28 Şubat 2019 Perşembe

KADIN ERKEK ÇAKIŞMASI




KADIN ERKEK ÇAKIŞMASI
------------------------------------------

   Seyahatlerin en güzel tarafı, toplu taşıma; iller, kasabalar arasında yolculuklarda demlenir. Bir kış günü, sobanın sıcaklığı, duyulan çayın kokusu nasılsa; öyledir; bir parça doğa, yabanıllık kokar.

  Yaklaşık 330 km süren Kars Hopa minibüs yolculuğum da böyle başladı, gelişti ve kendince mayalandı. Altı numaralı koltuk benimdi. Oturmaya geldiğimde yan tarafta bir genç kadın oturuyordu. Belli ki yanlışlıkla verilmiş. Bilirsiniz, bizim insanımız mümkün mertebe kadın ile erkeği ayırmakla yükümlüdür.

 Sırf bu ayırma işi yüzünden; Rus kadınlarına, Ukrayna’ya, Uzak Doğuya ayrı bir düşkünlük, çarpık ilişkiler gelişse de, birçok yerde böyledir; yani; mış gibi, ağır ağabeylik, adamlık gösterileri.

 Tabi ki bu durumu genç kadın yadırgamadı, benim yadırgadığım kadar. Kendi kendime önce ben önlem alayım; bu değerli yabanıllık içinde başıma bir iş gelip, sonradan kaldırılmak yerine…

 Nitekim bu durumu şoför ile muavine söyledim. Sanırım sıkça olduğu için bu tür olaylar, onlar kendi dilince ve en güzel anlatımlardan birisini ifade ettiler; “ Kadın erkek çakışması olmuş.”

  Orada bu işe böyle bakıyorlar. Bakış açısı tam da oluşan olayın algısını, garipliğini anlatıyor. Oysa başarılar ayrıştırarak değil, birleşmeler sonucu doğuyor. 

Bunca insanımız koşa koşa gitti Avrupa dünyasına. Orada bu kadın erkek çakışmaları oldukça bol! Tıpkı, icatların, ilim ve teknolojilerin bol olduğu gibi; kapılar açık olsa; bütün kısıtlı, koşullu hallerimizle koşa koşa gideceğimiz bir dünya…

Güven Serin 



27 Şubat 2019 Çarşamba

Jorge Valdez - Adios Corazon





 Ne çok paslanmışız;kıyamet gibi ses,görüntü varken;bir duş,banyo,

hatta annelerimiz gibi kiremitle ovmak...

26 Şubat 2019 Salı

DÜŞÜNCEYİ TETİKLEYEN ŞEY ŞİİRDİR



                          DÜŞÜNCEYİ TETİKLEYEN ŞEY ŞİİRDİR



 Kim söylemiştir? Hangi zamanlara aittir? Sokretes’den öncesi mi? Nazım’ın vakıt hızla ilerlerken, saat gece yarısına yaklaşırken duyduğu telaş anı, sayfalara dökülen düşünce biçimi mi?

 Nazım’ın gece yarısı gördüğü bir manga askeri ondan başkası görmedi. Üstelik ellerinde otomatik silahlarıyla sağa sola ateş ediyor, insanın neslini kazımak için saldırıyorlardı.

  Düşünceyi tetikleyen şey şiirdi! Kim demiş bunu? Sonsuz Düşünce denizine dalan Alain Badiou mu? Heraklitos veya Parmenides mi? Belki de; Heidegger’dir; kim bilir…

  Şiir, düşünceyi tetikliyorsa o zaman tehlikeli bir şey olmalı! Hele bu zamanda; 21 yüzyılın ilk çeyreği biterken; bunca şiir, düz yazı, hikâye, animasyon, film, fotoğraf, resim yayınlanıyorken neredeyse tetiklenecek düşünce sahibi kalmamışken bu konu üzerinde çaba sarf etmem zamanı değerlenirmek, gazete köşemde ki yeri doldurmaktan ibaret kalacak gibi…

 Karamsarlığa teslim olacak değilim elbet. Şiirin tetiklediği nice düşünceyi burada kendi bahçemde işledim, işliyorum ve üretme palanlarım devam ediyor.

  Şu anda bir şiir dinliyorum; Nazım’dan; Saman Sarısı şiiri. Düşüncenin, bilginin alabildiğince coşmuş hali…

  Nazım; vaktin gece yarısına ilerlediği saatte gördüğü askerlerin gözlerinde ki korkuyu görmesi; Hem de hayvanca korktuklarını, ölümlerine ağlanmayan askerler olan yaptığı yorum, ürpertici bir gerçeğin muhteşem vurgusu, tespitidir de.

  Bu tespit, vurgu; ancak şairin şiiri ve sanatıyla yaşama, neşeye, dengeye katılır. Şair, tetiklenmiş düşüncenin dizelerine öyle bir kapılmış ki; bir dönemi, insanlığın tapınaklardan öte taptıkları bir ideolojinin kölesi olduklarını; acı çeken bütün ruhların tesellisi olabilecek güçte duyurur.

  “ Ölüler bir SS mangası olsalar da ölüler öldüremez; kurşunla da, bıçakla da! Ölüler, dirilerek öldürür; kurt olup bir elmanın içine girerek.”

 Paul Celan bir şiirinde başka bir düşüncenin tetiklemesini yapar;

“Öngörülerle,
Bezenmiş disk,
At kendini
Kendi dışına.”

  Alain Badiou’nun tespiti;”bilmek ile öngörü” arasısında boşluk kalmadığında; dışa atlama, atılma, taşma durumu… Şiir bunu en iyi yapan şey! Öngörülerin yetmezliği, bilginin depreşme halleri, fokurdayan kanın duyduğu yaşama hissiyatı, eninde sonunda bir çıkış arar. Kendinin dışına taşmak ister yani…

  Üç boyutlu zamanda; geçmişte ve bugün, aynı zamanda gelecekte düşüncenin dalgaları içinde korkusuzca sörf yapacak nice şair olduğu gibi, var olmaya devam edenlerden sonra da edecek olanlar olacaktır.

  Evrimin ilerleyişi, insan denen canlının sosyolojisi, psikolojisi tek taraflı, sadece içgüdüsel olmaktan öte bir başkaldırı ve arayış biçimine dönüşüyor.

 Lucertius için üstün varlıkların olmadığı anlaşılıyor. Sınırları zorlayan bir yargı, inanç ve cesaret! Onun için gökyüzü boştur, tanrılar ise ilgisizdir. Bu boşluğu dolduran ise şairlerdir; şiir ülkelerine gidip heybeleri her daim dolu dönmeleri, anlatacak, haykıracak sözcüklerinin olması; kaçınılmaz bir devinim, ilerleme ve düşünce tetiklemesi getirecektir.

 Lucertius bu seslenişini yüzyıllar ötesinden yapmıştır; “ Şiir ülkesinin kimsenin girmediği, daha önce hiç ayak basılmamış yerlerini kat ediyorum. Bakir kaynaklara gidip oralarda beslenmeyi seviyorum.”

  Ve Nazım, düşüncenin düşlerden sıyrılma anını şöyle seslendirir; “ Vakıt hızla ilerliyor; Meryem Ana Kilisesinde saat başlarını çalan borazan/Gece yarısını da çaldı/Ortaçağ’dan gelen çığlığı yükseldi/Şehre yaklaşan düşmanı verdi haber/Ve sustu ansızın gırtlağına saplanan okla/Borazan iç rahatlığıyla öldü/Ve ben, yaklaşan düşmanı görüp de/Haber veremeden öldürülmenin acısını düşündüm.”

 Böyledir şirinin düşünceyi tetiklemesi; ucu bucu; yoktur…

Güven Serin 


23 Şubat 2019 Cumartesi

DÜŞ KIRIKLIĞI






DÜŞ KIRIKLIĞI
----------------------------------

  Hemen hemen her insanın içinde, derinlerde olan düşleri vardır; dünyaya, yakın çevresine dair… Bir hele geçirsem şu mevkii, göstereceğim günlerini! Bir kazansam büyük ikramiyeyi, görecekler günlerini!

  Düşlerimizin gücü, derinliği hemen hemen hepsinin çevremizden etkilenip şekillenmesinden ibarettir. Yazı ve okuma hayatı içindeki insanlar daha fazla düş kurarlar. Zaten işlerinin yarısı düşlerden ibarettir. Yaratıcılığın vazgeçilmezidir düşler…

 Çocukluk zamanımın düşü, rüyaya dönüşmüştü. Öyle etkilenmişim ki sabahleyin kalktığımda Gülsüm Ninemin kurduğu yer yatağında bakkal dükkânını arıyordum. O kadar üzüldüm ki; nereye gitmişti o güzelim bakkal dükkânı!

 Yıllardır yerel basında; Sığdaki Derinlikler isimli köşemde yazıp duruyorum. Sadeliğine sade, beklentisiz olma açısından da bir idealistin sağlamlığı kadar sağlam durduğumu sanıyordum…

  Hâlbuki için için, her sözcük, her çalışma beni bir parça daha öteye, düşler ülkesine de taşımıyor değildi. Belki bir gün bir kitap, bir hikâye ve daha yukarılara çıkma düşü… Bütün bunların tek sebebi var; yaşadığımız toplumun beklentileri…

 Bizler bu beklentilere boyun eğdiğimiz an sıradanlığın yolculuğuna başlıyoruz. İster yazar, çizer, düşünür olalım; ister başka şey; toplumun “AFERİN” demesine muhtacız… Bu yüzden aldığımız büyük araçlar, evler; bir an önce başkalarını duyurma istekleri; ezici güzellikleriyle doludur…

 Beni düşünden uyandıran kişi yine bizim gibi bir yazar oldu. Julus Renard bir gece ruhlar âleminden değil de edebi dünyadan, onun yaşam dolu sayfalarından sıyrılıp bana seslendi;

“ Kendinde büyük bir yetenek olduğunu ortaya koyma isteğini yitirdiğin an, gerçek bir gelişme gösterebileceğini unutma!”

 Gitti bütün düşlerim! Ünlü, zengin olma heyecanım; hepsi bir toz bulutu gibi dağılıp gitti…

  Peki, ama bir söz bunca düşü, kurguyu bir den yerle bir eder mi? Yüzüncü Maymun Teorisini hatırlatmak isterim. Bir de koca bir bardağı taşıran en son küçük damlanın büyüklüğünü…

 İçimde, ruhumda bir şey daha dengelendi. Sonsuz beklentilerin garip sancılarına ayrılan zamanın ne büyük, ömrümüzün ise ne kadar küçük olduğunu anlamak adına; pek de iyi; pek de insanüstü bir hissiyat…

Güven Serin  



22 Şubat 2019 Cuma

SEN TÜRK DEĞİLSİN!








SEN TÜRK DEĞİLSİN!
----------------------------------

  Sevinilecek bir anlatı mı, yoksa üzülecek bir şey mi? Elbette, geçici egoyu, onurlanmayı bir kenara bırakırsak oldukça üzülecek bir şey; Türklüğümüzün farklı bulunuşu; bir türlü Mustafa Kemal’ ve arkadaşlarının yarattığı mucizenin karşılığı olarak, her daim farklı ülke insanları tarafından farklı algılanmamız…

 Sosyolojik, psikolojik ve trajik bir vaka… Bana bu seslenişleri yapan üç insan; üçü de farklı milletlerden. Türkleri öyle bir tanımışlar ki; bir sürü önyargı da bunun içinde dâhil; farklı bir insan karşılarına çıkınca, akıllarınca iltifat ve takdir etmek adına; “ Sen Türk değilsin!” diyorlar.

  İstanbul’da bir arkadaş buluşmasında bizle birlikte olan bir Rus vatandaşından duydum ilk olarak bu seslenişi. Sonra, Antalya Kaleiçi bir pansiyon işleticisi olan Silviya’dan ve Batum’da taksinin şoförü olan Roland da aynı seslenişi yaptı; “ Sen Türk değilsin!”

 Bu acayip seslenişte; benim Türklükte yerim yoksa hangi millete uygun görülüyorum? Bundan haber veren yok! Biraz öte taşırsak; dünyalıyım der geçersin… Her şey bu şekilde çözülse; herkes dünya milleti olmayı ilahi bir gönüllük içinde kabul etse; çoktan bütün sınırlarımı atardım.

 Böyle değil elbet! Yüzyıllara dayalı gelişim, değişim ve benzer yönlerimiz, bizleri bir milletin varlığı içinde var oluş yazgısını da beraberinde getirerek; nice büyük aşama ve sınavlardan sonra bu hissedişi yapar hale gelmişiz.

 Öyleyse; Türklüğü bu kadar yanlış tanıtan varsa; Milli Eğitimin, Turizm ve Kültür Müdürlüklerinin, Üniversitelerimizin oturup da ağlaması gerekmez mi? Marifet, kabalıkta değil artık! Marifet, yaşadığın ülkene, şehrine, kasabama, köyüne; onur, itibar katmakta! Öncü milletlerin geçtiği aşamalardan geçme; icatların, ilimin, sanatın, felsefenin de merkezinde bulunup onlarla birlikte yoğrulma…

 Bir iltifatı bu kadar trajik kabul edeceğimi bilemezdim. Bir onurlanma değil, bir acı çekme gerçeği; Ben Türküm; varlığımı ilk hissettiğimde, Türklüğü gönüllü sevmemde ki en güzel öncüler; Dedelerim, ninelerim, teyzelerim, amcalarım ve dayılarım.

 Dünyaya geldiğim kerpiç evlerde, onların bitişiğinde bir de hayvan ahırımız vardı. Çırağımız için Kürt Mehmet derlerdi. Dedemin ve babamın ilk işi; annem ile nineme; Kürt Mehmet Amcanın yemeğin hazır mı? Odası temizlendi mi? Suyu gitti mi? Bu öğretiler, güzellikler, diğer insanlara verilen değerler, dönemlerdir beni Türklüğe kucak açtıran.

 Bir de sonsuza kadar yaşayacak ruhumun, kabul ettiği değerler var; genlerde saklı. Geçmişe utanarak değil; bu büyük arayışın göçlerine, her milletin yüce sevdaları, acıları, coşkuları ve kırılma anları olarak bakıyorum.

 Türklüğü onurlandıran en büyük Türk'e de büyük bir hürmet besleyerek; Mustafa Kemal ATATÜRK'E…

Güven Serin

19 Şubat 2019 Salı

SEVMENİN BEDELİ VAR





SEVMENİN BEDELİ VARDIR
----------------------------------------

 Seyretmiş olduğum Fransız filminde insan psikolojisi üzerine; hatta erkeğin, kadının içgüdüleri üzerine oldukça fazla bilgi, deneyim yer alıyordu.

 Filmin ilerleyen sahnelerinde erkek karakter; “ Fiziksel aşk tanrıyla çarpışmanın verdiği abesliktir.” Dedi. Düşündürücü… Düşünmeden korkmuyor olmak, Mısır Piramitlerini yapan ustaların, işçilerin zorluklarıyla yüzleşmek gibi bir şey… Ter, çaba, sıcak ve ölümü koklamak vardır; Yaşama dair her şey…

  Catherine Breillat bu filmde neredeyse kösnül vaziyette gezen insanları, insancıkları korkusuzca işlemesi; Fransız sinemasının, dünya sinemasına katkılarını da anlatıyor.

 Sevmenin bedeli; sevilmemektir; dersek fazla mı ileri gitmiş oluruz? Gülsüm Ninem; beni yıllarca sevdi. İlk torunun kutsal içgüdüsü ile şımartmanın bin bir çeşidini yaşattı. Ya sonra; ergin ve bağımsız hale geldiğimde; bu büyük sevgiye ne kadar enerji taşıyıp karşılık verdim? % 10’u bile değil… Ya, şımartılma zayıflığını onu alt etme savaşım? Bir ömür sürdü; sürüyor; sürecek gibi…

  Filmin devamıyla birlikte güzel kadınların çirkin erkekler tarafından kapıldığını anlıyorum. Filmin vermek istediği de bu. Bunun sadece mevki, şan, şöhret olayı olmadığını da anlamam için iyi bir fırsat; andı benim için.

 Peki, ama güzel kadınlar çirkin erekler tarafından niçin kapılır? Bunun iyi korunmuş bir sır olduğunu öğrendim. Tam da burada eylem; güzellik ve çirkinlik arasında gizlenmiştir.

 “Güzellik alçalmadan beslenir, onunla paylaşır her şeyi!” işte verilmek istenen “sır” budur. İyice yaklaşır, dikkatlice hatta mercek altına koyarsak bu sosyal olayı; muhteşem dönüşümü, sıkılmış,bezgin insan davranışlarının tutarlı ve tutarsızlığını görmenin ezik ama galip tarafında küçük bir yürüyüşe çıkma hakkını elde edersiniz.

 Öyle yaptım; küçük bir yürüyüş, yağmurlu ve kuzey rüzgârlı bir güne iyi gelir. Sevmenin bir bedeli var; terk edilmek; bıkkınlık vermek… Ya o söz; “ Kaçan kovalanır!” Erkeğin içgüdüsel sesleri; ulaşılmayana ulaş, keşfedilmeyeni keşfet…

  Oysa insan bütün bu olup bitenleri; sinemanın, tiyatronun, opera ve edebiyatın da desteğiyle bir kenara itip nazikçe kendi yazgısını şekillendirip, doğanın bahar şenliğine çevirebilir…

Güven Serin 


16 Şubat 2019 Cumartesi

KEPİRTEPELİ BİR ÖĞRETMEN;AZİZ ATEŞ


Kamera; Güven -Tekirdağ




Kamera; Güven 



Kamera; Güven
Ayvalık Ekbir Tesisleri




İzmir Diyarı



Ahmet Adnan Saygun Sanat Merkezi



İlmik ilmik yaşam kokan;
o kıyıdan diğerine vuran duygular;
kendi kendisini törpülemek ne zor şey;
insanın kendisini...


"Öyle bir yerdeyim ki;öyle bir yerdeyim ki;
bir yanım maviyosun dalgalanır sularda." 


Kamera; Güven AGORA-İZMİR

"Dostum dostum;güzel dostum;
bunu beter çizgidir bu;bu ne çıldırtan
denge..." 




 KEPİRTEPELİ BİR ÖĞRETMEN; AZİZ ATEŞ!
-------------------------------------------------------------

  Anılarımız, hatıralarımız belki de daha bir insan olmamız yolunda en iyi rehber görevi yapmaktalar. Bir haber okumuştum yakın zaman önce; iyi anılara sahip olanların, moralleri çok daha iyi olduğu üzerine.

 İyi anı fikrinden tam olarak ne kastediliyor bilmem! Anladığım şey; eğlenceli hayatı olan insanların daha verimli olduğudur. Yakın çevremde başarılı, mutlu olan insanlar biliyorum. Kaybedişlerden daha fala kazanmalar; aklın ve duyguların hassas dengesi, o muazzam yaşam terazisinde dengeye ulaşıyorsa sorun yoktur.

  Aziz Öğretmen deyince, ne çok türkü, fıkra geliyor akla! Türkülerin, sanat müziklerinin hikâyesini bilmek ondaki o büyük duygu selini tetikleyen mavi gözlerini puslu hale getirmek demekti…

 Bir yola; yolculuğa çıkmıştık 3 Haziran 2009 günü. Tekirdağ’dan İzmir’e, Alaçatı, Çeşme’ye doğru. İzmir’de Konak Öğretmen Evinde arkadaşım Ali Boylu ile birlikte bir akşam yemeğinde; sözden söze yelken açmıştık.

 Onun zorlamasıyla otobüsün bir ve iki numaralı koltuklarına bilet almıştık. En önde oturmasını, ovalara, dağlara; kırlara bakınmasını seviyordu. Belki de Karabezirgan Köyü, oradaki özgür kuzey esintisi, kırlarla iç içe Kepirtepe’de ki öğretmenlik eğitimi; zanaat ve sanata yakınlık onu duyarlı, bol hissiyatlı yapmıştı.

  Kıyıdan kıyıya vuruyordu Kepirtepeli Aziz Ateş’in sevinci. Bacadan bacalara tüten bir odun ateşiydi… Kıvılcımları çok netti. Sert görünüşü, duyarlılığı diğer insanlara karşı bir duvar örgüsü yapmıştı. Biraz zahmete girmek gerekliydi; onun duvarlarından içeri girmek için. O bunu seviyordu; Kepirtepeli olmanın zahmetli yolculuğu sonunda marifetli bir insan olmak…

 Zordu zor olmasına; bir kâşif olana izin verirdi buzdağının altında kalan o engin tarafını görecek olana. Bazen bir çocuğun onu ikna edeceği kadar şefkat yeterli; kilidi olmayan bir kapının hemen ardındaydı.

 Ayvalık yakınlarında otobüsün verdiği mola yerinde; yeşilin, bol doğanın içinde olmak, orada öğle yemeği onu fazlasıyla mutlu etmişti.

 Anıların yaşama katkısı üç boyutlu düşünceden geçiyor. Geçmişi yok etmeden, güne taşımak; yarını bilerek; o kadar özel bir an ki; sadece yaşanarak anlaşılır. Yazın hayatının, edebiyatla olan birlikteliğimin en büyük katkısı bu olmuştur; üç boyutlu yaşamın içinde yeşermek, yol almak…

 3 Haziran 2009 yolculuğumuzu anma, hatırlama ve geçtiğimiz yerlerin izlerine bakma anı; 1 Şubat 2019’a denk geldi. İzmir’de katılacağım birkaç etkinlik arkadaşım Ali Boylu’nun da yaşadığı şehre bir kez daha o büyük İzmir-Ege heyecanıyla gittim.

 Neredeyse; Aziz Öğretmenle birlikte ayak bastığımız, dokunup birlikte duygulanıp türküler, fıkralarla iç geçirdiğimiz mekânlara uğradım;

  Ayvalık Ekbir Tesisleri yemek ve dinlenme alanı; ahşap masalar… Kazların, tavukların yaşadığı büyük bahçe… Taş çeşme; Agora Antik Kenti; Smyrna’nın yüzyıllardır akan çeşmesi; Kemeraltı, Alsancak; Konak…

  Anılara dokunmak; korkmadan, bütün insani duyulardan sıyrılmış olarak; ağırlıksız bir ortamda; kısa insan ömrü, ölümlü olan canlının, ölümsüz düşleri adına çok büyük bir zenginlik.

 Aziz Ateş bu şehirden ayrılalı; yani kanser illetinin onu aramızdan alması neredeyse bir yıl oldu. Karabezirgan Köyü muhacir mezarlığı onun manevi evi… Babasının, annesinin hemen yanıbaşı; büyük bir sükûnet içinde, çam ve kır kokularının her daim kuzey rüzgârıyla buluşup kavuştuğu köy mezarlığı…

 O,Kepirtepeli bir öğretmendi. Hâlâ öyle… Şiire, türkülere, fıkralara ve güzel olan her şeye… O,felsefeye büyük saygı duyardı; babasından, dedesinden büyüklere duyulacak saygının en üste oturması, tutulması gerektiğine inanmış bir Kepirtepeli öğretmen…

 Çocukları olan öğrencilerine Ahmet Muhip Dranas’ın şiiriyle göbekten bağlıydı. Birbirleriyle şiir tadında konuşurlardı;

Aziz öğretmen; “ Yeşil pencerenden bir gül at bana/Işıklarla dolsun kalbimin içi” derdi; sözü öğrencileri alırdı; “ Geldim işte mevsim gibi kapına/Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ”

 Tam da şairin hissiyatı vardı bu yolculuğumda. 23 yıllık birlikteliğin sağlam dostunu uğurlamıştım 17 Şubat’ın 2018 tarihini gösteren soğuk bir gününde. Gün, Aziz Öğretmen gibi sağlamdı; poyraza aitti; yani kuzey rüzgârına; yanık sesli sanatçının arınmış sesi teselli edebilir bizi…

 Aziz Öğretmen, poyrazın çocuğu gibi sert görünse de; onda, bütün yönlerin rüzgâr akımları vardı. Bütün şairlerin, türkü ve şarkıların hikâyelerine kapılan mavi derinliğe uzanan gözleri gibi…

 Onunla yapmış olduğumuz yolculuğu kısmen aynı izleri takip ederek tekrarlasam da, dostluğun kültürel, sosyal ve edebi yaşama katkılarını bilmenin ölümlü fakat soluk alan tarafında; bir başka sanatsal etkinliklere katılarak; alkışlara onun da alkışını katarak katıldım.

 Elhamra Sahnesinde Mozart’ın Don Giovanni Operasını, Sahne Tozu Tiyatrosu’nda Kaç Baba Kaç komedi oyununu ve Agora Antik alanını; onun duygularıyla gezip, bir işaret, bir teselli, bir algı denge ve huzuru istedim…

  Agora Antik şehrinde bir anıt, anıtın kaidesine işlenmiş bir yazı var; teşekkür yazısı. O günün ünlü yargıcı Damokharis’e şehir halkının teşekkürü. Yüzyıllar önce deprem yüzünden yıkılan şehrin çık hızlı onarılması Damokharis sayesinde olmuş…

  İnsanın da onarımı; dostları ve anıları sayesinde daha kolay gerçekleşir. Bu yüzden; anılarımıza taşa, mermere oyulmuş antik şehirlerde ileri medeniyetlerde bulunan teşekkür yazıları gibi bakalım! Onlar,”Ey Damokharis’in Smyrna-İzmir şehrini eski haline getirişine teşekkür etmişler; yüzyıllar ötesinden.

 Ben ise 2 Şubat günü; Aziz Öğretmene “ Ey Aziz Öğretmen; Biraz daha insan olmam için bana verdiğin cesarete, alkışa, inanca, sevgiye TEŞEKKÜR ederim.” Diyerek…

 Güven Serin 
 














14 Şubat 2019 Perşembe

ISLIK ÇALARAK






ISLIK ÇALARAK…
--------------------------------------


  Islık çalmanın güzelliğini, onun beden dereciklerinin şırıltılı hallerini nasıl anlatabilirim ki? Yaradılışın ritmi, umutların beklentisi ve heyecanı; kendi kendine yetme ve yetinmenin cesur yolculuğunu anlamakla başlar; ıslık çalmanın o büyük, değerli anlamının getirisi…

  Doğa Rutkay’ın Her Şey Bu Masada ki konuğu 84 yaşında ve halen görevin başında bir sanatçı vardı; Kayhan Yıldızoğlu.

  Nice sinema ve dizi… Büyük yeteneğin iç dünyasını, yaşam felsefesini ilk kez dinledim. Üstelik çok küçük bölümünü! Ama aynı zamanda en önemli olanı; çok pahalı bir hazinenin kapılarını cömertçe açarak sunuyor; sunmak istiyor.

  Görgü ve bilgi, uzun damıtma süreçlerinden geçmişse; her daim, insana, doğaya uzanmak, onlarla el ele vermek ister. Kayhan Yıldızoğlu’da bunun peşinde; hiçbir takıntısı, egosu olmadan anlatmak istiyor; yaşamın bize ait olduğunu…

  Islık çalarak ütüsünü, yemeğini yaptığını; ıslık çalarak bulaşıklarını yıkayıp; her daim yaşamın içerisinde, titizlikten öte, temiz ve istikrarlı bir canlı içerisinde hazır olduğunu anlatıyor.

  Bu anlatımlara nice anlam, kavram yüklerken; insanın gelişiminde ki katkıların sınırsızlığını da isimlerle anlatmak istiyor. Dünya sinemasından, sanatından, Türkiye zenginliklerinden en duyarlı bir halde;84 yaşında bir insan çökmüşlüğü, pes etmişliği içerisinde değil; delikanlı bir heyecan fırtınasını en makul ve damıtılmış bir halde anlatıyor.

  Ne hazin zamanlarda yaşıyoruz? Olması gereken bir yaşam sürecini anlatan bir sanatçının, sanki kıt, bulunmaz, nadide bir sırrı açıklar gibi dinlediğim yaşam süreci bana lüks geliyor. Sanki ulaşılmaz geliyor…

  Yaşamlarımız;21.yüzyıla taşıdığımız 20.yüzyıl kalıntıları; ne kadar çok eziklik, rezillik, kimsesizlik ve miskinlik taşıyor ki; olması gereken düzen, istikrar, temizlik, kendi kendine yetme, üretme ve barışçıl haller; bulunmaz bir Hint Kumaşı gibi geliyor.


 Güven Serin 







13 Şubat 2019 Çarşamba

Billie Marten - Winter Song (Cover)



  Gün poyraza gebe; havada berekete dönüşecek nem;
insanlık yine bildik oyunları içinde; ne çok göl yiyecek kendi kalesine, kendi
kendine çalım atanlar; oysa edebi ateş, bir tütsü dumanı gibi her daim tütecek
bir yerlerden...

8 Şubat 2019 Cuma

Denzel Washington'dan İlham Verici Muhteşem Konuşma



  
 Yaşam; yaşama hakkı;
hiçbir söz; sözcük tam olarak karşılığını veremez... İnsan hakları; insanın;
her insanın ne kadar önemli olduğundan söz eder; okuyunca mutlu olur; bazı insanlar;
bazıları ise hiçbir zaman okumayacaktır; çünkü onun hikâyesini anlatmaz, onları
fark etmez o haklar... Sanırım, en muhteşemi, insanın kendi ruhsal damıtışı ile
yaptığı şey; hiçbir mühendis, mimar, filozof yapamaz onu; ilmik ilmiktir, damla
damla; velhasıl büyük sabır, doğrudan yöneliştir; var olan sonsuza...
Güven Serin

5 Şubat 2019 Salı

MARTI ÇIĞLIKLARI


Kamera; Güven

Bir kıta'dan diğerine geçerken;
gemileri ve insanları iyice tanıyan martılar.

İnsanı mutlu eden bir eğlence. Üstelik
çok az emek harcayarak;az
masraflı...Zannederiz ki insanın
yüce başarısı:)) Hayvanlar çocuklar
gibidir;oyun oynamayı severler...
Yani Montaigne'nin kedisi misali;
biz onlarla eğlendiğimizi düşünürken;
"Ne malum onlarda bizle eğlenmiyor olsun?" 
Montaigne'ye yakın bir düşünce içinde
hayvanları halen anlamakta çok
uzak olduğumuzu biliyorum..


Kamera; Güven

Çanakkale Eceabat arası;her gün,
belki her gece yaşaman değerli 
bir çılgınlık...



Kamera; Güven







İKİ KIRMIZI MUM


"Şimdiki zaman,güçlü bir tanrıçadır" der Goethe;her daim
sabun köpüğü gibi akıp gitmesine seyirci kaldığımız
zaman...



İKİ KIRMIZI MUM
----------------------------

 Evde yalnız olduğum bir saat; akşam saati ve yemek vakti… Yılbaşından kalan bir şişe arpa suyum var. Hemen kolları sıvadım. En iyi bildiğim şeylerden, laf aramıza biraz zararlı olandan; patates kızarttım. Üç tane köfte, üç tane de biberi yağda kızartıp bir borani hazırladım. Yanlarına yeşilliği bol olan bir salata…

 Masanın patronu kırmızı mumlar oldu. Müzik yok! İki kırmızı mum loşluğu içinde mekân ve insan buluşması…

  Sanki mekânda ilk kez oluyormuş hissiyatı içinde; insanın insana; kendine ne kadar çok ihtiyacı olduğunu bilerek; yudumladım yiyeceklerimi ve içeceğimi…

 Hiçbir gam, keder ve nefreti taşımadan var oluşu, varlığı hissetmek; ne büyük bir kutsallık… Abartı ve, şamata peşinde koşan nice insanın, daha da yalnız olduğunu düşününce, zaman zaman, kendi kendimize yetmeyi, yetinmeyi kanıtlama adına; baş başa geçireceğimiz kendi ruhumuzun bize ne büyük şükran sunduğunu görmenizi isterim…

 Hep korkarız yalnızlıktan. Oysa kendi kendimizle kalmaktan korktuğumuz aşikârdır. Girmemişse insan edebi, felsefi, sosyal ve sanat dünyasının içine; hep vurdumduymazlıkla saldırdıysa etrafa; vermekten çok hep almanın, çalmanın, taklit etmenin peşinde koşmuş ise; korkutur bizi; kendi kendimizle baş başa kalmak…

Güven Serin 

  


31 Ocak 2019 Perşembe

İNSAN ÜÇ KERE ÖLÜR






İNSAN ÜÇ KERE ÖLÜR
----------------------------

 Bir laf var öteden beri aklıma takılır; insanın üç kez ölümüne dair. Kim bilir kim, hangi sebepten söylemiş bu sözcü…

 Şimdi, sizde benim gibi bu ölüm sebeplerini merak ediyorsunuz. Bu lafın sahibi, tabi ki bu üç kez ölüm sebebini de açıklamış kendince. Birincisi, memur olunca! İkincisi, evlenince! Üçüncüsü da eceliyle…

 İşin doğrusu, ilimsel karşılığı bu olduğunu sanmıyorum. Sanıyorum, bu lafı, özlü laflar arasına kazandıran kişinin; memurluğu da, evliliği de oldukça kötü geçmiş. Doğal olarak; her ikisi de sağlıklı gitmiyorsa; bir ölüm sebebine dönüşmesi normaldir.

 Toplumumuzda, şehrimizin çevresinde de ne yazık ki, bu tür yaşamsal, sosyal şikâyetleri fazlasıyla duyuyor ve görüyoruz.

  Bilincimizin, düşüncemizin, akıl ve tecrübemizin eksikliği, özel hayat dediğimiz aile hayatlarımızın içine kadar sızmış durumda. Üstelik çoktan beri böyle; ilişkilerimiz hastalık seviyesinde.

 Acaba, hanelerin üzerini örten örtüleri kaldırsak ortaya ne çıkar? Mutluluk resmi diye bir şey kalmayacak kadar dolmuş, körlenmiş durumdayız.

 Niçin acaba? Yaşamlarımızı esnek hale getirecek eğlencelerimiz, edebi ve sosyal dünyamızın olmayışı olabilir mi?

 Televizyonlarda ki ölüm, kaza haberlerinin ballandıra ballandıra anlatışmış olması olabilir mi? Ekonomiyi, zamanı yeterince iyi kullanamıyor oluşumuz? Yeterince seyahat edemiyor, sanatsal faaliyetler içinde olamayışımızın karşılığı; kısır ve her daim patinaj yapan insan kitleleri; daha doğrusu makineleri haline gelmişiz gibi görünüyor.

Güven Serin 

23 Ocak 2019 Çarşamba

BRE KOCA ŞAİR





BRE KOCA ŞAİR!
-----------------------------------

  Alman yazar, şair olmaktan öte dünyaya ilam vermiş öncülerden birisi Goethe; “ En zor şey; bir şiiri saklamak!” derken hiç de yanılmıyordu…

  Aynı dönem; Osmanlı İmparatorluğunun son zamanlarında doğmuş olan bu iki yetenek; yazar, her ikisi de bilginin, düşünce evreninde şekillenip yollarına yürümüşlerdir. Suat Derviş güzel, aydın ve dimdik duruşu olan bir kadındır.

 Nazım da öyle. Onu Suat Derviş’ten ayıran yanı; belki romantizmin güzel bir oyun olduğunu, büyüdükçe çocuk yanlarımıza da tutunmamız gerektiğine daha çok inanmasıydı.

 Nazım; duyguların, itirazların, ince bir şuurun şairi Suat Derviş’ten hoşlanır. Onu önemli bulur. Çekiciliği karşısında hayran kalır. Fakat Goethe’nin zor olan şey; “bir şiiri saklamaktır” sözü; felsefesi Nazım için de geçerlidir. Duygularını olduğu gibi; Gölgesi isimli şiire döker;

Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını;
Bir kere eğemedim bu kadının başını.
Kaç kere sürükledi gururumu ölüme
Fırtınalar yaratan benim coşkun gönlüme.

Ya bu kadın delidir yahut ben çıldırmışım.
Ben ki, birçok kereler kırılmışım, kırmışım.
Ömrümde duymamıştım böyle derin bir acı.
Birden onun yüzüne haykırma ihtiyacı,
İçimde alev alev tutuştu yangın gibi
Bir dakika kendimin olamadım sahibi

Hiç olmazsa öcümü böyle alırım dedim
Yolda mağrur duran gölgesini çiğnerim.

 Bir insanın; şairin duygularının hangi yüksekliğe çıktığını, orada ki ayazda, fırtınada neler çektiğini; buz gibi havaya karşı ruhunun yangın yerine döndüğünü anlatan şiirlerden birisi…

  Zordur şiiri saklamak; şiir duyguların haykırışlarından beslenir; hepsi insanın insanlık çığlıkları adına değer, önem, güzellik neşe ve hüzün taşır…

  Şimdi; şu an; Nazım, Moskova Mezarlığında, Suat Derviş ise Feriköy İstanbul mezarlığında evrenin, üç boyutlu zamanın içinde; geleceğe doğru yol alıyorlar; ne mutlu el sallamak onlara…


 Güven Serin 


11 Ocak 2019 Cuma

KANDİL IŞIĞINDA BİR BİLGE






                  KANDİL IŞIĞINDA BİR BİLGE-EPİKTETOS KANDİLİ


  Bir gün Denizli’nin Pamukkale’sini gezerken bir antikacıda bir kandil görür Şevket Süreyya Aydemir. Satın alır; önsezisi onun da o kandilin ışığına, Ankara’nın Kayaş’ı onun sığınma yeri; kandil ışığında aynı zamanda yüzleşme yeri olur.

  Bir gün ona; “ Hayat ve Hakikat Nedir?” sorusu sorulur bir öğrencisi-dostu tarafından. Şevket Süreyya; “ Yaz Defterine” der; yaz ki sende tekrar et bu soruyu sorduklarında.

  Hayyam’ın kendi çevirisi olan rubaisini; bir dörtlük söyler;

“ Bu saklı esrarı ezeldir ki/Ne sen bilebilirsin ne ben/Ve bu harfi muammayı ne sen okursun ne ben/Bu perdenin ardından bir ‘sen-ben’ gürültüsü gelir/Ama ne vakit perde düşer, ne san kalırsın ne ben…”

  1950’li yıllarda da inanılmaz sancılar yaşanır. Kalkınırken, büyürken, nice insanın yok oluş yazgıları; sessizce dönüşüverir; bir başka yaşam iksirine. Şevket Süreyya Aydemir’in yazgısı da tam bu zamanlarda; bir kez daha yazgının sancılı, dışlanmasına, yalnızlığa; kandilinin ışığına Kayaş’a yönelir…

  Bu kandile bir de isim vermiştir Şevket Süreyya. Epiktetos’un Kandili… Epiktotos’da Denizlili; Yani o günkü ismiyle Hiyerapolisli… Bir köle olarak doğmuş olan filozofun tüm yaşamı insanlığa miras gibidir. Üstelik hem köle, hem de topal…

  Günümüzden; neredeyse iki bin yıl önce! Epiktetos’un zalim bir efendisi vardır. Sırf eğlence olsun diye kölesi olan Epiktetos’un ayağını kırar. Miladın 90.yılı bütün filozoflarla birlikte Roma’dan kovulur. Yunanistan'a gelir. Nikbolu kasabasını sığınma yeri olarak görür. Doksan yıllık ömür; Nikbolu’da tamamlanacaktır.

 Epiktetos; yalnız üç şey edinmiştir dünya malı adına. Birisi, kandili, asası ve bir de su tası. Bu üç şeyden başka bir şeyi yoktur. Bir gün; eliyle de su içebileceğine karar verince su tasını da atar. Kandili ve asası hep yanındadır; yaşamının sonuna kadar…

  Şevket Süreyya’da Kayaş’a sığındığında; işsiz kalmıştır. Nedensiz işinden kovulur; emekli edilmeden. En sevdiği fotoğraf makinesini satar. Parasının tamamını karısına bırakır ve Kayaş’a; toprağa; belki de suyu, toprağı ve güneşi; mucizevî olan şeyi daha yakından görüp; insanlığın kurban olduğu trajedik; mülk ve güç perişanlığına uzaktan bakar…

  Epiktetos; kim bilir neler dedi; aynı kaderi paylaşan; aralarında neredeyse 2 Bin yıllık yaş farkı olan arkadaşı Şevket Süreyya’ya?

 Belki de şu sözcükler döküldü karanlığı perde perde aydınlatan kandilin şahitliğinde ki geceye;

“ Hayat, bir ziyafetten başka bir şey değildir. Yemek ne kadar sürmüşse, ziyafet orada biter. Kolun bu sofrada nereye kadar uzanmışsa, nasibin o kadardır. Bütün sofraya gelenleri değil, yalnız önüne uzatılan tabaktan payını iste!

  Hem bu payın için de hoşgörülü ol. Senin yağını mı döktüler? Senin şarabını mı çaldılar? Kendi kendine de ki; bunlar huzur’un pahasınadır.”

  Bu sözleri arkadaşı Epiktetos’un düşüncelerini anan Şevket Süreyya Aydemir; de kendi düşüncesini söyler;

  “ Senin savaş tutkun, mal yapı, özgürlük tutkun yoktu ki… Sen, yalnızlığına gömülmüş insansın ve de hiçbir şeysiz…”

  Epiktetos, bırakmaz peşini. O nereye giderse; bahçeye veya odasına; filozofun kaderi de, ruhu da oradadır;

“ Yalnızlıktan korkma! Asıl korkulacak şey, korkunun kendisidir. Düşün ki Tanrı da yalnızdır. Ama kendisinden hoşnuttur.

  Kendine dön oğlum! Kendine inan ve kendinden olanı ara…”


Güven Serin 

10 Ocak 2019 Perşembe

IŞIK DİNLENİYOR ERDEK DE


                                                             Kamera; Güven  ERDEK



Kamera; Güven ERDEK


   IŞIK DİNLENİYOR ERDEK DE
---------------------------------------------------------




 Bir yaz günü, ışığın bile dinlenceye çekildiği, çınarların yapraklarının sessizliğe gömüldüğü zamanlar.

 Tarihçiler, henüz sekiz bin yıl ötesine uzanmışlar, ince kumları olan bu yerin. Önceleri karanın parçasıyken şimdi yarım ada görünümünde; her deprem bir parçasını koparmış, antik çağların tapınaklarından…

  Hadrian tapınağı böyle bir zamanda yıkılmış; denizin dibine geçip gitmiş. Kara parçaların kopuşu gibi uygarlıklar da belli aralıklarla kopun gitmişler tarihin ırmaklarında.

  Pers hükümdarı II. Kiros, Büyük İskender, Romalılar ve daha nice uygarlık güçleri bu güzel dünyanın albenisine kapılım kendi gösterisini; ölüm ve yaşam savaşlarını verdiler.

  Zeytinden zeytinyağına, parfüme, buğday, mermere kadar; ilim merkezi üstünlüğüne ulaşmanın da albenisiyle el değiştirip durmuş bu topraklar… Kim bilir kaç kayıp medeniyet, sessizce ve kısa bir süreliğine yaşadı, sefa ile cefayı harmanladı bu yerde; buna benzer yerlerde.

 Erdek diyarıdır bu diyar; çınarların, zakkumların, alçak tepelerin zeytinler ile süslendiği, mayasında neredeyse yüzlerce uygarlığın kalıntısı olan yarımada…

 Bir yaz günü, ince kumların kıpırtısız olduğu an; ışık bile dinlenmeye çekilmişti. Çınarın yaprakları ışığa bir yorgan, yastık; bense, arkadaş bir dost, ne bir tarihçi, ne arkeolog ciddiyeti, telaşı olmayan, haylaz bir kalem sahibi insan…

 Arınmanın kim bilir kaç yolu var bu dünyada. Nasıl ki renklerle baş edemiyorsa insanlık; seslerin zarafetiyle süslenmiş bu evren; arınma da öyle bir şey olmalı…

 Bazen eski bir kitabın sayfaları arasında, bazen bir gülümsemenin saf bakışlarında… Bir filmin, tiyatronun sahnesinde; bir sanatçının kan kırmızı resminde, yarı yontulmuş yabanıl bir heykelin henüz yürümemiş biçiminde…

 Işık dinlenmeye çekilmiş Erdek gününün akşamüstünde. Kıpırtısız, yarı uyur, yarı uyumaz bir dinlence; her an bir bulut yahut rüzgâr; dürtecek ışığın kuyruğundan; o da erişilmez hızla yine uçup gidecek;300 bin km saniye içinde yol alacak; sonsuzun içinde kaybolacak…

 Güven Serin 




9 Ocak 2019 Çarşamba

SADECE BİR AT DEĞİL;ŞAMPİYON O!




ŞAMPİYON,Kendine has karakteri
neredeyse tüm yarış severler onu
kalplerinde başköşeye koymuştu.
O çıkınca yirmi bin insan susardı...


Film bittiğinde dört karakter,sizin tanıdığınız
sevdiğiniz at ve insanlar;
Bold Pilot,Begüm Atman,Halis Karataş ve
Özdemir Atman...
Sinema sanatının büyüsü,insan sanatından
aldığı ruh;tam burada dönüşüme uğrayıp
başka bir özellik kazanıyor;büyük çığlıkların
arasından sıyrılıp yeryüzüne kendi
kaidesine çıkıyor...


SADECE BİR AT DEĞİL; ŞAMPİYON O!
------------------------------------------------------

  1993 doğumlu bir İngiliz tayı. Doksanlı yılların efsane ismi Bold Pilot(Bob Paylat) At yarışına hiç gitmeyenlerin bile duyduğu iki isim; Jokey Halis Karataş ve şampiyon at Bold Pilot…

 O bir at olmaktan öte, doğuştan sağlam karakteri, hafif sertliği, haşarılığı olan bir safkan tay-çocuk…

 O yarışacağı zaman, seslerden hoşlanmaz, onu tanıyanlar; yani orada bulunan 15–20 bin seyirci, sırf o rahatlasın diye yarışma alanına getirilirken “çıt” çıkarmazdı. Yarış severlerle bütünleştiği gibi; Bold Pilot başka iki insanla daha bütünleşti. Hatta üç insan; Begüm Atman, Halis Karataş ve Özdemir Atman…

 Bu üç güçlü karakter; Yıllar sonra sinema sanatının dikkatini çekmesiyle defalarca şampiyon olmuş bir atın, jokeyin ve ata gönül vermiş kanser tedavisi gören bir kadının muazzam hikâyesi tüm ülkenin, belki de uluslar arası sanat camiasına kadar taşıyacaklar…

 O yaramazdı yaramaz olmasına; fakat iyi anlaşıldığı zaman; hürriyetinin elinden alınmadığı ve ona saygı duyulduğu anlar; 1990’lı yıllar ardı ardına 11 kez seri yapmış bir şampiyona dönüşecekti.

 Halis Karataş’ın kendi çapında bir efsaneye dönüşeceği, Begüm Etmen’in belki de yaşamak için bir sebep gördüğü inanılmaz bir mucizenin dünyevi hikâyesi, destanı; Hipodrom da ki binlerce insanla yazılacak, Haralarda ki bakıcıların kutsal bir görevi yapar gibi özenle bakıp, besleyip, yarışa hazırladıkları bir yaşam mucizesi…

 Halis Karataş, jokeylik yaşamında 25 Bin ata binse de; eşinin Boldi dediği atı; Bold Pilot’u hiçbir zaman unutmadı. Unutamadı… Birlikte otuz yarışa katıldılar. 21’ni kazandılar. 1996 yılı onların altın yılı olmuştu.

  2013 yılında hipodrom da deyim yerindeyse büyük bir heyecan kasırgası vardı. Artık 15 yıldır yarışmayan Bold Pilot; yani şampiyon; haradan çıkartılıp seyircinin önüne getirildi. Bir yerden jübilesini yapmış oldu.

 Yaşlanmış Bold Pilot son bir kez seyirci önüne çıkartılma şerefini, şanını tattı. Çok az insana bile kısmet olacak bir şan; şenlik ve soylu bir veda…

 Şampiyon; sadece bir film; jokey ile bir atın sevdası değil; insan hayatlarının kutsallığını sinema eli ve diliyle çok daha farklı kaidelere taşınacağının, bir esere dönüşeceğinin de karşılığıdır.

  Türkiye’de farklı salonlarda bu film, bir aydan beri oynatılıyor. Beyaz perdenin büyüsü; Neredeyse elli yıldır ruhumla bir olmuş halde… Çok az filmde bu kadar aralıksız yaşlı gözlere sahip oldum…

  Sinema sanatı böyle bir şeydir; sevginin, saygının gerçek bir kaideye oturmasını, yoğrulmasını sağlar. Hissettirir iliklerine kadar insana; varlığın, var oluş nedenlerinizin birisinin de duygularımızın oluşu, hissiyatımızın varlığı olduğunu…
 

Güven Serin 







7 Ocak 2019 Pazartesi

YANIK SESLİ GENÇ








YANIK SESLİ GENÇ

  Ona, Tekirdağ Kartalkaya Mevkiinde; Ganoslar Dağları civarında rastladık. Kuzey rüzgârının hüküm sürdüğü; bağların, ardıçların diyar olan; Latin Şairi Vergili us’un yabanıl dünya dediği yerde…

 Oldukça duygulu, gamlı ve içliydi o gün… Sorduk ona; niçin bu sesleniş… Cevap vermedi; uzun uzun sustu…

  Ve sonra; Bize Aristoles’den bir söz söyledi ve çekip gitti kendi yoluna;

“ Gerçek mutluluk kişinin olabileceği en iyi haline gelmesi ve bakış açısı kazanmasıyla gelir. Öbür türlü elde edebileceği tek şey haz ve keyfi taklit etmektir ki bu gelip geçicidir ve sizi bir insan olarak geliştirmez.”


Güven Serin 

4 Ocak 2019 Cuma

YAŞAMAK NEDEN BÖYLE İÇLER ACISI






  YAŞAMAK NEDEN BÖYLE İÇLER ACISI!
---------------------------------------------

  Kimi, gamsızlığın ödülüyle eğlendirirken, kimini ise bir karıncanın geçiş yolunun hassasiyeti içinde oyalanır durur.Milyarlarca yıldız gibi, insan karakteri, yaşam biçimleri ve algıları olduğu ve arttığı bir zamanın yüzyılın birinci çeyreğine tanıklık ediyoruz.

 Elektriksiz, yolsuz geçen zamanlar ve yamalı pantolonların utancı çok ama çok gerilerde kaldı.

 Görünen bütün; her şeyin satılık olduğunu gösteriyorken, bütünün parçalarına ait olan diğer insanların iniltisi niçin bitmiyor? Özellikle narin, zarif ve üretmenin sanatsal limanına sığınmış olanların!

  Virginia Woolf, yaşamı birkaç sözcükle sorgular; zorlandığı, pes etmeye yakın olduğu da bellidir;” Yaşamak neden böyle içler acısı! Neden bir uçurumun yanı başından geçen daracık bir yol gibi?”

 Asıl cevabı kim verebilir ki? Her geçen gün bir şey daha öğreniyorum. Öğrendikçe, daha anlamlı, detaylı hale gelen yaşam; daha da uzaklaşıyor ellerimden. Daha savurgan mıyım? Yoksa daha dikkatsiz? Belki de yazı sanatının hürriyetini, yaşama taşımak isteyişimin, üzerime çöken ağırlığı taşıyamayıp, bükülen bedenimin büyük sancısı, yoruyor beni…

 Zeugma isimli blog yazarının on yıl önce yazdığı; Sanatçının Dünyaya Bakış Açısı isimli çalışması; bir insanın, yazarın yaratmaya sunduğu katkının nasıl da zamansızlığa emanet edildiğinin bir kanıtıdır.

 Yazar, bu konuyu, yazdığı, yaptığı çalışmayı çoktan unutmuş. Ben ise; bir sanatçının geçmişinde gezinirken altın bulmuş bir çocuk sevinciyle… Oradan, önerilen filme; SHİNE-Parlaklığa uzandım.

 Film başlarken, burnum, sanatın kokusunu aldı. Gözler, gülümseme ve buğulanmayı bir tuttu… Bir film, nice yaşamın telef oluşunu anlatacak, çözümleyecek, insana, diğer insanların hatalarını tekrarlatmayacak kadar güçlü öğretiler, görsellikler ve müziğin notalarıyla doluysa; insanın ruhunda bırakılan iz de bir o kadar dolu oluyor…

 Sanki beynimin içinde Rachmaninof’un 3. Konçertosu çalıyor; bir baba öfkeleniyor, bir oğul siniyor; zararı, ziyanı azaltmak, belki de vahşiliğin tatmin olmasını kolaylaştırmak adına…

 Bu film, bu yazı; içi doldurulmuş bir çalışmaya, oradan oraya savrulanlara bir rehber olmaya aday; kendi zamansızlığı, kuytuluğu içinde parıltılar saçarak bekleyecek; sevgi denen şeyin büyüklüğünün, ayarlanamaz oluşunun ne büyük kırılmalara neden olacağını unutturmayacak olan bir isim kalacak hafızada; David Helfgoth…

Güven Serin 

1 Ocak 2019 Salı

İKARUS'UN UÇMA İSTEĞİ


Saatte;180-200 km hız 
Hiçbir hız yetmeyecek insana;ta ki,
evrenin içinde kaybolana kadar...


İKARUS’UN UÇMA İSTEĞİ
--------------------------------------

  Uçmak öteden biri bir rüya, kuşlara özenti olmanın ötesinde, göğe, cennete yükselme tutkusuydu. İnsana özgü bir arayış; Yunan Mitolojisine de konu olmuştu. Usta baba ile oğlunun başından geçecek bir sürü maceranın sonunda, oğul İkarus’un daha yükseklere tırmanışı sonucu, kuş tüylerini tutan bal mumunun erimesiyle Ege Denizine düşüp ölmesi ve onun yasını tutan baba Daedalus’un hikâyesi bugüne kadar uzanmıştır.

 Bu büyük adrenalin arayışı, rüyaları, hayalleri şekillendirip durdu. Bugün uzaya giden sondalar, uzay araçları, hep tutkuların sonucu ortaya çıkmıştır. Buluşların, gelişmelerin, ilerlemenin öncüsü olan hayaller, mitolojik hikâyeler eninde sonunda gerçeğe dönüşüyor.

  Edibi, felsefi dünyanın böyle bir yaklaşımı var; gerçeğe dair… Antik Yunan Mitolojisinde ki İkarus Hikâyesi de daha fazla uçmaya, daha büyük heyecana tırmanırken hayatını kaybeden bir genci anlatır.

 Tıpkı yaşamını dağlardan vadilere, büyük derin boşluğa atlayan Patric’in uçuş özgürlüğü gibi… Patric iki binden fazla atlayış yaptığı halde, bu konuda ustalaşmış sayılsa da, bu tür sporlarında; (BASE JAMPİNG) bir saniyelik hata; her şeyin sonu anlamına geliyor.

  Bunu Patric’de, eşi de biliyordu. Eşinin kalbi Patric’in her uçuşunda ayrı bir kaygı, heyecan, coşku taşısa da, batı düşüncesinin hâkim olduğu yapı sayesinde; “ bir insanın yaptığı işe duyduğu büyük aşka” saygı duymaktan başka bir şey yapmıyordu. Bu bilinçle Patric’in her uçuşunu izliyor ve onun aşağı inmesini bekliyordu.

 Ta ki sisli bir günde Patric’in büyük atlayıştan sonra aşağılara süzülürken, yönünü birkaç saniyeliğine kaybetmesi sonucu, büyük kayalara çarpan bedeninin küçük bir kuş gibi anından ölmesi gibi bir ölüm…

  İkarus’un usta babası tarafından yapılan kuş tüylerinden kanatları sayesinde Girit Adası zindanından kaçıp Ege Denizinin üzerinden uçup Yunanistan’a giderken, daha fazla heyecan, coşku arayışının daha yükseklere tırmanma macerasının sonu gibi…

 Bu spor yamaç paraşütünün bir benzeri sayılsa da, yamaç paraşütünü çok aşan, kendine özgü bir dönüşüm yapar hale geldiğini biliyoruz. Bu sporda ki disiplin, yoğunlaşma o kadar mühim ki; hiçbir şekilde hata kabul etmiyor.

 Bir Türk doktoru da bu spora; Base Jumping yapmaya, büyük dağlardan, uçurumlardan aşağılara;150–200 km hız yaparak süzülmeye gönül vermişti. Kalp Cerrahı Mehmet Susam,41 yaşındaydı. Sekiz yüz atlayıştan fazla süzülmüştü dağlarda.

 Onun değimiyle; disiplin, yoğunlaşma lazımdı. Tıpkı ameliyat masasında ki hastanın başında çalışan ellerin, beynin disiplini gibi! Bir anlık hata; hastanın ölümü anlamına geliyordu.

  O da Alpler de yaptığı son uçuşunda, uçmanın sevdalısı olarak kayalıklara çarparak İkarus’un sonsuzluğuna uçtu gitti.

 Bu meraklar, bu büyük heyecanlar ve insanın sonsuzu taklit eden sonsuz arzu, beklenti ve hissiyatıdır bizi dünyadan ötelere taşıyacak olan. Sırf bu yüzden başlamıştır sonsuza uçuş hazırlığımız…

  Yakın gelecekte başlayacak olan Mars yaşamı gerçekleştiği an, uzaya bakışımız Yüz Maymun Teorisinde ki genişleme gibi birden dünyayı kasıp kavuracağını düşünüyorum.

 Bir kez daha hatırlatmak isterim; edebiyat, felsefe, mitoloji ciddi bir iş, eylem ve gerçek… Hele, işin içine ilim ve diğer sanat dallarını girsin; o büyük dönüşüm başlıyor…

  Mitolojide ki İkarus ve büyük usta olan babası Daedalus; insanlığın kütüphaneleri, hafızası durduğu sürece yaşayacak, yaşatılacaktır. Şairler,ressamlar,yazarlar ve sporcular peşinden koşacağı gibi;bilim insanları da o düşlerden etkilenip kendi çalışmalarını Base Jump sporunu yapan,büyük hıza erişen sporcuların heyecanı içinde yapacaklardır...

 
 Güven Serin