lüks ama kızdığımız, öfkelendiğimiz insanlara bedel ödetmek, pusuya yatmak, şantaj; sanki bu viranlığın içine hapsolmuş…

   Bir silkine bilsek, kırgınlıkları, kızgınlıkları ve öfkeleri; sosyoloji, psikoloji ve fizyoloji biliminin kenarcığından geçerek değerlendirsek; ne çok şey değişirdi sözcüklerin diri ve heyecanlı olmaları üzerine…

  Tiyatro yazarı Eugene Ionesco ile yapılan bir söyleyişi sanatçının felsefesini tüp çıplaklığı içinde not düşüyor insanlık mirası denen kütüphaneye;

  “ Konuşuyoruz, giyiniyoruz, makineler üretiyoruz. Bunun nasıl mümkün olduğunu anlamıyorum. Yani, tahammül edemediğim şey; cehalet… Hiç tahammül edemediğim şey ise; âlimlerin daha da karmaşık cehaletleri… Cehalete mahkûmum…”

Güven SERİN  

 

 

 

 

  


26 Ağustos 2021 Perşembe

BALIKESİR HAVRAN BÜYÜKDERELİ KARA HASAN

 


Kamera; Güven


                                    HAVRAN BÜYÜKDERELİ KARA HASAN

       Yiğit lakabıyla anılır derler ya, Havranlı Kara Hasan’la daha yeni tanıştım. Bez bir çanta sol elinde, içinde yedi sekiz kilo zeytinyağı ve birkaç kilo zeytinyağı sabunu; “ Zeytinyağcı geldi” diye seslenen naif sesiyle girdi yaşlı çamların altında oturduğumuz çay bahçesine.

  İlk hali gibi son hali de gözü tok insanlardan birisiydi. Buyur etmeden buyurmayacak olan, her üretici gibi bir parça nazik bir mahcubiyet içinde, dişlerini yaptıracağı nedeniyle ağzında tek bir dişi olmadan usulca sokuldu buyur ettiğimiz masaya.

  Önce cigarasını çıkardı masaya. Misafir olduğunu unutup “ Merhaba-yın akadeş “ diyerek ikram etti içmediğimiz sigara paketinden. Çay teklifimizi nazikçe bir kenara bıraktı. Nelerin var dediğimizde masaya koyduğu bir ve iki kiloluk zeytinyağlarını tanıttı. Bir de beş kiloluk soğuk sıkım dediği diğer zeytin yağını tüccar kurnazlığı içinde değil, üretici samimiyeti içinde anlatı.

  Dinledikçe Havranlı Hasan'ı; sonradan yaşını da öğrendik; daha elli dokuzunda olmasına rağmen, lakabını aldığı kara yüzündeki çocuk halde sadece çocuksu bir bakış değil, insanlığın temel kanunu olan şey; kendini evlatlarına adamış bir insan taşıyordu.

  Çarçabuk saydı üç çocuğu olduğunu. Gezgin arıcı olduğunu, bal ve zeytinyağı konusunda ne bilgisi, hüneri varsa, hiç sakınmadan hepsini döküverdi yaşlı çamların altında bulunan masaya. Tıpkı kendi zeytinlerinden yağ ve sabuh haline getirdiği ürünlerini koyduğu gibi masaya bıraktı bildikleri, hiç gocunmadan, çekinmeden…

   Dişlerinin tamamını çektirmiş. Yeni diş yaptırmak için anlaşma yapmış Balıkesirli dişçi ile. Dostları tavsiye etmiş. İyi de pazarlık yapmış, pazarlık yapmanın saf gülüşü; kara yüzünde sonbahar esintisi, kırlara yayılan güz kokuları gibiydi…

   Karısı ve küçük çocuğuyla birlikte Marmaraereğlisi yakınlarında bir tarlaya koyduğu arılarıyla kırk gündür buradaymışlar. Karşı kıyıdan bu kıyıya arıları, kısacası geçimleri olan bal için geliyorlarmış. Çiçek balını yeni süzmüşler-sağmışlar.

  Yeni ürünü olan çiçek ballarını da satmış. Bunca emeğin, üç kişilik iş gücünün muhasebesini düşünmeden memnun… Kurmuş oldukları kooperatifin iyi iş çıkardığını, onlar için soğuk hava deposu yaptırdığını, sattığı ürünleri karşılığı çeklerini cebine koyduğunu, alın teriyle iş çıkaran mutlu insanların neşesi içinde anlattı.

 Buradan Koru Dağlarına çam balı için gidecekler birkaç gün sonra. Balıkesir Havran Büyükdere Köyü’nün büyük çoğunluğunun arıcılık yaptığını Havran Büyükdereli Kara Hasan’dan öğrendim. Zeytinleri bu yıl pek verim vermemiş. Geçen yılın yarısını bile alamayacaklarını da Kara Hasan’ın sözlerinden öğrendik…

  Masamıza oturduğundan itibaren esen samimiyet karşısında şaşırdım kaldım. Üretin insanların tokluğunu ne çabuk unutmuşum…

    Onların, özgün gülümsemelerini, terlerinin kötü kokmadığı gibi; nektar, buğday, çavdar, çimen, toprak, kekik koktuğunu hepten unutmuş gitmişim…

  Böyledir şehir-kent olmayan şehirde yaşayan insan halleri. Ne şehirli önceliği, özelliği ve özgünlüğü oluşur, ne de gelmiş olduğu köyün, kasabanın kokusu kalır geriye…

   Nasıl derler: İki arada bir derede; kararsız, gururlu, komik bir gösteriş içerisinde, beton, çelik ve karbondioksit gazları içinde yaşayan insancıklar demeti; kokmayan, bulaşmayan, yörüngesinden ebediyen çıkmış bir gök taşı misali…

  Havran Büyükdere Köyü’nden di Kara Hasan. Asıl işi öteden beri arıcılık ve zeytincilik; babasından-atalarından gördüğü gibi; cömert, göçebe, yerleşik, gezgin ve her şeyden önce; tabiat kokan bir kara yüz; içinde büsbütün unuttuğumuz, kaybettiğimiz insanlar vardı…

Güven SERİN 

 

 

 

 

 

 




20 Ağustos 2021 Cuma

HATIRLANMAK İSTER İNSAN

 


İnternet


                                         HATIRLANMAK İSTER İNSAN!

 

                                             ( Kasap Celal De Öyle…)

      Bazı insanlar için yaşam sadece kazanmak üzerine kurulu bir düzen, sonsuza uzanan bir köprü gibi görünürken, bazıları; yaşama hakkını yaşama ve yaşatma sanatına dönüştürür… Fakat her bir şahıs-kişi bir şekilde anılmak, yaşatılmak, kalıcı izler de bırakmak ister; kendi kabiliyeti, hatta yetmezliği, kimsesizliği içinde…

   Bana en ilginç gelenler ise, yaşam sahnesini her daim pazarlık konusu yapanlar. Yaptıkları işe büyük kavramlar yükleyip, en büyük alkışı ve kazancı bekleyenler. Hele bir de isimlerinin önünde “sanatçı” ,”aydın” sıfatları varsa daha da komik duruma düşerler.

   Bir zamanlar kendilerini sanatçı görüp sanata yakın uğraş içinde olan iki kişiyle konuşuyorduk. Yeterince anlaşılmamaktan, kazanamamaktan, ünlü olmadıklarından yakınıyorlardı.

   Onlara bildik bir sözü söyledim; “ İyi sanat, eninde sonunda kendi başının çaresine bakar.” Dememin vereceği etkiyi düşündüm. Beklediğim gibi olmadığı gibi bana hokkalı bir cevap verdiler;

   “ Ağabey, bize ne bizden sonra gelecek ünden, şandan, anılmadan! Biz yaşarken zengin, ünlü olacağız ki tadına doymayalım!”

   Ne diyeyim? Bu inanç içinde olan insanların yolu açık olsun demekten başka bir şey gelmez elden. Biz bugüne dönelim. Kasap Celal’e kadar uzanalım. Her zamanki gibi Ekrem Bey atölyeme uğradı. Ortak konumuz ve sorumluluğumuz yaşadığımız yere-şehre karşı olan duyarlılığımız. Bir haber için ona sormuş olduğum sorular karşılığında ; “ Hadi gidip yerinde görelim, arabam sahilde” deyince yola koyulduk.

   Tekirdağ Süleymanpaşa Hürriyet Mahallesi ve çevre yolunu gezdik. Okuyucular tarafından ısrarla anlatılan, ilgi bekleyen sorunları yerinde gördük. Fotoğraflayıp konu hakkında detaylı bilgi sahibi oldum. Oradan da Kumbağ’ın yolunu tuttuk. İlk işimiz Esnaf Şükrü’yü ziyaret etmek oldu. Gazetemizin ve duyarlı insanların yardımıyla Gül Bakım Merkezi’ne kaldırılan, acınası halden kurtarılan şehrimizin yıllardır esnaflığın yapmış insanı ziyaret ettik.

   Esnaf Şükrü’nün buraya alınması neredeyse 7–8 ay oldu. Kendini bilmez durumda, iyice bakımsız bir haldeyken şimdi onu görmeye gelecek olanları kapıda bekler halde. Bir çocuk kadar sevinçli, mutlu ve unutkan bir vaziyette gelecek olanları gözlüyor… Kapıdan, ayaküstü konuşmalar sonunda Kumbağ merkezine gittik.

   Liman bölgesi; kayıkların, balıkçıların, yazlıkçı ve yerli halkın bir arada yaşadığı yere geldik. Masaların tamamı doluydu. İğde ağaçları etrafa muhteşem kokular gönderiyordu. Güvercinlerin büyük bölümü karınlarını doyurmuş yere konmuş aylaklık ediyorlardı.

   Bir masada tek bir adam oturuyordu. Çayını içmiş yüzünde maskesi. Ekrem beye, izin isteyip şu beyefendinin yanına oturalım, dedikten sonra izin isteyince; “ tabi, buyurun” diyen tok ve kararlı bir ses.

   Masadaki oturan kişi bize yabancı olduğu gibi biz de ona yabancıydık. Üstelik yıllardır bu limana gelir güvercinler gibi kimi aylaklık eder, kimi tanıdıklarımla sohbetler ederim. Daha önce hiç görmediğim adam, meğer on beş yıldan beri özellikle yazları Kumbağ’da oturan emekli bir küçük esnaf; kasap-mış.

  Çaylar söylenip sohbet için ilk adımlar atılınca, bize yabancı olan adamın yüzündeki maske inince, yuvarlak, esmer, bıyıklı, ürkek bir insan tanıdım. Çok kısa süreliğine ürkekliğinin nedenini araştırdım kendimce. Bölgeler arası suçlamalar, kuşkulardı bu ürkekliğin sebebi. Bir de bizim yabancı oluşumuz…

   Yarım saat sora Kasap Celal ile öteden beri tanışan insanlara dönüştük. Bir torunu olduğunla kalmayıp, kaç yıl kasaplığı yaptığından tutun da kızı ve oğlunun ne iş yaptığına kadar birçok özel konuların dinleyeni de olduk.

  Birkaç ay önce kalp krizi geçirmiş Kasap Celal. Bir parça ürkekliği de ondan sayıla-bilinir. Ölmeyip, yaşadığı sevinci, bunca ölenlerin yanında şimdilik görmüş olduğu tedavinin ürkekliği, sevinci gizlemesinden, belki de nazır değecek oluşu korkusundan da…

   Bir çırpıda dinledim Kasap Celal’i. Ömrü İstanbul’da geçmiş. Daha on yaşında ticaretin, esnaflığın içerisinde bulmuş kendini. İyi çalışmış, iyi kazanmış ve tutmuş bir insan. Bildik manada herkesin “ aferin adama, çalışmış, kazanmış ve tutmuş; ne mutlu ona!” diyeceği bir insan…

   Ama asıl konu onun kasaplık mesleğine geçince anlatmaktan öte sohbeti adeta yaşıyordu. Bir kuzuyu, bir koyunu, bir danayı nasıl kestiğinden, dinlendirip birkaç gün sonra o hayvanın özel bıçaklar yardımıyla nasıl işlendiği, hazırlandığını dinlerken, azcık kasaplığa ilgim olsaydı hemen bu işe merak sarar, peşinde koşardım.

   Kalp krizi geçirme anına, ambülans gelip özel hastaneye gidiş zamanına geldiğimizde ayrı bir anlatı içine girdi. Yuvarlak, esmer yüzündeki çocuksu tarafı daha ciddileşti. Doktorların anjiyo yaparken ne düşündüğünü seslendirdi, birçok insanın dünya sahnesinde yapmış olduğu seslenişler benzeri;

   “ O an, doktorlar bana müdahale edip, tedavimi yaparken şu sözleri söyledim kendime; Heyy Kasap Celal! Geldin gidiyorsun! Şimdi ölsen, seni gömdükten sonra kimse hatırlamaz bile! Evin 900: Bin, işyerin: 900 Bin, araban pahalı, birikimin var; ama ölüm de yanı başında; şu an ölsen kim hatırlar seni?” 

   Doktorların kontrolünde yarı baygın halde ölümü böyle seslendirmiş Kasap Celal. Bir yerde herkesin kalbinde, genlerinde olan, belki de insan olmaya dönüşen evrimin bize hediye ettiği en gerçekçi şey; hafıza ve hatırlanma isteği…

   Ülkemizin kurucusu, hürriyetimizin geri kazanılmasında en büyük emeği olan o koca komutan; Mustafa Kemal’in en zarif, en basit isteklerinden birisi değil miydi; “ Beni hatırlayınız!” dileği…

   Velhasıl dostlar; hatırlanmak, anılacağını bilmek değerli bir şey. Yaşarken, yaşatma bilinci, yaşadığımız yerlere “YAŞAM” katma becerisidir hatırlanacak oluşumuzun müjdesi…

Güven SERİN 

17 Ağustos 2021 Salı

ERBABI YAPARSA?

 


internet
                                                

                                                    ERBABI YAPARSA!

 

                                ( Eh, erbaptır, dedik, verdik dizginleri eline… )

    Yazımın başlığı argo dünyası içinde yüzenleri için hemen akla gelen sözcükleri hatırlatıyor olabilir; “ Erbabı yaparsa yorgan bile titremez…”

   Demek ki ustalık her alanda önemli bir şey… Atilla İlhan için erbap şu anlama geliyor;

 “ Eh, erbaptır, dedik, verdik dizginleri eline, halt etmişiz. Dolapçının, fırıldakçının biri çıkmaz mı?”

   İşin erbabı olamayanın insanın başına neler getireceğini bilmek istiyorsanız herhangi bir iş için “usta” diye evine çağırdığı,”erbap” diye geçinen insanların geride bıraktığı facia anılarına bir kulak veriniz…

   Atölyeme sıklıkla uğrayan bir tanıdık böyle bir erbap arayışı içerisinde evinin banyosunda yaşanan bir su sorunu için şehrimizdeki çok bilinen, çok iş yapan işyerine gitmiş.Banyosu için gerekli parçaları aldıktan sonra o büyük,o ünlü yerde çalışanlara sormuş;

 “ Sizin burada su ustası-erbabı var mı?” ; “ Olmaz olur mu ağabey” dedikten sonra, Hüseyin ustaya seslenmiş. Hüseyin usta bizim tanıdığın yanına gelmiş. Durumu dinlemiş; arkadaşımızın anlattığı soruna; “ Kolay, şu gün, şu saat hallederiz” dedikten sonra, bizim tanıdık tamir-tadilat için gerekli malzemeyi aldıktan sonra işin erbabı verilmesi nedeniyle sevinerek evine dönmüş.

   Güya erbap diye geçinen su tamircisi söz verdiği günün öğlen vakti bizim tanıdığı aramış;

  “ Abi, çocuğum hastalandı. Ben işe gelemeyeceğim. Ama yerime başka bir erbap-usta yollayacağım.”

   Tanıdık, peki dedikten sonra gelemeyecek olan erbabın yollayacağı diğer erbabı beklemeye başlamış… Bu arada yukarıdaki erbap mazeretine halk dilinde; “ Usta yalanı-erbap yalanı” derler. Nedense bu mazeret hep geçerli olur; “ çocuğum hastalandı.” Hani, eski zamanlarda “ elektrikler yoktu örtmenim, o yüzden çalışamadım” mazereti gibi ünlü bir yalandır vesselam…

   Biz konumuza geri dönelim. Erbap gelemeyince diğer erbap gelmiş. Genç bir erbap; güya! (…) Bizim tanıdığın içine bir şüphe düşmüş. Yapılacak iş epey titizlik isteyen su işi. Bir yanlışlık nelere yol açmaz?

   Tanıdığın gençlere olan güveni, inancı ağır basmış. Banyoda yapılacak olan işi göstermiş. Genç erbap, İngiliz anahtarını tutuşundan, çözeceği vidalara olan yabancılığından bu işe uygun olmadığın işin başında belli etse de, bizim tanıdık yiğitliğe el sürdürmemeye, laf söyletmemeye karar vermiş…

   Genç erbap uğraşmış, didinmiş, büzülmüş, sıkılmış bir türlü iş olmuyor. Mazereti ise alınan malzemenin tam ayarda olmadığını söyleyerek o günü kapatmış. Tamam, demiş tanıdık; yarın sizin işyerine gelir, senin önerdiğin malzemeyi alırız. Yarın akşama bu işi çözeriz.

  Bir gün sonra, genç erbabın istediği malzeme alınmış. Akşam vakti diğer gecenin senaryoları bir bir yaşanmış. Genç erbap, yine işi çözememiş. Çözememeyi bırakın; duvardan gelen ana borudaki saplamayı da kırmış.

   “Erbap olmayınca yorgan da oynar, komşular da duyar,”Halk söylemini bir kenara bırakalım nazikçe. Genç erbabın sıkılması, utanması ve mahcubiyeti karşısında bizim tanıdık, yine yiğitlik yapıp;

   “ Üzülme be kardeşim; böyle böyle pişeceksin sen.”

   Fakat genç erbap, tam erbap olmasa bile karakteri sağlam.”Bu işi ben üstüme alıyorum. Kabahat benim ağabey. Ben sana başka usta bulacağım ve bütün masrafı üstleneceğim.” Diyerek, birkaç gün geciken, bir gün suların akmamasına sebep olan, bir işin erbabı olmazsa, evin bile yıkılacağı iş, sosyolojik bir deneye dönüşmüş.

  Sonu ise tıpkı Şekspir’in oyunu olan; “ Sonu nasıl biterse bitsin, yeter ki iyi bitsin!” felsefesiyle bitmiş. Geriye kalan şey; erbap olan insanlar her alanda olması şart. Ülkemizin yönetimine sahip her alanda, erbap kişiler bu zengin, bu kadim ülkeyi nasıl uçurmazlar?

  Yaşadığımız bir sürü aksaklık, dünya ülkeleri arasında ah geliştik ah gelişeceğiz kaygıları ve bir türlü bitmeyen dış mihrak saldırıları her daim her alanda erbap denen o büyük meziyete uzak kalışımızdan kaynaklanmıyor mu acaba?

   Selimiye, Süleymaniye, Şehzadebaşı, camilerine bakınca ne görüyorsak; işin erbabına verilecek her yapıt-görev-sorumluluk; bir eser olarak görünecek, yükselecektir bu toprakların bitmeyen, dinmeyen çileleri içinde yaşayan insanlarımıza…

Güven SERİN  



6 Ağustos 2021 Cuma

KİRLENME KORKUSU GEÇERSE

 

İNTERNET


                

                 

                                      KİRLENME KORKUSU GEÇERSE!

  

   Çocukluğumdan kalan bir anı; antik kentlerin, acılarından, sızılarından, kanlarından, kirlerinden arınmış hali gibi, öylesine duruyor zihnimde…

   İpsala'nın Çarşamba günü önemlidir. Halk pazarının kurulduğu,22 köyün bir günlüğüne ihtiyaçları için bir araya geldiği büyük eğlencedir çocuk yaşlarındaysanız. Sebzelerin, meyvelerin kokuları kadar pazarcıların bağırışları, seslenişleri de iç içe geçer; markalı her canlı adına…

   Çocuk zamanlarda “Bütçe” nedir bilmiyor insan. Hoş, iktisat okuduğum halde bugün tam olarak bütçe istikrarı yakaladım da diyemem… Gelelim çocukluğumdan kalan anıya. Gün Çarşamba günüydü. İpsala’da kurulan halk pazarına gitmeye karar verdim. Babamdan bir miktar para aldım. Ev için alış-veriş yapacak, çok az kısmı ile Arnavut kültürünü bize kadar taşıyan meşhur pastacıda dondurma yiyecektim; güya!

   Evdeki hesap çarşıya uymadı. Sebze ve meyve almak yerine, savurgan ve haylaz her çocuğun yapacağı şeyi yaptım; bana verilmemiş olan bir işe soyundum. Eski-püskü pantolonlar, gömlekler satan bir seyyar pazarcının yere dökmüş olduğu pantolonlar dikkatimi çekmişti. İstediği fiyat terzilerin dikeceği, dükkânlarda satılanların çok altındaydı. Fakat ikinci el eski bir pantolon almak için bana para verilmemişti. Elimdeki para kısıtlıydı. Kahve renkli ve bol bir pantolon gözüme ilişti. Elimdeki paranın neredeyse büyük bir kısmını pantolona verip onu satın aldım. Ev için ise zar-zor birkaç kilo meyve aldıktan sonra eve geri döndüm.

   Bu alışverişin sonunu tam hatırlamıyorum ama babamdan güzel bir azar yedim. Olsun… Bir pantolonum olmuştu ya; gerisi haylaz bir çocuk için olsa olsa bir serüven olur… Pantolon bana büyük, bol gelse bile beni en çok mutlu eden şey; onun kirlenmesinden, yırtılmasından korkmuyordum. Sanki bedavaya almış, sanki ona bir şey olursa ne annemin, ne babamın kızmayacağı bir hürriyet hali yaşadım o bol, büyük kahverengi pantolonu giyince.

   Pantolonu giyer giymez evimize en yakın olan kırlık alana; bayır denen yere gittim. Etraf, sadece baharat kokularıyla şenlenmemişti o günün bol olan insanlar da kırlar-daydı. Buğdaylar çoktan biçilmiş, bostanlar olmuş, ağaçlar meyve vermiş, susamlar biçilip demetler haline getirilmiş, çırakmanlar kurumaya günün ve güneşin altına bırakılmıştı. Tıpkı biz çocuklar gibi; olgunlaşmak için kırlara, güneşin, rüzgârın altına bırakılmıştık…

  Oldukça sağlam, gür,yüksek ve yaşlı bir meşenin yakınında oynayan mahalle arkadaşlarımın yanına geldim.Yüzümdeki sevinç,ayağımdaki kahverengi bol pantolondan ötürüydü.Korkmadan yerlere oturdum.Korkmadan yuvarlandım.Kirlenme korkusu kalkınca ne kadar çok doğaya yakın oluyor insan! Oysa canlı olanın korkusu hep vardır. Bittiği an savunmasız kalır…

   O gün savunmam yoktu giysiler adına. İkinci el aldığım o kahverengi pantolon sanki sihirli bir giysiydi; özgürlüğü vermişti; orası, burası batmadan, kirlenmeden rahatça oynama, etrafı hissetme hürriyeti…

  Tekirdağ’da henüz güneşin sokağa çökmediği serin saatlerde tanık oldum; kirlenme korkusunu yenen genç kızın sokak içinde apartman girişindeki basamaklara, korkusuz oturuşuna. Temizliği, kirliliği bir kenara bırakmış, rahatça oynuyordu akıllı görünen telefonuyla. Aynı anda da konuşuyordu bir başka mesele adına; sanki kırlara çıkmış, kendini tabiata teslim etmiş bir çocuk huzuru içindeydi…

  Aykırı şair Rimbaud ne diyordu dünyaya seslenişinde;

 “ Ben işkence altında şarkı söyleyen ırktanım! Ben! Ben ki her türlü ahlaktan muaf, müneccim ye da melek olduğumu söylerdim, toprağa ayakbastım, arayacağım bir görev, kucaklayacağım kaba bir gerçeklik var.”

 Güven SERİN 

 

 

 


4 Ağustos 2021 Çarşamba

DOĞANIN ÇIĞLIĞI

 

İnternet

                                             DOĞANIN ÇIĞLIĞI-(ÇIĞLIK)

              ( Küçük Bir Çocuğun Sessiz Çığlığı)

 

   Geçtiğimiz ekim ayından beri masamda duran kitaplardan birisidir; Sanatın Kısa Öyküsü isimli çalışma: İçinde kimlerin başyapıtları yok ki? (…)

  Birkaç gün önce çok küçük bir video izledim. Yeni çekilmiş; bir çocuğun doğum günü kutlamasını ailesi paylaşmış… Güzel bir pastanın yanında anneni ve komşuların da yaptıkları börek-çörek ve kurabiyelerle dolu bir masa ve pastanın üzerinde yanan mumları söndürmesi için teşvik edilen beş yaşlarında bir erkek çocuk. Yanında altı yaşlarında ablası olan bir kız çocuğu ve genç anne ile babanın dayanılmaz telaşı… Her iki çocukta da anne babasının telaşından eser yok; hissiyatları donmuş gibi…

   Sanki çocuk bütün olup bitenleri anlamış gibi, kameraya ne bir gülücük veriyor, ne de mumları söndürecek bir nefesi görüyordu kendinde. Tıpkı, Edvard Munch’ün meşhur ismiyle; “ Çığlık” isimli tablosundaki gibiydi çocuk; donmuş, kitlenmiş, doğallığı olmayan bir kutlamaya dâhil olmak, kameraya girmek istemiyor gibi; sessizliğin çığlığı yankılanıyordu.

  Genç anne de, baba da art niyetsiz, nice insanın kapıldığı serüvene kapılmış, onların da paylaşacakları bir video olsun diye inanılmaz heyecanlı ve neredeyse çocuğun yerine üfleyeceklerdi pasta üzerinde yanan mumları. Birkaç ailede konukları vardı bu heyecanlı anın paylaşımı adına.

  Hemen yakınlarında bir başka genç anne ve oğlu, iki üç yaşlarında olmalıydı. Karşılarındaki manzarayı izliyorlardı. Oraya hem dâhil, hem de dâhil değil gibiydiler; yaş günü kutlanan erkek çocuk ve yanındaki ablası gibi, sıra dışı mutluluk tablosunun içine süzülemiyorlardı…

   Niçin acaba?

   Bir parça tahmin yürütsek kime ne zararı olur? Üstelik bu manzaranın duygu yükü o kadar büyüktü ki, orada konuk bulunan genç anne ve onun iki yaşındaki oğlunun özenci, o mutlu tabloya katılmak için mumları üflüyor-muş gibi ağzını, dudaklarını ve yüreğini oynatması; sıradan basit bir kutlamanın ağlama törenine dönüştüğünü söylemek isterim.

   Bir yandan doğum günü kutlanan çocukların heyecansızlığı, bir yandan da oradaki konuk küçük çocuğun; “ Bende buradayım! Beni de fark edin! Bende üflemek istiyorum mumları!” demesini görmeden geçip giden genç anne ve baba…

  Çağımızın akıntısı o kadar büyük ki; kim bilir neleri kaçırıyoruz hemen önümüzden geçip giden yaşam nehrinin içinden… Oysa bize ait olan yaşam; BİRİCİK… Ve hiç kimse vazgeçilmez değil… Kalıcı da değil… Tam olarak, görmediklerimiz de gizlenen bir yaşam, bir heyecan, bir coşku var da niçin göremiyoruz? Bu telaş niye? ( …)

  Genç annenin ve babanın telaşı daha az, deneyimi daha fazla olsaydı, orada bulunan o küçük masum; iki yaşındaki erkek çocuğu da kendi çocukların arasına bir davet edebilseler, bir de onu sarmalaya bilselerdi, yapaylığın o yüce havası kim bilir nasıl dağılır, evrenin nazik ve çocuk çığlıkları duyulurdu…

  Edvard Nunch’in Çığlık ( Doğanın Çığlığı ) isimli tablosu gibi birkaç çalışması olmuş. Dostları ona şu soruyu sormuşlar;

  “ Bu resmi-eseri yaparken neler hissettin?” Sanatçı o günkü ruh âlemini şöyle yorumlamış;

“ Yolda iki arkadaşımla yürüyordum, güneş batıyordu, birden bire gökyüzü kan kırmızısına büründü; kendimi tükenmiş hissettim. Durdum ve yakında bulunan parmaklıklara yaslandım. Arkadaşlar yürümeye devam ettiler. Ben, korku içinde tir tir titreyerek kala kaldım, doğanın içinden geçen sonsuz çığlığı içimde hissettim…”

  Tam da burada şunu söyleyerek yazıma son vermek isterim. Genç anne ve babanın art niyetsiz ve deneyimsiz; sosyoloji ve psikolojiden uzak törenlerini izlerken, mutluluk heyecanı yaşamayan çocukları ve oradaki misafir küçük çocuğun içindeki katılım, paylaşım heyecanını izlerken; Munch’un hissettiği SONSUZ ÇIĞLIĞI hissettim dersem yalan olmaz…

  Yoğrulmanın, dönüşümün, değişimin peşinde koşanların yazgısıdır bu çığlıkları hissetmek; kaçamaz, kaçınılmaz…

 Güven SERİN 

 


29 Temmuz 2021 Perşembe

CAMDAKİ KIZ

 

İnternet

                                          CAMDAKİ KIZ

 

  Bir işim nedeniyle Yavuz Mahallesi’nden dönüyordum Ertuğrul Mahallesi yönüne doğru. İç içe geçmiş evlerin yeşil denen şeyleri camlardaki saksılardan ibaretti. Çocukların oynayacağı alanlar ancak kapı önleri…

  Düşününce insan kendi çocukluğunu, uzanınca birkaç dönüm bahçeli evden hemen yakınındaki uçsuz bucaksız kırlara, yürüyünce “Yama” denen yüksek tepeye, duyunca meşelerin kokularını, bakınca Paşaköy ovasından çok ötelere, duyumsarsın Balkanlardan gelen soğuk, sıcak ve serin bütün havaları…

  Yavuz Mahallesi’nin en sıkışık sokaklarından geçerken gördüm camdaki o küçük kızı. Bembeyaz yüzü ve bakışı vardı. Yaşı,6–7 civarı olmalıydı. Yarı bodrum sayılan evlerinin camından bakıyordu sokaktan geçenlere. O an bir ben geçiyordum sokaklarından.

   İster istemez Nazım’ın Karlı Kayın Ormanı şiirine uzandım;

 “ Ben oradan geçerken biri/ ‘Amca dese gir içeri’ Girip selamlasam hane içindekileri.”  

   Sokağın tek hareketi ben olduğum için yüz yüze geldik. Bakışında, ne çok şeyler gördüm; o birkaç saniyelik çocuk bakışta; kör beton ormanlara sıkışmış, Kırmızı Başlıklı kızın, kötü kurttan kurtulma çabalarını ve sessiz çığlıklarını bile…

  Kız çocuğu belki de her gün baktığı gibi bakıyordu; ağaçları, çiçekleri, kuşları olmayan sokağına. Niçin; o, ak bakışta derin hüznü, altın kafese kapatılmış bülbülü gördüm? Neden ezildi içimin içi; vurgun yiyen dalgıçların derinlik ezilmesi gibi…

  Duyar gibi oldum bir şarkıyı-seslenişi;

“ Şekerler ezeyim şirin dillere

Kâtip arzuhalım yaz yâre böyle

Güzelim emey,birtanem emey,güzelim emey hey.”

  Gönlüm yaslı ayrıldım, yeşili, kuşları ve oyun oynayan çocukları olmayan o dar sokaktan. Hiçbir mimari özellik taşımayan, öyküsü bile olmayan, şiire, romana, resme, heykele dönüşmeyecek olan sokağın yarı bodrum katı olan evin camından bakan ak yüzlü çocuğun bakışlarıyla birlikte ayrıldım…

  Durup ona bir merhaba demeyi, bir anının fotoğrafını çekmeyi o kadar çok istedim ki; o kadar olur…

  Duramadım, bunca eziyetin, suçun işlendiği, küçük kızların büyük eller tarafından horlandığı bu soylu, garip dünyanın bir ferdi olarak, onca düşünceyi üreten bir insan kılığında, zavallı bir korkağın ihtişamı içinde yürüdüm ayrıldım; Yavuz Mahallesinin ak yüzlü çocuğunun bakışlarıyla birlikte…

  Bu hüznü, bu yası ancak edebi dünyanın söz sanatıyla teselli edebilme gayretiyle sarıldım kaleme kâğıda, dokundum bilgisayarın tuşlarına; Sait Faik gibi, yaşamak için mi yazıyorum, yoksa yaşamak için mi yazıyorum; bilemeden yazdım, CAMDAKİ KÜÇÜK KIZI;

Seni satmam çocuğum

Dörtyüz bin tekliğe,

Ne güzel kaşların var

Ne güzel bileklerin

Hele ne ellerin var, ne ellerin.”

Güven SERİN 


16 Temmuz 2021 Cuma

SOKAKTAN GELEN SESLER

 


İnternet


                                       SOKAKTAN GELEN SESLER

 

   Gün henüz yükselmeye başlamış, insan telaşları sokak ve caddelere taşmıştı. Dışarıdan gelen tuhaf sesler, açık cam ve kapılardan evin içine kadar doluyordu. Sabah sabah bir kavganın başlangıcı mı diye irkiliyor insanın beyni…

   Covit–19 süreci, sosyal, kültürel sıkıntıların üstüne birde yaşanan ekonomik sıkıntılar birçok insan için, taşma ve taşırma noktasına gelmiş olabilir! Hızla fırladım balkona. Sesin sahibi kimdir diye merakımı giderdim…

   Meğer kavga sandığım o yüksek, o kaba seslerin sahibi bir adam-mış! Kocaman, sırım gibi bir adam, el kadar köpeğine sesleniyor;

   “ Dur… Dön… Gel…” Hayvanın tüylerini saymazsanız yarım kilo ye gelir ya gelmez. Kucakta taşınan cinsten…

     İnsana, kendini mutlu ettirecek türden genleriyle oynanmış oyuncak bir köpekçik.Yeri bırakmış sırım gibi sahibi olan adam.Ama öyle bir kaba-saba sesleniyor ki köpek şaşırıyor ne yapacağını.Bir de etraftan duyduğu kedilerin,başka köpeklerin kokusu var.İçinde kalan birkaç gen-yabanıl çağırı,koku olma duyusunu tetikleyip gezinmek istiyor.

   Gezdirir, izin verir mi sırım gibi sahibi olan adam! Onun mülkiyetinde, onun kucağında, belki de yatağında, kanepesinde yaşayan ve neredeyse onun bir parçası olan küçük süs köpekçiği, köpek duyguları peşinde gitmek istiyor sağa sola…

    Sırım gibi adam ise insan kılığında, köpeğe yön vermeye çalışıyor. Kendi belirlediği yerde, ayaklarının dibinde olmasını istiyor güya. Bütün sokağı yerinden kaldıran tuhaf-bed sesiyle söylenip-seslenip, emirler verip duruyor…

   Hayvan beslemek, hayvan bakmak insanın en büyük çelişkisidir. Hiçbir tür diğer türleri bu kadar mülkiyeti altına almamıştır. Doğanın milyonlarca yıldır içinde barındırdığı sırlara uygun değildir, bir türün bir başka türü bu kadar eziyet edişi. İnsan türü hariç… İnsan denen canavar tür, kocaman dünyanın altını üstüne getirmek üzere…

   Atalarımız binlerce yıllık deneyimleri sayesinde hayvanın ne olduğunu, nerede durması-yaşaması ve beslenmesi gerektiğini öğrendikleri için; köpeklerin, kedilerin bahçelerde yaşamasını isterlerdi. Evin içine girdiklerinde;

   “ Bu evde bet-bereket kalmaz!” derlerdi…

   Günümüzün insan türleri hayvan besleme yarışına girdiler. Hayvanın genleriyle ne kadar oynanır, ne kadar şirin veya absürt görünürse o kadar çok ilgi-alaka ve talep görüyorlar…

   Dikkatimi çeken bir insan evirilmesi var bu hayvan sevgilerinin altında. Hızla insandan uzaklaşan insan türlerinin hayvanlara sığınması da söz konusu… Hayvanı güzel gıdalar, huzurlu, konforlu bir hayatla kendine bağımlı hale getirerek, gönüllü bir sevgi sahiplenmesi içinde hızla kendi türünden uzaklaşan insan türleri nasıl bir insanlık oluşturacak merak konusu…

   Geçenlerde köpek besleyen bir arkadaşımız ziyaret ettim. Herkesin beslemek isteyeceği köpek cinsinden… Oldukça bakımlı, neredeyse her gün yıkanan, çok iyi beslenen ve oldukça sevimli, sıcakkanlı bir hayvan… Biraz yakınına gidince acayip bir koku yaydığını duyunca kendimi dış bahçeye zor attım.

   Hayvanların farklı zamanlarda farklı fiziksel özellikleri, farklı salgılar, kokular yaymalarına neden oluyor. Kısacası, hayvanların doğası, insan doğasından çok ötedir. İnsana bağımlı olmadan yaşadıkları yerlerde milyonlarca yıl yaşadılar. Nesillerini bugüne taşıdılar taşımasına ama insan, insanlar, onların yaşamlarını; altın kafeslerde, ipek yorganlarda, kuştüyü yataklarda kendileri belirliyor…

   İnsan denen acayip varlık; beslediği kuzuyu; “ Kınalı kuzum” diye ortaya koyduğu samimi seslenişi; “ kuzu şiş, kuzu kebap” lezzetiyle yer değiştirmeyi ne güzel beceriyor; velhasıl insan; bir acayip mahluk…

Güven SERİN 


9 Temmuz 2021 Cuma

ARGADİNİ-ÇOK GEÇ!

 


İnternet


                                             ARGADİNİ-ÇOK GEÇ!

 

   Bu sözcüğün peşine düşerseniz varacağınız liman, yaklaşacağınız vicdan, sahip çıkacağınız irade nasıl olur bilemem? Bildiğim bir şey var; bu sözcük sizi Theo Angelopolulos’un başyapıtı olan Sonsuzluk ve Bir Gün filmine kadar getirecektir.

  Bu tür filmlerle yüzleşmek ayrı bir cesaret ve altyapı ister. Eğlence olsun diye seyredilecek, izlenecek vakit geçirilecek eserler değildir. Sizde, ruhunuzu taşıdığınız bedeninizde “Derinlik Ezilmesi” gibi bir ezilme de oluşturursa şaşmayın, şaşırmayın…

  Yıllar önce, köy yollarının henüz asfaltlanmadığı bir günün içinde, temiz ve yeni bir minibüse binmiş, Tekirdağ'ın merkez köylerinden birine yol alıyorduk. Tozlu, sarsıntılı ve bol muhabbetli bir yolculuktu; bütün koltukları dolu olan minibüs içinde.

  Sırasıyla bir sürü köy geçtik. Yeşili, tek katlı evi, avlusu, bağı ve bahçesi bol; bonkörlüğü henüz sona ermemiş insanların yaşadığı ve geçmişi; 150,300 yıl ötelere giden köy kültürlerini bir film izler gibi izleyerek geleceğim köyün yakınına gelmiştik.

  Virajlı ve yokuşlu bir süreçten sonra kuzey rüzgârının bol olduğu yere yaklaşmıştı minibüs. Köy mezarlığının yakınlarında “ İnecek var “ diye seslendi ön koltukta oturan karı-koca. Her ikisinin de boyu boyuma, huyu huyuma denecek cinsten, kısa boylu, tıknaz ve beyaz tenli iki insan indir mezarlığın hemen yakınlarında.

  Bayram arifesi olduğu için, anne ve babalarının mezarlarını ziyarete gelmişlerdi. Kendilerince ve birçok insanın yaptığı şeyi yapıyorlardı; taşın, toprağın ve hüzün kokan servi ağaçlarının olduğu yerde MANEVİ beslenme peşindeydiler.

  Mezarlık yolcuları karı-koca indikten sonra köy insanının sözcükleri de saçıldı minibüsün içerisine; “ Sağlığında gelemediniz annenizin, babanızın! Şimdi geliyorsunuz; çok geç!”

  Konu-komşu birbirinin durumunu bilir ve belki de kendi durumunu, kendi yazgısını örtmek için böyle söyler insanın arkasından.

  “ Çok Geç” sözcüğü neredeyse beyin nöronlarıma kazınmış vaziyette, o yolculuğun tozunu, dumanını, yeşilliklerini, köy insanlarının sosyolojik durumlarını bayram harçlığı gibi alıp bir kenara koydum.

  Komşumuzun sineması, Theo Angelopoulos felsefesi ve sinemasıyla tanışınca sayısını unuttuğum bir filmin peşinde gittim; o günden bugüne değin… Ölmekte olan bir şairin son gün ve gecesi yaşadıkları, Balkanlardaki bitip tükenmeyen insan manzaraları-göç trajedileri ve insanın her daim yaşadığı koca bir ömrün sonunda bir şey anlamadığı bir yaşamın öyküsü…

  Bu filmin de en önemli bir yerinde; bitiş zamanı, hüznün ve Eleni Karaindrou’nun çağlar öncesi tınıları ve insan ruhunun en hüzünlü zamanının son çığlığı gibi zamana yayılan müziği son görevini yapıyordu; insan ağlıyordu; Argadini denen sözcüğün hakkını veremeyen insan ve yaşamının son gününde arkadaş olduğu Arnavut bir çocuğun ona hediye ettiği sözü tekrarlıyordu;

  “ Argadini-Çok geç!”

  Yüzleşebilir miyiz bu sözün özüyle? Kendimizi kandırmadan nice görüşlerin sığ haklı taraflarıyla. Cesaret edebilir miyiz? Bizim haklılığımızın hiçbir anlam ifade etmediğini kabul ederek!

  İnsanın bir defa geldiği ve bu gezegenin öz çocuğu olduğu gerçeği ile buluşabilir ve Eleni’nin o gözyaşı yüklü, evrensel müziğiyle kendimizi avutmak yerine, henüz yarının çok geç olmadığını ve son günümüz-gecemiz gelmemişken; bir yudum yaşamın içerisinde kalp atışlarımızla ayaklarımızı aynı yöne:

 Sevgiye, barışa, hoşgörüye, bilgiye, bilime, sanata doğru taşıyabilir miyiz acaba? 

Güven SERİN 

6 Temmuz 2021 Salı

OLDU MU BE HATUN?

 

İnternet

                                             OLDU MU BE HATUN?

 

  Bu tür manzaralar karşısında içim eziliyor, bir yerlerim burguluyor, dersem inanın lütfen! Yaşadığımız yerleri, memleket, yurt-vatan kabul etmeden hiç kimsenin huzur bulacağına da inanmıyorum.

  Canlıların dili varsa, eşyanın, mekânların, dağların, ormanların, kentlerin, vadilerin de ayrı bir hissedişi var. Siz, bütün bunlara yabancı ve hilebazsanız, onlar da size hiçbir zaman kucak açmayacaktır…

  Kibele-Kybele,Anadalo kökenli ana tanrıçaların başında gelir.Sümer medeniyetinde kadın ayrı bir baş tacıdır.Zeus’un asil kızı Athena,apayrı bir ustalık zanaatı ve sanatı bırakmak-yaymak için kim bilir ne çabalar harcadı.Amazonlar deyince sadece bir efsane gelmez akla; kadın ile erkeğin şanlı savaşı ve yol ayrımı da gizlidir bu tür efsanelerde…

  Bana,”KADIN” nedir diye soracak olsanız; “ Katı yürekli, yontulmamış erkekleri ve tam manasıyla arınmamış yürekleri-bedenleri izaha ya sokacak, nezakete ve estetiğe davet edecek; zanaatkâr ve sanatkâr insan!” demek isterim…

  Hafta başı, yepyeni bir pazartesi günü, henüz günün ilk saatleri, sevdiğim mahallenin dar kaldırımları olan caddenin sokaklarından sahile doğru ilerliyordum. Peştemalcı Caddesi her zamanki gibi kendi hareketini oluşturmuştu. Upuzun bir cadde; neredeyse, gençlik yıllarımın büyük çoğunluğunun geçtiği, cumbalı ahşap evlerinin henüz yıkılmadığı zamanlarda gezdiğim gibi yürüyordum sahile inen caddesinin kaldırımında.

  Esnaflar dükkânlarını çoktan açmışlar, müşteri beklemenin heyecanı içinde güne umutla koyulmuşlardı. Hasan Çizen Aile Sağlık Merkezi’ni geçtikten sonra küçük bir dükkânın önünden geçerken oldu ne olduysa…

  Güzel giyimli, 35 yaşlarında bir kadın, belli ki saçlarını yeni taramış. Tarakta biriken  saçlarını bir güzel top yaptıktan sonra, ben oradan geçiyorken dışarı fırlattı.35 yaşında,şık giyimli kadına ait saç öbeği neredeyse üzerime düşecekti…

  Beni görünce, aniden içeriye çekti kendini. Oysa giyimi, kuşamı pek de temiz görünüyordu. Ayağındaki pantolon, çiçek desenleriyle donanmış, üzerine sürdüğü parfüm dışarıya kadar taşmıştı. Fakat kadının görmediğim; görmek istemediğim yüzüne renk katan ruhunda temizlik olmadığı gibi, kirli de olmalıydı…

  Ruhları kirli olan insanlar yaşadıkları yerleri önemsemez, kirletir ve başka temiz yerler ararlar. Hâlbuki o yer de onu istemez, gitmesi için her türlü manzarayı yükler, temiz görünen, laf açılınca, temizlik, onur, vatanperverlik konusunda bizlere söz vermeyecek olan bu kişilere…

  Günün ilk saatlerinde, Peştemalcı Caddesi’nde tanık olduğum bu olayı, oldukça temiz ve güzel, bakımlı bir kadının-hatunun, saçlarını taradıktan sonra, tarakta kalan saçları çöp olarak dışarı, tam da kendi işyerinin önüne atmasını arkadaşlarımla paylaştım. Nasıl bur ruh âlemidir bu diye?

  Cevap aradık bulamadık!21.yüzyılın kentli insanı mıdır bu kadın? Ninemin çalı süpürgesiyle yarım dönümlük ev önünü her sabah süpürüşünü düşününce, onun nasırlı ellerinden bir kez daha öptüm, öptüm ve hiçbir zaman parfüm, kolonya dahi sürünmeyen kokusunu hissettim; görmediğim, bilmediğim ana tanrıça Kibele veya Athena gibi, selam ettim, ruhlarıyla birlikte eylemleri de temiz olan bütün kadınlara…

  Bu yüzden şehirlerimiz ŞEHİR olmuyor. Olamıyor… Kişioğlu veya kızı, yaşadığı yeri sevmediği, benimsemediği, o yer için üzülüp sevinmediği zaman, o yer de yeşermiyor, kişioğlu veya kızının gözünde…

  Ne diyelim, dükkânın önünü, balkonunu süpürüp de yola, caddeye, kaldırıma atan o kadar çok insan varken, haklıyken haksız dahi olabiliriz pekâlâ… En iyisi, sessizce sevelim, şehirlerimizi, kasabalarımızı ve köylerimizi; sessizce çekelim içimize, oralara ait her türlü anıya sımsıkı yapışarak; ninelerimizin, dedelerimizin sevdiği gibi, sevelim…

 Güven SERİN


 

 

 

 




27 Haziran 2021 Pazar

BÜYÜKADALI İKİ KOMŞU KADIN

 


İnternet

                                   BÜYÜKADALI İKİ KOMŞU KADIN

 

   Her ikisi de doğma büyüme İstanbullu; birisi Türk, diğeri Rum iki komşu kadın, biraz ötemdeki masada, öğle güneşinin tadına varmaktan çok öteler; uzun ömürlerinin, yaşadıkları deneyimlerin ve çocukluktaki gibi bir arada olmanın farkına varmış, mutluluğu süzerek, damlatarak içiyorlardı.

  Yazgısı yazmak olanlar için bir servet değerinde, bilinmezliklerle, gizemlerle, serüvenlerle dolu bir geçmişin iki duruşu-insanı; doğal bir akış-tanış içerisinde olmaya, komşunun sapsarı ayvalarına, kıpkırmızı eriklerine özenen bir çocuk gibi dinliyordum sözcüklerin kıt olanlarından söz eden iki kadını.

  Aysel’di Türk kadınının ismi. Sonradan öğrendim yaşının 75 olduğunu. İstanbul’daki geçmişleri üç yüzyıl öteye uzanıyor. Maria idi, 80 yaşında olan Rum kadının ismi. Her ikisi de zenginliği, babalarından, analarından kalan serveti bir lütuf gibi görmeyip, neredeyse yarım yüz yıl çalışmışlar; var olanın kıymetini bilip, hazıra dağ dayanmayacağının da tecrübeleri içinde.

  Onları rahatsız edeceğim diye neredeyse soluk almıyordum. Kolay beri rahatsız olacak da değillerdi. Bu sohbetleri her gün yaptıkları, derinlikler ile sığlar arasında gezinen sözcüklerinden belliydi. Sözünü ettikleri konular insanlığı yakından ilgilendiren şeylerdi; sinemadan, tiyatrodan, operadan, resimden, siyasetten, spordan konuşuyorlardı. Öylesine, laf ola beri gel, cinsinden de değil; bilgi, görgü içerisinde öyle bir yoğuruyorlardı ki, onlarla konuşan birinin kendi cehaleti içerisinde kaybolup gitmesi çok normaldi…

  Yaşlarını göstermeyen iki yaşlı insan… Onlara yaşlı demek bile uygun olmasa da, konunun daha iyi anlaşılması için kullanıyorum bu sözleri. Çok şey görmüşler, okumuşlar ve dinlemişler. Bütün bu öğretilerin yanında, yaşamı, yaşayarak bir güzel yoğurmuşlardı.

  Neredeyse dünyanın yarısını gezmişler, birçok ülkenin insan yapılarını, davranış biçimlerini, sadece görünen yüzünü değil, görünmeyen yüzleri içerisinde sosyologlar gibi gezinmişler, inceleme yapmışlar.

  Gözü tok oluşları, rahat ve huzurlu halleri; insan denen canlının, topluluklar halinde ortaya koyduğu bütün zaaflardan haberdar olmalarından ötürüydü. Bunca yılın ardından korkularından çok yaşama sapa sağlam sarılmaları, her esintinin tadını çıkarmaları, zaman denen şeyin hiçbir ömre acımayacağını, yaşam denen şeyin bir YUDUM olduğunun farkına varmalarıydı…

  Kullandıkları Türkçe dili,tertemiz,neredeyse kusursuzdu.Kendilerini ifade etmek için hiçbir yan yola,tekrara düşmedikleri gibi sözcükleri ezmiyor,canından bezdirmiyorlardı.Net,anlaşılır ve güvenilir iki kadim dost,arkadaş…

  İmrenmemek elde miydi bu arkadaşlığa! Bütün yaşamım, böyle ilişkileri anlama çabalarıyla geçmemiş miydi?

  Aylardan sonbahar ayı olsa bile yaz, olduğu gibi hükmünü sürdürüyordu. Belki de otuz derece civarı bir sıcaklık ve Heybeliada tarafından hafif, çok hafif bir esinti yayılıyordu bulunduğumuz kır lokantasının kır kokan bahçesine.

  Maria, mavi renkli rahat ve ince bluzunun üzerine düşen uzun kumral saçlarını geriye itti. Aysel’e;

“ Aysel, etrafımızdaki insanlar ne kadar çok mutsuzlar değil mi? Eğleniyor görünen, lüks içinde yaşayan insanlar daha da mutsuz! Yaşamın değerli sırları bir yana, kırgınlıkları, şanssızlıkları diğer yana koyup, diğer tarafta insanların huzur bulacağı ne kadar çok şey var.”

  Aysel, çocukluktan beri tanıdığı arkadaşının ne dediğini çok iyi anlamış ki, huzurlu bir tebessüm ve sıranın ona gelmesini bekleyen bir sanatçı rahatlığı içinde konuşmaya başladı;

  “ Örneğin sinema sanatı arkadaşım. Ingmar Bergman’ın Yedinci Mühür filmi, yaşamda biraz daha kalabilmek için Azrail ile satranç oynayıp, onu oyalayan, kandıran şövalye karakterinin anlattığı ip üzerine duran yaşam, herkesin bildiği ölüm gerçeği yanı başımızda duruyorken; neden bunca kargaşa?

  Oysa sanatın kendisi büsbütün anlam arayışının bir ürünü değil midir?”

  Maria, arkadaşının ifadeleri karşısında şu sözleri söyledi;

 “ Fazlasıyla arayıştır insanın sanatçı eliyle yarattığı sanat ürünleri. Bu yüzden; sinema, edebiyat, tiyatro, opera, şiir, resim ve bunları anlayacak sağduyunun olgunlaşması adına felsefe…

Sonbahar filmini kaç kez konuştuk, irdeledik; Özcan Alper’in filmi, çekildiği yerlerdeki doğallık, kaderine razı olmuş insan yapıları; Hopa, Hemşin yöreleri ve bu yöreye gelmiş olan sanatçıların bulmaya çalıştıkları bir şey var; sanatın diliyle insanı anlatmak; sadece bir yudum yaşama sahip olan insanın en özgün halini; ölümü beklerken dahi…

   Aysel, yeniden doğmuş bir insan kılığına bürünmüş bir çocuk gibi derin derin çekti adanın soluğunu akciğerlerinin en derin köşesine. Arkadaşı Maria ile yaptıkları bu sohbetin basitliği, besleyici ve onarıcı tarafına iyice yaslanarak konuşmasına devam etti; 

  “ Theo Angelopulos’un Sonsuzluk ve Bir Gün filmi, sanatın mucizevî tarafını gösteren bir başka eser. Sadece bir güne ne çok şeyler sığıyor… Oysa insan denen canlının ortalama 25–30 Bin gün ve gecesi var! Geriye baktığında büyük çoğunluğun büyük bir hiçlik içerisinde yarattıkları büyük kargaşa, tarihe hiçbir iz bırakmadan silinip gidiyor ve gidecek…”

  Bu konuşmalara uzun uzun kulak misafiri oldum. Yaşamın kıyıcığında bir adada, kendi sırlarını ortaya koyan, biri 75,diğeri 80 yaşında iki komşu kadın; yaşamın, yüksek becerisinin, marifetinin çok pahalı bir şey olmadığının altını çiziyorlar; kendi ektikleri bahçeden, yaşam mineralleri, vitaminleri yiyip içerek, kimselerin rızkına dokunmadan, eğlenceli bir yaşam serüvenine yeni başlamışlar gibi…

 Güven SERİN