29 Temmuz 2022 Cuma

KUMSAL MOTEL'İN SIRLARI

 

Kamera; Güven Çınarlı Köyü

Kamera; Güven Çınarlı Köyü

                                                     Kamera; Güven Çınarlı Köyü

Kamera; Güven Çınarlı Köyü

       KUMSAL MOTEL’İN SIRLARI

 

   Tekirdağ’a çok yakın bir ada, Marmara Adası’nın güneye kuzeye bakan cephesinde, küçük mü küçük bir koy koynunda bir köy; Çınarlı Köyü…

  1950’li yılların başında İstanbul’dan tatil amaçlı Marmara Adası Çınarlı Köyü’ne gelen Nazım Hiçyılmaz, bir daha geri dönmek istemez. Aradığı yeri, kuytu köşeyi bulmuştur. Adı Kumsal Motel olacak bu yer; tepeler, zeytinlikler, çam ağaçlarıyla iç içe geçmiş, iki katlı binalar, yetmiş yıllık serüvenin başlangıcı olacaktır…

 Nazım Hiçyılmaz, taşlık, makilik, çalılık yeri, kendi elleriyle ektiği çam ağaçlarıyla şenlendirir. Kırk yıl burada ağırlar konuklarını, ada, kum ve deniz sevdalılarını…

  1990’lı yılların başında ise bir başka ada sevdalısı gelir Çınarlı diyarına. Nazım Hiçyılmaz’ın kırk yıllık koşusunu devralır. O gün bugün, otuz seneyi doldurur; Sefer Kırmızıgül’ün ikinci sahibi olduğu Kumsal Motel ile kavuşması...

  Tatile niçin gidilir? Onarılmak için değil midir? Sadece kum, deniz, ormanlar, tepeler, dağlar yeterli midir insan denen hassa canlının yenilenmesi için? Değildir dostlarım değildir. Buralara tat ve tuz katan kişiler, kurucular, önderler ve öncüler olmayınca, her şey bir yara kadar; kendiliğinden sönüverir…

  Marmara Adası, Çınarlı Köyü’nde bulunan Kumsal Motel’in sırlarından birisidir; ağırladığı konuklarının mide ve ruhlarını doyurmak. En tecrübeli aşçılar, çalışanlar yıllardır gelenleri doyurmakla kalmayıp; onarır, lezzetli sofraları bandırma kültürü ile tamamlar.

  Peynirin, zeytinin, zeytinyağının, ekmeğin, suyun, hünerli ellerin en iyileri burada olmakla kalmayıp, aynı zamanda kumsalın, denizin, güneşin, zeytinliklerin, huzurun, sükûnetin de en iyilerinin toplandığı yerin adıdır: Kumsal Motel…

  Her şey dâhil, oldukça süslü, makyajlı yer arayanların uğrayacağı bir yer değildir. Hatırlatmalı korkmadan, haykırmalı Kumsal Motel’in Ağustos böcekleri korusuyla birlikte. Kumsal Motel sevdalılarının kimisi otuz, kimisi yirmi beş yıl önce başlamış buraya gidip gelmeye. Kısacası, yüzlerce, binlerce insan-aile; zaman, düşünce, irade, sevgi, buraya gelip gidiyor…

   Kim bilir ne umutlar tazelendi, sırtını tepelere, zeytinliklere yaslamış Kumsal Motel’in plajında, geceye süzülen serin ve neşeli böceklerin şarkılarının olduğu yerde…

    Elleriyle ekmiş çam ağaçlarını burasını kuran Nazım Hiçyılmaz. Yarım metrelik çam fidan-cıkları, şimdi yirmi metreye yükselmişler…

   Kumsal Motel’in ön bahçesi çam ağaçlarıyla dopdolu, serinliğin her çeşidi ağaçların altında oturan insanlara iğne uçlu çamların orkestrası eşlik ederken, arka bahçesi de zeytinliklerle, dağlara, tepelere doğru akıp gider…

   Tıpkı, insan denen canlının, evrimi gibi; denizden çıkıp, mağaralara,ağaç kovuklara,ormanlara,nehirlere,oradan da köylere,kasabalara,kentlere ve artık uzayın derinliklerine kadar merak salan,süzülen,yerleşen bir canlı telaşının serüvenidir buraya ait olmak ve tekrar tekrar gidip gelmek…

  Yıldızlı otel arayan, tıka basa doyma adı altında her şey dâhil yiyecekleriyle, oburluğun taşkınlığına ait olanlar gelmemeli buraya. Gökyüzünde yıldızları, yeryüzünde Ağustos böceklerinin şarkılarını, çam ağaçlarının rüzgârla birlikte zamanlar ötesi ürpertici seslerini duymak isteyenler uğramalı.

  Belki de şairinin çıkmak isteyin de bir türlü çıkamadığı ada ve liman da burada bir yerde; Kumsal Motel’in sırları gibi, kapıyı, hissiyatı aralayacak insanları bekliyordur; kim bilir…

  Temiz denizi, incecik kumları olan kumsalı, adaçayı kokusu duymak isteyenler uğramalı buraya. Kırık ruhların, bütüne bir türlü erişememiş bedenlerin, kendini kaybedip de bulmak isteyenlerin sığınacağı bir liman, bir şehir ve bir masaldır Sefer Kırmızıgül’in işlettiği Kumsal Motel…

   Bu dünyadan göçüp giden ve burayı İstanbul’dan gelip kuran Nazım Hiçyılmaz’a, buranın tekrar tatil, huzur, insan merkezli kalmasında ikinci sahibi olan Sefer Kırmızıgül’e,Kumsal Motel ile sembol olmuş bir başka, bu dünyadan göç etmiş insan,Ahmet Gülümser’e,Kumsal Motel’in aşçısından,temizlik çalışanı,temiz elleri ve ruhlarıyla yemek servisi yapan bütün görevlilerine,ada selamı,ada teşekkürü ve minnettarlığı sunmak isterim…

 Güven SERİN

 

 

  







27 Temmuz 2022 Çarşamba

BİR İNSAN,BİR ÖYKÜ,BİR KOMEDİ

 

İNTERNET


                                   BİR İNSAN, BİR ÖYKÜ, BİR KOMEDİ

 

  Tekirdağ sahilinde, Özgürlük ve Barış Parkı yakınlarında bir etkinlik yapılmış, sona ermişti. Çeşitli hediyelerin yanında ünlü bir Tekirdağ firması da küçük kâselere koymuş olduğu üç top dondurmaları dağıttı orada toplanan insancıklara. Dondurmaların sayısı az olduğu için en atılgan, en cesur ve en iştahlı olanlar aldı dağıtılan dondurma kâselerini; birer, ikişer…

   Etkinlik görevlisi bir adam almış olduğu iki kâse dondurmayı alıcı, istekli gözlerden kaçırmak için hızlı adımlarla arabasına doğru gidiyordu. İçinden de şöyle düşünüyordu;

   “ Dondurmalar çok güzel görünüyor. İnşallah önüme bir tanıdık ve kâselerden birisini isteyen bir başka dondurma meraklısı çıkmaz!”

   Elinde iki kâse dondurma taşıyan adamı izleyen bir başka adam da şöyle düşünüyordu;

 “ Adama bak, iki kâse almış. Ne aç, ne utanmaz herif! Acaba, eski tanış olmamız sebebiyle birisini bana vermez mi? Şimdi istemek de olmaz! Hakkımda kim bilir neler düşünür Deyyus!”

   Dondurma kâselerini gözlerden uzak bir yere kaçırmaya çalışan adama baka kalmanın yanında o ana kadar aklıma bile gelmeyen dondurma tatlarına kasap etrafında dolanan kedi ve köpek açlığı içinde uzun uzun baktım. Belki, birisi dondurmaya özendiğimi anlar da;

   “ Kardeşim, buyur bir kâse de sen ye” der ümidimin bittiğini dondurmalar dağıtılırken anlamış olsam bile. Dondurma kâselerinden her alan kişi, kararlı ve dondurma açlığı içerisinde kıvranıyordu. Ne kırılan, ne dökülen ne de geriye kalan bir kâse olurdu bu kadar can, dondurma çekerken…

   Biz yine iki adama dönelim. Etkinlik görevlisi düşünceler içinde arabasına yaklaşmış, artık derin bir nefes çekmek üzereyken, az önce onu izleyen tanıdığı adam ile göz göze gelince şu düşünceleri geçirdi aklından;

   “ Ulan kereste, tam da duracak yer seçmişsin. Şimdi görmesem, görmemezlikten gelsem, sonra fırsatını bulunca bir zararı olur. En iyisi diplomatik bir yolla dondurmalarımı gözlerden, gönüllerden kaçırayım.” Bu düşünceler içinde elindeki kâselere göz koymuş adama seslendi;

 —İster misin?

   Bu diplomatik, bu hileli seslenişi duyan adam da anasının gözüymüş hani! Aynı kurnazlık içerisinde bir cevap vermez mi; ?

 —Ye sen ya!

  Halk arasında nasıl derler; “ Al buradan yak!” Dondurma kâselerini arabasına tam koyacakken, yağmurdan kaçarken doluya tutulan etkinlik görevlisi adam tam manasıyla tuzağa, kendi kazdığı kuyuya düşmüştü. İstemeyerek de olsa, dondurma kâselerinden birisini “ Yer misin?” dediği adama uzattı. Uzatırken de içinden; “ İnşallah almaz, inşallah vazgeçer!” dediyse de, istemeyerek uzattığı elindeki dondurma kâsesini alan adam hızla yemeye bile başladı.

   İşin garibi bundan sonra oldu. İki kâse dondurmayı kaçıran etkinlik görevlisi, şık takım elbiseli adam, diğer dondurmayı, yani kalan bir tek kâseyi kaçırmaya gerek kalmadığını anlayınca kendisi de yemek isteyince dondurma kâsesi yana kayınca içindeki üç top dondurma da yere düştü.”

   Sizin anlayacağınız sevgili okuyucu, iki kâse derken, bire düşen etkinlik görevlisi eldeki bulguru da kaybetmiş, büyük bir hüzün içinde az önce kendi elleriyle vermiş olduğu diğer dondurma kâsesini yiyen tanıdığına acı acı baktı ve şu düşünceleri geçirdi o yüce aklından;

  “ Ulan namusuz nasıl da yiyor benim yiyemediğim dondurmayı. Gözü kalmış herifin. Ne çok da canım çekmişti, bedava dağıtılan dondurmadan”

   Kasap önünde umutları kırılmış kedi gibi ayrılırken için için gülümseyen bir başka adam; bendeniz, sahili, düşleri, komediyi, trajedileri içime çeke çeke ilerledim uçsuz bucaksız evrenin canlı yaşam sürdüren tek gezegeninde. Yetmeyeni, korkunç mülkiyetleri nazikçe bir kenara bırakarak, unutarak, yok sayarak…

 Güven SERİN 

 

 


23 Temmuz 2022 Cumartesi

ZAMANI BİRİKTİRE BİLİR MİYİZ?

 

İNTERNET

                                     ZAMANI BİRİKTİREBİLİR MİYİZ?

 

  Simya uğraşı, inancı ve düşleri olan insanların, bitip tükenmeyen zenginlik arayışı sayesinde var oldu. Sıradan insanların masalımsı düşlerini anlıyor saygı ile karşılıyorum. Bütün meselem şudur; kendini sanatçı; yazar, şair veya bir başka şekilde aydın gören insanların “köşe dönme” düşlerinin “iğneli fıçı” gibi nasıl ruhlarına batmadıklarını merak ediyorum…

  Yaklaşık 14 yıl önce kendisini şair, yazar olarak tanımlayan, bir de şiir kitabı yayınlayıp onu kapı kapı gezen sözde şairle tartışmış, bir daha görüşüp selamlaşmamış-tık… Yıllar sonra biraz sıkılgan, biraz “alacaklı” gibi bir tanıdıkla birlikte atölyeme uğradı.

  Koşulsuz yaklaşımım bir süre sonra rahatlamasına, eğitimci, şair, aydın bir insan olarak konuşmaya başlamasına neden oldu. İlgi, merak ve sevinçle dinlemeye başladığım anda, tam da yerinde bir çuval inciri berbat etti…

   Klasik romancılardan filanca yazarın geçmişinde yayın evleri tarafından sürekli reddedildiği ama sonunda kabul edilip köşeyi dönüp, çok zengin olduğunu söylerken, gözleri SİMYACI misali parlıyordu…

   Arsası müteahhit tarafından alınır ve kendisine onlarca daire verilen insanlar var ya; tıpkı onların yüzlerindeki sonsuz zenginlik gibi parladı bizim şairin, yazarın, aydın insanın gözleri…

   Kabul edemediğim bir durum; sürekli zengin olma düşleri değil, her defasında aldanan insanların hayal kırıklıklarıdır… Biliyoruz ki, zaman nehri büyük Krallıkları, İmparatorlukları da içinde eritmeyi sever. Evrenlerin ortasında bulunan Kara Delikler de öyle; yutarlar, dönüştürürler kâinatı yeniden ve yeniden…

   Biliyorum birçok insan, birçok aydın sürekli “ah bir zengin olsam” düşlerine dokunmanın içgüdü, genetik mirası içerisindedirler. Bir zengin olsalar, gösterecekler günlerini, basit olan dünyaya, o korkunç sefil diğer insanlığa…

  İşte, bu düşlerin sarhoş kişilikleriyle yollarımız burada ayrılıyor dostlarım. Onları kınamadan, yok saymadan kendi yoluma gitmenin muhteşem zenginliği içerisinde, yaşamın mal mülk biriktiren tarafında olmak yerine zamanı nasıl biriktire biliriz, diye bir başka simyacı aldanışı içerisinde, zaman nehrine kendimi kabul ettirip, usul usul ve bazen Meriç’in kış zamanları aktığı gibi deli deli akışı içinde yüzmek, eğlenmek, yıkanıp arınmak istiyorum…

   Özellikle ölüm törenlerinde, mezarlıklarda herkeste birkaç dakika, birkaç saatliğine bir SESSİZLİK olur. Yüce ölümün karşısında korkunç bir duraksama: O kadar…

   Ölmemiş olmanın o muhteşem gururu, harika bir çalımla yine o korkunç ızdırap dolu yükleri olan düşlerin içine bırakır bizi; bile bile zamanı öldüre öldüre, her şeyi biriktirip ama bir türlü zamanı biriktirmeme fakirliği içinde, yürürüz; kendi saltanatımızın, yabanıl hayvanlar gibi çiş yapıp işaretlediğimiz yerlerin ihtişam duyguları içinde…

   Bütün ısrarımıza rağmen herhangi kurum, kuruluş bize birkaç yıl, beş on yıl zaman verebilir mi? Her şeyi satın alacak hale geldi, kurduğum düşlerin tamamını gerçekleştirdim diyen tanıdıklar var. Sordum nazikçe

“ Zamanı satın alabilir misin arkadaşım?” Boynunu büktü ve dürüstçe “Bir onu yapamam işte; bir onu yapamam…”

   Öyleyse, hepimiz zamanın tutsağı, kurbanı mıyız acaba? Öyle böyle, bağırış, çağırış, kusur, takdir, övünme, haykırma, kin, nefret; bol ışıklı saltanat, en pahalı markalar derken; hakiki kurbanların devamıyız…

   Bir gün, zamanı satın alabilecek hale gelirsek, en büyük servet sahipleri, okyanusların zengin duruşları gibi sonsuz mutluluk duyacaklarına eminim. Biraz daha, biraz daha kalıp yaşamak isteyeceklerdir yaşlı gezegenimizde; zamanı bile satın almış olmanın garip yalnızlığı içresinde…

Güven SERİN 



14 Temmuz 2022 Perşembe

ÇALIŞMAK LAZIM,YAŞAMAK DÖVÜŞMEK!

 


İnternet

                          ÇALIŞMAK LAZIM, YAŞAMAK ve DÖVÜŞMEK!

                  

          ( 15 Temmuz Darbe Girişimini Lanetliyoruz…)

   1944 yılında Bursa ceza evinden eski mahpus arkadaşı Orhan Kemal’a mektup yazan Nazım Hikmet’in Orhan Kemal’e seslenişidir mektubunda; “ Çalışmak lazım, çalışmak, yaşamak ve dövüşmek”

  “Dövüşme” sözcüğüne dikkatinizi çekmek isterim! Nazım Hikmet’in dövüşü; “Karanlık ve Cehalet” ile olacaktır. Üretmekten, çalışmadan, sanattan, felsefeden, diğer uygarlıkların dil ve kültürlerinden uzak kalan uygarlıkların nasıl çöktüğünü çok iyi analiz etmişti.

  Bu yüzden Orhan Kemal’e yazdığı mektuplarda sıkça “ Fransızcayı öğren, Fransızcanı geliştir” uyarılarını bıkmadan tekrarlıyor. Nazım’ın üretimi, çalışma öncülüğünü, hiçbir zaman durmadığını; hapiste ürettiği, şiirlerden, hikâye, romanlar ve çevirileri yanında, orada da dokuma tezgâhı kurup çalışıp para kazandıklarından biliyoruz.

   Nazım Hikmet’in bir başka sanatçı özelliği ise, yetenekli olanları keşfedip sınırları zorlayıp, sınırsız destekler içinde o yeteneğe arka çıkma becerisidir. Yetenekli mahpus arkadaşlarından birisi de Raşit-Orhan Kemal’dir. Hapiste boş vakitlerinde ona Fransızca dersi vermenin yanında. Şiir, hikâye, roman yazmasını da teşvik etmiştir.

  Orhan Kemal çıktıktan sonra, aralarındaki mektupların edebi, sosyal, kültürel değeri anlatılamaz derece lezzetlidir. Öğretmiş olduğu Fransızcanın yarım kalmaması için sürekli uyarılarda bulunmasının yanında, şiiri, hikâyeyi, romanı da bırakmadan denemeler yapmasını istiyor.

  Nazım’ın zekâsı, sanatsal başarısı karşısında herkes kendini tutamayacak kadar duygulanır, ona saygı ve sevgi besler. Fakat aynı Nazım’ın mektuplarında bir başka yönü çıkıyor ortaya. Kadına ve çocuklara olan düşkünlüğü, saygı ve sevgisi…

  Orhan Kemal’in Nazım’a yazdığı veya yazacağı her mektubunda ilk önce eşinden ve küçük kızından uzun uzun söz etmesini istiyor. Onlara olan düşkünlüğü; Orhan Kemal’in eşi Nuriye’ye “ Kızım” , küçük kızına ise “ Torunum” olarak seslenişi, sözcüğün yazı dilinden öte, seslenişe, yüreklere akmasına kadar etkili oluyor.

  1944 yılı içerisinde Orhan Kemal’den gelen mektupta, küçük kızının yaramazlık yapıp annesinden dayak yemesini anlatması üzerine, sadece şiirin babası değil, şefkatin babası da olan Nazım şöyle yazıyor;

  “ Annesinden dayak yiyip sana şikâyete gelmesi faslını okurken AĞLADIM. Kızıma söyle Yıldız’ı döverse vallahi, billahi kendisiyle bozuşuruz. Böyle şirin ve akıllı bir mahlûk kedi olsa dövülmez, nerde ki benim Yıldız’ım.”

  Sanatçı ehliyeti almanın biricik yoludur diğer zamanlar içinde yaşamak! Sadece kendi zamanın bencilliğine kurban olanlar da sanat üretebilir ama öteki zamanlara bir türlü taşımıyorlar. Neredeyse bütün dünyada Nazım Hikmet sevgisinin, saygısının oluşması boşu boşuna değildir.

  Nazım Hikmet, birçok insanın kahır olacağı mahpushane yaşamını; sadece sanatçı kabiliyeti içerisinde görmemiştir. Sanki bir okul öğretmeni, oradaki arkadaşları ise onun öğrencileri, arkadaşları, dostları…

  İbrahim Balaban, ölmeden önce son günlerinde kendi sergisi ve müzesi için Tekirdağ’a geldiğinde dinlemiştim omun Nazım Hikmet sevgisini. Her hücresine kattığı öncü arkadaşını anlatırken, yaşlı-ihtiyar bedeni, tıpkı mahpusluk günleri gibiydi; taptaze, capcanlı…

  Aynı yıl,1944’te Orhan Kemal’e yazdığı mektupta İbrahim Balaban’dan da söz ediyor Nazım;

  “ İki üç gündür, fazla değil şu son üç gündür kısa bir tembellik geçirdim. Yarın yine işe başlıyorum. Bizim burada ressam berber İbrahim vardı ya, resmi inanılmayacak, akla sığmayacak kadar ilerletti. Ben de gözlerim sulana sulana halkımın büyük yeteneklerinden birine örnek olan bir hadise karşısında hazdan ve bahtiyarlıktan böbür böbürleniyorum.

  Büyük Türk halkı! Nasıl bütün dünya halkları gibi yaratıcıdır ve nasıl sevilmeye, hayran olunmaya değer ve uğrunda gebermek en ehemmiyetsiz iştir. Çalışmak lazım, yaşamak ve çalışmak ve dövüşmek…

   Sana yirmi lira yollamıştım. Biraz sabret ay sonuna doğru otuz kırk lira daha göndereceğim. Senin tezgâh bu suretle normal çalışmaya başlamış olacak.”

   Nazım’ı nasıl anlatmalı, nasıl aktarmalı? İnsanı insan yapan öz, onun genetiğine gizlenmiş. Sadece edebi dünyanın şairi, yazarı değil, sosyolojinin, kadının, çocuğun, evrensel vicdanın de yanı başında bir Nazım; İbrahim Balaban’ın ifadesi gibi “ Şair Baba” olan bir Hikmet…

Güven SERİN 


13 Temmuz 2022 Çarşamba

BİR ÇOCUĞUN KALBİNİ KAZANMAK

 

İnternet

                                BİR ÇOCUĞUN KALBİNİ KAZANMAK!

 

   Sayın okur “Hangi çocuğun?” sorusu karşısında en yakınınızda bulunan çocuğun demekle yetineceğim. Yazıma bir tanıdığın anlattığı yaşanmışlıkla başlayacağım. Bir çocuğun, şimdi kocaman adam olmuş; adı-sanı olan ve çok kazanan bir insanın öyküsüyle…

  Anneanne sıklıkla şikâyet ediyormuş bizim çocuğun büyük adam olmuş haline;

”Seni ben büyüttüm, senin için ne büyük fedakârlıklar yaptım ama sen doğru dürüst beni ziyaret etmiyorsun!”

  Bu şikâyet, yıllar boyu devam etmiş. Bir gün, o çocuğun büyük hali; yani şimdiki hali şöyle bir sözü üzerine basa basa söylemiş; “ Ne yapayım yani sen büyüttüysen! Büyütmeseydin…”

  En sonunda buraya gelecek, getirilecek fedakârlığın faydası olsa olsa; kocaman bir yük, sıkıntı değil de nedir? Diyeceksiniz ki büyük adam olmuş olan o büyük kişi, yaşlı kadını idare etseydi, ara sıra dolaşsaydı daha iyi olmaz mıydı? Elbet olurdu olmasına ama olmamanın karşılığı “ölümcül diyet” anlayışına dönüşmemeli…

  Bir gün akşamüstü Hasan Efendi Caddesi’nden eve doğru ilerliyordum. Erkek çocuğunu okuldan almış olan anne, çocuğa yolda hesap soruyordu. Muhtemelen bir harcama üzerineydi. Çocuk susuyor, korkarak annenin sözsel saldırılarını dinliyordu. Ne olduysa o anda oldu; anne çocuğa, derecesi yüksek bir tokat attı. Çocuğun utancı, tokadın acısından daha büyüktü…

   O manzaraya bakarken sanki bütün günahlarım, suçlarım, kusurlarım ile bin kez, bin kat daha fazla bir şekilde yüzleştim. Şiddet, korku, hoyratlık eninde sonunda çocukları da aynı acımasız kültürün içine çekiyor. Onların sırası da geliyor. Anneden tokat, azar yiyen çocuğun da sırası geleceği gibi…

  Bir çocuğun kalbini kazanmak; nasıl olacak peki? Her istediğini yaparak mı? Şımartalım da başımıza mı çıksın? Anneyi, babayı tanımasın mı? Onlardan korkmasın mı?

  Hiçbirisi değil sayın okuyucu; hiçbirisi… Korkunun, başka korkuları, saldırganlığın başka, hatta daha büyük saldırganlıkları tetiklediği, büyüttüğü bilinen bir gerçekken, kendi eziyet-çimizi niçin büyütelim?

   Unutmayalım ki, çocuklar büyürken, bizler ise küçülüyor, yaşlanıyoruz. Eninde sonunda yüzleşeceğimiz bir gerçek var!Korku, şiddet, baskı, zalimlik ile yapmaya çalıştığımız; adına eğitim, sevme dediğimiz garip sevgi, rezalet anları… İhtiyarlıkta, yalnızlıkta insana en çok koyacak olan şeydir sevgisizlik ve korkunun gölgesinin yanı başımızda olması…

  Anlayana sivrisinek saz, ata sözünü burada hatırlatacak değilim. Hatırlatacağım şey, kendimizi dönüştürmek, yeniden var etmek için Dünya ve Türk Klasik kitaplarına başvurma düşüncesini paylaşmaktır…

 Hani nasıl derler klasikler için? Yeniden okuyorum, yeniden bir şeyler buluyor, yeniden besleniyorum, dediğimiz eserler…

  Öyle bir sesleniş yapıyorlar ki insana, dokunamadığımız nöronlarımız, kılcal damarlarımız dahi titriyor…

  Balzac’ın eseri Goriot Baba, baba-lık anlayışınızı bir kez daha gözden geçirmenizi sağlayacaktır.

  Fyodor Dostoyevski’nin Karamazof Kardeşler eseri ise bir başka babanın muazzam erdemini, bir başka babanın rezaletini yan yana görmenizi sağlayacak.

   Tercih ettiğiniz baba figürü, korkulan, her an ölmesi istenen bir yaratık mı, yoksa onunla her koşulda onur duyacağınız bir insan mı? Dosdoyevski sizinle olacaktır, eğer o okuma randevusuna kutsal bir törene gider gibi gitmeyi kabul ederseniz…

  İnsan olmak zor zanaat! Anne ve baba olmak da fazlasıyla zor zanaat… Oysa çocuk olmak, çocuk gibi düşünmek ayrıcalıklı bir sanat gibi; taptaze, capcanlı, kıpır kıpır…

   Niçin, büyük olmanın belli figürleri temsil etmenin ağırlığı altında ezilip, büzülüyoruz; niçin…

Güven SERİN  

  


5 Temmuz 2022 Salı

KARPUZ ÇALMAYA UTANMIYOR MUSUN?

 

İnternet
Utanma; ayrı bir erdem,yücelik,dönüşüm imkanı...

                                KARPUZ ÇALMAYA UTANMIYOR MUSUN?

 

  Akşamüstü uğradığım genç manav oldukça canı sıktın bir şekilde yan taraftaki komşularına dert yanıyordu. Karayağız delikanlı ne olduysa olmuş ama bu işe çok canı sıkkındı…

—Ne oldu kardeşim, deyince;

—Ya abi, her gün bana gelen bir adam; biber isteyince biber, domates isteyince domates veriyorum. Bugün de verdim. Bir ara ben içeride müşteriyle uğraşırken dışarıda bulunan karpuzlardan kocaman bir tane çalmış. Yan komşu beni uyarınca arka sokakta yakaladım kendisini.

—Sonra?

—Ulan utanmaz-arlanmaz sende hiç mi vicdan yok! Koskoca karpuzu ne yapacaksın. İsteyince sana vermiyor muyum dedim. Cevap yok kendisinde…

   Genç manavın derdi buydu. Garip-biçare sandığı kişinin istediğinde ona yardım etmesi, bir yerde kendince ihanete uğramasına çok içerlemişti… Bir hafta önce ulusal marketlerimizden birisindeyim. Yan tarafta market çalışanı ile müşterinin konuşmasına kulak misafiri oldum. Market çalışanı hırsızlık olaylarından şikâyet ediyordu…

  Şu soruları sordum kendime ve birkaç tanıdık arkadaşa;

Hırsızlıklar yoksulluktan mı yapılıyordu? Yoksa eriyen, dönüşen toplumumuzun bozulan, tükenen insan yapılarının karaya vurmasından mı?

  Kırk yıl önce Sakarya Karasu’ya gitmiştim. Yol boyunca bir sürü yerleşim yerinden geçtik. Özellikle gece saatleri dükkânlar kapandığı halde dışarıda bırakılan mallarını, eşyalarını görünce arkadaşım Kubilay’a sordum;

—Niçin içeriye alınmamış bunca eşya, mal mülk? Arkadaşım hemen cevabı verdi;

—Buralarda hırsızlık olmadığı için hiç kimse dışarıdaki mallarını içeriye almaz…

  Aslında doğup büyüdüğüm yerde de insanlar evlerinin bile kapılarını kilitlemediği zamanlara tanıklık etmiştim… Ya şimdi? Değişen, dönüşen toplumları sadece bir tek sözcük, birkaç olayla izah edemeyiz…

  Nedenleri, niçin-leri, dönüşümleri iyi ve kötü yanlarıyla rakamlara, oradan da insani yansımalara, psikolojik, sosyal, hukuksal olaylar bütününe getirir, bir güzel yoğurur-sak, bundan sonra ne yapacağımıza karar veririz.

  Uygar dünya böyle dönüştü. Her hatayı, her kaybı, deneyim diyerek, bilimin, sanatın, sosyolojinin yardımıyla onardı ve daha ötelere iyileştirerek taşıdı.

  Bugünün gerçeği nedir dersek; gelir dağılımının adaletsizliği konusuna ulaşırız. Zengin ile fakir arasındaki uçurumlar, açlık ve fakirlik sınırlarını belirleyen rakamlar ve şehirlere sığınan yüz binlerce insanın sosyal ve kültürel yaşamdaki yerlerini inceler, anlamaya çalışırsak saf gerçeğe ulaşırız diye düşünüyorum.

  Genç manava oldukça canı sıkılmıştı. Acıdığı, yardım ettiği insan onun karpuzunu çalmıştı. Üstelik yiyebileceğinden çok fazla büyüklükte… Ve bunu, atalarından, büyüklerinden duydu o masum sözcükle anlatmaya çalışıyordu;

“ Utanmıyor musun karpuz çalmaya? Sende utanmak-arlanmak yok mu be kardeşim!”

  Gerçek şu ki, utanma duygusu iyi güncellenmediyse, rafine edilmediyse, bizi biz yapan o masum bakış, duyarlılık da yok olursa; vay halimize…

    Hızla, eğitime ve kırsal göçün nedenlerine dokun malıyız. Nitelikli eğitim ve üretim; beton ormanlarından çok daha değerli bir kazanım, reform ve devrimdir…

 Güven SERİN 

  



1 Temmuz 2022 Cuma

DARİO MORENO İZMİR'İN ÇOCUĞUDUR

 

İnternetten

                               DARİO MORENO İZMİR’İN ÇOCUĞUDUR

  Dario Moreno 1921 yılında Aydın Germencik doğumlu olsa da, kendisini İzmirli hissetmiş, özlemlerini İzmir’in üzerinden dile, dillere destan eylemiş Yahudi kökenli bir Türk’tür.

  Belki de yetimliğin verdiği sarılıştır onu var eden kent olan İzmir’e. Farklı seferlerde gitmiş olduğum İzmir’de, diğer şehirlerimizden gelmiş insanlarla çay, kahve sohbetlerinde hemen hepsinin kendilerini İzmirli saydıklarını gördüm.

   Doğdukları kentlere saygıyla bakıyor olsalar da, İzmir’in farkı, belki de kendine özel büyüsü de burada çıkıyor ortaya; özellikle, karanlık, puslu gecelerden sonra söken şafak ve ardından doğan güneş gibi, bu şehir de aynı şekilde doğuyor orasını yaşam alanı seçmiş insanlarda…

  Sanatçının; Dario Moreno’nun gözünde İzmir; dilber şehirdir. Yani çok güzel bir kadındır, onun özlediği, beklediği ve aynı zamanda yeşerdiği şehir…

  Sanatçı ününe ün kattıktan sonra Fransa’dan daha da çok özler İzmir’i. Gerçek yetimliğini çoktan unutmuş görünse de, İzmir’den ayrı kalışını gerçek yetimlik olarak dile getirir; şarkılara can katacak notalara güvenir ve haykırır;

“Daracık yolların, yiğit efelerinle

 Körfezde mehtabın, denizde grubunla

 Güzeller güzeli, dilberler dilberisin

 Senden ayrılamam, seni bırakamam

 Sevgili İzmir

 Canım dilber şehir

 Gurbette sensizim, avare bir öksüzüm

 Kalbim seni arar, hep senin için çarpar

 Senden ayrılamam, seni bırakamam

 Sevgili İzmir”

  Büyülü dilber şehirlerin farkı da burada gizlidir. İçinde doğum sancıları çeken insanları doğurur; besler, büyütür ve o gizemli şiirsel sanatın ruhunu üfler. Dario Moreno’ya üflediği, onu büyülediği gibi, daha kim bilir kaç milyon insanı, şehirli kimliğine, kendi doğduğu şehri-kimliğini inkâr etmeden davet etti derinlerine…

  Bütün şehirler İzmir gibi sarılmalıdır gelenlerine. Göç edenlerine, yetimlerine-öksüzlerine, farklı düşünceler içinde gelmiş olan devrimcilerine, susmuş ve susturulmuş olan, kendi kavuğuna çekilmiş olanlarına;

 “ Sen şehirlisin; sil gözyaşlarını, katıl, gece ve gündüzümüze, şehrin her haline, tüm mevsimlerine

  Unutulmaz böyle şehirler, unutulmaz, unutulamaz… Tıpkı Agora Meyhanesi dökülürken dudaklarda, Antik şehrin caddelerinde yaşıyormuşçasına yürürsünüz Alsancak, Karşıyaka, Göztepe sahillerinde; bir yabancı kılığıyla değil; oraya ait bir insan coşkusu içerisinde, Orhan Veli’nin arkadaşı Dario Moreno’yu dinlersiniz;

 “Canım dilber şehir, eşsiz sevgili İzmir

 Ulu Çatalkaya’n, gök mavisi körfezin

 Yeşil Yamanların, çeşitli bağlarınla

 Ege’nin güzeli, incilerin incisisin”

Güven SERİN  



30 Haziran 2022 Perşembe

JAMES JOYCE'NİN BÜYÜK ESERİ ANILIYOR

 

İnternetten

                JAMES JOYCE’NİN BÜYÜK ESERİ ULYSSES ANILIYOR

 

 Gelişen, dönüşen dünyanın önemli motorlarından birisi de yazı sanatı, yazı sanatına iz bırakmış, eserler yaratmış insanları ve eserleri anmak, hatırlayıp uluslar arası düşünce içinde, tüm insanlığa adanmış olmanın anayasası gibi bir başka toplumsal, kurumsal coşku yaratmak değil de nedir…

   Yazı, söz sanatı kadar insanı ortak noktaya getiren en önemli kültürel etkinlik ve olaylardan ikisini say deseniz; spor ve şarkılar derim. Bütün sınırları aşan, gönüllü bir dolaşım ve kalıcılık elde eden, insanı insanlaştıran buluş ve üretimlerin en ilerisi ve kalıcı olanları…

   İrlandalı yazar James Joyce Ulysses isimli eserini 1922’de yayın hayatına sunmasının üzerinden 100 koca sene geçti. Bu sebepten 18 önemli şehirde etkinlikler düzenlenecek.

  Bu eser; Ulysses için ölümsüz diyorlar. Eserin sonuna gelip de eseri anlayacak, anlatacak ve yorumlayacak aşamaya gelenleri gönülden kutluyorum. Ulysses’i yıllarca duyduğum halde YKY (Yapı Kredi Yayınları) çıkan eserle 3 Mart 2014 yılı tanıştım. İki büyük cesaret-okuma çabası gösterdiğim halde her ikisinde de “ Sonra” ya, diyerek kitabı okunacaklar arasına nazikçe bıraktım.

  Eserin; Ulysses’in basılmasından, yayın yaşamına girişinden bu yana yüz yıl geriye kalması nedeniyle 18 farklı şehirde etkinlikler yapılacak. İstanbul’da bu şehirlerden birisi… Dünya çapında bir eseri anacak, anlatacak veya onurlandırma coşkusu yaşayacaksak, İstanbul’u yok sayamayız…

  Paris, Berlin, Kopenhag, SanSabastian, Cluj, Zürih, Groningen gibi dünya şehirlerinin yanında İstanbul’da çok az insanın okumayı, anlamayı başardığı Ulysses’i, yazarı James Joyce’yi farklı etkinliklerle anacaklar, anlatacaklar, belki de bilmediğimiz birçok yönlerini tanıtacaklar…

  İki kez başlayıp da bitiremediğim Ulysses’i okuyamamış, hatta tırsmış birisi olarak etkinliklerden geriye kalacak bilgi besinlerini çok merak ediyorum.

   Sivri dilli bir dehanın eseri, okuduğum sayfalardan geriye neler kaldı diyecek olursak, birkaç satırı burada paylaşmak isterim.

  Bir köpeğin anlatıldığı sayfalardan birisinde, özgürlüğe dokunuyordu yazar;

“ Bir zağar, capcanlı bir köpek kumlu düzlükten koşa koşa beliriveriyor. Tanrım, bana saldıracak mı? Bırak özgürce koşsun. Başkalarının da efendisi de olma, kölesi de.

   Bastonum elimde. Sıkı dur. Ta uzakta, köpük taçlı dalgaların önünden kıyıya doğru yürüyen karaltılar, iki kişi. İki meryemler. Sazlıkların arasında, gözlerden ırak gizlemişler onu. Ce’e. Sizi gördüm. Yo, köpeği. Dönmüş, koşuyor onlara doğru. Kim bunlar?

  Düşmanın köpeği…”

  Harflerin, sözcüklerin, şiirlerin, öykülerin peşinde koşanlar, bildik manada bütün bilimlerin de peşinde koşuyorlar.”Ne çıkar bundan-şundan!” düşüncelerini çoktan öteki dünyaya bırakmışlar.

    O yüzdendir gelişen ülkelerde dâhilik ile delilik arasındaki insanların bildik bilmedik bütün notlarını, çalışmaları, orada burada kalmış ifadeleri her daim didik didik edilir. Bir kırıntı, faklı bir sesleniş, diğerleriyle yoğrulur; yarıştırılır Ulysses, Hamlet veya diğer dünya klasikleriyle, karşılaştırılır kıvama gelmiş düşünce erdemleri; bir bir, ilmik ilmik; yudum yudum…

Güven SERİN 


21 Haziran 2022 Salı

YILMAZ BÜYÜKERŞEN'İN ŞEHRİNDE OLMAK

 


Kamera; Güven Eskişehir


Kamera; Güven 
ESKİŞEHİR YILMAZ BÜYÜKERŞEN
BALMUMU MÜZESİ

                            YILMAZ BÜYÜKERŞEN’İN ŞEHRİNDE OLMAK!

 

  Eskişehir, hemen hemen herkesin dilinden düşürmediği İç Anadolu rüyası… Bazı isimler şehirleri, ülkeleri, bazıları da dünya ile anılır. İsmin dilden dile dolaşması neyi anlatır? Tam olarak ifade etmek gerekirse; başarıyı, samimiyeti, sevgiyi anlatır, diye düşünüyorum.

  Kayseri deyince akla Osman Kavuncu geliyorsa, Eskişehir denince… Çok önemli markaları olan şehirler, o markalardan önce insanı, yöneticisi, sanatçısı, mimarı, mühendisi, şairi, felsefecisi ile anılıyor olabilir. Nasıl ki Mevlana dersek, Konya başköşeye oturursa, Akşehir deyince Hoca Nasreddin gülümserse bize; Eskişehir denince bildik cevap; Yunus Emre,Kral Midas ve Yılmaz Büyükerşen geliyor akla…

  Yılmaz Büyükerşen’in Balmumu Müzesi ve ünü müzesinin bulunduğu şehrin çok ötesine aşalı çok oldu. Her ünlenen mekânlar, eserler gibi Frigya gezisi sırasında Balmumu Müzesi beni de kendisine çekti.

  Şaşırdığımı söylemeliyim. Müzenin giriş kapısında sıra bekleyen bir sürü insan vardı. Oysa koskoca arkeoloji müzesinde sıra filan yoktu. Genci, yaşlısı, yerli veya yabancı turisti, her yaştan ve farklı şehir, ülkelerden bir sürü insan, merak, neşe içerisinde sıranın kendisine gelmesini bekliyordu.

  Müzeler, kütüphaneler pek kuyruk oluşturmazlar. Neredeyse, toplu öğrenci ziyaretleri ve bildik o büyük eserler harici büyük çoğunluğunda aynı anda birkaç kişi zor görürsünüz. Aynı yoğunluğu, farklı neşeyi Sabancı Müzesi’nde Picasso ve Rodin sergilerinde gördüğümü de burada not düşmeliyim.

   Gelelim Eskişehir Yılmaz Büyükerşen Balmumu Müzesi’ne. Kendi sınırlarını çoktan aşmış mekânda bir sürü tanıdık, ünlü insanın heykelleri orada bulunuyor. Büyükerşen, kendi sanatçı bakış açısıyla adaletli davranmış, ünlü siyaset insanlarını, sanat insanlarını, ticaret insanlarını yıllardır devam eden mücadelesiyle zanaat ve sanatın hünerli elleriyle onurlandırma işini, mekânsal alana taşıyarak yaşadığı şehre apayrı hizmet, kazanım yolunu açmış…

  Şehirlerin turizm hareketleri birçok zenginliğin bir araya gelmesiyle derinlik kazanır. Müzeler de böyle zengin derinliklerin en başında geliyor. Odun Pazarı Evleri, kendi sunumunu, insanlara mimarlığın, dinlenme, eğlenme ve tat alma seçeneklerinin farkını sunarken, Balmumu Müzesi de bu ayrıcalıklı yerde önemli pay, başarı ortaklığına imza atmış görünüyor.

  Müzenin giriş ücreti 25 TL. Ücretsiz olduğu halde birçok müzenin çok az gezildiğini biliyor, duyuyor ve tanıklık ediyoruz. Müze duyarlılığının eksikliği iyi araştırmalarla ortaya konula bilinir. Müzelerin sunumlarının her yaşa hitap etmemesi, sönük, heyecan içermeyen eser veya objelerle doluluğu da sebepleri arasında sayıla bilinir.

  Eskişehir Balmumu Müzesi ise bir başka tezatlığı, canlılığı, insanların kutsal alanları gezerken duyduğu o hazzı yaratmış gibi geliyor. Neden derseniz, gördüğümü amatör bir dille anlatmak isterim.

  Yılmaz Büyükerşen isminin efsane oluşu, on veya yirmi yıl önce başlayan bir çalışmadan kaynaklanmıyor. Çok ötelere, yaşadığı şehri daha ilk gençlik yıllarından beri benimseyip, daha ileriye çıkartmak için çalışmaların karşılığı, aslında onun kurmuş olduğu, bir şehrin şimdiki zamanı ile geleceğine bırakacağı felsefeyi de aktarıyor…

  Mesela, müzede yaklaşık 170 eser olduğunu düşünürsek, bu eserlerin bildik ünlü insanları temsil ettiklerini de söyledikten sonra o insanlara ne kadar benzeyip benzemediklerini anlamak istiyorsunuz!

  İşin garipliği de burada başlıyor. Başkanın-sanatçının eserlere olan emeği, müze düşüncesi tartışmasız bir şekilde büyük alkışı, kıymet bilmeyi hak ediyor. Görüp de kendi kendime fısıldadığım şey, belki de müzeyi gezip gören her insanın da fısıltı halinde söyledikleri olabilir.

  Bazı heykeller sahiplerine, temsil ettikleri kişiliklere muhteşem derece benziyorken, bazıları ise neredeyse o kişileri komik, hatta trajikomik derece temsil ettiğini düşündüm. Acaba; sanatçının, siyasetçi rolü, üstlendiği sorumluluklar, belli zamanlarda sanatına yoğunlaşmasını mı engelliyor?

 Nasıl derler, on parmakta on marifet tamam da, yorgunluklar sanatın özüne haykırı bir dalga da getirmişe benziyor. Moğolların efsane sanatçısı Cahit Berkay’ın katıldığı bir söyleyişi de yeniden aşk şarkısı yazıp yazamayacağı sorulduğunda;

—Bu yaşta âşık olursam tabi ki yazabilirim. Hissetmem lazım aşk şarkısını yazabilmek için. Ama ticari olarak elbet her zaman yazabilir, yapabilirim…

  Öyle sanıyorum ki, Yılmaz Büyükerşen bazı balmumu heykellerini yayarken çok ama çok iyi hissetmiş. Bazıları ise “ yapmak” için yapmış…

   Son sözler ise, müze çoktan diğer müzelerin önüne geçmiş. İnsanlar; genci, yaşlısı, yabancısı, yerlisi eksik olanı değil, bu işin samimiyet, istikrar içinde yapılmış olduğunun kredisini çoktan açmışlar Büyükerşen’e…

 Güven SERİN 

 




16 Haziran 2022 Perşembe

GÖÇEBE HAYATLAR

 

İNTERNET

                                                       GÖÇEBE KENTLER

                                

              ( Kendi Hayatından Gizlenen Hayatlardık)

  Yazın hayatımın başlangıcından bugüne sürekli üzerimde durduğum konulardan birisidir: Yaşadığımız şehri-Tekirdağ’ı hotel, motel, pansiyon olarak görmeyelim… Göçebeliği saygıyla, nezaketle selamlarken, yaşadığımız yerlere sımsıkı sarılıp, gözlerinden, yanaklarından; orman, dağ, nehirlerinden öpme fikrini sahiplenenlerdenim…

  Gerçekte öyle mi oluyor? Sadece en büyük nehrimiz Ergene’nin bataklık, zehir kokan simsiyah haline bakarak öyle olmadığını, sarılamadığımızı, kucaklayamadığımızı anlayabiliriz…

  Yanılmıyorsam Erdal Alova’nın şiirinde anlatıyor Göçebe Kentleri ve bu kentlerin insanlarının yaşadıkları öyküleri; korkuları, coşkuları, sevinçleri, kayıp ve kazançlarıyla birlikte;

“Göçebe Kentler

  Kovgun kentlerdik kendimizden

  Bir dalgayla, bir buyrukla…

  Kireçsiz, harçsız, taş taş üstüne

  Bir gecede kurduk kendimizi.

  Taşlardık, yalnız taşlar

  Yabancıya, gelip geçen yolcuya…

  Birlikte uyuduk

  Ölülerimizin külleri, hayvanlarımızla,

  Bir bayrak gibi çekip korkuyu

  Gönderine gecenin…”

  Bugünün dünyasında yaşadığımız kenti düşünecek olarsak; sürekli göç aldığını, kentlerden, kasabalardan, köylerden gelen insanların bir pota, bir şehir içinde dönüştüğüne tanıklık ediyoruz.

  Görünen o ki; insan merkezli yatırımlar, düşünceler, planlar yok. Siyasi düşüncelerin, ticari kaygıların dışında insanın sosyal, kültürel bir canlı, öteden beri karakterinde, genlerinde, alışkanlıklarında bir sürü kültürü; acıyı, sızıyı, coşkuyu barındırdığını önemsemiyoruz…

  Şehrimizin gerçeğine baktığımızda, kentimizi kent olarak kullanamayanların çoğunlukta olduğunu elem içerisinde anlatmak isterim. Onlar, hem varlar, hem de yoklar…

   Ne yapılan parklardan, caddelerden, park ve bahçelerden haberdarlar, ne da içlerindeki suskun türküleri haykırabiliyorlar…

  Ne olacak peki? Caddelerimiz, mahallelerimiz, göç eden insanlarımız sadece SEÇİM-SEÇİLME zamanı mı hatırlanacak? Onların öykülerini hangi tiyatro, opera, yazar anlatacak? Söyleyemedikleri, haykıramadıkları, hatta KENT bilinci nedir; ne değildir düşünceleri bile analiz edilmeden, kendi kovuklarına çekilmiş yabanıl canlılar gibi evlerinde öyküsüz, etkisiz, kimsesiz ve çaresiz bir şekilde KENTLİ nüfusuna dâhil ediliyorlar…

 Şairler bu yüzden yüreklerinden seslenirler. Gerçek şairler, evrenin derinlerinden beslenenler bu yüzden acı çekerler ve hissederler, her mısra düşerken ruhlarının imbiğinden;

“ Ortak bahçelerde uyuduk

  Ortak bir uykuyu

  Geçici yurdumuzda

  Üç günde bir

  Yeni adlar bulup büyüyen Aya,

  Kalsın diye

  Kendi hayatından gizlenen hayatlardık”

                                                    Güven SERİN 

13 Haziran 2022 Pazartesi

Y ve Z KUŞAKLARI NEYİ ANLATMAK İSTİYOR?

 



İNTERNET

                Y ve Z KUŞAKLARI NEYİ ANLATIP, NEYİ REDDEDİYOR?

  Yaşları 40 ile 60 arası olan anne ve babaların muhakkak bu kuşaklara ait evladı, hatta iki kuşaktan çocukları vardır. Hiçbir zaman kuşaklar arası çatışma, ayrılık, farklı düşünce bu kadar olmamış görünüyor…

   Yakın zaman içerisinde tanıştığım beyefendi de Z Kuşağı kız sahibi. Kuşaklar arası sorunları, onları anlama biçimlerini masaya yatırıp söz etmeye başlayınca kendi öz düşüncesini, başına gelenleri ifade etti. Üstelik bu ifadeler Üniversitede ders niteliğinde tanıklıkları, gerçekleri de birinci derece babanın kendisinden dinledim;

  “ Toplum ve yakınlarımız bizlere onların kafalarındaki baba olma biçimini dayatıyor. Klasik manada evladına karşı çıkıp, her söyleneni dinlemesi, her söyleneni yapması isteniyor. İlk başlarda bende öyle yaptım; kızıma, kendi çevremizden, babamızdan gördüğümüz dayatmaları yaptım. Neredeyse evladımı kaybediyordum…

  Sonra, bu işin yanlış olduğunu, ilk önce bizlerin değişmesi gerektiğine karar verip, onu anlamaya çalıştım. Çalıştıkça kızım da bana, annesine daha yakın, daha açık konuşmaya, davranmaya başlayınca aileye huzur, hoşgörü, hatta özlenen o sevgi geldi.”

  Bu tür konuşmaları kim bilir kaç anne babadan dinledim. Çok azı durumu kavrayıp 21.yüzyılın gençliğinin dönüşümünü anlayıp, katı tutumdan vazgeçip, sevginin, hoşgörünün elini uzatınca büyük başarılara, çözüm ve ortak anlaşma yollarına gitmeye başarmışken, reddedenler, halen 30–40 yıl öncesinin baba ve anne-lik savaşını verenlerin nasıl da savaşı kaybedip aile içinde şiddete, kırgınlıklara, korkunç girdaplara düştükleri, görünen acı bir gerçek…

 25 yıllık dostum da böyle bir savaşın yitik, kaybeden tarafında bu dünyadan kırık, anlaşılmamış olarak gitti. Hâlbuki bir çocukları vardı. Her iki tarafın istediği şey anlaşılmaktır… Bizler daha deneyim, daha yaşlı, gün-görmüşsek, niçin değişemiyoruz? En değerli varlıklarımıza; CANLARIMIZA, niçin, “Elalem ne der?” korkularıyla anne ve baba-lık yapmaya kalkıyoruz?        

  Eğitim ve öğretim kurumlarımızın en küçüğünden tutun da Belediyelerimizin birçok birimine kadar, tıpkı Kurtuluş Savaşı felsefesi gibi “ Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır” felsefesi, ülkenin bütün çocuklarının, bütün kuşakların önce iyi anlaşılıp; GELECEĞİMİZ dediğimiz düşünceye uygun sarılışlar, dönüşümler, büyük reformlar yapmalıyız…

  Kendi çocuklarımızı istediğimiz kadar ayrıcalıklı yetiştirelim. Ülkemizin tamamı önemsenmezse, çocukların büyük çoğunluğu daha küçük yaşlarda hırpalanır, kötü eğitim, kötü beslenme, kötü davranışlarla büyütülürse, toplumun huzurlu, milletin hoşgörülü ve devletimizin başarılı olmasını beklemek hayal olur…

  Çocuklar, hepsi anlaşılmayı doğuştan hak ederler. Anlaşılmak, sevgi gösterisi içinde büyütülmek şımarmak değildir. Gelişmiş uygarlıklar nasıl önemsiyor, nasıl özgüven, görgü sahibi yapıyorsa evlatlarını, bizler de öyle sarılmalıyız kuşaklarımızın farklı olan taleplerine, davranışlarına…

  Unutmayalım ki Z Kuşağı, giyimi, beslenmesiyle tam manasıyla kendisine dayatılanı reddediyor. Farklı bir şeyler denemek istiyor. Namusun belin altında olduğunu değil beyinde olduğunu anlatmak istiyor. Beslenme biçimlerinin de yeterince anlatılıp, anlaşılmadığı için reklâm dünyası altında ezilmeleri onların suçu değildir.

  Biz büyüklerin tekrarladığı safdillik'lerin sayesindedir. Sürekli KAPİTALİZM şöyle, böyle diyoruz ama onun nimetlerine; uçaklarına, akıllı evlerine, haberleşme sistemlerine ilk önce bizler oturuyoruz. Sonra da kapitalizm çocuklarımızı kuşattı, diyerek KÖR gönlümüzü rahatlatıyoruz.

  Bilgi, sadece diploma almak değildir. Eğri, büğrü, yanlış, karanlık veya kullanmaya kalkan kötülüğü reddetmek, ona mesafeli olmak ve onunla baş edebilmektir. İşte o yüzdendir çocuklarımıza; Z ve Y Kuşaklarına çok farklı eğitim, dönüşüm biçimleriyle sahip çıkmalıyız;

    Eğlenceli, hoşgörülü, bilim ve sanattan da destek alarak… Görün bakalım nasıl bir barış, nasıl bir hoşgörü ve sevgi rüzgarı esecek…

Güven SERİN  

 

 


 


8 Haziran 2022 Çarşamba

AYŞE

 


İNTERNET

                                                         AYŞE

 

   Sanırım 1980’li yılların birinci yarısıydı. Babamın Selimiye Kışlası eziyeti son bulmuş, kısacak saçları, daha olgunlaşan yüzü, delikanlı tebessümüyle Tekirdağ’a gelip, sonbahar sürpriziyle çıktı karşıma…

   Tekirdağ’da sandallar modaydı o zamanlar. İki arkadaş bir araya gelip, bir sandal kiralamak, eski limanın altından geçerek ilerlemek Erol’un Çay Bahçesi istikametine, orada oturan genç kızlara, bir yerde çalım satmak… Pamenko parfümü ise sabun ve kır kokuları taşırdı öğrenci yurt binasının tozlu, kirli, paslı dünyasına. Bir de bir genç sanatçı-ses haykırıyordu üçüncü albümünde; bir başka genç kızın, Ayşe’nin öyküsünü anlatıyordu.

“Ona sordular nedendir diye? Neden kaçtın evden Ayşe? Anlatamadı… Seviyordu, anlatamadı… Verdiler onu zengin birine. Olmaz dedi, dinletemedi… Ergün dayak, her gün çile; çocuk kalbini susturamadı… Bir akşamüstü kaçtı evden…”

  Müzik sevgimin tahtına bir sürü sanatçı oturmuştu. Barış Manço, Erkin Koray, Cem Karaca, Ahmet Kaya, Ümit Besen, Edip Akbayram, Sezen Aksu, Ajda Pekkan… Ama o ses; Rüya Çağla’nın sesi; ağır ağabey, ağır abla gibi dinlediğimiz sanatçıların çok ötesindeydi. Savuruyordu kendi harmanını, döküyordu geriye kalan tanelerini değirmenine ve Ahmet Kaya, Cem Karaca, Barış Manço ile demlenen küçük dünyamıza; “ Hadi biraz eğlen biraz” diyordu kendi genç nefesiyle, gençliğin sarhoşluğuna; şartsız-şurtsuz davet ediyordu bizleri…

  Kabul ettik davetini. Bildik şarkıların onun tarzı, onun sesiyle dinlenmesi, genç zihinlerimize, başka taze ritimleri katmış, müzik dünyasının, sanat deryasının sınırlarını zorlamıştık…

  O gün bugün, neredeyse 40 yıldır sevdiğim sanatçılar başköşede. Vazgeçemiyor insan, tutun-duysa ruhun sesine, yorumun demine, sözcüklerin zamanlar adası dolaşacak olan gizemine, tutkun olmaktan; vazgeçemiyor…

  Nasıl ki Ahmet Kaya, Cem Karaca, Barış Manço, Edip Akbayram’ın öne çıkan daha çok sevdiğimiz şarkılarını daha çok kayırır, onları daha çok dinlersek, Rüya Çağla’nın da bazı şarkılarını öyle kayırırdım. Takıl Dostum, Sarhoş, Leyi Leyi Ley, Sende Sev Arkadaş gibi…

  Naciye şarkısından sonra gelen albümünde Ayşe de o günün kısa düşünceler ve düşlerin arasında kaybolup gitti. Sadece ritimsel açıdan dinlemiştik Ayşe’nin şarkısını. Onun bir öykü, insanlığa ait hiç bitmeyecek bir ders olduğunu bilemezdim…

  Neyi anlatıyordu Ayşe? Kimi temsil ediyordu Ayşe? Nasıl bir son bekliyordu onu? Küçük yaşta evliliğin çaresizliğini, çocuk olmadan kadın yapılan insanın eziyetlere tahammül edemeyip evini terk etmesini anlatıyordu. Kim bilir kaç milyon insanın yaptığı dehşetin yolculuğunu…

  Özgür iradeyle, bir başka yüce arayışlara kaçanlara sözüm yoktur. Yol yordam bilmeden, sadece son bulsun diye ona dokunan kara düşüncelerle kaplı kaba ellerin dokunuşu düşleri içerisinde bir rüya âlemine kaçan Ayşe’nin öyküsünü bu sefer tekrar tekrar dinledim.

  Rüya Çağla tam da Ayşe’nin yaşlarında olduğu zamanlar anlatıyordu Ayşe’yi. Evden kaçan Ayşe, yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştu. Bir dertten kaçmıştı oysa. Artık bin derdi vardı; düşürülmüştü kötü yollara…

  Ve bildik hikâye; “ Canıma tak etti; dayanamıyorum” sözcükleri Ayşe içinde savruldu gökyüzüne. Yaşamdan vazgeçti Ayşe…

  Artık, Ayşe’ye giden de, gelen de vuramayacaktı. O yolcu, kötü kadın seslerini de duymayacaktı Ayşe...

  Ama şimdi, Ayşe antik şehirler kadar temiz, pırıl pırıl bir ruh âlemi içinde hiçbir kötülüğün sonsuza kadar yaşamayacağının kanıtı gibi; zamanlar arası dolaşmayı, bir filozof gibi kendi öyküsünü gençliğe anlatmaya devam ediyor…

  Halil Cibran, Çocuklara Dair sözcüklerine dokunuşu, içimizdeki çocukların; Ayşelerin, Alilerin ruhlarına sağlam bir teselli, yüce bir sesleniş değil de nedir;

 “ Bebesini göğsüne bastırmış bir kadın dedi ki, bize Çocuklardan Söz Et. O da dedi ki: Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil. Onlar Hayat’ın kendine duyduğu hasretin oğulları ve kızları.

   Onların bedenlerini barındırabilir-siniz ama ruhlarını değil… Çünkü ruhları geleceğin evinde, sizin düşlerinizde bile ziyaret edemeyeceğiniz o yerde yaşar.”

 Güven SERİN 

 



6 Haziran 2022 Pazartesi

NEYSE ve KEŞKE-LERLE GEÇEN ÖMÜRLER



İnternet

                               NEYSE ve KEŞKE-LERLE GEÇEN ÖMÜRLER

 

  Toplumumuzun slogan merakı, şairane düzeyi, kesik kesik, küçük küçük sözcükler, bağlaçlar, edatlarla gün yüzüne çıkıyor. Birkaç küfür, birkaç argo, birkaç özlü söz; alın sana dünyayı anlayacak kadar görgü, bilgi ve düşünce biçimi…

   Eskişehirli Fevzi Bey’in küçük oğluna ait teras katını gezdik. Oğlunun ticari amaçla oluşturduğu mekân ve teras katı, tam da deniz manzaralıydı. Etraf büyük çiçek saksılarıyla dopdoluydu. Bazıları dünyaya yeni gelmişler gibi kuru, kupkuru hayatlarından kurtulmuş, yemyeşil çığlıklar atmaktaydılar. Bazıları ise henüz sarıya çalan yapraklarından, cansız görüntülerinden kurtulamamışlardı…

  Fevzi Bey ziraat eğitimi almanın yanında uzun yıllar yöneticilik yapmıştı. Çiçekler konusu geçince durumu izah etti. Bir haftalığına Eskişehir'e gidince su döken olmamış, geldiğimde neredeyse tamamı kurumuştu.

—Kuruyan dalları ziraat okulunda öğrendiğim bilgilerim eşliğinde bir güzel budadım. Sonra?

—Gerektiği kadar sularını verdim. İşte bu canlı hale geldiler.

—Ya yaprakları henüz sarı olanlar?

—Onların da demir eksikleri var. Gerekli mineral takviyesini yapınca yemyeşil, capcanlı olacaklar…

  Görüyorsunuz ya, teras katında beş on saksıdaki bitkiler, bir hafta su verilmeyince, mineralleri eksik kalınca nasıl da yaşama küsüyorlar. Ya toplumu besleyen mineraller, sular kesilirse? Sararıp solmaz mı? Kuruyup yaşamdan kopmazlar mı?

   Geldiğimiz nokta da böyle bir şeyi anlatmıyor mu? Tanıdığım, çokça kulak misafiri olduğum kuru düşünceler böyle dolanıyor toplumun içinde; yaşayan ölüler görüntüsü, her an alev alacak veya alan bedenler içinde kol geziyor sıkıntılı yüzlerin saldırgan veya “Neyse” , “ Keşke” sözcüklerine sığınma avuntuları…

 Tanıdığım kişiye, âdemoğluna rastladım geçenlerde. Biraz yürüdük, dolaştık, konuştuk bir sürü olaydan söz ettik. Yine o bildik kaçamak, güvensiz haldeydi. Sadelikten söz ederken dahi geri planda kalmayı, fikrini bir başkası duyacak diye cılız, sessiz bir şekilde söylemeyi benimsemişti.

  Tanıdığın bu hali karşısında biraz vitesi arttırmak, onu bir parça hırpalamak istedim. Öyle ya “Dost acı söyler” düşüncesi de bize ait… Sıkıştırmaya başlayınca her zaman yaptığı şeyi yaptı; “ Savunma…”

   Kaçamak cevaplar verdikçe, sunduğu düşüncenin kararlılığını, bilimselliğini, gerçekliğini sorguladım. Derhal; “ Neyse…” diyerek bütün bariyerleri, tuzakları aştı; kaçtı, sözcük ülkesinden…

  Sesimizi yükseltmeden, birbirimize ağır sözcükler söylemeden farklı alanlarda yine farklı sosyal, kültürel sözcük oyunlarına girdik. Bu seferde filanca zaman yapamadığı, gidemedi, alamadığı şeyler için “ Keşke…” bağlacına bir güzel bağlandı; sığındı.

Düşüncenin bütün korkularından sıyrılmış halde “ Niçin bu kadar keşke ve neyse-lere sığınıyorsun?” deyince, sıkıştığını anladı.

—Seni almadan, gitmeden, düşünmeden kim men ediyor? Her şeyin tamam görünüyor sevgili arkadaşım. Boyun postun yerinde. Banka hesapların, mülkiyetlerin, kısacası bir sürü diploman ve bir sürü taşınmazın, milyonlar eden zenginliğin var. Niçin bu kadar KEŞKE ve NEYSE?

  Her an kopacak olan sınırda durdum. Taşıyabileceği sınır burasıydı. Cevap vermedi… Olumsuz da bakmadı. Bir şeylerin eksik olduğunu biliyordu bilmesine ama kendi yarattığı o muazzam korkular artık onun düşmanıydı.

  Üç kişilik topluluklar bile ürkütüyordu onu. Her şeyi sağlama aldıktan sonra adımlarını atmayı, keşke ve neyse bağlaçları, adeta onun kurtarıcısı haline gelmişti…

  O zaman son sözcükleri, tanıdık âdemoğlunun ifadeleriyle bitirelim;

“ Keşke, daha çok okusak… Gezsek… Görsek… Kafamızdaki olumsuzlukları sürekli tımar etsek… Ben egosundan ağır ve usul usul kurtulmaya kalksak…” Neyse, daha fazla başınızı ağrıtmayayım…

Güven SERİN 


27 Mayıs 2022 Cuma

SÜKUT SUİKASTI

 

İnternet

                                                SÜKÛT SUİKASTI

 

   Kim bilir ne zamandır peşimden gelen iki sözcük; “ Sükût Suikastı” anlaşılan o ki peşimi bırakmayacaklar onların meramlarını bir güzel dinlendirmeden… Bu tür can alıcı sözcükleri ancak derinleri kazan şair ve yazarlar keşfeder. Yeraltı zenginliklerini, sessizliğe gömülmüş yitik uygarlıkları bulan arkeologlar gibi…

  Sükût Suikastı, sözcüğünü dillendiren insanın ruh hali hiçbir zaman tahmin etmeyeceğimiz bilgi, deneyim, düşünce, merak, beceri ve vurgun yiyeceğini bile bile çok derinlere inebilme cesaretlerinden ötürüdür…

   Ahmet Hamdi Tanpınar’ı biraz olsun tanıyanlar, onun birkaç şiiri veya öyküsünü bilip fotoğrafına bakanlar sözünü ettiği sözcüklerin kendisini onun ruhunun yansıdığı yerde; gözlerinde, yüzünde bulabilirler…

  Yaşarlar iken yitiktir aydınlar, merak sahibi olup da serüven peşinde koşalarken edebi dünyaya hizmet edenler. Yazarın söylediği gibi; “ Bir gözleri ağlarken, diğer gözleri güler…” Kolay değildir Yahya Kemal Beyatlı’nın öğrencisi ve arkadaşı olmak.

  Nisan’ın son günleri yaşarken iki arkadaş, defalarca gittikleri yere, Anadoluhisarı’na gitmeye karar verdiler. Gün, akşama doğru ilerlediği ikindi vaktiydi. Rumelihisarı’ndan bir sandala binip Anadoluhisarı’na geçtiler.

  Sefa Kaplan’ın eserinde, onların yürüyüşüne tanıklık etme heyecanı içinde anlattığı gibi;

“ Usul usul iskeledeki caminin yanı başındaki kahveye doğru yürüdüler. Dalları göğe ve Boğaza erişecek kadar büyük ve uzun yaşlı çınar ağacı altında çaylarını yudumladılar. Uzak evlerin birinden bir türkü duyuldu. Genç ama hayli hüzünlü bir kadın sesi,

 Alişimin kaşları kare

Sen açtın sineme yare”

  Güçlü bir şairin, yazarın hem öğrencisi ve bir de arkadaşı olmak, hele İstanbul denen şehirde geçen günlerin ve gecelerin içinde, fedakârlığın en yüksek derecesiyle bir evde; abla, enişte, çocuklar, kediler içinde oturacak, dinlenecek derin sükût içerisinde bir şeyler yazmakta zorlanacak derece sıkıntılar içinde, kendine ait bir odaya çıkmak için kırk yıl beklemek, sabretmek ister istemez, duyguları notalara dönüşmüş insan ruhunun şarkısını da mırıldanmasına neden olacaktır…

  Sükût Suikastı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kendini ifade etme, anlatma biçimi olabilir mi?  Doğduğu zamanların başı; 1901 yılı ve sonrası; toplumsal, siyasal, ekonomik, edebi, hüzün ve coşku duyguları, yan yana ve çok hızlı yaşanıyor, değişiyordu.

   Tanık olduğu zamanların duygu zenginliği her halleriyle yanı başında yaşanırken onlara tanıklık eden birisinin düşüncelerine, yazdıklarına kayıtsız kalan insanların her devirde aynı zulmü bütün aydınlara yaptıklarını bilmek, belki de yaman bir teselli, demir atma biçimidir…

  Bugünün zamanı, Rusya’nın yok etmeye çalıştığı Ukrayna’yı izleyen insanlık, izleyip de SUSKUN kalan medeniyetler; tüm zamanlarda aynı kötülükleri; sessizce ve susarak yapmadılar mı? Yapmıyor muyuz?

  Belki de bu acımasız ve aynı zamanda evrimin yaşamsal neşesini hissettiği, duygu kargaşaları ve sarmaş dolaş hallerinin birbirine dolandığı vakitte Galatasaray’dan Taksim’e doğru yürüyordu. Sarhoş, bezgin, giysileri dağınık bir halde; ağırlıksız bir vaziyette, yanından, arkasından, önünden akan insanlara, o suskun büyünün teshiri altındaki insanlara aldırmadan anlaşılmadığını sessizce haykırıyordu…

  Birçok insan için söylenen şey; “ Daha çok gençti. Ölüm ona yakışmadı!” sözleri Ahmet Hamdi Tanpınar içinde söylenecektir. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tanzimat Tarihi Kürsüsü Profesörü Ahmet Hamdi Tanpınar, fakültedeki odasında kalp krizi geçirdiğinin farkına varmış, sessizce; “ Galiba ölüyorum” diyerek SÜKÛT SUİKASTI içindeki o muazzam topluluğa-çokluğa belki de nazikçe bir veda içinde fısıldamış, “Her toplum hak ettiği gibi yaşar” demiş olabilir mi?

  Altmış yıllık hayat, Haseki Hastanesi’nde son bulmuştu.26 Ocak Perşembe günü çok sevdiği Süleymaniye Cami’de kılınan cenaze namazı, sükût suikastına uğramış yazar, şair, Profesör Ahmet Hamdi Tanpınar’ındı. Hocası ve arkadaşı Yahya Kemal Beyatlı’nın Aşiyan’da uyuduğu yere, hemen ayakucuna gömüldü.

  Kış ayı olmasına rağmen güneşli bir gün yaşanırken, uzakta bulunan bir evin radyosundan yayılan şarkı sözleri belli belirsiz duyuluyordu;

“ Gesi bağlarında dolanıyorum

Yitirdim yârimi aman aranıyorum

Bir çift selamına güveniyorum

Gel otur yanıma hâllarımı söyleyim

Halımdan bilmiyor ben o yari neyleyim

 Ölüm varsa bu dünyada zulüm var

Atma garip anam beni dağlar ardına

Kimseler yanmasın anam yansın derdime”

 Güven SERİN 

   





26 Mayıs 2022 Perşembe

CANİK DAĞLARINA TEKİRDAĞ'DAN MİSAFİR GELDİ

 


                      CANİK DAĞLARINA, TEKİRDAĞ’DAN MİSAFİR GELDİ

 

   En sevdiğim ruhsal törenlerden birisidir, anıların öldürülmeyip her daim yaşamın kıpırtıları içinde oluşu. Edebi dünyaya ait bir çaba içinde paylaşılırsa; değmen benim gamlı keyfime…

   Namigar DURAK BAŞBUĞOĞLU ve sevgili Eşi Bülent Öğretmeni uzun yıllar tanıyorum. Meğerki tanımanın başka bir yolu, Namigar Öğretmenin 2012 yılında yazdığı, birinci baskısını yaptığı kitabını 2021 yılının Şubat ayında bana hediye etmesiyle kütüphanemde bekleyen, Hayat Akıp Giderken, kitabını okumaya başlamamla bir başka evreye geçecekmiş…

  Bilir misiniz, taşkınlığı geçince dereler, ırmaklar usul usul akarlar. Enerjilerinin büyük bölümünü aktarmışlardır ötelere, başka diyarlara. Süzülmüşlerdir doluluğun bereketi, göklerin en değerli hediyesi olan suları, toprakları içinde, kendi yataklarından bir başka yataklara doğru…

  Onlarca kitabın arasından çekip çıkardım Namigar DURAK BAŞBUĞOĞLU’NUN köşe yazılarını topladığı ve Hayat Akıp Giderken ismini verdiği kitabını. Bugün, yarın okurum dediğim zamanın üzerinden bir yıldan fazla geçmiş.

   Usulca açtım kitabın ilk sayfalarını ve ilk seslenişi olan önsözü yazısını. Yazar öğretmenlikten emekli olunmaz heyecanı ve düşünceleri içinde; “ Ben yazılarımı önce bir hizmet, sonra, bir sorumluluk kabul ederek sürdürdüm.” Duyurusunu, içinde bulunan birikim nehrinden usulca döküvermişti beyaz kâğıda.

  Tekirdağ Yeni İnan Gazetesi köşe yazıları, yılların deneyimi, birikimi ve emeği yeşil renkli kitabın içerisindeydi. Öğretmen nezaketi, barışçıl ve öğretici felsefenin birleşenleri gibiydi farklı tarihlerde yazılan köşe yazıları. Neredeyse hiçbir resmi, sosyal, kültürel, yerel gün kutlanmadan, unutulmadan kalmamış…

  Bu kitabı-eseri okuyanlar bana dönüp ne buldun, deseler? Ne derdim bilir misiniz? Uyumu, sanatsal ciddiyeti, mizahı, öğretmeni, anneyi, eşi, arkadaşı ve sözcüklerin her daim tımar edilmeye muhtaç olduğunu buldum… Belli ki, Ganosların esintileri, kekik ve ıhlamur kokuları bol olan Oruçbeyli Köyü, sadece bir öğretmen yetiştirmemiş! Değere değer katan, anıları yaşama davet eden, vefa denen yüce sözcüğe can veren bir yazarı da yetiştirmiş…

  Kitabın 39.sayfasında duraksadım. Bir daha, bir daha okudum. Paylaşılan köşe yazısı, Yeni Yıl ismini taşıyordu. Öğrencileriyle birbirlerine tutundukları, sosyal, ruhsal-manevi ve edebi bağ kurdukları bir şiir-şarkı, sadece sözcüklerle değil, öğrenci ve öğretmen sesleriyle melodik seslenişi yapıyordu;

“Kuş gibi uçtu gitti, koskoca bir yıl yine.

  Hoş geldin yeni yıl, bolluk ve evimize.

  Hoş geldin yeni yıl, dirlik ver ülkemize”

  Yazarın, her yıl yeni yıla girerken öğrencileriyle seslendirdikleri şarkı sözleri, söz olmaktan öte, göreve, inanca, sevgiye, heyecana ve en önemlisi, eskiye saygı duyarak, yeniye sımsıkı sarılışı da anlatmıyor mu?

  Yeni Yıl çalışması ilerledikçe yazarımızın 1981 yılında yaşadığı bir anıya ulaşıyoruz.1981 yılı 1982 yılına girerken 1 Ocak günü anne ve babası Tekirdağ Oruçbeyli Köyü’nden kalkıp ilk oğlunun doğumu için, Canik Dağları eteğinde bir okulda görev yapan kızlarını görmeye gitmişlerdi. Eşi Bülent Öğretmen asker olduğu için kız kardeşi ile birlikte kalıyor, köy okulunda, uygar dünyanın olmazsa olmazı olan eğitimi, öğretimi ve insan olma sanatını anlatıyordu.

  Sabahın erken saatleri öğretmenlerin kaldığı lojmanın kapısı çalındı. Aynı mahalleden Samsun Terme’ye minibüsüyle yolcu taşıyan Ahmet İçöz isimli şoför, yüzünde bir gülümseme ile seslenir genç öğretmene;

  “ Hocam müjde dersem borçlanırsınız. Gözünüz aydın diyorum. Annen, baban geldiler.” Anne ve babasını bir başka yere-yöne yolcu taşıyan Ahmet İçöz isimli aynı mahalleden komşu şoför getirmişti.

  Anne ve babası, yerleşim yerinin uzağında yol sapağına indirilmiş, ellerinde bir sürü eşya ile kızlarının lojmanlarına, mahallesine gitmek için minibüs beklemekteydiler. Ahmet İçöz isimli şoför, ıssız yerde minibüs bekleyen iki yolcuyu görünce, bir başka yöne yolcu taşıdığı halde durmuş.

—Yabancı olduğunuz belli, nereye gideceksiniz? Deyince, babası;

—Esentepe’nin öğretmeni olan kızımın lojmanlarına.

  Bunu duyan minibüs şoförü Ahmet İçöz bütün yolcuları geçici olarak oraya indirip, kızlarına kavuşmak için saatlerdir bekleyen anne babayı alıp Esentepe öğretmeni Namigar Durak Başbuğoğlu’nun lojmanına gelir.

  Yaşayan bir anı-ERDEM, koşulsuz bir saygı, güven, nadide bir yaklaşım örneği olan diyalog burada yaşanır; “ Hocam müjde demiyorum borçlanırsınız; gözünüz aydın”

   Namigar DURAK BAŞBUĞOĞLU’NUN eseri, Hayat Akıp Giderken bir sürü aydınlık anı, capcanlı kutlama, hatırlatma, yön bulma sözcükleriyle dolu; TEŞEKKÜRÜ BORÇ biliyorum…

 Güven SERİN 

 


 


24 Mayıs 2022 Salı

SANATIN YANSIMASI

 

İnternet

                TEKİRDAĞ PERŞEMBE PAZARINA, TEBESSÜM YAĞDI

     ( Sanatın Yansıması )

   Daha Gülsüm ninem sağ iken, çocuk zamanlarda yaşadığım yer olan İpsala’nın Çarşamba pazarına giderdik. Toprağın, emeğin bütün renk ve kokuları birbiriyle sarmaş dolaş haldeymiş hissiyatı içinde dolaşırdık pazarın en kalabalık, en kuytu yerlerini. En yoğun kokular, zeytin ve peynirci esnafının olduğu tezgâhlardan duyulur, yayılırdı karnı aç, ruhu tok insanların arasına.

   Tekirdağ Süleymanpaşa’nın merkezinde olan iki gıda pazarı ilgimi çekiyor. Salıpazarı evimize yakın oluşundan, Perşembe pazarının da daha çok esnafı, üreticiyi bir araya getirişinden dolayı her ikisine de gidiyorum.

  Meyve-sebze için kurulan pazarlarda marketlerdeki gibi seçme şansı olmayışı yüzünden esnafı çok iyi seçmek gerektiğini alışveriş yapanlar bilir. Alacağınız üründen çok tanıdık ve her daim taze, uygun fiyata mal saten tezgâhlara sahip esnafa gitmek istersiniz.

   Birkaç çeşit ürünümü aldıktan sonra biber de alıp oldukça kalabalık olan Perşembe pazarından kısa yoldan kurtulma kararı aldım. Biber satan tezgâha yaklaşınca özellikle pembe domateslerin başında telaş içerisinde dört beş kadın gördüm. Daha genç olanı büyük titizlik içerisinde iki kilo kadar domatesi ayırmışken, sebze tezgâhı başında duran daha yaşlı esnaf uyardı;

—Domatesleri seçtiremiyoruz! Ancak biz verebiliriz!

  Pazarcı esnafa yardıma gelmiş genç adam, bir süreliğine yaşanan sessizliği tebessüm içerisinde dağıtarak, önceden domatesleri dolduran kadına seslendi;

—Siz verin poşetinizi tartayım. Madem doldurmuşsunuz, geriye dökecek halimiz yok!

  Bunu duyan diğer kadınlar da seçmece istese de, mümkün olmadığını gördüler ve genç kadının domates poşetini tartan genç adam bir kez daha tekrarladı sözlerini; “ Koymuş o kadar, geri mi döktüreceğiz.”

  Seçtiği domateslerin tartıldığını gören genç kadının yüzüne yayılan tebessümü görmeliydiniz. Alt veya üst tarafı iki kilo seçmece domates… Muhtemelen kendini şanslı hissetmişti. Aynı zamanda genç esnaftan yansıyan tebessüm, konuşmanın saygıyla karışık sıcaklığı herkese iyi tesir bırakmıştı. Seçmece yapmak isteyen ama yapamayan kadınlarda bile iyimserlik ve bir tebessüm belirdi.

  Kırmızıbiber yeşilbiber isteğimi aynı genç esnafa ilettim. Biberleri poşete koyuşu, yaptığı işin, huzur ve telaşsız ahenk içinde oluşu dikkatimden kaçmadı. Aslında yardımın demeliyim. Çünkü oraya amcasına yardım etmek amacıyla o gün için gelmiş.

  Biberlerin parasını ödedikten sonra genç yardımcıya seslendim;

—Müzisyen misiniz? Yaptığı işe birkaç saniye ara vererek ve yüzünden hiç eksik olmayan tebessümle birlikte;

—Evet, amcama yardıma geldim, sözü karşısında benim onun mesleğini, sanatçılığını fark edişim belki de sahnelerden tanıdığımı düşündürmüştü. Pazaryeri’ne, onca kalabalığa, sebze meyve, peynir ve zeytin kokusuna rağmen, öyle bir TEBESSÜM yayıldı ki anlatılamaz…

  Görüne köy kılavuz istemezmiş! Meğer toplumumuz çoktan hastalanmış da haberimiz yok. Tatil yörelerinde Batı kökenli insanlarda onlarca yıl önce gördüğüm tebessümü şans eseri, Pazaryeri'nde görünce lüks bir şey, bir zenginlik olarak görecek hale geldik…

  Sanatın özündeki tebessüm her yere-insana ilham kaynağı olabilir ve tebessümü çoktan unutmuş insanlara bile hatırlatabilir. Barış Manço’nun ölüm yıl dönümünde buluştuğumuz diğer sanatçılarda da aynı tebessümü görmüştüm. Kurtalan Ekspres’in Ahmet Güvenç’i de, Bahadır Akkuzu’da bu tebessüm içinde anıyor, anlatıyordu dostları olan Barış Manço’yu; karşılarındaki insanların değerli, önemli olduklarını hissettirircesine, sanatçı samimiyetiyle…

 Daha genç olduğumuz zamanlarda yarı amatör müzikle, sanatla uğraşan arkadaşlarımın sohbetleri her zaman farklı olurdu. Tıpkı pazarda şans eseri tanıdığım, amcasına yardıma gelmiş müzisyen gibi, tebessümü mecburiyetten, korkudan, kuru saygı ve sevgiden değil, genlerine, iliklerini işlemiş hazineden, pınardan taşan zenginlikten yaparlardı.

  Toplumların zenginliğine ayrıcalık, farklılık katan en önemli canlılardır sanatçılar. Bu yüzden seslenir büyük deha, yüce komutan; “ Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından birisi…” diye hatırlatır, tüm zamanlara bir haykırışı yapar nazikçe…

  Sanatı iliklerinde, genlerinde hisseden, ticari, siyasi duygulardan arındırmış tüm sanatçılara her daim minnettarım…

    Güçlünün, ezenin, her daim kazananın yanında olmak yerine, kaybedeni, güçsüz olanı da önemseyen o yüce kalpli insanlara ne çok şey borçlu, gezegeni sürekli hor kullanan bu insanlık, bu büyük sürü…

 Güven SERİN