9 Mayıs 2014 Cuma

BİR KÖPEĞİN HİKAYESİ


Kamera; Güven 

Sağlıklı olmak,taze ve dinç kalmak, ne güzel şey...

KÖPEĞİN HİKAYESİ

  Bir kedi sıcak bir yer, onu okşayan ve doyuran bir el bulunca mutludur. Doğanın sancılı değişimlerinden daha da mutlu olmak için çağrıya kulak verir ve evrensel döngünün dönüşümü için miyavlar durur.

 Aynı şey, bir köpek içinde geçerlidir. Onu seven, doyuran bir insana tüm ömrünü adar. Ondan önce yola düşer, ondan önce tehlikeyi sezer ve canı bahsine yüklendiği görevin, bir parça ekmeğin ve saygının bedelini öder.

 Uygarlığı ilerlettikçe, sevdiğimiz bütün hayvanları kentlere, aynı bizlerin yaşadığı yerlere; yani kafeslere, vitrinlere sıkıştırıp, aklımızca daha da uygar davranmış olmanın onuruyla, pek de insanca çalım saçıyoruz.

 Kediler, kuşlar kafeslerde, köpekler zincirli tasmalı ellerde seviliyor, gezdiriliyor. Balıklar çok yakınımızda, kuşlar da öyle, köpekler de… Bu canlıların şanslı olanları var; yedikleri önünde, yemedikleri ardında. En ufak rahatsızlıklarında hayvan doktoru ayaklarında şifa dokunuşlarıyla şımartır güzel hayvanımızı.

 Büyük usta Doğan Kuban insan vicdanı ve insanın bilgi ile evrene yapacağı o erdemli yolculuğu taşımanın uyarısını son nefese kadar yapmaya devam ediyor;

“ Çayıra salınan at, eşek, koyun mutludur. Karnı tok, uyuyan kedi mutludur. Uygarlıkla ilişkileri yok. Çiçeğe konan arı da mutlu olmalı! Belki farkında değildir. Onun balını yiyen ayı da mutludur. Ama uygar değildir. Kaldırımda uyuyan köpek mutludur. Ama onun yanından geçen mutlu değildir. Bunları birlikte yaşatan belediye uygar değildir. Yolları otopark olarak kiralayan belediye mutlu olabilir. Ama uygar değildir. Kaldırıma çöp bırakan mutlu olabilir. Ama uygar değildir.”

 Şehrimin mutlu ve uygar insanlarına seslenmek isterim. Eğitimi, öğrenimi, değişen dünya sahnesinde yol alma yolculuğunu iyi algılayıp, iyi kokluyoruz. Eğitim düzeyi, okur-yazarlık, ülke sıralamasında araç sahip olma, markalar arasında bilgiçlikle, parsel, pafta kavgalarında, güzel giyinip, bir yerlere gitme, görme, yeme-içme anlamında oldukça başarılı görünüyoruz. Sanırım kendimizi Anadolu'nun belli yöreleriyle kıyaslarken oldukça uygar olduğumuzu da düşünüyoruz.

 Peki, ama şehrimizde yaşayan hayvanlar için uygarlığın neresindeyiz? Köpekler, şehrin bütün sokaklarında sığınmacılar gibi yaşıyorlar. Hangi evin, hangi sokağın onlara zarar vermeyeceğini koklayarak ve onlara yaratıcının verdiği o içsel sezgilerle anlayıp o sokağa, o mahalleye taşınıyorlar. İstedikleri tek şey; bizlerin artıkları… Ne temiz, yumuşak ve klorsuz bir su, ne de az pişmiş bir parça bonfile. Ne verirsek, onunla mutlu olmanın, onun hatırına bizim için avlamanın, etrafı kontrol etmenin bekçiliği içinde büyük gösterinin büyük şölenini tekrarlayıp duruyorlar.

 Şehrimizin yeniden şekillendiği, spor salonlarının, tesislerinin; kısacası milyonluk yatırımların yapıldığı yerde bir köpek yaşıyor. Yaşadığını sanıyorum! Kuyruğu kuru bir dal gibi sallanıyor. Tüyleri çoktan dökülmüştü. Dişi bir hayvan olduğunu, kavrulmuş, uzamış, neredeyse yapma birer memeye dönmüş uzuvlarından anlıyorsunuz. Gövdesi bir iskelet ve o iskeletin kocaman bir başı var. O başa bakınca eğer insan kalan bir tek hücreniz varsa, kendinizden utanacak kadar utanmaz bir insanın varlığını buluyorsunuz.

 Bu köpek kim bilir kaç zamandır hasta. Deri hastalığına tutulmuş. Hâlbuki bir tek iğne ve bir tek hapla iki hafta içinde düzelecekken, neredeyse ölümle dans ediyor. Belli ki bu hastalığa yakalanalı aylar geçmiş.

 Bu köpeğin sağlıklı olduğu zamanlarında tüyleri nasıldı bilemiyorum. Avlaması, insanla oyun oynayıp, onunla birlikte koşması nasıldı; hiç görmedim. Gördüğüm şey, tam bir insanlık trajedisi.

 Bu hayvanın sığındığı yer yakın zamanda şehrimize yapılan en büyük yatırımlarının olduğu yer; Olimpik Yüzme Havuzunun ve Atatürk Spor Salonunun olduğu büyük, gösterişli binaların hemen kıyısında yaşama tutunmaya çalışıyor. Bu mekanlara her gün onlarca, yüzlerce insan geliyor. Çoğunun pahallı arabası, pahallı parfümleri ve canlarını verecekleri güzel çocukları var.

 Bu insanlar, markaları iyi bilirler. Hangi unvanlara saygı göstereceklerini, kimlere sırıtıp, kimlere kucak açacaklarını da iyi bilirler. Bu insancıkların muhtemelen süs köpekleri, kedileri ve vitrinde şımarttıkları kuşları da vardır. Ve bu insanların araçlarını park ettikleri büyük gösterişli spor tesislerinin yanında yaşayan bir köpek var; kocaman başı, hiçbir yere şikayet dilekçesi yazmamış vicdanıyla; sadece yaşamak için daha ölmemiş olmanın haberdar lığını yapıyor.

 İki haftadan bu yana geç ta kalınmış olsa ilaç tedavisine başladım. Zaman zaman karnını doyuracağı yemekleri getiriyoruz. En son gelişimde yine aynı yerde; o büyük, pahalı tesisin hemen yanında yaşamak için uyuyordu. Eskiye göre biraz tüyleri çıkmış olsa da, kuyruğu yine kuru bir dal parçası gibi. Memeleri kararmış, uzamış ve çoktan süt vermeyi unutmuş ölü bir bedenin ölmüş uzuvları gibi iğrenç, lanetli bir hal içinde.

 Beni gören bu köpek yaşamın en güzel belirtisi olan yaşam hatırına koşturarak geldi. İnsan şaşıyor, yaşamdan çok ölümü temsil eden bu hayvan nasıl bu kadar yaşam savaşı veriyor diye. İkinci hapını verdikten sonra bizlerin beğenmediği, bizlerin değersiz artıklarını sütle karıştırıp önüne bıraktım. Öyle bir yiyor ki, öyle bir iştah, gayret içinde ki, ölü bir bedenin, tekrar yaşama girmek için, arınmanın o büyük değişimin gelişimi için sanki tekrardan suya batıyor; batıyor ki, arınmış, yenilenmiş olarak tekrar sudan çıksın yaşama…

Pahalı araçlarınızla, değerli çocuklarınızla Olimpik Yüzme Havuzunun, Atatürk Spor Salonunun ve ölümlere ev sahipliği yapan eski mezarlığın yanından geçerseniz, Atatürk Spor Salonunun kantini yanında henüz tüyleri çıkmamış, kuyruğu kuru bir dal ve kocaman bir başı taşıyan bir iskelet göreceksiniz; lütfen, insan olduğunuzu hatırlayıp, sizlerin beğenmediği yiyecekleri getiriniz. Ve sadece o köpeğin, yaşama duyduğu minnet duygularının yine yaşama nasıl çaba verdiğini, ne büyük bir iştah, hız ile yiyecek yeme ustalığını izleyiniz…

Güven Serin



8 Mayıs 2014 Perşembe

MİDYECİ ÇOCUK


Kamera; Güven Kaleiçi-Antalya

"Kader diye bir şey yoktur,yalnız sınırlar vardır.
En kötü yazgı,sınırları sabırla karşılamaktır.
KARŞI ÇIKMAK GEREKİR." 


Kamera; Güven  Kaleiçi
Niçin merak ettim? Yüzlerce kişinin içinden niçin
onu seçtim? Halbuki bende akan zaman gibi
akan şarap,bira,rakı,müzik ve çığlıklar gibi
akmak istiyordum. Elbet,oturan midyeci 
çocuğun yüzündeki yorgun huzuru gördüm.
Bir yazar için en kötü şey, en olmadık
yerde ıslanmaya,üşümeye, yanmaya
başlamasıdır. Kalem ve kağıt gerekir;
yanmamak,üşümemek,ıslanmamak için..


MİDYECİ ÇOCUK

 Tabiatın oldukça cömert bulunduğu yerdeyim. Tabiat cömert olunca, bu cömertliğe koşan insan topluluğu da zenginliğin gösterisini anlatan yapılar çıkarıyorlar ortaya.

 Siz, istediğiniz kadar “temizlik imandan gelir” sözünü söyleyin. Siz, istediğiniz kadar “gâvur bunlar kıçını yıkamaz” sözüne takılı kalın. Sadece şunu öneririm, bindiğimiz otobüslerin niçin pis koktuğunu anlamayı. Sokakların bu kadar çok temizlik imkanı varken niçin temiz durmadığını, evlere girerken ayakkabı çıkartan insanların o ayakkabı ile tükürdüğü yığının üzerine niçin bastığını…

 Doğanın cömertliğine karşılık, buralarda da cüretkâr ve sanat ile mimariyi önemsemiş, matematiğin, sosyolojinin bilincine binlerce yıl önce varmış uygarlıklar yeşermiş. İsterseniz Perge’yi, isterseniz Assos’u, Simena’yı, Phaselis’i, Bergama’yı, Efes’i gezin; orada, tiyatroların, kanalizasyonların, hamamların, kütüphanelerin, alışveriş merkezlerinin, genel evlerin olduğunu göreceksiniz. Peki, ama bu kıçını yıkamayan gâvurlar, meraklı da oluyor. Öğretilere, öykülere, sanata, bilime, değişime meraklı…

 Suyu, acıları, merhameti, gösteriyi bu kadar sevmiş olan bizler, sokaklarımızın, parklarımızın, yıkanmayan çoraplarımızın, her gün giyinen ayakkabılarımızın dayanma güçlerini merak etmez, yüksek koku kurnazlıklarını niçin görmezler?

  Midyeci çocuk, bütün bunların dışındaymış gibiydi. Huzurlu bir yorgunluk içinde, ritmi, sesi yüksek müziğin büyüsüne kapılmış insan dolu sokağın köşesinde en kıdemli rahip gibi. En usta yazar, şair gibi yaptığı işin bilincinde, yorgun ama huzur içinde midye tavasının yanında, ritme, insan gürültülerine ince bir çizgi çekip, kendi hayallerine, düşlerine ait olmanın, iki boyut arasında bir yerde, dünyaya bakan bir misafir gibi, gideceği zamana ait yüzün kralı gibi duruyordu midye tavasının başında.

 Adıyamanlı Ömer yıllardır Kaleiçi hizmet dünyası içinde yoğruluyor. Sezondan sezona göçmen kuşlar gibi uçup duruyor; kıtadan kıtaya. Sesleniyor bana;

 “Bizim bu alanda herkes birbirini bilir ve tutar. Eğer iyi bir aşçı, garson, iyi bir işçiyseniz, asla ama asla aç kalmaz, muhakkak bir işiniz olur. Mesela, burada bulunan midyecilerin tamamı Mardinlidir. Bu işin zevkini, kalesini Mardinliler tutmuştur.”

 Midyeci çocuk el işaretimi bir tanıdığın özlem dolu çağrısı gibi algıladı;

-         Buyur ağabey.
-         Biraz midye almak istiyorum.
-         Hemen ağabey.
 Müzik, ritim, coşku, insan konuşmaları göğe yüksele dursun, midyeci çocuk, bir duvar ustası gibi midyeleri tek tek koydu birasını içip ahşap masasına oturduğu, yüksek ritmini dinlediğim müziklerin mekana. Belli ki işyeri, insan dayanışması ve kollaması vardı bu dünyada.

 İsmi Apo. Mardinli. Dört arkadaş gecenin en derin saatlerine kadar; 3.00–4.00’a kadar oralarda bekliyorlar; çevre dükkanların, dükkan sahipleriyle ne kadar uyumluysalar, müşterileriyle o kadar huzurlu bir seslenişin geçiş törenini yapıyorlar. Sezondan sezona, biriktirdikleri her kuruşu, evlerine; analarına yolladıkları gerçeğine sadık kalarak…


 Kaleiçi, gecelerin sarhoşluğuna susadığı kadar, göçlerin, göç edenlerin beslenişine de ev sahipliği yapıyor. Bir yerde taşkın varsa; o yerde millerin bereketi de vardır. Yepyeni canlılar gelir, yepyeni canlılara can verecek, canlara can katacak besinler gibi… Kaleiçi, Rock, Blues, Latin, Pop, Türk Sanat, Türk Halk müziklerine ev sahipliği yaptığı gibi, Adıyamanlı, Mardinli, Ömerlere, Apolara da ev sahipliği yapıyor.

 Antalya Kaleiçi Fransız'ı, İngiliz’i, Alman'ı, Türk'ü mutlu ettiği kadar Kürdü de mutlu ediyor; var olan tabiat gerçeğine sadık kalarak, tüketmek isteyen insanlara, üretmenin sunumlarını, sanatın, alın terinin, gayretin, dayanıklılığın melodik seslenişini yaparken mutlu olmak; hem yorgun, hem huzurlu; midyeci çocuk gibi…

  İsmi hangi millet, hangi ülke, hangi ırk olursa olsun, insanlık erdemiyle besleniyorsa, insanlığa her söz bırakılan kocaman bir mirastır. Bu mirası en iyi bırakanlardan birisi de Pavese’dir. Pavese;

“Kader diye bir şey yoktur, yalnız sınırlar vardır. En kötü yazgı, sınırlara sabırla karşılamaktır. Karşı çıkmak gerekir.”

 Midyeci çocuk, kader denen şeye inanarak da, yazgının sınırlarına karşı çıkıp üretenlerin zevkine varmış, ebedi arayışı, ebedi zenginlikle değil, sınırlı imkânları, sınırlı beklentiler ile yorgun ama huzurlu hale getirmiş, gece sabaha akarken bile…

 Güven Serin 



  

7 Mayıs 2014 Çarşamba

ADRASAN OLİMPOS ARASI


Kamera; Güven Musa Dağı  

Millet gider Mersine, ben gider tersine tersine.
Tüm yürüyüşçüler Olimpos Adrasan yolculuğu yaparken,
ben Adrasan Olimpos yürüyüşü yaptım. Gezgin ruhu,
patikalarda durup yol verip nazikçe selamlama ile
beslenir; herkes kendi dilinde selamlar, tabiat ise
kendi sonsuz diliyle; kokular,sesler ve görüntüler...


Kamera; Güven Musa Dağı tırmanışı birazdan sona erecek.
Bir yudum suyumun kaldığı anlar; bütün güzellikler masalımsı
ama ben illa ki "su" diye inliyorum.

Nasıl ki fizik,matematik, kimya formüllere muhtaçsa,
insan,insanlık yolunda formüllere ihtiyaç duyar; bazen
bu formüller çıkar devreden ve mistisizm sokulur nazikçe.
Eğer, yürüyüşe koşulsuz çıktıysanız, dağ,orman,kent
sizi test etmiş ve kabul eyledilerse; sadece olanları,sıra dışı
bir güzellik içinde kabul ediniz; açıklamaya zorlanacağınız
kadar sıra dışı...


Kamera; Güven Musa Dağı. Zirveye çıktığımda güzel
sürpriz, taş bir kulübe... Elbet benim de ona bir
sürprizim vardı; yorgun kaslarım, kurumuş boğazım
ve beni test eden ümitsizliğim...


Kamera; Güven Musa Dağı
Bir gezginin bıraktığı temiz su; bir miktarını aldıktan
sonra geriye bıraktığım yaşam kaynağı...
Bir dakika önce sesli düşünüp "su" diye yalvaran
bedene, böyle bir hediye, sıra dışı harika bir
sunum değil midir? Sanki yüz yıldır su içmemişler
bilirler; üç yudum suyun nasıl iyi geldiğini; ve
koşulsuz bakışa, boşluğun enerjisine, insana
süzülmüş bütün elementlere şükran..


Kamera; Güven   Likya yolu,seçenekler gösterisi,
kokular,sesler ve düşler diyarı gibi bir yer;
ağır ağır birleşiyorsunuz,dağılan diğer atomların ait oldukları
zamanların hikayeleri,ruhlarıyla.


Kamera; Güven   Likya yolculuğu en tenha zamanlarda
içsel kargaşa ve oturuşma yaşanırken bu köpek
çıktı karşıma; hiçbir şey vermediğim, veremediğim,
köpek,üç saatlik yolculuğu, arkadaşlığı tam bir 
gösteriye dönüştü. Zorlu patikalarda daima öne
geçme telaşı. Puslu geçitlerde önceliği ele alıp derhal
yolun güvenliğini sağlaması; sadece içsel olmaktan
öte dışsal sarhoşluğumu da tetikledi.

Kaya Anıtları ise, gezginlerin en güzel anlaşma, yardımlaşma
çeşidi; Likya işaretini göremediğiniz zamanlar böyle
insan eliyle yapılmış küçük anıtları görünce, doğanın,
tarihin, uygarlıkların evrensel dili; "merhaba,doğru yol burası"
diyor.


Olimpos'a indiğimde tek şey düşünüyordum;
dondurma :)) Böğürtlenli dondurmayı nasıl
yalayıp yuttum, görülmeye değerdi:)) 

ADRASAN OLİMPOS ARASI

  Doğa test ediyor beni; acemiliğimi, amatörlüğümü, her şeyden önce sevgimi. İlk önce küçük bir dere, Musa Dağının eteklerinde, küçüklüğüne bakmadan küçük bir taşın haylaz şımarmasıyla; derenin serin sularına yan batmış bir gemi gibi süzüldüm.

  Dereye batmayan vücudum, batan kısımla denk görünüyordu. Her düşüşün güzel, gülünç şekli olur. Bu gülünçlüğü, sınamayı, ağacın, çiçeğin birçok çeşidi gördü de, insanlığın bir tek çeşidi görebildi; kendim. Gülümsedim ağlanacak halime.

 1.78’lik boyumla uzandım yatağın deresine. Taş mekanın temiz çarşaflı yatağının sıcaklığının tersi, serin ama eksik bir kutsama töreniydi. Gün ılıktı, çamlar dingin, gelincikler oldukça kırmızı… Musa Dağı, Adrasan Kalesi yine hep aynı yerinde; uygarlıkların birbiriyle iletişim kurduğu patikaların can suyu taşıdığı, her yüksekliğin başka bitkilere, ağaçlara ev sahipliği yaptığım o yer…

 Islanan telefonum çalışmadı bir süre. Rüzgârın, güneşin tamirciliğinin bu kadar iyi geleceğini bilmezdim önceleri. Adrasan Kalesi bu iş için en iyi yükseklik; Adrasan koyunu izlemenin, korkunç güzellikleri ışığın gösterisine çeviren dağların seyir zevkine varılacak bu yer, Likya yürüyüş planımın en değerli enerjimi, suyumu da bıraktığım yer oldu.
 Likya Yolu, antik yolların en son keşfedilenlerinden ve en muhteşemlerinden birisi; toplam uzunluk 509 km. Tam olarak yürümek 30 günü göze almak demek. Amatörlülüğün en güzeli de iddianızın da en hafif olması demektir. Bu yüzden Likya yolunu kısım kısım geziyorum. En güzel bölümlerden birisi olan Adrasan Olimpos arası, tırmanma ve iniş, iki dağın, iki büyük hikayenin, kuzey ile güneyin, doğu ile batının da besleyiciliğine tanıklık etmeme destek oldu. Bir koydan, bir koya; yüzlerce yıllık ticaret yollarının bir armağan gibi, gezi dünyasının maceralı, meraklı insanlarına armağan edilişi; oldukça düşündürücü…

 Şimdi gelelim, soylu merakımın harika enayiliğine. Güzelim Likya yolu düşlerin uyuyan bedeni gibi hazır uzanmış yanınıza, doğanın bin bir çiçeği gibi koksun, 16 km’lik Likya yolu sizi beklesin ama siz gördüğünüz ilk tabelaya kanın. Bu tabela Musa Dağının koya bakan kısmında bulunan yeri; Adrasan Kalesini işaret ediyordu. Oysa enerjim de, yiyeceğim, suyum da 16 km’lik Likya yolu içindi. Adrasan Kalesi tırmanışı oldukça zor ve hızlı gerçekleşti. Hem zamana, hem heyecana, hem meraka karşı yarışan soylu bir şövalye gibi, yel değirmenlerini devler olarak görmüş tırlatmış birisi gibi…

 Olan oldu tabi, en kıymetli hazinelerim, suyum ve kaslarımın enerjisi, oldukça önemli bölümü daha Likya yürüyüşüne başlamadan tükendi. Kösnül bir aygır, boğa nasıl aranırsa bönde öyle arandım yolun görünmeyen yolcularını. Kim bilir kaç kez, kaç yük hayvanı, kaç umut, yük; yiyecek, içecek taşıdılar. Zorlu ve güç olan patikalar, dağ geçitleri; taşıdıkları yükün çok değerli ve pahalı oluşunu da anlatıyordu.

  Hiç terlemediğim kadar ter, hiç susamadığım kadar su; hiç yalnız olmak arzusuyla donatılmadığım kadar arzu… Elbet yanımda gamlı prenses Tezer ve hayatı sıradanlıktan çok öte sorgulayan Pavese var;

 “ Bu kişiler tek bir olguya varma çabasındalar; Özgürlük olgusuna. Toplumun akılla bağdaşmayan zincirleri karşısında, bireyin kazanmak istediği bağımsızlık olgusuna...”

 Büyük gezginler, usta şairler, marjinalliği önce zanaate, sonra sanata dönüştürenler; Likya Yoluna can veren kırmızı beyaz çizgiler ve bu çizgilere ruh katan bilginler; hepsi hemen yakınımda, ağaçların gölgelerinde, çiçeklerin tomurcuklarında, ışık yansımalarında, peşime takılan, hiçbir beklentisini karşılamadığım halde bana arkadaşlık eden köpeğin gönüllü yürüyüşünde. Musa Dağı ile Olimpos’un birleştiği zirvede, bir düğün töreninden da güzel olan suyu bırakan düşünceli gezgine sarılmanın güzelliği içinde dinledim onları.

 Ümit ile ümitsizliğin zirve yaptığı yerdir dağ yürüyüşleri. Yalnızsanız, en ufak işaret, bir anıt gibidir. Bir damla su koca bir yudum içecektir. Bir köpek, en hakiki, en sadakatli dost…

 Dağların anlatacağı çok şey olduğu gibi, sakladığı çok hikayeler de vardır. Dağlar olmasaydı, bugünkü insan uygarlıkları da zor olurdu; var olduğumuz suya dönerdik tekrar; o yüzden dağlara şükran borçluyuz, dağlara adanmış her yol, yolculuk insanın kendi yarattığı garip koşturmaca karşısında önemsiz görünse de önemlidir.

 Yürüyüşüm, insanlık yürüyüşüne koşulsuz destek olanların edebi seslenişleriyle her küçük taş kulesinin, işaretinin merhaba değişiyle küçük dinlencelere dönüştü. Yine böyle bir dinlencede Paveze konuştu usul usul;

“ Öykü ve şiir yaratmak için doğmuş olanlar, âşık olmakla yetinmezler, çünkü aşkın sanatsal bir yapıtı oluşturacak entelektüel örgüsü yoktur.”

 Bu da benim öykümdür; amatörlüğün en hakiki şövalyesi benmiş gibi, bazen en akıllı laflar eden, bazen yoldan çıkmış bir deli gibi görünen kişi…

 Işık ülkesi Likya, taşı da, ticareti de, ölümü de mimari, mühendislik içinde besleyen 52 Likya kenti… Bir döngünün işareti miydi bilinmez. Bilinmez ama üzerinde nazikçe düşünülür; günün çığlıkları bizi boğmasın diye…

 Güven Serin 










6 Mayıs 2014 Salı

TEKİRDAĞ DA YAĞ VAR BENDE YOK


Kamera; Güven   

Paves,kendi zamanının ötesine seslenir her seslenici gibi;

"Her caddenin kendine özgü bir görüntüsü vardır.Her tepe
başlı başına bir kişiliktir..." Öyledir, her deniz, her tepe, her orman,
her şehir...

TEKİRDAĞ’DA YAĞ VAR BENDE YOK

  Bu şehre ait, sıradan, sessiz ama farklı özel insanlar vardır. Onlar günlük siyaseti, ticari kurnazlıkları bilmezler. İstemezler de böyle bir gösterişli zenginliği. Varlıkları tabi bir güzellik içinde, doğanın, dağlarına, vadilerine, yamaçlarına, ormanlarına serpilmiş güzellikler gibi şehirlere, kasabalara serpilirler…

  Ilgın ağaçlarının biraz ilerisine güneşin ısıtmış olduğu banka oturdum. Ahşap bank, taş kadar sevecen, dostane duruyor Marmara Denizinin ses veren dalgalı suları karşısında. Kıyıdan uzakta demir atmış dokuz  yük gemisi limana yanaşacak sıralarını bekliyorlar. Onlarla irtibat kuran, kara ile alış-verişlerine aracılık yapan Oktay Kaptan kırmızı teknesiyle limandan henüz çıkıyor.

 Her gün, aynı sahilde yürüyen adam tıpkı geçerken verdiği gibi dönerken de selam verdi. Benden de samimi bir selam alınca konuşma ihtiyacı duydu. Ve başladı anlatmaya. Yaşı altmış beş ve hiçbir zaman evlenmemiş. Yalnız yaşamayı büyük bir özgürlük olarak görüyor. İnsanlardan uzak, mümkün mertebe doğanın koynuna sokularak geçen gençlik yılları… Şimdi, şehirde yaşıyor; toprak, çiçek, rüzgâr kokularından uzakta olan beton ormanlarının hüküm sürdüğü şehirde…

 İsmi Ahmet. Ben zararsızım, diyen insandan daha zararsız. Emekli maaşı bile kendisi tarafından kullanılmayan, bazılarına göre Don Kişot’un seyisi Sancho Panza kadar saf ve enayi…

 Kendisini yıllardan beri tanıyorum. Bu şehre bir turist gelse, şehirde bir farklılık arasa, ilk önce Sancho Panza kadar saf ve aynı zamanda kendi iç dünyasının serüvenini yaşayan, kendi doğrularına adanmış bu insanın fotoğrafını çeker. Sıradan giyinişine karşın, onu zengin gösteren siyah fötr şapkası oldukça tezat ama bir o kadar da komik ve sevimli bir gösteri sunuyor.

  Tam da Mevlana’nın dediği gibi, olduğu gibi ve göründüğü gibi olan birisi… Birkaç sözcük için geldi, dinlendiğini, ciddiye alındığını görünce epey söz sarf etti. Övünüyordu kendisiyle. Kimseye zararı olmadığı için. Katları, yatları olmadığı ve olanları hiçbir şekilde kıskanmadığı için.

  Günde beş saat yürüyor. Doktorunun uyarısını hiçbir şekilde ciddiye almamış. Sahile ineceksen öyle bir saatliğine inmeyeceksin, benim gibi beş saat yürüyeceksin, derken, gülümsüyordu yağsız, kuru yüzü. Hileye, hurdaya, siyasete, yalana-dolana bulaşmamış kuru ama hazineni bırakacağın, arkana bile bakmadan güvenle ayrılacağın bir yüz; gülümsüyordu, kendi kendine yeter olup, her gün, sahili, şehri baştan başa yürüyerek arşınladığı için.

 O konuşurken, biraz ötemde, en az onun kadar özgür kara köpek, ısınmış taşların üzerine yatmış dinleniyordu. Kara köpek huzuru sıcak güneşin altında ararken, ortaya çıkmış karasinekler ise köpeğin sıcakkanıyla hayat bulmak istiyorlar. Köpek, çok seri bir hamle yaptı sineğin canını acıttığı beline doğru. Sinek de bir o kadar atik davrandı ve bir metre öteye utçu. Köpek, sineği uzun süre gözledi; tekrar gelip gelmeyeceğinin, yatıp, tekrar kalkmanın üşenmesi içinde başını geriye doğru odakladı.

 Karasinek, şimdilik savaşını kaybetmiş, kara köpek orada rahatı kaçmış olarak uzaklaştı gitti. Kara fötr şapkasıyla onu ciddi bir şekilde dinleyen birini bulmuş olmanın sevinciyle yalnızlığı erdem saymış uzun yürüyüşe adanmış Ahmet, övüneceği tek şeyiyle övünüyordu; zararsız oluşu, azla yetinmesi, kimsenin, malına, canına, namusunu dokunmamış olduğu yaşam biçimini tekrarladı.

 Kilosu olanlar bana özeniyor, dedi. Tekirdağ’da yağ var, bende yok! Dedikten sonra vücudunu dikkatli bir şekilde dikleştirdi. Ama sadece yürümek yetmez, az yiyeceksin, öğüdünü de birkaç kez tekrarladı.

 Kara fötr şapkasına tezat, ütüsüz temiz pantolonu, uzun zaman önce alınan eski ama bir o kadar temiz gömleğiyle, yüzünde deniz, orman, vadi, kır, rüzgâr gülümsemesiyle yaylanır gibi yürüdü gitti Ahmet…

  Biraz önce hemen yakınımda duran kara köpek de, kara fötr şapkasıyla Ahmet de, şimdiki zamanın dünya düzlemi içinde, döngünün tekrarlanan tekrarını, bir şölen, sessiz bir sanat eserinin oluşumu gibi, sıradanlığın örtüsünü üstlerine örterek gittiler.

 Güven Serin 



 

  

28 Nisan 2014 Pazartesi

TEKİRDAĞ'A YAĞMUR YAĞIYOR


Kamera, Güven   Tekirdağ


TEKİRDAĞ'A YAĞMUR YAĞIYOR

  Bazı olaylar vardır, bilinçaltının en unutulmaz yerine kaydedilir. Bazı öyküler de aynı olaylar gibi, dikkatinize cazibeli bir sunum, enteresan bir güzellik bırakır. Ve ömrün sükûnet içinde gidişatı bile öykünün cazibesini kaybettirmez; bazı yaşanmışlıkların insan ruhunu titrete titrete kayıt odasına kazındığı gibi; sanki heykeltıraş ve murçlar iş başındadır.

 Heykeltıraş deyince Hürrem Şah geliyor bir yandan akla. Kendine ait motiflerin, kendine özgü yarattığı sanatının ebediyet çizgisini zorladığı nedense pek bilinmez. Bilmem hangi ülkenin kaç takımı, kaçıncı olmuş, kaç gol atmış bilinir de, bu topraklarda sanatının zirvesine çıkmış, mimarlık ve heykeltıraşlık sanatını görkemli bir gösteriye dönüştürmüş Hürrem Şah, kaç kişi tarafından anılıp hatırlanıyor?

 Hürrem Şah’ın elinden, hünerinden ortaya çıkan Divriği Ulu Cami 1985 yılında UNESCO tarafından Dünya Mimari Mirasına dâhil edilmiştir. Buna rağmen istenen koruma gerçekleşemedi bir türlü.

 Neden? Kavgamız ve açlığımız çok büyük!

  Tekirdağ'a yağmur yağıyor ve yağmuru görünce Haldun Taner’i de anıyorum. Onun o meşhur öyküsünü; Şişhaneye Yağmur Yağıyordu, öyküsündeki çöpçü beygiri Kalenderin kaza yapışını, Kalenderin, bir beygirin düşüncelerini, yaşam standardını, At, Avrat, Silah mantığının hüzünlü tiyatrosunu düşlüyorum çiseleyen yağmurun altında…

  Ne yeraltının, ne yer üstünü merak ediyoruz. Bitmeyen kavgaların, şüphelerin içinde kurnaz kurtuluşları sadece kendimiz için arzuluyoruz. Bilmiyoruz ki, altyapı, kök ve mayasız hiçbir şey güzel olmaz; dengesiz varlığın yıkılmaya, yıkmaya, saldırıya adanmışlık içinde desteklendiğini bir türlü öğrenemiyoruz.

 Usta, yıllardır sorguluyor aklın, akılsızlığın, talanın, doğruluğun terazisiyle. Zafer çığlıkları atan iktidarın var olan üstünlüklerini bir kenara koyarak, neler olmadığını şu şekilde dile getiriyor Emre Kongar;

“İnsanlık yok…
Demokrasi yok…
Kültür yok…
Eğitim yok…
Hukuk yok…
Adalet yok…
Güvenlik yok…
Sosyal devlet yok…”

  Ve bütün bunları sağlayacak siyasal bir iktidar yok, diyor. Şimdi bütün bu yokluklar arasında var olan hangi zenginlik için sevinilir? Üstelik Şişhaneye yağmur yağarken, zavallı çöpçü beygiri Kalender kaza yaptı. Tekirdağ'a yağmur yağarken, düşünce depolarım kısalan haykırışımı sorguluyor. Ne kadar duyarsızlaştığımızı, duyguları öne çıkartırsak, nasıl bir yokluğun içinde yok olacağımızın geçit törenleri de bir bir marşlar eşliğinde geçiyor.

  Heykeltıraş Mehmet Aksoy Kars’ta yıktırılan “İnsanlık Anıtı” heykeline “ucube” diyen Recep Tayip Erdoğan hakkında açtığı 100 bin TL’lik dava sonuçlandı. Türk Dil Kurumu, kelimenin olumsuz anlam içermesine karşın hakaret taşımadığına karar verdi.

 Heykel gitti, hakarette gitti; Tekirdağ'a yağan yağmurlar da yer değiştirecek güneşle; bir kez daha hayaller, düşler, benzer yaşam tekrarları, sıradanlığa mahkûm olarak filiz verecek, yeşillenecek, sararıp solacak…

 Akıl ile akılsızlığı, düşünce ile düşüncesizliği kimi mizaha, kimi karikatüre, kimi hikâyelere, öykülere aktardılar; boğazımız kuruyup da bir yudum su içmişliğinin ferahlığı yaşansın diye.


 Don Kişot (Don Quijote) böyle kahramanlardan sadece birisi, ama çok önemli olanıdır. Seyisi Sancho Panza, o cahil, o kısa boylu şişko adam insanlık dersi verir anıran eşeğiyle birlikte. Bu arada hiç ölmemiş, yok olmamış gibi kâinatın sonsuzluğunun insana sunduğu büyük düşlerin hatırına seyis Sancho Panza’nın eşeği yine anırdı. Don Kişot’un, o muhteşem kahramanın, yel değirmenlerini dev olarak gören o büyük ustanın atı da kişnedi tabi. Ne var ki, eşeğin anırması, atın kişnemesinden daha güçlüydü; bu durumu gören Sancho da kendi talihinin efendisininkinden daha güçlü olacağına inandı.

 Anlaşılan o ki, Sancho’nun eşeği daha güçlü anırmakla, efendisinin beygirinin kişnemesini bastırmış. Bu arada bizim adalet dağıtıcımız ünlü Anayasa Komisyonu Başkanı Profesörümüz Burhan Kuzu Twıtter’in kapatılması için başvuruda bulundu.

 Elbet, ne eşeğin anırmasından, ne beygirin kişnemesinden, ne de Şişhane’de yağmur yağarken Kalender isimli beygirin kaza yapmasından sorumluyuz. Ülkede kazalar sonucu savaşlardan daha fazla ölen insanlardan da, şişlenen, bıçaklanan, yakılan ve taşlanan kadınlardan da sorumlu değiliz; çünkü yağmuru, havayı, denizi, toprağı, tarihi, ormanı, hatta halkı, hakkı, Cumhuriyeti bedava bulduk sanıyoruz; yağmur yağarken Tekirdağ'a…

 Güven Serin 





  

26 Nisan 2014 Cumartesi

RAŞİT BEYİN CENNETİ


Kamera; Güven Karahisar Bağlar Mevki Tekirdağ


Kamera; Güven Karahisar Bağlar Mevki tekirdağ


Kamera; Raşit Bey Raşit Beyin Cenneti...

Tütsü ve bizi arıların hırçın iğnelerinden koruyan elbisemiz;
döngünün güzel zanaatini göreceğiz.


Kamera; Güven Karahisar  Tekirdağ

Kovanları kontrol ettik. Gelişmeler iyi...


Kamera; Güven   Karahisar Tekirdağ

Arı Dünyası, yaşamın mucizelerinden sadece bir tanesi
Bahar, arıların pupa yelken yaptıkları zaman;büyük koşu..


Kamera; Raşit Bey
Bağ-bahçe işi, arıcılık hiç de kolay değil; balı yemek,
meyveyi yemek oldukça kolay, ama biraz yakınına gelince
o harika süreç, sadece sevgiyle güzel bir bütünlüğe
dönüşüyor.


Kamera; Güven Raşit Beyin Kulübesi, kokular ve renkler;
büyük çeşitleme,soylu gösteri...


Kamera; Güven Karahisar Tekirdağ

RAŞİT BEYİN CENNETİ

  Üretmek, tüketmekten çok öte var etmek demek… Var etmenin oldukça bonkör paylaşımları vardır, varlığın güzel bereketi hatırına.

  Bugünün modası tüketmek üzerine; neredeyse 24 saat tüketiyoruz. Üretim olduğu, tüketimin bilincine vardığımız sürece keyfine diyecek yoktur. Piyasa ekonomisini, insanların sosyal dengelerini kendi adaleti içinde buluşturur; arz ve talep doğrultusunda herkes mutlu olur.

  Üreten insanların yakınında geçti çocukluğum. Tarhana üreten, kuskus, keşkek, aşure üreten… Hasır, halı dokuyan, turşu ve reçel üreten insanların nasırlı ellerinin nurlu bakışları içinde üretmenin ılık esintileriyle beslenerek; kavak ağacının gürültücü hışırtılarını, ılgın ağaçlarının Meriç Nehrine el sallamalarını görerek büyüdüm.

  Şimdi, denizinde balık olmayan, plajları girilmeyen ama içinde binlerce iyi insanı barındıran şehirde yaşlanıyorum. Geceyi, günü, yağmuru, güneşi, rüzgarı izliyorum Marmara Denizinin gelgitleri eşliğinde.

 Bu şehirde de üreten insanlar var hâlâ. Raşit Bey de o insanlardan sadece birisi. Yaşını sormayın, sorduğunuza pişman olursunuz. Ve insan denen canlının uğraş içinde, üretim içinde, yaratıcının verdiği bedeni sevgi dolu ruh ile sarmaladığında nasıl genç kalınacağını da Raşit Bey’in duruşunda görebilirsiniz.

  Raşit Bey ne üretiyor derseniz; bal üretiyor derim. Meyve üretiyor derim. Çiçek üretiyor, doğal hayat ile bir arada yaşamanın nezaketini üretiyor.

 Raşit Bey’in arılar ile dostluğu 6-7 yıl önce başlamış. Karahisar Köyü sınırları içinde Bağlar Mevkii’nde babadan kalma tarlayı bahçe haline getirmiş. İçinde 300 yüz ağacın olduğu 45 arı kovanının bulunduğu üç boyutlu bir bahçe.

 Hatmi çiçekleri, zambaklar, erguvanlar, Biberiyeler, Çiğdemler; erik, armut, ceviz, nar, dut, şeftali, ayva, kayası, üzüm ağaçlarıyla koyun koyuna…

 Lila, sarı, yeşil, mor, kırmızı, pembe ve eflatun renklerinin rüzgarla dansını izledim; bal kokan, nektar kokan arı kovanlarının çok yakınında. Böyle güzel bir davetin masalımsı bir şölene dönüşeceğini bilemezdim. Biberiye kokan bahçenin, hatmi çiçekleriyle, ceviz ağaçlarıyla süslü teraslarında dolandım; Gesi Bağlarında dolananların türküsünde olduğu gibi…

 Arıların çalışkanlığını bilmeyen yoktur. O muhteşem yolculuğun, bin bir çiçeğin büyük bir esere; bala dönüşmenin büyük uğraşı, insanın önemle üzerinde duracağı doğal gösterilerden birisi. Kırk günlük ömürleri olmasına rağmen, o muhteşem çalışma, doğanın yaşam aşkı adına… Ve bu aşk, insanlığa lezzetli tatlardan öte şifalı ilaçlar sunuyor.

 Raşit Beyin yaşam felsefesini bahçesinde çiçeklerine, meyve ağaçlarına ve arılarına gösterdiği insani dürüstlükte de görebilir anlayabilirsiniz. Sekiz Bin metrekarenin her santimine dokunan elleri, basan ayakları sanatçı titizliğinde her daim toprak ile alış verişe; tabiatın birbiriyle döllenmesine, insana inanılmaz tatlara dokunma fırsatı yaratıyor.

 İlk kez arı kovanlarına yakından baktık. Bu gezinin diğer konuğu da İlyas Bey. Onun da meyve fidanlarıyla yakın ilişkisi, şimdi arıcılık kültürüne yakın ilgi göstermesiyle olgunlaşıyor.

 Raşit Bey arıların sinirli ve hırçın gösterilerinden korunmamız için beyaz arıcı elbiselerini vermesiyle birbirine gülümseyen astronotlara dönüştük. Tütsü hazırlandı ve erguvan, zambak, yonca kokan bahçenin batı kesiminde bulunan kovanlara yaklaştık. Dumanın tatlı telaşıyla sakinleşen arıların çalışma alanlarına; peteklere baktık. Kanola nektarı, polenleriyle sapsarı olan petekler; bu sezonun ilk üretim gösterisi içindeler.

 Arı ve Bal üzerine; toprak ve meyve üzerine ne biliyorsa hiçbir sakınca görmeden anlatan Raşit Beyi dinlemek, izlemek şiirsel bir şölene dönüştü. Yonca kokulu, bülbül şarkılı şölende şu bilgilere ulaştım. Bu mevsim oluşan bal tamamıyla arıların kendi besinleri için kullanılacak. Ticari bir önemi yok. Esas bal, üç ay içinde, ıhlamur, kestane, karaçalı ve diğer yüzlerce çiçeğin polenlerinden, nektarlarından oluşacak ve o bal, bir insan, bir böcek, bir evren mucizesi olan canlılara bir armağan…

 Bu gezi bir kez daha şunu gösterdi. Üreten insanlar oldukça mutlu ve huzurlu. Paylaşımcı… Ve kendi kendilerine yetmelerinden öte var oluş aşkına, var etmenin içsel şöleniyle doğa ile barışık yaşamanın bilincine ulaşıyorlar.

 Raşit Beyin bağı, bahçesi, arıları ve siyah köpeği, doğallığın en samimi gösterisini yapıyordu. Ve bir daha, bir daha gelecek oluşumuzun çekim kuvvetiyle, öze kök salmanın, üretmenin, tüketmeye en büyük güvence olduğunu; aile ekonomilerine, insanın yalnızlığına ne büyük zenginlik ve neşe kattığını gördüm.

 Aranası cennet; toprağın, doğanın, üretimin ta kendisi…

 Güven Serin 








24 Nisan 2014 Perşembe

EMEKLİ OLUNCA TEKİRDAĞ'DA YAŞAYACAĞIM


Kamera; Güven Tekirdağ
Issızlığın hikayeleri burada yazıldı; yanık sesli kızların
üzüm çiğnediği, şarabın kutsandığı bin bir çiçeğin,böceğin
yerleri...


Kamera; Bülent Tekirdağ
Düşünce burada üretildi. Hasat burada verildi.
Heyecanlar,acılar burada döllendi...

Kamera; Güven   Tekirdağ

Bir yerlerde güneşler doğar ve bir yerlerde batar.
Döngü bütün şirretliği, bütün marifeti ve muhteşem
matematiğiyle sizi kandırır; yaşama, davet eder...


EMEKLİ OLUNCA TEKİRDAĞ’DA YAŞAYACAĞIM



 Günün sürprizi Ankara’da yaşayan öğretinin ve sanatın içinde olan arkadaşımın aramasıyla yaşandı.

 Alo, Güven; Ben Tekirdağ'a geliyorum… Sürpriz dedik ya, birden toparlayamadım kendimi, kadim zamanların arkadaşı, gülmenin gerçek yüzü, sanata ve öğretilere adanmış bir insan…

  Bazen insan sezgileri işe yarar; güzelleştirir, heyecan verir insana; tıpkı, bir buluşun, bir keşfin verdiği heyecanı gibi; sarılırsınız özlediğiniz sarılan bedene… Buluşma yerimizi hiçbir şekilde söylemeden ve onların ev sahipliğini yapan başka Tekirdağlı arkadaşların da seçeneği olan limana geldiler; şeftali ağacının, o meşhur iğde ağaçlarının bulunduğu limana…

 Arkadaşım, arkadaşlarıyla birlikte epey kalabalıktı. Kahveler, çaylar söylendi. Herkes kendi hislerine uygun alan sohbeti en yakınında olanla paylaşmaya başladı. Biliyorduk zamanın kısacık, güzel olan her şeyin kıt olduğunu ve bize ayrılan zaman sadece yarım saatti.

 Özlem dolu bir el, gülümseyen bedenler ile kırk yıllık dostluğun şerefine yudumlandı çaylar. Martı bizim şerefimize bir kez daha daldı limanın bulanık sularına. Ve yine ıskalamadan uçtu ganimetiyle birlikte.

 Arkadaşımın Ankara’da yaşayan arkadaşı Tekirdağ'a daha önceleri de gelmiş. Arka mahalleleri de görmüş. Sevmiş durağan şehrimizi. O sevginin, limanın sakin dinlendirici havasının da etkisiyle

 “ Emekli olunca Tekirdağ da yaşamak isterim.”

 Tekirdağ, coğrafi açıdan, denizi ve dağlarıyla, ovalarıyla, mitolojik hikayeleriyle farklı olan güzel şehir. Elbet yaşanacak bir yer ama ben yine onu kendi irademin seslenişiyle sınamak istedim;

 “ Tekirdağ güzel bir şehir, sakin ve güvenli! Ama henüz bir kent olamadı…” Arkadaşımın çocuk yüzlü arkadaşı o içten cevabı verdi;

 “ Keşke hiç olmasın! Hep böyle kalsın!”

 Henüz kent olmamış şehrim bu hâliyle beğeniliyor; hatta bir insanın en değerli zamanlarını geçireceği dinlenme zamanı için düşünülüyor. Bize garip gelse de, bir de bu şekilde düşünen insanın yaşadığı büyük şehri, kargaşayı, gürültüleri düşündüm. Her yan büyük beton, çelik binalarla, donatılmış. Bir de medeniyetin gürültü kokan araçları; binlerce, milyonlarca aracı yan yana düşününce, şehirler, en güzel kentler; başkentimiz bile, emekli olunca yaşanılacak bir düşten sayılmıyor…

 Günün sürprizi yaşandı bitti. Arkadaşımla hasret giderdik, nadide, kıt olan güzel bir çiçeğin bulunuşu ve gözden yitişi gibi “hoşça kal” dedik, dostlukların yüce hatırına…

 Hazır limana, iğde kokan martıların sörf yaptığı yere gelmişken, birkaç arkadaşımı daha görmek istedim. Fatih Ağabey günün güneşli hatırına, doğduğu, büyüdüğü yerin anılarıyla limanın küçük teknelerine bakıyordu. Yine her zamanki seslenişiyle;

 “ Nasılsın güzelim. Gel çay içelim.” 

Fatih Ağabey Mustafa Amcanın mirasıdır bana. Onun sayesinde tanıştık. 86 yaşında yaşam yolculuğunu sonlandıran Mustafa Amcayı da anarak, hatırlayarak, limanın efendisini bir kez daha andık.

 Sıra şehrimizin diğer renklerine geldi. Mustafa Amcayı rahmet, minnet ile andıktan sonra; Bizim Dağlı da buranın rengidir, dedim. Bizim Dağlı dediğimiz, insan kılığındaki viran görünüşlü Mehmet. Ağzında bir tek dişi kalmasa da, aklı, bildik insan kurnazlığıyla, aleviyle yoğrulmamış olsa da, o bizim şehrimizin kıt olan insanlarından…

 Fatih Ağabey ile bu konuşmaları yaptık. İlgi ile dinlediği konuşmaya o da bir ekleme yaptı;

 Dağlı Mehmet, burasının rengi olan bu insan, aynı zamanda burasının bir kültürü oluyor değil mi?

 Elbet! Ben onunla ilgili birkaç yazı da yayınladım Habertrak Gazetesinde. Fatih Ağabey biraz daha gülümsedi ve göğsü onurlu bir insanın göğsü gibi kabartı ve konuşmasına devam etti;

 Şimdi daha iyi anlıyorum; kafamdaki resim iyice netleşti. Geçen gün, ellerinde fotoğraf makinesiyle bir sürü insan gelmişti limana. Dağlı Mehmet’in fotoğrafını çektiler. Hem de saatlerce uğraşarak…

 O bir kültür değil mi?

Evet, o bir kültür; onu farklı buldular. Doğal buldular… Bilinen, insan yüzlerinden, sürüleşmiş, kurnaz ve değerlerini yitirmiş, yaşam kavgası diye, umursamazlığın içine, pişkinliğin miskin uykusuna yatmış insanlardan farklı; her haliyle, doğal, organik ve orijinal; yani özgün bir canlı; olduğu gibi görünen…

 Ankaralı arkadaş, arkadaşımın arkadaşı, emekli olunca Tekirdağ da yaşamak istiyor; tıpkı Bizim Dağlının krallığı olan limanda büyük mutluluk, huzur duyduğu gibi, bir parça ekmek ve suyun da ne büyük lütuf içinde insanı huzurlu ve farklı kıldığının inancı ile…

  Güven Serin






21 Nisan 2014 Pazartesi

GÖÇMEN KIZI


Kamera , Güven   Göçmen Kızı- Tekirdağ


Kamera; Güven   Göçmen Kızı

Ey Selim! Ey Selim! Bizi bu koca dünyaya kim anlatacak?
Göçler özlemleri tetikler;özlemler insani muhtaçlığı...


Kamera; Güven   Göçmen Kızı


Kamera; Güven  Göçmen Kızı


Kamera; Güven   Ayrılığın güz rüzgarları esiyor.
Balkanlar üzerinden akordeon sesi yayılıyor
hüzünlü günün umut dolu şafağına 



Bana bir gün ver, dedi:sadece bir gün;
belki bir ömrü anlatacak o güne, belki bir ömrün
geç kalmışlığını sıkıştıracak...


Kamera; Güven 
Masallar nasıl başlar?
Bir varmış bir yokmuş...



GÖÇMEN KIZI

   Bu sözcük kulağa ne kadar hoş geliyor; çünkü önüne aldığı sıfat, hemen hemen hepimizin geçmişinde var olan göçmenliğini anlatıyor. Kimimiz Rus Harbinden önce, kimimiz ise mübadele ve ondan sonra çeşitli nedenlerle yaşadığımız yerleri değiştirmişiz.

  Mehmet Serez’in son kitabı Tekirdağ ve Çevresinde Mübadele kitabı okunduğunda göçlerin hazin törenleri de anlaşılır. Benim yazıma konu olan “göçmen kızı” yüreğiyle, sözüyle, coşkusuyla bir olan Nurcan Hanımdır. Nedim Beyin sevgili eşi, iki pırlantanın ( Nilay ile Miray’ın) anneleri, şehrimizin turizme nakış işleyen kişisi Nurcan Hanım…

  Siz, ona Göçmen Kızı dediğime bakmayın dedeleri çoktan göç etmişler Urumeli Diyarından. Nineler böyle derdi; Urumeli… Nurcan Hanım da böyle tekrarlıyor. Kültür dediğimiz güzel şey, yaratılan değerlerle, faydaya, güzele, kalıcılığa dönüşmekle doğuyor. Bizlerin birlikteliği de, uzun zamana dayanıyor.

 Nasıl ki evren hareket sayesinde o büyük enerjiyi, büyük gezegenleri döndürecek enerjiyi yaratıyorsa, insan da, hareket, iletişim, vefa, disiplin sayesinde inanılmaz dostluklar kuruyor. Göçmen Kızı ve değerli eşi Nedim Bey ile dostluğumuz, bir kültür faaliyetine dönüşmüş çay günlerimizde başladı.

 Çay Günü etkinliğimiz Zehra Hanım, Hüseyin Bey, Fethiye Hanım, Çiğdem Hanım beşlisiyle dokuz yıl önce gönüllü olarak ortaya çıktı. O gün, bugün her cumartesi çay günümüz zaman misafir katılımcılarımızla 8–10 kişiye ulaşıyor. Misafir olarak kimler gelmedi, katılmadı ki; Selçuk Bey ve saygıdeğer eşi; Nurcan Hanımın uçan melek kızı, Zehra Hanımın torunu, Çiğdem Hanımın torunu, kızım Doğa Irmak…

 Çay Günümüz Nedim Bey ve Göçmen Kızı Nurcan Hanımın katılımıyla ciddi bir değişim geçirdi. Yepyeni yerlerin hikâyeleri, şarkıların nağmeleri, öğrenime ve öğretiye susamışlığın coşkun pınar sesleri duyuldu, günler aylara, aylar yıllara dönüşürken.

 Gün geldi, Göçmen Kızı, yine göç zamanı dedi. İçimiz biraz buruldu elbet. Ama bu göçün bir nedeni ciddi bir anlamı var; çünkü Göçmen Kızının değerli evladı çocuk sahibi olacak ve bu çocuğu en iyi eğitecek olan kişi de yine bizim Göçmen Kızımız; Nurcan Hanım…

 Göçmen Kızı deyince tarihe, geçmiş ile geleceğe bağlanan o güzel şarkı da geliyor akla;

Ben bir göçmen kızı gördüm Tuna boyunda
Elinde bir besili kuzu hem kucağında

 Göçler, beraberinde hüzünler, hikayeler, destanlar getirirler. Ve hiç bitmeyen suskunluklar, özlemler, şiirler üretirler. O yüzden, bu toprakların insanları duygu yüklüdür; insanlığı, insanı bakıştan, sesten, kokudan tanır. İşte biz bu yüzden, siyasettin, ticaretin, din ve ırkın dışında bir dostluğu, çay günü adı altıda ulaşılmaz gibi görünen o muhteşem insan sevgisine çevirdik.

 Birlikteliğin kileri faydaya dönük, mizaha, sanata, sevgiye dönük fıçılarla dolmaya başlayınca her derde deva, gülümsemeler çıkıyor ortaya. Zehra Hanım, güneyin Kıbrıs’ın esintilerini, portakal, limon çiçeği kokularını getiriyor her daim gülümsemesiyle. Hüseyin Bey ile Fethiye Hanım, Anadolu kültürünün Avrupa kültürüyle yoğrulmasının ebedi hamurunu pişiriyorlar hiç bıkmadan. Çiğdem Hanım Acıpayam – Denizli gelini olmanın uzak diyarından her an yanımızda olmanın bildik yüzüyle dolduruyor dostluk bardağını.

 Göçmen Kızı Nurcan Hanım ve beyefendi eşi Nedim Bey, harekete, değişime, tarihe, kul-köle olmanın yüksek erdemiyle bir mimarın eserini ağır ağır, çekici ve murçlarıyla, keskileriyle kazıması gibi kazıdılar bizlerin kalplerine.

 Göçmen Kızı Nurcan ve Nedim Bey, Bursa’ya, denizin ötesine göç etseler de, kurulmuş köprüler, bir şiir, beste ve bir şarkı gibi akacak dilden dile, kulaktan kulağa; kimi Nazım olacak, kimi Orhan Veli, Sait Faik, kimi ise Âşık Veysel;

Olmak istiyorsan dünyada mesut
Hakka halka yarayacak bir iş tut
Çalıştır oğlunu, kızını okut
İnsan olmak için okumak gerek…

 Ve Egenin öteki yakasından bir şair, bir yazar; Theo Angelopoulos haykırıyor göçmen küçük çocuğun diliyle;

Ey Selim! Ey Selim! Bize bu koca dünyayı şimdi kim anlatacak! Çocuğun gözyaşları, ateşin, temiz, saf alevlerine karışıyor…

 Nurcan Hanım, son buluşmanın son çay gününde (şimdilik) her çiçeğe, her hayvana, ağaca selamla, sevgiyle hoşça kal diyor. Bana dönüp; Ah Güven seni sürekli kullandığın bir sözünle hatırlayacağım; “Deyyus” Bu sözcük hoşuma gidiyor, senin dilinden… Sana çocukluk arkadaşım olarak bakıyorum “kızan” sen benim çocukluk arkadaşımsın, bundan böyle…

 Yine esiyor Egenin rüzgârı Balkanların üzerinden; akordeonun buruk sesi, şairin, yazarın, yönetmenin insanlığa adanmış sanatı; “ Bana Bir Gün Ver” diyor, sonsuzluğa adanmış bir gün…

 Göçmen Kızı ve Nedim Bey, şiir dizeleriyle, rüzgârın sesiyle; HOŞÇA KALIN!

 Güven Serin