4 Şubat 2014 Salı

ŞAİRLERİ NİÇİN SEVERİZ?


Kamera; Güven 
Yolculuk,yaşam adına
Bir sürü isim ve unvan
Bir irdeleme,bir keşif;
işte sen osun;varlığını
evrene uçuran kişi...

ŞAİRLERİ NİÇİN SEVERİZ?

  İyi bir romancıyı, ressamı, senaristi, yönetmeni, öğretmeni-öğreticiyi; kısacası faydaya-huzura dönük her insanı severiz. Ama şairler; hayatı birkaç dizeye özetleyen, harfler içine dünyalar sığdıran şairleri bir başka severiz.

  CK 1247 Sayısı, Orhan Pamuk’un New York Times’de yayınlanmış makalesini tekrar okurlarıyla paylaştı. Orhan Pamuk’a bu makaleyi yazdıran şair Kontstantinos Kavafis’tir. Bir yazarın kitabı, bir şairin şiiri, sürekli özlenip hatırlanıyorsa, tekrar okunma ihtiyacı duyuluyorsa; yazarın kalemi, senaristin hayal gücü devreye girer.

  Orhan Pamuk’un New York Times’te yayınlanan ve şairleri oldukça güzel anlatan makalesi şöyledir;

 “ Şairlerimizi, onların bizim için kurduğu hayaller kadar, bizim onlar için kurduğumuz hayaller için de severiz. Bu yüzden, şairin hayatıyla şiirlerini birbirine karıştırmak, şeylerle kelimeleri birbirine karıştırmak kadar eski bir yanılsamadır. Ama şiire, romanlara, edebiyata bu yanılsama için de ihtiyaç duyarız. Bazı şiirleri, şairin hayatını düşünerek okuruz. Ve şairin hayatı, onun şiirlerini bizim için daha da unutulmaz kılar. Kavafis benim için işte tam böyle bir şairdir. Tıpkı Edgar Allan Poe gibi, Franz Kafka gibi, en mükemmel, en sarsıcı eserlerinde kendinden hiç söz etmez; ama biz şiirle birlikte hep onu düşünürüz.

  Onu yaşlı bir şehrin tanıdık sokaklarında yürüyen yaşlı bir adam olarak düşünüyorum. Onu azınlık içinde azınlık olan bir kitapsever olarak düşünüyorum. Onu taşralı olduğunu çok iyi bilen ve bu bilgiyi bir çeşit bilgeliğe dönüştüren yalnız bir adam olarak düşünüyorum.”

 Şüphesiz etkilenme-etkileme insanın aradığı besinlerle, yürüyeceği yolla da yakından ilgilidir. Severek okuduğumuz şairler, yazarlar en yakın dostumuz olduğu gibi bizim karakterimizin oluşumu-olgunlaşması sırasında önemli yer tutarlar.

 Kitap seçimi, şiir seçimi, bir insanın iç dünyası ile dış dünyası arasında kuracağı denge ve bakış açısını etkiler. Okuduğumuz kitaplardan etkilenmemek, onları içselleştirmemek mümkün değildir. İçselleşme kendi tarafsızlığı ve nezaketiyle başladıysa; kendi değirmenimizde de ürün kokuları; tıpkı mısır ve buğday değirmeninden gelen mısır ve buğday kokuları gibi duyulmaya, anlaşılmaya başlayacaktır.

 Çelişkileri, kuşkuları, alt beynimize çakılmış ön yargıları en iyi onaracak ve en iyi düzenleyecek şey; bilgidir. Bu bilgiye de onlarca kaynaktan ulaşmamız mümkündür. Bu kaynakların en değerlileri; kendilerini yaşadıkları topluma adamış ve o toplum için ilahi bir sorumluluk hissetmiş; yazarlar, şairler, ressamlar, heykeltıraşlar, senaristler, yönetmenler, sanatçılardır.

 CK’ın 1247 sayısında Kavafis’in Kent, isimli şiiri de paylaşıldı. Bu paylaşımı, içtenliği ve derinliği olan bu ölümsüz dizeleri kendi köşemden, kendi okuyucuma da sunmanın onurunu, ağır ağır dönen, kendi doğal kokularını etrafa saçan su değirmeni gibi; bir işe, bir faydaya adanmışlığın iç huzuruyla yapıyorum.

Kavafis’in Kent Şiiri

Dedin, Bir başka ülkeye, bir başka denize gireceğim,
Bundan daha iyi bir kent bulunur elbet.
Yazgıdır yakama yapışır neye kalkışsam
Ve yüreğim gömülü bir ceset sanki.
Aklım daha nice kalacak bu çorak ülkede.
Nereye çevirsem gözlerimi, nereye baksam
Hayatımın kara yıkıntıları çıkıyor karşıma, yıllarıma kıydığım, boşa harcadığım.

Yeni ülkeler bulamayacaksın, başka denizler,
 Bulamayacaksın.
Bu kent peşini bırakmayacak. Aynı sokaklarda
Dolaşacaksın. Aynı mahallede yaşlanacaksın,
Aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Bir kenttir gidip gideceğin yer. Bir başkasını umma,
Bir gemi yok, bir yol yok sana.
Değil mi ki, hayatına kıydın burada
Bu küçücük köşede, ona kıydın demektir bütün dünyada.

  Güven Serin  




3 Şubat 2014 Pazartesi

BARIŞ MANÇO-BEN BİLİRİM


Kamera; Güven  Kozyatağı Kültür Merkezi

15. Yıl dönümü anma etkinliği

Barış'ın yeni yapılmış heykeli;usta işi,sanki silikona can ve ruh
vermiş.


Kozyatağı Kültür Merkezi

Kadıköy Belediyesi bir sanatçıya yakışır kokteyl 
düzenlemişti; her yaşta sevenleri oradaydı;
Erdoğan Bey, eski bir İstanbullu. Şimdi İzmir de
yaşıyor.


Kamera; Güven Kozyatağı Kültür Merkezi

Doğukan Manço, Lale Manço, İnci Hanım ve Batıkan Manço


Kamera; Güven  Kozyatağı Kültür Merkezi


Kamera; Güven Kozyatağı Kültür Merkezi

Barış Manço Anma Gecesi-24 Ayar Müzik Grubu 


Fotoğrafa,şarkılara kalıcı bir ruh üflenmiş;
Barışın ruhu...


Kamera; Güven Kanlıca yolu ve martılar günlük
nafaka peşinde; belki de büyük bir eğlencedir onlar için
insanları eğlendirmek;kim bilir...


Kamera; Güven     
Işık,bir kez daha yapıyor milyarlık gösterisini.


Kamera; Güven    
Deniz ve Martı, sordular seni;
Neredesin, diye...


Kamera; Güven   15.yıl...
Zaman,belki de zamansızlığı anlatıyordur bize;sonsuz
içindeki o büyük yaşam döngüsünü; evrenin uçsuz
bucaksız genişlemesi, sıfır hacimden sonsuzu
yaratması gibi...


BARIŞ MANÇO-BEN BİLİRİM

 Barış Manço deyince akla neler gelir? Bir ses… Bir nefes… Sevgi… Çalışkanlık… Saygı… Barış… Çocuk… Yaşlı… Felsefe… Evrene yayılan müziğin notaları-tınıları…

 Elbette Barış deyince 81300 Moda İstanbul adresi de gelir. Çünkü yıllarca böyle seslendi;

 81300 Moda İstanbul; bana yazın; lütfen ama lütfen yazın!

  Barış Manço’nun 15. Ölüm yıl dönümü inanılmaz bir insan çeşitliliği ile Türkiye'nin birçok şehrinden, kasabasından, köyünden gelmiş insanlarla birlikte birçok etkinlikte kutlandı. 15 yıldan bu yana; tekrar tekrar keşfediliyor; şarkılarının sözleriyle, sözlere sinen “barış” kokusu ile…

 Barış Manço, dedim Kozyatağı Kültür Merkezine gitmek için bindiğim taksi şoförüne. Şoför Giresun doğumlu imiş; Barış Manço der demez; Arkadaşım Eşek, Ben Bilirim, Sarı Çizmeli Mehmet Ağa dedi. Kozyatağı Kültür Merkezine bir bir geliyordu insanlar; renk renk, ses ses, sevgi sevgi, barış barış…

 Kadıköy Belediyesi sanata ve sanatçıya verdiği desteği aralıksız devam ettiriyor. Şüphesiz ki, insanın, sevginin, birliğin olduğu yerde, siyasetçiler de olmak zorunda kalır; ben bu müzik yolculuğuna, bu Barış Manço sevgisi evrenselliğine gıpta ile bakıyorum.

 Bu yılkı anma programı Kozyatağı Kültür Merkezinde yapıldı. Anma konseri başlamadan birkaç saat önce yine Kadıköy Belediyesinin düzenlediği Kokteyl harika tatları, seçenekler ve şahane hizmet ile samimiyetin en nazik elleriyle sunuldu. Etrafımda bulunan insanlara baktığımda, her yaştan insan çeşitlemesi karşısında hayran kaldım; üç-dört yaştan seksen yaşa kadar…

76 yaşındaki Erdoğan Bey İzmir’den gelmişti. O rakısını yudumluyorken, ben de votkamı yudumladım. Bir ara Barış Manço’nun insandan içe, dünyadan öte felsefesine inanmış hislerle Erdoğan Beye de sordum; Size Barış Manço neler hatırlatıyor?

 Kol Düğmeleri, Dönence, Dağlar Dağlar, Ben Bilirim dedi… Daha başka neler denmez ki;

 İşte Hendek İşte Deve, Bir Selam Sana, Hemşerim Memleket Nire,

 Barış Manço birçok etkinlikle anıldı. Bunlardan Kozyatağı Kültür Merkezi’nde anma konseri ile Pazar günkü Vapur yolculuğu ile Kanlıca Mezarlığı ziyaret programlarına katıldım. Konser, gecenin ilerleyen saatlerinde; Barış için verilen kokteylden hemen sonra; ailesinin kısa sohbeti, Barışseverlerin ailesine sorduğu sorularla ve ondan sonra müzik grubu 24 ayarın coşku dolu konseri; Barış Manço’nun sevilen şarkılarıyla devam etti. Salonda bulunan heykel, müze için yapılmıştı; Barış Manço’nun son zamanlarını; tam manasıyla, canlı imiş gibi anlatıyordu; sanat, zanaat ve bir sevgiye adanmış insanın sanata yansıyan görüntüsü bütün sevdalıları selamlıyordu.

 Barış Manço’ya ilk önce, Ses Sanatçısı diye bilirsiniz. Ya sonra; muhteşem bir gezgin, harika bir kültür elçisi, filozof da diyebilirsiniz. Çocuklara inanmış, yaşlılara kusursuz bir saygı anlayışı içinde nezaketin efendisi, kulu-kölesi de diye bilirsiniz.

 Barış Manço’ya filozof da diyebilirsiniz dedim. Neden? Aklımıza gelen ilk şarkılarından birisini çok az irdeleyelim;

Deli gönül sevdasını ben bilirim, ben bilirim
Yardan ayrı kalmasını ben bilirim, ben bilirim

Yumuk yumuk elleri var, kömür kömür gözleri var
Daha daha neleri var, ben bilirim, ben bilirim

Kışlalara erdi bahar, teskereye birkaç gün var
Barışa da bir sorsalar; ben bilirim, ben bilirim

 Sadece bu şarkıyı bile irdelediğimizde, yaşamın içindeki insanı görebilirsiniz; sevdaya, sevgiye, saygıya, yaşamın her türlü oluşumlarına, şekillerine inanmış ve onları anlamaya çalışan birisi…

 Bir kış günü geldi dünyaya, yine bir kış günü, olgunluğunun en güzel zamanında ayrıldı. 200 şarkıyı geçen besteleri, çocuk programları, belgeselleriyle; insan bedenini, bir sanat zarafetiyle sunumu, kendine has giyinişi, saçı, bıyığı, yüzüğü ve o insan ötesi gülüşüyle; Barış Manço; bizden içe, dünyadan öte; şimdi Kanlıca Mezarlığı menekşeler, çamlar ve o küçük meşe ağacının yakın dostluğu ile manevi gösterisine, evrensel uçuşuna devam ediyor…

 Şarkıları en garip, en sıkışım zamanımızda bile gerçeğin yaşam tınıları, düşüncenin sonsuza adanmış dostluğu ile bizi yaşatmaya, yaşamdan keyif alıp, diğer canlılara da sevgi tohumu dağıtmaya zorluyor; işte o şarkılardan birisi ile son veriyorum çalışmama;

  Ben bir haber göndermişsin
  Gelsin yüzleşsin demişsin
  Geldim işte tek başıma delikanlı gibi
   İyi bilirim ben bu oyunu;
   Hem başı belli, hem sonu;
   Konuşalım açıkça şimdi, delikanlı gibi…

   Güven serin 

   

 

  









1 Şubat 2014 Cumartesi

TEKİRDAĞ ILGIN AĞAÇLARIYLA DAHA GÜZEL


Kamera; Güven   Tekirdağ
Ilgın Ağaçları;şehirlerin ehlileşmemiş güzel şeyleri;
bu çocukları her görüşümde,çocukluğum ve Meriç nehri gelir
aklıma; kumlar,ılgınlar ve nehir;alabildiğince doğal...


Kamera; Güven     Tekirdağ 
Kavak ağacı bir kışı daha bahara adamışlığın sessiz
bekleyişi içinde. Beyaz yelkenliler ise rüzgara
hükmetmenin soylu düşleriyle güç denemesi içindeler.

TEKİRDAĞ ILGIN AĞAÇLARIYLA DAHA GÜZEL

  Tekirdağ şehri coğrafi açıdan kendi muhteşemliği içinde; dağları, denizi, ovalarıyla kendine has bir şehirdir. Kent yolcuğunda, kendi aristokratlarının unutkanlığı ve umarsızlığını yaşasa da, hâlâ ölmemişliğin direnişi içinde deniziyle, yosun kokularıyla, Ganoslardan yayılan baharatlarıyla, bizleri bağrına basmaya devam ediyor.

 Bu şehri sevdikçe, burada kök saldıkça içim daha da acıyor; bu kadar ihmalkârlık, bu kadar çarpıklık niye diye! Beton ormanına dönmüş mahalleler, 30-40 yıl önce şehirli olacaksınız diye aldatılmış çiftçilerimizin hazin ve sessiz yaşayışı hiç kimsenin umurunda bile değil.

 Kordon boyu birçok insanın, canlının; köpeğin, martının, karganın, kedinin ve çiçeğin, ağacın yaşadığı, nefes alıp adaları, değişim geçiren denizi seyrettiği-seyrettiğimiz yer…

 Bazen düşünüyorum, bu şehrin denizi, kordon boyu ve Ganos Dağları olmasaydı, burada kök salar mıydım diye! Sanmıyorum… Ve bu kök salmışlığın güzel hatırına geldiğim günden bu yana; 30 yıllık yürüyüşüm, deniz ile sessiz dostluğum devam ediyor. Bu dostluğuma en büyük tanıklığı da limanın hemen bitimindeki kavak ağacı ile Rokoczi Müzesinin tam karşısına kalan ılgın ağaçları yapıyor.

 Kordon boyu yürüyüşüme her çıkışımda ılgın ağaçlarının ufak tefek gövdelerini, kışın yokluğun içinde incecik kalmış gri, sarı dallarını görmemezlikten gelemiyorum. Ilgın ağaçları denize ve bu şehre oldukça yakışıyor. Bu küçük, bu varken, görünmez sanılan ağaçlar özgürlüğü, vahşi hayatı, natürelliği de anlatıyor aynı zamanda…

 Yeni bir günün yürüyüşü içinde, yine kordon boyundayım. Işık, bulutların arasından sarhoş bir canlı gibi süzülüyor denize doğru. Işık, var oluşun gerçek gösterisini, deniz ile buluşmuşluğun yansımalarını saçarken, beyaz yelkenleriyle, yelken kulüp üyeleri sporcuları da günlük çalışmalarını yapıyorlar.

 Işık, denize ne kadar çok uyum sağlamışsa, beyaz yelkenleriyle küçük tekneler de o kadar uyum içinde; zarif kuğular gibi süzülüyorlardı; ılgın ağaçlarının uyku keyiflerinde. Ve ben, yine şehrimin kordon boyunda yol alıyor, yol alan her yazar-çizerin bir konu, bir yazı düşüncesi içinde olduğu gibi, kendi çalışmamı; milyarlık hücrelerim ve şehrimin bana düşen enerjisiyle içsel defterimi karalıyordum.

  Sol tarafımdaki denizin ışıkla yaptığı pırıltılı çalışma; pırıltıların içindeki yelkenliler, sağ tarafımdaki dost kadar yakın hissettiğim ılgın ağaçları ve başımı yukarıya, şehrime kaldırdığımda ihanetin büyük gösterisini yapan büyük beton yığınları… Ne hazin bir tören… Bu şehri sevmiş, bu şehrin toprağı, suyu, havasıyla büyümüş insanların gafleti daha da içimi derin çizgiler ile hırpalıyor.

 Gördüğüm en güzel manzara; Rakoczi Müzesi ile şimdiki Kütüphanenin ahşap kaplamalı binası; geriye kalanlar, mimariden, mühendislikten anlamayanları bile çileden çıkartacak kadar BERBAT…

  Hızla ilerliyorum, ışığın gün içinde ilerleyişi gibi; Şaraphane Fabrikası karşısında, anason kokularını eskisi gibi duymadığımın incinmesiyle şarap, rakı ve bağcılık kültürüne büyük katkı yapmış bu yerin hangi ticari oyunlara kurban edildiği ve edileceği fikrine bir çocuk ürkekliğinde dokundum. Ve ilerledim, solumda kalan eski cezaevi binasının metruk haline bakarak. Bu binanın bu şehrin kültürüne bir müze, bir park olarak dönebileceği, dönmesi gerektiği düşüncelerini yeşerterek!

  Bir kadın, genç kızıyla yanımdan geçtiler. Kadın sesleniyordu genç güzel kızına;

“ Biraz içinde kalsın fikirlerin; biriksinler!”

 Fikirsizliğin, şamatanın, bilgisizliğin içinde yüzerken, fikirden şikâyet eden kadının derdi başka olmalıydı; ama yılgınlığını fikre karşı, düşüncenin olur olmaz yerde fışkırmasına karşı değildi belki ama alışıldık seslenişi yapıyordu ; “ Bırak, fikirlerin içinde kalsın” diyordu, tam da fikir üretecek, düşünecek, şüphelenecek, sorgulayacak yaşta olan kızına.

  Çehov’un genç bir yazara gönderdiği mektubunda söz ettiği bir fikir geliyor aklıma;


“ Yaz, yazacak bir şeyin yoksa olmadığını yaz!”

 Yazmak böyle bir şeydir işte; içeride bir kıpırtı hissedersiniz her an; Sait Faik gibi yanımda taşıdığım kâğıt ve kalemim, sıkça not almamı gerektirir; en güzel hatırlama alınan küçük, kısa notlar ile yazı yaşamıma katkı sağlıyor…

  Güven Serin 



 



 




30 Ocak 2014 Perşembe

BİR SEVDADIR ADA


Kamera; Güven   Heybeliada

Güzelim mimari beton işgali altında;Kınalı ve Heybeliada,en
hızlı tüketilen güzel yerlerimizden.


Kamera;Güven  Heybeliada
Ahşap,mutlu ve şen günlerini hüzünlü bir kış bekleyişi içinde,
nice rüzgarlar,nice yağmurlar ve güneşler görmüş;
kimi panjurlarını ardına kadar açmış,kimi zaman ise
kapatmış. 


Kamera; Güven  Heybeliada


Kamera; Güven Heybeliada


Kamera; Güven Heybeliada

Mekanlar insanlarla güzel; onların dilinden anlayan,
bakımını,onarımını yapan,şarkılar,türküler söyleyen
insanlar...







28 Ocak 2014 Salı

AVUSTRALYA AÇIK WAWRİNKA ve Lİ NA'NIN


Kamera; Güven  Stanislas Wawrinka 
İlk şampiyonluğunu Avustralya Açık da aldı.


Kamera; Güven -Wawrinka
Bedenindeki dövmede İrlandalı oyun yazarının
bir sözü;
" Dene,yine dene, yine yenil,daha iyi yenil" 


Kamera; Güven   Rafel Nadal
Muhteşem bir sporcu; fakat, büyük alkışlar,büyük zaferler
zirvede hiçbir zaman sonsuza kadar kalacağımızın
garantisi değildir; büyük zaferlerin hüznü de büyüktür.


Kamera; Güven
Nadan ve Wawrinka
Bu sporun ruhunda nezaket,felsefe ve hareket vardır; bu
yüzden seviyorum,seviyorum...

AVUSTURALYA AÇIK TENİS, ZAFER WAWRİNKA ve Lİ NA’NIN

  Sezonun ilk “Grant slam”ı Avustralya açıkta alkışı, kupayı alan İsviçreli sporcu Stanislas Wawrinka oldu. Kendisinin ilk “Grant slam” şampiyonluğunun yanında, dünya tenis sıralamasında 1 numara olan Rafel Nadal’ı 3–1 yenerek, geçin yıl sürdürdüğü yükselişini, tenis sporuna vermiş olduğu önemin, çalışmanın karşılığını dünya sıralamasında 8.’den 3’e çıkartarak da önemli bir çıkış yakaladı.

 Benimde amatörce içinde olduğum tenis sporu insan bedeniyle ruhuna en uygun sporlardan birisi. İçinde ne ararsanız var; rekabet, heyecan, aksiyon, alkış ve hüzün… Fakat bu sporun büyüklüğü bütün bu duygu değişimlerini tabiatın değişimi gibi, insanı daha ileriye, daha dinginliğe getirme amacından başka bir şey değildir.

 Aslında bütün sporların amacı, insan ruhu ile bedenine faydaya dönük olsa da, birçok spor dalı, henüz bu seviyeye, bu algılamaya sahip seyirci ve sporcu kimlikleriyle buluşup, büyük insanlık gösterisine bir türlü dönüşemiyor; yaşaman kavgalar, ayrılıklar, edilen küfürler oldukça can acıtıcı oluyor.

  İsviçreli sporcu Stanislas Wawrinka kupaya ulaşmak için geçin yılın şampiyonu Djokovic’i yenip finalde ise dünya bir numarası Rafel Nadal ile karşılaştı. Bu güne kadar yaptıkları 12 karşılaşma karşısında Nadal’ı ilk kez yenen Wawrinka, aynı zamanda zirvenin ne büyük lütuf, güzellik ve hüzün olduğunu da bir kez daha tüm dünyaya gösterdi.

 Bu yenilgi, hüzünlü anlara da sahne oldu; Nadal zaman zaman gözyaşlarını tutamadığı gibi, beden dili, zirvenin büyük rüzgârlarına direnecek gücün kalmadığını da anlatıyordu.
 Spor, insanın bedeni ve ruhu için oldukça önemli bir uğraş; ister amatörce, ister ustalıkla yapılsın; isterse bir mesleğe dönüşsün; bu büyük yolculuğun kazancı, yüksekliği ve alkışı çok iyi anlaşılmalı; yaşamın ta kendisi sporun içindedir; büyük kayıplar yaşamadan, eğlenirken, üzülürken, kazanırken, kaybederken hayata daha iyi hazırlanırız; yokluk ile varlık arasındaki o muhteşem çizginin felsefesi her şeyi anlatır bize…

 Wawrinka bu yükselişi şüphesiz çok çalışmasına, reflekslerine ve sezgilerine borçlu. Birde, 28 yaşındaki sporcunun bedenine yaptırdığı bir dövme; İrlandalı oyun yazarı Samuel Bacckett’in bir sözü;

“ Dene, yine dene, yine yenil, daha iyi yenil!” Sanırım bu felsefe sporun rekabet, çalışma, azim, nezaket yolculuğunu iyi anlatıyor…

 Rafel Nadal’ın hüzünlü anları ve maç bittikten sonraki konuşması ise;

“ Wawrinka bunu hak etti. Onu tebrik ediyorum. Herkese teşekkür ediyorum. Böyle bitmesini istemezdim, çok üzgünüm. Kesinlikle buradan büyük keyif aldım. 12 ay sonra görüşmek dileğiyle.”

 Bir ara sakatlık belirtisi gösteren Nadal’ın içeriye geçmesi ve sonra korta gelince seyirci tarafından yuhalanması, tenis sporu içinde; iyinin, estetiğin, başarının ve dik duruşun ne büyük önem gösterdiğini de anlatıyor bize.

 Şimdi, Avustralya Açık Tenis Turnuvasının; kısacası sezonun ilk “Grant Slam” ı olan kupanın galibi Wawrinka’nın bu işin keyfini çıkartmasına kalıyor; şöhretine şöhret, kazancına kazanç, alkışlarına alkış katacak; ta ki, zirvenin soğuk rüzgârlarına dayanmakta güçlük çekeceği zamana kadar…

 Avusturalya Açık Tenis, sezonun ilk “Grant Salam’ında kadınlar tekte ise 31 yaşındaki Çinli tenisçi Li Na, Slovak rakibi Dominika Cibulkova’yı 2-0 yenerek kariyerinde ikinci şampiyonluğa uzanmış oldu.

 Li Na kupayı aldığında oldukça heyecanlıydı; aynı zamanda en yaşlı tenisçi unvanını taşıyan dünyanın 4 numarası ; “ çalışmamızın zaferi; ekip çalışmasıydı bizimkisi ve biz bunu en iyi bir şekilde başardık” diye, yendiği rakibini de sevgiyle selamladı.

 Sportif yolculuk böyle bir şey dostlarım; yaşamın kendisi gibi; bırakmadığın sürece; zirveye verilen değer kadar zirvenin aşağılarına da, galibiyete verilen övgü kadar, yenilgileri de anladığınız zaman; dengeli bir ruh âlemi içinde kavradıysanız; her aşamada harika şeyler tadarsınız; ister hüzünlü, ister sevinçli; hepsi iç dalgaları uyandırmıştır; esas olan temizliğin, dinginliğin de ta kendisidir…

  Güven Serin 








  




27 Ocak 2014 Pazartesi

AVLANMA SANATI


Kamera; Güven Mozaik Müzesi-İstanbul 
Yüzlerce yıl öncesinin emek ve zanaat işçiliğine gidiyorsunuz;
görülmeye değer bir yer;zaman zaman insanı çeken bir şeyler
var...
AVLANMA SANATI

Günün güneşli olmasını değerlendiriyordu Karabatak Kuşu. Kıyıya gelmiş balık topluluğu ile ziyafet çekiyordu kendine. Her suya dalışında bir balık yakalıyor, her yakalayış sonrası başını suyun dışına çıkartıp beslenmesini gerçek bir mide törenine çeviriyor.

  Tabiatın sonsuz sunumları her canlıya beslenme imkânı veriyor. Küçük balıklar denizin içindeki daha küçük yiyeceklerle hayat buluyorken, Karabatak Kuşu ise onlarla yaşam tazeliyor. Hepsinin biricik amacı onlara verilen yaşam hakkını kendi yaşam ölçüleriyle devam ettirmek.

 Hiçbir hayvan anormal bir durum harici kendi yaşam alanı ve beslenme çizgisi dışına çıkmıyor. Hiçbir hayvan zalimce katliamları büyük bir susamışlık ve öfke içinde gerçekleştirmiyor; sadece birisi hariç; İNSAN…

 İnsanın insan olma yolculuğu milyonlarca yıl sürse bile içindeki o büyük geçmiş bir türlü yok olmuyor; doyumsuz mal-mülk edinimleri, sonsuza uzanan kıskançlık ve öfkeler; dilimlere ayrılmış dinler, diller ve ırklar… Hepsinin öyküsü en soylu olandan başlıyor. Ve hepsi kendi krallığını daha bir yüceltme peşinde…

 Tekirdağ Avrupa Kıt’asında Yunanistan ve Bulgaristan’ın dibinde olduğu halde, ayrılığı var oluş sebebi yapmış ülkelere bir yabancı gibi doğduk ve yaşıyoruz. Çocuklğum Meriç Nehrinin en deli aktığı zamanlarda, Balkanların soğuğunun zalim, masum ayırt etmeden canlıları titrettiği yaşamlarda geçti. Beyazlık, yolları kapatır; kar savaşları yapardık çocuk savaşçıları olarak. En büyük tutkumuz kazanmak üzerine; kartopularını ve acıyı hissettikçe daha bir tutkulu savaşçı olurduk; acının ne olduğunu göstermek adına…


 Ülkesini bile tanımayan insanların en bilmiş zamanlarında her şeyi bilirken, aslında hiçbir şeyi bilmediğimizin itirafları ile avlanıp duruyoruz.
 Boşluğun büyük dengesi, yer çekim kuvveti, bilimin en görkemli bilgileriyle anlatılırken bile heybesini doldurma, kasasını en gizli yerlere saklama telaşı içinde; biricik ve paha biçilmez yaşamlarımızı hiçliğe adanmış kurbanlar gibi yok etmenin perişanlığını yaşıyoruz; sanırsınız ki her kez halinden memnun;

 Sıkışınca çok şükür, övünme; askerlik anılarını ve aldanma, avlanma geçmişimizi; onurlu bir anı gibi anlatıp; pişmanlıklar, öfkeler, öçler ile harmanladığımız bir hayat…

  Çevremi insan saygısının en tarafsız bakışlarıyla tararken bile memnun, huzurlu ve dingin bir canlı özlemiyle yanıp tutuşuyorum. O kadar az ki bu tür insanlar. Böyle canlıları, böyle dingin bakışları yalnız hayvanlarda görebilirsiniz; avlanmayı, sevişmeyi, göçleri bir sanat, bir zanaat gösterisine çevirmiş hayvanlarda…

 Böyle durumlarda dinginliği resimde, heykelde, tiyatroda, sinemada, hikâyede, şiirde bulmuş insanlara bir adım daha yakın olmakta teselli arıyorum. İşte, şu an bu teselliyi bir şairin Robert Grawes’in dizelerinde arıyorum;

Ne ölen aşkımıza yas, ne uluyan fırtına
Karanlıklarda esen
Hüzün gülüşü, yalnız bir soluk kış manzarası
Çitleri kar örterken

  Güven Serin 
 

  


23 Ocak 2014 Perşembe

PERA'DA SON GÜN


Kamera; Güven Pera Müzesi  Osman Hamdi



Kamera; Güven   Pera Müzesi- Yıldız Moran


Kamera; Güven Pera Müzesi-Sophıa Varı

Pera’da Son Gün

  Pera Müzesi, müze olmaktan öte; ülkem için, şehrim için belki de yepyeni bir yaşam biçimi olabilecek bir mekân. Sinema gösterimleriyle, müzik konserleriyle, müzeye ait değerli sanat eserleriyle ve çok önemli olan sergileriyle; çok yönlü, çok sesli ve çok renkli bir sunum içerisinde; yoğun ve ince, zarif duyguların da yeşermesine katkı yapıyor.

  Kabalık, hoyratlık, insana verilen saygı, alabildiğince azalıyorken; Pera gibi müzelerin; Suna ve İnan Kıraç Vakfının öncülüğünde yepyeni duygular; kendi öğretileriyle, aydınlatması ve her şeyden önce insana verilen saygının kök salmasıyla devam ediyor.

 Bir yaz gününü andıran güneşli gün; Tekirdağ şehrine çok yakın olan İstanbul’u ziyaret etmem için, bir çağrı niteliğindeydi. Üstelik de sevdiğim, dinlendiğim mekân; Pera Müzesi süreli olarak gösterime açtığı; Heykeller ve Resimler isimli çalışmayı; Sophia Vari gibi bir sanatçının eserlerini, felsefesini biraz olsun anlayabilmek adına son gündü.

 Diğer çalışma da Zamansız Fotoğraflar isimli Sergi, Yıldız Moran’a ait 8000 negatifin içinden seçilmiş eserlerden bir bölümü.

 “ 24 saat düşünülen, yaşanılan, ikinci plana atılmayacak bir konudur fotoğrafçılık. İnsana, hayata özgün, bir aşamanın bir yerini kavramsal olarak dolu, yoğun, ağırlıklı olarak verebilen kişidir fotoğrafçı.” Bu sergi için söylenen sözcüklerden birisi de budur işte…

  Yıldız Moran için çok şey söylenmiş. Onlardan birkaçı da şunlar;

“ Işığı büyük ustalıkla kullanarak elde ettiği teknik başarının ötesinde; ruhunu, aklını, kalbini yani kendini katarak görüntünün izini derinleştirmiş bir fotoğrafçıdır. Fotoğrafın en temel fonksiyonu olan tespitin yanı sıra çok katmanlı tasvir diline ulaşmış, karelerinde zamansızlığı yakalayabilmiştir."

 Heykeller ve Resimler Sergisinin eserlerine değer, amaç ve anlam katan sanatçı Sophia Vari için yapılan değerlendirme ise;

“ Yapıtlarında doğduğu Yunanistan’dan ilham aldığı renkleri, hacme ve boşluğa dair arayışlarıyla bilinen Saphia Vari, kariyerine bir ressam olarak başladıktan sonra kendisini özgürleştirecek bir ifade aracının peşine düşerek heykelle buluştu. Geometriyi, hacmi ve şekilleri alıp onları boşlukta insanlaştırma amacıyla yola çıkan sanatçı, mermer ve bronzdan kıymetli madenlere uzanan bir malzeme çeşitliliği içinde çalışıyor. Anıtsal heykelleriyle dünyanın dört bir yanına konuk olan Vari, tuval ve kolâjlarında ise yine hacim, katman ve yüzeyler arası ilişkiler arasında çalışıyor.”

 Bir taş mekân Pera; içine süzülen tarih, boyaların renkleri ve yaşamlara sığmayacak kadar kocaman düşlerin sonsuza adanmış eserleri; hepsini, bir parça zamanla, kendi anılarınıza en cesur ve en zarif bir hatıra olarak veya yaşamınızın içine bir parça güzellik, heyecan, dinginlik adına seçilecek; hatta kültürleştirilecek bir yer…

 Her emeğin, hareketin bir karşılığı vardır; görsellik, kulağa gelen tınılar ve içe süzülen dokunuşlar. Pera Müzesi yaşamın içinde, yaşamış ve yaşayanlar ile yaşamın bu anına yaşam ritimleri katmaya devam ediyor. Bu ritmleri sizde duymak isterseniz, iç içe geçmiş zamanların, zamansızlığa meydan okuduğu yere; bir kahve içmek, bir film, bir konser veya sergilerden size süzülecek evrensel seslenişlere kulak vermek isterseniz; bu kültürün içine süzülün…

 Sophia Vari resim için şöyle diyor;

“ Resim bir yanılsamadır, göz aldatmacasıdır; Ben dokunmak istedim, hacim istedim. Eserin etrafında çepeçevre dönebilmeyi, mekânda ona biçim vermeyi, yarattığım şeyin gerçekten var olduğunu hissetmek istedim.”

  Güven Serin











22 Ocak 2014 Çarşamba

YILDIZ MORAN


Kamera; Güven   Pera Müzesi

Müze,fotoğraf sanatı adına,fotoğrafa gönül vermiş ve
ülkemizin akademik eğitim almış ilk kadın sanatçısı
Yıldız Moran'ın eserlerini; 12 yıllık çalışma hayatına sığdırdığı 8000 
negatiften seçkiler...


Kamera; Güven Pera Müzesi
Yıldız Moran;siyah gözlerde,keskin bakışlar;
akıl ile ışığı birleştirme telaşı...

Yıldız Moran şöyle açıklıyor;

" 24 saat düşünülen, yaşanılan, ikinci plana
atılmayacak bir konudur fotoğrafçılık. İnsana,
hayata özgün, bir aşamanın bir yerini kavramsal
olarak dolu, yoğun, ağırlıklı olarak
verebilen kişidir fotoğrafçı."


Kamera; Güven  Pera Müzesi-Sanatçı , Yıldız Moran

Ona ayrılmış salona girer girmez, geçmişin taze kokularını;
yüzyıllara sıkışmış, tohumun taze açılımını hissettim; o,
başka bir şey;ruhun dünyevi seyahatinin sonsuza
adanmış olan tarafında...


Kamera; Güven  Pera Müzesi
Sanatçı, Yıldız Moran















HAYAT


Kamera, Güven - Tekirdağ

HAYAT

 Ne güzel bir sözcük; hayat; yaşam… Soluk alıp veren ve bu soluk almayı insani, evrensel, bilimsel, sanatsal vasıflarla bütünleştiren her insanın; bu kelime karşısında saygı duyması gerekir. İnsan hayatı kadar; doğada bulunan bütün canlıların hayatı; yaşam hakkı önemlidir. İşte bu yüzden; küçük efendilere; hayatın bütün seçeneklerini öğretirken, harika imkânlar sunarken; en önemli hatırlatmayı; esas olan öğretiyi göstermek zorundayız; her canlının hayatı ve yaşamı önemlidir; tıpkı bizim tatlı, güzel canımız gibi…

 Doğa Irmak benim sevgili kızım; küçük arkadaşımdır. İnsanın yaşı ilerleyince, şefkati, olgunluğu, anlayışı ve sevgiyi kendi yakınına sunarken; tüm insanlığa armağan edişim; tüm çocukları bağrıma basışım geliyor.

  Süleyman Paşa İlköğretim 3/D sınıfı öğrencisi olan Doğa Irmak edebiyatı, felsefeye duymuş olduğu yakınlığı, öğretmeni Hüseyin Eren’in üstün eğitici gayretleriyle çok güzel gelişmeler gösteriyor. Küçük arkadaşımla kendi adıma övünmek yerine; ülkem adına kıvanç duyuyorum; çünkü çocuklarımızda, azim, merak, coşku görüyorum.

 Aileler ve okul; neredeyse bu küçük efendilerin kaderini etkileyecek öncülüğü yapıyor. Bu yüzden, Süleyman Paşa İlköğretim Okuluna, değerli yöneticilerine, Hüseyin Eren gibi bir öğretmeni ortaya çıkarmış eğitim camiasına teşekkürü borç biliyorum. Öğretmenlere uygulanan baskılar; hem ekonomik, hem sosyal, hem de siyasal ağırlığı, saymakla bitmez. Ve bu yüzdendir ki, öğretmenler kendi yaşam telaşlarına düşmüşken; Hüseyin Eren ismini taşıyan, ruhunda öğretici; Cumhuriyet Türkiye’sine yakışan; merak, düşünce, saygınlık, erdem aşılayan öğretmenlerimizi bildikçe; ümitlerim, yaşam heyecanım kırılganlıklara rağmen devam ediyor.

 Doğa Irmak, bu öğretiler içerisinde, öğretmenin eğitim programı içerisinde tüm öğrencilerinden istediği bir şiiri, arkadaşlarının ve öğretmenin beğenisine layık görülmüş. Bu küçük hanım efendinin “hayat” isimli şiiri beni de oldukça etkiledi. Birkaç dizede, unuttuğumuz birçok şeyi hatırlatıyor. İstedim ki bu hatırlayışı Doğa Irmak’ın öğretmeni ve arkadaşları hanımefendiler, beyefendiler gibi bizler de paylaşalım.

  Şiirin paylaşımına geçmeden önce; 3/D Sınıfı öğrencilerine; içlerindeki heyecan, merak, çalışkanlık için teşekkür ediyor ve hepsinin küçük ellerinden sıkıyorum;

Buse Menekşe’ye, Simge Eren’e, Zeynep Öner’e, Pelin Yörük’e, Sel Yalçın’a, Deniz Özkan’a, Azra Zeynep Özsoy’a, Azra Alkaya’ya, Azra Akbulutlar’a, Melis Erkan’a, Zeynep Yörüten’e, Beril Gülen’e, Rana Nil Eker’e, Sena Ateş’e, Tuna İleri’ye, Emir Berk Sağlam’a, Yusuf Gülören’e, Kerem Özeren’e, Bartu Demir’e, Mehmet Akın’a, Emir Akın’a, Atalay Şerbet’e, Alperen Zeybek’e, Kutay Yıldız’a, İhsan Berkay İnal’a, Başar Dalmış’a, Arda Varlık’a, Uras Alp Oğuz’a, Evrim Barkın Doğan’a, Ata Yorulmaz’a, Derin Deniz Erdoğan’a, Cem Baran Doğan’a en samimi içtenliğimle sevgilerimi yolluyorum.

 Şimdi, Doğa Irmak hanımefendinin Hayat şiiri;

  



  HAYAT

Boyaları severim her renkle dolar diye.
Işığı severim, her yer aydınlanır diye.
Kuşları severim, cıvıl cıvıl uçar diye.

Sessizliği severim, insanı dinlendirir diye.
Toprağı severim, her canlı yaşar diye.

Hayatı severim, özgürlük var diye.

  Güven Serin 



 

  

20 Ocak 2014 Pazartesi

MUHARRİR BU YA!


Kamera; Güven   Polonezköy  Ahşap Heykeller;
Polonez kültüründe önemli yer tutuyorlar



MUHARRİR BU YA!

   Eski bir tanıdık, bir yazar arkadaşım ziyaretime geldi. Hal hatır sormadan sonra biraz gündem derken, eski anılara daldık. Geçmiş yıllarda çalışmış olduğu gazetede, gazete müdürünün yazarlar arasındaki ayrıcalıklı yaklaşımı üzerine müdüre biraz sitem etmiş. Müdür de bizim dostu teselli adına “ayrıcalık filan yok, o gazetenin muharrir’i” demiş.

 Bu söylem aklıma geldikçe güleceğim geliyor. Bazen, sıkışınca Arapça, Latince kelimelere sığınmak işe yarıyor galiba. Arkadaşımın eski müdürü de sanırım sıkışmışlığı en güzel bir şekilde Arapça sözcüğü “Muharrir” e tutunarak geçiştirmiş.

  Arkadaşımın anılarından kalan bu olay bana yine geçmişte kalmış Türk Edebiyatında önemli yer tutan Ahmet Rasim’in bir makalesini hatırlattı. Makalenin ismi; Muharrir Bu Ya! Bu güzel makaleyi, Enis Baturun da ifadelerinde ki gibi; “tekrar tekrar okumak gerekir.” Ve ben, bu hatırlatışı, geçmişin gizemli sayfalarına gizlenmiş bu güzel sözcükleri, ifadeleri sizler ile paylaşmanın sevincini yaşıyorum;

Laf değil muharrir bu! Yaz! Hem çalakalem yaz! Durma yaz! Hem kaleminin ucuna nasıl gelirse öyle yaz! … Demek kış, yaz; yaz! Bu nasihati kulağına küpe yap! Buna bir rumuz olmak üzere kurşun kalemini kulağının ardından eksik etme! Yolda yaz, tramvayda yaz, otomobilde, şimendiferde, vapurda, arabada, kayıkta dur, otur, zıpla yaz.

  Gazetelerde, mecmularda sütunlar, abideler dik. Kütüphanelerde mücelledat yığ! Ceplerin şiş şiş olsun, masan kâğıt parçaları, müsvette üzgünleri ile Güh-i Kaf’a dönsün, sen bunları gördükçe azımsa. Daha ziyade gayrete gel. Yaz. Hatta uykunu kes, boğazına yeme, kağıt, kalem, mürekkep al. Sol elin başında, sağ elin kaşında düşünür gibi durduktan sonra aklına ne gelirse yaz!

  Yahut öyle düşünür gibi de durma! Ardına, önüne bakma, sağına, soluna aldırma! Hem düşünmek insanı sıkar, türlü türlü hastalıklara meydan açar, sen ise dünyayı faniye yazmak için gelmişsin, binaenaleyh, durma, yaz! Benden ibret al, durmam, dinlenmem, cayır cayır yazar, vızır vızır okur, okuturum.

  Aman azizim, sana bir nasihatim daha var. Açlığa son derece idman! Çünkü perhizler, oruçlar, bütün salahı nefis için icat ve emredilmiştir. Baktın ki, pek ziyade acıktın, derhal kaleme sarıl, yaz! Tokluğa birebirdir! Nefsimde tecrübe eyledim, inan söylerim sana.”

 Bugün geçmiş dediğimiz, onlar için; gelecek adına ümitler yeşerten edebiyata önemli katkı yapmış kişilerden Behçet Necatigil’i de Sisler İçinde, şiiri ile anacağım;

Sisler İçinde
Sisler içinde insanlar, gün ortası, geceleyin;
Hangisi gerçek, hangisi düş, şaşırdım.
Daha demin vardı, şimdi birdenbire yok
Issız bir kır akşamı
Bu benim yaşadığım.


  Güven Serin  

16 Ocak 2014 Perşembe

NEZAKET,TOLERANS,DÜRÜSTLÜK


Kamera; Güven  Şile


NEZAKET, TOLERANS, DÜRÜSTLÜK

  Birçok bilgenin üzerinde durduğu sıfatlardır; nezaket, tolerans, dürüstlük. Bu sıfatların sahibi olmak, onları zaman içindeki yaşam yolculuğunda özümsemekle olur. Yapaylığın, yapmacıklığın yeri bu kavramların özünde yoktur.

  Öğrencilik hayatı yaşam yolcuğunda en önemli deneylerin de yaşandığı yerlerdendir. Okul ve yurt yaşamım içinde yüzlerce genç insan ile yan yana oldum. Dim dik duranlardan tutun da, eğri-büğrü, yalan, yanlış ve hasta ruhlu insanlara kadar birçoğunu yakından tanıma, onlarla yaşama şansına sahip oldum.

  Yemek sırası en sabırsız olunan yerlerdendi. Biraz büyükseniz, beden gücünüzü, akıl gücünden önde tutuyorsanız, öncelik benimdir, deyip onlarca bekleyen insanın önüne geçersiniz. Öyle yapan bir grup genç adam vardı. Yaşları bizden biraz daha büyük; nezaketten uzak, aklı kas gücü ile değiştirmiş bir grup ahmak… Sürekli şiddetin, tepkilerin, hoyratlıkların içinde kendilerine ayrıcalık yaratmaya çalışırlardı.
Onların tam aksi çok daha nazik, yurt kurallarına, diğer insanların haklarına saygı duyan bir gruba ise imrenerek bakardım. Onlar, kas güçlerine saygı duydukları gibi, akıl gücüne de, insanların hak ve hudutlarına da saygı duyarlardı. Kendi ayrıcalıklarını nezaket ile dürüstlük ile yaratmışlardı; hem de özel bir çaba harcamadan, yüksek sesleri naralara dönüştürmeden…

  Yaşadıkça elde edilecek bu üç meziyet; nezaket, tolerans ve dürüstlük, yine yaşamı içinde insan davranışlarıyla çok yakında olmuş bir insanın, bilgenin yorumuyla açıklamak isterim;

Dürüstlük deyince, küçük ve basit hiçbir şeye tenezzül etmeyen ruhun o muhteşem kemalini kastediyorum. Tolerans deyince de yapılmış olan her şeyin kolayca kabul ve tasvip edilmesini anlama kabiliyetini, acı hiçbir his beslemeden ve anlayışlı bir şekilde münakaşa etme arzusuna işaret ediyorum.
 
  Nezaket deyince de, insanın kendisini, başkalarının yerine koyabilmesi kabiliyetini anlıyorum. Bu, nadir ve güzel bir meziyettir.

  Hayatın insanlara komik gelen taraflarını anlamak kabiliyetinizi ve sevdiğiniz şeylerin güçlüklerini, onları daha az sevmeden, yenmek arzusunu kaybetmemiş seniz veya bundan daha fazla sevdiğiniz insanların gözlerinde kendinizi oldukça gülünç görmeye tahammül edebiliyorsanız, onların sizin hayatınızla ilgili olarak teklif ettikleri tavsiye ve yenilikleri kabul edebiliyorsanız, işte bütün bunlara vereceğiniz olumlu cevapların nispetinde kendinizi ölçebilir ve denemiş olursunuz.”

 Bu üç meziyet; nezaket, tolerans, dürüstlük; bir çocuğun en sevdiği oyunlardan zevk alınacağı gibi üç gerçektir. Bir çocuk gibi, sonsuz zamanlara gülümsersiniz; dizlerinizdeki yaralara, yere düştüğünüzde size gülümseyenleri gülümseme ile karşılık verirsiniz; kin, hile girdabına kapılma korkusu yaşamadan…

 Güven Serin