30 Mayıs 2015 Cumartesi

TANIĞI HÜZÜNDÜR SONBAHARIN


Kamera; Güven -TEKİRDAĞ

Şair,yazar; Öksel Demir

TANIĞI HÜZÜNDÜR SONBAHARIN

  52 sayfadan oluşan bir şiir kitabı. Sadece şiir kitabı mı? Hayır! Bir sesleniş; zamanlar arasına sıkışıp, sadece anılarda yaşamaya karşı edebi direniş…

  Tanığı Hüznüdür Sonbaharın, Öksel Demir’in İlkbahar’da Heyamola Yayınlarından çıkan eseridir. İki zıt, iki tamamlayıcı mevsimin geçiş törenlerinde hem yaz ay’ı coşkusu, hem de kış dinginliği bulmak için, ilk ve son, geçişinin tadına baklamı insan. Şair de böyle yapmış; yaşamının henüz terlemiş bıyıkları, ülkemizi diyar diyar gezdiği zamanlardan bu an’a elli yıllık birikimin imbik süzülüşünü aktarmış 52 sayfalık incecik kitabına.

 Kitabına ismini verdiği şiiri;

Tanığı Hüzündür Sonbaharın

Tam kuşlar diyorum
Çiçekler, ağaçlar…
Tam gökyüzü diyorum
Martı kuşları, deniz.
Sırılsıklam yüreğim.

Uzanmak diyorum,
Akşamlara, sabahlara uzanmak
Gün ışığına çırılçıplak.
Yüreğim bir deprem
Bir yangın yeri yüreğim…

 Mevsimlerin, yani doğanın bir parçası olan insanın kavramlara tutunuşunu, savruluşunu; hiçbir canlının hiçbir şekilde önleyemeyeceği değişimi; yüce yolculuğun insan tarafını edebiyatın tanıklığı, sezgileri, içselliğiyle anlatıyor.

 Öksel Demir Tekirdağ’ı, öğretmenlik nedeniyle gezip, gördüğü ülkesini; ülkesine ait insan renklerini, hissedişlerini şiirin derin anlamıyla ödüllendiriyor. Sessizleri; hikâyesi belki de hiçbir zaman anlatılmayacak olanlara veya anlatılıp da tam olarak anlaşılmamışlara el uzatıyor. Yüreğindeki insan seli, harf, sözcük ve dize oluyor. Sonra! Sonra, 52 sayfalık bir esere; Tanığı Hüznüdür Sonbaharın isimli esere dönüşüyor.

 Tıpkı şairimizin değişimi gibi, bir ömrün bu kitaba yansıyıp, mevsimsel geçişleri, hissedişleri gibi almış olduğum geçiş kararlarını irdeliyorum. Akılda kalmayacak, bir daha dönmeyeceğim kitapları kütüphanemden nazikçe gönderiyorum. Hepsi diledikleri yere gidebilirler. Diledikleri insanın gururuna, şanına, şöhretine, övgüsüne, gösterişine boyun eğip arka fon olma üstünlüğünü ele geçirebilirler. Hiçbir itirazım yok!

 Asıl olan, bir kez daha dönebileceğimiz eserlere gözümüz gibi bakmak. Bir kez ve bir kez daha dönülebilecek eserlerden birisi Tanığı Hüznüdür Sonbahar adlı şiir kitabı. Akılda kalacak çok dize, şiir var bu 52 sayfalık bir ömrü-ömürleri anlatan eserde.

 Bir Hora Feneri var ki, uçup ona konasınız gelecek… Onunla birlikte yıldız olacak, onunla birlikte denizlerin puslu gecelerine ışık saçacak, belki yarı tanrı kurtarıcılığı içinde mutluluk demi salıp, şarkılar söyleyeceksiniz Ganosların tanrıçalarının el üstünde tutulduğu zamanlarda.

 Bir başka şiiri; Firişka Rüzgârı, kim bilir hangi esintinin coşkusu içinde kıvrandıracak sizi. Meltem, İmbat, Lados derken ince bir sızı duyacaksınız yaşama dair; kavramları daha fazla tanımak, bilinenden öte bilinmeyen yerelliğin, insandan insana süzülen küçük esintilerin, sıradan bir sohbetin kahkahasının ne büyük bütün olduğunu anlayacaksınız; bir kez daha; en küçük kırıntıya, tıpkı ninelerimiz gibi saygı duyup sevgi üretmeye başlayacaksınız.

 Sizi, bazen denizin, bazen Ganosların üzerinden gelen esintiye, Öksel Demir’in insandan insana süzülen Firişka Rüzgârına bırakıyorum;

Usulca geçiyorum
Çiçeğe durmuş kiraz ağaçlarının yanından
Başım önümde…
Uyanmasın ala şafak,
Uyanmasın gün doğumu.
Usulca geçiyorum
Dinmiş fırtınalarım heybemde
Yorgun denizlerin kuytu sularından…

Usulca geçiyorum,
Çiçeğe durmuş kiraz ağaçlarının yanından.
Anılarım, kavgalarım, sevdalarım hepbemde,
Heybemde ince bir firişka rüzgârı…
Ve yanımda gölge gibi
Doğduğum kentle…

 Güven Serin 






  

28 Mayıs 2015 Perşembe

OYUN İÇİNDE OYUN


Kamera; Güven  Tekirdağ Uçmakdere
Bir zamanlar mitolojinin var olduğu diyarlar;
iyi bakmalı ve dinlemeli bu diyara;sanki ayak
sesleri,uçuşan tanrılar, güzellik yarışında ki
tanrıçalar buralarda dolanıyor gibi...

OYUN İÇİNDE OYUN

Sahne içinde sahne… Oyun içinde oyun… Dünyamızın ucu bucağı belliyken, insana ait yaşamların, hissedişlerin, beyin nöronlarının ucu bucağı belli değil… Beslendikçe daha ileriye…

  Akşam güneşi, hafif bir Frişka esintisi tenis kortlarının olduğu yerde… İki oyuncu ve bir hakem… Oyuncular güney ile kuzey, soğuk ile sıcağı anlatan kavramlar kadar zıt birbirine. Biri oldukça sakin döküyorken terlerini tenis topuna her vuruşta, diğeri bir o kadar her vurduğu-vuramadığı topu kadere karşı çıkış çığlığı olarak algılıyor “ bu nasıl şans” diyerek göklere, o uçsuzluğa; “bunun sorumlusu kim?” der gibi etrafta yankılanıyor ağlamaklı sesi.

 1 numaralı tenis kortunun hemen yanında apartmanın 5. katında iki esmer çocuk. İki doğulu genç; usta elleriyle sıva yapıyorlar, yeniliğe, estetiğe aç duvarı; taze bedenleriyle kutsuyorlar... Öyle güzel dokunuyorlar ki, harç ve duvar bir oluyor, mala ve mastarın insan dokunuşlarıyla.

 Tenis oyuncularından kızgın olan hakemin verdiği karara isyan ediyor. Yapma, gözlerin kör mü? Diyerek o ağlamaklı, o çocuk isyanıyla yankılanıyor etraf. Bu ses, bu itiraz 5. katta sıva yapan, terini kurumasına izin vermeden çalışan esmer gence kadar ulaşıyor. Ara veriyor yaptığı işe. Aşağıya, 1 numaralı korta bakıyor. Gülümsüyor yukarıda olduğunu taht sanmadan, gurur bilmeden.

 Eğlenceli buluyor, şortları içindeki sporcuları. Onlar da ter döküyor, ben de; ama ben isyan etmiyorum. Göklere avuç açıp, bu şansızlığı oradan bilmiyor. Yaptığı en iyi şeyi yapıyor; yükseklik korkusu, can telaşı yaşamadan, kendi kurduğu iskelede, usta bir cambaz gibi, ama büyük alkışı beklemeden duvarını incecik terleri önemsemeden incecik sıvasına dokunarak günü, yevmiyeyi tamamlıyor.

 Bertolt Brectht’in Okumuş İşçi Soruyor şiirinin tam sırası diyorum;

Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?
Kitaplar yalnız krallar adını yazar.
Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?

 Teb şehri bir zamanlar Mısır’ın en aydınlık, en bilge şehri. Işığın toplandığı, bilgiye susayanlar için çağlayanların aktığı bir kentti diyor, çocuk dünyasına adanmış şair Sunay Akın.

 1 numaralı kortta ki oyuncuların biri ne kadar suskunsa diğeri o kadar hırsına dokunuyor. Sıva işçisi bildik isyana bakarak değil sıvasını yaparken gülümsüyor. Hakem ise keyfin demine dem katıyor; çünkü ikisini de tanıyor ve bu işin oyun bitiminde tatlıya bağlanacağını biliyor.

 Başbakan gelecek diye büyük ağacın koyu gölgesine sığınmış genç polisler başka oyun içindeler. Akıllı telefonlarındaki oyunların kritiğini yapıyorlar. Üzerlerinden üniformalarını çıkartsan, hepsi birer çocuk; oyun oynamak istiyorlar; para kazanmaktan çok…

 Sahne büyük, oyuncular yedi milyara ulaşmış… En çok teri akıtıp, en çok alkışı beklemeyen mi daha huzurlu; yoksa iyi oyun oynarım, ama iyi kazanmam, iyi sevilmem, iyi alkışlanmam lazım diyen mi? Tercihler sonsuz… Benim aklım, 5. katta ki iki esmer gencin kendi kurdukları iskelede, özenle sıvadıkları duvarı güzelliğe çevirdikleri usta işi terde kaldı. Bir de Bertolt Brectht’in şiirinde;

Bir de Babil varmış boyuna yıkılan,
Kim yapmış Babil’i her seferinde?
Yapı işçileri hangi evinde oturmuşlar
Altınlar içinde yüzen Limanın?

Ne oldu dersin duvarcılara
Çin Seddi bitince?

 Güven Serin 






27 Mayıs 2015 Çarşamba

PERA'DAKİ HAYALET


SES 1985 SAHNESİ-HALEP PASAJI

BABA VE KIZ Ferhan Şensoy ve Müjgan Ferhan Şensoy

İkisinin de elleri öpülecek;sanata inanmışlık ruhu varsa
bedeninizde...


PERA’DAKİ HAYALET

 Pera’daki Hayalet bir tiyatro oyunu. Yolun yolcusu olmuş Ferhan Şensoy’un kızları Müjgan Ferhan Şensoy ile kardeşi Neriman Derya Şensoy’un oyunu…

  Halep Pasajı Ses 1985 Ortaoyuncular Tiyatro Sahnesi, geçmişe açılan pencere gibi… Ama bu pencere aynı zamanda bugünün ta kendisi… Halep Pasajı gecenin ve yaz zamanına haykıran baharın sıcak havasızlığıyla dolu görünürken, sanatın gizemi, büyük kırmızı perdenin sahne ile seyirci arasındaki büyük uzlaşmacı çağrısıyla ortaya çıkmıştı.

  Derinliği olan sahnenin, loca ve balkon kısımları, tavanda oluşturulmuş süslemeler ve geçmişe ait renkler; bugüne ait Pera’daki Hayalet oyununu yazan ve yöneten; Ferhan Şensoy’un kızı Müjgan Ferhan Şensoy… Kendisi ve kız kardeşi Neriman Derya Şensoy, Ses 1985 Ortaoyuncular Tiyatrosunun büyük geleceği… Aynı zamanda onlar bir Y Kuşağı…

  Y Kuşağı kimdir? Popüler Kültür içinde çok hızlı değişen, çok basit yaşadığını sandığımız gençlik topluluğudur. Aynı zamanda dört işlem yaptıkları idea edilen, istedikleri olmayınca hayal kırıklığı, depresyon yaşadığını bildiğimiz kültür…

 Halep Pasajına, Ses 1985 Ortaoyuncular Sahnesine tüm yorgunluğumu, uykusuzluğumu da yanımda getirdim. Yanım, sanat, dost, yol ve yoldaş kokuyordu. Tiyatronun yarıdan fazlası dolmuştu. İlk kez gittiğim Ortaoyuncular Sahnesi uykumu masalımsı bir sanatsallık içinde ödüllendiriyor; bugünün kapısından düne, önceki güne ve diğer zamanlara giriyor hissiyle Loca’ya çıktık. Loca’nın ismi Haldun Taner’di. Bildiğimiz o güzel insan; insana dair, bir başka tiyatro, hikâye yazarı… Kadıköy’e gidince ismi verilmiş sahnesinin çay salonuna gidip, bir yudum çay içip, insan kokuları dinlediğim, beklediğim yer…

  Pera’daki Hayalet günümüzün gençliğini anlatıyor. Bu oyunu yazan ve yöneten Müjgan Ferhan Şensoy da genç bir kız. Bu gençliğin içinde; Pera’da, yani Beyoğlu’nda yaşıyor. Sahnedeki Pera Cafe’de gençlerin her gün gittikleri çay-kahve salonlarından birisi.

  Bu gençlerimizin biricik arzusu; ÜNLÜ olmak… Ünlü olmayı kim istemez ki? Her an patlayan flaşları, sürekli senden söz eden gazetelerin, televizyonların muazzam göz alıcı, yapay bakışları ünlü olduğunu sanan insanı bir süreliğine oyalar… Bazı ünlüler bunu çabuk fark eder; bedenlerini titreten ünlü masalını ve masalcıyı ürkütmeden yaşamın özüne; sadeliğe, insanın girdaba düşmemek için, diğer insanları ve doğayı daha iyi duyabileceği dingin uğraşa koyulur.

 Ünlü olmuşların ünsüz sonları kimseyi ilgilendirmez. Bunlar kişisel bir tercih, bir kader, hatta ceza gibi görülüp, ünlü olanın ünsüz sonunun insanlık sunumu, korkunç gösterimi, yeni ünlü olacakların ibretsel gerçeği değildir. Popüler Kültür, akademik çalışmalar, bu çalışmaları sanata dönüştüren, yazarlar, şairler, çizerler tarafından kazandırılan eserlerle ilgilenmeyi kayıp olarak görürler. Bir de ayıp olmasın diye “ zamanımız yok” derler… İyi mazeret…

 İşte bu zamanın bir oyunu, diğer zamanlara ait tiyatro salonunda sahneleniyor. Sahnenin o büyük kırmızı perdesi açılmadan önce Ferhan Şensoy’un nükteden tınılarla söylediği şarkılar ve sahne diyalogları duyuluyor.

 Bu sahneye, bu ses; ne güzel yakışıyor… Yakışma nedir ki? Uyum sağlama… Ritme, ahenge, duyuma, uzama zarafet ile gösteri yapma…

 Oyun başlamadan önce oyun içine yayılmış Ferhan Şensoy sesleri, uykumu yok sayar göz kapaklarımı tam olarak aralamasa da beynimdeki o muhteşem yolculuğu, bir süre sonra bu sanat olayı ve mekândan ruhuma damlayacak olan eşsiz damlaları merak ederek gülümsüyorum…
Elim elinde sanatın; yüreğim yüreğinde ve hücrelerim hücrelerinde…

 Kırmızı büyük perde, tarihi öncesi çağların kokusunu duyar gibi oluyoruz. Ferhan Şensoy’un sanatsal, sanat potası içinde erimiş, kendi tonunu, rengini yaratmış nüktedan sesi son bir uyarı yapıyor; cep telefonlarını kapatmak üzere. İsteseniz kapatmayın; cep telefonu çalacak olunursa, çalan cep telefon sahibi yine sanatın zekâsıyla SUÇLU ilan edilecek… Kesinlikle herkes bu uyarıdan sonra can havliyle cep telefonlarını kontrol etti.


 Ben de öyle; üstelik doğru dürüst kullanmadığım ikinci telefonu bile saklandığı delikte bulmak için büyük bir telaş ile arayıp, sessizliğe davet ettim…

 Yer Halep Pasajı. Sahne, Ses 1985 Ortaoyuncular. Pera’daki Hayalet. Yazan ve yöneten Ferhan Şensoy’un kızı Müjgan Ferhan Şensoy. Aynı zamanda oynayan da… Değerli sanatçılar, o havasız mekâna oksijen üreten yeşil orman gibi; çok değerli bir gösteri; ünlü olmanın delisi olmuş toplumun, çıldırtan istekleri, yaşama çok hızlı dokunuşları; belki bizim yaşamımıza bir ahenk, bir renk, bir duruş ve fark ediş getirecek…

 Gidin ve destek verin; büyük telaştan, çırpınıştan size kalan vaktiniz varsa…

Güven Serin 



 






26 Mayıs 2015 Salı

ÖZGÜRLÜK YOLU (YABANA DOĞRU)


Yalnız gerçeği saf gerçeği aramak için yola çıkmış
onu doğanın kollarında bulmuş bir genç. Yaşama
yedi milyarlık sürü içinden insan elleri,iradesiyle
sarılmış. O bilinen unvanları reddetmiş;ilk önce
gerçeğe yürüdü ve doğanın içinde buldu gerçeği;
o muhteşem süreci ve süzülmeyi...


Sihirli Otobüs

Kendi fotoğraf makinesi ile çektiği son anlar;
doğanın içinde Alaska'da iyi bir eğitim gördükten
sonra bir mevsim gerçeği arayıp bulduğu eski bir otobüs
yanında,yaşama gülümseyen,gerçek bir yüz...


ÖZGÜRLÜK YOLU (YABANA DOĞRU)

    Alabildiğine koşan insanlık teknolojinin zirve yaptığı bu dönemde insan çığlıklarıyla dolup taşıyor. Akdeniz, göçmenlerin mezar anıtlarıyla dolup taşıyor. Hiç kimsenin adını bile hatırlamadığı, çocuk, kadın erkekler; iç savaştan, yoksulluktan kurtulma hayaliyle Avrupa'nın yolunu tutmuş…

 Yaşadığımız ülkemiz de öyle. İstanbul'a yolunuz düşerse, bir adres sormak isterseniz; size yardımcı olacak birisi; orada karpuz, simit satan veya boşta iş bekleyen Suriyeli esmer bir çocuk olacaktır. Her an yaşamın içinde, yaşam koklayan esmer, siyah bakışlar…

 Yaşamı sadece kitaplarda, televizyon kanallarında, sosyal medyadan takip ederek anlayamayız. Dokunmalı, koklamalı, yaşamın içindeki insanları, onların hüzünlü terleriyle terlerimizi birleştirerek anlamalıyız. Bir gün anlaşılmamak kuşkusu, bir gün yokluğun hiçliğine düşmek korkusu kendiliğinden yok olur. Esas olan anlamaya, iradenin o yüksek erdemiyle bu geçiş töreninde, her canlının bir hakkı olduğunu kabul etmeliyiz…

 Sinema sanatı anlatma yollarından sadece birisidir. Sinemanın büyülü beyaz perdesi ve rahat koltuklarımız, daha sonra kendi seçimini yapıp, güne ve geceye, insan ve diğer canlı seslerine karışma cesareti verdiyse; yolunuz aydınlıktır artık. Ay ışığında, hatta yıldızsız gecelerde bile açıktır; yön bulma, koku alma, ses algılama kanalları; yüce bir hissiyata dönüşür…

  Özgürlük Yolu (Yabana Doğru) 23 yaşında üniversiteyi başarılı bir şekilde bitiren genç bir adamın gerçek hikâyesidir. Bu zamana yakın bu zamanın ritmi, anlayışı ve karşıtlığı ile doğan, sonlanan kendi izini romana, sinemaya ve oradan da tekrar bizlere aktaran bir yaşam iksiri…

 Genç adam, birçok ailenin istediği gibi; başarılı bir öğrenci… Ve imkânı olan ebeveynlerin yapacağı gibi ona da okul biter bitmez pahalı bir araba hediye edilmek isteniyor. Araç reddediliyor elbet. Elinde bulunan eski arabasıyla yetinmeyi biliyor. Üstelik onun aradığı başka bir şey var! Gerçek… Her dönem, kendi boyutunu yaratan, insan ruhunun açlığına göre değişecek gerçek…

  Onun aradığı ve seslendiği gibi; “ Bana aşk, para, inanç, şöhret yerine gerçeği verin.”

Bu inançla üniversiteden sonra babasının hesabına yatırdığı yüklüce miktardan oluşan parayı yoksullara dağıtıyor. Bütün kartlarını kesip atıyor. Farklı yerlerde çalışarak diğer insanları, toplumun içinde bulunan yaşam çeşitliliğini fark ediyor. Tek hedefi vardır; Alaska’ya gitmek… Bütün çabası, çalışması bunun içindir…

 Böyle de oluyor. Sonunda gerçeği bulacağı Alaska’ya gidiyor. 23 yaşında bir genç adam. Gerçek bir din adamının aradığı, filozofların bir ömür peşinden koştuğu, Astronomi Biliminin şaşkınlıkla içine dalıp, bir türlü yetişemediği derin evrenin gerçeği.

  Tüketim her alanda kendi çığını, büyük çığlıklarla büyütürken, birçok insanın üniversite ve bize aşılanan güzel bir gelecek kurma hayaliyle yanıp tutuşurken, Cristopher MacCandlesss’in, yani genç bir adamın seçtiği yol ise gerçeği bulmak. Bir mevsim de olsa Alaska’nın derin yalnızlığında, kendi gerçeğine dokunmak… Aradığı şey; muhteşem bir şey… Paradan, aşktan, şöhretten önce olan şey; yani yaşamın nadide bir şey olduğudur. Bu nadide şeye hangi zarafet, bilgi, görgü ile yaklaşılacağını; bir gün, şöhreti mi, alın teriyle yaşayacağı mütavazı bir hayatı mı seçeceğinin gerçeğini. Önüne çıkan ilk kızla gönül eğlendirmek mi, yoksa son ana kadar bekleyip büyük bir aşk yaşayacağı, ona aşkı verecek kızı mı aramak! Alaska’da bulmak istediği bütün gerçek bunlardır. Yaşamı, küserek, kinlenerek, hilebazlığın sınırsız kurnazlığıyla mı yönlendirmek, yoksa bilginin, fikirlere dönüşen hoşgörünün o muazzam dengesi olan irade, öz denedim ile mi ödüllendirmek…

 Özgürlük Yolu aynı zamanda gerçeği ararken gerçek bir yaşamın hikâyesidir. Bu yolculukta kendi ismini bir kenara bırakan Christopher, Alaska yolculuğuna, kendi özüne giden yolda Alexander Supertremp ismin alıyor. Yani, SÜPERBERDUŞ…

 Berduşluktan, gerçekten, değişimden, hatta kendi bedenimiz içinde saklanan evrenden korkuyorsanız bu filmi izlemeyin. Bu gerçek hikâyenin sonu; bildiğimiz sonlardan değil. Devreye doğa giriyor. Ve bu doğanın doğallığı içinde kendi kamerasıyla kayıt altına aldığı son sözler şunlar oluyor;

“ Ya yüzümde bir gülümsemeyle kollarınıza koşuyor olsaydım, o zaman siz de benim şu anda gördüklerimi görür müydünüz?”

Güven Serin  





19 Mayıs 2015 Salı

GİTMEK KALDI YİNE BİZE


Kamera; Güven  Ganos Diyarı...


Kamera; Güven Ganoslardan Marmara'ya
doğa hikayelerine bakış...


Kamera; Güven Ganoslar

Yunus Usta ve Erdem;her sosyal hayata,her yaşam
evine lazım olan arkadaşlardan..

Kamera; Güven  Ganoslar
Ardıç Ağacı;ardın ağacı, ardıç kuşu,önünüzde eğiliyorum...


Kamera; Güven  Ganoslar

Dinlence,gönüllü yorgunluğa iyi gelir;doymadığınız
kokular,insan ile doğa arasındaki sentez;size,
bir şey fısıldar...


Kamera; Güven  Ganoslar;tepeden tepeye tırmanış...


Kamera; Güven   Ganoslar

Döngü sadece seyirlik değildir;anlamak,kendimize
giden dehlizlere korkmadan girmek...


Kamera, Güven   Kamptan kalan taze çayın
yol ve deniz keyfi;yakışır size çocuklar...


Kamera; Erdem   

Sürüsünün başında özgürce duran Özgür. tatil nedeniyle
okul yok. O da babasını dinlendirmiş;sürüsünün başında
dimdik ve inanmış doğanın içselliğiyle beslenmeye..


GİTMEK KALDI YİNE BİZE

  Makalemin başlığını üçüncü kitabını çıkartan şair Öksel Demir’in Tanığı Hüzündür Sonbaharın isimli eseri, o çalışmaya dâhil olan, Hora Feneri şiiri esin kaynağı olmuştur.

  Hora Feneri ozanın o kadar içine işlemiş ve onunla öyle bir özdeşmiş ki “dostum” diyecek kadar samimi haykırışını, eserinin tanıtım bölümüne düşmüştür.

 Hora Tekirdağ ile Şarköy arasında, Hoşköy sınırları içinde 154. yaşına giren deniz feneridir. Deniz fenerlerinin hikâyeleri insanla başlar; insanla devam eder. Hep aynı ailenin beklediği bu fener; kim bilir neler anlatır bir dokunsak…

 Denizciler için oldukça büyük öneme sahipti; teknolojinin insan eliyle insana ait gelişimleri kaydetmediği zamanlar. Yine de ışığını çakmaya, puslu, zorlu gecelerde deniz ile kara arasında yol göstermeye, yolcu etmeye devam ediyor…

 Ozanın söylediği gibi “ bir hüznün simgesi ve yalnızlığı dokur.”

 Hüzün, yalnızlık insana özgü, insanın kendi ruh âlemi, sosyal gelişimi, tercihleri, zorlu dehlizler ile başa edebilme ile edememe arasındaki o muazzam dengenin kendisinde gizlidir. Kişinin ruhsal dengesi, geri bildirimleri sağlıklıysa; yaşam yolculuğunda bitmek tükenmek bilmeyen öğretilerin peşinde hem akıl, hem de sevgiyle koşuyorsa; yalnızlık, her daim onarım, üretim için kısa süreliğine olur. Çünkü insanın insana muhtaçlığı kaçınılmaz bir mecburiyet içindedir.

 Böyle bir yolculuk içinde Hora Fenerine karşıdan bakan Ganos Dağlarının tepelerine yolculuk yaptık. Bildik dostlarım; Yunus Usta ve Erdem… Gezi gurubumuzun küçüklüğü, hızlı karar alma ve ekstrem yürüyüşlerde çok etkili oluyor. Görüp de çıkmadığımız o kadar çok yamaç, tepe var ki; ancak yüksek heyecan, merak ve kararlılık içindeyseniz bu bilinmez vadilerin, uçurumların kenarında dolaşır; adaçayı, katırtırnağı aromalarıyla sarhoş olup da, yaşamın iksiri olarak kabul eylersiniz…

 Ganos Dağlarının üzerinde gün yeni ışıldıyordu. Günden denize uzanan ışık eli; sevgililerin eli gibi gül, adaçayı, ıhlamur, kekik, karanfil kokuyordu. Bahar, uyanışın ferah kokularıyla şenlik yapıldığını anlatıyordu. Şenliğin böcekleri, kuşları çoktan kendi işlerine koyulmuş; yuvalar kurulmuş; bebekler için yumurtalar ısıtılmakta; özenle korunmaktalar.

 Yunus Usta’nın gözleri güne merhaba diyen güneşin gözleri gibiydi. Üretmeyi öğrenmişti; belki de doğar doğmaz; var oluş için, tüketmekten çok üretmenin sularıyla Yeniköy’ün taş mekanları arasında mimariye, zarafete, çıraklığa, ustalığa adanmıştır.

 Erdem, gezinin hakkını, dağlara aşkın karşılığını her daim vermeye hazır bir nüktedanlıkla gezinin vazgeçilmez katılımcılarındandır. Doğanın evcilleştirilemezliği, paraya itibar etmeyişi, takdire muhtaç olmayışı; o kadar cazip, öyle çekicidir ki; içinizde ki bütün sevgi kanalları ağır ağır açılmaya başlar.

 Yeniköy; günle birlikte uyanıyor. Bu uyanış köy uyanışı olmaktan çoktan çıkmış. Turizmi, kurtarıcı insanları köhne evleriyle; zamanın içinden çıkıp gelen yaşlı bir bilge duruşuyla bekliyor. Uçmakdere biraz daha insan sesleri, kokularıyla uyanmış. Kahveci İbrahim çayını çoktan yapmış. Her zaman ki gibi; günün kahvaltısı vadinin içinde gizli, esik bir Rum Köyü olan Uçmakdere de yapıldı.

 Bölgeye katkı verecek en önemli şey turizm ve kaybettiğimiz, yok ettiğimiz bağ-bahçecilik olacaktır. Burası Likya Yolu kadar önemli; Şirince kadar, Ürgüp kadar turizmin gözbebeği olacak; kendine has özellikleri olan güvenli, huzurlu, sıra dışı bir yerdir.

 Bu sıra dışılık içinde Platon Derenin içinden güneybatı yamaçlara tırmanışa geçtik. Doğa güzellik için yarışıyor. Katırtırnakları sarı rengi kutsamışçasına neredeyse her yere taht kurmuş, sarının ve sabaha yakışan sabunsu kokularıyla adaçaylarına destek veriyor. Öyle bir koku ki, tırmandıkça denizden gelen hafif esintiyle mayalandı ve gök kubbenin şahitlik yaptığı yeryüzüne yayıldı.

 Bu yamaçlara, adaçayı, katırtırnağı, çınarlar, bağlar yakışıyor. Çünkü bu bitkiler, meyveler buranın evladı olmuş çoktan…

 Bastığımız her karış, yepyeni bir dünya gibi heyecanlandırdı bizi. Adaçayı, katırtırnağı, ardıç, çınar, çok eskiden kalma ve oldukça sağlam patika, dokunduğunda yeraltının serinliğini yerüstüne akıtan ve hiç durmadan akan çeşme ozanın dostu olan Hora feneri gibi dostça kendi varlıklarını belli ettiler.

 Doğaya bir parça ilgi gösterildiğinde hiçbir şeyin fazla ve gereksiz olmadığını görüyor insan. Bir ağacın gölgesi kadar Ardın Ağacının gür çalılığı gereklidir; Erozyon için, kuşları, tavşanları, böcekleri kuzey rüzgârından korumak için…

 Ganos Tepelerine tırmanmak gönüllü bir yorgunluktur. Gelinciklere, papatyalara, adaçayları, ardıçlara karşı dinlenmek; sağ tarafında Hora Fenerine bakarak; önümüzde Marmara Denizini bir derya, bir ışık gösterisi içinde izlerken şairimiz Öksel Demir’in Hora Fenerini okumak; beslenme molasında bir yudum çay, sohbet kadar coşku vericiydi;

Gitmek kaldı yine bize/bir denizi, bir denize taşımak/ bir kenti bir kente… / gün yangını vurdu teknemize/ yağmur altında bütün sonbahar rıhtımları…/ gitmek kaldı yine bize/ serin, esmer sulara düşmek…”


 Güven Serin 














23 Nisan 2015 Perşembe

YAŞAMA ZEVKİ MERHAMET İSTER


Kamera; Güven Selçuk

Roma Su Kemerleri ve Leylekler;geçmiş ile bu an;
geleceğe bir şeyler taşıyorlar ama önce bu an...


YAŞAMA ZEVKİ MERHAMET İSTER

  Tam olarak nedir merhamet? Başkalarının acılarını vekâleten yaşamak mı? Acımak, diğer insanlar, canlılar adına duygudaşlık kurmak mı?

  “ Arzu hayatın yarısıdır, kayıtsızlık ise ölümün” diye hatırlatıyor Halil Cibran. Hayatı oluşturan arzuların istikrarlı, ahenkli ve kalıcılık iksiriyle şereflenmesi için merhamet olmazsa olmazlardandır. Çünkü içinde sevgiyi barındırır; neredeyse tüm canlıların aradığı en nadide şeyi…

 Sevginin tutarlılığı, çeşitliliği merhametin saygınlığını, dik duruşunu da oluşturur. Merhametin en hakiki, en kalıcı yüzü; alçak gönüllülüktür. Merhamet gösterirken, karşımızdaki kişiyi, canlıyı alçaltmıyor sak yaşamın en hakiki zevkine; o güzel alış verişe başlamış, nice yollar almaya başlamışızdır.

 “ İnsan uygar topluma geçiş ile birlikte güvenlik içinde yaşamak için sadece dürtülerden değil aynı zamanda merhametinden de önemli ölçüde vazgeçmek zorunda kalmıştır.” Diyor Freud.

  Kendimi bildim bileli amatörlüğün cesaretiyle bunun böyle olup olmadığını sorguluyorum. Uygarlık, şehirlerdeki yaşamın yoğun hale gelmesi merhameti, komşuluk ilişkilerini, sevgiyi öldürüyor mu? Geçmişin en ilkel yaşamlarının merhamet anlayışı, sevgi ve komşuluk ilişkileri çok daha güçlü müdür? Bu soruları yine merhamet ve felsefeyle irdelemek keyif verici olacaktır.

 Geçmişe henüz izleri kurumamış geçmişe kırk yıl önceye bile insek, insanlık laboratuarında eksik veya fazla olanı görüp anlayabiliriz. Kırk yıl öncesinin yaşamları daha sadeydi. Daha merhametliydi. Komşuluk ilişkileri daha canlıydı.  Tamam; hepsi doğru! Ama niçin? Çünkü birbirine muhtaçtılar…

  Her evde köpek, kedi beslenir; bunun yüce bir hayvan sevgisi olduğu; sadece böyle olduğunu düşünürsek yanılırız.

 Köpek ve kedi sevilirdi. Sevilmeyi hak ederdi. Köpeklerin koruyucu, uyarıcı seslenmelerine ihtiyaç vardı. Kısacası insanlık o güzel hayvanlara muhtaçtı. Aynı şey kediler içinde öyle; kırsal alanın faresi, aşeratı meşhurdur. Kediler köpekler gibi muhtaçlığın inanılmaz dostlarıdır.

 Bu hayvanlara ihtiyaç azalınca, onların yaşam yerleri şehirlerde kısıtlanınca birden o değerli alış veriş; o güzel merhametli sevgi kazaya uğradı. Burada hayvanların hiçbir kusuru yoktur. İnsanın hızlı koşusunun büyük unutkanlığıdır bunun sebebi…

 Pamuk yaşadığım sokağın köpeği. Nereden geldi nasıl orada kaldı bilinmiyor. O bir hanımefendi. Beyaz Kuğu gibi alımlı bir hayvan! Pamuk ismini ona kem verdi onu da kimse bilmiyor. Pamuk ile birkaç kelime ile anlaşıyoruz. Sessizliğin sözcükleri o kadar geniş ki!

 Pamuk, nasılsın kızım? Bu seslenişim ya o uyurken, ya dinlenirken, ya da ayaktayken oluyor. Dinlenmeyi çok seviyor. Oldukça rahatına düşkün! Seslenişimi duyar duymaz, gününe, saatine göre; gözleriyle beni duyduğumu, kuyruğuyla anladığını işaret ediyor. Söz konusu biraz şımarmak, biraz sevgi, merhamet töreniyse; derhal önümü kesiyor. Sadece ona dokunmamı istiyor. Dokunmanın ne büyük haz, işaret, anlatım olduğunu bizden çok iyi biliyor. İnsanoğlu içinde mucizedir dokunmak; eğer içselleştirilmişse, o dürtü sevgi ve olgunluğun sürecine gelmişse tadına duyulmaz. Pamuğun başını birkaç kez dokunuyorum. O kadar…
O an konuşa bilse konuşacak… Seslerin ritmi, bakışın derinliği bunu anlatıyor. Ya ben; içimdeki o doğal şey; güneşin altında, çimenli patikalarda birlikte koştuğum köpek dostlarım, beslediğim keçi, tavşanlar, güvercinler, kediler; hepsinin ateşiyle yanıp tutuşurken uygarlığın gürültülü sessizliğine, kimyasallara, hijyen denen şeylere teslim olmamak için yaşamanın ince çizgisini, o bir yudum iksiri ayarlama telaşında olmamın en hakiki dengeleyicisine başvuruyorum;

 Edebiyata, felsefeye ve sezgilere…

 Psikart Dergisi Mart ve Nisan sayısını merhamete ayırdı. Merhamete dair çok şey bulacaksınız içinde. Fakat asıl mesele, kendi içimizdeki derinliğe bakabilme cesaretinde.

  Bugün yine Pamuğa dokundum. Çünkü o öyle olmasını istedi.

 “ Elveda olanın coğrafyası da sokak olur diye bilmiş ve soğuk ve zalim ve merhametsiz cümleler kurmayın. Cümleler yalnızca kelimelerle kullanılmaz, bazen de sessizlikle kurulur, boşluğa kurulur ve cümle bazen susmak içindir. Lütfen susun! “


Haydar Ergülen de böyle istiyor; lütfen, mazeret üretmeyin! Bazen susun; susmak da merhamet yolculuğudur belki…

Güven Serin 

22 Nisan 2015 Çarşamba

VAHŞİ HAYAT


Fotoğraf; http://www.filmloverss.com/vahsi-yasam-vie-sauvage/



VAHŞİ HAYAT

  İstanbul 34. Film Festivali 19 Nisan’da sona erdi. Onlarca sanat yapıtı izleyici ile buluştu. Birçok mekânda gösterime giren filmlerden bir tanesini de biz izledik. Fransız Kültür Merkezinde saat 11:00 de gösterime giren “vahşi hayat” filmi, sıradan bildik bir batı hikayesini anlatırken, ipek böceği gibi ağır ve azimli bir şekilde sanatın örgüsünü gerçekleştirdi.

 Her şey gönüllü, azimli bir akış ve kabul ediş töreniyle oluyor. Bedene damlayacak küçük bir şey; ruhun onayı, iradenin çağrısıyla oluyor. Film; komün yaşamı terci eden, uygarlık diye bizlere yutturulan yaşamı reddeden bir adam ve tam tersi, komün yaşamı, çamurlu, tozlu, yerleşik olmayan bir şey olarak görüp, bu yaşamı reddedip uygar yaşama; her gün duş alabileceğimiz, bolca midemizi şişireceğimiz yağlanmanın, borçlanmanın, esaretin bol olduğu yaşam…

 Kadın, komün yaşamı yetersiz, kapalı bir tarikat olarak görüp reddediyor. Bu reddedişi üç çocuğunu da yanına alarak kaçarak onaylıyor. Erkek ise komünü, sosyeteye karşı, dış dünyanın renkli aldatmacalarına karşı sığınılacak bir liman olarak görüyor. Ortaklaşa üreterek, paranın, düzenin dışında da mutlu bir hayat olabileceğini; seçtiği ortak yaşama düzenli, kararlı ve inanmışlık içinde göstermeye çalışıyor.

 Vahşi Yaşam filmi gerçek bir hikâyeden yola çıkılarak sinema perdesine aktarıldı. Bu filme örnek olacak milyonlarca benzer yaşamdan sadece birisi. Bir tarafta her türlü sürprizleri, seçenekleri olan sosyetik yaşam! Bir tarafta ise, beslediği keçi, tavuk, ördek, kaz, at, inek ile kendi kendine yetmeye çalışan dışa kapalı topluluk içinde var olmak…

 Kadın ile erkeğin çocukları 8-10 yaş aralığında. Kadın, çocukların eğitim çağı geldiği için, komün yaşamın sıradanlığı karşısında bu yaşamı terk ediyor. Çocukları da yanına alarak kaçıyor. Sığındığı yer uygar dünyanın içinde mutlu bir yaşam süren anne ve babasının yanı. Çocuklar için okul, hastane, yepyeni öğretiler ve eğlence; aynı zamanda yepyeni yaşam demek…

 Erkek, delirmişçesine karşı çıkıyor. Saldırıya geçiyor; yakıp, yıkmadan… Kadının en hakiki seçimini, sosyetik bir şey olarak algılıyor. Onu anlamaya çalışıyor. Ama mümkün değil… Çünkü onun inandığı tek şey; komün yaşamı… O, her şeyi orada var etmek istiyor. Çocuklarına bile eğitimi kendisi veriyor. Okumayı öğretiyor. Hayvanlarla, bahçeyle uğraşı, onlardan elde ettiği besinlerle yaşamın büyük çığlıklarına, girdabına esir düşmeden de eğlenceli olabileceğini gösteriyor…

  Çocuklar, çocuk tercihlerini kararsız da olsalar babadan yana yapıyorlar. Birçok çocuğun yapabileceği şeyi yapıyorlar. Çünkü babalarını seviyorlar; akılları, bölünmüş hissiyatları annede kalarak... Babalarının davet ettiği yerde, doğallık, hayvanlar ve sorumluluktan uzak gevşek, eğlenceli bir şeyler var…

 Her çocuğun eninde sonunda tercihi bu değil mi? Bugünün büyükleri; bizler; çocukluğunu yaşamamış, dengeli, sosyetik, bolluk içinde bir hayat için yirmi yıllık eğitim süreci, çocuk bedenlerin gelişim eğlencelerini ertelemeye yol açmıyor mu? Bu bastırılmışlık eninde sonunda o büyük çığlığa, sıkkınlığa yol açtığı için doyuma ulaşmamış sosyetik yaşamı dengeleyen ilaçlar yine doğanın içinde inşa edilmiş lüks mekânlarda aranması bu yüzden değil midir?

 Bu filmi bazı yazarlar “sosyolojik görme deneyimi” olarak kabul ediyor. Bende bu görme deneyimi, öğretilerin derin ormanında yol, iz bulma, koku ve nefes alma deneyine çevirdim.

  Filmin sizi sıkacak zannettiğiniz konusu sanatın ahengine, besleyiciliğine dönüşüyor. Yaşamın harika bir satranç oyunu, muhteşem bir tiyatro sahnesi olduğunu hatırlatmadan başka bir amacı olmadığına inanıp, Fransız Kültür Merkezinin dar koltuk aralarına sıkışmış bacaklarıma hükmeden durgun kan dolaşımım bile canımı sıkıp, filmden koparamadı.

 O mu? Bu mu? ; Siya mı? Beyaz mı? Bizi iki tercih arasında bırakan anlayışı da sorguluyor sanata dönüşen film; insan zekâsının, yaşam için kendi formülünü de oluşturması gerektiğini hatırlatıyor. Yaşamın ince çizgisi var; tam da sanata yakın olan bu ince çizgi; belki de bütün renkleri, seçenekleri anlatıyor.

 Köle olmadan da uygar hayatın içinde kalınabileceğini; seçimimiz bir dağ başı da olsa, diğer insanlara bir şekilde ihtiyacımız olabileceğini, yoksulluğun, yokluğun hiç bitmeyeceğini ama azalabileceğini; haksızlığın, adaletsizliğin her çağda var oluş sebeplerini insanın hiç bıkmadan kendi çevresinde dengeye, adalete, sevgiye dönüştürebilme şansı ve hakkı olacağını da bize bırakıyor.

 Fransız yönetmen Cedric Kahn iyi bir esere imza atmış. Paco, erkek kahraman çoğumuzu vahşi hayata çağıracak. Karısı ise uygar dünyaya… Ama biz en çok çocuklara adanacağız; birçok defa kurban edilmiş; seçme şanslarının olmadığı yaşlarda, büyüklerin tercihleriyle onlara dayatılan dünyayı, büyük olduklarında nasıl reddettiklerine, ciddiye almayışları donuk, ciddi ve korkmuş gözlerle bakacağız…

 Güven Serin 





21 Nisan 2015 Salı

RENK İÇİNDE RENK


Kamera; Güven   Tekirdağ


RENK İÇİNDE RENK

 Bilhassa gündüz dinlenme, etrafı izleme molası verdiğim liman çay bahçesi ada keyfi, ne lüks şey, Her taraftan bilgi yağdığı, gürültünün insan sağlığını zorladığı anlarda limanın kendine has dinginliğine sarılmak bakım için limana çekilmiş teknelerin derdine derman olmak kadar anlamlı…

  Yine öyle bir gündeyim; baharın ılık esintileri, kuzey rüzgarının soğuk üflemesiyle dengeleniyor. Şeftali ağacı kendi sırasını biliyor. İğdelerden önce, kiraz ve badem ağaçlarından sonra çiçek açıyor.

 Şeftali ağacının pembe çiçekleri, biraz dikkatli bakınca beyaza dönüşüyor. Beyazın içindeki duruluk ise size ait bütün kapıları zorluyor; ister masalın, ister mitin içine girin. Sizin hikayenizi şeftali ağacı, pembe ve beyaz çiçekleriyle anlatıyor.

 Pembenin içine gizlenmiş beyazlık; beyazlığa hâkim olan saf duruluk; merhamet, sevgi, sevecenlikle süslü bir bebek kadar çekici. Alımına da diyecek yok; gururdan arınmış dişi, bilge bir alım…

  Limana, renk içinde renge bakarken birbirinden bağımsız ama birbirine saygı içinde ne kadar çok objenin, nesnenin insanın; kısacası canlının olduğunu fark ettim. Renk renk küçüklü, büyüklü kayıklar, tekneler. Fırsat kollayan kartal görünümlü martılar. Ağlarını temizleyen balıkçılar. Bisikletle sahilden geçen turist adam! Limanı seyreden çocuklar. İğde ağaçları altında çay için telefonla konuşan kızlar…

 Birkaç gün önce izledim Mandıra Filozofu İstanbul filmini irdeledim. Buradaki derinsellik, her nesnenin kendi içindeki ahengi filmin içinde de var. Birol Güven ile Müfit Can Saçıntı iyi bir eser üretmişler.

 Tam da her şeyin anlamı yitirilirken, renkler solar, insanlar şehirlerin apartman görünüşlü hapishanelerinde kimsesizliğe gömülürken; soğuk bir duştan daha etkili, henüz kendini kaybetmemiş insanı ilk önce kendi olmaya davet eden, sonra yaşadığı topluma ne büyük ihtiyaç duyduğunun önemini anlatan çok değerli bir film…

 Büyük sandığımız koşuşturmaca içinde ilk önce sağlığımızı kaybediyoruz. Malımızı, mülkümüzü, komşumuzu, akrabalarımızı; sonra hiçliğin içinde yarı ölü, yarı diri kimsesiz yaşamlara gebeyiz…

 Göçebeliğin bile ciddi bir anlamı, sorumluluğu vardır. Ne zaman ve nereden göçeceğini bilemezsen; canını, malını telef edersin. Peki, ama bizler ne zaman yerli olacağız? Bu göç ne zaman duracak? İnsanlar oranda oraya akıyor. Bu akıntı, köklerimizi sürekli buduyor. Kültürlerimizi; yüzlerce yıl biriken folklorik değerleri, insanın her daim arayacağı öz saygıyı, toplumsal desteği yerle bir ediyor.

  Her şey lüks, her şey bize ait değilmişçesine; en ucuz mendilin en bolluk zamanında bile yerlere tükürmeye devam ediliyor. Kuruyan ellere en ucuz, en bol kremler sürmek yerine tükürüğümüzle el yumuşatmaya çalışırken; trajedileri komik algılarla içselleştirmeye çalışıyoruz. Komediye ise kara mizah gözüyle bakıyoruz.

 Bir şeyler eksik. Renkler, renklerin içindeki diğer renkler… Sesler, seslerin içindeki diğer sesler…

 Paylaşılamayan mülkler, sürekli çizilen sınırlar; bitmeyen kurnazlıklar, bir türlü ikinci kuşağa geçmeyen kültürleşemeyen zenginlikler…

 Bu ahenksizliğin bütün cevaplarını verecek kurumlar var; Üniversiteler… Bir türlü özerk, özgür olmayan, olamayan üniversiteler ancak bu garip yaşamımızın eksiğini saptayacaktır.

  Limana sinmiş tenhalık içinde şeftali ağacının pembe çiçeklerine bakıyorum. Kimi açmış, kim henüz tomurcuk halde. Pembeye tutunmuş beyaz. Beyaza ait saf duruluk…

 Güven Serin


  

20 Nisan 2015 Pazartesi

SOSYAL MEDYA GERÇEĞİ


Kamera; Güven  Ganoslar

İzmirli Ali;o,vahşi değil;uygarlık içinde vahşiliğin
doğallığını,iyilik,güzellik,sevgi adına koruyan bir canlı...


SOSYAL MEDYA GERÇEĞİ

 Ebediyete düş kuran insan, uzayın 365 günlük hapsolmuş yolculuğunu zorlamaya başladı. Kendini bir başka şekilde yaratıyor. Bilgisayarların, robotların mucizevî gelişimi, yakın zaman içinde başka gezegenlerde kurulacak yaşam alanları; bileşim ve teknoloji adına sayısız proje ve hayatımıza yirmi yıl önce aldığımız sosyal medya…

 Sosyal Medyayı neredeyse dört kuşak kullanıyor. Ama en etkin kullanıcılar son iki kuşak; Y ve Z kuşakları… İstediğimiz kadar eleştirelim, kafasını uzatıp da bakmayan, bende bu dünyaya dâhil olmayayım diyen yok gibi… O zaman, bu öcü, bu dev karşısında, onun bize sunduğu nimetlerden bir çırpıda yararlanırken, bu nimetlerin karşılığı olan en değerli zamanı, iradeyi de köreltmesine izin vermeyeceğiz…

 Nasıl mı? Yine bilim, bilim insanları sayesinde… Unutmayınız ki, hiçbir şey ekmeden geçirdiğiniz tüm yıllar sizi yerle bir edecek, soğuğa, yalnızlığa en değerli ve bir o kadar sessiz kurbanlar haline getirecektir.

 Sosyal Medya, şaşırtıcı bir şekilde hız kesmiyor. Teknolojinin bize sunduğu bu çılgınlık, iş dünyasının, kamusal alanların kucakla sarıldığı gelişmelerden en önemlileri. Bilgisayarın dilinden, bilgisayar üzerindeki sosyal dünyadan haberi olmayanların tercihi buysa, hızlı bir ticaret alanı içinde değillerseler, bilginin peşinde iyi bir yürüyüşçü olarak gitmiyorlarsa elbette sorun yok…

 Esas sorun, bu dünyaya balıklama girip de, dibe çakılanların niçin çakıldıklarını sorgulamayışları. Her şey her daim akar; akıntının enerjisi kıymetlidir. Size düşen şey seçici olmanız. Israrla yazmak, seslenmek isterim; Her konuda seçici olun! Ama her konuda… Kitaptan, sinemaya, tiyatroya, sosyal medyadaki yayınlara kadar… Ortaya çıkan yaşam damlaları eğlenceli, bilgilendirici olacaktır…

 Sosyal Medyayı önemseyen bir televizyon kanalı çok önemli bir haber verdi. Bu haber aynı zamanda sosyal dünyanın gücü; her an her şeyin değişebileceğinin hatırlatışıdır. Akşam haberlerinde sunulan bu haber; İzmirli Ali’yi anlatıyor.

 Ali genç bir çocuk! Anne ve babası ayrılmış. Bu ayrılığı yokluk, pişkinlik sebebi yapmamış. Kendine bir iş bulmuş; onurlu her insanın kendine yetmektir kanununu çok iyi biliyor. Arttırdığı paralarla hemen kitap alıyor. Kitapların seçici olunca vereceği gücü, o gizemli dünyayı öğrenmiş; sezgileriyle bulmuş.

 Ali her akşam iş çıkışı evine metroyla gidiyor. Ev ile işyeri arasındaki ulaşımda da kitabını açıp okuyor. Bilginin sınırsızlığını uzayın sonsuzluğu kadar sonsuz olduğunu bilse de her an yakalanacak bir şeyler olduğuna inanmış bir kere. Yine bir akşam iş çıkışı, terli bedeni, kirli elbiseleri içinde taşıdığı onurlu bedeniyle metroya oturmuş. Kitabına vermiş kendini. Onu izlediklerini bilmeden çeviriş sayfaları…

  Ali’nin metroda fotoğrafını çekenler sosyal medyanın gücüne inanarak Ali ile dalga geçmek, Ali’yi küçümsemek adına fotoğrafı paylaşmışlar. Paylaşımın altına da şu sözcüklere benzer notu düşmüşler;

 “ Kirli elbiseleri, yırtık terlikleriyle bu keko kızlara hava atmak için kitap okuyor güya!”

  Sosyal Medyanın gücü, hızı burada kendini gösteriyor. Ali’nin fotoğrafı “keko” dedikleri hali binlerce insan tarafından görülüyor, yayınlanıyor. Bu yayını tesadüf Ali de görüyor. Ve ismi belli olmayan, kendi fotoğrafı altına şu notu düşüyor;

 “ Arkadaşlar bu fotoğrafın sahibi benim. Haklısınız, kirli elbiselerim, yırtık terliklerim temiz metroya, temiz insanların yanına yakışmıyor. Ama önemli olan insanın RUHU kirli olmasın!”

 Bu nottan sonra sosyal medya, yine üzerine düşeni yapıyor; büyük bir hızla Ali daha da önem kazanıyor. Bu sefer kirli elbiseleri, keko diye söylenen haliyle değil; İNSAN kokan, temiz ruhuyla… Ali’ye bir sürü mesaj geliyor; kendisi yoksul, yetmezlik içinde diye. Gelen mesajlar Ali’ye kitap göndermek, yardım yapmak isteyenlerin mesajları.

 Ali yine o insan haliyle, hızla uzaklaştığımız sıradan olan insanlığın şimdi sıra dışı görünen seslenişini yapıyor;

 “ Arkadaşlar, bırakın da ben kendi kitabımı zorlanarak alayım. Çünkü o kitaplara harcanan ekmeler çok büyük. Yazarı, yayın evi, dağıtıcısı, matbaası; hepsinin emeği var.”

 Dostlarım G. Debord der ki; “ İzleyici ne kadar çok seyrederse o kadar az yaşar! “ Yaşamın hızı, teknolojinin sınırsızlığı elbet çok önemli! Ama emek de, ter, kir-toz da önemli. Hatta yoksul dediğimiz insanların yetmezlik içinde ortaya çıkarttıkları esas mucize; İNSAN her şeyden daha önemli…


 Güven Serin 


17 Nisan 2015 Cuma

BABY BOOMER ( DAHA ÇOK KUŞAĞI)


Kamera; Güven Eski Liman Şeftali Ağacı...


BABY BOOMER (DAHA ÇOK KUŞAĞI)

 1946 – 1964 yılları arası doğanların bulunduğu varsayılan kuşak; 2. Dünya Savaşından sonra insan neslini daha var etmek için daha fazla ürediği için bu isim verilmiş. Elbette, sırasıyla X kuşağı, Y kuşağı ve Z kuşağı olmak üzere kuşaklar arası yaşanan sancılar da su yüzüne çıkıyor.

 Dostlar bir kez daha vurgulamak isterim ki, alışkanlıkları, gelenekleri, koşullu bakışı nazikçe ve adaletli bir şekilde değiştirecek biricik şey; BİLGİDİR… Bir parça bilgiyle çevremdeki kuşaklara ait insanların tiyatrosal eğlencesine, öğretileri daha dikkat, daha sanatsal ve daha faydasal bakmaya başladım.

  Tekirdağ deyince akla gelen ilk yerlerden birisi de Eski Liman. Şehrin kalp ritimlerini burada bulabilirsiniz. Buna rağmen, bu kalp özenle korunmadığı gibi, ben kendimi bildim bileli olumlu bir şeyler de ilave edilmedi. Yine de insan denen canlının, en kıt kaynaklarla en yüksek verimi alma becerisini, bir avuç insanın burayı 12 ay sahiplendiğine tanığım.

 Kuşaklar arası bilgimin görgüye hatta gösteriye dönüştüğü anlamlı diyalogları bu limanda oldukça açık bir şekilde görebilir, dinleyebilir, çok değerli zamanlar geçirebilirsiniz.

  Böyle bir akşam zamanına yine gazeteci kılığına bürümüş bir halde konuk oldum. İğde ağaçlarının henüz tomurcuk zamanları balıkçı tekneleri güçlü motorlarıyla bir bir limandan ayrılma saatinde, güneş öteki yarım küreye seyahat ederken dinledim kuşakların ibretsel konuşmalarını; hatta konuşmamalarını…

 Solumdaki masada Y kuşağına ait kız ile erkek romantizmin yakınlığını bedensel yakınlıkla ödüllendiriyor; birbirine sokulmuş iki kumru yavrusu kadar sıcak tenlerinin nefes alışverişlerinin titrek heyecanlarını hissediyorlardı.

 Sağımdaki masada üç genç kız; üç Y kuşağı akıllı telefonlarıyla inanılmaz bir birliktelik içinde tam da Y kuşağının albenisi olan bireyselliği bileşim ve teknoloji dünyasında ulusal, uluslar arası sosyalliğe çevirme peşindeydiler. Onların yanındaki masada ise yine Y kuşağına ait üç erkek oturuyordu.

 Üç erkeğin yanına belli ki onları tanıyan seyyar esnaflık yapan “Daha Çok Kuşağı” zamanına ait bir erkek yaklaştı. Ses tonu öyle çok yüksekti ki limanın diğer ucunda oturanlar da duyabilecek dalgalanmalar yayıyordu. Ama orada oturanların büyük çoğunluğu Y kuşağı olduğu için, bu ritmi ve felsefesi bozuk sese hiç kimse kulak verecek, göz oynatacak durumda değildi. Onlar da öyle yaptılar.

 Daha Çok Kuşağına sahip kişinin serzenişini bir ben dinledim. Bir de Y kuşağına sahip gençler. Sorunu, gençlerden birisinin kulağındaki küpeydi. Öyle büyük tepki gösterdi ki, genç ister istemez küpeyi çıkarmak zorunda kaldı. Ama geçici bir çıkarma olduğu belliydi. Meğer Daha Çok Kuşağına sahip erkek 54 yaşına kadar öyle bir şey takmadığını, bunları takanların .bne, ..venk olduklarını anlatması, sesini çatallaştırarak tepki göstermesi ne kadar mühim bir şeymiş!

 Daha Çok Kuşağı bağırdıkça genç erkeklerin sabrını da zorluyordu. Onları hiçbir zaman kazanamayacağı belliydi. Çünkü Y kuşağı zorla hiçbir şey yapmayacak özelliklere sahip. Uzmanlar öyle söylüyor. Onlar yarı resmiyeti sevdikleri gibi, gerektiğinde unvanları, baskı kuran gelenekleri nazikçe reddediyorlar.

 Daha Çok Kuşağına sahip erkek her türlü nasihatini verdi ve kestane kokan tezgâhına gitti. İşini iyi yapan, yıllarını kestane, mısır işine adamış; kendi kendine yeten, alın teriyle çalışan birisi olmasına rağmen; kuşaklar arası bilginin, görgünün içinde olamayışı belki de hiçbir zaman fark edemeyeceği kavgaların, anlaşmazlıkların öfkesi, kırgınlığı, küskünlüğü içinde yaşamının en değerli zamanlarına zorluklar, yalnızlıklar ekmeyecek…

 Bir başka Daha Çok Kuşağı sahibi seyyar fıstıkçı Sabri kulağındaki çiçeğiyle, hiçbir kuşağa ket vurmayan, sadece ticari başarıya inanmış haliyle, gençlere; yani Y kuşaklarına seslendi; “ gençler, sizin için taze fıstık getirdim; vereyim mi?”

 Fıstıkçı Sabri neredeyse bu işi kırk yıldan bu yana yapıyor. Ticaretin meyveleri, büyüsü onu hiçbir kuşak arasında kavga, karışıklık, çatışma yaşatmadığı gibi, bin yıllık ömrü olsa, bütün kuşaklara fıstık satacak kadar işine düşkün birisi. Benim de müşterisi olduğum, her satışta aldığı hazzı taşıyarak; neredeyse bitmek üzere olan fıstıkları için yeniden evine gidecek oluşunun huzuru içinde; müşteri olabilecek gençlere; gençler, çocuklar, ağabey, abla diyerek yoluna devam etti…

  Şimdi moda olan yırtık pantolonlu Y kuşağı ve Z kuşağına daha saygı, daha anlayış içinde bakıyorum. Onlara kimse yokluğu, kıtlığı, yamalı giysileri anlatamaz. Onlar da anlamak zorunda değil. Onlar, doğanın onlara verdiği dönüşüm hisleri, heyecanı içinde kendi zamanlarının keyfini çıkartıyor; belki de titizliğe, mükemmeliyete, pısırıklığı, sessizliğe ayrı bir meydan okuyarak; bize de bir şeyler anlatıyorlar; kim bilir…

Güven Serin 





13 Nisan 2015 Pazartesi

OKUMA GÜNCESİ


İstanbul Moda 

Selçuk Öğretmenle Saint joseph Sergisinde (Yaşayan Anılar)


OKUMA GÜNCESİ

  669 sayfalık kitap Aziz Nesin’in ölümünün üzerinden yıllar sonra yayımlandı. 2014 Yılı Nesin Vakfı tarafından bir ders kitabı niteliğinde; aynaya bakmaktan, kendi sesimizi duymaktan ve asıl olan eleştiriyi anlayıp, edebi eleştiriye açık olmanın yüksek erdemini anlayıp içselleştireceğiniz bir kitap.

 Aziz Nesin’in akıl, demokrasi, aydınlık adına yaptığı çıkışları, edebi eleştiri altında sakınarak not aldığını, ince ruhunun derinliklerinde gizlenen insancıl bakışın ölümünden sonra, özellikle bu zamanlara bırakılmış olduğunun sakıncalarını bulacaksınız bu eserde.

  Nesin’in değer verdiği dostlarının ona okuması, değerlendirmesi için yollanan, hikâye, şiir kitaplarını değerlendirirken, bilgi, görgü, tecrübe içinde olan bir insanın yaşadığı büyük sancıları, gerçek ile gerçek dışı duyduğu ıstırabı gördüm…

  Kitabın 516. sayfasında Nesin’in çok sevdiği Yüksel Pazarkaya’dan gelen şiir kitabı üzerine Nesin, edebiyat dünyasına ders niteliğinde şu notları düşüyor;

 “ 24 Ağustos 1990 Cuma günü Dereboyu’ndaki evde okdum. Sevdiğim insanlar iyi yazmıyor, iyi yazanların çoğu da iyi insan değil… Yüksel niçin bu denli kötü yazar? Dayanılmaz kötülükte şiir diye yazdıkları… Çok kuru, kupkuru. Salt beyniyle yazılan şiirlere örnek. Sanıldığının tersine dil ustalığı da yok;

Biberi sarı yeşil iriledi/Patates, sabırla toprağın yüzüne genledi/Mutluluk hüznü çizgileriyle hareledi. “

 Deneyimli yazar; tarihe, edibi dünyaya miras olarak bıraktığı bu düşünceleri, bir başka düşüncenin içine girmeme neden oluyor.

 Acaba iyi yazıp da Nesin’in dediği gibi kötü insan olunca; kötü insanın iyi yazınını kendi süzgecimizden geçiremeyecek kadar duygusal, koşullu bir insanlar topluluğu muyuz? Öyle görünüyor. Bir insan kötü yazsa da, iyi insansa; onu kırmamak adına kim bilir ne katlanışlara, ne görmezliklere, duymazlıklara iyi olma adına sessiz kalıyoruz.

 Bir de Nesin’in Pazarkaya için söylediği söz; “ salt beyni” ile yazılan yazıların şiirselliği, yani şiir ruhu ortaya çıkmıyor mu? Duygu, yaşanmışlık veya sanatçının o derin hissedişi yoksa şiirin tadı eksim mi kalıyor? Bence öyle; düşününce, duygu olmayan hiçbir şeyin bu anlamda edebi bir önemi, derinliği, gizemi olmuyor; olamıyor…

 Nesin çok sevdiği arkadaşının şiir kitabını sonuna kadar okuyor. Nesin’in özelliklerinden birisi de bu; ona yollanan kitapları sonuna kadar okuyor. Bazen üflüyor, püflüyor zamanının çok değerli olduğunu, sırada okuması gereken kitaplar olduğunu bilse de onca emeğin bir anlamı, önemi olmalıdır düşüncesini hiçbir zaman hoyrat bir şekilde bir kenara atmıyor.

 Pazarkaya’nın gurbet acılarını, sıla özlemini inandırıcı bulmuyor. İnandırıcılığını yitirmiş bir sürü yürüyüş, sesleniş, haykırış bulabilirsiniz bu toplumda. Hem de tazeliklerini şu an bile koruyan görüntüler; gösteriler… Ahlaktan, haktan, adaletten söz edenlerin sloganlarına, kendi aralarındaki konuşmalarına bakınca tüyleriniz diken diken olur. Çünkü o sözcüklerin beden yapıları, bedenlerini yöneten beyinleri; adalet, hak, ahlak derken; fırsatını bulsa nasıl yok edici olacağının teminatını, belgesini, ürpertici gerçeğini de ortalığa saçıyor…

 Nesin, çok sevdiğim dediği Pazarkaya’nın bir başka şiirinde can alıcı eleştiriyi bir kez daha yapıyor;

“ Bir top oynayabilsem sokakta gençlerle/Daha bana hiçbir çocuk-bildik bilmedik/Amca diye seslenmedi bu yerde.

  İşte özledikleri bunlar, yani ilkellikler… Sokakta top oynama ilkelliği. Gurbet dediği Almanya’da insanlar ne diye sokakta top oynasınlar… Onların top oynayacak yerleri var. Bizde olduğu gibi sokaklar top oynamak için değil, gidişgeliş için…

  Çocuklar ona amca demiyormuş. Niçin desinler? Amcası değil ki onların… Türkiye’de herkes birbiriyle akraba; amca, dayı, baba, babalık, ağbi, teyze, abla, bacı… İşte bu ilkellikleri özlüyor Yüksel.

  Şiirlerinin ağırlığında gurbet acısı ve sıla özelim… Ama içten değil ki… Çünkü kendisi gerçekte ne gurbet acısı çekiyor, ne de sıla özlemi duyuyor. Gurbette yaşamak zorunda değil ki, sıla özlemi çekmek durumunda değil ki… Sürgün değil, sığınmacı değil… İstediği zaman da en iyi koşullarda sılasına gelebiliyor. Eee? Haaa, şu söylenebilir; şair olarak başkalarının gurbet acılarını, sıla özlemlerini duyarak dile getiriyor. O zaman şiirsel yazmak gerekir, şiirsellik yok, şiir yok. Bir içtensizlik var.”

  Edebiyat dünyamızın bugünkü fakirliği, özgün şeyleri yeterince üretemeyişi, uluslar arası dünyaya açılmışıyla belki de edebiyatçıların, fikir ve yazın insanlarının hakiki eleştirilerden uzak oluşundandır; kolay, şan şöhret arayışlarından dır. Hâlbuki tabiatta hiçbir oluşum, kolaylıkla beslenmiyor. İnce, uzun, istikrarlı yoğrulmaları, pişmeler gerekiyor bu onurlu yolculuğa çıkmış olanlar için.

Güven Serin  


 











8 Nisan 2015 Çarşamba

SIRTIMIZDA ZIRHIMIZLA ÖLELİM


Kamera; Güven  Eski Liman-Tekirdağ

Şeftali Ağacı;nasıl da alımlı...


SIRTIMIZDA ZIRHIMIZLA ÖLELİM

Horold Bloom Batı Kanonu eserinde çağlar ötesine uzanan iki değeri karşılaştırıyor. Shakespeare ve Freud. Bu karşılaştırma içinde sona yaklaşıldığında yaz meyvesi olgunlaşıyor;

“ Freud gerçekten de zırhı ile öldü. Son ana kadar düşünmeyi ve yazmayı bırakmadı.” Tespitinde bulunuyor Bloom. Sırtındaki zırh ise Shakespeare’nin bir şiirinden yankılanıyor, onu önemseyen, yolculuğa çıkmış nice yoldaşa;

Güneşte yorulmaya başladım
Dünyanın düzeni şimdi bozulsun istiyorum
Alarm zilleri çalsın! Rüzgâr essin indirsin üstümüze,
En azından sırtımızdaki zırhlarımızla ölelim

 Shakespeare bu yüzden ölümsüzler kervanına katılmış; bu yüzden zamanın o muazzam dişlileri onu öldüremez. Her daim bir kale, bir itenek, sevda olarak belirir içimizde. Dayanağımız, yârimiz, yaşam felsefemiz olur da farkına varmayız…

 Freud sırtındaki zırha bürünmek için kim bilir kaç ömür iç içe yaşadı! Hangi mum ışıklarında diriltti sabahı, ölüm kokan; dinlence fışkıran gecenin içinden bilinmez…

  Bloom ince bir oya işçiliği albenisiyle donattığı irdelemesine devam ediyor;

“ Freud, Shakespeare’nin bıraktığı dalgalarda yol alır. O, daima Shakespeare’nin kendinden önce var olduğunu keşfetmiştir ve bu aşağılayıcı hakikatle yüzleşmeyi göze alamamıştır.

  Shakespeare, estetik özgürlüğün ve özgünlüğün ilahlaştırılmasıdır. Freud, Shakespeare hakkında endişeliydi çünkü endişeyi ondan öğrenmişti, aynen duygu çelişmesini, narsisizmi ve bencillikteki bölünmeyi ondan öğrendiği gibi. Emerson, Shakesperae hakkında daha özgür ve daha özgündü çünkü o, Shakespeare’den vahşiliği ve tuhaflığı öğrenmiştir. O yüzden burada, Freud’un değil de aynı ölçüde kanonsal olan Emerson’un son sözü söylemesi uygundur;

‘Günümüzde edebiyat, felsefe ve düşünce Shakesperaeleşmiştir. Onun zihni şu anda ötesini görmediğimiz ufuk çizgisidir’ “

 Gördüğünüz gibi Shakespeare sadece şiir değil! Düşünce, felsefedir aynı zamanda… Her insanın yaşama bakışı bir parça böyle olması gerekmez mi? Sadece parayı, unvanı, yoksulluğu, futbolu, müziği, şiiri sevmek yeter mi?

 İyi insanın yolculuğu bu kanonsal yüceliğin dağlarından, ormanlarından, vadilerinden, ovalarından;hatta karanlık mağaralardan geçer…

 Bu düşünceler içinde yoğrulurken kendi estetik kanonsal arayışını yapmaya çalışan müzisyen Harun Tekin’in (Mor ve Ötesi Grubu) çalışmasından örnekleri vermeyi insani borç içinde paylaşıyorum;

“ Yalnız kendimizi kandırmayalım, kibir kimseye mahsus değil. Zehir gibi zeki, çelik gibi sağlam devrimci, Messi kadar yetenekli olanlarımız da bazen çok kibirli!

  Sanatçıyı aşağı görmek, onun kıymetini sana yakın olduğu için ölçüde bilmek, sinirini bozan bir şey yapar. İyi filmin, iyi müziğin, iyi müzisyenin değerini gündeme, şartlara, onun duruşunun bizimkine olan mesafesine göre tarif etmeye göre eğilimliyiz! Buna bir son vermemiz gerek!

  Kimse bağıra bağıra İstanbul Türkçesiyle şiir okuyor diye tiyatronun dev ismi olmuyor. Orhan Pamuk ve Murat Menteş ne yaparlarsa yapsınlar uzaya gönderilecek 10 Türkçe romana birer kitapları giriyor ki her iki si de göze aldıkları yalnızlıkla fikirlerinden bağımsız saygıyı hak ediyor.

  Büyük şarkı yazarı Sezen Aksu bir dönem ‘bizce’ çok yanıldı diye asla Fazıl Say’dan değersiz olmadığı gibi, Atilla ilhan’ın şiirinin derinliği son yıllarda nükleer enerjiyi destekledi diye yok olmuyor, keşke öyle yapmasaydı, ayrı! Ve Turgut Uyar, zamanında toplumsal gerçeklikten uzak, bohem, anlaşılmaz olmakla, eleştirilmişti diye 2013 Haziranını en iyi anlatan şair olma vasfını kaybetmiyor.”

Velhasıl dostlarım sırtımızda zırhımızla ölmenin erdemini bilelim; son ana kadar, okumak, düşünmek, yazmak… Büyük gürültülerden esas olanı, o değerli ayrıntıları ancak öyle arayıp bulabilir insan… 

 Güven Serin