27 Temmuz 2013 Cumartesi

BENİ HATIRYANIZ



BENİ HATIRLAYINIZ

  Hatırlanmak, unutulmamak, birkaç sözcük ile anımsanmak istemek, sadece ve sadece insana özgü bir şeydir. İnsan, gizemli, marifetli, üst sınırları zorlayan, evren gibi genişleme merakı olan, sonlu bedeniyle sonsuzu hayal eden biricik canlıdır. En azından şu an için bilinen, akıl ve irade ile donatılmış tek canlı insandır.

 İnsanın marifetlerini, düşlerini, hayallerini saymakla bitiremeyiz. Vahşetlerini de, hilebazlıklarını da, kendi kendine oynadığı büyük oyunları da… İnsandır, sadece insan; hatırlanmak isteyen son nefesten sonra…

 Bir veda seslenişinin insan duygularının kaynayan haliyle seslenişidir de “beni hatırlayınız” sözcükleri… Hüzünlüdür… Bir daha görüşülmeyeceğinin anımsamasını da yapar… Ama kalıcılığa inanarak ayrılmak ister bu dünyadan.

  Filozofların beyin dalgalarıyla son nefese kadar verdikleri mücadelenin özünde de bu vardır. Bedenen kalıcı olmadıklarını her akıllı insanın bildiği gibi filozoflarda biliyordu. Bu sebepten hatırlanmalarını dilden dile anlatılacak öykülere aktardılar. Derilerin, papirüslerin, tuğlaların, killerin, taşların, kâğıtların üzerine kazıdılar hatırlanacak yaşamların diğer yaşamlara akmasını istedikleri sözcükleri.

  İnanmışlığın sevgisiyle yapılan her işin özünde hatırlanma isteği de vardır. Dikilen küçük bir çınar ağıcının büyücek oluşunda, yazılan dizenin, nesilden nesle kalacak oluşunda, bestelenen bir şarkının, yakılan bir türkünün anlattığı hikâyenin içinde hep hatırlanma, hatırlatma ricası vardır.

  300 Spartalının ölümüne verdikleri savaşın özünde de hatırlanma arzusu yatar. Ülkelerini kendilerinden çok daha güçlü bir orduya karşı savunan Sparta Kralı Leonidas ve askerleri öleceklerini bilirler. Kralın ölmeden önce ülkesini yolladığı haberciye söylediği son sözler ; “ savaşan bu kahramanları hatırlasınlar; bu kahramanlar ülkesini savunmak için savaştılar ve öldüler. Bizi hatırlasınlar! “

  Mustafa Kemal’in 1933 yılında Cumhuriyetin 10. yıl kutlamaları için hazırladığı nutukta çok önemli seslenişlerinden bir bölüm de;

“ Beni Hatırlayınız, hiç şüphem yoktur ki Türklüğün unutulmuş vasfı ve kabiliyeti bundan sonra da devam edecektir. Yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır. Bu söylediklerim hakikat olduğu gün, senden ve bütün medeni beşeriyetten dileğim şudur;

BENİ HATIRLAYINIZ! “

Hatırlanmak, anımsamak istemek gayet insani bir şeydir. İnsan denen canlı, bilgi ve sözcüğü keşfetmekle duygularını da keşfetmeyi öğrenmiştir. Bir duygu deposu, yüksek medeniyet arzusunda olan insan; hangi mesleğin içinde olursa olsun, yaptığı her iş, dünyevi ödüllerin çok ötesindedir.

  Kendini adadıkları işleri; resme, şiire, fotoğrafa, hikâyeye, romana, heykele dönüşür; bu dönüşümün özünü besleyen şey, ebedi bir hatırlanma isteğinin biricik hoşluğudur. Doktorun hünerli ellerinde de, hemşirenin sımsıcak gülüşünde de, dağ bayır demeden gezen Sıdıka Avar’ın, Hasan Ali Yücel’in, İsmail Tonguç’un eğitime, öğretime, aydınlığa olan inançlarında da bu hatırlanma asaleti vardır. Hatırlanma isteği, insan yüceliğiyle, insan sevgisi, merhameti, aklı, sanatıyla şekillenince tadına doyum olmadığı gibi, hatırlanışa, hatırlanacak olmaya HAK kazanılmıştır; evrenin yasası gibidir bu hatırlanma hakkı…

 Şarkıya ses veren sanatçı kadın da bu yüksek hikâyeyi anlatır; ezelden, ebediyete sürecek olan insanın hikâyesini;

Dudağımda yarım kalan
Söylenmemiş son sözümdür
Baki olsa da ayrılık
Aşk her daim ölümsüzdür;

Hatırla sevgili
O eski günleri çocuklar gibi

 Sözlerin, pırıltıların kıyamet gibi yağdığı, değişimin gün ile geceden bile hızlı aktığı, renklerin renge geçip, insanların her şeyi muhteşem bir tırtıl gibi tükettiği bu günde, bu kadar hızlı unutuluşların şimşek gibi çakıp yok olduğu gökyüzünün karanlık köşeleri gibi, sözlerin, hikâyelerin, anlatıların peşinde koşmamın sebebi de nazikçe HATIRLANMAK, dostlarım; bu hatırlayıştır esas olan, bana güç, kıymet ve ümit veren…

 Güven Serin 












23 Temmuz 2013 Salı

ASLAN YATAĞINDAN BELLİ OLUR


Kamera; Güven Barış Manço Müzesi-Moda 


ASLAN YATAĞINDAN BELLİ OLUR

  Doyumsuz, insanın içine süzülen güzel sözler vardır. Sanırsınız ki ne kadar tekrarlarsanız bıkmazsınız. Ama içte öyle değil işte; tekrarladıkça bıkkınlık ve dejenere edersiniz o güzel sözlerin esas ulaşmak istediği şeyi.

  Her şeyin bir yakışığı vardır. Sözün ve sazın yerinde söylenip çalınması, insan denen canlıya yüksek keyif ve huzur yaşatırken, yersiz ve zamansız yapılan seslenişler büyük gürültüye, amacına hiçbir zaman ulaşmayacak yolculuğa dönüşür…

  Girmiş olduğum pasajın içinde, oldukça kilolu adam, çatallaşmış sesiyle bağıra bağıra sesleniyor komşusuna;

“ Aslan yatağından belli olur; nasıl temizledim dükkânı gördün mü?” Dükkân dediği yeri kim bilir kaç ayda temizlediği belli olan bu adamın, kendisini aslana, aslana yakıştırılmış bu söze sarılıp, zirvenin soylu koltuğuna oturmak istemesine şaştım kaldım ben…

 Bilinen bir şey var ki, esnaf iyi ve esnaflık kültürünü bilen birisiyse, dükkânını her gün temizler. Temiz olanı temiz tutar. Hatta şehrimde bir türlü yapılmayan şeyi; dükkânının önünü süpürür ama yola atmaz o çöpleri. Temizlik insanın kendisine saygı olduğu kadar, iş yerinin vazgeçilmez gerçeğidir de. Ruhunuz kirli ve kirlenmiş olabilir; ama dükkânınız, üzeriniz temiz olmak zorundadır. Bunun için insanlardan ekstra alkış, övgü beklemek harika bir safdilliktir…

 Amacım güzel sözlerin söylenmesine ve bu sözlerden etkilenip daha iyi insan olma sevdasına yara aldırmak, karşı durmak değildir elbet. Amacım, insanı insan yapan yaşamımızın bir parçası olan görevlerimizin güzel sözler olmadan da, sloganlar, deyimler söylenmeden da yapılıp en yüksek onuru, huzuru ve heyecanı yaşatacağının gerçeğidir.

 Bazı kurumlarda orada çalışan memurların çalışma masalarının arkasındaki panoya güzel sözler yapıştırdıklarını tanıklık ediyorum; Mevlana’dan, Yunus Emre’den, Mustafa Kemal’den, Aristo’dan, Platon’dan, Nihetzce’den, Geothe’den, Pir Sultan Abdal’dan… Zamanında söylenip, yüzlerce, binlerce yıldır değer yitirmemiş bu sözleri sahip çıkan, o sözleri arkasına asan memurun yüzüne bakınca irkiliyorum. Çünkü bu sözlerde anlatılan büyük ve derin insanlık, o memurun yüzünde yok; olmadığı gibi selamı almayı, o işyerinin asli görevi olan insanlara yardımcı olmayı bile kendi özel inisiyatifine bağlamış; bin bir türlü nazlanma, işi yokuşa sürme…

 Şimdi, sözlere sloganlara sığınıp, onları yerli ve yersiz kullanma yerine, emeğin, öğrenim ve öğretilerin insana en büyük destek olacağını, önünü açacağını, güler yüzün, hoşgörünün evrensel bir yolu, yolculuğu olduğunu anlamanın altyapısını kendi ruhumuza ekmeliyiz.

 Bir belediye başkanı o şehre su getirdim, kanalizasyon yaptım diye, her gün övünemez. Zaten o iş için, o işlere katkı vermek için söz verip o koltuğa oturuyor. Ve okkalı maaşlarını da hizmet için alıyorlar.

 Deyimlere, atasözlerine, herhangi yaşayan birisinin söylediği özlü sözlere saygı duyuyorum. Bunları bilmek ve yerinde kullanmak da güzel bir şey! Ama asıl güzel olanı, kendi bahçenizde, beyninizde yetiştirip, kendi ellerinizle büyüttüğünüz sözleriniz…

  Aslan yattığı yerden belli olur elbet; aslan da, kurt da, çakal da; hepsinin kendi doğası gereği, yaşam ve yaşatmak adına davranış biçimleri vardır. O hayvanlar bilirler ki, yuvaları kirlenirse, kokuşma, çürüme başlayacak. Kokuşma ve çürüme de, hastalık demektir… Bunu bütün hayvanlar bilirler; kuşlar dahi…

 Bütün hayvanların bildiği şeyi, insanların hayvandan örnekleyerek yüceltmesi garip geliyor bana; eğer o insan, kokuşmayı, çürümeyi seviyorsa söylenecek ne var ki?

  Güven Serin

 

 


17 Temmuz 2013 Çarşamba

KIRMIZILI KOKONA


Kamera; Güven  

Kamp zamanı; kırmızılı kokona şerefine dostlarım...

KIRMIZILI KOKONA

  İnsan denen canlı insan denen canlıyı şaşırtmaya devam ediyor. Yaşı oldukça ilerlemiş, yüzündeki kırışıklara aldırış etmeyen kırmızılı kadın, yüksek topuklarıyla inletiyor ahşap zemini.

  Oysa daha ellisine bile girmeden yaşamın bütün yüklerini kendisinin sanan nice insan var etrafımızda; her şeyden vazgeçmiş, varken tükenmiş görünen yürüyen ölü canlılar… Ama kırmızılı kokona öyle mi; asla, günün her saati dipdiri…

  Kırmızılı kokona giyinmesini de biliyor, yemesini de; sabah kıyafeti başka, akşam başka, gece başka… Hele bir kahvaltı edişi var; etrafa göz süzüşü var; görülmeye değer… Ruhunun yaşlanmamış genç kızlığı neredeyse yaşlı bedenini yerle bir edip, onun yerine taptaze bir beden görüntüsü oluşturacak.

  Otelin kahvaltı salonu Fransız sanatçının iç gıcıklayan sesiyle bir başka havaya bürünürken, kırmızılı kokona gelince, yüksek topuklu ayakkabılarının ahşap zemine dokunuşlarındaki notaların gençlik haykırışına dönüşmesine tanıklık ediyordum.

  Başı dik, saçlar günün koşullarına göre, renkten renge değişim sürecindeler. Upuzun saçları, at kuyruk yapıp geriye sarkıtmasını oldukça seviyor. Etrafa göz süzüp, onun varlığını, onun kıymetini bilenleri bir bir selamlama, onlarla uzun uzun konuşma mütevazılığını da hiç kaçırmıyor kırmızılı kokona. 

 Kırmızılı kokonaya bakınca, onun ruhunun dışa vuran dişiliğini, yaşlı bedenine kulak asmayan genç kız hissedişini ürpererek izliyorum. Aynı izlemeyi, yan masada, erkek erkeğe tatile çıkmış danalara bakarak da, bir başka ürperti içinde yapıyorum; dört erkek, güya tatile çıkmışlar; dördü birbirinden bakımsız… Aynı sözcüklere tutuna tutuna, ağızlarından çıkan sözler yalama olmuş… Argonun soylu kültürüne sığınıp, yaptıkları kötü esprilere gülmekten öte sırıtıyorlar…

 Hâlbuki kırmızılı kokona öyle mi; adeta genç kızlara gösteri yapıyor. Sanki tecrübesi üst sınıra dayanmış ama emekli olmamış bir geyşa gibi, giyinişin, yürüyüşün, duruşun, göz süzüşün, dişi dişi bakışın öğretilerini yapıyor. 

 Kırmızılı kokona kahvaltısını acele etmeden ve ilk önce başlayıp, en son bitirenlerden oluyor. Endamına yakışır bir şekilde ağır ağır kahvaltısını yaparken, yine o bildik taksici otele bir müşteri getirdi. Muhtemelen, otogara inen, kendilerini yabancı hisseden iki genç, taksiciye ; “bildik, tanıdık otel var mı?” diye sordular. Taksicinin beklediği soru odur; aynı avını bekleyen dişi örümcek gibi, ipek tele dokunan herhangi bir böceği fark eder etmez, hemen esas işi olan avcılığa başlar.

 Fransız şarkıcı şarkılarına, kırmızılı kokona zarif hareketleriyle kahvaltısına, erkek erkeğe tatile gelmiş yılışık tipler mizah sayılmayan şakalarına gülmeye devam ediyorken, yine o bildik taksi durdu otelin önünde. Otelin genç sahiplerinden erkek olan da dış kapının yanında duruyordu. Taksici iki genç müşterisini indirirken otelin sahibi olan adama bıyık altı gülümseyişini yaptı; “ bunları da ben getirdim, sonra görüşürüz-anlaşırız” der gibiydi…

 Taksi şoförü müşterileri getirmekle, gülümsemekle yetinse iyi; otel sahibini görünce araçtan inen müşterilerin de duyacağı bir şekilde; “ arkadaşlar yabancı değil, gereken kolaylığı sağlayın” deyip gitti…

 Arkadaşlar dediği gençler cin gibi bakışlı çocuklardı. Taksi şoförü en büyük hatasını o gençleri tanımayarak yapmıştı; fazladan konuşmuştu. Yeni tanıdığı, aracına on dakika önce binen bu insanları, tanıdık olarak takdim edip, aklınca otelciye yaranacaktı! Ama taksi şoförü gider gitmez, otelcinin yılışık kâtibi çocukları avlama törenine girişmiş olsa bile bir işe yaramadı, çocuklar fazladan iltifata, bu özel avlanma merasimine dur dedi; biz bir dolanalım, bir şeyler yiyelim, sonra uğrarız derlerken, hiçbir zaman bu mekâna gelmeyeceklerini de anlattılar…

 Ben de kırmızılı kokana gibi çayımı ağır ağır yudumlayıp, onun gibi etrafımı ağır ağır süzdüm; nede olsa eli kalem tutan birisinin etrafının oldubittisine muhtaçlığı var, düşüncesinin kutsal besleyiciliği-ne şükür ederek…

Güven Serin





15 Temmuz 2013 Pazartesi

BİR SES


Kamera; Güven  Sabancı Müzesi  

Görkem,güzellik ve yeşillik...

BİR SES

  Yedi günün yedi gecesi, üst üste aynı rüya ve aynı ses;

Üzülme evlat! Bırak istediklerini yapsınlar… 150 yıllık topraklarımızı, yerimizi, yurdumuzu talan etsinler. Biz kötülük ekmedik; iyilik ektik biz…

  Onlar, yitik dünyalara ait haydutlar, onlar tüm zamanların lanetiyle kutsandılar. Üzülme evlat! Sen üzülme, biz kötülük değil iyilik ektik…”

  Olağanüstü hikâyeler, olağanüstü inanmışlık ile ortaya çıkarlar. Olağan dışılığın hüküm sürdüğü, gözyaşlarının, yürek acılarının, insan onurlarının yok sayıldığı zamanlarda…

  Yedi günün yedi gecesi, o ses tekrarladı durdu kendini. Sonsuzluğun sonlu dünyevi oyununda, et ve kandan ve kemikten oluşmuş bedenimi ürpertircesine haberdar etti iyiliğin var olacak tohumlarından…

 Kurtarıcı, bir çağırmışlık içinde teskin edici tınısı, yeryüzünün gizemli inançlarının içinden çıkıvermiş bir ses; insanın bitap düştüğü, insanlık yürüyüşünden yorulup tam da bir kenara çekileceği vakit; evrenin iç içe geçmiş milyonlarca kapısından birisi açılmış ve o kapının içinden tanıdık bir ses; dedemizin, ninemizin insancıl, merhamet yüklü sesi…

  Biz kötülük ekmedik evlat; biz iyilik ektik; bırak haydutlar, tüm zamanların lanetiyle kendi sonlarını bir kez daha tekrarlasınlar; milyon kez tekrarladıkları gibi…

  Artık insanlar batışlarına eskisi ağıt yakmıyorlar. Batışlarını eskisi gibi gururun arkasına sığınıp saklamıyorlar da. Çiftçinin malı, mülkü neredeyse büyük çoğunluğunun bankaların eline geçti ve geçmek üzere. Emekli denen canlı zaten yeryüzünde yok sayılır hale gelmiş; kira, elektrik ve doğal gaza yetmeyecek parası sayesinde gerçekten de emekliyor…

 Taşeron mantığını yücelten bu iktidar; taşeronun işçilerimizi nasıl da esir kamplarının çaresiz ve bitkin yüzlü insanlarına çevirdiğini anlamak için o işçilerin soluk yüzlerine iyi bakın.

 Kıyısından döndüğümüz kıyametin, büyük tufanın insan neslini, hayvan neslini koruyacak direnişçileri, büyük gençlik korosu ve yolcuları; ilahi bir çağrının, bin yıllık türkünün ve insanın yüce hatırına her akşam sokaklarda, caddelerde…

 Yine o ses çınlıyor kulaklarımda;

“ Sen üzülme evlat; biz kötülük ekmedik. Biz iyilik ektik…” Şimdi, bütün iyilik ekenler, suskunlar, bitkin duruma düşmüş olup da nefes almaya devam edenler; her insanın yapacağı, kırmadan dökmeden kendi varlığı ile bir damladan bir dereye, ırmağa dönüşeceği gün gibi ortadadır.

 Artık, birisi bizim için su, ekmek taşımayacak. Birisi bizim için ülkemizi, topraklarımızı, malımızı, mülkümüzü, canımızı kurtarmayacak. Çünkü yok etme, alt etme, hilebazlık üzerine kurulan kapitalist dünyanın çaresizliğe, bitmiş insanlara tahammülü yoktur.

 Öyleyse, çarenin siz, biz olduğunu, bitkinliğin insan denen canlıya yakışmayacağını bilip; sürü olmadığınızı, yüce yaratıcının aklını ve ruhunu taşımanın haykırışını yapın; lütfen yapın; yoksa bu solgunluk, bu korkunç gidişat; bütün gelecek neslimizin sonu, esareti olacak…

 Güven Serin

13 Temmuz 2013 Cumartesi

BİZ ÜÇ KİŞİYDİK


Kamera; Güven  Sabancı Müzesi

BİZ ÜÇ KİŞİYDİK

  Süleyman Paşa İlköğretim Okulunun beton bahçesinde üç kız dolaşıyordu. Doğa Irmak ise yeni öğrendiği bisiklet sürme işini daha iyi pekiştirmek için dolanıp duruyordu. Akşamın ilerleyen saatleriydi; gün, ağırdan ağıra geceye ilerliyordu. Erkek çocuklarının çılgın top serüveni bitmiş, bizim gibi bir parça huzur bulmaya gelenler o saate denk gelmişlerdi.

 Körlüğün, ön yargının ve çekincelerin körlüğü ile üç kızın yüzlerine, yüzlerindeki çocuk pırıltıya bile bakmadım. Artık, kendimiz için, sadece kendi çocuklarımız için yaşayan insanlara dönüştüğümüzün en hakiki gerçeği karşısında utandım, büzüldüm, ezildim…

 Üç kız, şairin tam da hisleriyle, içtenliği ve yoğun duygularıyla söz ettiği gibiydiler;

Biz üç kişiydik;
Bedirhan, Nazlıcan ve ben.
Üç ağız… Üç deli yürek… Üç deli fişek!
Adımız bela diye yazılmıştı dağlara, taşlara.
Boynumuzda ağır vebal

 Üç kız, şairinin dağlarındaki üç kişi gibi, silahlarını alıp dağlara çıkmamışlardı ama onlar da özelikle kız çocuklarına uygulanan gururlu ve galip erkek ilişkilerinden bıkmışlar, gururlu erkeklere karşı daha küçük yaşta, erkek gibi güçlü, kuvvetli durmanın gösterişi içinde, erkek çocukları gibi koşuyorlar oradan oraya.

 Şair, Nazlıcan, Bedirhan ile üç kişiydiler; üç dost, üç inanmış can… Süleyman Paşa İlköğretim Okulunda oynayan üç kız; Sude, Mürvet ve Şevval. Bu üç kız, erkek çocuklarından boşalan okulun taş havlusunda kendi huzurlu özgürlüklerine kavuşmuşlardı. Ama birazdan gece çökecek ve anneler korku ile seslenecek; Sude, Mürvet, Şevval diye…

 Doğa Irmak üç kızın yakınından, yanı başlarından süzülüyor bisikletiyle. Üç kız, o zaman oynadıkları topu bir kenara bırakıp Doğa Irmağı takip etmeye, ona yaklaşmaya başladılar. O ana kadar o üç kız; şairin dağlarındaki üç kişi gibiydiler; uzaktılar, yüzleri yoktu, elimdeki derginin içine dalmış insan bedenime. Ve bende göz ucuyla, Doğa Irmağa zarar verirler mi diye onları takibe aldım.

 Niyetlerini sezebiliyorum; Doğa Irmağın yeni, gösterişli bisikletine özenmişlerdi. Ve sırasıyla binmek istiyorlardı. Hatta bana kadar gelen seslerde, kimin önce bineceğine bile karar vermişlerdi.

  Doğa Irmak taş okulun bahçesinde onunla yakınlık kurmak isteyen üç kızın isteğine nezaketle karşı duruyordu. Zorla edinilen malın, can yongası gibi canını vermek istemiyordu. Sonunda üç kız, daha büyükleri olan Sude’nin öncülüğünde benim yanıma koşarak geldiler. Seslendiler bana;

 “Ağabey, bisiklete bine bilir miyiz?” diye. Sesler, üst üste binmiş sevgi dolu çocuk sesleriydi. Benim çocukluğumun, benim bisiklet arkasında kan ter içinde koşup, bir tur için ricada bulunduğumun arkadaş seslenişleriydi.

 Doğa Irmak da yanımıza geldi. Çocukların sesiyle onların yüzüne baktım. Hepsi, anne, nine nezaketiyle, zarifliğiyle, bebek güzelliğiyle bakıyorlardı. Tıpkı darağacına giden üç fidan;
Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan gibi, yüzlerine riya yoktu. Hakikat için, çocuk duygularını yaşatmak için ricada bulundular.

 Ben de o an, kendi kızım için korktuğum kızların yüzüyle eridim. Üç fidanın, üç kişinin darağacına giderken, insanlığın, vicdanların eridiği gibi…

 Üç kızdan Şevval olan sekiz yaşlarındaydı. Ailesi ile Sinop’tan ablasının okulu için gelmişler. Okula yakın oturuyorlar. Sude on yaşlarında. Kardeşi Mürvet ise yedi yaşlarında olmalıydı.

 Doğa Irmak benim ricam üzerine; “ ancak birisine izin verebilirim” diyerek en küçükleri olan Mürvet’i gösterdi. Mürvet seçilmiş olmanın çocuksu gülümsemesiyle çekinerek bindi bisiklete. Ve o an, orada bulunan Sude, Şevval ile konuştuk.

 Çekinerek, korkarak, kötüleyerek baktığımız her çocuk aynı zamanda bizim çekindiğimiz, kadar, korktuğumuz kadar suçlu olduğumuzun da gerçeğidir. Okulları en iyi kalite, en iyi araçla donatmanın peşinde koşa duralım, çocuk oyunlarının yeşilliklerin, ağaçların, çiçeklerin, çimenlerin azaldığı her yer, korumasız her mekân; biz büyüklere geri dönecek kötülük, kabalık, hoyratlık demek…

  Güven Serin


2 Temmuz 2013 Salı

YAŞAMAYA DAİR


Kamera; Güven  Ali Paşa Han

Genco  Erkal ve Tülay Günal

YAŞAMAYA DAİR

  Dostlar Tiyatrosunun kapatılan tiyatro binası nedeniyle taşındıkları yeni yerlerine; Ali Paşa Hana gittim. Dostlar Tiyatrosunun sığınağı olan bu yer, tam bir viran görüntü içindeydi. Yeri görmek, biletimi almak için iki saat erken gelmiştim. Günün geceye ilerlemesi gibi, akşam vaktinin hüznü ile baktım viran yapıya. Ve o bakış içinde verilen hükümlerin, koşullanmaların nasıl yok olacağını iki saat sonra gördüm.

  Viran yapı dedim ya; Dostlar Tiyatrosu’nun sarıldığı o güzel sözcük var ya; Yaşamaya Dair; işte bu viranlıkta, bu külleri kalmış binada; yine bir yaşam; hatta yaşamlar fışkırıyor. Her taraftan; doğudan, batıdan, Asya’dan, Avrupa’dan gelen insanlar; kendi renk ve ahenkleriyle heyecan içindeki yüzleriyle toplanmaya başladılar.

  Yaşamaya Dair müzikli gösterinin en önemli iki oyuncusu var. Genco Erkal ve Tülay Günal. Tülay Günal da erken gelmişti eski yüzlü, sıvaları dökülmüş hanın yanına. Yüzündeki büyük hüzünle telefon konuşması yapıyordu. Sanatçının yüzü, sanki bütün kadınların acısın üstlenmişliğin yüzyıllık yorgunluğunu anlatıyor gibiydi.

  Saatler 21,00’ı gösterirken kural gereği olmayan perde açıldı. Her şey yanı başımızda; seyirci ile iç içe küçük hanın havlusu ve locaları; taş ve viranlığı sanatlarıyla yoğurmaya başlayan iki ustanın, iki muhteşem insanın sesiyle yeşermeye, aydınlanmaya başladı.

  Yaşamaya Dair, Nazım Hikmet’in Bursa Cezaevi’nden yazdığı mektupları, müzikal bir dille, şiirin, felsefenin, insan sesinin yardımıyla anlattılar.

  Seyirci topluluğu küçüktü küçük olmasına; 160–170 can vardı yanı başlarımda. 170 can, nefesini tutmuş, soluğunu en duyulmaz hale getirmiş; kimi Nazım’ı, kimi Piraye’yi anlamaya çalışıyor…

  Oyun başlamadan önceki o solgun, o bitkin, o çaresiz kadın Tülay Günal gitmiş; yerine sesin, nefesin ve duruşun tanrıçası gelmişti. Sanki Athena Tapınağından, İda’dan, Olympos’tan sesleniyordu; şiirin, şarkının, Nazım’ın sesi…

  Bazen Bursa cezaevi’nde Nazım ile birlikte, nem ve soğuğun bedenimizin kemiklerini sızlatışını hissettim… Bazen, Karlı Kayın Ormanı türküsünü söyledik;

Karlı kayın ormanında
Yürüyorum geceleyin
Efkarlıyım efkarlı
Elini ver, nerde elin.

Ayışığı renginde kar
Keçe çizmelerim ağır
İçimde çalınan ıslık
Beni nereye çağırır

   Esareti yaşarken hürriyeti, sevgiyi yeşertip inadına bir gün daha fazla yaşama bağlı olmayı beceren çok az insan vardır. Bu az insanlardan birisi de Nazım’dır. Sözlerin, özleme, aşka, yaşama tutunma sanatına dönüştüğü şiirleri şarkılara dönüşmüştür; nice insanın yarım kalan ve hiç yaşanmamış hikâyelerini anlatırlar…

Subaşında durmuşuz
Çınarla ben.
Suda suretimiz çıkıyor
Çınarla benim
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınarla bana.

Subaşında durmuşuz
Çınarla ben, bir de kedi
Suda suretimiz çıkıyor
Çınarla benim, bir de kedinin
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınarla bana, bir de kediye

  Çınarı, suyu, güneşi, kediyi bu kadar güzel anlatan sözcükler ve onları üreten insana 13 yıl hapis cezası verilmiştir. Yurtdışına kaçmasaydı muhtemelen canından da olacaktı, Sabahattin Ali gibi…

 Ali Paşa Han, Yaşamaya Dair müzikal oyunuyla sezon finali yaparken; viran taş mekânın, sanatın büyüsüyle nasıl canlandığı, nasıl bir kostüm giyip, bizi kendine bağladığını yaşamımın en güzel anısı olarak saklayacağım.

 Taşın sanat ile sanatçıyla buluştuğu yerin arka planında iki müzisyen de ustalara yakışır emeklerini ortaya koydular. Piyano da Yiğit Özatalay, Viyolonselde ise Deniz Doğangün vardı. Nazım’ın şarkıya dönüşmüş şiirleri onlarsız olmazdı. Ve bir mekân; bir hapishane Ali Paşa Handan daha başka mekânda bu kadar iyi anlatılamaz, oynanamazdı.

 Yitik zamanların, yok edilmek istenen insanların; şiir, müzik, şarkı ile nasıl bir sonsuzluk içinde var olacaklarının büyük gösterisiydi bu gösteri…

  Velhasıl dostlarım bu taş, bu viran mekânda Nazım hiç susmadı;

Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda
Budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz
Ne sen bunun farkındasın, ne de polis farkında

  Güven Serin



 



1 Temmuz 2013 Pazartesi

TERZİKUŞU


Kamera; Güven  Boğaziçi Üniversitesi

Mimariye,mühendisliğe ve emeğe inanmışsanız; yaşadığınız yer
esere; siz de o eserin parçasına dönüşürsünüz


Kamera; Güven  
Seyreyledim yükseklerden Boğaziçi'ni, Emirgan'ı;gören
işiten gözüm ile seyreyledim... 

TERZİKUŞU

 Kamboçya’ya özgü yeni bir kuş türü keşfedildi diye okuduğum bu habere, bu kadar niye sevindim acaba? Yüzlerce canlının nesli tükenirken, tüketimi baş tacı yapmışken, insanlık onuru yerlerde süründürülürken ben; küçücük bir kuşun, varken yen keşfedilmesine küçücük bir kuş gibi sevindim…

Niye ki?

  Bir ödeşme mi bu; insanlığın kayıp tarafı adına! Kahverengiye çalan kırmızı başı, küçük gri renkli gövdesiyle terzikuşu, varken şimdi çıktı; yeni bir keşif olarak insanlara bildirildi.

  Nedense terzikuşu keşfi yeni bir gezegen, yepyeni insanların başka alanlarının keşfi gibi geldi bana. Sımsıcak; tıpkı guguk kuşunun, yalıçapkınının, yükseklerden uçan yaban kazlarının ismini duyduğum zaman; özgürlüğe, farklılığa, var oluşa sevindiğim gibi…

  Küçücük gövden, kahverengiye çalan kırmızı başın ile terzikuşu; aramıza hoş geldin. Belli ki iyi yuva örüyor; iyi ölçüp biçiyorsun; tıpkı İdris gibi…

  Gününüz aydın olsun dostlarım; insan denen canlının iradesi, öğrenme merakı, özgürlüğe olan açlığı, karanlık ile aydınlığın ne büyük bir denge olduğunun farkına varış-lığı hep sizinle olsun…

 Güven Serin

  


26 Haziran 2013 Çarşamba

AYIN ON DÖRDÜ


Kamera; Güven  Kumbağ-Tekirdağ

Doğduğum değil, yaşadığım topraklar...

AYIN ON DÖRDÜ

  Dolunay, ayın on dördü… Bir kor gibi, gök ile denizin; Marmara'nın birleştiği yerden yükselmeye başladı. Kocaman, devasa bir kor parçası… Bu görüntü, milyar yaşındaydı; belki de en yaşlı görüntülerden birisi…

  Denize, dağa, aya, yıldızlara bakarken; milyon, milyar yaşındaki cisimlere bakmanın ürpertici güzelliğini yaşıyorum. Onlar, bizden çok önceleri de oradaydı; bizim, insanoğlunun kavgaları başlamadan, dinozorlar çağından bile önce…

 Dünyada ki kavgam, insanlığı oluşturan insanlarla değil. Asıl kavgam kendimle benim… Güneşi, ayı, yıldızları, uzayın en derin köşesini bile merak eden beynimle… Susamışlığı, açlığı, nezaketi ve zarafeti arayan; onu bulunca, daha fazlasını merak eden evrenin bir parçası olan kendi dönüşümüm ile kavga halindeyim…

  Hem dünyanın insan eliyle oluşturulmuş yasalarına uyum sağlamak, hem de evrenin insanın içine işlediği yasalar ile denge kurmak; insanın ah ile vah ile geçen küçücük ömründe yetmeyen erişilmezliğiyle.

  Güzel olan, faydaya, insanın ruhuna katkı yapıp, beden zamanına huzurlu dönüşüm verecek her şeyin kültüre; devamlılığın soylu paylaşımlarına dönüşmesini susuz bir insanın suyu istediği gibi istiyorum.

  Her insanın kendi yaşamında kendi çevresiyle istikrarın dostluğu ile uyumlu bir süreç içinde kendi patikasını oluşturacağına tanıklık eden birisiyim. İnsanın serüveni yine insanın istikrarlı yürüyüşü, tabiatın dengelerine gösterdiği uyum kabiliyetiyle ortaya çıkar…

 Metin ile arkadaşlık uyumunu çeşitli badirelerden sonra iyi bir seviyeye getirdik. Güven veren paylaşımlarımızın koşullanmalardan uzaklığı insan bedeninin kemik, et, kan parçasından oluşmasından öte ruhun hafifliğini, tüy uçuşunun sessiz huzurunu getiriyor bize.

  Yıllardır tekrarladığımız Kumbağ Tepesi, oradan Marmara Denizinin izlenecek oluşu; Marmara, Hayırsız Ada seyirleri kaçınılmaz bir çağrının heyecanı içinde davet etti bizi. Teklif kimden gelirse gelsin, söz konusu tepe olunca, tepenin gün ile geceye akacağı zamanın yolculuğuna çıkma kararı hemen verilir. Mazeretler ve koşullar nazikçe bir kenara itilir…

 Köftelerimizi, içeceklerimiz, dürbün ve fotoğraf makinemiz sırt çantamın güvenli ev sahipliğiyle toprak, kekik, çam, yosun kokan tepe ile buluşmamızı sağladı. Her şey bıraktığımız gibi; küçük çiçekler yağmurdan sonra tekrar açmış. Lila, sarı, pembe renginde, yeşilin farklı tonundaki bitkiler sonsuza büyük şükran sunar gibi “hoş geldin” diyorlar bize.

  Bir kor parçası, devasa bir görüntü; uzayda yüzen bir cisim; dokunacağımız kadar yakın; gök ile denizin birleştiği yerden yükseliyor…

  Masalımsı bir görüntü diyorum Metin’e. Metin, “gerçekten de dostum, masalımsı bir görüntü…” Uzayın bonkör yüzü, hemen üzerimizde milyar yaşında, milyarlarca yıldız; ışıl ışıl… Kimisi çoktan yok olduğu halde, uzaklığının hatırına ışığı hâla varmışlar gibi rol kesip, yıldız görüntüsü içindeler…

 Ayın on dördü, dolun ay; büyük görkemiyle ağır ağır yükseliyor gökyüzünün muhteşem desteğinde. Işık yolu Anadolu’dan bize kadar; Trakya topraklarına kadar geliyor. Küçük tekneler, küçük nafakaları peşinde; çapari den dönenler ve gecenin deniz ile sarmaş dolaş olduğu ıslak yüzeye küçük motorlarıyla ilerleyenler; met ve cezir dalgaları gibi; kimi limana giriyor, kimi limandan denize açılıyor…

 Zeus hâla İda Dağının tepesinden bakıyor mu bilemiyorum. Athena, zekâ öğretileri peşinde mi yine? Şüphesiz ay Tanrıçası Bendis bizi izliyordur… Şarap Tanrısı Dionyssos’un hatırına yudumladık içkilerimizi. Deniz Tanrıçası Amphitrite’ye gece kadar sessiz selam gönderdik. Gece Tanrıçası Nyks’a, dinginliği, yenilenmeye yaptığı katkı, ay ve yıldızları ortaya çıkarttığı için teşekkür ettik.

 En azametli gök Tanrıçası olmalı; sonsuzluğa açılan o büyük boşlukta, hâkimiyet kurmuş olmanın büyük gururu ile Uranos gülümsüyordur yükseklerde bir yerde.

  Neşe Tanrısını Risus’u akıldan çıkarmadan, Nazım’ın dizeleriyle dolunay ve ışık yoluna, oynaşan yakamozlara katıldık;

  Bir ucu kuyuda kaybolan rüzgarlı bir şosede
  Bana doğru yaklaşıyor kavuşma saatimiz yalınayak.
  Yüzü saçlarıyla örtülü kavuşma saatimiz.
  Bir de ağır yürüyor ki delirmek işten değil.

   Güven Serin





 







25 Haziran 2013 Salı

NE HOŞ OLURDU


Kamera; Metin   Seferihisar-İzmir

NE HOŞ OLURDU

  “Ne hoş olurdu; azgın dalgalarla boğuşan denizcileri sakin bir limandan seyretmek…” Yüzlerce yıl önce yaşamış, yaşamı insanlık düşlerini çözümlenemeden, yarım bırakarak kendi hayatına son vermiş şair ve filozof Titus Lucretius Carus böyle seslenmiş, sesleri duymayı unutmuş, kendi kişisel yaşamına dalmış insanlık topluluğuna.

  İnsan duygularında değişen pek bir şey olmadı… Kurnazlığı, kendi yaşamını en kıymetli görüp, diğer insanları öncü diye, kahraman, şehit diye alkışlamayı yine son derece coşku ile sürdürmeye devam ediyoruz.

  Her gün hak ve adaletten söz eden başbakanımızın bile kendi çocukları için yaptığı ayrıcalığı, halkının bir bölümüne seslenirken “benim halkım sizlersiniz” derken, diğer taraftaki halkı hedef haline getiriyor.

  Taksim direnişinden sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını görüyoruz. Heyecan ve coşku çok büyük… Gençlik, susamışlığa, açlığa, adaletsizliğe baş kaldırmış… Ülkemizi yöneten, ülke adına her türlü ihtiyaçları karşılanan, altlarındaki zırhlı araçlardan tutun da, geleceklerini garanti altına alacak, çocuklarının, akrabalarının yaşamları en iyi seviyeye gelen bu insanlar, bu ülkenin sunduğu bu güzellikleri, yine diğer tarafa çok görmenin büyük yanılgısı içindeler…

  Saatin gece yarısını çoktan geçtiği zaman içinde kitaplara verdiğim arayı televizyon izlemeye ayırdım. Artık herkes tarafından bilinen, sağduyuyu ilkeli ve dengeli habercilik vereme geleneğini bırakmış televizyon kanalları başbakanın Erzurum mitingini veriyor. Başbakanın sesi, çıldırmış bir insan sesi gibi uğulduyor kulaklarımda.

 Kardeşlerim derken, ben 76 milyonun başbakanıyım derken, değer tarafı yok sayması, o çok büyük, eğitimli gençliği görmeyip, bunlar rahat dursa hiçbir şey olmaz; rahat durmadıkları için su da sıkılır, biber gazı da diyerek, mitinge gelen insanlar üzerindeki tesire dört gözle sarılması; mideme kramplar girmesine neden oluyor…

  Nasıl olur; böyle bir sonu insan kendi kendine neden ister diye düşünmeden edemiyorum… Bu bir son; son çığlıklar gibi geliyor bana. Çünkü bu kadar gerilmeye, bu kadar asılsız iddialara muhtaç bir hale gelen bir yönetici halkının büyük bir bölümüyle yolları ayırmış demektir.

 Gençlik hareketini anlamayan ama günlük yaşam mücadelesi içinde olan birçok arkadaşım, küçük esnaf tanıdığım, hep o bildik soruyu soruyor; “ Bu işin sonu ne olacak? Bu gençlerin direnişi dış destekli diyorlar!”

  Kendi gözlerinizle görün; gidin o gençliğin, o hareketin içine katılın! Dediğimde, sakin liman keyfi çıkartmak isteyen İNSANLARA, söyleyecek bir şey bulamıyorum; çünkü azgın dalgalardan korkuyorlar; yüzyılların korkusu…

  Zahmetsiz bir ülke, bir Cumhuriyet bulmuş olmanın zahmetsiz alışkanlıklarıyla bize çok yakın olan gençlik hareketine, halk direnişine uzak olan insan sesleri acı bir düşünce içende görmeme neden oluyor. Kitapsız, sinemasız, tarihsiz, tiyatrosuz, müziksiz, eğlencesiz hayatların sorgulamaya, öğrenmeye uzak kalışının baş dönmesini yaşıyorum…

 Yine kurtarıcım çağlar öncesinin hiç eskimeyen şairinin, filozofunun sözleri geliyor aklıma;

“ Ne hoş olurdu; azgın dalgalarla boğuşan denizcileri sakin bir limandan seyretmek…”

  İşte tam da şimdi sakin bir limandan azgın dalgalar ile boğuşan denizcilerin yerine Türkiye Gençliğini sakin bir limandan seyrediyoruz; onlar gerçekten azgın dalgalar ile şiddetin büyük gücü ve çıldırmış seslenişiyle boğuşuyor; hem de can havliyle; can ve cananlar yitire yitire…

         Güven Serin
    

19 Haziran 2013 Çarşamba

BEDELİ NE OLURSA OLSUN


SALVADOR DALİ-İLAHİ KOMEDYA

BEDELİ NE OLURSA OLSUN

“ Burayı, ben boşaldın” dedim… , “Bedeli ne olursa olsun… Şimdi bu parkı millete teslim ettim…” Ülkeyi yöneten, bunun adına demokrasi ile yönetim diyen başbakan böyle sesleniyor büyük gurur içinde baktığı, büyük çabalar, belediye imkânlarıyla topladığı mitingin büyük insan topluluğuna.

 Sormak isterim başbakana; peki, oradan dışarı gazlar, sular ile kimyasallar ile attığın, böcekten bile daha önemsiz gördüğün insanlar “HALK” değil mi başbakan?

 Ağzından düşürmediği en değerli sözcük; “ HESAP SORMA” Nasıl bir iştir bu? Neyin hesabı? Vicdanın, merhametin, yaralıların, nefes alamayanların yanında olan, onlara yardım eden doktorların, avukatların, esnafın, işletmecilerin hesabını düreceğim, diyor; düreceğim; tıpkı subayların, gazetecilerin hesabını gördüğüm gibi…

  Büyük mitinginin büyük insan topluluğu karşısında bütün aslanları parçalamış, bütün savaşçıları yenmiş bir canlı edasıyla kükrüyor başbakan;

“ POLİS BİBER GAZI KULLANMAYACAK MI? Elbet kullanacak…” Delirmiş insan mantığıyla, sonsuzluğa yola çıkmış, sonsuzluğun ödülü, ölümsüzlüğü edinmiş ve bu ölümsüzlüğü var etmek için sürekli taze insan ruhuyla beslenen kötü tanrıça gibi yabancı medyaya da sesleniyor;

 Ey, BBS, CNN, RUTHER bunu da gizleyin! Bunu da göstermeyin! Çatallı sesiyle, sevgiden ve insandan yoksun donuk bakışlarıyla bir insan; tüm dünyaya büyük gösteri, büyük ders verdiğini sanıyor…

  BE EY GAFİL, EY CAHİL; Türk Baharı Kasım 2002’de oldu zaten, diyor çatallaşmış sesin yorgun yüzün bedeni…

  Sorulacak hesap; bir başbakan hesap ile yatıyor ve hesap ile kalkıyor… Yargı, Yasama ve Yürütme; kim bilir ne rüyalar görüyordur büyük kral olup bütün hepsini tamamıyla eline geçirip, gafil dediği, cibilliyetsiz dediği insanları yokluğun içinde yok etmek adına…

   Güven Serin


  

18 Haziran 2013 Salı

DİRENİŞ ve HASRET


KUŞLAR-İSTANBUL...


DİRENİŞ ve HASRET

  Vatanı için, hürriyeti için, parasız eğitim, temiz hava, doğa, hayvanlar için direneni anlarım ve alkışlarım, içlerine katılırım… Halkını galeyana getiren, yaralayan, küstüren, suçlayan, ayrıştıran bir insanı; felsefeyi, siyaseti anlayamam…

 Bu diyarlar, tarihin, arkeolojinin, insan biliminin süzgecinden geçebilseydi; bütün direnişleri, hasretleri ve göçleri, katliamları iyi anlardık… Yine yok; halkı anlamak, geçmişe göz atmak, söyleneni dinlemek… Yine yok işte; otelin hastane gibi kullanılan salonuna bile girip darp etmeyi, gaz atmayı marifet sayan ve aldıkları büyük emri uygulayan, adına güvenlik güçleri denilen topluluğun ne yaptığını bilen varsa beri gelsin…

  Türk insanı; Türk gençliği ve İstanbul Taksim, direniyor… Direnmenin kıvılcımının çakıldığı, tohumunun tüm ülkeye ve oradan dünyaya polen dağıttığı yer; Taksim… Aynı yere yakın bir başka direnişin, hasretin sanatsal gösterimleri yapılıyor. Bunlardan birisi de, ülkemizde doğan Jak İhmalyan; sürgündeki ressam, kitabı sergisi yapıldı. Hasretin hikâyesi; Nazım'ın, Sabahattin’in, Uğur’un, Aziz’in, Benjamin’in, Adorno’nın direnişe ve özleme olan öyküleri gibi…

  Halkını susturmak, susanı ve uyuyanı uyandıracak olan filozoflar, şairler, yazarlar, ressamlar ve aydınlığa inanmış, onun hamuruyla yoğrulmuş olanlar; her zaman sürgüne yollandılar. Her zaman korkuldu onlardan; zamanımızdan iki bin yıl önce bile baldıran zehirleri sunuldu bakır taslar içinde…

   İstiklal caddesi, Jak İhmalyan’ın sergisi; hasreti, sanatı ve büyük direnişi ağırlıyor. İstiklalin, insanın içindeki en yüce direnişi ve hasreti…

  Aziz Nesin Jak İhmalyan için; “ Sevgili Jak İhmalyan ve ağabeyi Vartan İhmalyan, birlikte öldüklerimdendir. Bu kitapta, kendileriyle birlikte öldüğüm insanları anlatacağım. Has Türkiyeli yurttaşım iki Ermeni…

  Abidin Dino Jak İhmalyan için ; “ Hoş Geldin Memleketine Jak ve Anadan Doğma İstanbullu.” Diye anlatır, hasretin, insan kalmanın direniş hikâyesini… Hasretin, insan kalmanın düşüncelerini şöyle anlatıyor Jak İhmalyan;

 “ Kendimi bildim bileli, değil bir toplumda, bir ailede bile haksızlığa, güçlünün güçsüzü, kurnazın temizi ezmesine dayanamamıştım. Bundan ötürü, sevdiğim ve savunmak istediğim kişileri, canlıları çizer dururum. Natürmort bile yapacak olsam, kristal vazolarda soylu yemişlere pek elim varmaz da, mutsuz ya da yarı mutlu çoğunluğun alçak gönüllü sofrasına gidi-gidiverir fırçam…”

  Burada doğmuş, burada büyümüş ve yaşam sanatına sarılmış insanların zorla göçlerini, korkutulmalarını hiçbir zaman, aklın, sevginin işi değildir… Her zorunlu göç, oraya renksizliği, korkuyu, cehaleti de bırakır. Kötülüğün ayıklanması, güvenliğin gereği, bütün insanlığı suçlamak değil, zararlı olanı bulup, en insani yoldan zararsız hale getirmektir… Bölümlere ayrılmış, sürekli değişen sınırlarla çizilip ortaya çıkarılmış ülkelerin milletleri; insanlığın kadım zamanlarından bu yana direnişi, özlemi, göçü ve savaşları yaşadı durdu.

  Batı ile doğunun çok renkliliği ile tanışlı bin yıl oldu. Türküler, yemekler, ağıtlar bile iç içe geçti. Beraber ağlandı ve gülündü. Aynı toprağın aynı kaderini paylaşan insanları yere “vatan” olarak sarıldılar. Vatanı kuşatan cehaleti temizledikçe, bilginin, sanatın, felsefenin besinleriyle beslendikçe, direnişi, özlemi vatandan da öte algılamanın bilge kişiliğidir insanın insana olan yürüyüşü…

 Nazım, hasret için, şiir için, insan için, ülkesi için direndi… Sabahattin Ali de, Uğur Mumcu da, Deniz Gezmiş de, Hasan Ali Yücel’de, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Aziz Nesin de öyle…

  Pir Sultan da, Yunus da, Sivas’ta yananlar da, derisi yüzülen Nesimi’de, Fikret'te, Namık Kemal’de öyle…

 Taksim Gençliği, ülkemin; insana, sevgiye, hakka ve canlı yaşamının kutsallığa inanmış güzel insanlar; barbarlığın yok olmasına, güzel inançların kurnazca kullanılmasına, yeşilin, parklarımızın, bahçelerimizin, ormanlarımızın, çocuklarımızın katlediş-ine direniyorlar; hasretle, inançla…

Dedim vatanım mı dedi ilimdir
Dedim bülbül müdür dedi gülümdür
Dedim Nesimî Şah dedi kulumdur
Dedim satar mısın söyledi yok yok 



Nesimî döğünsün taşlar
Akıtalım gözden yaşlar
Hak tariktir hey kardaşlar
Gelsin bir hoşça yanalım…

 Güven Serin



 




21 Mayıs 2013 Salı

AHI GİTMEK VAHI KALMAK


Kamera; Güven   Ganoslar Dağı-Tekirdağ

Baharı duyumsayan bütün çiçekler,milyon kere milyon
tekrarlanan doğumu gerçekleştirirler. Bize göre
sessiz, sadece renk ve kokudan ibaret olsa da,
anlattıkları çok şey olmalı...

AHI GİTMEK VAHI KALMAK

  İlginçlikler, tezatlar üzerine kurulu bir dünyada yaşıyoruz. Akıl, erdem, ahlak, merhamet, insanlık üzerine yazılan söylenen sözcüklerin, kitapların, vaazların haddi hesabı yok. Gelin görün ki, bu söylemlerin aldığı yol “bir arpa boyu” kadar.

  Dünyanın ilginçliği ve tezatlığı ülkemi de etkilediği ortadadır. Bir türlü kendi olamayan, hayranlık ile tutsaklığı karıştıran, kendi özü, kültürüyle ilimi, sanata, felsefeyi bir türlü harmanlaya-mayan ülkemin, ülke insanımın derdi hem var hem yok…

  Şöyle bir halk arasına karışsanız, tarafsız göz ve kulaklarla halkın içine süzülürseniz inleyenlerin, perişan olanların uçsuz bucaksız bir topluluğa dönüştüğünü görürsünüz. Ama bunları görecek göz, duyacak kulak lazım. O gözler ve o kulaklar şimdi çok meşgul. Onlar daha büyük işler yapmak, zaten ülke insanının kendi içinde var olan barışın tekrar yüceltmek adına gündem peşindeler.

 Yolda, caddede, çarşıda, herhangi bir yerde bir insanla karşı karşıya geldiğimizde ilk önce yüzüne bakarız. Ve o baktığım yüzlerde, neredeyse büyük çoğunluğunda zayıflayan yaşam sevincini; “Ahı gitmişliği vahı kalmışlığı” görüyorum.

  Bir gurup insan, özellikle ruhunda biraz sosyal demokratlık olanlar kendi varlıklarından öte ilahi bir düzenin kurallarını dinler gibi dinlerler onlara sessizce verilen emirleri. Ezilene, ağlayana, üzülene, kaybedene karşı daha duyarlıdırlar. Diğer grup insan ise, sessizliği, kabul edişi, ona verilen büyük kader kültürünü çoktan içselleştirmiş, bütün yok oluşları, kaybedişleri mazeretlere sığınmadan sineye çekerler. Diğer gurup insan ise hiçbir şeyi dert etmeyen, kendi aklının, kazancının, zenginliğinin her şeyin üstünde olduğuna inanmış ve her düzene ayak uyduran yüksek akıllı insanlardır.

 Velhasıl dostlarım bu ülkenin asıl hikâyesi bu üç gurup içinde genişler ve her an başka başka gündemlerin olaylarıyla taçlanır. Esas sorun hangi gurubun içinde olduğumuzdan çok insanca, hakça ve adaletin hepimiz için adil olduğu bir ülkenin içinde yol almaktır. Kalıcılık, sağlamlık bu şekilde sağlanır.

 Büyük insan topluluklarının büyük istekleri, ihtiyaçları vardır. Dünyanın güzelliğini insan ihtiyaçlarının akla, bilime, sanata uygunluğuyla karşılayamazsanız, sadece öteki dünyayı çağrıştıran olayları öne çıkartırsanız, iş çığırından çıkmaya başlar. Komşu ülkelerin durumu ortadadır. Sessiz kalan, sesini çıkartmayan, görevi sadece çocuk yapmak ve ölümlere ağlamak olan insanların büyük kıyımları, inanılmaz sömürüleri ortadadır. Üstelik kutsal topraklar olarak bildiğimizde bile insana uyan, merhameti, insanlığı ortaya çıkartan kutsal uygulamalar yoktur. Büyük bir adaletsizlik, kadının yok sayılarak neredeyse yerin yedi kat altına gizlenmesiyle süslenmiş, gizlenmiş tartışılmanın, ilerlemenin olmadığı sanki başka dünyanın, başka zamanların ülkeleri…

  Artık aynı tekrarları, aynı sözcükleri, aynı isyanları tekrarlamanın bir çözüm olmayacağını görüyorum. Bütün güzel sözler, bütün merhamet dileyişleri  bütün haksızlığa yalvarışlar denendi ve deneniyor. Ortaya çıkan şey, muhteşem bir dengesizlik… İyi bir hastanede tanıdığınız yoksa içeriye alınmanız mümkün değil. İyi bir tanıdığınız yoksa adalet içinde arayacağınız hak, zamanın içinde ihtiyar-laya bilir ve siz onun sonunu göremezsiniz.

 Gençler, genç ve taze insanlar hiçbir yerde yok. Okullara doldurulmuş insanların gelecek kaygıları, günü kurtarma telaşları, sanata da, siyasete de, ilime de uzak kalmalarına neden oluyor.

 Gençler bir an önce iş sahibi olma, para kazanıp dünyanın sunulan muhteşem teknolojileriyle, imkânlarıyla kendi dünyaları içinde varken yok olma peşinde. Yaşlılar ise, oyunun bin bir türlüsünü oynama, her konuda bir mazeret bulup yüksek gururlarıyla çalım satma peşinde…

 Hal böyle olunca, ahı gitmiş insanların yöneticisi olmak kolay oluyor. İyice zayıflamış bedenler düşünce yetisini çoktan kaybetmiş. Nasıl olsa onların yerine düşünen birileri var. Öncesi hiç önemli değil asıl bugündün gün olan. Demezler mi “anı yaşa!” diye. Derler…

 Ne dağıtılıyorsa, ne veriliyorsa al. Nasıl olsa bir yaprak gibi sallanan iç dünyamızın alınacak bir canı var, o can da bedava bulunduğuna göre ortada bir sorun yok. İyiyiz çok şükür… Böyle öğretildi. İyiyiz, Avrupa’nın, ABD’nin kölesiyiz çok şükür.

 Hâlbuki daha seksen yıl önce bir insan, Mustafa Kemal, bizi kölelikten, bizi kulluktan inanmışlık içinde kurtardı. Işığın yönünü gözlerimizin içine bakarak gösterdi. Gören göz, duyan kulak yok şimdi; bazıların işi çok, telaşı çok; bazılarının ahı gitmiş vahı kalmış…

 Güven Serin




13 Mayıs 2013 Pazartesi

İNSANIN GAYESİ


Kamera; Yunus   Ganos Dağları (Işıklar)

Nedir insanın gayesi? Bitmeyen çileler mi sarmak!
Gururu,katman katman mı yapmak? Beden denen
büyük eseri bir parça anlayamamış olmanın
büyük korkusu ile, ilk ana dönerken en büyük
korkuyu yaşayıp,büyük pas geçişe mi 
kurban gitmek; nedir? 

İNSANIN GAYESİ

  İnsanın gayesi nedir? Hiç bitecek gibi değil! Bir taraftan uzayın derinliklerini öğrenme ve oralara gitme isteği, diğer taraftan daha tam olarak tanıyamadığımız dünyayı tanıma merakı… Her şeyde önce insan, yani bizler kendimizi bile tanımıyoruz. Ruh ile bedenimizin ayrılışını  birbiriyle çelişkiye düştüğünü tama olarak bilmek bile istemiyoruz.

  Eksik veya yanlış bir şey yapınca soylu mazeretlerimiz hazır; “ şeytana uydum”, nasıl yaptım anlayamadım!” Bu ve bunun benzeri açıklamaların ardı arkası kesilmiyor. Ve sonunda adına da “kader böyleymiş” dedik mi, akan sular, aklın sorgulaması ve bizi yok etmek isteyen saldırılar duruverir. Tıpkı insanın kalbinin durup, hiçbir şey anlamadan çekip gitmesi, varken yok olması gibi…

  İnsana göre hayvanların gayeleri bitmişe benziyor. Onların iç huzuru, eriştikleri gaye ile ve o gayeye hizmet etmekle son buluyor. Milyon yıllık yaşam, belki binlerce yıldır tekrarlanan göçlerle çok şeyleri anlatıyor bize.

 Leyleklerin, kırlangıçların, turnaların, kartalların ve daha yüzlerce hayvanın göçleri, izlenmeye değer bir gösteridir. Gayelerinin biricik uğraşıdır; güneyden kuzeye, doğudan batıya veya tam tersi; sulak ve yiyeceğin bol olduğu yerlere ve o yerler arasında yaşamın içine en hakiki anlamlar katıp, gayelerini sonlandırırlar. Esas gayeleri karınlarını doyurmak, yuva kurup yavrularını büyütmektir. Bu işi de en iyi bir şekilde yaparlar.

 Fillerin göçleri de, öküz başlı antilopların göçleri de, deniz altındaki yengeçlerin, yılan balıklarının  balinaların göçleri de hep bu gayenin hakikati içindir. Ve bu gayede en ufak riya, şaşkınlık, kararsızlık, uyuşukluk yaşanmaz.

  Bir kurt, sürüsü içindeki düzene ayak uydurur ve tek gayesi sürüsünün devamını sağlamak olan yaşamın gayesine adanır. Bir aslan da öyle… Dişi ayı, sürü olmaktan öte, gayesini tek başına yerine getirir. Yavrusunu büyütmek için her şeyi göze alır; onun gayesi, ayı neslini en iyi şekilde devam ettirmektir; tek başına bile olsa, bu gaye en iyi şekilde yerine getirilir.

  Kargaların birlikteliği bilimin, karga biliminin konusu haline geldi. Artık onların aptal hayvanlar olmadığını, sosyal ve zeki bir kuş türü olduğunu biliyoruz. Onlar, gayeleri için her türlü fırsatı değerlendiren en özel kuş türlerinden birisidir. Yoksa insanın olduğu yerde, bu kadar başarılı olmak her canlının gayesi olamaz…

 Kırlangıcın yuva kurması, hangi mühendis ve mimarın dikkatini çekmez? Arıların muhteşem buluşları, kimyacıları kıskandıracak derecededir. Karıncalar  gayelerine en iyi adanmış böcek türlerindendir; hiçbir şey onları asıl amaçlarından vazgeçiremez. Öldükçe çoğalırlar ve gaye, yaşam içinde var olmaktır…

  Velhasıl hayvanın gayesi tamamdır. Tamam, olmayan insandır. Yolculuğu hiç bitmeyecek, merakı, araştırmaları ve istekleri son bulmayacaktır. İnsanın asıl gayesi, evrenin büyük döngüsü gibidir; sonsuza uzanır. Bu sonsuzluğu, insanın bugünkü yaşam arzularında, beklentilerinde de görebilirsiniz.

 Ne zengin olma hayali, düşü biter, ne güç ve gururlanma isteği… Eğer bu gayeler ve yaşananlar bir önem taşısaydı, bugünkü savaşlar, büyük katliamlar çoktan son bulurdu. Ve adına dengesizlik, adaletsizlik dediğimiz düzenlerde kendiliğinden dengeye otururdu. İşte, bu düzensizlik, bu oturmayışı  insanın gayeleriyle, son bulmamış amaçlarıyla, gururlarıyla ilgilidir…

  Esas sorun, gayeleri bir türlü son bulmayacak insanı, artık yaşanmaz hale gelen araç, ses ve beton kirliliğinin içine hapsetmektir. Bu hapsedişi en akıllı canlının, canından bezdirmeye, kendi kendini yok edişe, yani gayelerinin bazılarına bile erişememeyi de çıkartıyor ortaya.

 Özellikle adları sosyal demokrat ve sol olan belediyecilik anlayışı, insanın gayesini en iyi şekilde anlayıp, yapabileceği en iyi insanca düzenlerin öncülüğünü yapmalı. Eskişehir, İzmir Büyük şehir bu gayelere hizmet etme yarışındalar.

  Ya Tekirdağ! Tekirdağ şehrim, işçisini, emekçisini taşeronun elinden kurtarmadığı gibi, daha sürekli ekmeye çalıştığı yeşilin, çiçeğin yine insanla güzelleşeceğini de farkında değil; çünkü belediye idarecileri insana yakın olma gayeleri arasında bir sorun, bir eksik var…

Güven Serin








11 Mayıs 2013 Cumartesi

TALİHİN YATAĞI


Kamera; Güven    Ganoslar

İç içe geçmişliğin gösterisi;yer, gök ve insan...

TALİHİN YATAĞI



 Bu yatağa yaslanmak, yani talihin yatağına huzurla baş koymak, onun nimetlerinden faydalanmak iyidir. Elbet gittiği yere kadar… Şimdi, günümüzde yaşananlar birçok ailede artan dramlar, kederler onlar için yatağa konulan narin başların koyulmayacağı anlamına geliyor.

 Kronikleşen ülke sorunları siyasetin büyük çekişmeleri arasında, büyük iştah kabartan taşeron mantığı ile giderileceği sanılıyor. Satın, özelleştirin, büyük savaş, yani rekabet başlasın da nasıl başlarsa başlasın, inanmışlığı büyük kitleleri; yani çalışan işçileri muhteşem bir sömürü içinde yol alıyor.

 Bu durumda bile insanların çocuk sahibi olmaya inanmış olması beni şaşırtıyor. Bu savaş, bu kıyım içinde dahi, insanlığın devamı için çalışan aileleri gerçekten kutlamak lazım. Çünkü siyaset onlara mutlu bir gelecek vaat etmiyor. Edemiyor, çünkü vakitleri yok…

 Henüz vaktiniz varsa, o güzel başınız değerli bedeniniz talihin yatağına yaslanmış vaziyette, uykunun, dinlenmenin keyfini çıkartın! Çıkartın çünkü birçok şeyin suyu çıkmaya başladı artık. İnsan, mutlu olduğuna da, zengin olduğuna da sevinemez bu dünyada. Hele bu güzel ülkede hiç sevinemez. Çünkü hangimizin eşi, dostu ve akrabası yok ki? Büyük çoğunluğu maddi ve manevi yara almış durumda. İnsanların neredeyse çoğunluğu, haplarla yaşar hale geldi.

 Bütün bunlar kimin umurunda? ABD’nin mi? Bize emeklimize çok maaş verildiğini başka ülkelerden daha iyi durumdayız diyen bakanımızın mı? Ya, gelişmeyi sadece özelleştirme ve taşeron felsefesi sanan siyasetin mi?

 Daha geçen yüzyıllar veba hastalığı Avrupa Kıtasını kırdı geçirdi. Büyük ölümler yaşandı hastalığın pençesine düşen insanlar arasında. Büyük ayrılıklar, kopuşlar insan teninden süzülen gözyaşlarıyla sonlandı. Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı ve milyonlarca insanın ölümü… Hepsi insanı daha insan etme adına da sayıla bilir, büyük vahşetlerin hiç bitmeyeceği, insan denen canlının yarım kalmış, tamamlanamamış gelişiminin yolculuğu da diye bilirsiniz.

 Bütün kıyımlar, hastalıklar ve savaşlar Avrupa Kıtası’nda yaşayan insanların bilime, sanata, felsefeye ve hakikate olan inancını yok edemedi. Yine hastalığı yenen ilaçlar, aşılar onların büyük becerileri sayesinde çıktı ortaya. Barış imzaları, yine aklın, iyinin şimdilik kötünün karşısında galip gelmesiyle sonlandı. Bu sonlanış, kendileri için düşündükleri nazik yaşamlar, talihin sıcacık yatağı, diğer kıtalar için düşünmeseler de, kendi savaşlarını son vermeleri, diğer savaşları sonlandırmasa da, insanın garip yolculuğunda, küçük bir sevinç, ilerleme olarak kabul görülmeli.

 İnsan aklı, insan sevgisi talihe bile bir şeyler öğretebilir. Hastalıkları, savaşları ve kötülükleri yenebilir. Sorun, insan aklının, insan inanmışlığının beynindeki büyük garip isteklerinde gizli olmalı. Tam manası ile tamamlanamamış, iç kıyımlardan, kin ve nefretlerden kurtulamamış, merakını, öğrenimini gidermeyi başkalarına teslim etmiş, kulluğun büyük vazifesi gibi bir dünya düzeni içinde yol alıyoruz.

Ülkemde talihin yatağına yaslanıp huzur içinde yaşamak çok büyük şans! Ne kadar zeki olursanız olun, siyaset ile iyi geçinmiyorsanız, yüksek kültüre sahip amca ve dayınız yoksa işiniz çok zor…

Biraz tarihi sever, hatırlar, talihin yatağına koyduğumuz başı, biraz öğrenme ile ödüllendire bilirsek şunu görürüz; bu diyarda haksızlık hiç bitmemiş… Öve öve bitiremediğimiz Osmanlı İmparatorluğu zamanında da, Selçuklu Devleti zamanında da…

Ya Padişahın yakını, ya Sadrazamın, ya da Sadrazamın adamlarından kâhyanın yakını olacaksınız; yoksa işiniz zor. Yakını olmakla da bitmiyor, hediyeleriniz hiç bitmeyecek. Övgüleriniz hiç son bulmayacak.

Şimdi şu anda bakın halimize; basınımız, medyamız ne durumda? Görüyoruz, dinliyoruz, izliyoruz. Siyaset, uygarlaşıyoruz, demokratikleşiyoruz derken ülke insanın ne hale geldi. Gülen yüz, başını Talihin Yatağına yaslayan bedenler her geçen gün azalıyor. Toplum hastalandı; şimdi ölümlerden ölüm beğeniyor.



Güven Serin



6 Mayıs 2013 Pazartesi

AY IŞIĞI


Kamera; Güven   Tekirdağ Eski Liman

İğde ve iğde kokuların diyarı...

AY IŞIĞI

  İğde ağaçlarının hemen üzerindeki yönde, yeryüzüne en yakın olan ay ışığı hilal şeklinde parıldıyordu. Her ikisi, milyarlık döngünün hatırına muhtaçlar birbirine. Yaşamın büyük dengeleri adına ayrılmaz bir bütün gibiler.

  Daha yeni yeşillenen iğde ağaçlarının üzerinden hilal şeklindeki ay ışığını seyretmek doyumsuz bir zevk. Baktıkça içine çekiyor insanı. Tanımlayamadığım güzelliklerin gece ile ortaya çıkışı, huzur perileriyle iş birliği yapmışlar gibi huzur dağıtıyorlar.

  Liman Çay Bahçesi garsonların da telaş başladı. Aniden esen rüzgar, birazdan gelebilecek yağmurun ve fırtınanın habercisi gibi korkuttu çalışanları. Herkes kendi işini bilen ustalıkla masa örtülerini topladılar. Lakabı Bizim Dağlı olan Mehmet, yarı uykulu, yarı uyanık neredeyse ayrılmaz parçası olduğu liman bölgesinde huzur içinde vakit geçiriyor.

  Garsonların telaşlı olması beni etkilemedi. Parlayan ay ışığının hilal görüntüsünden sonra, gözümün görebileceği derinliğe baktım; pırıl pırıl parıldayan yıldızlar; milyarlarca kilo metre uzaktalar. Galaksimizin muhteşem büyüklüğü, yine milyar sayıda yıldızı barındırıyor içinde. İnsan inanmasa da, gördüğümüz sadece bizim galaksimiz. Ya diğerleri; bilim insanlarını şaşkına çevirecek kadar uzaklarda; iç içe geçmiş galaksilerin çılgın genişlemesi devam ediyor.

 Bir, hilal şeklinde parıldayan ay ışığına, bir gökyüzüne, ışık saçan ışık cennetine baktım. Bizim galaksimizin dakika da 40 bin kilometre yol aldığına inanamasam da gerçek öyle. İnsanın dünyadaki varlığı ve insana ait yazgıyı, bu kadar büyük kurnazlıklara sahip insan çözemedi hâlâ. Çözüleceği de yok…

  Bazen dini buyruklara inanmışlara, kendi yazgısını cennet ile cehennem arasında kabul edenlere özeniyorum. Hiçbir telaşları yok düşüncenin aldığı yol adına. Evrenin büyüklüğü, milyarlarca yıldızın ve onların içindeki yaşam olabilecek gezegenler ilgilendirmiyor onları. Onlar için bir tek şey var; son anda bile olsa iyilik yapmak, pişmanlık duymak ve vaat edilen cennete kavuşmak.

 Ya yazgıyı nazikçe bir kenarda bekletip, yazgının sonu gelmeyen seçeneklerini merak eden bilim insanları, filozoflar, yazarlar, şairler, ressamlar, sanatçılar ne yapsın? O büyük baskı, muhteşem çekicilik karşısında yetmeyen insan zekâsının milyarlık hücreleri biraz daha fazla zorlarsak bizi çıldırtacak emniyeti alabilecek şekilde hemen yanı başımızda bekliyor.

  Öyleyse zekânın alabileceği bütün yolu, bilginin ışığı ve merhametiyle donatmadan yola çıkmamalı. Yıldızların çekiciliği, yaşam dolu gezegenlerin olabileceği, sonsuza adanmış ruhlarımızın bize moral vermesi, haddimizi zorlamamalı. İlk önce dünyanın derinliklerini, insandan insana, tabiattan tabiata süzülen gizemleri anlamlandırıp, yutkunarak azmetmeli.

  Garsonlar açıkta bulunan bütün masaların örtülerini topladıktan sonra rahat bir nefes aldılar. Ay ışığı iğde ağaçları izahından ağır ağır batıya, doğduğum yerlerin üzerine süzülüyor. Ay ışığı ile birlikte yazgının büyük çekim kuvveti gibi insan doğduğu yerleri bir masalı hatırlar gibi hatırlıyor. Sanki hiç yaşanmamış sadece bir masal olarak dinlenmiş Gülsüm nineden. Gülsüm nine, Hasan dede, Hayriye yenge, Ömer dayı, Ahmet amca hiç yokmuşlar gibi çok uzaklardan bir masal şirinliğine gülümsüyorlar.

  Meriç nehri yine aynı hız ve büyüklükte akıyor mu acaba? Meriç nehrini çevreleyen ılgın ağaçları bitip tükenmez sabırlarıyla sınırda nöbet tutan yanık sesli asker şarkılarını yine dinliyorlar mı? İşte bunlar geçti aklımdan, gözümün önünden akıp giden ay ışığının hilal şekliyle.

  Bizim Dağlı dediğimiz Dağlı Mehmet ile göz göze geldik. Bakışlarında tanıdık bir mesaj vardı. Ya sigarası tam değil, ya karnı aç. Çantamdan bozukluk paraları alıp ona uzattım. İnanmışlık içinde aldı. Ve kendi cebindeki paralar ile bir araya getirip gözden kayboldu. Ya ağzından hiç düşmeyen sigarasını almaya gitti, ya karnını doyuracak bir parça ekmek alacak. Onun derdi de bunlar işte; limanda uyuyacağı bir sandalye ve bir masa, gün içinde içtiği birkaç paket sigara ve bulursa bir parça ekmek…

  Limanın karşı kıyısında kanadı kırık bir pelikan ona balık veren balıkçıya şımarıyordu. Bir çocuk gibi balıkçının arkasından zıplaya zıplaya, kanat çırparak gidiyordu.

  Ay Işığı, milyarlarca yıldızın muhteşem pırıltısı, yine insan denen canlının yazgısını anlatmıyordu. Bu büyük bilmece, büyük bir gizem örtüsüyle örtülü! Örtüyü, zamansız oynatmak, insan bedenini un ufak edecek kadar güçlü bir enerji içinde. O zaman, tanıdık dostlara sığınmalı; kitaplara, sinemaya, tiyatroya, şiire, şarkılara ve seyahatlere…

Güven Serin