24 Eylül 2014 Çarşamba

KEŞAN'LI ALİ DESTANI


Kamera; Yunus   Ahimehmet Köyü-Saray
Kim bilir ne destanları vardır yaşlı amcaların; destan
anlatma içinde olup dinleyicilerini, not alıcılarını
bulsalar...

KEŞANLI ALİ DESTANI

  Keşanlı Ali Destanı, büyük usta Haldun Taner’in 52 yıl önce yazdığı bir oyundur. Bugün seyretsek, bugün okusak bu destanı değişen pek bir şeyin olmadığını görür geçeriz. Göçün, kenar mahallelerin kendi yasalarıyla hiç durmadan yazdıkları destanlardan sadece bir tanesi…

 Nasıl, türküler toplumların yaşamları, yaşam biçimleri içinden doğar, büyür ve yaşarlarsa; destanlar da öyledir; sanata adanmış sanatçısını bekler. Yerin altında bekleyen Ağustos böcekleri larvaları gibi; o an gelince, çığlık çığlığa, sadece bir yaz zamanına adanmış olmanın hüznünü, küskünlüğünü yaşamadan eğlencenin içine katılırlar.

  Keşanlı Ali Destanı da öyle bir şey! Manyak Caferi, Lutfiye, Temel, Hafize, Nuri, Derviş, Sipsi ve başkarakterleri Ali ile Zilha üzerine kurulu bir hikâye… Bu hikâyenin, tiyatro oyununun ünü çoktan ülke sınırlarının dışına taşmış. Avrupa’nın pek çok ülkesinde, Amerika’da, Lübnan’da sahnelenmiş. Beğenilmiş, aldığı alkışlar göğe yükselmiş…

 Destanlar, bir şeylerin eksik olduğu zamanlarda ortaya çıkarlar. Kanunların, adaletin, sosyal dengelerin, çarpık kentleşmenin, savaşların, göçlerin olduğu zamanlarda… Büyük usta Haldun Taner yaşasaydı; daha da büyük destanlar yazmaya devam edecekti. Göçler, göçle birlikte zulme, terk edilmeye bırakılan veya ısrarla sarıldığımız töreler, görenekler, gelenekler; bugünün meşhur söylemi “ mahalle baskısı” daha nice destan yazdırırdı.

  Büyük kentlerimizin arka mahalleleri destanların, büyük oyunların sahneleri gibidir. Ne seyircisi biter, ne eğlencesi ne de kara mizahı…

  Ustanın destanı yiğit mi yiğit, kahraman mı kahraman, kurtarıcı mı kurtarıcı Ali’nin; Keşanlı Ali ve sevdiği Zilah’nın üzerine kuruludur. Bir de Manyak Cafer’in ününden yararlandı diye Cafer’in manyak seslenişi can katar bu hikâye’nin sonuna. Manyak Cafer bildiği bütün küfürleri sıralayarak Ali’nin ortaya çıkmasını ister;

“ Anasına sövdük çıkmadı. Nişanlısına döşendik tınmadı. Can kurban böyle efeye be! Ulan ipi kırık, kabız mı oldun korkudan, niye çıkmıyorsun? Çık ulan erkeksen…

 Efeler efesi Ali, sevdiği kadının; Zilha’nın yanındadır. Zilha’ya seslenir;

“ Tabam beni bekler. Durmak olmaz Zilhacığım.
Zilha: Boş ver tabanı, korkmuyor musun?
Ali: Korkmasına korkuyorum. Ama neylesin ki ortada destan var. Destanı yalan komak olmaz.
Zilha: Havva, Adem’e ne şart koşmuş; ya ben, ya cennet demiş. Ben da sana şart koşuyorum Ali. Ya ben, ya destan!
Ali: Maalesef mümkünsüz Zilha. Kaderim beni çağırıyor. İnsanlar ölür, destanlar kalır. Ben gidiyorum.
Zilha: Gitme Ali, dur Ali…
Ali: (Kapının önüne çıkar) Sinekli’ye canım feda. Kaderim böyle yazılmış, ne denir…
Koro: Aslan Ali, koç yiğit Ali…
Ali: (Arkaya dönüp Zilha’ya) Yaşasın Sineklidağ. Son sözü bu oldu dersin. Tarihe böyle geçsin.

 Bu destanın yazılışından bu yana dünya güneşin etrafında 52 kez döndü durdu. Nice doğum ve ölüm yaşandı. Değişen neler oldu; anlayış ve anlatımların, pırıltı ve renksizliklerin bıraktığı büyük bıkkınlıklar, bezginlikler, iğrençlikler, yığınla çoğalan kenar mahalleler; uygar kent yaratma içinde kendi yalnızlığı yaratan TOKİ’ler kendi destanlarına sürekli sahneler, diyaloglar ürettiler.

 Her taraftan destansı yaşam biçimleri fışkırırken eksek kalan bir şey var; destan yazıcılar ve destan okuyucular azaldı. Teknoloji oldukça ilerledi. Şimdi tuşa, düğmeye basan herkes kendi destanını kaleme, videoya alıyor ve herkes aynı anda; bu destan benim, bu destanı ben yazdım, en güzeli, en can yakacı, en efendisi, en kahramanı, en heyecanlısı, eşsiz olanı budur diye seslenip dururlar.

 Siz siz olun, destanın içine girecek cesaretiniz varsa, rolünüzü iyi yapın; hangisiyse iyi oynayın, eninde sonunda büyük seyirci büyük alkış verecek; sahne ışıkları sönene kadar, keyfini çıkartın…

 Güven Serin 


18 Eylül 2014 Perşembe

LAVİNİA

Kamera; Güven Kastro -Saray-Tekirdağ

Kamp Kuruluyor...


Kamera; Güven Kastro
Yunus Usta , Aziz Öğretmen; kuru odunlar toplandı,
süzülen günün gecesi için ateş hazırlanıyor.


Kamera; Güven Kastro
Yunus Ustanın yoktan var ettiği taş masa; taş devri zamanını
hatırlatsa da,mitolojinin içinden çıkmış gibi, bizim
şiir sohbetlerimize, fıkralarımıza, yemek yemelerimize
tanıklık etti


Kamera, Güven  Kastro

Masal bu ya,davetkar, gizemli tüneller,bol seçenekler ile
yok olmamış güzellikler var daha; kim bilir hangi
güzelliklerin yaşamı hatırına...


Kamera; Yunus Usta   Kastro
Ardahanlı dostlarımız; tüm yaz orada kalıyorlar;
İstanbul'un çekilmezliğini orada dengeliyorlar.


LAVİNİA

 Lavinia Özmemir Asaf’ın en güzel aşk şairi dedirtecek kadar güzel olan şiiridir. Şiir sevmeyenlere bile şiiri sevdirecek, birçok insanın içinde sakladığı kendi “ Lavinia” sını hatırlatacak güçte bir eserdir;

LAVİNİA

Sana gitme demeyeceğim
Üşüyorsun ceketimi al.
Günün en güzel saatleri bunlar.
Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.
Gene de sen bilirsin.
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
İncinirsin.

Sana gitme demeyeceğim,
Ama gitme, Lavinia.
Adını gizleyeceğim.
Sen de bilme, Lavinia.

  Duygularını ne kadar saklarsan sakla, eninde sonunda bir yere akmak zorundadır; tıpkı bedenlerin seçkin ruhları gibi; durdurulmaz bir döngü içinde akarlar; bedenden bedene, boyuttan boyuta.

 Hiç tartışılmaz güçtür edebiyat. Edebiyatın asil çocuğu şiir de öyle. Bilinen anlamlarda şiir aza indirgeme sanatıysa, bu büyük şairde ve bu muhteşem şiirde, aza indirgenmiş muhteşem bir romanın yaşanmışlığını bulabilirsiniz; yeter ki kendi motorlarınızı çalıştırıp, çok yönlü düşüncenin o muhteşem üreticiliğine doğru yola çıkın.

 Bu şiiri okurken, gün, geceye doğru ilerlemişti. Istranca (Yıldız)  Ormanlarında bir gece daha yaşama kayıt oluyordu. Kim bilir kaç milyon gece gibi; ama bu gecenin içinde nice şairlere, yazarlara esin kaynağı olmuş Lavinia vardı.

 Gecenin büyüsüyle yanı başımızda bulunan dere, ay ışığının desteğiyle büyük bir gösteri sahnesine dönüşmüş, okunacak Lavinia şiirine en büyük desteği verecekmişçesine değişiyor. Bazen karanlığa, derinliğe; ürkütücü bir güzelliğe, bazen, aydınlığa, yakına şımarık bir genç kızın işveli gösterisine dönüşüyor.

 Lavinia’nın insandan insana akan hikâyesinin kısacık seslenişi göğe yükselirken, kendi elleriyle inşa ettiği taş masanın yanı başında duran Yunus Usta duygularını loşluğun içinde bile gizleyemeden bir “ah” çekti ve diğer ahlar ardı ardına geldi.

 Belli ki onun da bir Lavinia’sı var. Gizemli ve Lavinia’nın bile bilmediği kadar diri; taze… Yunus Ustanın duygu yükselişine Aziz Bey de destek verdi; çünkü o da, yaşamın içindeki yaşam yoğunluğunu nice yoğruluş günleriyle tanıklık edenlerdendir.

 Lavinia’ya seslenen ses; defalarca tekrarladı bitmeyecek aşk sözcüklerini; tıpkı hiç yorulmadan bize ışık yollayan milyarlarca km uzaktaki yıldızlar gibi; büyük yaşam, daha büyüğe doğru sürekli eviriliyor, üretim evrelerinden ardı ardına geçiyor.

 Ne güzel anlatır bize şairi Doğan Hızlan;

 “ Şair o ikişer dörder satırlık anlarıyla bize bütün bir hayatı çizebilir.”

Sana gitme demeyeceğim.
Üşüyorsan ceketimi al.
Günün en güzel saatleri bunlar.
Yanımda kal.

Güven Serin  









8 Eylül 2014 Pazartesi

GÜVEN PARASIZ GÜVEN PARAYLA

Kamera; Güven Ganoslar
Yunus Usta ve Erdem


GÜVEN, PARASIZ, GÜVENSİZLİK PARAYLA


Tatilden dönen arkadaşım Erdem’e uğradım. Ağır ağır gezgin olma yolunda… Laf aramızda Mali Müşavir de oldu. Oldu olmasına ama sık sık tekrarladığı bir şey var bu meslek adına;

“ Ağabey, bu iş benim fıtratıma uygun değil!”

Ülkemin büyük çoğunluğunun hali bu değil midir? Kaç insan karakterine uygun, gerçek manasıyla sevdiği bir işi yapıyor? Kaç insan çevresinden etkilenmeden yol alıyor? Gücü, kuvveti, kas yığını, tehdit aracı olmaktan kurtaramadık henüz; o yüzden, bizim üzerimizde sürekli güç kurucular vardır; anne, baba, öğretmen, arkadaş, dost, komşu. Hâlbuki öze tutunmuş irade, hepsine saygı ile bakar ve nazikçe kendi yolunu seçer; zor veya kolay, paralı veya parasız…

Arkadaşım Erdem geziden yeni gelmenin ayrıcalığıyla, Anadolu kokularını saçıyordu etrafa. Büyük ve güzel bir gezinti; 3500 km’lik ülke turu… Bu ülkenin köyleri bile ayrı karakter, ayrı ruh taşıyor, felsefesine inananlardan birisidir Erdem. Bir de geziden gelince cömertliği artan arkadaşlarımdan birisi. Bu cömertliğinin gösterisi sade bir Türk kahvesi ısmarlamak anlamına gelir.

Kahveler söylendi, gezinin insana tesir eden tarafları konuşuldu. En ucuza, en güzel gezilerden birisi tamamlanmış. Görmenin, görmek ile yoğrulmanın anlamını bilenler bilir; oldukça pahalı, lüks ve nadide bir şey haline geldi.

Erdem seyahati ona bir şey de öğretmiş. Aracının bagajının küçük oluşunu… Bu sebepten aracını satılık etmiş. Hemen talibi çıkmış. Sonuçta, Erdem’in satılığa çıkarttığı araca talip olan kişi arasında geçen diyalog şöyle;

- Ağabey, senin sesinden iyi birisine benziyorsun; biz senle anlaşırız!

Erdem: Kardeşim, henüz daha tanışmadık, hele gel, görüşelim; herhangi bir ticaretimiz, hukukumuz olmadı daha!

- Yok, ağabey sen oldukça güvenilir birisine benziyorsun!

Erdem, gülümser bu işe. Araca talip olan kişiyle buluşurlar. Ona iyi diyen, onu güvenilir bulan kişi, aracı kontrol ettirmek ister. Erdem de tamam kardeşim, elbet kontrol ettirebilirsin, der.

Aracı almaya talip ve Erdem hep birlikte Tekirdağ Sanayi Sitesine giderler. İki ayrı ustaya araç muayene ettirilir. Bu işlerin karşısında her iki usta da ücretlerini isterler. Aracı almak isteyen kişi suratını ekşitir. Daha araç sahibi olmadan para harcamasını pek hoş bulmasa da, zorla da olsa eli cebine gider.

Erdem, bana bu olayı anlatınca hep birlikte irdeledik. Ve Erdem’in çıkarttığı ana fikir oldukça sade ve düşündürücü;

“ Ağabey, güven duygusu parasız. Güvensizlik ise paralı! Farkında mısın?”

Gerçekten de öyle, yaşamın içinde her an farkında olmadan kaderimiz gibi peşimizi bırakmayan şey; güven ve güvensizlik duyguları; neredeyse tüm hayatımızı belirleyen bir efendi…

Erdem’in sattığı aracı almak isteyen insan, daha aracı almadan bir sürü iltifat etmesine rağmen, iş aracı almaya gelince ustaya, kontrol ettirmeye getirmek istemiş. Çok da doğru bir şey! Ama usta para isteyince iş değişiyor. Surat ekşiyor, pazarlık, merhamet dileyişler, kavgalar çıkıyor ortaya.

Sanırım yaşamımızdaki bütün ilişkilere anne babamız ile çocukluğumuzda ki birlikteliğin izlerini arıyoruz. Yani, yüksek kabuller, yüksek şefkatler, ucuz veya bedava yardımlar… Peki, ama biz, bu ucuzluğun, şefkatin, bedavacılığın ne kadar tarafında, yakınındayız?

Kentleşmenin en güzel tarafı da, emeği, sanatı, kültürü, nezaketi, bonkörlüğü tanımak değil midir? Esnaflığın zor ve önemli olduğunu bilmek ise, ayrı bir insani duruştur; o yüzden insanlar; yani eskiler, sabah siftahı denen bir uygulama içinde ilk girdikleri dükkâna bozukluk para atarlardı; her insanın rızkını bulması istenirdi; rızksız kalan insanın, güvensizliğe, kıskançlığa, nefrete teslim olacağını düşünürlerdi…

Güven serin










25 Ağustos 2014 Pazartesi

EY SOYLU OKUR

Kamera; Güven Fransız Kültür Merkezi-Selçuk Demirel

EY SOYLU OKUR!

  Sen nelere kadirsin değerli okur; yazarlar, şairler, filozoflar; hatta “nadir” bulunan siyasetçiler bile sana muhtaçtır.

  Sevgili okur, okur olmakla ne iyi etmişsin! O güzel zamanını, yazmaya, çizmeye, düşünmeye harcamak, ne büyük kayıp…

  İşin yoksa halkı, hatta dünyayı düşün! Çok, dünyanın umurunda bu düşünce… Halkın umurunda bile değil. Halk için vurulanlar, bıçaklananlar, boğazlananlar, darağacına çekilenler; nasıl da unutuldu, halk için ölündüğünün bile bilincine varılmadan; nasıl da…

  Ey okur; unutmak ne yüce bir şey! Vicdanı zorlamadığı gibi, uykuları da kaçırmaz. Değerli beden yağlarının erimesine de neden olmaz, ey aziz okur.

  Yazmamak, çizmemek, düşünmemek hoş bir şey… İstediğin zaman kadere, bazen yazara, şaire küfret; ey, saygıdeğer okur…

  Sanırsınız ki; bu yazılanların bir amacı da gamsızlığı, pişkinliği hiciv sanatına dönüştürmüş okuru kendi tarafıma çekmek; hiç de öyle değil…

 Yazmanın bir hastalık olduğunu bilenler iyi bilir, sürekli bir şeyler yazmak; yazarken de biraz gönle, göze hoş görünmek gerekir. Değerli okurum; benimkisi de öyle bir şey; seni ucuz sivri bir sopa ile dürtmek değil; kocaman palmiye yaprağıyla yellemektir; esas amacım; yellen ki, sende insan olduğunu, şımarmanın da ne kadar gerekli olduğunu öğren.


  Soylu okurum, bir de yüce gamsızlığı, çaresizlik dediğin yüksek korkuyu; taş mekanların sarhoş, romantik yasemin kokuları içinde yaşamayı dene. Yanık sesli sanatçının ses tınılarına, portakal ağaçlarının içinden süzülen zarif, seksi ışığa, bedenin ağırlıksızlığa yol alış biçimi gibi bakmanı isterim.

 Bütün bunları, yazmadan, çizmeden, düşünmeden, taraf olmadan yaşa ki, yaşamın, insanlık için kıvranan deli bir girdaba dönüşmesin. Ölenlerin, ölmek için vardır bir sebepleri, senin en büyük desturundun bilirim. Bir kişinin öldürülmesi, öldürenden çok ölenin seçeneği demesini de en iyi sen bilirsin. Hatta bu söylemi ecdadın kale gibi sözlerine de kazımışsın;

 “Uz duran çok yaşar! “ Uz durmayanın, hareketin içinde, yaşam seçeneklerine soluksuz dalışlar yaptığını bilecek kadar düşünecek değilsin ya değerli okur!

 Hazır, güneyin bunaltıcı nemiyle birlikte süzüm süzüm süzülen yasemin kokuları bizi terk etmemişken, soğuk ve büyükçe bira bardağını kaldırıp şerefine içiyorum ey sevgili okur.

 Şerefine; niçin öldüklerini, ama vardır bir suçları, dediğin insanların pahalı şereflerini hiçbir şekilde anlayamamış olmanın da şerefine; şerefsizlikleri dile getirip, beden yağlarının, değerli hücrelerinin rahatsız olmamasını düşündüm; ey aziz “soylu” okurum…

  Seni, gamsızlığını, duyarsızlığını; sıkça kullandığın; keşkek kadar ağır, birbirine yapışmış olan “keşke” değişlerini düşünerek senin üzülmeni istemedim; büyük okurum…

    Ey soylu okur; sana desem ki; ağaçlar da nefes alır, nefes verir; çiçekler de; hatta taşlar da; sen, beni düşlerime, romantizme köle olmakla suçlarsın bilirim…

 Seni kıracak değilim ya; aklın, irfanın, iradenin, tazeliğin olmadığı büyük kazan, nice insanı böyle kavurur; bu kavrulmuşluk içinde, yasemin kokuları, ağaçların nefes alışları, kalp atışları sorgulanacak değil ya; kim kiminle “şey” yapmış, kim kimi düzeltmiş, konuşmalarına ortak olup, kahramanca, savaşmadan sıyrılmak varken; yaşamın kahpeliğini, hareket eden asilere fatura etmişliğe kolayca dokunmak varken; zoru niye seçeceksin ey aziz okur…

 Güven Serin  



20 Ağustos 2014 Çarşamba

VİLLA PERLA


Kamera, Güven Kaleiçi

VİLLA PERLA

  Villa, kırlık alanda, bahçeli ev anlamına geliyor. Dilimize İtalyancadan geçmiş. Bahçe içinde bir veya iki katlı ev… Benim konuk olduğum Villa Perla’da aynen öyle bir yer. Antalya Kaleiçi’nde bulunuyor. Geçmiş yıllarda müzik dinlemek, sıcağın hararetini biraz bastırmak için soğuk bira içmek için girdiğim bahçeli taş bina.

  Villa Perla’nın doğumu neredeyse 200 yıl olmuş. Geniş bahçesi, Portakal, limon ağaçları, havuzu, Osmanlı tarzı odalarıyla bu tarz sevenlerin büyük huzur alacağı bir yer. Tatilde önceliğim bütçede olduğu için, benim de bütçemi aştığından Villa Perla’da kalmadım. Taş mekanın odasında uyumasam da, havuzlu bahçesine yayılan gitar sesleri eşliğinde müzikler dinledim. O seslerin tınılarıyla karıştım yasemin kokularına, Akdeniz’in şafağa süzülen gecelerine.

  Villa Perla’yı 1990’dan beri işleten Emre Akduman gecenin ilerleyen saatlerinde masama geldi. Tekirdağ’ın Şarköy Kasabasında çocukluğu geçmiş annesi İnci Hanım ve teyzeleri orada yaşayan Emre Bey, Güney ile Batının aziz hatıralarına, rakının da hissiyatı eklenince muhabbetimiz gökyüzüne yayılan yıldızlar gibi; geceye yayıldı.

 İçki denen şey; bira, rakı, şarap, viski; ismi ne olursa olsun, insan iradesiyle, yemek ve içme kültürüyle iç içe geçmişse insan zarafetini iyi bir mimarın eseri gibi ortaya çıkartıyor. Emre Beye gururlu bir adam düşüncesiyle bakarken, saatlerce sohbetin ardında geriye kalan şey; yaptığı işi seven, bu sevgiyi onda tetikleyen anneye; İnci Hanıma büyük sevgi besleyen bir insan da çıktı ortaya.

 Villa Perla, bahçe içinde güzel inci anlamına da geliyor. Burayı ilk gördüğünde vurulan, aşık olan İnci Hanımın; İnci Tokatlı’nın hikayesi de taş mekanın havuzlu bahçesini bekleyen portakal ağaçlarının inceliğinde saklı.

 Emre Beyle sohbetimiz ilerledikçe Villa Perla’nın o gizemli hikayesini de öğrendim. Anne, İnci Tokat’lı o zamanlar Türkiye’’nin önemli İtalyan Rehberi. Önem sırasına göre 6. sırada… İtalyan Lisesinden mezun. İtalyan kültürüne oldukça önem veren, içinde şelaleler dökülen zarif bir çiçek…

  Bir gün İnci Tokat’lı ve ardındaki 40 kişilik İtalyan turist Antalya Kaleiçi’ni geziyor. Villa Perla’nı bu ismi almadığı 1980’li yılların sonları. Bahçe içinde bulunan iki katlı taş binayı görünce ilk vurgunu yiyor. Ellerini gökyüzüne kaldırıyor. Bu hareketi farkında olmadan yapıyor. Arkasında bekleyen 40 kişilik İtalyan turist rehberleri İnci Hanımın dua ettiğini sanıp hep birlikte “ Âmin” diyorlar.

 Aslında, İnci Hanım’ın ellerini gökyüzüne kaldırması bir duadır. Bahçeli taş binaya vurulmuştur, onun olmasının düşünü gökyüzüyle; Tanrı ile paylaşmıştır. Küçük bir araştırma yapınca satılık olduğu öğrenilir ve o bina satılır. 1990’dan bu yana Villa Perla; Güzel İnici olarak hizmet veriyor.

  Villa Perla, Villa Perla’ya tekrar hayat sunan İnci Hanım, oğul Emre Bey diğer insanlar gibi; eşyaya, mala, mülke, inceliğe, zarafete, kabalığa, iyiye, kötüye, güzelliğe muhtaç; bu muhtaçlık bilgi, görgü denen hazineyle en iyiye, güzel, pahalı, nadide bir inciye dönüşüyor.

  Bu hikayeyi niçin yazdım? Emre Bey ile anne İnci Tokatlı’ya teşekkür için olabilir mi? Elbette bir bölümü bunun için. Ama gerçeği de şudur; gezmenin, görmenin, yaratıcılığın herkesin elinde bir sürü seçeneğin olabileceği felsefesine de dikkat çekmek istedim. Kerpiç bir evde bile kendi incisini yaratan insanların da olabileceğini vurgulamak isterim. Bakımlı küçük bir gecekondu bile bazen saraya meydan okuyacak kadar pırıltı, sevgi saçar…

 Tekirdağ Şarköy’de yaşayan, Villa Perla’nın İnci annesine oğlunun da çok istemesini borç bilerek gazetemizin insana, kültüre verdiği önemi de unutmadan şükranlarımı iletirim. İnci anne, oğlunun verdiği küçük sırrı biliyorum. Çok kızdığın, haksızlığı kaldıramadığın zaman seslendiği o sözcükleri;

 “ ropsu çocukları” mizah, Nasrettin Hoca’dan önce de vardı bu topraklarda; tıpkı ağıtların, bizden önce olduğu gibi; yaşam, yaşatma, üretme, paylaşma ve estetik adına sanata dönüşmüşse; nadide eserin karşısında çırpınmadan kalabilmek, içindeki büyük esintiyi fren leye bilmek de daha güzel…


 Güven Serin 




4 Ağustos 2014 Pazartesi

DOKTOR OLMAK ZOR ZANAAT


Kamera; Güven 

Bu terapi merkezini seviyorum ben; müzik, küf kokuları
ve taş,mermer sütunlar..

DOKTOR OLMAK ZOR ZANAAT

  Tıp Dünyası canlılara, özellikle insana adanmış bir dünyadır. Yüksek ideallerin, yüksek karlılığın ve insaniyetin yan yana dans ettiği bir dünya…

  Hepimiz biliyoruz ki canlı hayatı önemlidir. Her canı yananın, nasıl, kurtuluş ümitleriyle çare aradığı, hemen hemen her gün, her saat tekrarlanan bir iştir. Özellikle hastanelere sağlıklı olarak gidip, bu yoğun mücadeleyi, büyük koşuları, yüksek kargaşaları, inanılmaz emek harcamaları ve yanlış teşhisleri de görüp tanıklık edin.

  Hepimizin çevresi hasta insanlarla dolu; toplum ağır ağır büyük suyun altına çekiliyor gibi. Hastalanmak marifet değil, hastayı iyileştirmek de çözüm değil; çünkü hasta niçin hastalandığını bilmediği sürece, sürekli yeni hastalıkları besleyen ruh ve beden yapısıyla yaşamaya devam edilmesi, ilaç firmaları, bu firmalarda çalışanlar gülümsemenin en yükseğini yapacaklar.

 En çok ilaç yazan doktor, iyi doktor deyip, ilaçların üzerinde yazanı, kutusunda bulunan reçeteye şöyle bir bakma zahmetinde bulunmayan bizler, yan, üst, kenar bir sürü ilaç etkileriyle etkilenmiş olup, yapraklar gibi sallanmaya devam ediyoruz.

 Yakın zamanda konuştuğum insanların hastaneden hastaneye koşuşunu, doktordan doktora şifa arayışlarını dinledim. İşin ilginç yanı bildik şeyleri çok taze ve oldukça yakınlarımdan dinleyince bir kez daha şaşırdım; şaşkına döndüm.

 Görünen o ki tanıdığım hastanın gittiği her doktor, her hastane farklı tedavi öneriyor. İşin en ilginç yanı da hastaya sorulan en mühim soru ise şudur; “ bu ilaçları kim verdi sana?” Verilen ilaçları yanlış bulan, o tedaviyi doğru bulmayan diğer doktor, her defasında bir ümit, bir çare sayılıp onun verdikleriyle yola çıkan hasta bir türlü iyileşmiyor. Her gittiği doktor, bu sefer olacak, en doğru yöntem bu dese de, o ilaç denemeye, ilaçların yan-yun etkileriyle ödüllendirilmeye devam ediyor; bir yaprak, rüzgâr içinde sörf yapan bir yaprak gibi sallanıyor bizim hastamız…

 Doktor olmak zor iş, biliyorum. Sizi mucize yaratacak gibi gören bir sürü insan; son noktaya gelmiş ve “beni kurtar!” der. Kurtarmak o kadar kolay olsaydı, bu iş mucizelerle çözülseydi, doktorluk da böyle önemli bir meslek olmaz, beyazlığın, saflığın o temiz duruşları bu kadar önemsenmezdi.

 Tıp Dünyası hiç durmayan değişimlerin peşinde; gün geçmiyor ki yeni bir ilaç denenmesin. Her deneme kendi riskini, çaresini yaratacaktır; şüphesiz...

 Yine de şunu düşünmeden edemiyorum; bir ülkeye savaş zararı kadar büyük maliyetler getiren sağlık harcamaları, doğru yöntemlerle daha doğar doğmaz her bebeğin ölüme kadar sağlık, sıhhat, sosyoloji, sanat gerçekleriyle tanıştırılmış olması acaba neleri değiştirirdi? Bu kadar hasta, yamuk, çaresiz insan bir araya gelip, her yönüyle zehir saçan bu kadar ilaç tüketimi, hastanelerin baskın, kör dolduruşları yaşanır mıydı?

 Asla böyle bir şey olmazdı. Daha bebeklikten diş sağlığı, göz, beyin; kısacası beden sağlığı öğretilerle kültürleşse bu günün hastaneleri, doktor ve hasta ilişkileri oldukça insanca ve daha gürültüsüz, birbirine kurtarıcı ve çaresizlik içinde bakmak yerine, en acı gerçekleri de, en komik söylemleri de insan olmanın en huzurlu, en mizahi haliyle; gösteri sanatçılarının heyecanı içinde yaparlardı.

 Her gün bir hastane açılıyor. Her hastane, bir çok doktora, hemşireye, hasta bakıcısına, odacıya, temizlikçiye iş imkanı demek. Her hastane, nice çaresize çare demek; olumlu yanı çok büyük… Aynı zamanda her yeni, özel kuruluş büyük yatırımın karşılığını alacak iktisat, muhasebe formülleri üretecektir demek…

 Bu kadar buluş, olanak var olduğu halde, muhteşem hastalıkların, hastaların artışını, büzüşen, kuruyan insanların çoğalmasını önemseyen yok gibi; sanki aydınlanma; PUSLAR içinde…

 Italo Svevo’nun Yaşlılık isimli kitabının 26. sayfasında anıtların kitabelerine kazınacak bir söz var;

“ Ayışığı o karanlık rengi değiştirmiyordu. Cisimlerin biçimleri belirginleşse de aydınlanmıyor, ışıkla buğulanıyordu. Kıpırtısız bir beyazlık yayılıyordu üstlerine ama gerçek renkleri altta uyuşmuş, kopkoyu uyuyordu, sonsuz hareketini yüzeyindeki yakamozlarla açığa çıkarmak isteyen deniz de bile renk susuyor, uyuyordu. Tepelerin yeşili, bütün evlerin renkleri koyuluklarda yitiyor ve manzaranın içinde eriyor, bütünün içinde kayboluyordu, havayı kaplayan soluk beyazdı ve her şeye sirayet ettiğinden dağılması imkânsızdı.”


 Güven Serin 


   

31 Temmuz 2014 Perşembe

BAYRAMIN CANINI OKUDUM


Kamera; Güven    Benim bayramım; dağlar,çiçekler,çalılar,
ağaçlar;elbette vazgeçilmez insanlık; en hakikisi,en adisi...


BAYRAMIN CANINA OKUDUM

  Bir bayram daha geldi-geçti; bilinen manada, küçüklerin sevinmesi, dargınların barışması ve insanın kendi içinde sunacağı nezaket gösterileri adına…

  Gerçek manada bu bütünlük korunuyor mu; tama olarak korunduğu zamanlar oldu mu? Bilemiyorum, insanın olduğu ve insan denen canlının bitmeyen öfkesi, kini, cehaleti yüzünden şölenlerin tam manasıyla şölen olarak kutlanma olmayacağı bellidir.

 Şüphesiz bayramlar insanlık şölenidir. Her bölgenin geleneği, göreneği, özel katkıları bu şöleni daha da güzel hale getirir. Şölenlerde insanı mutlu eden şeyler nelerdir? Sadece iyi, temiz giyinme mi? Zaten, günümüzde iyi ve temiz giyinen insan sayısı oldukça fazla; artık, yeni bir şey almak için bayramlar beklenmiyor.

 Bayram tatlıları, çikolataları, şekerleri de günlük hayata yeterince heyecan katmıyor. Çünkü insanlar şekerlemelere gark olmuşa benziyor. Geriye kala kala dargınların barışması, birbirini görmeyen akrabaların, arkadaşların, komşuların birbiriyle hoş sohbetler etmesi kalıyor.

  Sırf hoş sohbetler adına bile, bayram buluşmalarına katılmak, kendi şifasını oluşturacaktır. Belki de birçok şurupta, hapta, övgüde aradığımız şifa, insanın insana muhtaçlığını hoşlukla, zarafetle bir araya geldiği buluşmalarda hep doğduğu gibi yine doğacaktır.

 Ne hazindir ki, dargınlar barışma eğilimini göstermedikleri gibi, hoşluğun sohbetleri de hızlı akan nehirler gibi önüne kimi katıyorsa onu sürüklüyor. İnsanımızın hızla akan teknolojiye kapılmış bedenleri bayram seyirlerini de çok hızla tükettiğimizin gösterisine-gösterilerine tanıklık ettim. Ben de onlar gibi, başlayan bayramın içine; bulanık ve oldukça hızlı akan, yaşamdan çok hüznü anlatan nehrin içine girdim.

  Eş, dost ve telefon konuşmaları; zaten her zaman yaptığım güzel şeyleri tekrarladım. Kendi adıma, yine her zaman aldığım tadı aldım; biliyorum ki, insan, ağzına kadar sanat, bilim, felsefe, yiyecek, içecek, altın, gümüş ile beslensin, yine insana, insanlığın alkışlarına, hoş gel dinlerine, merhabalarına ihtiyaç duyar; duyacaktır…

  Birkaç saat de bayramın canına okudum. Görüştüğüm, ziyaret ettiğim eş, dostun haricinde gidemediklerimle yapmış olduğum telefon konuşmaları; birkaç çocuğa küçük harçlıklar, yine her gün giydiğim temiz kıyafetler ve barışık yaşam felsefesiyle bayramın canına okudum. Aslında can çekişen geleneğin içine girip, kendimce bir yudum can suyu döktüm…

 Belediyeler, Valilikler, odalar, dernekler; ölmüş, gri ve soluk bir bayram kutlama mesajlarını, kısır kutlama gösterilerini bir kenara bırakıp, yepyeni şeyler icat etmeliler. Belki de var olan, başka uygarlıkların neredeyse tüm kent halkının bir araya geldiği, kadın, çocuk, erkek, yaşlı, genç hepsinin eğlendiği törenleri, bu çok sevdiklerini söyledikleri halklarına armağan etme zamanları geldi ve geçiyor bile.

 Bayram bayram gibi, tatil tatil gibi, çalışma çalışma gibi; insanlar, büyük buluşmalara, büyük şölenlere, bayramlara muhtaçtır; insanlığın, insanımızın köküne kibrit suyu dökmeyi bir kenara bırakıp, canına okuduğumuz güzel yaşamı, yılda birkaç gün olsa da ormana, tarlalara düşecek beklenen o güzel yağmur gibi düşünüp gerçekleştirelim.

  Her defasında bayramın canına okumaya, bir an önce bayram telaşını bitirmeye giden ben, yine her defasında kendi barışık, insancıl düşüncelerimi, insanların birbirine kurdukları tuzakları, sundukları avlama yemlerini kâh gülümseyerek, kâh endişe ederek izledim; bayramınız kutlu olsun; geçmiş değil, geçmemiş bayramınız…

  Güven Serin  









  

23 Temmuz 2014 Çarşamba

BİR SEVDANIN BELGESİ


Kamera; Güven   Marmara Adası-Marmara İlçesi


BİR SEVDANIN BELGESİ

 Yapı Kredi Yayınları Orhan Veli’nin doğumunun 100. yılı nedeniyle bir eser yayınladı; Yalnız Seni Arıyorum. Nahit Hanım’a Mektuplarla başlayıp, sadece Nahit Hanım’dan Orhan Veli’ye gelen bir mektup ile biten büyük aşkın yaşanmışlıkları.

  Orhan Veli ile Nahit Hanım’ın (Nahit Gelenbevi) birbirine duydukları sevgi, kavuşamamanın, yasak ve ulaşılmaz olanın yarattığı girdapı, yalnız ve yalnız mektuplarla aşılmaya, o büyük sancılar azaltılmaya çalışılmış.

  170 sayfalık kitabın hemen girişinde, yazıma başlık olarak seçtiğim sözcükler bulunuyor;

Bir Sevdanın Belgesi… Aynı anda iki eseri yan yana okudum. Birisi, ebedi hayata yönelmiş, edebi hayata kalıcılığın dizelerini armağan etmiş şair Orhan Veli. Diğer şair ise, günümüzün, bu zamanın gök kubbesi altında yaşamın her türlü kalp atışlarına, kendi beden motorlarıyla sevgi dağıtan, her türlü kabalığı, hoyratlığı törpüleyip, cilalayan şair, Olcay Kasımoğlu’dur.

  Yüreğimde Sakladığım Son Sözüm ve Yalnız Seni Arıyorum eserlerini tam da şairleri, onların yüksek duygularını, onların soluk alıp vermelerini, insanlığa uzanan ellerinin titreyişini, barışçıl esintilerini daha iyi algılayacağım tatil zamanında; Marmara Adasında okudum.

 Bu eserlere, mabede girer gibi, heyecan içinde, iç motorları en sessiz ve en yavaş haliyle… Taş mekanın, ahşap kapısını ağır ağır açtım. Orhan Veli için şu sözler kalıcılığın nezaketiyle buluşmuş;

 “ Boğaz’ın bir ucunda, Sarıyer’de, yalnızlık ve yoksunluk içinde yaşayan bir adam… Sıkboğaz eden parasızlıkla boğuşurken bile sevdasıyla soluklanmayı, gönül işçiliğiyle geçinmeyi öğrenmiş bir adam… Şiirle, sevdalarla, dostluklarla, at yarışlarıyla, sandal gezintileriyle, Karadeniz rüzgarıyla, yosun kokularıyla, alaca gemilerle, gökyüzünün mavisiyle, durmaksızın havayı karalayan martılarla ve elbette ‘ rakı şişesindeki balık’larla avunan bir adam…”

  Orhan Veli’nin mektuplarıyla kalıcı hale getirdiği, edebi hayata inanılmaz güzel mısralar kadar değerli mektuplar bıraktığı mektuplara; can, kan ve duygu verdiren kadın Nahit Hanım için çok yürekler attı. Bu yüreklerden birisi de Samet Ağağlu’dur. Nahit Hanım için; “ Rönesans gibi kadın” sözcüğü Cemal Süreyya’nın tanıklığıyla bu zamana kadar ulaşıyor. Ya da bir başka söylemi; “ Cumhuriyet gibi kadın”

  Nahit Hanım’a sadece Orhan Veli mi sevdalanmış; hayır! Rönesans gibi bir kadın olacak da onlarca şairi, yazarı; zarafetin, yeniliğin, yenilenmenin ateşiyle yakmayacak; bu mümkün mü; elbet değil. Sabahattin Ali de böyle sevdalılardan birisidir. Gönül seslenişine karşılık bulamadığı için Nahit Hanımı bir parça “hafif meşrep” bulur. Nahit Hanım’ın gücü, güzelliği karşısında, onun sekiz cephesi olduğunu, onu tanıyanların ancak üç cephesini tanıyabileceğini anlatır Orhan Veli’ye.

 Veli, sevdiği kadına birçok kez hep aynı seslenişi yapıyor; “ Sevgili Nahitim” Kitabın 45. Sayfası,” Canım Nahitim” diye başlayıp şu sözcüklerle tamamlanıyor; “ Koltuklarının ter kokusunu duymak istiyorum.”

 Sadece şairlerin değil, insanların içindeki sevgi yok olsaydı, yaşamın yokluğu, bugünün bütün anlamını kendi içinde büyük yıldızları yutan devasa kara delikler gibi bizim her şeyimizi yutardı.

 Orhan Veli, sevgiyi ve sevmeyi en üst düzeyde yaşayan, parasızlığı ise en altta hissettiği zamanlarda bile anlamlı, kalıcı şiirler üretmiş;

Gün olur, alır başımı giderim,
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda;
Şu ada senin, bu ada benim,
Yelkovan kuşlarının peşi sıra…

  Orhan Veli ve Nahit Hanım’ın yaşamın diriliğini bozmadan tane tane, yine yaşama akan nehir kadar güzel, nalsı ve kararlı mektupları bir tarafımda; diğer tarafımda ise Olcay kasımoğlu’nun tazeliğini, toprak, su, rüzgar, güneşle harmanladığı şiirleri;

Canı canıma sürgün yar!
Gel ömrümün gülşeni,
Sende bulsun hayat…

 Bir başka şiirinde; Sustum; Korkak dediler/Söylendim; zehri var dediler/Biraz konuşayım dedim; kahrı var dediler/Ne zaman itirazım çoğalsa; muhalif dediler. Kasımoğlu o kadar çok üretmiş ki, her üretim, her erişmişin ölümün elinden kaçırabildiği kadar kaçırılacak eser gibi kitabın, taş yapının, ahşap kapısından girdiğim loş, serin salonuna yayılmış;

 “Her şey kendine akan bir ırmak gibiydi/ Sözün düştüğü yer rüzgar serinliğinde.”

 İnanıyorum ki Olcay Kasımoğlu daha çok sözcükleri şiirlerin sihirli güçleriyle buluşturacak.

  Orhan Veli'nin genç yaşta ölümünden sonra diş fırçasına sarılı bir kağıda yarım kalmış şu şiir; Aşk Resmigeçidi, adlı şiirin mısraları yazılmış;

  Hiçbirine bağlanmadım/Ona bağlandığım kadar/Sade kadın değil insan/Ne kibarlık budalası/Ne malda mülkte gözü var/Hür olsak der/Eşit olsak der/
İnsanları sevmesini bilir, yaşamayı sevdiği kadar.

 Güzel şey, sevmek hayatı; hayatın çok sesliliğini, her türlü zorbalığını, kaypaklığını, hilebaz lığını yontmak, törpülemek, keskinin ucuyla eşelemek, cilalamak ve sonra karşısına geçip yudumlamak çayını, yonttuğu, törpülediği hayata bakarak…

 Güven Serin 



 


  

14 Temmuz 2014 Pazartesi

AT ve TAVŞAN (KIŞ UYKUSU)


Kamera; Güven  Marmara Adası


Kamera; Güven   Marmara Adası-Saraylar

Yüzleşme, dut ağacı ve meyvesi ile yüzleşme buna denir;
neredeyse parmağım kadar dutlar, cazibeli duruş içinde
davetkar bir gösteri yapıyordu. Hazır dolaşıyorum, susamış,
acıkmışım birkaç tane yiyeyim dedim; asıldım, asıldım,
asıldım; dal kırıldı dut kopmadı; kopmadı ama bana
bir güzel oyun da oynadı, süzülen kan kırmızı su; bileğimden 
koluma; işte bu manzara çıktı ortaya.



Kamera; Güven Marmara Adası-Saraylar
Mermerin ana vatanı... Güzel Sanatlar öğrencileri,
kendi iç  dünyaları, öğretileriyle burada 
yüzleşip, bu güzel şeyleri buralara dikmişler.

AT ve TAVŞAN (KIŞ UYKUSU)

  Bir hayvanı kendi doğasında görmediğiniz zaman tam olarak anlayamazsınız. Onun yaşam hakkı için nasıl bir mücadele verdiğini, mevsimleri döngünün en görkemli töreniymiş gibi kabul edip her türlü zorluğa uyum sağlayıp görkemli bir gösteri yaptığını bilemezsiniz.

 Anadolu da yaşayan vahşi atlar için de, hemen hemen her yerde bulunan yaban tavşanları içinde aynı şeyi söyleyebiliriz. Her ikisi de yaşamlarını en keskin doğa şartlarına rağmen uyum içerisinde yaşarlar;  hiçbir şikâyet, istek, arzu belirtmeden, soylu lanetler yağdırmadan…

 Tavşanların şansı biraz daha fazladır. Yuvalarını yeraltına yaparlar; toprağın o muhteşem koruyuculuğuna güvenirler, en sert kış fırtınalarından, soğuklarından korunmak için. Yine de yaşamın vazgeçilmezi vardır; yaşamak için yiyecek bulmak. O yüzden tavşanlar da yiyeceği bulmak için, en görkemli kış zamanlarında bile dışarı çıkarlar; hoplayarak; önce iki ayağını öne atıp, sonra arka ayaklarını yay gibi kullanarak yiyecek ararlar.

 Kış Uykusu filmi aynı zamanda diyalogların da gösterimi; yüzleşmenin, insan bedenine yaslanmış, şırınga edilmiş, dayatılmış kalıpların da büyük yapıtı. Sineme bu yüzden önemli; harcanan emek, yapılan yatırım, on yıllarca verilmek istenen eğitimin vereceklerini birden başınızdan aşağı döker.

  Bu filmin karakterleri insanı, yani bizleri olduğu gibi anlatıyor. En doğal haliymiş gibi, iç dünyamızın örümceklerini temizlemeden, kilerlerin loş, serin bir de ekşi fare idrarı kokan kapılarını sonuna kadar açıyor. Eşsiz manzarası, doğanın insanlığa büyük bir armağanı olan Kapadokya nice filme, diziye ev sahipliği yaptığı gibi Kış Uykusu Filmine de harika bir ev sahipliği yapmış.

 Kapadokya’yı anlamak için tabiatı anlamak gerekir. O güzel, sıra dışı şekillerin meydana gelişini Erciyes Dağına bakarak teşekkür edebiliriz. Sonra, yağmurlara ve rüzgara… Günümüzden iki bin yıl önceki insanların bu sıra dışı taşları, tavşanın hayatta kalabilmek için nasıl yeri eşeleyip, yontup kendi sarayını inşa ettiyse, insanların da taşları, yontup, eşeleyip inanılmaz saraylar inşa ettikleri bu yerler; insan aklının, zorluklarla nasıl da beslendiğini, bir başka döneme masalımsı bir şeyler bıraktığını da gösteriyor.

 Bu film iyi bir şarap gibi fıçısında, mahzeninde durdukça daha güzelleşecek. Bu şarabı içkiden öte içenler; hatta yudumlayanlar, insan ruhunun, tabiat ve yaşam şartlarıyla nasıl bir döngü içine girdiğini de yudumlayıp, kendilerini prangalardan kurtarmaya çalışacaklardır. Olsun, sadece debelenmek bile yeter, kurtuluş ümitlerini, kurtulma çabalarını anlatmak adına…

  Bu filmin görünmez kahramanları, belki da insanın alt katmanlarını zorlayacak en önemli anlar diyaloglar görünse de çok önemli iki oyuncu daha var; yakalanıp ehlileştirilen bir at ve beyaz karların yorgan gibi yeri kapladığı kış günü, nafaka ararken film başkarakteri tarafından vurulan tavşan…

 Bu iki sahne, bana sorarsanız en can alıcı sahneler… Birçok insanın kendini kandırıp, kafesine soktuğu kuşlar için söylediği bir şey vardır; “ burada ne güzel rahat yaşıyor. Tabiatta olsaydı çoktan ölürdü!” Birçok insanın çocuğuna büyük bir jest gibi gittiği hayvanat bahçeleri de böyle hüzünlerin büyük insanlık gösterisini yaparlar; ayıların, kurtların, zebraların, atların insanlığa gösterildikleri alanlar otuz kırk metre kareyi geçmez. Hâlbuki bu hayvanların doğal yaşam alanları yüzlerce kilo metre alanı kaplar.

 Filmdeki ehlileştirilen at ta öyle bir özgürlüğün içinden geliyor; Anadolu bozkırlarında bütün sevdikleriyle vadilerden, tepelere, yaylalara, bozkırlara koşarak yaşarlar. Her türlü yaşam mücadelesiyle baş etmeyi bilirler; insan hariç…

 Filmde yakalanıp en iyi şartlarda bakılan at, belki yaban hayatından daha iyi koşullarda görünse bile, bu hayat kendi doğal hayatı değildir. Sıkılıyordur, bir çıkış arıyordur. En iyi besin, en iyi iltifat, onun bozkırlarında onu bekliyordur. Tıpkı, filmin diğer önemli kadın karakteri Nihal gibi…

 Bu filmi, Nihal’i; yani kendi karşımızdaki, yakınımızdaki kadınları anlamak için aynı zamanda yakalanan vahşi atı ve onun sonrası özgürlük ile buluşma anını da beyninize iyi kazıyın derim…

 Tavşan ise çok kısa bir an, beyaz karların üzerinde yiyecek yerken görüntülenir; işte o an, filmin başkarakteri tarafından kurşunla vurulur. Göğsünden aldığı iki kurşun yarası onu boylu boyunca yere uzatır. Birkaç nefes, solunum, yaşam savaşından sonra ölür.

Aslında bu ölüm, katı alışkanlıkların, katı öğretilerin; “ her şeyi yapıyorum, yediğin önünde, yemediğin ardında” diyenlerin de kendi ölümlerini simgeler; burada, bu filmi büyük cesaretle, gözlerini bile kırpmadan izleyecek kişi ve kişiler; tavşanın ölümüyle, kendi katı alışkanlıklarımızın, kültür diye etrafı aydınlatırken onları nasıl yok ettiğimizin fark ediş vicdanının da ölümü olacaktır…

  Biliyorum; zor bir yüzleşme…


 Güven Serin 




9 Temmuz 2014 Çarşamba

AYDINLANMA ve AYDINLATMA...


Kamera; Güven Arkeoloji Müzesi
Osman Hamdi ve Alexander Vallaury ...

Bu müze en zor şartlarda dahi insanın insanlığa ne büyük
sunumlar yapacağının da kanıtı... 


Kamera; Güven Selçuk Demirel-Fransız Kültür Merkezi

Selçuk Demirel-Fransız Kültür Merkezi


Selçuk Demirel-Fransız Kültür Merkezi


Kamera; Güven Selçuk Demirel


AYDINLANMA ve AYDINLATMA YOLLARI

  Çeşit çeşit yolları vardır aydınlanmanın, aydınlatmanın… Dünya zamanı ile birlikte, insan ihtiyaçlarıyla değişir; döngünün değişimi gibi değişir.

  Çöküşler ve yeniden doğuşlar; işte bu yüzden önemlidir sosyal bilimler… Yıkılışı anlarsanız, doğuşu, yükselişe de en büyük katkıyı sağlarsınız. Tarih, sevimsiz veya birkaç zamanın kahramanlıklarını hatırlamak katar kısır ve kısa anılır. Hâlbuki içi dopdoludur, insan kokar; insan ilişkilerinin muhteşem gösterileri vardır her sokağında.

  Cumhuriyete geçişimiz böyle zamanların altyapıları, hayal kırıklıkları, çürümüşlükleri ve acılarıyla doludur. Sanırsınız ki bu zamanlarda  hep acı vardır? Hep hüzün mü olmuştur? Hayır! Böyle zamanlarda bile insan kendi mucizesini yaratır ve yakalar. Bu zamanlarda yeşermiş güzelliklerden birisi de Osman Hamdi’dir. Abdülazizi, Abdülhamit’i Reşat’ı görmüş, onların sağladığı imkânlar ile iyi bir eğitim almış bir sanatçı. Bugünün Arkeoloji Müzesini, içinde ki benzersiz, paha biçilmez eserleri bir araya getiren kişi. Aynı zamanda Mithat Paşa’nın dostu, güzel sanatlara âşık, aydınlanmanın çarkını, en ağır zamanlarda, kollarında derman kalmadığı anlarda bile çeviren bir insan…

 Dedik ya, aydınlanmanın, aydınlatmanın çeşit çeşit yolları vardır. Bu yollardan birisi de modern müzeciliktir. İçinde sergi salonlarının, video gösterilerinin, panellerin yapıldığı, geçmiş ile geleceğe dokunurken o dönemleri lanetlemek yerine, gerçeğin, güzelin, iyinin tohumlarını yeşertecek bahçeler, tarlalar, vadiler gibidirler.

  Böyle yerlerden ikisini, iki güzel mekanı anlatacağım size. Birinci mekan, Garanti Bankasının insana, insanına, insanlığa verdiği büyük destek doğrultusunda ortaya çıkarttığı yüz yılı çoktan geçmiş taş yapının görkemli yüzü olan yer; Salt Galata. Alexander Vallaury. Bu topraklarda doğmuş bir mimar. Çok az anladığımız, niçin azaldıkları, yok oldukları üzerine kafa yormadığımız vatandaşlarımızdan sadece birisi.

  Salt Galata, çok önemli bir sanatçıyı ağırlıyor. Rabıh Mroue’nin çalışmaları, sözcükler, video gösterimler, insan denen canlının her türlü esintisini, yine insana gerekli güzelliğe dönüştürüyor; büyük sorgulama ve büyük yüzleşmeye; bir kez daha, sözcüklerin, görselliğin yardımıyla erişmek, ilerlemenin katmanlarına birkaç tuğla, harç koymak oldukça önemli.

  Rabıh Mroue’nin çalışmasını, içtenliğe, insani gelişmelere, beyin dalgalarının dingin bir yolculuğa çıkması adına şiddet ile tavsiye ediyorum. Rabıh Mroue ne anlatıyor acaba?

Lübnanlı sanatçı, 1990 yılında Lübnan iç savaşının sona ermesini sorguluyor. Bu sorgulayış, oldukça çok sesli ve duyarlı bir gösteriye dönüşüyor. Siyasi huzursuzluk, ayaklanmalar, yıkımlar, kayıplar, sansürler ve tütmeye devam eden acıların edebi anlatımları; şiddetin içinden, pisliğin, hilebaz lığın içinden yeşeren nilüfer çiçeklerinin, kaktüslerin, kısacası hayata dair olan gerçeklerin yeniden var olabileceğini, irdelemeler sayesinde, şiddetin azaltılabileceğinin; aklımızın, beden bütünlüğümüzün önemlerini anlatıyor…

 Bir düşünün, illa büyük savaş, büyük kayıplar yaşanmadan bu gösterimi, insanlığa, vahşete seslenen bu tür sergileri lütfen minnet ile kabul edin. Rabıh Mroue şu seslenişi, her dönenin insanlığına bir seçenek olarak bırakılmış bir hazine gibi;

 “ Herhangi bir isim olabilirdi.
İsimsiz bir sayı olabilirdim.
Bir sanat eserinden bir karakter olabilirdim.
Tamamen kurmaca olabilirdim.
Hikâyesi olan bir filmde bir imge bir konu olabilirdim.
Herhangi bir zamanda herhangi bir yerde olabilirdim.
Eğer Catherine ismimi iki kez seslenmemiş olsaydı; Rabih! Rabih!"

 Catherine bir kadın. Lübnan iç savaşı sona erdiğinde sevdiği adamı arar boş yere seslenir yıkık, viran, savaşın dumanları tüten yapılara; Rabih! Rabih! Bu ses, Galata Salt müzesinde sizi bekliyor; önemsediğiniz, hiçliğe düşmüş olabilecek bedeninizi gerçeğin yakınına davet edecek sizi…

 İkinci mekân Fransız Kültür Merkezi; daima soğuk limonatası, taze kahvesi, insan ruhuna dokunan sergi ve gösterimi olan yer. Taksim’de, İstiklalin hemen girişinde… Bu sefer Selçuk Demirel’i ağırlıyor. Aydınlanmaya en kısa yoldan destek veren Demirel’in karikatürleri şimşeklerin o bildik gösterilerini yapıyor; kimi sessiz ama muhteşem ışıklarının gökyüzünü, o derin karanlığı kısa bir süreliğine aydınlatan cesaretini, kimi ise o korkunç gürültüyü; gökyüzünün altındaki korunmaya muhtaç insanı; insancıkları iliklerine kadar titretecek sanat boşalımını yapıyor. Burada da aynı güzellikte, cesarette ki çalışmaları sergileniyor.

 İki çalışması ne güzel anlatıyor dünyamızın öldürüşünü. Birincisi beyaz bir güvercin yükseliyor gökyüzüne. Başı görünmüyor. Çünkü gaz maskesi takmış. Gelecek zamanda hepimizin takacağı maskelere benziyor.

  İkinci çalışması ise denizin bir bölümü; kafalarını dışarıya çıkarmış balıklar; nefes alamıyor; denizde kalsalar, denizin kirliliğinden ölecekler; dışarıya çıksalar; dışarısı da aynı, denizin altı gibi…

 Güven Serin 






8 Temmuz 2014 Salı

RABİH! RABİH!


Kamera; Güven Salt Galata-Rabıh Mroue


RABİH! RABİH!

  Bir kadın sesleniyor savaşın, iç kargaşanın devam ettiği yanık, yıkık yerin hemen yakınında, erkeğini arıyor;

Rabih! Rabih! Diye…

  Lübnanlı sanatçı Rabıh Mroue’nin çalışmasındaki bu iki kelimelik sesleniş, dinlediğimden beri kulaklarımda, beynimin içinde; bana, yıkıntıların arasında kaybolmuş ruhuma sesleniyor;

 Güven! Güven! …

  Bu etkileniş, bu çalışma 1990 yılında sona eren Lübnan iç savaşını anlatsa da, bitmeyen kendi savaşlarımızda her gün azar azar ölümler yaşasak da, özellikle bu sesleniş niçin etkili oldu?

  Şimdi burada bu büyük insanlık hikayesinin çok küçük bir bölümünü, sanat deryasından, kendi iç dünyası ile dış dünyası arasında harmanlama yapan, çıkan ürünü tüm insanlığa sunan sanatçının çalışmalarından bir çeşni aktarıyorum:

“ Yerel gazetelerde kayıp kişi olarak çıkmış fotoğraflarımı topluyorum. Bunu neden yaptığımı çok iyi olarak bilmiyordum, ama bir kişinin nasıl kaybola bileceği sorusu ilgimi çekmişti; özellikle de Lübnan gibi herkesin birbirini tanıdığı, itirafçı, toplulukçu kabile gibi olduğu söylenen küçük bir ülkede.

  Burada-veya herhangi bir ülkede-kontrol ve otorite ne kadar iyi oturtulursa oturtulsun, insanların içinde kaybolduğu çatlaklar ve yarıklar her zaman var; kaçarlar, kurtulurlar, yok olurlar ve bazen de suç işlerler arkalarında hiçbir iz bırakmadan.

  Bana öyle geliyor ki, Lübnan vatandaşları olarak bireyselliğimizi kazanmak için, kaçırılma, ortadan kaybolma, cinayet ya da şehitlik gibi ağır bedeller ödüyoruz. Ve açıkçası, BUNUN BİLE YETERLİ OLDUĞUNA EMİN DEĞİLİM.”

   Bu sesleniş, bu çalışma içimde bir başka ben olurken bu toprakların da Lübnan topraklarına benzetilmeye çalışıldığını, tarihimizin hangi dönemine bakarsak bakalım, şanlı ölümlerin, öldürmelerin, cinayetlerin nasıl da bir yol bulunup politikacıların soylu açıklamalarıyla sıradanlaş-tığına tanıklık ediyoruz.

 Sabahattin Ali’nin nasıl ve niçin öldürüldüğünü bilmeyen, bilmek istemeyen, her gün kutsallıktan söz eden insanların, kendini insan-bir şey sananların, söz konusu kendi kıçlarını kurtarmak olduğunda Nazım Hikmetten şiirler okuyarak, vatan, hürriyet aşkını yüceltirken Namık Kemal, Tevfik Fikret, Mithat Paşa’dan söz edip heykellerini dikerken, onların yaşamlarını, yaşam haklarını-süreçlerini, onların sonlarını ve son nefeslerini bilmek istemeyiz…

Sanatçı Rabih! Rabih! Diye seslenirken, kendi kayboluşunu, diğer kaybolan, yok olan, yok edilmiş canlıların ruhlarına adamışken yakın zamanın ölümleriyle bir kez daha yerle bir olan iş kazası sınıfına sokulan SOMA faciası, diğer ölümlere çare olacak adaletle, hakla, vicdanla yine kutsanmadığı, anlaşılmadığı ve anlatılamayacağı ortada duruyor.

  Bu ses, bu sesleniş kim bilir ne kadar yankılanacak beden duvarlarımda; Rabih! Rabih! Sanırım, yankılanmakta haklı, onu bırakmayan, kayıt altına alan bedenim, diğer seslerle buluşup kendi tesellisini buluyor almalı. Bir yanda Sivas vahşeti ve o vahşetin zarif kurbanları, onların yakınları sesleniyor;

Nesimi! Nesimi! Asım! Asım! Metin! Metin! Muhlis! Muhlis! Behçet! Behçet! Edibe! Edibe!

  Bir yanda çok yakın zamanın seslenişleri; ülkede kimsenin beklemediği insan seli, gençlik haykırışı, ilahi bir sesin hak arayıcıları gibi çıkmışlardı meydanlara. Gazla, coplarla, mermilerle insanları yutan yarıklara gömüldüler. Kimileri kör oldu, kimileri ise ölümle öldürüldüler. Ve onlara seslenenlerin, viran adaletin, yıkık siyasetin korku kokan mekanlarında onları arayan insanların sesleri bir aylardan beri tekrar ediyor o genç isimleri;

Abdullah! Abdullah! Ethem! Ethem!  Mehmet! Mehmet! Mustafa! Mustafa! Ali İsmail! Ali İsmail!

 İşte bu yüzden o iki sözcük ruhlarımızın derinlerindeki çanları çalıyor; bu yüzden davet ediyorlar bizi savaşların kötülüğüne sahip çıkıldığı kadar iyiliğinin de olduğunu anlatmaya. İyiliği nedir diyecek olursanız; insanlığın derine çekilen vicdanını, adalet arayışını tekrar yüzeye çıkarmak için sanatçı gibi onlardan, vahşetin efendilerinden özür dilemeliyiz;

 Onları üzdüğümüz için. Daha fazla çalmalarına, meydan okumalarına, doğayı ve insanlığı katletmelerine izin vermediğimiz için. İnsan denen canlının en olmadık yerde uyanıp ayağa kalkıp iyiliğin savaşını verdiği için de o maskeli efendilerden özür dilemeliyiz. Onları yanılttığımız için. Aklın, sanatın, felsefenin, evrenin, doğanın, insanlığın barışını savunduğumuz için özür dilemeliyiz…

 Bir yanda sanatçıyı arayan bir genç kadın sesleniyor; Rabih! Rabih! Diğer yanda bir anne, baba sesleniyor; Ali İsmail! Ali İsmail!


 Güven Serin 

7 Temmuz 2014 Pazartesi

STRATEJİ ve KADIN


Kamera; Güven İstanbul

STRATEJİ ve KADIN

 Strateji askeri anlamı olan harp kazanma sanatını anlatır. Burada bu makalede ise bilim ile kadının gerçek hikâyesini bulacaksınız.

  Fizik ile Biyoloji birçok alanda iç içe geçmiş durumda. CBT 1422/ Haziran 2014 sayısında Reyhan Oksay’ın yaptığı çalışma şunu gösteriyor; Fizikçilerin canlılar dünyasına el atmasını, biyologlar pek hoş karşılamıyor.

 Her iki bilim dalı da insanlığa, insanın yaşadığı dünya ve dünyalara hizmet etmek bilinciyle doğmuş olduğu için ortak noktalarda buluşmaya başladılar. Bilim, sınır tanımaz mücadelesine, merak ve araştırmalarına devam ederken çok önemli kazanımlar da ortaya çıkarıyor.

  Konu, canlılar dünyası. Düzen ile düzensizlik arasında bıçak sırtında bir yaşam… Bu keşif, zor koşullarla baş etmenin ideal yolunu da aydınlatıyor.

  Nasıl olacak peki? Birazdan!

  Bu makaleye hayat veren diğer konuğum kritik noktalarda, kendine sinyal şelaleleri gönderen, kendi buluşuyla bilimin; fizik ile biyolojinin ortak buluşlarının öncülüğünü sezgi, aklıyla ortaya çıkartan kadın.

 Oldum olası ince çizgiler arasındaki yaşam ilgimi çekmiştir. Kırılgan olmayan, esneyen, hoşgörü ve nezaketi yanında hisseden, koruma kalkanlarını zorbalık, kas gücü, şantaj ile çözmek yerine tabiatın ince çizgilerine başvuran yöntemler…

 Bu makaleye konu olan, yön veren kadın karakterleri Anadolu’da, Trakya’da oldukça fazla olmasına rağmen, bu canlılar reklâmı, öne çıkmayı sevmediği için pek görüp anlamayız onları. Onları yüceltmeye kalksak belki de daha da üzeriz. Çünkü onların üstlendiği görevleri denetleyen şey; gönüllü oluşlarıdır. Anne, eş, iş kadını, öğrenci, öğretmen; yaşamın her alanında verdikleri mücadele, üstün yeteneklerini ortaya çıkartır.

 Bazen günlerce aç kalsalar da aç olduklarını bilemezsiniz. Yaptıkları evlilik en zor şartlarda yol alsa bile, o kritik noktayı, yaşamın içinden, sanatçı ruhlarından damlayacak sinyal şelalelerini beklerler. Dayanıklıdırlar, zordurlar… Zorlukları, onlara dayatılan bütün kabalıklar karşısında bile zarif duruştan vazgeçmemektir.

 Böyle bir kadın, ancak şairlerin, yazarların gözünde daha bir anlam kazanır. Günlük hayatın büyük kargaşası bu mucizeleri görmeden geçip gitmemize neden olur. Günlük hayatın kadınları süslü, olay yaratan, kolayı seçen ve büyük oyunun pençesinde dişiliği tüccarlaştırma telaşı içinde, asıl kraliçeleri, prensesleri, tanrıçaları, anaları, güzel onurlu insanları görmemizi, anlamamızı engeller.

  Yaşamın akışı içinde, iki çocukla baş başa kalan, nice kadının temsilcisi gibi dimdik yürüyen kadınımız; o kritik noktada, ne çocuklarını mağdur eder, ne işini ne de akrabalarını… Kardeşlik sevgisi azalmadığı gibi, analık şefkati de yok olmak yerine daha da çok yönlü büyük görkemli bir mühendislik projeye dönüşür. Çünkü kritik nokta; yaşamın içinde bütün zorluklara karşı yepyeni stratejiler geliştirmektir.

  Fizikçiler de harıl harıl çalışır. Amaçları düzen ile düzensizlik arasındaki bıçak sırtı yaşamların stratejilerini anlamaktır. İlk önce insan nöronlarını incelerler. Yani beynimizin içindeki o küçük dehaları. Nöronlar bir tarafta uyarıya cevap vermeye hazır ve istikrarlı bir konumda iken, diğer tarafta kontrolsüz bir şekilde nöbetlere yol açacak şiddete, yaylım ateşine başlayabilirler. Sinir bilimcilerine göre bu iki yaylım ateşi arasında kurulan denge, beyin çalışmalarını anlatıyor.

  “Kritik noktada her şey delirmiş gibi. Dolayısıyla canlı daha duyarlı davranışlar sergiler.”

 Bir başka çalışma ise çekirge kuşlarını incelemek amaçlı damların üzerine bir sürü kamera yerleştirildi. Kuşların sürü içinde geliştirdikleri davranışları, sürülerin bütün olarak sergiledikleri davranışlar; uçuş sırasında sürü içinde muazzam uyumların görüntülenmesine, ispatlanmasına da olanak sağladı. Kritik konumda bulunmaları bunda çok önemli rol oynadığı anlaşıldı.

  “Bu durumun nöronlar üzerinde ki incelemeyle karşılaştırıldığında ise milyarlarca nöronun da aynı hareket içinde olduğu görülüyor. Hep birlikte hareket eden nöronlar, öğrenmemizi, anıları depolamamızı, çevremizdeki dünyayı algılamamıza yardımcı oluyor.”

 Makaleye konu olan kadın da zor koşullarda aşırı uçlardaki kritik noktaları iyi kavrayarak, bu toplumda kadının omuzlarına binen zalim, zorba, kurnaz yükleri bir bir yok ediyor. Ne annelik yaşamı, ne iş yaşamı aksıyor; erkeğinden ayrılma kararını en kritik noktada verdiği zaman.

 Bu ülkenin büyük kültürleri içselleştirmiş güzel insanları şunu bilmeliler ki; kadınların hürriyeti, sosyal bilinçleri, ekonomi içindeki üretimleri olmadan hiçbir kalkınma olmaz; bir taraf karanlık, hep karanlık kalır…

 O yüzden, usta filozof hep haykırır, “ Bu ülkede tek halk hareketi GEZİDİR! “ Geziyi incelediğimizde büyük çoğunluğunun kadın olduğunu göreceksiniz. İşte bu büyük aydınlığı, en kritik noktada büyük bir uyum içinde ortaya çıkan muazzam gücü görenler, sanatçılar, filozoflar, fizikçiler, biyologlar dır. Görmek için incelik, duyarlılık, muhteşem analizleri gereklidir; yani, zahmet, hareket, bilim, zanaat gerekir…

 Güven Serin