8 Mart 2014 Cumartesi

CAMDAKİ KADIN


Kamera; Güven  Eskişehir-Siyah Bakışlar

Bir günden öte,ebedi sevgiden içe;
işte budur benim ahikum ...


Kamera; Güven Eskişehir  Bahtiyarım 


Kamera; Güven  Fransız Kültür Merkezi-İstanbul

Kamera, Güven Fransız Kültür Merkezi


CAMDAKİ KADIN

  Sokak lambaları yanıyordu geçtiğim sokakta. Gün geceye, gece güne süzülme heyecanı içindeydi. Kargalar kendi kolonileriyle gecenin içinde tünedikleri ağaçta, günün muhasebesini yapıyorlardı. ABD’de kargalar bile önemli, önemli ki onlar için özel bir araştırma enstitüsü  kurmuşlar çoktan.

  Gecenin içinde neredeyse sabaha kadar konuşan kargaların meğerse bir başkanları varmış. Günün dedikodularını, yarının yiyecek alanlarını, uçuş güzergahlarını tartışır dururlarmış. Kimi gökte, kimi yerde, kimi ağaçta ve hep bir şeyler anlatan kara kuşlara hep saygı duydum. Biliyor ve görüyorum ki onlar yaşam sanatı adına gerçek birer sanatçılar; büyük mücadele içindeler, yaşamda kalmak adına ve oldukça başarılılar.

 Ve ben, kargaları bile önemseyen, kuşları önemsedikleri gibi, diğer uygarlıkların düşünen beyinlerini de önemseyen uygarlıkları düşünmeden edemedim. Ne kadar büyük farklar var insan anlayışımızda; bizler en güzel beyinlerimizi, en güzel eserlerimizi yok ettiğimiz gibi yok ediyoruz; ya görmemezlikten, ya da duyarsızlıktan kaçırıyoruz.

 Gecenin karanlığını aydınlatan sokağın taş zeminine ve bitmeyen eğlencem düşüncelerimle ilerliyordum. Kafamı geri çevirdiğim an göz göze geldim camdaki yaşlı kadınla. Odasının içinde lamba yanmıyordu. Belli ki sokağın yüksek aydınlatıcı lambaları yetiyordu ona. Belki de, camdan dışarıya süzülen gözleri ve yüzü görünmesin diye karanlığın kuytularına süzülmek istemişti.

 Kadının başı camdan dışarıya, hatta dışarıdan bile dışarıya bakacak kadar delip geçiyordu görüntüleri. Nereye bakıyordu bu kadar derin? Gelmeyen oğluna, seyrek uğrayan kızının gelecek oluşuna mı? Genç yaşta kaybetmiş olduğu damadına, uzak diyarlarda okuyan torununa mı? Çoktan kaybettiği, kol kola gezdiği eşinin gelmeyecek oluşuna kurduğu sıra dışı hayallere mi bakıyordu?
 
 Bilinmez; camdaki kadının nerelere, ne kadar derine baktığı bilinmez. Çünkü bilmek istemiyoruz. Çünkü herkes kendi derdine düşmüş ve düşürülmüş durumda. Kime dokunsan; bin ah…

 Doğasından, kuşundan, kurdundan, kuzusundan, ağacından, fidanından, deresinden, denizinden bu kadar kopuk olan uygar yöneticilerim, bir türlü zırhlı araçlardan ve koruma ordularından kopamadılar. Ve bir türlü, gecenin hüznü gibi, cama yaslanmış bakan hüzünlü yüzleri anlama gayreti içinde insanlığın büyük erdemiyle yüzlerini yıkayamadılar; acaba, çok mu zor bu işler?

 Çocuklarımızı, doğamızı, tarihimizi, folklorumuzu, yaşlılarımızı; kısacası, kalbi atan, bu dünyada, bu ülkede faydaya dönük her şeyi önemsemek, bize göre değil mi? Bizler, her şeyi kaybedince mi anlamanın, kurtarmanın, yok olurken tekrar var alabileceğinin kanıtını göstermeye çalışan yitik kahramanlar mıyız; bilemiyorum…

 Güven Serin

  



6 Mart 2014 Perşembe

YAŞAM ÖYKÜM YAZDIKLARIM


Kamera; Güven   

YAŞAM ÖYKÜM YAZDIKLARIM

  Enis Batur köşesinde yine meydan okurcasına, sanat ve insan arayışının en üst sorgulamasıyla biraz sanattan, biraz felsefeden söz ediyor. İstanbul Modern’de açılan Erol Akyavaş’ın sergisinden bahis ettikten sonra, Nathalie Sarraute’nin “hayat” hakkında söylediklerini paylaşıyor:

 “ Yaşam öyküm yazdıklarım”, diyordu Natlie Sarraute, “hayatım değil”. Yazar, bir başka yazarın irdelemesinden yola çıkarak kendi arayışına devam ediyor:

 “ Başka bir hayatı olmadığına mı, varmış tabii: üç kız çocuğu doğurmuş, 60 yıl evli kalmış, dostlarını ağırlamış kır evinde. Bahçeli, alçakgönüllü bir taş ev; ufak bir pencerenin önünde yazı masası, üstünde dumanı eksilmeyen kül tablası. Onca sigaraya karşın 100 yaşında ölmüş olması mucize.

  Sahiden de, yazdıklarımız asıl yaşamöykümüz. Çok yazdım diye çok yaşadım, böyle akıl yürütecek ölçüde kendimi yitirmedim; çok yazdımsa kimler, neler geçti hayatımdan, bunu bilebilirim: insanlarla, yerlerle, nesnelerle kaplanmış vakitler. Düşünüyorum da: hiç yazmasaydım ne, ne kadar değişecekti, çıkaramıyorum.

  Sayısı sayılmaz, kim bilir kaç hayatın içine daldım kırk yıldır: tanıdıklarım oldu, daha çok okuduklarım, görüp dinlediklerim. Hiçbirini bütününde göremez bilemeyiz, kendi hayatımızı bile. Hepsinden, ele avuca sığmaz öteki bütünlük belirir.

  Bizimle kaybolacak şey. Bir de kalan, kalacak olan; Arkada/n “



 Kim bilir kaç kez okudum sözcüklere yapışan ruhların seslenişini; tıpkı, çam ağaçlarına dokunarak geçen rüzgârın evrensel türküsü gibi, ürpertici bir güzelliği isteyerek yudumladım ve yudumlayacağım; onlar gibi, sözcükleri yazıya, yazılara akacak ruhları, bedenleri, hayatları solukları, bakışları; insana en büyük armağan olan en samimi haykırışlarını tadacağım; kim bilir kaç kez, döllenecek insanlık, insanın bitmeyen arayışlarının polenleriyle…

  Natlie Sarraute’yi, Enis Batur’u yaşam ile ölüm arasındaki incecik kırıntının ana karasında dinlerken, bir başka yazar-şairin, Sait Faik kendi adasında, kendi taşında sesleniyor bize:

“ Söz vermiştim kendi kendime: yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanların arasında sakin, ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tutup öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”

 Her şey içimizdeki sesin harekete geçmesiyle yaşama, tekrar yaşamlardan yaşama akıyor; hiç kimsenin engelleyemeyeceği bir akış; belki de milyarlarca yıldan bu yana aktığı gibi, eşsiz dünyamızın sıra dışı yaşam gerçekleri adına…

  Güven Serin 



3 Mart 2014 Pazartesi

AĞLAYAN ÇAYIR ve MÜBADELE


Bu bir Theo Angelepoulos filmidir;
sinema sanatının sihri ile donatılmıştır.
AĞLAYAN ÇAYIR


MEHMET SEREZ
Hiç durmadan yazan,araştıran ve tebessüm eden delikanlı.
Teho ile Mehmet aynı zamanların ve aynı toprakların,
ağıtların, masalların, müziklerin anı,hatıraları ve
sesleriyle beslendiler.


Teho Angelpoulos 

Büyük Usta;duyarlı düşünür...


Ağlayan Çayır filminden bir sahne


AĞLAYAN ÇAYIR

Bu filmde göç etmiş-ettirilmiş insanların ruhlarıyla
buluşacaksınız;hiçbir korku hissetmeden, insanca...

Müzik; keman ve klarnet çok yakınınızda sizin
hüznünüzü silen bir mendil olacaktır.

AĞLAYAN ÇAYIR ve MÜBADELE

  Ağlayan Çayır, Theo Angelopoulos’un filminin ismi. Mübadele ise Mehmet Serez’in 38. Kitabının ismi. Tam olarak; Tekirdağ Çevresi ve Çevresinde Mübadele

  Mehmet Serez Tekirdağ doğumludur. Theo Angelopoulos ise Atina. İkisi de aynı zamanların havasını, suyunu koklamışlardır. Aynı zamanda aynı zamanların göçlerini, mübadelelerini çok yakınlarından dinleme ve bu dinlemelerle insanların yaşamlarının büyük hüzünler içinde yok oluşlarına da insanca kulak ve vicdan kabartmışlardır.

 Theo Angelopoulos kendi adanmışlığını filmlerle sunarken, Mehmet Serez ise kitaplarıyla Tekirdağ şehrinde beyefendi kişiliğine yapışmış oldukça insanca görünen tebessümüyle…

  Yaklaşık 90 yıl önce sadece Mübadele Anlaşmasıyla 456 Bin Müslüman Ata topraklarını terk etmek zorunda kalmışlardır. Aynı durumda yüzyıllardır vatan belledikleri diyarı; Anadolu’yu terk eden Rumlar da yaşamıştır. Ve bu yaşam, o insanların yaşadıkları ömürler boyunca hep onların yakınında, büyük bir hüznün taşan pınarları gibi taşmış, özlemler ile yakarışlara yükselmiştir.

  Mehmet Serez 38. Kitabında Mübadele Anlaşmasıyla yüz binlerce insanın değişen hayatlarını rakamlarla anlatıyor. Kitabının 7. Sayfasında Mübadil mi Muhacir mi, diye sorarak, çok önemli bir anlayışı, yanlış anlamaları da doğru ve anlaşılır bir şekilde açıklıyor;

“ Mübadele, bilhassa Müslüman Türkler için sıradan bir göç değildir. Türk mübadiller, ata topraklarında bırakmaya mecbur kaldıkları ev, bark, bahçe, dükkân ve arazilerine karşılık Türkiye’den ayrılan Rumlardan kalan arazilerden bir bölümünü almışlardır. Dolayısıyla bilinçli hiçbir mübadil, “muhacir” sıfatını kabul etmez, her fırsatta bu sıfatı reddederek “mübadil” sıfatını taşıdığını muhataplarına ısrarla anlatır.”

 İşte tam da burada, gerek mübadeleler, gerek, iç savaş veya başka ülkelerin orduları tarafından işgal edilmiş halkların yüzyıllardır tekrarlanan acıları-ayrılıkları oldu. Öyle özlem ve acılar doğdu ki, insanlar ayrılıp da geldikleri yerden getirttikleri birkaç avuç toprağın üzerinde uyuyarak hasret giderdiler.

  İki usta da, Mehmet Serez de, Theo Angelopoulos da kendi sanatlarıyla insanların yaşadıkları zorlukları, ayrılıkları anlatmaya çalışmışlar. Duyarlı yönetmen Angeleopulos, Ağlayan Çayır filminde neredeyse üç saate yaydığı filminde, çok geniş tutup uzaktan çekim yaptığı kadrajıyla sinema sanatına çok önemli katkılar yapmıştır.

 Ağlayan Çayır, aynı zamanda üç yaşında annesi öldürülen Eleni’nin Truvalı Helen’e bir göndermesidir. Aynı zamanda sinemada başkarakter olarak kadının öne çıkması Ağlayan Çayır filminde algılarımız önüne seriliyor.

 Savaşların, iç kargaşaların, göçlerin insanların hayatında ne kadar önemli bölünmelere yol açtığını neredeyse tüm algılarımızla anlamamıza yardımcı oluyor. Müzik, yine Eleni Karaindrou tarafından, ayrı bir sinema dili; sanat öğretisi olarak öne çıkıyor.

 Mehmet Serez 1929 Tekirdağ doğumlu. Ve doğduğu şehirde üretmeye, yaşam içinde tebessüm dolu hareketlerine devam ediyor.

  Theo Angelopoulos 1935 doğumlu. 2012 yılında trafik kazası sebebiyle bu dünyadaki üretimi sonlandı. Her ikisinin de yaşayacağı eserleri, onları diğer zamanlara da bıraktığı ortada. Birinin elini sıkıp, hal hatır sorarak “ Nasılsın Mehmet Amca, Günaydınlar.” Diyebileceğim, dediğim yakınlıkta. Diğeri ise, evrenin insana en büyük mirası olan, içsel algılarımızın ebediyete, tüm evrene yolladığı sevgi ve özlem sözcükleridir; “ Theo” elini sıkmasam da, sana, çok yakın olduğum diyarda, bizzat “merhaba”, “günaydın” diyememiş olsam da, şimdi içselliğimin ve evrenin bana olan insan mirasıyla sesleniyorum;

 “ Dostum Theo merhaba!”

 Irak’ın ABD tarafından işgali sırasında herkesi Amerikan filmlerine boykota çağıran Theo Angelopoulos verdiği röportajda şunları dillendirmiştir;

 “ Sınırlar benim için coğrafi bir kavram anlamına gelmez ve bununla, sanatsal sınırlama anlamındaki sınırları kastetmiyorum. Sınırlar basit engellerdir. Burası ve orası, o vakit ve şimdi, arasında…”

 “ Sinema, benim hayatım. Soluğumun ta kendisi! Yeni bir filme başladığımda çoğu zaman derinden bir karıncalanma hissederim, kolumda tüyler dikilir, yeni bir filme başlıyorum da ondan. Bu güzel duygunun sanki biraz sevişmek gibi olduğunu söyleyebilirim.” Der Theo yeni bir filme başladığı zaman

  Güven Serin 










26 Şubat 2014 Çarşamba

SESLİ BİR RÜYA

Kamera; Güven   Burgazada

Bu güzel Adayı korumuş, kollamış tüm güzel
insanlara selam olsun.
Biliyorum ki ruhu güzel olanlar; biraz sümbül, erguvan,
nergis biraz da karanfil kokarlar; biliyorum...


SESLİ BİR RÜYA


 Yeri göğü inleten ayak sesleri; rüyaları, en güzel rüyaları bile delip geçiyor. Ordular, uygarlıkları yerle bir eden, yaşamı ölümle kutsayan ve sonra bütün ölümler üzerine yaşamlar; uygarlıklar kuran ordular geçiyor; şımarık, alabildiğince özgür rüyalarımın içinden…

 Maun ağacından yapılmış büyük ve yaşlı kapı ona yakışan yavaşlıkta; ağır ve gıcırtı ile açıldı. Büyük, çok büyük bir kütüphaneydi açılan kapının ardındaki salon. Yüz bin kitabın bulunduğu, uygarlıklardan geriye kalan ilimleri, bilimleri, hikâyeleri, sanatları anlatan kitaplar…

 Kapağı deriden erguvan renkli bir kitap açıldı ve erguvan koktu her yan. Sonra kitaptan buyurdu bir ses;

“ Bizans’ın kutsal ağacı ve rengi erguvandır” dedi. Diğer ses ise; “ Erguvan lanetlidir.” Dedi. Hâlbuki her çiçek, her renk, her koku ve ses; kendi kutsanmışlığı içinde doğarlar. Ama her ses, her renk aynı adaletli, şefkatli sevgilere, sevgililere ait olmazlar.

 Rüya bu ya; birden bütün çevre erguvan ağaçları ile doldu. Erguvan koktu her yan. Mor renkli küçük çiçekler, savaşı değil barışı, hoyratlığı değil sevişmeyi anlatıyordu.

 Bazen bir değil birkaç rüya iç içe girer. İç içe karışmış zamanlar gibi. Siz hatırlamaya çalıştıkça onlar da daha bir, birbiri oluverirler. Hangisi hangisinin başı, sonu veya ayrı olanı anlamaya çalıştıkça karışıverirler eğlenceli panayırın içine.

Bir ses yayılır rüyaların renkli hatırına;

“Bu dünya kardeşim seven sevene. Bu ne dünya kardeşim böyle. Bir garip buruk içim; bilmek ki niye. Belki de sevdiğim yok diye.”

Sonra başka bir ses yayılır diğer sesin içinde;

Bak kardeşim. Elini ver bana. Gel kardeşim; neşe getirdim sana. Al kardeşim; ye, iç oyna. Sar kardeşim kolunu boynuma. Sev kardeşim canım feda yoluna. Dünyaya geldik bir kere. Kavgayı bırak her gün bu şarkımı söyle. Sevdikçe güler her çehre.”

 Rüyaların çiçekleridir; sümbüller, erguvanlar, nergisler. Bir gölge gibi çıkar rüyanın içindeki kadın; elinde demetlerce nergis ve sümbül tutar. Denizi yalayan kaygan kayanın üzerinde, mor bir elbiselin içinde beyaz bir tenle, siyahtan kahveye geçen güneşi ile gülümser. Denizin kızı, göklerin yıldızı; size merhaba diyen ufuk çizgisinin gizemli ışığı gibi ses verir;

 “Kokla bu çiçekleri ey insan! Ama acıktırır koku insanı.Bir tanrıça kadar gizemli ve uzak, bir rüya, bir gerçek kadar yakın olan kadın böyle seslendi. Böyle dedi ve rüyanın içindeki erkek kokladı çiçekleri. Önce nergisleri, sonra sümbülleri! Ve sonra erkek seslendi;

Acıktım ben! Sevginin sevgilisine acıktım…”

 Alabildiğince deniz ve kayalık; beyaz köpükleri ile esen kuzey rüzgârı. Ağaç ağaca, çiçek çiçeğe, insan insana karışmış gibi; rüya rüyaya karışmış. Taşların hemen yanına serpilmiş küçük çalı kümelerinin koruyuculuğu altında bir sürü çiğdem doğmuş. Baharın acelecisi olan çiğdemler; badem çiçekleri gibi telaşlıdırlar. Sarıdırlar, beyazdırlar, mordurlar; rüyalar gibi…

 Denizin içinden çıkmışçasına kaygan kayanın üzerinde duran mor elbiseli kahve bakışlı kadın, bir iki adım daha geldi. Elinde beliren büyük yeşil örtüyü yere serdi. Ve buyur etti rüyanın efendisi erkeği.

Erguvan kokan kadın fısıltı ile seslendi;

“ Bir flüt sesi duyuyorum/Yoksa bu bir kuş mu?/Gün ağarıyor/İşte yine çıktı/Denizin içinden/ beklediğin turuncu.”

 Sesli rüyalar böyledir işte; İnsana unuttuğu insanlığı hatırlatır. Ama büyük insanlık unutulanları hatırlamak için ne rüyalara, ne yüz bin kitaplık kitaplıklara büyük minnetler duymazlar. Dokunuşların, seslerin ıslak nefeslerin büyüsü ilgilendirmez büyük kurnazlığın peşine düşmüş sefil efendileri…

 Rüyalar, kaybolmuş insanlığı, insanlığın erişmek istediği cenneti ararlar. Marmara Adasında, Büyükada’da, Gökçeada’da, Bozcaada’da, Burgazada’da arananlar hep aynıdır. İda Dağlarında, Ganoslar’da Istranca Dağlarında, Taş Kilisede, Camide, Sinagoglarda arananlar da aynıdır…

 Kalpazan Kayada, Sarıkız Tepesinde arananlar da aynı. Erguvanlar, sümbüller, nergisler, karanfiller bu yüzden tekrar tekrar açarlar. Kokular, renkler, ıslak nefesler unutulmasın, kötülük galip gelmesin diye…

 Sait Faik, bu yüzden hiç ölmez, bedeni toprak olsa bile. Sait Faik Burgazada’da her gün uğradığı kahvede konuşur, rüyaların insanlarına;

“Artık kendimden kurtulmuşum/Kırmışım zincirlerimi/Şimdi karadayız/Şarkılar söylüyor/Karayel telgraf tellerine/Bir taka geçiyor fırtınadan/Yeni şeyler seviyorum, yeni şeyler.

Coşuyorsam gün olur,
Gün olur kederli isem,
Bunlar çocukluk değil,


Değil ARKADAŞIM!


Bunlar kırk yaşında başlayan
Bir lambanın aydınlığı!

 Güven Serin/ ARŞİV

ÜRPRERTİCİ GÜZELLİK


Kamera; Güven  Anadolu Kavağı-İstanbul


ÜRPERTİCİ GÜZELLİK




Her şey, her yan ürpertiyor insanı.
Denizden esen kuzey rüzgârı,
Elinde bir demet sümbül ile nergis tutan kadın;
Kokuları, bakışları ile ürpertiyor erkeği.

Kadın ile erkek, kendi ritüellerini yapmak için
İçlerinden tekrarladıkları isimleri;
Kutsuyorlardı denize attıkları çiçeklerle birlikte

Martı bilinen şımarık martı değil,
köpek de
Eğriye doğruya havlayan köpek değil.
İnsanlaşmışlar sanki!

Martının, köpeğin insanlaşması iyidir, güzeldir.
İnsanın köpekleşmesi neden kötü?
Kötülük insanın kendisi…

Yakın, daha yakın, ürperti daha ürperti oluyor.
Göz, gözün içinde,
Kalp kalbin atışında,
Dudak dudağın…
Soluk soluğun içinde ürperiyor.

Güneybatı ufuk çizgisi, bir ışık doğuruyor;
Kırk yılda bir doğan ince bir ışık;
Kutsuyor sevgiyi, adı konmamış sevgilileri.

 Güven Serin

ADALET ÇÖKÜYOR MU


Kamera; Güven  Assos -Çanakkale


ADALET ÇÖKÜYOR MU?

  Sıkça duyduğumuz “hak ve adalet” sözcüklerinin insan üzerindeki bilinen anlamı oldukça önemlidir. Toplumlar, yazılı, sözlü ve geleneksel kurallara göre, sulh aramış, hak bölüşüp, hak dağıtmıştır.

  Bugün yaşananlar ve bundan sonra yaşanacaklar kolay bulduğumuz Cumhuriyetin, Demokrasinin, Laikliğin kolay korunamayacağını, toplumu bir arada tutan muhteşem aracıların çözülmeye başlayınca, herkesin kendi adaletini kendi arayacağı kuşkusuzdur. Bunca çığlık, yapılan yanlışlar, haksız yere hapishanede çürüyen insanlar dururken bile adalet-hak dağıtmak yerine ardı arkası kesilmeyen suçlamalar ile baskın karakterlerin yöneticileri-kralları olma yolunda; her gün kavga sahneleri ve suçlamalar izliyoruz.

  Adalet sözcüğünün kelime anlamı; hakka uygunluk, haklı ile haksızın ayırt edilmesi demektir. Yunan mitolojisinde Uranüs ve Gaia’nın kızı olan Themis adalet ve düzen tanrıçasıdır. Bir elinde kılıç, bir elinde terazi ve gözleri bağlı olarak; adaleti, hakkı, düzeni korumakla görevlidir.

 Bugün oldukça ihtiyaç duyduğumuz, ülke olarak uçurumun kenarında bulunduğumuz şu zamanda böyle bir temsilciye, tarafsız, hakka inanmış bir adli sisteme ne büyük ihtiyaç var. Birbirine inanmayan, birbirine şüphe ile bakan insanların; adaleti dağıtacak savcıları, hâkimleri, adaletin emrinde olan güvenlik güçlerini oradan oraya savurması, bakalım; bir elinde kılıç, bir elinde terazi tutan Themis’i nasıl etkileyecek!

 Bu konuda, Dr. Hande Özdinler’in kendi köşesinde paylaştığı çok anlamlı cümleleri, sizlerin yüksek değerlendirmesine sunuyorum;

 “ Adaleti temsil eden Themis heykelinin gözlerinin kapalı olmasının önemini anlayamamış olmamız, belki de ülkemizde yaşanan adaletsizliklere şaşmamamız gerektiğinin de göstergesi. Themis öfkeli ve kindar değildir, sadece yüksek adaleti temsil ettiği için kimin haklı olduğunla ilgilenir. Themis gözleri bir bezle kapalı ve sağ elinde bir terazi ile resmedilir. Gözleri kapalı olan Themis karşısındakinin kim olduğunu bilmez, görmez, ilgilenmez. Onun ilgilendiği şey terazisine koyulanların karşılaştırmalı dengesidir. O adaleti terazisinde tartar ve tartarken de o teraziye koyulan belge, bilgi ve nesneler şehrin lortlarından mı yoksa herhangi birinden mi geldi bilmez.

  Hatırlarsınız 2008 yılında Anayasa Mahkemesi’nin yeni hizmet binası Cumhurbaşkanı, Başbakan ve devlet bakanlarının katıldığı bir törenle açılmış ve binanın önüne ilk defa gözü açık bir adalet heykeli dikilmişti. Hatta devlet büyükleri, adalet heykelinin gözü kapalı olursa bakmadan, görmeden nasıl adalet dağıtabileceğini, bunun mümkün olmadığı üzerine demeçler vermişti.”

  İnsan denen canlının beyni bilginin sonsuzluğuna, yetersizliğine ve yetmeyeceğine inanmamışsa, bu yetmeyen aşkla, ilime, sanata sarılmanın önemi kavram adıysa, yüce yaratıcıyı ezbere, korkudan ve çıkarlar için sevmişse; o tür insanların esas olan doyumsuzlukları banka hesaplarından, büyük maddi beklentilerden ibaret hale dönüşmüşse; adaletin ister gözleri kapalı, ister açık olsun; hak ve düzen dağıtması, kaynayan ve ciddi sıkışmalara, patlama noktasına giden topluma bir çare olması düşünülemez…

 Şemsi Tebrizi’nin yüzyıllar önce söz ettiği ve anlamı hiçbir zaman eskimeyecek, kaybolmayacak ifadelerin çok azını paylaşmak isterim;

  “ Anladım ki insanlar, susanı korkak, görmezden geleni aptal, affetmeyi bileni çantada keklik sanıyorlar. Oysaki biz istediğimiz kadar hayatımız dalar. Göz yumduğumuz kadar dürüstler ve sustuğumuz kadar insanlar.”

 Büyük gençlik hareketi dünyanın bütün şehirlerinden görüldü. Themis’in öfkeden, kinden arınmış anlayışıyla irdelendi. Ve bugün, yetmeyen yaşam gerçekleri karşısında, hiçbir zaman yetmeyecek; tüketme, borçlanma çılgınlıklarına göz yuman, yaşanan trajedileri görmeyi, bir ulusal politikaya dönüştürmeyen, toplumunu zavallı, kırılgan, ezik bir hale koyan her kim, hangi yönetici ve kurumsa, bunun ilahi ve dünyevi hesabını, kitabını vereceği-vermesi gerektiği, çürüyen, korkan, ürkmüş adaletin tekrar yeşermesi, büyütülmesi adına acil bir gereksinimdir.

  Güven Serin 



25 Şubat 2014 Salı

BURASI BİZİ ÖLDÜRMEK İSTEYENLERİN YURDU


Kamera; Güven  Kaleiçi-Antalya


BURASI BİZİ ÖLDÜRMEK İSTEYENLERİN YURDU

  Aşkın sayısız tarifi vardır; yazarlar, şairler, filozoflar ve aşkın sıcaklığını hissetmiş tüm insanlar…

  Geothe’ye göre; Sevilenin kusurlarını hoş görmeyen sevmiyor demektir.” Montaigne’ye göre ise; “ Aşk, utanma ve çekinmenin olduğu yerde vardır.

 Şüphesiz aşk; tutkuya dönüşen beğenmeler; sevmeler, sadece kadın ile erkek arasında değil, arkadaşlıklar, dostluklar arasında da vardır. Aşkın anlatımını, susamışlığını, yüksek heyecanını sadece romantizmimle tarif etmeyi yeterli görmem…

  Yaşama, yaşamın içindeki canlılara yaşamın içinde var oluş nedenlerinden ötürü sevgi ile bağlı, aşka yakın tutkunluklarla bir ömür geçiren insanlardan birisi de Tezer Özlüdür. Bu ülkenin vicdan, bilgi, duygu ve merhamet sahibi aydın insanlarından sadece birisi.

 Leyla Erbil, Tezer Özlü’yü şu şekilde anlatıyor:

  “ … Akıl ve çılgınlık arasındaki ufak, yıldırım hızına sahip atlayışı sözcüklerle nasıl anlatabilirim? Beyin, düşünce kendini özgürleştiriyor, fırlıyor, bir roket gibi evrene, boşluğa, sonsuz boşluğa. Onunla birlikte gövde de. Ya da gövde kalıyor da düşünce gövdeyi koparıp sonsuz boşluğa doğru uçmaya başlıyor…”

 Leyla Erbil’in Tezer Özlü’yü anlatmaya başlarken kullandığı bu alıntı, Tezer Özlü’nün kendi çalışmalarından sadece birkaç cümlesi. Onun evrene bakışı, evrenin bilinen tek yaşam gezegeni dünyada duyduğu büyük heyecan, yüksek acılar; horlanmaları, hassasiyeti ince ve narin bir ruhun öze ulaşmış bedeniyle sözcüklere, iç çöküşlere; insanlığa duyulan büyük bir evrensel aşka dönüşmüştür.


 Tezer Özlü ile Leyla Erbil çok iyi arkadaşlardır. Bir gün, Çengelköy’de deniz kıyısında, yüzyıllık çınarların dibinde buluşurlar. Deniz, sisli ve puslu henüz… Islak tahta masada çaylarını yudumluyorlar. Aynı zamanda üşüyorlar da. O gün Tezer Özlü oldukça heyecanlı. İleride evleneceği adamı, Hans Peter’i Leyla Erbil ile tanıştırıyor.

 Bu tanışma anını Leyla Erbil şu şekilde yorumluyor;

“ Böyledir Tezer; sevdiklerini birbirine dost kılar; cömert bir yüreği vardır, ayrıca, kaçırıcı değil birleştiricidir, öyle ki onun tanıştırdığı herkes birbiriyle kırk yıllık dost gibi olmuştur.”

  Tezer Özlü evleneceği hayatının son iki yılını hastalıkla uğraşsa da mutlu bir şekilde geçireceği Hans Peter içi, Leyla Erbil’e;

 “ Bu adam benim ölümüm Leyla! Bak, bak, bu benim ta kendim! Kafatasım bu; kendi ölümüm!”

 Bu tanışma 1982 yılının Ekim’inde geçiyor. 18 Şubat 1986’da Hans Peter’in yurdunda, onun karısı olarak, onun kollarında ‘Kanton Spital’de yaşmı sona eriyor. 42 yaşında, yaşamın bütün labirentlerini merak eden, yaşamının son anlarını sevginin büyük bir şefkate dönüşme anlarını, kendi ülkesine özlem içinde, sesini duyuramamanın, evrensel aşkı ülkesinde yaşayamamanın fısıltıları belki de nesilden nesle hep aktarılacak; onu, uzun saçları, gülümseyen yüzü ve sonsuza bıraktığı bu sözcüklerle hatırlayacağız;

“ BURASI BİZİ ÖLDÜRMEK İSTEYENLERİN YURDU”

 Sözcüklere yakın, çok daha yakın, o sözcüğe yapışmış ruha dokunacak kadar yakın olduğunuzda, içinizdeki hücrelerin titrediğini hissedersiniz; bu yaşamın, yaşamanın ve yaşam içinde sevmenin ödeyeceği bedelin hüzündür de aynı zamanda.

  Güven Serin



24 Şubat 2014 Pazartesi

HELGA ÖLDÜ


Kamera ; Güven   Tekirdağ

Yaşam,bazen dokunduğumuz, bazen tutunduğumuz ve bazen
kokladığımız yerde hissedilen şey...

HELGA ÖLDÜ

 Sarı, yeşil ve mavinin karışımı tüyleriyle birlikte Helga Doğa Irmak ile Özgün’ün beslediği muhabbet kuşunun ismiydi. Yaklaşık 14 yıllık ömrünün neredeyse tamamını bir kafesin içinde; bana göre esaret, çocuklara göre; “ onlar zaten kafes içinde doğuyorlar, özgürlüğü bilmiyorlar; doğaya salsak yaşayamazlar.” İradesine inanmışlığın sahiplenişi ile besledik, büyüttük ve aileden biri gibi gördük.

  İnsanı farklı kılan en hakiki gerçeklerden birisi de; alışmak, sevmek, benimsemek duygularının duygusal yeşermeleridir. Biz de Helga’ya öyle alışmıştık. Özellikle Doğa Irmak ve Özgün çocukların hayvanlara muhtaçlığını anlatır vaziyette; bir hayvan sevgisini, apartman hayatı içinde yüceltmekle meşguldüler.

 Artık Helga yok! Yaklaşık 5 Bin gün ve gece bizimle birlikte çığlık atan, sessizliğin keyfini süren, kendine has mahcubiyetini, vahşiliğini elden hiç bırakmayan; sanki beni ne kadar hoş tutarsanız tutun, ben bu kafese ait değilim, demiş bir hanım efendiydi Helga…

 Evde yalnız bulunduğum bir zamanda, çocukların babaanne ziyareti gerçekleştirdikleri günün gecesi Helga artık ona ait olmayan dünyaya veda etti. Çok sevdiği, sıkça kaçıp içine gidip dinlendiği loş yuvasında; küçük bedeniyle, hiç yaşamamış gibi öylesine, kanatlarını açıp, belki de son bir uçuş hayaliyle çekip gitmiş, ona can veren enerji.

 Öylesine dokundum bedenine, sanki canı geri gelecek diye. Tıpkı babamın morgdan alındıktan sonra soğuk bedenine, sıcak bir his, bir can, dirilik duymak için yaklaştığım an gibi yaklaştım ve dokundum. Küçük bedenin zarif tüyleri henüz ölümü anlatmıyordu. Ölümü anlatan en hakiki görüntü, gözlerindeydi; içe kaçmış, yokluğun içinde yok olmuşlar gibi, karanlığa, hiçliğe teslim olmuşlardı.

  Ressamın seslendirdiği gibi, “ölüm mü, ne büyük buluş!” Ruhunuzun ait olduğu beden acı çekiyorsa, yaşlılığın yükünü taşımaktan dolayı büyük yorgunluk, bıkkınlık içindeyse, ölümü hatırlar; hiç kimsenin hatırlamak istemediği, her ölümün arkasından kendimizi şanslı görüp, hiç ölmeyecekmişiz gibi bıyık altından sırıtışımızı, göstermelik hüznümüzü, bizi kandıran bu büyük doğa olayını hep merak ettim; bu döngün, bu devir daimin bu kadar sınırlı olmasına rağmen, ölüm ve öldürme çığlıklarıyla, savaş boyaları sürüp, elimizden düşürmediğimiz baltalar; niye; niçin?

 Helga öldü, 5 bin gün ve gece evren için çok komik bir matematik; Helga içinse çok büyük bir yaşamdı; kafesin içinde, suyu ve yemi hazır önünde olsa bile; Helga öldü…

  Güven Serin 





19 Şubat 2014 Çarşamba

GECE TAM KARANLIK DEĞİL


GANOSLAR-TEKİRDAĞ


GECE TAM KARANLIK DEĞİL

 Aklımda kaldığı kadarıyla bir Fransız şair böyle seslenmiş, aydınlık yıldızlı gecenin sonsuza açılan penceresi altından;

 “  Gece tam karanlık değil! “

 Yunus usta ile Ganos Dağlarına onlarca gezi yaptık. En yüksek yerinin puslu havasını, mutlu rüzgârını görüp dinledik. Vadilerin küçük dereleriyle birlikte süzülmenin, toprağa düşen baharatların, etrafa yayılan ıhlamur kokularının sarhoşu olduk.

 Ganoslar, denize paralel uzanan; sadece Tekirdağ insanına değil sanki bütün ülke insanına; insanlığa armağan gibi ortaya çıkmış yükseltiler, derinlikleridir. Kendine has bitki örtüsü, yükseltileri, tepeleri, vadileriyle harika bir yerdir; özellikle korunması-kollanması gerekli en önemli hazinelerimiz dendir.

 Ganos Dağları, kamp ve yürüyüşlerle ilgili anım çok. Hiç unutamadığım, bende derin ve gizemli güzel şeylerin kıpırdadığı, ardıç ağaçlarının yakınında yel esen tepenin hemen yamacında kurduğumuz kamp gecesiydi. Gecenin önemli olanı;  çadırlı ilk kampımız olmasıydı. Yeni alınmış çadırlarımız, uyku tulumlarımız, fenerimiz, Yunus ustanın yanından ayırmadığı; zil ve çan sesleriyle şenlenen gece…

 Kamp gecelerinin en güzel etkinliklerinden birisi yürüyüş yapmak; gecenin patikalarında, görünmeze doğru yol almak. Kulaklar, gözlerden daha bir önem kazanır; kamp gecesinin yürüyüşünde. Etrafı, kulaklar ile görmeye başlar; en ufak bir kıpırtıyı, sesi, ötüşü algılamanın inceliği ile ödüllendirilirsiniz.

 Kamp ateşi ise bir başka ayrıcalıktır; odunların çıtırtısı, kora dönüşmüş közlerin içindeki patatesin kokusu, kaymayan ıhlamurun yudum yudum içilen tadı; insan denen canlıya, doğanın kalbinde ve onu anlama cesareti içinde en güzel hediyelerdendir.

 Kamp gecesi uzundur; sohbetlerin, şiirlerin, düşüncelerin ve sessizliğin güzel dalgalarıyla, yaşlı ağacın büyük dalına asılmış salıncakta sallanan bir çocuk gibi, alevin karanlıkta kaybolması gibi, kamp ateşinin çıtırtıları içinde kaybolmanın güzel düşleri…

 Uzun gecenin sohbetleri, ateşin alevi gibi sona ermiş, herkes kendi çadırına çekilmişti. Yeni aldığım ve ilk kez kullanacağım çadıra girer girmez, en büyük zenginliği hissettim; başımı sokacak, gecenin koynuna, yıldızların; o büyük evrenin bana sunduğu beden ve akıl sağlığım ile birlikte, kimsenin hakkına el koymadan, yatacak, uyuyacak, hatta düşlerime yenilerini ekleyeceğim bir yerim olmuştu. Değeri ise 75 TL, den öte değildi.

 Kamp gecesinin harika dinginliği, uzaktan gelen çakal ve kuş sesleri; hepsi gecenin uyumu içindeydi. Birkaç saatlik uyku yetmiş, daha şafak sökmeden uyanmıştım. Sanki bir çağrı gibi çadırın fermuarını aşağıya indirip başımı dışarıya uzattım; sanki gök, yere değmek istiyordu; evren ile dünya; iç içe geçecek; bir başka var oluş mucizesi gerçekleştireceklerdi.

 Sıfır hacimden doğmuş evren, yaklaşık 14 milyar yaşıyla yayılmaya, genişlemeye devam ediyor. Galaksilerin sayısı belli bile değil; sonsuza uzanan düşünceler ve düşüncesizlikler pes etmeden kendi üzerlerine düşen heyecanı ve heyecansızlığı yaşıyor-yaşatıyorlar.

 Yıldızlı, pırıltılı gecenin aydınlığında Fransız şairin o meşhur dizeleri geldi aklıma;

 “ Gece tam karanlık değil! “ Değil elbet; kananlık da değildi, yalnız da değil; var oluşun büyük serüvenine inanmış, soluk alıp verme ayrıcalığından öte, düşünme, hatırlama ve milyarlık insan hücrelerine sahip olan insanlar, geceye arkadaşlık yapıyordu.

 Gecenin, doğanın doğallığı hatırına kaçan uykumu, biraz şiir ile değerlendirmek istedim. Yanımda bulunan, bir yere not ettiğim kâğıtları çıkartıp, çadır içini aydınlatan küçük lambamın eşliğinde Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın dizelerini; gecenin içine üfledim;

 “ Seslenir seni bana, ova’m, dağ’ım.
Nere gitsem bulur beni arınmış.

Bir çağ ki akar ötelere
Bir ak, ki yüce atalar
Bir ala ki ulu oğullar,
Türkçem, benim ses bayrağım.”

  Güven serin  
  



18 Şubat 2014 Salı

BİR BAŞKA ADAM


Erguvanlar, baş döndürücü kokulara sahiptirler; kısa
zamanların muhteşem gösterisini yaparlar

Tekirdağ


BİR BAŞKA ADAM

  Eski dostlar, Muzaffer İlhan Erdost, Nevzat Helvacı, Akın Birdal ve İlhan Selçuk bir araya gelmişler. Yanlarına garson gelip ne içeceğini sorduğunda, hepsi birden;

Rakı! …

 Yemekler gelmiş, sular ve buzlar etrafa anasonla birlikte dost gülümsemeleri saçılırken, Muzaffer İlhan Erdost aklına gelen bir tekerlemeyi söylemiş;

“ Bir kadeh viski içtiğim
                             Zaman
  Bir başka adam olurum
  O bir başka adam
  Bir kadeh viski ister.”

 Daha sonra bu tekerleme insan zekâsı ile başka söylemlere de uyarlandı;

“ Bir kadın sevdiğim
                    Zaman,
  Bir başka adam olurum
  O bir başka adam
  Bir kadın sevmek ister.” Buna benzer seçenekleri artıra biliriz.

 Evrenin bir parçası olan dünyamız ve dünyamızın yaşam döngüsünü hazırlayan tabiat; neredeyse sonsuz seçeneklere sahiptir. Tabi ki bu seçenekleri görüp, anlamak ve anladıklarımızı saygı, sevgi ve minnettarlık algısıyla kabul etmek; insaniyetimizin derecesini; uygarlığımızın çıktığı basamakları da gösterir.

 Öyle zamanlar yaşıyoruz ki; yasaklar, çelişkili kanunlar, yönetmelikler bizi daha bir çelişkilere, korkulara, rüşvetli yaşamlara yaklaştırıyor. İnanılmayacak kadar yüksek cezalar; içki içilen, içki satılan yerlere hoşnutsuz ve koşullu bakışlar; her geçen gün içkiye ölümcül bir zehirmiş gibi bakarak; sürekli zamlar, yasaklar; içkimin keyif alınan bir şey olmasından çok, kaçak yapılan, insana zarar veren bir şey olduğunun altı, kalın bir şekilde çiziliyor.

 Hâlbuki beş kilo su içsek fenalaşır; yirmi beş kilo su ile ölüm tehlikesi yaşarız; esas olan, insanın olaylar karşısında kendi öz fikri; alacağı önlemler olması gerekiyorken; daha çocuk yıllarında, yaşamın zarif, nazik, hoşgörülü ve muhteşem bir şey olduğunu eğitim, görgü anlatım ve uygulamalarıyla; yarınların bir başka adamlarına, kadınlarına mutlu bir ülke geleceği adına yapmamız lüks değil bir zorunluluktur…

  İran’da sekiz yüzyıl önce yaşamış şair Şeyh Sadi, gecenin seherinde yüreğinin sarayını gözyaşlarıyla delerken söyleniyor;

Her soluk alışta, ömürden bir soluk eksiliyor.
Çevreme bakıyorum, kimseler kalmamış.
Be adam, elli yıldır yaşadın, hâlâ uykudasın.
Hayat temmuz güneşi altında bir kardır.
Erimiş bu kar, pek azı kalmış.

  Güven Serin 


17 Şubat 2014 Pazartesi

EYVAH EYVAH -3


Kamera; Güven  Bozcaada- Çanakkale

Ve güzel kızlar
Çiçekten taçlar ördüler
Ya da,öncesiz ve sonrasız dizeler..
Sappho

EYVAH EYVAH 3

Eyvah Eyvah 1–2 derken 3 sürpriz oldu. Yapımcılar için karlılık önemli. Seyirci için elbette doyuruculuk. Sinema koltuğuna oturan her insan beslenmek amaçlı gelmiştir; esas sorun bu beslenme ne şekilde olacak; ses, görüntü, diyalog, konu ve elbette beynimizde ki kabul görüşü. İnsan beyni, hoşlandığı sesi, görüntüyü masalımsı bir dünyaya davet eder; sarsılmaz bir kabul ediş kendi uzayını oluşturur ve döngünün bütün oluşumları o büyük evrene savrulmaya başlar. 

  Eyvah Eyvah 3 filmi, 1 ve 2 filmleri ilgi görmeseydi şüphesiz çekilemezdi. İyi bir film oldukça yüksek bütçelerin ayrılmasıyla, yüzlerce doğrunun bir araya getirilmesiyle doğuyor. Bu filminde kendi rekorunu kıracağını, hatta 4. filmin de yapımcıları heyecanlandıracağını düşünüyorum. Filmde bizden bir şeyler var; gülümseyerek, tebessüm ile ve bazen de kahkahalar ile izlediğimiz kendi yaşam gerçeklerimiz…

  Filmin türü komedi ağırlıklı olsa da günlük hayatın en önemli sorunlarından işsizliği, evliliği, anne, baba, nine, dede ilişkilerini, insan hüneriyle şekillenen yaşam içindeki problemlerle başa çıkma becerileri de film komedisi içinde bilinçaltımıza kayıt oluyor.

 Şüphesiz yapımcı en yüksek karı elde etmek ister. Nasıl ki bir esnaf en çok kazanmak isterse, bir çiftçi en yüksek ürünü almayı ümit ederse, film yapımcısı da en yüksek hâsılatı ister. Doyum sonsuza uzanıyor görünse de, eğitimli, donanımlı kişiler arasında kazanılacak her türlü zenginlik, tekrar halka, sanata döner. Daha şimdiden 2 milyon izleyiciyi geçen film, elbette kendi rekorunu kıracak. Sanatçılar, yoğun ilgiden dolayı oldukça mutlular.

  Eyvah Eyvah filmlerinin başarısı aynı zamanda sanatçıların, yapımcının, senaristin başarısı olmakla birlikte, çekildiği bölgenin, gösterime sunduğu insan tipleriyle, belki de yok olacak bir kültürün tekrar anlaşılması, yaşaması adına güzel bir suni teneffüs geçirmesi demektir. Çanakkale bölgesi, Bozcaada, Ezine ve Geyikli kendi ünlerine sahiplerken, bu film ile ünlerine ün kattıkları gibi, bölge insanın toplumsal, ailesel, ekonomik, sosyal açıdan da irdelenmesini sağlıyor.

 Tekirdağ Tekira Sinemaları yeni yıl gösterime giren Türk Filmleriyle yeniden hareketlendiler. Birçok salonda doluluk en yüksek seviyeye çıktı. İnsanların ekonomik sıkıntılarına rağmen, gülmenin neredeyse lüks hale gelip unutulma zamanları yaşanırken bile sinemaya gitmek, sinemanın koltuklarıyla bütünleşmek, o devasa perdenin sunacaklarını insan beyni, görgüsü ile harmanlamak oldukça özel bir şey.

 Ata Demirer, Demet Akbağ, Özge Borak, Salih Kalyon, Tarık Ünlüoğlu, Ayşenil Şanlıoğlu, Meray Ülgen filmin değişmez karakterleriyle seyirciye tebessüm ettirdiler. Dikkatimi çeken bir şey oldu; insanlar kahkaha ile gülmekten korkuyorlar.

 Artan işsizlik, bir kanser gibi yayılan taşeron salgını, siyasetin en çürümüş zamanları, yöneticilerin halkın ruh ve beden sağlığının bir bütün olduğu düşüncesinden oldukça uzak oluşu; kırılan seyirci rekorları, tüketim rekorları bile, uygarlık yolunda sağlam adımlar attığımızın, geleceğimizi daha iyi bir yörüngeye oturtacağımızın güvencesi değil; çünkü komedi ve trajedi iç içe…

  Güven Serin 






14 Şubat 2014 Cuma

AYIN ON DÖRDÜ


Kamera; Güven  
Tepelerden bakmalı Marmara'ya, tepelerin çam,meşe
kokulu diyarlarından...

Kamera; Güven - Tekirdağ
Deniz ışığı,ışık, oyunları sever; görsel oyunları...


Kamera; Güven   Marmara-Tekirdağ Kıyıları

AYIN ON DÖRDÜ

  Dolunay, ayın on dördü… Bir kor gibi, gök ile denizin; Marmara’nın birleştiği yerden yükselmeye başladı. Kocaman, devasa bir kor parçası… Bu görüntü, milyar yaşındaydı; belki de en yaşlı görüntülerden birisi…

  Denize, dağa, aya, yıldızlara bakarken; milyon, milyar yaşındaki cisimlere bakmanın ürpertici güzelliğini yaşıyorum. Onlar, bizden çok önceleri de oradaydı; bizim, insanoğlunun kavgaları başlamadan, dinozorlar çağından bile önce…

 Dünyada ki kavgam, insanlığı oluşturan insanlarla değil. Asıl kavgam kendimle benim… Güneşi, ayı, yıldızları, uzayın en derin köşesini bile merak eden beynimle… Susamışlığı, açlığı, nezaketi ve zarafeti arayan; onu bulunca, daha fazlasını merak eden evrenin bir parçası olan kendi dönüşümüm ile kavga halindeyim…

  Hem dünyanın insan eliyle oluşturulmuş yasalarına uyum sağlamak, hem de evrenin insanın içine işlediği yasalar ile denge kurmak; insanın ah ile vah ile geçen küçücük ömründe yetmeyen erişilmezliğidir.

  Güzel olan, faydaya, insanın ruhuna katkı yapıp, beden zamanına huzurlu dönüşüm verecek her şeyin kültüre; devamlılığın soylu paylaşımlarına dönüşmesini susuz bir insanın suyu istediği gibi istiyorum.

  Her insanın kendi yaşamında kendi çevresiyle istikrarın dostluğu ile uyumlu bir süreç içinde kendi patikasını oluşturacağına tanıklık eden birisiyim. İnsanın serüveni yine insanın istikrarlı yürüyüşü, tabiatın dengelerine gösterdiği uyum kabiliyetiyle ortaya çıkar…

 Metin ile arkadaşlık uyumunu çeşitli badirelerden sonra iyi bir seviyeye getirdik. Güven veren paylaşımlarımızın koşullamalardan uzaklığı insan bedeninin kemik, et, kan parçasından oluşmasından öte ruhun hafifliğini, tüy uçuşunun sessiz huzurunu getiriyor bize.

  Yıllardır tekrarladığımız Kumbağ Tepesi, oradan Marmara Denizinin izlenecek oluşu; Marmara, Hayırsız Ada seyirleri kaçınılmaz bir çağrının heyecanı içinde davet etti bizi. Teklif kimden gelirse gelsin, söz konusu tepe olunca, tepenin gün ile geceye akacağı zamanın yolculuğuna çıkma kararı hemen verilir. Mazeretler ve koşullar nazikçe bir kenara itilir…

 Köftelerimiz, içeceklerimiz, dürbün ve fotoğraf makinemiz sırt çantamın güvenli ev sahipliğiyle toprak, kekik, çam, yosun kokan tepe ile buluşmamızı sağladı. Her şey bıraktığımız gibi; küçük çiçekler yağmurdan sonra tekrar açmış. Lila, sarı, pembe renginde, yeşilin farklı tonundaki bitkiler sonsuza büyük şükran sunar gibi “hoş geldin” diyorlar bize.

  Bir kor parçası, devasa bir görüntü; uzayda yüzen bir cisim; dokunacağımız kadar yakın; gök ile denizin birleştiği yerden yükseliyor…

  Masalımsı bir görüntü diyorum Metin’e. Metin, “gerçekten de dostum, masalımsı bir görüntü…” Uzayın bonkör yüzü, hemen üzerimizde milyar yaşında, milyarlarca yıldız; ışıl ışıl… Kimisi çoktan yok olduğu halde, uzaklığının hatırına ışığı hâla varmışlar gibi rol kesip, yıldız görüntüsü içindeler…

 Ayın on dördü, dolun ay; büyük görkemiyle ağır ağır yükseliyor gökyüzünün muhteşem desteğinde. Işık yolu Anadolu’dan bize kadar; Trakya topraklarına kadar geliyor. Küçük tekneler, küçük nafakaları peşinde; çapariden dönenler ve gecenin deniz ile sarmaş dolaş olduğu ıslak yüzeye küçük motorlarıyla ilerleyenler; met ve cezir dalgaları gibi; kimi limana giriyor, kimi limandan denize açılıyor…

 Zeus hâla İda Dağının tepesinden bakıyor mu bilemiyorum. Athena, zekâ öğretileri peşinde mi yine? Şüphesiz ay Tanrıçası Bendis bizi izliyordur… Şarap Tanrısı Dionyssos’un hatırına yudumladık içkilerimizi. Deniz Tanrıçası Amphitrite’ye gece kadar sessiz selam gönderdik. Gece Tanrıçası Nyks’a, dinginliği, yenilenmeye yaptığı katkı, ay ve yıldızları ortaya çıkarttığı için teşekkür ettik.

 En azametli gök Tanrıçası olmalı; sonsuzluğa açılan o büyük boşlukta, hâkimiyet kurmuş olmanın büyük gururu ile Uranos gülümsüyordur yükseklerde bir yerde.

  Neşe Tanrısını Risus’u akıldan çıkarmadan, Nazım’ın dizeleriyle dolunay ve ışık yoluna, oynaşan yakamozlara katıldık;

  Bir ucu kuyuda kaybolan rüzgârlı bir şosede
  Bana doğru yaklaşıyor kavuşma saatimiz yalınayak.
  Yüzü saçlarıyla örtülü kavuşma saatimiz.
  Bir de ağır yürüyor ki delirmek işten değil.

 
    Güven Serin / Arşiv 



 










13 Şubat 2014 Perşembe

BIKTIM BU KİRLİ SİYASETTEN


Kamera; Güven - Tekirdağ

Kamera; Bülent 
Tenis Kortları- Tekirdağ


Kamera; Bülent   Tenis Kortları

Elbet,siyaset bir toplumun vazgeçilmezi; toplumu oluşturan insanlar
en iyisini, en bilgili olanı seçmek zorunda. 
Siyasetin dışında da bir sürü yapılacak şey var;kitap,sinema,
tiyatro,satranç, tavla,tenis, yüzme, yürüme, dağcılık, kuş
gözlemciliği gibi; evren nasıl genişliyorsa, insan da öyle genişler;
inanıyorsa hareketin büyüsüne...

BIKTIM BEN BU KİRLİ SİYASETTEN

 Neredeyse her gün siyasetle yatıyor, siyasetle kalkıyoruz. Siyasete kaktı yapacak en değerli oyumuzu, bizi biz yapacak yüksek karakterimizi tercihlerimiz belirler. Sıkça yanlışa düşüp, çevremizin etkisinde kalarak neredeyse bir sürü güdüsüyle gürültünün, tozun-dumanın içinde yol almanın garip taraftarlığını yaparız. Sonra; pişmanlıklar, küfürler, tehditler, istifalar birbirini izler…

  Siyaset ile uğraşacağı halde birçok tanıdığım; “bana göre değil” diyerek, siyasetin içine girmek şöyle dursun; kenarından bile geçmiyor. Peki, ama eğitim kurumları, dini kurumlar, sanat kurumları, ekonomik oluşumlar bu kadar önem taşıyorken, bütün bu kurumlara yön verecek esas olgu, siyasetin içinden çıkıyorken; bizler, bu kadar uzaktan seyretmek, bu kadar korkmak ve çekinmek gösterisini niye yaparız?

 Birçok sebebi var. İyi ve bilgili insanların siyaset yapamayacağı; kurnazlık ve yalan zanaatını bilmezseniz bu işin içinden çıkamayacağınızı, sağlığınız ve paranızın yok olup gideceği, gibi bir sürü anlamlı veya anlamsız düşüncenin-düşüncelerin eşiği içinde, gökten mi, yerden mi bir kahraman beklemekle geçiyor ömrümüz.

 Günün ilk saatlerinde çalan telefonum, siyaset içinde bulunan genç arkadaşım dandı. İstanbul’un en yoğun ve en heyecanlı yerlerinden birisinde siyasetin en heyecanlı anlarını yaşıyor. Siyasi Bilimler mezunu olmasının yanında birçok spor dalıyla uğraşmış, toplumun her katmanına yakın ilgi duyan; bugüne kadar tanıdığım insanların en doğru ve en güzellerinden birisi. Bütün heyecanı, koşturma isteği, siyasetin bir bilim oluşuna inancı ve siyasetçilerin toplumların refahının artıracağına inanması onun yorgun ve bitkin düşmesini engellemiyor; çünkü siyaset oldukça kirlendi…

 Telefondaki heyecanlı ve kararlı ses de öyle söylüyor;

 “ Bıktım artık bu kirli siyasetten. Ne kadar doğruyu seslendirirsen seslendir, kendi içindeki dinozorlar bile kabullenemiyor gelişimi-değişimi!”

 Arkadaşımın siyasete giriş amacını çok iyi bildiğim için, neredeyse tükenmeyen bir enerji içinde bir idealistin tohumlarını taşıması nedeniyle yaşadığı büyük siyasi aşkın, onu bu kadar yıpratması beni şaşırmadı. Çünkü neredeyse bir kültür olarak yerleşmiş anlayış biçimleri;

“ kurnaz olmazsan, yalan söylemezsen, çalmasan, acımasız olmasan, her türlü ayak oyunu bilmezsen” siyaset yapamazsın mantığı üzerine kurulu. Bu yolda yol almak isteyen, bu işin zanaatına, ilmine inanmış ve çok iyi donanımlı bir sürü insan sırf bu yüzden siyasetin kenarından bile geçmiyor; ne büyük bir kayıp; ülke geleceği, ülke kalkınması ve insanların mutluluğu adına…
 
 Bilimsel olarak siyaseti ilk ele alan kişi Karl Marx olmuştur. Avrupa şehirlerindeki üniversitelerde daha 1870’lerde siyaset alanında kürsüler açılmıştır. Ya bizim ülkemizde, bizim üniversitelerimizde, siyaset kürsüleri ne durumda, bir bilen var mı? Her tarafın toz-duman olduğu, herkesin birbirinden korktuğu, düşüncenin yerle bir edildiği bu zamanda üniversitelerden söz etmek, onlardan bir şey beklemek ne kadar insani ve ilmi ama onlardan ses çıkmıyor işte…

 Siyaset toplumun her alanında var; siyasi düşünce yüzeye çıkar, tartışmalar, öğretiler ne kadar çoğalırsa, ülke insanının yaşam savaşı o kadar anlamlı ve huzurlu hale gelir; o yüzden, siyasetten korkmak yerine, kaçmak yerine ona biraz daha yaklaşıp, onu daha iyi anlayıp, bizi biz yapacak, bizim karakterimizin özünü de ortaya çıkartan oylarımızın ne kadar değeri olduğunu bilelim…

 Bazen,düşünmüyor değilim; kirlenen siyaset mi, siyaseti yapan insanlar mı diye!

  Güven Serin 






10 Şubat 2014 Pazartesi

SUSMAK İÇİN BULUŞMAK


Kamera; Güven Dostlarım; Yunus Usta ve Şoför Metin


Ganoslar, Aziz Öğretmen ile rüzgarlı tepelerde sohbet...


Tekirdağ , çocukluk arkadaşım Seyfettin
Bazen tavla, şamata için de bir araya gelinir


Moda-İstanbul
Selçuk Öğretmen ve sanatıyla birlikte

SUSMAK İÇİN BULUŞMAK

  Bazen konuşmaların çılgın denizine öyle kapılırız ki; derinliğin içine kopar gider yorgun bedenimiz. Öyle konuşur, öyle laklaka yaparız ki; ne konuştuğumuz dinlenir, ne konuşulanları anlarız.

 Bütün zamanlara ait, sıra dışı canlılar vardır; kendi seslerini, renklerini, karakterlerini çok konuşmadan da göstere bilen, anlatan; anlaşılma telaşına, o büyük kaosa düşmeden; kendi iç huzurunun anlayışı ile yol alan; aldığı yolun reklâmına; davul-zurnasına inanmayan insanlar…

 10 Ocak’ta ölen şair Adnan Azar’da öyle insanlardan birisi; birisidir diyorum; Hakan Savlı’nın kendi köşesindeki aktardığı çalışmanın bilgilenmesiyle bu kanaate vardım. Her ölüm, ardına kadar açılan kapıların sesini de, çığlığını da, küçük, ince gözyaşlarının sessiz törenlerini de beraberinde götürür.

 İnsanlar yaşarken, öldükten sonra göreceği değerlere ulaşamazlar; çok az istisna hariç… Ölüm, aynı zamanda kendi yakınlığını, özlemini, çağırısını ve yakınlığını da çıkartır ortaya. Geriye kalan anılar-hatıralar ve çalışmalar; harf harf, kelime kelime araştırılır; o esere hayat vermiş, ruh üflemiş sanatçının sesi ve soluğu; hatta kokusu duyulmaya çalışılır.

 Şair Adnan Azar’ın arkadaşı Akif Kurtuluş, yaşamlarını taçlandıran bir anılarını şöyle aktarıyor;

 “ Adnan’ın ilk şiirini yayımladığı 70’li yılların ortalarında, öldürülmekten çok, arkadaşlarımızın öldürülmesinden korkardık. Arkadaşlarımız öldürülüyordu biz yaşarken. Ölüm ancak bir başkasının üzerinden tarif edilebilen bir yokluk duygusuydu.”

 Arkadaşı Akif Kurtuluş, kendi yaşamını irdelerken şu sözcükleri de bırakmış başka yaşamlar oyalansın diye;

 “ Biliyor musunuz biz, yirmili yaşlarda yüksek sesle konuşmayı seviyorduk. Hayat o kadar gürültülüydü ki, sesimizi duyurmak için bağırmak zorunda kalmıştık. Bir tek Adnan susuyordu. Biz onun sustuğunu zannedecek kadar acemiydik, o sustuğunu bir anlayan çıkar umuduna yapışacak kadar saf. Bunu, Unutmak Suları’yla başlayan şiir yolculuğu fazlasıyla anlatıyor bize. Sürekli kendi kendine konuşan, sözcüklerden başka hiçbir arkadaşı olmayan bir çocuk var orada. Kendi uğultusuna kimseyi ortak etmeyen, yalnızlığına kimseyi bulaştırmayan bir çocuk...”

 Hakan Savlı’da şair Adnan Azar’ı ardına kadar açılmış dost kapılarına dolmuş anıların en güzel, en sessiz, en huzurlu halleriyle hatırlatıyor;

“ Ben de yarı münzevi olduğum için Adnan en çok beni bulaştırmıştı yalnızlığına. Geceleri çalan telefonlarla parçalanmış aşklar, dağınık hayaller ve bir büyük kardeşlik içinde kalırdık. Bazen Kuzguncuk’ta susmak için buluşurduk. Hep dikkatimi çekerdi konuşurken düştüğü sessizlik parçaları. Yumuşacık bir sesle konuşurken birden susardı. Birkaç saniye. Sanki sessiz bir dalga yüzüne çarpmış gibi. Bir bilinmez denizden gelen bir dalga. Gözlerinin için ağır bir şiirle dolardı.”

 Susmak İçin Buluşmak; ne kadar anlamlı ve içten bir tutanak; kabul ediş... Bazen bütün şamatalar, kirli düşünce ve sesler; şiire adanmış şairin fabrikasına girer ve yüzlerce iyi ruhun el emeğiyle tekrar yaşam hakkı bulur; yaşamdan zevk, hüzün alacak insanlara ödül gibi…

 Bu sessiz şaire ses vermiş dizelerin birkaçına sizinle birlikte bende eğiliyorum;

Biliyor musun giderek azalıyoruz böyle
  Sen bir susuşa doğru kırılarak
  Ben senin susuşunun ardında
  Nereye gitsek orada olmuyoruz
  Biliyor musun giderek azalıyoruz muyuz böyle”


   Güven Serin