30 Ağustos 2022 Salı

İLERİ KARDEŞLER VATAN İÇİN İLERİ

 

İNTERNET

                                   İLERİ KARDEŞLER VATAN İÇİN İLERİ

               ( Yaşasın Millet! Yaşasın Hürriyet! Yaşasın Vatan! )

 

  1840 yılında Tekirdağ’da ahşap ve bahçeli, Ortacami Mahallesi’nde bir evde doğan Namık Kemal, Tekirdağlı olmaktan çok öte bütün vatana ait bir aydın, aydınlanma düşünceleri içinde Türk tarihine; coşkun bir ırmağın bereketi olan sözcükleri, felsefeyi; vatan, hürriyet ve istiklal bilincini armağan etti;

“ VATAN… MİLLET… HÜRRİYET… İSTİKLAL…”

 Sözcükler, insanın ruh zenginliği ve imbiğinden süzülmüş, insanlığa bırakılan en hakiki gerçeğin ölümsüz efendileridir. Sözcükler, ancak kendilerini var eden milletin en son ferdinin ölümüyle birlikte kendiliğinden çekilirler dünya sahnesinden. Antik dünyanın, uçsuz bucaksız mezarlık sessizliğine kavuşurlar; çam, rüzgâr, yasemin, ıhlamur, adaçayı, kekik kokan antik dünyaların öz çocukları gibi sırlarıyla birlikte birbirine sokulup, büzüşürler…

  Bir düşünün; vatan olmadan millet olmanın çaresizliğini? Hürriyet, istiklal olmadan milletin halini? Ve hazır düşünme zarafeti içine girmişken Kurtuluş Savaşı’nı düşünelim; yokların, yok oluşların, başka milletlerin bayrakları, cümbüşleri ve eziyetleri altında İstanbul, İzmir, Tekirdağ’ın ve diğer şehirlerimizin halini…

  Osmanlı İmparatorluğuna “Hasta Adam” dedikleri vakitler Genç-Yeni Osmanlılar içinde vücut buldular.

  İnsanın ruhu gelişmeye, dönüşüme yazgılıdır. Bedeniyle birlikte “ değişmeyen tek şey değişimin kendisi” felsefesi kadar gerçektir. Zamanın ağır çarkı dönerken, değişmeyen, direnen her şeyi un ufak eder.

  Aydınlanma, kişinin özgün ve özgür iradesiyle başlar. Namık Kemal içinde böyle irade, değişimin, dönüşümün şartları hem yaşadığı çevrede, hem de kendi karakterinde gizliydi.

  Okuyan, öğrenen, deneyim sahibi olan her fert, kaçınılmaz şekilde üretmeye yazgılıdır. Şiir, hikâye, roman, tiyatro, söylev, resim, heykel daha bir sürü şey…

  Namık Kemal’in en önemli üretimlerinden-eserlerinden birisidir Vatan yahut Silistre tiyatro oyunu.1Nisan 1873 yılında Gedikpaşa tiyatrosunda sahnelenir. Seyirci coşar; her izleyişte hep aynı sesler duyulur tiyatro salonlarından sokaklara, caddelere taşan insan sellerinden;

  “ YAŞASIN VATAN! KEMAL BEY ÇOK YAŞA” 

  Coşku büyüktü, halk bu sözcükleri ve tiyatro oyununu sevmesine sevmişti ama Namık Kemal ve arkadaşlarının tutuklanmasına da giden sürecin başlangıcıydı; arkadaşlarıyla birlikte tutuklandılar.

    Sultanahamet hapishanesinden ayaklarında zincirleriyle çıkartılmışlar, sürgüne gönderilmek amacıyla Sirkeci’ye doğru yürümeye başlamışlardı. Halk onları ibretle seyrediyordu. Daha bir hafta önce alkışlanan; “ Yaşa, çok yaşa Kemal Bey” denen insan sürgüne yollanıyordu. Namık kemal’in tek umudu halktı. Arkadaşlarına sıklıkla; “ Eninde sonunda bizi halk kurtaracak. Bir şekilde sürgüne gitmemizi engelleyecek.” Diyerek, fazlasıyla inanmış olduğu İstanbul halkına güveniyordu.

   Yaşasın Vatan! Yaşasın İstiklal! Yaşasın Hürriyet! Demenin suçu ne olabilirdi? Neyle suçlandıklarını bilmiyorlardı.9 Nisan 1873 günü sisler içinde İstanbul Sirkeci limanından bir gemi ayrılıyordu. Geminin içinde olan aydınlardan birisi de 33 yaşındaki Namık Kemal’dir. Daha bir hafta önce Vatan yahut Silistre piyesine seyreden, çok beğenen, alkışlayan, bilinçlenen halkın kendilerini bir şekilde kurtaracağına inanıyordu.

  Vapur içindeki yazarlar, şairler, aydınlarla sürgün yolculuğuna başladıktan sonra dahi Namık Kemal; “ Halk gelip bizi bu zalimlerin ellerinden kurtaracak” sözcüklerini hiç bıkmadan tekrarladı.

  Vapur Sarayburnu’nu geçip Marmara’ya açıldıktan sonra umudu azalan Namık Kemal Fransızların Milli Marşı olan Marseyyez’i Çanakkale’ye kadar okumaya başlar;

“İleri kardeşler vatan için ileri!

Şan şeref günü geldi çattı işte!

Karşımıza geçmiş kanlı sancağını

Tiranlık bir kez daha çekiyor göndere”

  Marşın içindeki devrimci sözcükler Namık Kemal için sığınma, dik durma, ruh ve beden bütünlüğüne dönüşmüştü. Çanakkale’de onları bekleyen Kandiye vapuruna bindiklerinde nereye gideceklerini o vakit öğrendiler. Namık Kemal Kıbrıs Magusa’ya kale hapsine, Ahmet Mithat Efendi ise Rodos’a sürgüne götürülüyordu.

  Altı gün süren fırtınalı Ege ve Akdeniz yolculuğundan sonra sürgün günleri başlamıştı. Namık Kemal’in ruhundan süzülen sözcükler beyaz kâğıda dem salıyordu;

“ Pencereden bakıp da sahralar dolu harabelerini, dağlar parçalanmışçasına taş yığınlarını gördükçe, sur-i İsrafil çalınmış fakat ben işitmemişim zannediyorum.”

“ Yaşasın Vatan! Yaşasın Hürriyet! Yaşasın Millet! Yaşasın İstiklal! Kemal Bey çok yaşa!”

  Bir başka Kemal’i; Mustafa Kemal Atatürk’ü boşu boşuna etkilememişti Tekirdağlı şair Namık Kemal: Vatan, Millet, Hürriyet, İstiklal bilinci ve inancı Mustafa Kemal Atatürk’ün “Bağımsızlık benim karakterimdir” dedirten şanlı öykü böyle bir şeydi…

  30 Ağustos Zafer Bayramımız KUTLU olsun…

 Güven SERİN 



26 Ağustos 2022 Cuma

NEREDE DURACAĞINI BİLMEYEN ZEKA

 

FİKRET MUALLA

                         NEREDE DURACAĞINI BİLMEYEN ZEKÂ!

 

  Onun ismini çokça duyduğum halde öyküsünü, Fransa’da yaşayıp orada öldüğünü bilmiyordum. Eserleriyle ise ilk kez 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı etkinliklerine gittiğimde Ankara’da tanıştım…

  Nerede mi? Cumhuriyet’in özünü anlatan, Mustafa Kemal Atatürk’ün mimarından, mühendissine, işçisine kadar herkesin Türk olmasını isteyip ortaya çıkan bir başka eserde: Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nde…

   Kimden mi söz ediyorum? Fikret Mualla’dan; o dahi ressamın perişan halinden ve belki de dâhilerin bizlerin görüp de adını koyamadığımız bildik insan ilişkilerini reddeden Fikret’ten söz edeceğim sizlere.

  Arkadaşı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ifadelerindeki gibi “ Nerede Duracağını Bilmeyen Zeka “ dır.Onun seçmiş olduğu yaşamın görünen tarafı…Fikret Mualla için söylenen sözlerden birisi de; “ Ya gerçekten bir deliydi,ya da hayatı bizim gibi algılamıyordu.”

  Sanırım, dahi sanatçıların ileri görüşleri, toplumların yaratmış olduğu normlardan çok öte. Onları iyi izlerseniz tek dertleri anlaşılmaktan öte gitmediği, bizim gibi normal sayılan inanların; mülkiyet, kalıp haline gelmiş söz-hal-hatır sorma gibi merakları, öyle bir dertleri olmadığını görebilirsiniz. Yaptıkları iş, yaşam tarzı nasıl olursa olsun; inançları çok sağlamdır.

   Van Gogh’un dehası, acıları, sancıları onun resim yapmasını istiyordu. Ve o,sürekli resim sanatını bulduğu her tuvale icra ediyordu. Alman filozof Friedrich Nietzsche’nin dehası ise tam manasıyla insan merkezliydi. Kıyamete yürüyen insanlığı, insan kılığına girmiş “Kurtarıcı” rolünde uyarıyordu. Düşünceye, insana ait bildik bütün çağrıları söze, söyleme taşımıştı…

  Fikret Mualla’nın dehası ise; alkolü ve resmi seçmesine neden olmuştu. Genç yaşta kaybettiği annesi ve başına gelen diğer elem dolu olaylar onun resim sanatıyla alkole sığınmasına neden olmuştu…

  Zekâ fazlalığının freni nedir diye kim bilir kaç kez sordum kendime. Tam olarak bir cevap verebildim mi acaba? Aradığım cevaplar arasında sığındığım fikirleri yok sayamam. Örneğin, sosyoloji, edebiyat, felsefe ve insanı insan yapan serüven-seyahat merakı; bizi, önce kendimize, sonra diğer insanlara yönlendirdiğini söylemeliyim…

  Nasıl ki panzehir denen şey, zehrin sahibinden elde ediliyorsa, insanın panzehiri de yine insan ve o insanın, insanlık yolunda bulduğu bilim, sanat dalları, amatör bir ruh tercihi içinde yapılırsa, insanın dehasına gerektiği zaman fren görevi yapacağını düşünüyorum.

  Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nde onun ilk önce karşılaştığım eserlerinden ikisi; İki Figür ve Gece Kulübü isimli resimleriydi…

  Bilinen manada iki arkadaşı hep onunlaydı; fırçası ve içki şişeleri. Görünen o ki, ikinci arkadaşı içki şişesi için durmadan fırçasına iş düşer. Bir şişe şarap resimlerini elden çıkartır…

  Bizlere, kendimize normal diyen insanlara göre; “ Ne büyük enayilik “,ne büyük kırılma ve yanlış tercih gibi görünse de onun yaşama biçimiydi. Belki de geçmişindeki acılı dönüşüm anlarını unutmaktı bütün mesele…

  Sayın okuyucu, bilmelisiniz ki edebiyatı var eden de bu tür yaşamlardır. Riske, ritme, estetiğe, özgün farklılıklara muhtaçtır edebi dünya. Fikret Mualla da 26 yıllık Fransa serüveninde ana dilinden, ana vatanından uzak, neredeyse iki arkadaşı; fırça ve içki şişeleriyle baş başa yaşamın başrol oyuncusuydu.

   Kendi içinde tamamen özgürdü. Kalıplara, geleneklere, bildik büyük insan manzaralarına uymayan bir yaşam; tam manasıyla göçmen bir kuş misali; vakti geldiğinde bir gün fazladan durmayacak bir halde Paris kafelerinde, parklarında, çarşılarında Türkiye’nin Van Gogh’u olarak bilindi ve anıldı. Uçsuz bucaksız insan deryası içerisinde birkaç adım öne çıkan, Paris’in bir köyünde yaşama veda eden; bildik insan gözyaşlarını içine gömen bir insan…

   Yaşamı her ne kadar renksiz görünse bile, resimleri renklerin deryası, çiçek bahçeleri içerisindeydi. Resim sanatına, kasveti, korkularını taşımamış; tam aksine, renk ve desen cümbüşü içindeydi bütün eserleri…

   Bildiğim bir Fikret, Aşiyan’a, Türkiye’ye damgasını vurmuşken, diğer Fikret, Paris’e, Türkiye’ye nam saldı. Birisi, şiir sanatına tutunmuşken, diğeri resim sanatına; dört elli sarıldı; estetik duygulardan çok öte, yaşamak ve karnını doyurmak için.

   Her ikisinin de ortak noktaları; Galatasaray Lisesiydi. Farklı zamanlarda yaşadılar ve öldüler. Birisi, Aşiyan’da kendi projesini onayladığı evinin hemen kıyısında, diğeri de, Paris’ten kimsesizler mezarlığından getirilen kemiklerinin dinlendiği yer; Karacaahmet Mezarlığında, sonsuz evrenin içinde, büyük eserler bırakmanın erdemiyle dinginliğe doğru akıp gidiyorlar…

Güven SERİN  

  


5 Ağustos 2022 Cuma

BU NASIL DELİ?

 

İnternet

                                                  BU NASIL DELİ?

 

  İç Anadolu şehri Eskişehir, şehirlerin şehri olmakta kararlı görünüyor. Kral Midas’ın kadim diyarına süzülmek amacıyla gittiğim, özlediğim şehirde sürprizler de beni bekliyordu. Bildik yaşamı reddeden, kendine “delidolu” süsü, yakıştırması yapanlar da bir yerde ayrıcalıklı insanlar gibi geliyor bana. Onlar bizim duyduğumuz kaygıların çok ötesinde, şartlanmamış, günü olduğu gibi yaşayıp, kendi hünerleri karşılığı sadece o günün nafakası peşinde koşan farklı dünyanın insanları…

  Kaldığım otelin yakınlarında da böyle başka dünyalı insanlardan birisi yaşıyor. Geceleri de gündüzleri de aynı ritmde dolanıp duruyor. Kendi yarattığı düşmanlar tamamıyla insanlara ait araçlar, nesneler. Her bir park etmiş aracın veya yol kenarına konmuş dubanın yanında durup, ona ait küfürleri sunduktan sonra bir güzel kafa, kol, bacak hareketiyle hayalinde kızmış olduğu insanları pataklıyor…

  Onu ilk tanıdığım gece, neredeyse uyku için en derin saatlerdi. Odanın penceresi açık olduğu için şiir ritminde ettiği küfürler içeriye dolup taşıyordu. Üşenmeden, zaden kaçmış olan uykum nedeniyle pencereye gelip aşağı baktım. Bu Nasıl Deli, diye yazdığım kırk yaşlarında ki adamı o zaman gördüm. Yine hiç acele etmeden neredeyse 15–20 dakika onu izledim.

  Yaklaşık yirmi otuz metre mesafe üzerinde gidip geliyordu. Bu esnada da büyüklerin “ ağza alınmaz, alınmayacak” küfürlerini göğe bırakıyor. Hiç çekinmeden yapıyordu yapacaklarını. Belli ki adını deliye çıkartmış, artık o mahallede veya sokakta bir ayrıcalık ele geçirmişti.

   Özellikle eğilerek, büyük merak ve saygı içerisinde izlediğim hareketleri ise hiçbir araca, nesneye ve kendi bedenine zarar vermeden, usta bir oyuncu kabiliyeti içinde sövüp saydıktan sonra vuracakmış, kafa atacakmış gibi yapıp belli bir mesafede, sadece havayı, boşluğu pataklamasıydı.

  Hiçbir deli bu mesafeyi ayarlayamaz. O mesafe ustası, küfür cambazı, sesindeki hürriyet, kendini koy vermişlik, antik diyarların oyuncuları gibi, tepelere yaslanan antik tiyatrolarda haykıran, sesi kulağa hoş gelen bir sanatçıydı…

  Bu Nasıl Deli, dediğim adamın gösterisi belli aralıklarla devam etse de artık sesi, soluğu rahatsızlık vermediği için yeniden yatağa döndüm. Gün içerisinde, sabahın erken saatlerinde otel önü gölgesi bahtiyarlığı içinde sandalyede otururken önümden geçmeye başladı. Geceye göre daha sakin görünse de, gecenin provasını yapıyordu. Daha sessiz, vurma, pataklama hareketleri daha hafif ritimi içerisindeydi.

  Cüzdanımı açtım, kâğıt paraların en küçüğünü ve en yenisini alıp yanımdan geçerken Ne Biçim Deli’ye uzattım. Paraya banka çalışanı dikkatiyle, titizlikle baktı. Ve

—Kahvaltı yapacağım, dedikten sonra gözlerimin içine baktı. Bakışları deli gözleri ve yüreğinden gelmiyordu. Karşısındaki insanı mahcubiyet kazanına atmak, kendine getirici bakışlar içerisinde tekrar;

—Kahvaltı yapacağım, dedikten sonra vermiş olduğum paranın küçüklüğünü bir başka oyuncu hüneriyle anlattı. Anlaşılan o ki, ona vermek gereken para, kahvaltı yapacağı büyüklükte olmalıydı. Dilenci olmadığını, küçük paralara tenezzül etmediğini beden diliyle anlatıyorken, aramızdaki son diyalog ise şöyle gerçekleşti;

 “ Buna da şükür, verdin ya!”

  Ses tonu, ifade biçim öyle asildi ki, hiçbir şirretlik, yapaylık, acınma hissi kokmuyordu. Zaferi o kazanmış, ben kaybetmişim gibi, dimdik ve az önce geldiği, gece içerisinde oyunculuğunu sergilediği sokağa saptı. Biraz sonra tekrar geldi. Biraz ötedeki dükkâna girdi. Poşetinde iki ekmek,1 litre meyveli gazoz bulunuyordu.

   Ardından baktım; bir gram fazla yağ yoktu bedeninde. Ne bir fazla, ne bir eksik... Biraz kirli görünse de, yüreği, iradesiyle bıkmadan sergilediği oyunculuğa gidiyordu. Park etmiş, içinde insan olmayan araçların şoför bölümüne en hokkalı küfürleri yapıyor, el kol ve kafa hareketleriyle bir güzel dövüyordu; şımarmış, haddini bilmeyen, hiçbir zaman doymayan insanlığı…

Güven SERİN  

  


2 Ağustos 2022 Salı

BİR YAZAR,BİR RESSAM DOĞUYOR

 

Can'ın kedisi Mimi.Aynı zamanda kitabın da kahramanı

Bade Akgünlü'nün kendi çizimi ve
kendi kaleminden...
Bade Akgünlü'nün çizimleriyle

                            BİR YAZAR ve BİR RESSAM DOĞUYOR

  Atölyede günlük işlerin kaybolmuş zamanlarında, yine zaman nehrinin akıp akmadığına aldırmadan bir şeyler öğreniyordum. Dinlediğim müziklerin orkestra şefliğini yapmış Paul Mauriat’ın yaşamı, daha üç yaşında ailesi tarafından fark edilen müzik kulağının sanata, muhteşem üretimlere dönüştüğünü okuyorken Mehmet Öğretmen geldi.

  Yüzündeki tebessüm elinde tuttuğu Mimi’nin Serüvenleri eseri gibiydi. Dokuz yaşındaki torunu Bade’nin 2022 yılında yazıp yayınlattığı kitabı getirmişti. Kitapçığın üzerinde kül renkli, kahve ve filozof bakışlı bir kedi! İsmi Mimi.

  Mimi’yi, yıllar önce Gerçeğe Dönüşen Düşlerin Öyküsü eseriyle birlikte tanımıştım. Daha o zaman yetenekleri olan özel bir kedi olduğunu görmüş, onunla tanışmak istemiştim. O gün bugün aradan yıllar geçmiş, Mimi bu sefer de bir kitabın kahramanı olmuş; dokuz yaşındaki yazar ressam Bade Akgünlü tarafından…

  Mimi’nin fotoğrafı olan kitap kapakçığını usulca, özenle çevirdim. Birinci sayfada: Mimi’nin Serüvenleri. Yazan: Bade Akgünlü. Çizimler: Bade Akgünlü ve hemen altında;

“ Bade Akgünlü’den dedesinin kitabını yazan Güven Serin Amcasına” onurlandırıcı bir yazı…

  İyi okurlar bilirler; okur olmanın en güzel taraflarından birisi; sezgiler ve içgüdüler de tıkır tıkır,bir saat gibi işlemelidir. Sayfalara dokunacak ellerden önce ruhun da kabul edip iradeye “hadi oku” demeli… Kim bilir kaç kitap bir türlü “hadi” sesi gelmeyişi yüzünden bekliyor arka raflarda…

  Bade Akgünlü’nün eseri Mimi’nin Serüvenleri çalışmasını, çok rahat atölyemde de okuyabilirdim. Öyle yapmadım. Dinlenme anında, evimde okumayı, onu daha iyi anlayıp değerlendirmem gerektiğini, Mimi’nin fotoğrafa yansıyan sanatçı bakışlarında anlamıştım.

  Kitaplara küçük notlar düşmeye başlayalı yıllar oldu. Mimi’nin Serüvenleri kitabının ilk sayfasına şu notu yazdım;

“Bir yazar, bir ressam doğuyor. Kendi çizimleri, düş ve düşünceleri ile birlikte; Bade Akgünlü evirilmenin-dönüşümün en güzel saatlerinde-yaşlarında yaşadığı yer, Almanya Hamburg şehrinden bir başka Cumhuriyet ışığı daha; şafak gibi taptaze, karanlığı delerek güne süzülüyor…

  Türkiye Felsefe Kurumu Başkanı Filozof İonna Kucuradi bir panelde sunum yaparken Küçük Prens kitabından söz etmiş, şöyle demişti;

“ Yalnızlık ne demek? Bana sorarsanız yakınınızda bir dostunuzun olmaması demektir. İnsanların robotlaştırıldığı, robotların da insanlaştırılmaya çalışıldığı bir zamanda yaşıyoruz.

  Şaka yapılır ya hep, sorarlar ya ‘Bir adaya gidilirse yanına ne alırsın diye’ bir adaya gitmiş olsam yanıma Küçük Prens kitabını alırdım. Küçük Prens bir hazinedir… Orada felsefe derslerine verilecek çok örnek var. Derslerimde kullanıyorum. Öğrenciler ilk önce ‘Çocuk kitabı mı okuyacağız’ diye çıkışıyorlar.

   Küçük Prens kitabı içinde dostluk var. Sorumluluk, şefkat, saflık, masumiyet var içinde.”

    Filozof İonna Kucuradi Küçük Prens eserini böyle anlatıyor. Büyüklerin ısrarla okumasını istiyor.

  Ya, yirmi dört sayfadan oluşan Mimi’nin Serüvenleri eserinde, dokuz yaşında Bade Akgünlü’nün yazdığı kitapta neler var?

   Anlatayım: Yaratıcılık, düş ve düşünce gücü, hayvan sevgisi, mizah yeteneği, doğal yaşam, adil olma, merak, şüphe, doğru bilgiye ulaşma, gözlem, emek, hazları dengeleme, mutluluğu rafine etme ve her şeyden önemli DOSTLUK var…

  Bade Akgünlü ve onu sevgiyle kucaklayan Akgünlü ve Çevik Ailesi, kitabın içinde adı geçen diğer kahramanlar;

 Bizimkiler: Senem, Cenk ve Can; yaratılan bu eserin dostluğu içinde olmaları ve her sayfasına yaptıkları katkı adına teşekkür ediyorum. Laf aramızda, Mimi Can'ın kedisidir. Bazı şüphelerim de var!

   Belki de aralarında Can, Bade ve Mimi ayrıcalıklı bir dile, anlaşma yeteneğine, biz büyüklerin bilmediği sırlara da sahiptirler…

 Güven SERİN 

 

 

 

 

 

 







29 Temmuz 2022 Cuma

KUMSAL MOTEL'İN SIRLARI

 

Kamera; Güven Çınarlı Köyü

Kamera; Güven Çınarlı Köyü

                                                     Kamera; Güven Çınarlı Köyü

Kamera; Güven Çınarlı Köyü

       KUMSAL MOTEL’İN SIRLARI

 

   Tekirdağ’a çok yakın bir ada, Marmara Adası’nın güneye kuzeye bakan cephesinde, küçük mü küçük bir koy koynunda bir köy; Çınarlı Köyü…

  1950’li yılların başında İstanbul’dan tatil amaçlı Marmara Adası Çınarlı Köyü’ne gelen Nazım Hiçyılmaz, bir daha geri dönmek istemez. Aradığı yeri, kuytu köşeyi bulmuştur. Adı Kumsal Motel olacak bu yer; tepeler, zeytinlikler, çam ağaçlarıyla iç içe geçmiş, iki katlı binalar, yetmiş yıllık serüvenin başlangıcı olacaktır…

 Nazım Hiçyılmaz, taşlık, makilik, çalılık yeri, kendi elleriyle ektiği çam ağaçlarıyla şenlendirir. Kırk yıl burada ağırlar konuklarını, ada, kum ve deniz sevdalılarını…

  1990’lı yılların başında ise bir başka ada sevdalısı gelir Çınarlı diyarına. Nazım Hiçyılmaz’ın kırk yıllık koşusunu devralır. O gün bugün, otuz seneyi doldurur; Sefer Kırmızıgül’ün ikinci sahibi olduğu Kumsal Motel ile kavuşması...

  Tatile niçin gidilir? Onarılmak için değil midir? Sadece kum, deniz, ormanlar, tepeler, dağlar yeterli midir insan denen hassa canlının yenilenmesi için? Değildir dostlarım değildir. Buralara tat ve tuz katan kişiler, kurucular, önderler ve öncüler olmayınca, her şey bir yara kadar; kendiliğinden sönüverir…

  Marmara Adası, Çınarlı Köyü’nde bulunan Kumsal Motel’in sırlarından birisidir; ağırladığı konuklarının mide ve ruhlarını doyurmak. En tecrübeli aşçılar, çalışanlar yıllardır gelenleri doyurmakla kalmayıp; onarır, lezzetli sofraları bandırma kültürü ile tamamlar.

  Peynirin, zeytinin, zeytinyağının, ekmeğin, suyun, hünerli ellerin en iyileri burada olmakla kalmayıp, aynı zamanda kumsalın, denizin, güneşin, zeytinliklerin, huzurun, sükûnetin de en iyilerinin toplandığı yerin adıdır: Kumsal Motel…

  Her şey dâhil, oldukça süslü, makyajlı yer arayanların uğrayacağı bir yer değildir. Hatırlatmalı korkmadan, haykırmalı Kumsal Motel’in Ağustos böcekleri korusuyla birlikte. Kumsal Motel sevdalılarının kimisi otuz, kimisi yirmi beş yıl önce başlamış buraya gidip gelmeye. Kısacası, yüzlerce, binlerce insan-aile; zaman, düşünce, irade, sevgi, buraya gelip gidiyor…

   Kim bilir ne umutlar tazelendi, sırtını tepelere, zeytinliklere yaslamış Kumsal Motel’in plajında, geceye süzülen serin ve neşeli böceklerin şarkılarının olduğu yerde…

    Elleriyle ekmiş çam ağaçlarını burasını kuran Nazım Hiçyılmaz. Yarım metrelik çam fidan-cıkları, şimdi yirmi metreye yükselmişler…

   Kumsal Motel’in ön bahçesi çam ağaçlarıyla dopdolu, serinliğin her çeşidi ağaçların altında oturan insanlara iğne uçlu çamların orkestrası eşlik ederken, arka bahçesi de zeytinliklerle, dağlara, tepelere doğru akıp gider…

   Tıpkı, insan denen canlının, evrimi gibi; denizden çıkıp, mağaralara,ağaç kovuklara,ormanlara,nehirlere,oradan da köylere,kasabalara,kentlere ve artık uzayın derinliklerine kadar merak salan,süzülen,yerleşen bir canlı telaşının serüvenidir buraya ait olmak ve tekrar tekrar gidip gelmek…

  Yıldızlı otel arayan, tıka basa doyma adı altında her şey dâhil yiyecekleriyle, oburluğun taşkınlığına ait olanlar gelmemeli buraya. Gökyüzünde yıldızları, yeryüzünde Ağustos böceklerinin şarkılarını, çam ağaçlarının rüzgârla birlikte zamanlar ötesi ürpertici seslerini duymak isteyenler uğramalı.

  Belki de şairinin çıkmak isteyin de bir türlü çıkamadığı ada ve liman da burada bir yerde; Kumsal Motel’in sırları gibi, kapıyı, hissiyatı aralayacak insanları bekliyordur; kim bilir…

  Temiz denizi, incecik kumları olan kumsalı, adaçayı kokusu duymak isteyenler uğramalı buraya. Kırık ruhların, bütüne bir türlü erişememiş bedenlerin, kendini kaybedip de bulmak isteyenlerin sığınacağı bir liman, bir şehir ve bir masaldır Sefer Kırmızıgül’in işlettiği Kumsal Motel…

   Bu dünyadan göçüp giden ve burayı İstanbul’dan gelip kuran Nazım Hiçyılmaz’a, buranın tekrar tatil, huzur, insan merkezli kalmasında ikinci sahibi olan Sefer Kırmızıgül’e,Kumsal Motel ile sembol olmuş bir başka, bu dünyadan göç etmiş insan,Ahmet Gülümser’e,Kumsal Motel’in aşçısından,temizlik çalışanı,temiz elleri ve ruhlarıyla yemek servisi yapan bütün görevlilerine,ada selamı,ada teşekkürü ve minnettarlığı sunmak isterim…

 Güven SERİN

 

 

  







27 Temmuz 2022 Çarşamba

BİR İNSAN,BİR ÖYKÜ,BİR KOMEDİ

 

İNTERNET


                                   BİR İNSAN, BİR ÖYKÜ, BİR KOMEDİ

 

  Tekirdağ sahilinde, Özgürlük ve Barış Parkı yakınlarında bir etkinlik yapılmış, sona ermişti. Çeşitli hediyelerin yanında ünlü bir Tekirdağ firması da küçük kâselere koymuş olduğu üç top dondurmaları dağıttı orada toplanan insancıklara. Dondurmaların sayısı az olduğu için en atılgan, en cesur ve en iştahlı olanlar aldı dağıtılan dondurma kâselerini; birer, ikişer…

   Etkinlik görevlisi bir adam almış olduğu iki kâse dondurmayı alıcı, istekli gözlerden kaçırmak için hızlı adımlarla arabasına doğru gidiyordu. İçinden de şöyle düşünüyordu;

   “ Dondurmalar çok güzel görünüyor. İnşallah önüme bir tanıdık ve kâselerden birisini isteyen bir başka dondurma meraklısı çıkmaz!”

   Elinde iki kâse dondurma taşıyan adamı izleyen bir başka adam da şöyle düşünüyordu;

 “ Adama bak, iki kâse almış. Ne aç, ne utanmaz herif! Acaba, eski tanış olmamız sebebiyle birisini bana vermez mi? Şimdi istemek de olmaz! Hakkımda kim bilir neler düşünür Deyyus!”

   Dondurma kâselerini gözlerden uzak bir yere kaçırmaya çalışan adama baka kalmanın yanında o ana kadar aklıma bile gelmeyen dondurma tatlarına kasap etrafında dolanan kedi ve köpek açlığı içinde uzun uzun baktım. Belki, birisi dondurmaya özendiğimi anlar da;

   “ Kardeşim, buyur bir kâse de sen ye” der ümidimin bittiğini dondurmalar dağıtılırken anlamış olsam bile. Dondurma kâselerinden her alan kişi, kararlı ve dondurma açlığı içerisinde kıvranıyordu. Ne kırılan, ne dökülen ne de geriye kalan bir kâse olurdu bu kadar can, dondurma çekerken…

   Biz yine iki adama dönelim. Etkinlik görevlisi düşünceler içinde arabasına yaklaşmış, artık derin bir nefes çekmek üzereyken, az önce onu izleyen tanıdığı adam ile göz göze gelince şu düşünceleri geçirdi aklından;

   “ Ulan kereste, tam da duracak yer seçmişsin. Şimdi görmesem, görmemezlikten gelsem, sonra fırsatını bulunca bir zararı olur. En iyisi diplomatik bir yolla dondurmalarımı gözlerden, gönüllerden kaçırayım.” Bu düşünceler içinde elindeki kâselere göz koymuş adama seslendi;

 —İster misin?

   Bu diplomatik, bu hileli seslenişi duyan adam da anasının gözüymüş hani! Aynı kurnazlık içerisinde bir cevap vermez mi; ?

 —Ye sen ya!

  Halk arasında nasıl derler; “ Al buradan yak!” Dondurma kâselerini arabasına tam koyacakken, yağmurdan kaçarken doluya tutulan etkinlik görevlisi adam tam manasıyla tuzağa, kendi kazdığı kuyuya düşmüştü. İstemeyerek de olsa, dondurma kâselerinden birisini “ Yer misin?” dediği adama uzattı. Uzatırken de içinden; “ İnşallah almaz, inşallah vazgeçer!” dediyse de, istemeyerek uzattığı elindeki dondurma kâsesini alan adam hızla yemeye bile başladı.

   İşin garibi bundan sonra oldu. İki kâse dondurmayı kaçıran etkinlik görevlisi, şık takım elbiseli adam, diğer dondurmayı, yani kalan bir tek kâseyi kaçırmaya gerek kalmadığını anlayınca kendisi de yemek isteyince dondurma kâsesi yana kayınca içindeki üç top dondurma da yere düştü.”

   Sizin anlayacağınız sevgili okuyucu, iki kâse derken, bire düşen etkinlik görevlisi eldeki bulguru da kaybetmiş, büyük bir hüzün içinde az önce kendi elleriyle vermiş olduğu diğer dondurma kâsesini yiyen tanıdığına acı acı baktı ve şu düşünceleri geçirdi o yüce aklından;

  “ Ulan namusuz nasıl da yiyor benim yiyemediğim dondurmayı. Gözü kalmış herifin. Ne çok da canım çekmişti, bedava dağıtılan dondurmadan”

   Kasap önünde umutları kırılmış kedi gibi ayrılırken için için gülümseyen bir başka adam; bendeniz, sahili, düşleri, komediyi, trajedileri içime çeke çeke ilerledim uçsuz bucaksız evrenin canlı yaşam sürdüren tek gezegeninde. Yetmeyeni, korkunç mülkiyetleri nazikçe bir kenara bırakarak, unutarak, yok sayarak…

 Güven SERİN 

 

 


23 Temmuz 2022 Cumartesi

ZAMANI BİRİKTİRE BİLİR MİYİZ?

 

İNTERNET

                                     ZAMANI BİRİKTİREBİLİR MİYİZ?

 

  Simya uğraşı, inancı ve düşleri olan insanların, bitip tükenmeyen zenginlik arayışı sayesinde var oldu. Sıradan insanların masalımsı düşlerini anlıyor saygı ile karşılıyorum. Bütün meselem şudur; kendini sanatçı; yazar, şair veya bir başka şekilde aydın gören insanların “köşe dönme” düşlerinin “iğneli fıçı” gibi nasıl ruhlarına batmadıklarını merak ediyorum…

  Yaklaşık 14 yıl önce kendisini şair, yazar olarak tanımlayan, bir de şiir kitabı yayınlayıp onu kapı kapı gezen sözde şairle tartışmış, bir daha görüşüp selamlaşmamış-tık… Yıllar sonra biraz sıkılgan, biraz “alacaklı” gibi bir tanıdıkla birlikte atölyeme uğradı.

  Koşulsuz yaklaşımım bir süre sonra rahatlamasına, eğitimci, şair, aydın bir insan olarak konuşmaya başlamasına neden oldu. İlgi, merak ve sevinçle dinlemeye başladığım anda, tam da yerinde bir çuval inciri berbat etti…

   Klasik romancılardan filanca yazarın geçmişinde yayın evleri tarafından sürekli reddedildiği ama sonunda kabul edilip köşeyi dönüp, çok zengin olduğunu söylerken, gözleri SİMYACI misali parlıyordu…

   Arsası müteahhit tarafından alınır ve kendisine onlarca daire verilen insanlar var ya; tıpkı onların yüzlerindeki sonsuz zenginlik gibi parladı bizim şairin, yazarın, aydın insanın gözleri…

   Kabul edemediğim bir durum; sürekli zengin olma düşleri değil, her defasında aldanan insanların hayal kırıklıklarıdır… Biliyoruz ki, zaman nehri büyük Krallıkları, İmparatorlukları da içinde eritmeyi sever. Evrenlerin ortasında bulunan Kara Delikler de öyle; yutarlar, dönüştürürler kâinatı yeniden ve yeniden…

   Biliyorum birçok insan, birçok aydın sürekli “ah bir zengin olsam” düşlerine dokunmanın içgüdü, genetik mirası içerisindedirler. Bir zengin olsalar, gösterecekler günlerini, basit olan dünyaya, o korkunç sefil diğer insanlığa…

  İşte, bu düşlerin sarhoş kişilikleriyle yollarımız burada ayrılıyor dostlarım. Onları kınamadan, yok saymadan kendi yoluma gitmenin muhteşem zenginliği içerisinde, yaşamın mal mülk biriktiren tarafında olmak yerine zamanı nasıl biriktire biliriz, diye bir başka simyacı aldanışı içerisinde, zaman nehrine kendimi kabul ettirip, usul usul ve bazen Meriç’in kış zamanları aktığı gibi deli deli akışı içinde yüzmek, eğlenmek, yıkanıp arınmak istiyorum…

   Özellikle ölüm törenlerinde, mezarlıklarda herkeste birkaç dakika, birkaç saatliğine bir SESSİZLİK olur. Yüce ölümün karşısında korkunç bir duraksama: O kadar…

   Ölmemiş olmanın o muhteşem gururu, harika bir çalımla yine o korkunç ızdırap dolu yükleri olan düşlerin içine bırakır bizi; bile bile zamanı öldüre öldüre, her şeyi biriktirip ama bir türlü zamanı biriktirmeme fakirliği içinde, yürürüz; kendi saltanatımızın, yabanıl hayvanlar gibi çiş yapıp işaretlediğimiz yerlerin ihtişam duyguları içinde…

   Bütün ısrarımıza rağmen herhangi kurum, kuruluş bize birkaç yıl, beş on yıl zaman verebilir mi? Her şeyi satın alacak hale geldi, kurduğum düşlerin tamamını gerçekleştirdim diyen tanıdıklar var. Sordum nazikçe

“ Zamanı satın alabilir misin arkadaşım?” Boynunu büktü ve dürüstçe “Bir onu yapamam işte; bir onu yapamam…”

   Öyleyse, hepimiz zamanın tutsağı, kurbanı mıyız acaba? Öyle böyle, bağırış, çağırış, kusur, takdir, övünme, haykırma, kin, nefret; bol ışıklı saltanat, en pahalı markalar derken; hakiki kurbanların devamıyız…

   Bir gün, zamanı satın alabilecek hale gelirsek, en büyük servet sahipleri, okyanusların zengin duruşları gibi sonsuz mutluluk duyacaklarına eminim. Biraz daha, biraz daha kalıp yaşamak isteyeceklerdir yaşlı gezegenimizde; zamanı bile satın almış olmanın garip yalnızlığı içresinde…

Güven SERİN 



14 Temmuz 2022 Perşembe

ÇALIŞMAK LAZIM,YAŞAMAK DÖVÜŞMEK!

 


İnternet

                          ÇALIŞMAK LAZIM, YAŞAMAK ve DÖVÜŞMEK!

                  

          ( 15 Temmuz Darbe Girişimini Lanetliyoruz…)

   1944 yılında Bursa ceza evinden eski mahpus arkadaşı Orhan Kemal’a mektup yazan Nazım Hikmet’in Orhan Kemal’e seslenişidir mektubunda; “ Çalışmak lazım, çalışmak, yaşamak ve dövüşmek”

  “Dövüşme” sözcüğüne dikkatinizi çekmek isterim! Nazım Hikmet’in dövüşü; “Karanlık ve Cehalet” ile olacaktır. Üretmekten, çalışmadan, sanattan, felsefeden, diğer uygarlıkların dil ve kültürlerinden uzak kalan uygarlıkların nasıl çöktüğünü çok iyi analiz etmişti.

  Bu yüzden Orhan Kemal’e yazdığı mektuplarda sıkça “ Fransızcayı öğren, Fransızcanı geliştir” uyarılarını bıkmadan tekrarlıyor. Nazım’ın üretimi, çalışma öncülüğünü, hiçbir zaman durmadığını; hapiste ürettiği, şiirlerden, hikâye, romanlar ve çevirileri yanında, orada da dokuma tezgâhı kurup çalışıp para kazandıklarından biliyoruz.

   Nazım Hikmet’in bir başka sanatçı özelliği ise, yetenekli olanları keşfedip sınırları zorlayıp, sınırsız destekler içinde o yeteneğe arka çıkma becerisidir. Yetenekli mahpus arkadaşlarından birisi de Raşit-Orhan Kemal’dir. Hapiste boş vakitlerinde ona Fransızca dersi vermenin yanında. Şiir, hikâye, roman yazmasını da teşvik etmiştir.

  Orhan Kemal çıktıktan sonra, aralarındaki mektupların edebi, sosyal, kültürel değeri anlatılamaz derece lezzetlidir. Öğretmiş olduğu Fransızcanın yarım kalmaması için sürekli uyarılarda bulunmasının yanında, şiiri, hikâyeyi, romanı da bırakmadan denemeler yapmasını istiyor.

  Nazım’ın zekâsı, sanatsal başarısı karşısında herkes kendini tutamayacak kadar duygulanır, ona saygı ve sevgi besler. Fakat aynı Nazım’ın mektuplarında bir başka yönü çıkıyor ortaya. Kadına ve çocuklara olan düşkünlüğü, saygı ve sevgisi…

  Orhan Kemal’in Nazım’a yazdığı veya yazacağı her mektubunda ilk önce eşinden ve küçük kızından uzun uzun söz etmesini istiyor. Onlara olan düşkünlüğü; Orhan Kemal’in eşi Nuriye’ye “ Kızım” , küçük kızına ise “ Torunum” olarak seslenişi, sözcüğün yazı dilinden öte, seslenişe, yüreklere akmasına kadar etkili oluyor.

  1944 yılı içerisinde Orhan Kemal’den gelen mektupta, küçük kızının yaramazlık yapıp annesinden dayak yemesini anlatması üzerine, sadece şiirin babası değil, şefkatin babası da olan Nazım şöyle yazıyor;

  “ Annesinden dayak yiyip sana şikâyete gelmesi faslını okurken AĞLADIM. Kızıma söyle Yıldız’ı döverse vallahi, billahi kendisiyle bozuşuruz. Böyle şirin ve akıllı bir mahlûk kedi olsa dövülmez, nerde ki benim Yıldız’ım.”

  Sanatçı ehliyeti almanın biricik yoludur diğer zamanlar içinde yaşamak! Sadece kendi zamanın bencilliğine kurban olanlar da sanat üretebilir ama öteki zamanlara bir türlü taşımıyorlar. Neredeyse bütün dünyada Nazım Hikmet sevgisinin, saygısının oluşması boşu boşuna değildir.

  Nazım Hikmet, birçok insanın kahır olacağı mahpushane yaşamını; sadece sanatçı kabiliyeti içerisinde görmemiştir. Sanki bir okul öğretmeni, oradaki arkadaşları ise onun öğrencileri, arkadaşları, dostları…

  İbrahim Balaban, ölmeden önce son günlerinde kendi sergisi ve müzesi için Tekirdağ’a geldiğinde dinlemiştim omun Nazım Hikmet sevgisini. Her hücresine kattığı öncü arkadaşını anlatırken, yaşlı-ihtiyar bedeni, tıpkı mahpusluk günleri gibiydi; taptaze, capcanlı…

  Aynı yıl,1944’te Orhan Kemal’e yazdığı mektupta İbrahim Balaban’dan da söz ediyor Nazım;

  “ İki üç gündür, fazla değil şu son üç gündür kısa bir tembellik geçirdim. Yarın yine işe başlıyorum. Bizim burada ressam berber İbrahim vardı ya, resmi inanılmayacak, akla sığmayacak kadar ilerletti. Ben de gözlerim sulana sulana halkımın büyük yeteneklerinden birine örnek olan bir hadise karşısında hazdan ve bahtiyarlıktan böbür böbürleniyorum.

  Büyük Türk halkı! Nasıl bütün dünya halkları gibi yaratıcıdır ve nasıl sevilmeye, hayran olunmaya değer ve uğrunda gebermek en ehemmiyetsiz iştir. Çalışmak lazım, yaşamak ve çalışmak ve dövüşmek…

   Sana yirmi lira yollamıştım. Biraz sabret ay sonuna doğru otuz kırk lira daha göndereceğim. Senin tezgâh bu suretle normal çalışmaya başlamış olacak.”

   Nazım’ı nasıl anlatmalı, nasıl aktarmalı? İnsanı insan yapan öz, onun genetiğine gizlenmiş. Sadece edebi dünyanın şairi, yazarı değil, sosyolojinin, kadının, çocuğun, evrensel vicdanın de yanı başında bir Nazım; İbrahim Balaban’ın ifadesi gibi “ Şair Baba” olan bir Hikmet…

Güven SERİN 


13 Temmuz 2022 Çarşamba

BİR ÇOCUĞUN KALBİNİ KAZANMAK

 

İnternet

                                BİR ÇOCUĞUN KALBİNİ KAZANMAK!

 

   Sayın okur “Hangi çocuğun?” sorusu karşısında en yakınınızda bulunan çocuğun demekle yetineceğim. Yazıma bir tanıdığın anlattığı yaşanmışlıkla başlayacağım. Bir çocuğun, şimdi kocaman adam olmuş; adı-sanı olan ve çok kazanan bir insanın öyküsüyle…

  Anneanne sıklıkla şikâyet ediyormuş bizim çocuğun büyük adam olmuş haline;

”Seni ben büyüttüm, senin için ne büyük fedakârlıklar yaptım ama sen doğru dürüst beni ziyaret etmiyorsun!”

  Bu şikâyet, yıllar boyu devam etmiş. Bir gün, o çocuğun büyük hali; yani şimdiki hali şöyle bir sözü üzerine basa basa söylemiş; “ Ne yapayım yani sen büyüttüysen! Büyütmeseydin…”

  En sonunda buraya gelecek, getirilecek fedakârlığın faydası olsa olsa; kocaman bir yük, sıkıntı değil de nedir? Diyeceksiniz ki büyük adam olmuş olan o büyük kişi, yaşlı kadını idare etseydi, ara sıra dolaşsaydı daha iyi olmaz mıydı? Elbet olurdu olmasına ama olmamanın karşılığı “ölümcül diyet” anlayışına dönüşmemeli…

  Bir gün akşamüstü Hasan Efendi Caddesi’nden eve doğru ilerliyordum. Erkek çocuğunu okuldan almış olan anne, çocuğa yolda hesap soruyordu. Muhtemelen bir harcama üzerineydi. Çocuk susuyor, korkarak annenin sözsel saldırılarını dinliyordu. Ne olduysa o anda oldu; anne çocuğa, derecesi yüksek bir tokat attı. Çocuğun utancı, tokadın acısından daha büyüktü…

   O manzaraya bakarken sanki bütün günahlarım, suçlarım, kusurlarım ile bin kez, bin kat daha fazla bir şekilde yüzleştim. Şiddet, korku, hoyratlık eninde sonunda çocukları da aynı acımasız kültürün içine çekiyor. Onların sırası da geliyor. Anneden tokat, azar yiyen çocuğun da sırası geleceği gibi…

  Bir çocuğun kalbini kazanmak; nasıl olacak peki? Her istediğini yaparak mı? Şımartalım da başımıza mı çıksın? Anneyi, babayı tanımasın mı? Onlardan korkmasın mı?

  Hiçbirisi değil sayın okuyucu; hiçbirisi… Korkunun, başka korkuları, saldırganlığın başka, hatta daha büyük saldırganlıkları tetiklediği, büyüttüğü bilinen bir gerçekken, kendi eziyet-çimizi niçin büyütelim?

   Unutmayalım ki, çocuklar büyürken, bizler ise küçülüyor, yaşlanıyoruz. Eninde sonunda yüzleşeceğimiz bir gerçek var!Korku, şiddet, baskı, zalimlik ile yapmaya çalıştığımız; adına eğitim, sevme dediğimiz garip sevgi, rezalet anları… İhtiyarlıkta, yalnızlıkta insana en çok koyacak olan şeydir sevgisizlik ve korkunun gölgesinin yanı başımızda olması…

  Anlayana sivrisinek saz, ata sözünü burada hatırlatacak değilim. Hatırlatacağım şey, kendimizi dönüştürmek, yeniden var etmek için Dünya ve Türk Klasik kitaplarına başvurma düşüncesini paylaşmaktır…

 Hani nasıl derler klasikler için? Yeniden okuyorum, yeniden bir şeyler buluyor, yeniden besleniyorum, dediğimiz eserler…

  Öyle bir sesleniş yapıyorlar ki insana, dokunamadığımız nöronlarımız, kılcal damarlarımız dahi titriyor…

  Balzac’ın eseri Goriot Baba, baba-lık anlayışınızı bir kez daha gözden geçirmenizi sağlayacaktır.

  Fyodor Dostoyevski’nin Karamazof Kardeşler eseri ise bir başka babanın muazzam erdemini, bir başka babanın rezaletini yan yana görmenizi sağlayacak.

   Tercih ettiğiniz baba figürü, korkulan, her an ölmesi istenen bir yaratık mı, yoksa onunla her koşulda onur duyacağınız bir insan mı? Dosdoyevski sizinle olacaktır, eğer o okuma randevusuna kutsal bir törene gider gibi gitmeyi kabul ederseniz…

  İnsan olmak zor zanaat! Anne ve baba olmak da fazlasıyla zor zanaat… Oysa çocuk olmak, çocuk gibi düşünmek ayrıcalıklı bir sanat gibi; taptaze, capcanlı, kıpır kıpır…

   Niçin, büyük olmanın belli figürleri temsil etmenin ağırlığı altında ezilip, büzülüyoruz; niçin…

Güven SERİN  

  


5 Temmuz 2022 Salı

KARPUZ ÇALMAYA UTANMIYOR MUSUN?

 

İnternet
Utanma; ayrı bir erdem,yücelik,dönüşüm imkanı...

                                KARPUZ ÇALMAYA UTANMIYOR MUSUN?

 

  Akşamüstü uğradığım genç manav oldukça canı sıktın bir şekilde yan taraftaki komşularına dert yanıyordu. Karayağız delikanlı ne olduysa olmuş ama bu işe çok canı sıkkındı…

—Ne oldu kardeşim, deyince;

—Ya abi, her gün bana gelen bir adam; biber isteyince biber, domates isteyince domates veriyorum. Bugün de verdim. Bir ara ben içeride müşteriyle uğraşırken dışarıda bulunan karpuzlardan kocaman bir tane çalmış. Yan komşu beni uyarınca arka sokakta yakaladım kendisini.

—Sonra?

—Ulan utanmaz-arlanmaz sende hiç mi vicdan yok! Koskoca karpuzu ne yapacaksın. İsteyince sana vermiyor muyum dedim. Cevap yok kendisinde…

   Genç manavın derdi buydu. Garip-biçare sandığı kişinin istediğinde ona yardım etmesi, bir yerde kendince ihanete uğramasına çok içerlemişti… Bir hafta önce ulusal marketlerimizden birisindeyim. Yan tarafta market çalışanı ile müşterinin konuşmasına kulak misafiri oldum. Market çalışanı hırsızlık olaylarından şikâyet ediyordu…

  Şu soruları sordum kendime ve birkaç tanıdık arkadaşa;

Hırsızlıklar yoksulluktan mı yapılıyordu? Yoksa eriyen, dönüşen toplumumuzun bozulan, tükenen insan yapılarının karaya vurmasından mı?

  Kırk yıl önce Sakarya Karasu’ya gitmiştim. Yol boyunca bir sürü yerleşim yerinden geçtik. Özellikle gece saatleri dükkânlar kapandığı halde dışarıda bırakılan mallarını, eşyalarını görünce arkadaşım Kubilay’a sordum;

—Niçin içeriye alınmamış bunca eşya, mal mülk? Arkadaşım hemen cevabı verdi;

—Buralarda hırsızlık olmadığı için hiç kimse dışarıdaki mallarını içeriye almaz…

  Aslında doğup büyüdüğüm yerde de insanlar evlerinin bile kapılarını kilitlemediği zamanlara tanıklık etmiştim… Ya şimdi? Değişen, dönüşen toplumları sadece bir tek sözcük, birkaç olayla izah edemeyiz…

  Nedenleri, niçin-leri, dönüşümleri iyi ve kötü yanlarıyla rakamlara, oradan da insani yansımalara, psikolojik, sosyal, hukuksal olaylar bütününe getirir, bir güzel yoğurur-sak, bundan sonra ne yapacağımıza karar veririz.

  Uygar dünya böyle dönüştü. Her hatayı, her kaybı, deneyim diyerek, bilimin, sanatın, sosyolojinin yardımıyla onardı ve daha ötelere iyileştirerek taşıdı.

  Bugünün gerçeği nedir dersek; gelir dağılımının adaletsizliği konusuna ulaşırız. Zengin ile fakir arasındaki uçurumlar, açlık ve fakirlik sınırlarını belirleyen rakamlar ve şehirlere sığınan yüz binlerce insanın sosyal ve kültürel yaşamdaki yerlerini inceler, anlamaya çalışırsak saf gerçeğe ulaşırız diye düşünüyorum.

  Genç manava oldukça canı sıkılmıştı. Acıdığı, yardım ettiği insan onun karpuzunu çalmıştı. Üstelik yiyebileceğinden çok fazla büyüklükte… Ve bunu, atalarından, büyüklerinden duydu o masum sözcükle anlatmaya çalışıyordu;

“ Utanmıyor musun karpuz çalmaya? Sende utanmak-arlanmak yok mu be kardeşim!”

  Gerçek şu ki, utanma duygusu iyi güncellenmediyse, rafine edilmediyse, bizi biz yapan o masum bakış, duyarlılık da yok olursa; vay halimize…

    Hızla, eğitime ve kırsal göçün nedenlerine dokun malıyız. Nitelikli eğitim ve üretim; beton ormanlarından çok daha değerli bir kazanım, reform ve devrimdir…

 Güven SERİN 

  



1 Temmuz 2022 Cuma

DARİO MORENO İZMİR'İN ÇOCUĞUDUR

 

İnternetten

                               DARİO MORENO İZMİR’İN ÇOCUĞUDUR

  Dario Moreno 1921 yılında Aydın Germencik doğumlu olsa da, kendisini İzmirli hissetmiş, özlemlerini İzmir’in üzerinden dile, dillere destan eylemiş Yahudi kökenli bir Türk’tür.

  Belki de yetimliğin verdiği sarılıştır onu var eden kent olan İzmir’e. Farklı seferlerde gitmiş olduğum İzmir’de, diğer şehirlerimizden gelmiş insanlarla çay, kahve sohbetlerinde hemen hepsinin kendilerini İzmirli saydıklarını gördüm.

   Doğdukları kentlere saygıyla bakıyor olsalar da, İzmir’in farkı, belki de kendine özel büyüsü de burada çıkıyor ortaya; özellikle, karanlık, puslu gecelerden sonra söken şafak ve ardından doğan güneş gibi, bu şehir de aynı şekilde doğuyor orasını yaşam alanı seçmiş insanlarda…

  Sanatçının; Dario Moreno’nun gözünde İzmir; dilber şehirdir. Yani çok güzel bir kadındır, onun özlediği, beklediği ve aynı zamanda yeşerdiği şehir…

  Sanatçı ününe ün kattıktan sonra Fransa’dan daha da çok özler İzmir’i. Gerçek yetimliğini çoktan unutmuş görünse de, İzmir’den ayrı kalışını gerçek yetimlik olarak dile getirir; şarkılara can katacak notalara güvenir ve haykırır;

“Daracık yolların, yiğit efelerinle

 Körfezde mehtabın, denizde grubunla

 Güzeller güzeli, dilberler dilberisin

 Senden ayrılamam, seni bırakamam

 Sevgili İzmir

 Canım dilber şehir

 Gurbette sensizim, avare bir öksüzüm

 Kalbim seni arar, hep senin için çarpar

 Senden ayrılamam, seni bırakamam

 Sevgili İzmir”

  Büyülü dilber şehirlerin farkı da burada gizlidir. İçinde doğum sancıları çeken insanları doğurur; besler, büyütür ve o gizemli şiirsel sanatın ruhunu üfler. Dario Moreno’ya üflediği, onu büyülediği gibi, daha kim bilir kaç milyon insanı, şehirli kimliğine, kendi doğduğu şehri-kimliğini inkâr etmeden davet etti derinlerine…

  Bütün şehirler İzmir gibi sarılmalıdır gelenlerine. Göç edenlerine, yetimlerine-öksüzlerine, farklı düşünceler içinde gelmiş olan devrimcilerine, susmuş ve susturulmuş olan, kendi kavuğuna çekilmiş olanlarına;

 “ Sen şehirlisin; sil gözyaşlarını, katıl, gece ve gündüzümüze, şehrin her haline, tüm mevsimlerine

  Unutulmaz böyle şehirler, unutulmaz, unutulamaz… Tıpkı Agora Meyhanesi dökülürken dudaklarda, Antik şehrin caddelerinde yaşıyormuşçasına yürürsünüz Alsancak, Karşıyaka, Göztepe sahillerinde; bir yabancı kılığıyla değil; oraya ait bir insan coşkusu içerisinde, Orhan Veli’nin arkadaşı Dario Moreno’yu dinlersiniz;

 “Canım dilber şehir, eşsiz sevgili İzmir

 Ulu Çatalkaya’n, gök mavisi körfezin

 Yeşil Yamanların, çeşitli bağlarınla

 Ege’nin güzeli, incilerin incisisin”

Güven SERİN  



30 Haziran 2022 Perşembe

JAMES JOYCE'NİN BÜYÜK ESERİ ANILIYOR

 

İnternetten

                JAMES JOYCE’NİN BÜYÜK ESERİ ULYSSES ANILIYOR

 

 Gelişen, dönüşen dünyanın önemli motorlarından birisi de yazı sanatı, yazı sanatına iz bırakmış, eserler yaratmış insanları ve eserleri anmak, hatırlayıp uluslar arası düşünce içinde, tüm insanlığa adanmış olmanın anayasası gibi bir başka toplumsal, kurumsal coşku yaratmak değil de nedir…

   Yazı, söz sanatı kadar insanı ortak noktaya getiren en önemli kültürel etkinlik ve olaylardan ikisini say deseniz; spor ve şarkılar derim. Bütün sınırları aşan, gönüllü bir dolaşım ve kalıcılık elde eden, insanı insanlaştıran buluş ve üretimlerin en ilerisi ve kalıcı olanları…

   İrlandalı yazar James Joyce Ulysses isimli eserini 1922’de yayın hayatına sunmasının üzerinden 100 koca sene geçti. Bu sebepten 18 önemli şehirde etkinlikler düzenlenecek.

  Bu eser; Ulysses için ölümsüz diyorlar. Eserin sonuna gelip de eseri anlayacak, anlatacak ve yorumlayacak aşamaya gelenleri gönülden kutluyorum. Ulysses’i yıllarca duyduğum halde YKY (Yapı Kredi Yayınları) çıkan eserle 3 Mart 2014 yılı tanıştım. İki büyük cesaret-okuma çabası gösterdiğim halde her ikisinde de “ Sonra” ya, diyerek kitabı okunacaklar arasına nazikçe bıraktım.

  Eserin; Ulysses’in basılmasından, yayın yaşamına girişinden bu yana yüz yıl geriye kalması nedeniyle 18 farklı şehirde etkinlikler yapılacak. İstanbul’da bu şehirlerden birisi… Dünya çapında bir eseri anacak, anlatacak veya onurlandırma coşkusu yaşayacaksak, İstanbul’u yok sayamayız…

  Paris, Berlin, Kopenhag, SanSabastian, Cluj, Zürih, Groningen gibi dünya şehirlerinin yanında İstanbul’da çok az insanın okumayı, anlamayı başardığı Ulysses’i, yazarı James Joyce’yi farklı etkinliklerle anacaklar, anlatacaklar, belki de bilmediğimiz birçok yönlerini tanıtacaklar…

  İki kez başlayıp da bitiremediğim Ulysses’i okuyamamış, hatta tırsmış birisi olarak etkinliklerden geriye kalacak bilgi besinlerini çok merak ediyorum.

   Sivri dilli bir dehanın eseri, okuduğum sayfalardan geriye neler kaldı diyecek olursak, birkaç satırı burada paylaşmak isterim.

  Bir köpeğin anlatıldığı sayfalardan birisinde, özgürlüğe dokunuyordu yazar;

“ Bir zağar, capcanlı bir köpek kumlu düzlükten koşa koşa beliriveriyor. Tanrım, bana saldıracak mı? Bırak özgürce koşsun. Başkalarının da efendisi de olma, kölesi de.

   Bastonum elimde. Sıkı dur. Ta uzakta, köpük taçlı dalgaların önünden kıyıya doğru yürüyen karaltılar, iki kişi. İki meryemler. Sazlıkların arasında, gözlerden ırak gizlemişler onu. Ce’e. Sizi gördüm. Yo, köpeği. Dönmüş, koşuyor onlara doğru. Kim bunlar?

  Düşmanın köpeği…”

  Harflerin, sözcüklerin, şiirlerin, öykülerin peşinde koşanlar, bildik manada bütün bilimlerin de peşinde koşuyorlar.”Ne çıkar bundan-şundan!” düşüncelerini çoktan öteki dünyaya bırakmışlar.

    O yüzdendir gelişen ülkelerde dâhilik ile delilik arasındaki insanların bildik bilmedik bütün notlarını, çalışmaları, orada burada kalmış ifadeleri her daim didik didik edilir. Bir kırıntı, faklı bir sesleniş, diğerleriyle yoğrulur; yarıştırılır Ulysses, Hamlet veya diğer dünya klasikleriyle, karşılaştırılır kıvama gelmiş düşünce erdemleri; bir bir, ilmik ilmik; yudum yudum…

Güven SERİN 


21 Haziran 2022 Salı

YILMAZ BÜYÜKERŞEN'İN ŞEHRİNDE OLMAK

 


Kamera; Güven Eskişehir


Kamera; Güven 
ESKİŞEHİR YILMAZ BÜYÜKERŞEN
BALMUMU MÜZESİ

                            YILMAZ BÜYÜKERŞEN’İN ŞEHRİNDE OLMAK!

 

  Eskişehir, hemen hemen herkesin dilinden düşürmediği İç Anadolu rüyası… Bazı isimler şehirleri, ülkeleri, bazıları da dünya ile anılır. İsmin dilden dile dolaşması neyi anlatır? Tam olarak ifade etmek gerekirse; başarıyı, samimiyeti, sevgiyi anlatır, diye düşünüyorum.

  Kayseri deyince akla Osman Kavuncu geliyorsa, Eskişehir denince… Çok önemli markaları olan şehirler, o markalardan önce insanı, yöneticisi, sanatçısı, mimarı, mühendisi, şairi, felsefecisi ile anılıyor olabilir. Nasıl ki Mevlana dersek, Konya başköşeye oturursa, Akşehir deyince Hoca Nasreddin gülümserse bize; Eskişehir denince bildik cevap; Yunus Emre,Kral Midas ve Yılmaz Büyükerşen geliyor akla…

  Yılmaz Büyükerşen’in Balmumu Müzesi ve ünü müzesinin bulunduğu şehrin çok ötesine aşalı çok oldu. Her ünlenen mekânlar, eserler gibi Frigya gezisi sırasında Balmumu Müzesi beni de kendisine çekti.

  Şaşırdığımı söylemeliyim. Müzenin giriş kapısında sıra bekleyen bir sürü insan vardı. Oysa koskoca arkeoloji müzesinde sıra filan yoktu. Genci, yaşlısı, yerli veya yabancı turisti, her yaştan ve farklı şehir, ülkelerden bir sürü insan, merak, neşe içerisinde sıranın kendisine gelmesini bekliyordu.

  Müzeler, kütüphaneler pek kuyruk oluşturmazlar. Neredeyse, toplu öğrenci ziyaretleri ve bildik o büyük eserler harici büyük çoğunluğunda aynı anda birkaç kişi zor görürsünüz. Aynı yoğunluğu, farklı neşeyi Sabancı Müzesi’nde Picasso ve Rodin sergilerinde gördüğümü de burada not düşmeliyim.

   Gelelim Eskişehir Yılmaz Büyükerşen Balmumu Müzesi’ne. Kendi sınırlarını çoktan aşmış mekânda bir sürü tanıdık, ünlü insanın heykelleri orada bulunuyor. Büyükerşen, kendi sanatçı bakış açısıyla adaletli davranmış, ünlü siyaset insanlarını, sanat insanlarını, ticaret insanlarını yıllardır devam eden mücadelesiyle zanaat ve sanatın hünerli elleriyle onurlandırma işini, mekânsal alana taşıyarak yaşadığı şehre apayrı hizmet, kazanım yolunu açmış…

  Şehirlerin turizm hareketleri birçok zenginliğin bir araya gelmesiyle derinlik kazanır. Müzeler de böyle zengin derinliklerin en başında geliyor. Odun Pazarı Evleri, kendi sunumunu, insanlara mimarlığın, dinlenme, eğlenme ve tat alma seçeneklerinin farkını sunarken, Balmumu Müzesi de bu ayrıcalıklı yerde önemli pay, başarı ortaklığına imza atmış görünüyor.

  Müzenin giriş ücreti 25 TL. Ücretsiz olduğu halde birçok müzenin çok az gezildiğini biliyor, duyuyor ve tanıklık ediyoruz. Müze duyarlılığının eksikliği iyi araştırmalarla ortaya konula bilinir. Müzelerin sunumlarının her yaşa hitap etmemesi, sönük, heyecan içermeyen eser veya objelerle doluluğu da sebepleri arasında sayıla bilinir.

  Eskişehir Balmumu Müzesi ise bir başka tezatlığı, canlılığı, insanların kutsal alanları gezerken duyduğu o hazzı yaratmış gibi geliyor. Neden derseniz, gördüğümü amatör bir dille anlatmak isterim.

  Yılmaz Büyükerşen isminin efsane oluşu, on veya yirmi yıl önce başlayan bir çalışmadan kaynaklanmıyor. Çok ötelere, yaşadığı şehri daha ilk gençlik yıllarından beri benimseyip, daha ileriye çıkartmak için çalışmaların karşılığı, aslında onun kurmuş olduğu, bir şehrin şimdiki zamanı ile geleceğine bırakacağı felsefeyi de aktarıyor…

  Mesela, müzede yaklaşık 170 eser olduğunu düşünürsek, bu eserlerin bildik ünlü insanları temsil ettiklerini de söyledikten sonra o insanlara ne kadar benzeyip benzemediklerini anlamak istiyorsunuz!

  İşin garipliği de burada başlıyor. Başkanın-sanatçının eserlere olan emeği, müze düşüncesi tartışmasız bir şekilde büyük alkışı, kıymet bilmeyi hak ediyor. Görüp de kendi kendime fısıldadığım şey, belki de müzeyi gezip gören her insanın da fısıltı halinde söyledikleri olabilir.

  Bazı heykeller sahiplerine, temsil ettikleri kişiliklere muhteşem derece benziyorken, bazıları ise neredeyse o kişileri komik, hatta trajikomik derece temsil ettiğini düşündüm. Acaba; sanatçının, siyasetçi rolü, üstlendiği sorumluluklar, belli zamanlarda sanatına yoğunlaşmasını mı engelliyor?

 Nasıl derler, on parmakta on marifet tamam da, yorgunluklar sanatın özüne haykırı bir dalga da getirmişe benziyor. Moğolların efsane sanatçısı Cahit Berkay’ın katıldığı bir söyleyişi de yeniden aşk şarkısı yazıp yazamayacağı sorulduğunda;

—Bu yaşta âşık olursam tabi ki yazabilirim. Hissetmem lazım aşk şarkısını yazabilmek için. Ama ticari olarak elbet her zaman yazabilir, yapabilirim…

  Öyle sanıyorum ki, Yılmaz Büyükerşen bazı balmumu heykellerini yayarken çok ama çok iyi hissetmiş. Bazıları ise “ yapmak” için yapmış…

   Son sözler ise, müze çoktan diğer müzelerin önüne geçmiş. İnsanlar; genci, yaşlısı, yabancısı, yerlisi eksik olanı değil, bu işin samimiyet, istikrar içinde yapılmış olduğunun kredisini çoktan açmışlar Büyükerşen’e…

 Güven SERİN 

 




16 Haziran 2022 Perşembe

GÖÇEBE HAYATLAR

 

İNTERNET

                                                       GÖÇEBE KENTLER

                                

              ( Kendi Hayatından Gizlenen Hayatlardık)

  Yazın hayatımın başlangıcından bugüne sürekli üzerimde durduğum konulardan birisidir: Yaşadığımız şehri-Tekirdağ’ı hotel, motel, pansiyon olarak görmeyelim… Göçebeliği saygıyla, nezaketle selamlarken, yaşadığımız yerlere sımsıkı sarılıp, gözlerinden, yanaklarından; orman, dağ, nehirlerinden öpme fikrini sahiplenenlerdenim…

  Gerçekte öyle mi oluyor? Sadece en büyük nehrimiz Ergene’nin bataklık, zehir kokan simsiyah haline bakarak öyle olmadığını, sarılamadığımızı, kucaklayamadığımızı anlayabiliriz…

  Yanılmıyorsam Erdal Alova’nın şiirinde anlatıyor Göçebe Kentleri ve bu kentlerin insanlarının yaşadıkları öyküleri; korkuları, coşkuları, sevinçleri, kayıp ve kazançlarıyla birlikte;

“Göçebe Kentler

  Kovgun kentlerdik kendimizden

  Bir dalgayla, bir buyrukla…

  Kireçsiz, harçsız, taş taş üstüne

  Bir gecede kurduk kendimizi.

  Taşlardık, yalnız taşlar

  Yabancıya, gelip geçen yolcuya…

  Birlikte uyuduk

  Ölülerimizin külleri, hayvanlarımızla,

  Bir bayrak gibi çekip korkuyu

  Gönderine gecenin…”

  Bugünün dünyasında yaşadığımız kenti düşünecek olarsak; sürekli göç aldığını, kentlerden, kasabalardan, köylerden gelen insanların bir pota, bir şehir içinde dönüştüğüne tanıklık ediyoruz.

  Görünen o ki; insan merkezli yatırımlar, düşünceler, planlar yok. Siyasi düşüncelerin, ticari kaygıların dışında insanın sosyal, kültürel bir canlı, öteden beri karakterinde, genlerinde, alışkanlıklarında bir sürü kültürü; acıyı, sızıyı, coşkuyu barındırdığını önemsemiyoruz…

  Şehrimizin gerçeğine baktığımızda, kentimizi kent olarak kullanamayanların çoğunlukta olduğunu elem içerisinde anlatmak isterim. Onlar, hem varlar, hem de yoklar…

   Ne yapılan parklardan, caddelerden, park ve bahçelerden haberdarlar, ne da içlerindeki suskun türküleri haykırabiliyorlar…

  Ne olacak peki? Caddelerimiz, mahallelerimiz, göç eden insanlarımız sadece SEÇİM-SEÇİLME zamanı mı hatırlanacak? Onların öykülerini hangi tiyatro, opera, yazar anlatacak? Söyleyemedikleri, haykıramadıkları, hatta KENT bilinci nedir; ne değildir düşünceleri bile analiz edilmeden, kendi kovuklarına çekilmiş yabanıl canlılar gibi evlerinde öyküsüz, etkisiz, kimsesiz ve çaresiz bir şekilde KENTLİ nüfusuna dâhil ediliyorlar…

 Şairler bu yüzden yüreklerinden seslenirler. Gerçek şairler, evrenin derinlerinden beslenenler bu yüzden acı çekerler ve hissederler, her mısra düşerken ruhlarının imbiğinden;

“ Ortak bahçelerde uyuduk

  Ortak bir uykuyu

  Geçici yurdumuzda

  Üç günde bir

  Yeni adlar bulup büyüyen Aya,

  Kalsın diye

  Kendi hayatından gizlenen hayatlardık”

                                                    Güven SERİN 

13 Haziran 2022 Pazartesi

Y ve Z KUŞAKLARI NEYİ ANLATMAK İSTİYOR?

 



İNTERNET

                Y ve Z KUŞAKLARI NEYİ ANLATIP, NEYİ REDDEDİYOR?

  Yaşları 40 ile 60 arası olan anne ve babaların muhakkak bu kuşaklara ait evladı, hatta iki kuşaktan çocukları vardır. Hiçbir zaman kuşaklar arası çatışma, ayrılık, farklı düşünce bu kadar olmamış görünüyor…

   Yakın zaman içerisinde tanıştığım beyefendi de Z Kuşağı kız sahibi. Kuşaklar arası sorunları, onları anlama biçimlerini masaya yatırıp söz etmeye başlayınca kendi öz düşüncesini, başına gelenleri ifade etti. Üstelik bu ifadeler Üniversitede ders niteliğinde tanıklıkları, gerçekleri de birinci derece babanın kendisinden dinledim;

  “ Toplum ve yakınlarımız bizlere onların kafalarındaki baba olma biçimini dayatıyor. Klasik manada evladına karşı çıkıp, her söyleneni dinlemesi, her söyleneni yapması isteniyor. İlk başlarda bende öyle yaptım; kızıma, kendi çevremizden, babamızdan gördüğümüz dayatmaları yaptım. Neredeyse evladımı kaybediyordum…

  Sonra, bu işin yanlış olduğunu, ilk önce bizlerin değişmesi gerektiğine karar verip, onu anlamaya çalıştım. Çalıştıkça kızım da bana, annesine daha yakın, daha açık konuşmaya, davranmaya başlayınca aileye huzur, hoşgörü, hatta özlenen o sevgi geldi.”

  Bu tür konuşmaları kim bilir kaç anne babadan dinledim. Çok azı durumu kavrayıp 21.yüzyılın gençliğinin dönüşümünü anlayıp, katı tutumdan vazgeçip, sevginin, hoşgörünün elini uzatınca büyük başarılara, çözüm ve ortak anlaşma yollarına gitmeye başarmışken, reddedenler, halen 30–40 yıl öncesinin baba ve anne-lik savaşını verenlerin nasıl da savaşı kaybedip aile içinde şiddete, kırgınlıklara, korkunç girdaplara düştükleri, görünen acı bir gerçek…

 25 yıllık dostum da böyle bir savaşın yitik, kaybeden tarafında bu dünyadan kırık, anlaşılmamış olarak gitti. Hâlbuki bir çocukları vardı. Her iki tarafın istediği şey anlaşılmaktır… Bizler daha deneyim, daha yaşlı, gün-görmüşsek, niçin değişemiyoruz? En değerli varlıklarımıza; CANLARIMIZA, niçin, “Elalem ne der?” korkularıyla anne ve baba-lık yapmaya kalkıyoruz?        

  Eğitim ve öğretim kurumlarımızın en küçüğünden tutun da Belediyelerimizin birçok birimine kadar, tıpkı Kurtuluş Savaşı felsefesi gibi “ Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır” felsefesi, ülkenin bütün çocuklarının, bütün kuşakların önce iyi anlaşılıp; GELECEĞİMİZ dediğimiz düşünceye uygun sarılışlar, dönüşümler, büyük reformlar yapmalıyız…

  Kendi çocuklarımızı istediğimiz kadar ayrıcalıklı yetiştirelim. Ülkemizin tamamı önemsenmezse, çocukların büyük çoğunluğu daha küçük yaşlarda hırpalanır, kötü eğitim, kötü beslenme, kötü davranışlarla büyütülürse, toplumun huzurlu, milletin hoşgörülü ve devletimizin başarılı olmasını beklemek hayal olur…

  Çocuklar, hepsi anlaşılmayı doğuştan hak ederler. Anlaşılmak, sevgi gösterisi içinde büyütülmek şımarmak değildir. Gelişmiş uygarlıklar nasıl önemsiyor, nasıl özgüven, görgü sahibi yapıyorsa evlatlarını, bizler de öyle sarılmalıyız kuşaklarımızın farklı olan taleplerine, davranışlarına…

  Unutmayalım ki Z Kuşağı, giyimi, beslenmesiyle tam manasıyla kendisine dayatılanı reddediyor. Farklı bir şeyler denemek istiyor. Namusun belin altında olduğunu değil beyinde olduğunu anlatmak istiyor. Beslenme biçimlerinin de yeterince anlatılıp, anlaşılmadığı için reklâm dünyası altında ezilmeleri onların suçu değildir.

  Biz büyüklerin tekrarladığı safdillik'lerin sayesindedir. Sürekli KAPİTALİZM şöyle, böyle diyoruz ama onun nimetlerine; uçaklarına, akıllı evlerine, haberleşme sistemlerine ilk önce bizler oturuyoruz. Sonra da kapitalizm çocuklarımızı kuşattı, diyerek KÖR gönlümüzü rahatlatıyoruz.

  Bilgi, sadece diploma almak değildir. Eğri, büğrü, yanlış, karanlık veya kullanmaya kalkan kötülüğü reddetmek, ona mesafeli olmak ve onunla baş edebilmektir. İşte o yüzdendir çocuklarımıza; Z ve Y Kuşaklarına çok farklı eğitim, dönüşüm biçimleriyle sahip çıkmalıyız;

    Eğlenceli, hoşgörülü, bilim ve sanattan da destek alarak… Görün bakalım nasıl bir barış, nasıl bir hoşgörü ve sevgi rüzgarı esecek…

Güven SERİN  

 

 


 


8 Haziran 2022 Çarşamba

AYŞE

 


İNTERNET

                                                         AYŞE

 

   Sanırım 1980’li yılların birinci yarısıydı. Babamın Selimiye Kışlası eziyeti son bulmuş, kısacak saçları, daha olgunlaşan yüzü, delikanlı tebessümüyle Tekirdağ’a gelip, sonbahar sürpriziyle çıktı karşıma…

   Tekirdağ’da sandallar modaydı o zamanlar. İki arkadaş bir araya gelip, bir sandal kiralamak, eski limanın altından geçerek ilerlemek Erol’un Çay Bahçesi istikametine, orada oturan genç kızlara, bir yerde çalım satmak… Pamenko parfümü ise sabun ve kır kokuları taşırdı öğrenci yurt binasının tozlu, kirli, paslı dünyasına. Bir de bir genç sanatçı-ses haykırıyordu üçüncü albümünde; bir başka genç kızın, Ayşe’nin öyküsünü anlatıyordu.

“Ona sordular nedendir diye? Neden kaçtın evden Ayşe? Anlatamadı… Seviyordu, anlatamadı… Verdiler onu zengin birine. Olmaz dedi, dinletemedi… Ergün dayak, her gün çile; çocuk kalbini susturamadı… Bir akşamüstü kaçtı evden…”

  Müzik sevgimin tahtına bir sürü sanatçı oturmuştu. Barış Manço, Erkin Koray, Cem Karaca, Ahmet Kaya, Ümit Besen, Edip Akbayram, Sezen Aksu, Ajda Pekkan… Ama o ses; Rüya Çağla’nın sesi; ağır ağabey, ağır abla gibi dinlediğimiz sanatçıların çok ötesindeydi. Savuruyordu kendi harmanını, döküyordu geriye kalan tanelerini değirmenine ve Ahmet Kaya, Cem Karaca, Barış Manço ile demlenen küçük dünyamıza; “ Hadi biraz eğlen biraz” diyordu kendi genç nefesiyle, gençliğin sarhoşluğuna; şartsız-şurtsuz davet ediyordu bizleri…

  Kabul ettik davetini. Bildik şarkıların onun tarzı, onun sesiyle dinlenmesi, genç zihinlerimize, başka taze ritimleri katmış, müzik dünyasının, sanat deryasının sınırlarını zorlamıştık…

  O gün bugün, neredeyse 40 yıldır sevdiğim sanatçılar başköşede. Vazgeçemiyor insan, tutun-duysa ruhun sesine, yorumun demine, sözcüklerin zamanlar adası dolaşacak olan gizemine, tutkun olmaktan; vazgeçemiyor…

  Nasıl ki Ahmet Kaya, Cem Karaca, Barış Manço, Edip Akbayram’ın öne çıkan daha çok sevdiğimiz şarkılarını daha çok kayırır, onları daha çok dinlersek, Rüya Çağla’nın da bazı şarkılarını öyle kayırırdım. Takıl Dostum, Sarhoş, Leyi Leyi Ley, Sende Sev Arkadaş gibi…

  Naciye şarkısından sonra gelen albümünde Ayşe de o günün kısa düşünceler ve düşlerin arasında kaybolup gitti. Sadece ritimsel açıdan dinlemiştik Ayşe’nin şarkısını. Onun bir öykü, insanlığa ait hiç bitmeyecek bir ders olduğunu bilemezdim…

  Neyi anlatıyordu Ayşe? Kimi temsil ediyordu Ayşe? Nasıl bir son bekliyordu onu? Küçük yaşta evliliğin çaresizliğini, çocuk olmadan kadın yapılan insanın eziyetlere tahammül edemeyip evini terk etmesini anlatıyordu. Kim bilir kaç milyon insanın yaptığı dehşetin yolculuğunu…

  Özgür iradeyle, bir başka yüce arayışlara kaçanlara sözüm yoktur. Yol yordam bilmeden, sadece son bulsun diye ona dokunan kara düşüncelerle kaplı kaba ellerin dokunuşu düşleri içerisinde bir rüya âlemine kaçan Ayşe’nin öyküsünü bu sefer tekrar tekrar dinledim.

  Rüya Çağla tam da Ayşe’nin yaşlarında olduğu zamanlar anlatıyordu Ayşe’yi. Evden kaçan Ayşe, yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştu. Bir dertten kaçmıştı oysa. Artık bin derdi vardı; düşürülmüştü kötü yollara…

  Ve bildik hikâye; “ Canıma tak etti; dayanamıyorum” sözcükleri Ayşe içinde savruldu gökyüzüne. Yaşamdan vazgeçti Ayşe…

  Artık, Ayşe’ye giden de, gelen de vuramayacaktı. O yolcu, kötü kadın seslerini de duymayacaktı Ayşe...

  Ama şimdi, Ayşe antik şehirler kadar temiz, pırıl pırıl bir ruh âlemi içinde hiçbir kötülüğün sonsuza kadar yaşamayacağının kanıtı gibi; zamanlar arası dolaşmayı, bir filozof gibi kendi öyküsünü gençliğe anlatmaya devam ediyor…

  Halil Cibran, Çocuklara Dair sözcüklerine dokunuşu, içimizdeki çocukların; Ayşelerin, Alilerin ruhlarına sağlam bir teselli, yüce bir sesleniş değil de nedir;

 “ Bebesini göğsüne bastırmış bir kadın dedi ki, bize Çocuklardan Söz Et. O da dedi ki: Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil. Onlar Hayat’ın kendine duyduğu hasretin oğulları ve kızları.

   Onların bedenlerini barındırabilir-siniz ama ruhlarını değil… Çünkü ruhları geleceğin evinde, sizin düşlerinizde bile ziyaret edemeyeceğiniz o yerde yaşar.”

 Güven SERİN