27 Mayıs 2022 Cuma

SÜKUT SUİKASTI

 

İnternet

                                                SÜKÛT SUİKASTI

 

   Kim bilir ne zamandır peşimden gelen iki sözcük; “ Sükût Suikastı” anlaşılan o ki peşimi bırakmayacaklar onların meramlarını bir güzel dinlendirmeden… Bu tür can alıcı sözcükleri ancak derinleri kazan şair ve yazarlar keşfeder. Yeraltı zenginliklerini, sessizliğe gömülmüş yitik uygarlıkları bulan arkeologlar gibi…

  Sükût Suikastı, sözcüğünü dillendiren insanın ruh hali hiçbir zaman tahmin etmeyeceğimiz bilgi, deneyim, düşünce, merak, beceri ve vurgun yiyeceğini bile bile çok derinlere inebilme cesaretlerinden ötürüdür…

   Ahmet Hamdi Tanpınar’ı biraz olsun tanıyanlar, onun birkaç şiiri veya öyküsünü bilip fotoğrafına bakanlar sözünü ettiği sözcüklerin kendisini onun ruhunun yansıdığı yerde; gözlerinde, yüzünde bulabilirler…

  Yaşarlar iken yitiktir aydınlar, merak sahibi olup da serüven peşinde koşalarken edebi dünyaya hizmet edenler. Yazarın söylediği gibi; “ Bir gözleri ağlarken, diğer gözleri güler…” Kolay değildir Yahya Kemal Beyatlı’nın öğrencisi ve arkadaşı olmak.

  Nisan’ın son günleri yaşarken iki arkadaş, defalarca gittikleri yere, Anadoluhisarı’na gitmeye karar verdiler. Gün, akşama doğru ilerlediği ikindi vaktiydi. Rumelihisarı’ndan bir sandala binip Anadoluhisarı’na geçtiler.

  Sefa Kaplan’ın eserinde, onların yürüyüşüne tanıklık etme heyecanı içinde anlattığı gibi;

“ Usul usul iskeledeki caminin yanı başındaki kahveye doğru yürüdüler. Dalları göğe ve Boğaza erişecek kadar büyük ve uzun yaşlı çınar ağacı altında çaylarını yudumladılar. Uzak evlerin birinden bir türkü duyuldu. Genç ama hayli hüzünlü bir kadın sesi,

 Alişimin kaşları kare

Sen açtın sineme yare”

  Güçlü bir şairin, yazarın hem öğrencisi ve bir de arkadaşı olmak, hele İstanbul denen şehirde geçen günlerin ve gecelerin içinde, fedakârlığın en yüksek derecesiyle bir evde; abla, enişte, çocuklar, kediler içinde oturacak, dinlenecek derin sükût içerisinde bir şeyler yazmakta zorlanacak derece sıkıntılar içinde, kendine ait bir odaya çıkmak için kırk yıl beklemek, sabretmek ister istemez, duyguları notalara dönüşmüş insan ruhunun şarkısını da mırıldanmasına neden olacaktır…

  Sükût Suikastı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kendini ifade etme, anlatma biçimi olabilir mi?  Doğduğu zamanların başı; 1901 yılı ve sonrası; toplumsal, siyasal, ekonomik, edebi, hüzün ve coşku duyguları, yan yana ve çok hızlı yaşanıyor, değişiyordu.

   Tanık olduğu zamanların duygu zenginliği her halleriyle yanı başında yaşanırken onlara tanıklık eden birisinin düşüncelerine, yazdıklarına kayıtsız kalan insanların her devirde aynı zulmü bütün aydınlara yaptıklarını bilmek, belki de yaman bir teselli, demir atma biçimidir…

  Bugünün zamanı, Rusya’nın yok etmeye çalıştığı Ukrayna’yı izleyen insanlık, izleyip de SUSKUN kalan medeniyetler; tüm zamanlarda aynı kötülükleri; sessizce ve susarak yapmadılar mı? Yapmıyor muyuz?

  Belki de bu acımasız ve aynı zamanda evrimin yaşamsal neşesini hissettiği, duygu kargaşaları ve sarmaş dolaş hallerinin birbirine dolandığı vakitte Galatasaray’dan Taksim’e doğru yürüyordu. Sarhoş, bezgin, giysileri dağınık bir halde; ağırlıksız bir vaziyette, yanından, arkasından, önünden akan insanlara, o suskun büyünün teshiri altındaki insanlara aldırmadan anlaşılmadığını sessizce haykırıyordu…

  Birçok insan için söylenen şey; “ Daha çok gençti. Ölüm ona yakışmadı!” sözleri Ahmet Hamdi Tanpınar içinde söylenecektir. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tanzimat Tarihi Kürsüsü Profesörü Ahmet Hamdi Tanpınar, fakültedeki odasında kalp krizi geçirdiğinin farkına varmış, sessizce; “ Galiba ölüyorum” diyerek SÜKÛT SUİKASTI içindeki o muazzam topluluğa-çokluğa belki de nazikçe bir veda içinde fısıldamış, “Her toplum hak ettiği gibi yaşar” demiş olabilir mi?

  Altmış yıllık hayat, Haseki Hastanesi’nde son bulmuştu.26 Ocak Perşembe günü çok sevdiği Süleymaniye Cami’de kılınan cenaze namazı, sükût suikastına uğramış yazar, şair, Profesör Ahmet Hamdi Tanpınar’ındı. Hocası ve arkadaşı Yahya Kemal Beyatlı’nın Aşiyan’da uyuduğu yere, hemen ayakucuna gömüldü.

  Kış ayı olmasına rağmen güneşli bir gün yaşanırken, uzakta bulunan bir evin radyosundan yayılan şarkı sözleri belli belirsiz duyuluyordu;

“ Gesi bağlarında dolanıyorum

Yitirdim yârimi aman aranıyorum

Bir çift selamına güveniyorum

Gel otur yanıma hâllarımı söyleyim

Halımdan bilmiyor ben o yari neyleyim

 Ölüm varsa bu dünyada zulüm var

Atma garip anam beni dağlar ardına

Kimseler yanmasın anam yansın derdime”

 Güven SERİN 

   





26 Mayıs 2022 Perşembe

CANİK DAĞLARINA TEKİRDAĞ'DAN MİSAFİR GELDİ

 


                      CANİK DAĞLARINA, TEKİRDAĞ’DAN MİSAFİR GELDİ

 

   En sevdiğim ruhsal törenlerden birisidir, anıların öldürülmeyip her daim yaşamın kıpırtıları içinde oluşu. Edebi dünyaya ait bir çaba içinde paylaşılırsa; değmen benim gamlı keyfime…

   Namigar DURAK BAŞBUĞOĞLU ve sevgili Eşi Bülent Öğretmeni uzun yıllar tanıyorum. Meğerki tanımanın başka bir yolu, Namigar Öğretmenin 2012 yılında yazdığı, birinci baskısını yaptığı kitabını 2021 yılının Şubat ayında bana hediye etmesiyle kütüphanemde bekleyen, Hayat Akıp Giderken, kitabını okumaya başlamamla bir başka evreye geçecekmiş…

  Bilir misiniz, taşkınlığı geçince dereler, ırmaklar usul usul akarlar. Enerjilerinin büyük bölümünü aktarmışlardır ötelere, başka diyarlara. Süzülmüşlerdir doluluğun bereketi, göklerin en değerli hediyesi olan suları, toprakları içinde, kendi yataklarından bir başka yataklara doğru…

  Onlarca kitabın arasından çekip çıkardım Namigar DURAK BAŞBUĞOĞLU’NUN köşe yazılarını topladığı ve Hayat Akıp Giderken ismini verdiği kitabını. Bugün, yarın okurum dediğim zamanın üzerinden bir yıldan fazla geçmiş.

   Usulca açtım kitabın ilk sayfalarını ve ilk seslenişi olan önsözü yazısını. Yazar öğretmenlikten emekli olunmaz heyecanı ve düşünceleri içinde; “ Ben yazılarımı önce bir hizmet, sonra, bir sorumluluk kabul ederek sürdürdüm.” Duyurusunu, içinde bulunan birikim nehrinden usulca döküvermişti beyaz kâğıda.

  Tekirdağ Yeni İnan Gazetesi köşe yazıları, yılların deneyimi, birikimi ve emeği yeşil renkli kitabın içerisindeydi. Öğretmen nezaketi, barışçıl ve öğretici felsefenin birleşenleri gibiydi farklı tarihlerde yazılan köşe yazıları. Neredeyse hiçbir resmi, sosyal, kültürel, yerel gün kutlanmadan, unutulmadan kalmamış…

  Bu kitabı-eseri okuyanlar bana dönüp ne buldun, deseler? Ne derdim bilir misiniz? Uyumu, sanatsal ciddiyeti, mizahı, öğretmeni, anneyi, eşi, arkadaşı ve sözcüklerin her daim tımar edilmeye muhtaç olduğunu buldum… Belli ki, Ganosların esintileri, kekik ve ıhlamur kokuları bol olan Oruçbeyli Köyü, sadece bir öğretmen yetiştirmemiş! Değere değer katan, anıları yaşama davet eden, vefa denen yüce sözcüğe can veren bir yazarı da yetiştirmiş…

  Kitabın 39.sayfasında duraksadım. Bir daha, bir daha okudum. Paylaşılan köşe yazısı, Yeni Yıl ismini taşıyordu. Öğrencileriyle birbirlerine tutundukları, sosyal, ruhsal-manevi ve edebi bağ kurdukları bir şiir-şarkı, sadece sözcüklerle değil, öğrenci ve öğretmen sesleriyle melodik seslenişi yapıyordu;

“Kuş gibi uçtu gitti, koskoca bir yıl yine.

  Hoş geldin yeni yıl, bolluk ve evimize.

  Hoş geldin yeni yıl, dirlik ver ülkemize”

  Yazarın, her yıl yeni yıla girerken öğrencileriyle seslendirdikleri şarkı sözleri, söz olmaktan öte, göreve, inanca, sevgiye, heyecana ve en önemlisi, eskiye saygı duyarak, yeniye sımsıkı sarılışı da anlatmıyor mu?

  Yeni Yıl çalışması ilerledikçe yazarımızın 1981 yılında yaşadığı bir anıya ulaşıyoruz.1981 yılı 1982 yılına girerken 1 Ocak günü anne ve babası Tekirdağ Oruçbeyli Köyü’nden kalkıp ilk oğlunun doğumu için, Canik Dağları eteğinde bir okulda görev yapan kızlarını görmeye gitmişlerdi. Eşi Bülent Öğretmen asker olduğu için kız kardeşi ile birlikte kalıyor, köy okulunda, uygar dünyanın olmazsa olmazı olan eğitimi, öğretimi ve insan olma sanatını anlatıyordu.

  Sabahın erken saatleri öğretmenlerin kaldığı lojmanın kapısı çalındı. Aynı mahalleden Samsun Terme’ye minibüsüyle yolcu taşıyan Ahmet İçöz isimli şoför, yüzünde bir gülümseme ile seslenir genç öğretmene;

  “ Hocam müjde dersem borçlanırsınız. Gözünüz aydın diyorum. Annen, baban geldiler.” Anne ve babasını bir başka yere-yöne yolcu taşıyan Ahmet İçöz isimli aynı mahalleden komşu şoför getirmişti.

  Anne ve babası, yerleşim yerinin uzağında yol sapağına indirilmiş, ellerinde bir sürü eşya ile kızlarının lojmanlarına, mahallesine gitmek için minibüs beklemekteydiler. Ahmet İçöz isimli şoför, ıssız yerde minibüs bekleyen iki yolcuyu görünce, bir başka yöne yolcu taşıdığı halde durmuş.

—Yabancı olduğunuz belli, nereye gideceksiniz? Deyince, babası;

—Esentepe’nin öğretmeni olan kızımın lojmanlarına.

  Bunu duyan minibüs şoförü Ahmet İçöz bütün yolcuları geçici olarak oraya indirip, kızlarına kavuşmak için saatlerdir bekleyen anne babayı alıp Esentepe öğretmeni Namigar Durak Başbuğoğlu’nun lojmanına gelir.

  Yaşayan bir anı-ERDEM, koşulsuz bir saygı, güven, nadide bir yaklaşım örneği olan diyalog burada yaşanır; “ Hocam müjde demiyorum borçlanırsınız; gözünüz aydın”

   Namigar DURAK BAŞBUĞOĞLU’NUN eseri, Hayat Akıp Giderken bir sürü aydınlık anı, capcanlı kutlama, hatırlatma, yön bulma sözcükleriyle dolu; TEŞEKKÜRÜ BORÇ biliyorum…

 Güven SERİN 

 


 


24 Mayıs 2022 Salı

SANATIN YANSIMASI

 

İnternet

                TEKİRDAĞ PERŞEMBE PAZARINA, TEBESSÜM YAĞDI

     ( Sanatın Yansıması )

   Daha Gülsüm ninem sağ iken, çocuk zamanlarda yaşadığım yer olan İpsala’nın Çarşamba pazarına giderdik. Toprağın, emeğin bütün renk ve kokuları birbiriyle sarmaş dolaş haldeymiş hissiyatı içinde dolaşırdık pazarın en kalabalık, en kuytu yerlerini. En yoğun kokular, zeytin ve peynirci esnafının olduğu tezgâhlardan duyulur, yayılırdı karnı aç, ruhu tok insanların arasına.

   Tekirdağ Süleymanpaşa’nın merkezinde olan iki gıda pazarı ilgimi çekiyor. Salıpazarı evimize yakın oluşundan, Perşembe pazarının da daha çok esnafı, üreticiyi bir araya getirişinden dolayı her ikisine de gidiyorum.

  Meyve-sebze için kurulan pazarlarda marketlerdeki gibi seçme şansı olmayışı yüzünden esnafı çok iyi seçmek gerektiğini alışveriş yapanlar bilir. Alacağınız üründen çok tanıdık ve her daim taze, uygun fiyata mal saten tezgâhlara sahip esnafa gitmek istersiniz.

   Birkaç çeşit ürünümü aldıktan sonra biber de alıp oldukça kalabalık olan Perşembe pazarından kısa yoldan kurtulma kararı aldım. Biber satan tezgâha yaklaşınca özellikle pembe domateslerin başında telaş içerisinde dört beş kadın gördüm. Daha genç olanı büyük titizlik içerisinde iki kilo kadar domatesi ayırmışken, sebze tezgâhı başında duran daha yaşlı esnaf uyardı;

—Domatesleri seçtiremiyoruz! Ancak biz verebiliriz!

  Pazarcı esnafa yardıma gelmiş genç adam, bir süreliğine yaşanan sessizliği tebessüm içerisinde dağıtarak, önceden domatesleri dolduran kadına seslendi;

—Siz verin poşetinizi tartayım. Madem doldurmuşsunuz, geriye dökecek halimiz yok!

  Bunu duyan diğer kadınlar da seçmece istese de, mümkün olmadığını gördüler ve genç kadının domates poşetini tartan genç adam bir kez daha tekrarladı sözlerini; “ Koymuş o kadar, geri mi döktüreceğiz.”

  Seçtiği domateslerin tartıldığını gören genç kadının yüzüne yayılan tebessümü görmeliydiniz. Alt veya üst tarafı iki kilo seçmece domates… Muhtemelen kendini şanslı hissetmişti. Aynı zamanda genç esnaftan yansıyan tebessüm, konuşmanın saygıyla karışık sıcaklığı herkese iyi tesir bırakmıştı. Seçmece yapmak isteyen ama yapamayan kadınlarda bile iyimserlik ve bir tebessüm belirdi.

  Kırmızıbiber yeşilbiber isteğimi aynı genç esnafa ilettim. Biberleri poşete koyuşu, yaptığı işin, huzur ve telaşsız ahenk içinde oluşu dikkatimden kaçmadı. Aslında yardımın demeliyim. Çünkü oraya amcasına yardım etmek amacıyla o gün için gelmiş.

  Biberlerin parasını ödedikten sonra genç yardımcıya seslendim;

—Müzisyen misiniz? Yaptığı işe birkaç saniye ara vererek ve yüzünden hiç eksik olmayan tebessümle birlikte;

—Evet, amcama yardıma geldim, sözü karşısında benim onun mesleğini, sanatçılığını fark edişim belki de sahnelerden tanıdığımı düşündürmüştü. Pazaryeri’ne, onca kalabalığa, sebze meyve, peynir ve zeytin kokusuna rağmen, öyle bir TEBESSÜM yayıldı ki anlatılamaz…

  Görüne köy kılavuz istemezmiş! Meğer toplumumuz çoktan hastalanmış da haberimiz yok. Tatil yörelerinde Batı kökenli insanlarda onlarca yıl önce gördüğüm tebessümü şans eseri, Pazaryeri'nde görünce lüks bir şey, bir zenginlik olarak görecek hale geldik…

  Sanatın özündeki tebessüm her yere-insana ilham kaynağı olabilir ve tebessümü çoktan unutmuş insanlara bile hatırlatabilir. Barış Manço’nun ölüm yıl dönümünde buluştuğumuz diğer sanatçılarda da aynı tebessümü görmüştüm. Kurtalan Ekspres’in Ahmet Güvenç’i de, Bahadır Akkuzu’da bu tebessüm içinde anıyor, anlatıyordu dostları olan Barış Manço’yu; karşılarındaki insanların değerli, önemli olduklarını hissettirircesine, sanatçı samimiyetiyle…

 Daha genç olduğumuz zamanlarda yarı amatör müzikle, sanatla uğraşan arkadaşlarımın sohbetleri her zaman farklı olurdu. Tıpkı pazarda şans eseri tanıdığım, amcasına yardıma gelmiş müzisyen gibi, tebessümü mecburiyetten, korkudan, kuru saygı ve sevgiden değil, genlerine, iliklerini işlemiş hazineden, pınardan taşan zenginlikten yaparlardı.

  Toplumların zenginliğine ayrıcalık, farklılık katan en önemli canlılardır sanatçılar. Bu yüzden seslenir büyük deha, yüce komutan; “ Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından birisi…” diye hatırlatır, tüm zamanlara bir haykırışı yapar nazikçe…

  Sanatı iliklerinde, genlerinde hisseden, ticari, siyasi duygulardan arındırmış tüm sanatçılara her daim minnettarım…

    Güçlünün, ezenin, her daim kazananın yanında olmak yerine, kaybedeni, güçsüz olanı da önemseyen o yüce kalpli insanlara ne çok şey borçlu, gezegeni sürekli hor kullanan bu insanlık, bu büyük sürü…

 Güven SERİN 

 

 

 

 

 

 


21 Mayıs 2022 Cumartesi

SON İSTASYONA DOĞRU: KENAN OFLAZ

 

Kamera; Güven 

                                SON İSTASYONA DOĞRU: KENAN OFLAZ

 

   2019 yılında yayınlanan, ŞİİRİMSİLİRİM isimli kitabının 7.sayfasında söz ediyor yazar yaşama dair bakış açısının en olgun haliyle;

 “ Hızla son istasyona doğru yol alıyoruz. Önümüzde fazla istasyon yok!”

   Kenan OFLAZ’IN eğitimci, öğretici tarafının yanında yönetici geçmişi de bulunsa da, seçmiş olduğu veya tercih ettiği yaşam biçimi; felsefeden, edebiyattan, tarihten beslenmektir. Bunca deneyim, zorluklarla mücadele, iyi olanın karşısında her daim var olan kötülükle savaşma, insan denen insanı ister istemez çok daha hassas yapıyor. Hele bir de öncümüzün, atamızın “Bağımsızlık benim karakterimdir” sözü, karaktere yansıyan genlerde gizliyse…

   Kenan OFLAZ, bu şehrin, bu toprakların yetiştirdiği en hassas, deneyimli ve bilgili insanlarımızdan birisidir. Eğitimci ve idareci tarafını bir yana bırakmış, yazma enerjisini, bir ömür biriktirdiği henüz esere dönüşmemiş sayfaları, derleyip, toplama düşüncesi, bireysel tatmin ve alkış aramaktan ötedir. Onun tek derdi, toplumsal olma, bölüşme, paylaşmadır…

   Kenan OFLAZ ile tanışmadan önce ismini çok duydum. Onunla anıları olan Mehmet Çevik, söz ederken eski arkadaşı, komşusundan yüce bir dayanıklılık testinden geçen insan duruşunu hissettim.

   Sonra, atölye sohbetlerinde dopdolu bir insan, bir ömrü daha olsa, insana süzülecek bir yazar, filozof telaşı, heyecanı ile karşı karşıya bulundum. Zor ve basit olanı seçmişti, nice yazar, filozof, araştırmacı, bilim insanı gibi…

Zor ve basit olan yan yana gelir mi? Sorusu karşısında:-Evet gelir, diyeceğim.

    İyi, dürüst, bilgili, görgülü olmak; zordur; gelişimini ileriye taşımamış, okumanın, dansın, şiirin, edebiyatın, felsefenin, tarihin, kısacası özgürlüğün tadını almamış toplumlarda. Kavgaları kör dövüşüne benzer; sağlı, sollu, tekmeli, tokatlı ve her daim bireysel ve günlük çıkarlara sımsıkı sarılmış ve bulanık vaziyette…

   Uygar insanın özüdür sosyallik, toplumsal düşüncenin erdemi içinde olmak. Daha iyiyi, daha güzeli, estetiği, haykırışı, özgürlüğü ister kendinden önce toplumu için… Kenan OFLAZ böyle insanların başında geliyor.

   Bu yüzden düşünceleriyle şiirlerini hiçbir şairi kırmadan, gücendirmeden, şiir sevgisi olanlara bir şair olmadığını, şiirin ve şairliğin yüceliğini neredeyse kitabının her sayfasında hatırlatır. Boşuna değildir kitabının baş sayfasındaki sözcüklerinin ozanlara olan o büyük ve derin saygı sunması;

 “ Bütün çağlarda yaşamış olan ve günümüzün gerçek ozanlarıyla yazarlarını manevi varlıkları önünde eğilerek; saygıyla selamlıyorum.”

   Bu erdemli çıkışı-seslenişi tesadüfü veya laf olsun diye söylenmiş bir söz değil, tam da Kenan OFLAZ gerçeği, felsefesidir. Kitabının sayfalarında sıklıkla geçmişe dönüyor. Sadece anıların organik olduğu zamanlara değil, besinlerin de, komşulukların da, ANNE ile BABA sevgisinin de natürel zamanlarına…

   2011 yılının 16 Ocak günü; bir Pazar sabahı, yağmurlu bir günde babasının ölümünü duyurması da Kenan OFLAZ felsefesiyle uyum içerisinde; koşulsuz, sımsıkı, dupduru bir sevgi akışı içinde gerçekleşir.

   Babasından kalan asker bavulu tahtadan, baston kesme daldan ve uzun saplı şemsiye, onun en kıymetli hazinesi; baba mirasıdır;

 “ BABAM ÖLDÜ

 Yaşım dolu dolu altmış beş

Babam öldü.

Bugün acımız çok taze, çok yeni,

Kim ister ki babasının öldüğünü…”

   Şiirimsilerim kitabının 78.sayfasında öğretmenliği, öğrencilerine olan düşkünlüğü iyice su yüzüne çıkar ve konuşur Kenan OFLAZ öğrencileriyle, adeta dertleşir;

 “ Bir şiir yazdım size

  İçinde siz varsınız

  Hep okullardayım ben

  Siz sınıflardasınız

   Sabahları günaydın

  Deyiverdiniz mi önce

  Tüm âlem ışıklanır

  Sizin istencinizle.”

   Kenan OFLAZ, bu şehrin diğer aydınları, uygar düşünceli insanları gibi sessizce dolaşır şehrin sokaklarında ve caddelerinde. Bilgiyi, bilme duruşundan, savurganlığından çok öte taşıma coşkusu her daim bir çocuk aşkıyla; bölüşmeye, öğretmeye, anlatmaya yazgılı bir yazar; ÖĞRETMEN…

 Güven SERİN 

  

 

 


20 Mayıs 2022 Cuma

SEMETLİ ve IŞIKLAR TURİZM İÇİN AĞLIYOR

 

Kamera; Güven
Semetlili Rıfat Usta ve Yunus Usta
Kamera; Güven
Semetli Diyarı
Özkan Hoca,Yunus Usta,Lokman Bey
Kamera,Güven

Kamera,Güven

Kamera, Güven
Ardıçlar Diyarı Semetli Tekirdağ

                     SEMETLİ ve IŞIKLAR TURİZM İÇİN AĞLIYORLAR

                ( Semetli Bülbülleri Türküler Söylüyor)

 

  Neredeyse birkaç adım ötemizde bulunan eski köylerimiz, yeninin mahalleleri turizm için ağlıyorlar. Turizm deyince akla gelen yabancı turizmden söz etmiyorum henüz! Kendi insanımızı, bölgemizin insanlarını bu cennetimsi yerlere çekmekten, tanıtmaktan ve boşalan köy ve mahallelerimizi canlandırmaktan, yaşatmaktan, huzur, neşe duymaktan söz ediyorum…

  Birçok insan ölmeden önce yapılacak bilmek kaç yapılacak gezinin, gösterinin, tat ve tuzun peşinde koşmayı hayal eder. Veya gerçekleştirmek için ardına dahi bakmadan, kendi izlerini, sesini ve soluğunu bile duyamadan koşup durur…

  Bazen çok uzaklarda değil yakında aramak gerekir bulunacak olan düşlerin mutluluklarını, huzurlarını. Semetli ve Işıklar öyle yerlerimizin en başında gelen Ganoslar-Işıklar Dağlarının kadim kültürlerine yaslanmış, kendi rüzgârı, güneşi, bereketi ve öyküleriyle kavrulan eşsiz yerlerimizdendir.

  Yunus ÇAKIR (Usta), Lokman TURAN, Özkan PAPATYA ve ben; yeni, yepyeni sloganımızın şafak tazeliği içinde “ Yöremizi Tanımalı, Tanıtmalı” düşünceleri içinde çıktık yollara. Gideceğimiz yer, SEMETLİ, birkaç hafta önceden kararlaştırdığımız yer. İki amaç taşıyor, gitme eylemi içinde olmamızın sebebi. Ganoslar Dağlarının kuzeyini görüp, şafakla birlikte bülbülleri dinlemekle birlikte çoban sürülerinin patikalarından yürüyüş yapmak. İkincisi de 82 yaşına ulaşmış, şimdilerde can sıkıcı hastalığıyla boğuşan Rıfat ustayı ziyaret etmek…

  Son nefese kadar yazacağım, haykıracağım bir şey; “ Doğaya, insana koşulsuz gitmek: Kendi bereketli sürprizlerini sunuyor insan danan canlıya.”

  Sabahın erken saati 05 zamanları koyulmuş olduğumuz yolun ilk yoldaşı koca kanatlarıyla yolda avını bekleyen yöremize tekrar dönmüş olan yırtıcı kuşlardan olan Şahin oldu. Günün nafakası için yere konmuş, belki avını kaçırmıştı. Usulca ve telaşsız havalandı Semetli’nin tarlalarının, derelerinin, koruluklarının üzerine. Sonra, bir ormandan çıkıp diğerine geçmek üzere bir büyük tavşan yolun yarısından geri döndü. Aracın doğaya yakışmayan sesi ürkütmüştü onu. Oldukça sağlıklıydı. Derken yaşlı bir tilkiyi Semetli’nin yakınlarında, kolay av sandığı kümeslere yaklaşırken izledik. Aç ve bakımsızdı. Her canlının son haliyle karşı karşıya; oldukça ihtiyar görünüyordu…

  Semetli köyü-mahallesi de diğerleri gibiydi. Sessizliğe, viranlığa baş kaldıramıyordu. Her köydeki manzaranın acıklı hali okuldu. Çatısı çökmüştü. Öğrencileri çoktan gitmiş. Öğretmenleri derse hiçbir zaman başlamayacak olan viran okulun zili de çalmıyordu artık…

  Köyün Ganoslar istikameti tarla yollarına girdik. Bir süre sonra uygun bir yerde bıraktık, bizi taşıyan vefalı beyaz aracı. İlk dere geçme sınavımız öyle başladı. Yörenin vadileri, çatakları derelerle; dupduru sularla doluydu. Yeşilin her tonu bulunuyordu ağaçların birbirine yaslanıp, upuzun koridorlarla sarmaş dolaş olup doğaya renk kattıkları yerde.

  Semetli’nin bülbülleri coşmuştu. Suların şafak akışı içerisinde, kurbağalar da ses verse de, bülbüller yankılanıyordu Açıkhava tiyatrosu şenliği içerisinde. Yaşamı, yaşamın devamı olan çoğalmayı, coşkuyla anlatıyordu Semetli bülbülleri…

  Dereler geçtik, kaygan kayalara basarak. Çobanların sürüleri, koyun ve keçilerle, yabanıl hayvanların milyonlarca yıl içerisinde oluşturdukları patikaların, yer yarıkları, yağmur sularının, doğayı anlamayıp, korumayanlara yapmış oldukları erozyon gösterileri içinde ilerledik yukarılara doğru.

  Dağların yukarısında bulunan meşeler, ıhlamurlar, ardıç ağaçları, güneşin ışıklarıyla şölenlerin yeşil olanlarını haykırıyorlardı… Başka illerimizde, kasabalarımızda, Ganoslar ve Istrancalar yörelerimizde, kamplar, yürüyüşler yapmıştık bolca. Semetlinin dağlarında yürümek ayrıcalığı, şaşkınlılığı ve çok boyutlu görüntüleriyle imrenmenin bilmem kaç halini yaşıyorduk…

  Duyarlı insanlarımızın; belediyelerimizin, Turizm ve Kültür Müdürlüğü ve turizm dernek ve şirketleri tarafından iyi anlaşılıp, tanıtılsa belki de en önemli yürüyüş, tırmanış, seyir yeri olacak cennetimsi dünyadaydık…

  Dönüşte Semetlili Rıfat Ustayı ziyaret ettik. Yaşının, bacak, bel ağrılarının ötesinde usta moraliyle kucakladı bizi. İki dostun-ustanın; buluşması pek insancaydı. Yaşları birikmiş gözlerin, ruhsal dumanları tütüyordu, bahçesi, ellerinde marifeti olan evin kıyıcığında…

   Dönüşte uğradık Işıklar köyü ve mahallesine. Bir başka değer, bir başka yerimiz! Birkaç adım uzaklıkta uygar dünyaya ve rüzgârın hünerleri, doğanın büyücülüğüyle TEKİRDAĞ TURİZMİ için ağlıyorlardı.

—Niçin ağlıyorsunuz, Semetli, Işıklar Köyleri?

—Görmeyen, bakmayan gözlere, duymayan kulaklara, bir cenneti bırakıp gidenlere ağlıyoruz, ey yolcular!

Güven SERİN 

 

 













17 Mayıs 2022 Salı

BANDIRMA RUHU DEVAM EDECEK

 

Belediye Basın

                                  BANDIRMA RUHU DEVAM EDECEK

 

   16 Mayıs gününün gecesi, Tekirdağ Yahya Kemal Beyatlı Kültür ve Turizm Müdürlüğü salonunda müziğe; şarkılar sofrasında susamış insanlar vardı. Yüzlerce insan, daha önce görülmediği kadar kalabalık; ayakta bekleşenler, merdivenlere oturanlar, gözlerini dahi kırpmadan izlediler Türk Sanat Müziği konserini…

   İsmi “Bahara Merhaba” konseri olsa bile tam manasıyla, bir bahar günü Bandırma Vapuru ile Samsun’a yola çıkan Mustafa Kemal ATATÜRK sevgisi, şarkıların enerjisiyle herkesi ruhundan yakalamıştı…

   Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi, Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı katkıları, Tekirdağ Musiki Derneği ve Türk Sanat Müziği Korusu; otuz üç solisti, on iki müzisyeni, efsane şef: Nevzat AVCI eşliğinde, tam da eski insanların bereketli sofrası kurulmuştu.

   Konuk sanatçı: TRT İstanbul Radyosu ses sanatçısı Nusret YILMAZ ; “ Ben iki yerde çok fazla etkileniyorum; birincisi Tekirdağ, ikincisi ise Bursa” derken, yürekten coşmuştu konserin ikinci bölümü…

   Alkışların bilmem kaç hali vardı ağzına kadar dolu, hatta taşmış salonda. En çok alkış alan şef, Nevzat Avcı ile “Ararım seni her yerde” şarkısı çalınırken seyircinin tamamı duvardaki ATATÜRK resmine bakarak; sahneyi sarsacak bir şekilde alkışladılar;

 “ Nihansın dideden, ey mesti-i nazım/Nihansın dideden, ey netsi-i nazım/Bana sensiz cihanda can ne lazım ah/Bana sensiz cihanda can ne lazım…”

   Geride bıraktığı yılların 60 yılını sanatla, Tekirdağ’a, şarkıları, Türk Sanat Müziğini taşımak, dinletmekle geçiren Nevzat AVCI, öyle gösteriyor ki Tekirdağ sanat müziği severler tarafından fazlasıyla özlenmiş, beklenmişti…

   Koronun söylediği şarkılar, solo söylenenler tam beğeni alır, sahnede bulunanlar bolca alkış alırken, insanın ruhuna ve insanlığı birleştirecek en değerli sanatlardan birisinin müzik olduğunun karşılığı da yüzlerce insanın yan yana, gönülden gönüle olmasından, onların yansımalarından bir yıldız gibi doğmuştu gecenin ve Bandırma Vapuru ruhunun ta derinlerine…

   Sözler böyledir işte; müzik aletleri uyumu, ses ve söz dizimi, insan denen canlının bin bir çeşit duygularıyla yoğrulur ve üç zamanı iç içe bir araya getirir. Müziğin şölensi kalıcı ruhu da buradan beslenir; tüm zamanlardan…

  Bestekârımız Şerif İçli’den, Yıldırım Gürses’ten, Dede Efendi’den ve daha birçok bestesi-sanatçıdan söylenin şarkıların öykülerini anlatmaya, onları anlamaya kalksak gece yetmezdi. Yine di TRT ses sanatçısı Nusret Yılmaz sayesinde birkaç şarkının öyküsünü de tekrar dinlemiş, bilmeyenler de öğrenmiş oldu.

   Sahnede bulunan koroda, Türk müziğiyle yoğrulmuş, onların öyküleriyle iç içe geçmiş otuz üç sanatseveri, sanat ruhlu insanları; ALKIŞLIYORUM… Müzisyenlere gelince, hepsinin müzik tutkusu, sazlarına, çalgı aletlerine dokunuşlarından belli…

    Sanatta yarım yüzyılı geride bırakan Hasan ESEN, kendini bildi bileli sanatın içerisinde olan Cahit Gökalp ve her biri farklı mesleklerden olan diğer müzisyenleri; sadece ellerimle değil, yüreğimle de alkışlıyorum…

   Dopdolu 16 Mayıs gecesi, Atatürk’ün sevdiği şarkılar söylenirken alkışın da Rumeli, Balkanlar kokan tınıları bir kez daha yükseldi yeryüzünden gökyüzüne doğru. Meğerki asıl ölmek, kalben ölüp unutulmaktır… Ölmemek ise, önderliğinden, işaret ettiklerinden beslenerek yürümek, çoğaltmakmış…

   Vatanını, her karış toprağını, yöresini, insanını kendi kadar seven, önemseyen, nezaketten hiçbir zaman kopmayan; “ SOFRA” kültürünü, bilimle, edebiyatla, sanatla, sosyoloji ile yoğuran Mustafa Kemal Atatürk, tam manasıyla orada bulunanların hücrelerindeydi; kendi iradeleriyle, sezgi, görgü, bilgileriyle sevdikleri insan; oradaydı…

   Tekirdağ Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir ALBAYRAK her yerde. Dün sabah daha gün, yeni ağırmışken Muratlı Caddesi Hafız Numan Sokak da yeni otopark olan yeri incelemekteydi. Oradan Şarköy’e ve bu gece de Yahya Kemal Beyatlı Kültür Merkezi, Bandırma Vapuru ruhu içerisinde;

  “ Bandırma ruhu hep devam edecek; yaşayacak” derken, alkışlar birbiri üzerine sevinci, Kurtuluş Destanı ruhunu da haykırıyordu…

Güven SERİN 

 


13 Mayıs 2022 Cuma

ORHAN KEMAL'İN BAŞINA GELİR BÖYLE ŞEYLER

 

İNTERNET

                        ORHAN KEMAL’İN BAŞINA GELİR BÖYLE ŞEYLER

 

   Orhan Kemal 1940’lı yıllarda olduğu gibi ölümünden dört yıl önce tekrar hapishaneye girer. Düşünce; yazarların, şairlerin, filozofların elinde daha da güçlü olduğu için korkutur iktidarda keyif çatanları…

   Orhan Kemal,1966 yılının 23 Mart gününün akşamüstü, hapishane revir-deki odanın karyolasından yazmaktadır mektubunu. Söze şöyle başlar;

 “ Sevgili Fikret” ,arkadaşı Fikret Otyam’a seslenir, sesi en kahraman, en kalıcı halde saklayan yazı-mektup diliyle…

  O günlerin çok önemli iletişim aleti transistörlü radyosu da yanındadır Orhan Kemal’in. Muzaffer Akgün’ün sesinden bir türkü yayılmaktadır hapishane revir odasından;

“ Gül koydum gül tasına “

  Kim bilir hangi duyguların yüceltip, kesip biçiyordu türkülerin dolduğu revir odasında, düşünce sofrasında evrensel bir iştah ile oturmuş yazar için…

  Yazmış olduğu mektubunun ana konusu, o günlerde haftalık yayınlanan YÖN dergisinde Fikret Otyam’ın yazısı çıkmıştı. Orhan Kemal’in ona yazdığı mektuplardan hazırladığı özetler yapıp yoğurduğu bir çalışma.

  Kendi mektuplarının karşısında duygulandığını söylüyor Orhan Kemal. Belki, bir akşamüstü hapisliğe başkaldıran zihninin zamanlar ötesi dinginlik vaktinde şöyle devam eder mektubuna;

  “Tuhaf, unutmuşum onları. Hani günün birinde kitap halinde çıkmasını merakla bekleyeceğim. Yer yer kendi halim, içime dokundu, taştım ama asla kırgın; karamsar değilim.’Orhan Kemal’in başına gelir böyle şeyler.”

  Bilinen en hakiki gerçeklerden birisidir; yazara, şaire vurulan pranga, filozofun sözünü ettiği felsefe gibidir;

  “ Beni öldürmeyen acı, güçlendirir”

  Namık Kemal’in birçok eserini Magusa-Kıbrıs zindanında yazdığını biliyoruz. Cervantes’in Don Kişot’u da öyle, Kafka’nın kendi ruhsal hapishanesinde yarattığı eserler, Van Gogh’un, dehası da öyle bir hapishane içerisinde bilinen bütün kabukları kırmış, parçalamış, bildik insan zamanının, yargılarını, şartlarını yerle bir etmişlerdir…

  Orhan Kemal 1966 yılının Mart ayında hapishane revirinde, ölümünden dört yıl öncesinde yaşama ve sanata olan duygularının berrak seslenişini, mektup eliyle, Fikret Otyam’ın engin derin hünerli iradesine seslenmiştir;

“ Ne roman, ne hikâye, hatta ne de piyes… Düşünmüyorum bile. Malum, sanat çalışmaları için, şuuraltının ıvır zıvırla dolu olmaması lazım…

   Fakat bol boy uyuyorum. İçkiyi filan aradığımda yok. Ne de çeşitli uyku ilaçları… Haaa, cezaevini hiç yadırgamadım. Sanki 1943 yılının 26 Eylül günü Bursa Cezaevi'nden tahliye olamadım da, ceza hiç aralıksız gidiyor…”

   Durmadan üretmiş, büyük eserlerini; sıradanlığın, yerelliğin, özgün bakış açısıyla harmanlamış, düşünce imbiğinden geçirmiş bir insanın-yazarın seçimi, hissiyatı ölüm ve yaşam kadar berrak bir idealin sıradanlığı içerisinde: Orhan Kemal nehri, neredeyse yüz yıldır akıp gidiyor; kavuşacağı denizlerin de ötesine, okyanuslara doğru…

  Eşe Dosta Selam, eserini hazırlayan oğlu Işık Öğütçü’ye, içtenliğin selam ve sevgileriyle…

 Güven SERİN 

   


9 Mayıs 2022 Pazartesi

BIYIKALİ SPOR ŞAMPİYON: AMA!

 


BIYIKALİ SPOR

HACIKÖY SPOR

KAŞIKÇI SPOR

                                 BIYIKALİ SPOR ŞAMPİYON: AMA!

 

   Tekirdağ Bıyıkali Mahallesi (Köyü) 2.Geleneksel Futbol Şenliği isminde bir turnuva, futbol şöleni düzenlendi. Ramazan Bayramı, bayram tadında başlayan futbol şenliği 8 Mayıs Pazar günü sona erdi. Kaşıkçı Spor ile Bıyıkali Spor finale yakışır bir mücadele,120 dakikalık ter, zihin, heyecan şöleni yaşattılar…

  Bir gün önce Kaşıkçı Spor ile Hacıköy Spor yarıfinal oynamış, uzatmalara kalan maç, her iki takımın 120 dakika yenişememesi sonucunda penaltılarda Kaşıkçı Spor, Hacıköy Sporu 4–2 yenerek final hakkını hak etmişti.

  Yazımın başlığında AMA! Diyerek söyleyecek, yazacak şeylerimiz olduğunu anlatmak istedim. Bıyıkali Spor ev sahibi olarak ikinciye düzenlediği futbol şölenini, iki kez şampiyon olarak spor hanesine, ekonomisine, köy-mahalle sosyal birlikteliğine ve aynı zamanda durağan halde yaşayan, kayıp uygarlıklar gibi kaybolmuş köy-mahalle insanlarına bir olma, bir araya gelme şansı verdiği için BIYIKALİ futbol şölenine katkı veren herkese TEŞEKKÜRÜ borç biliyorum…

  Ama! Demiştik ya şimdi o “AMA”ların sorularını Tekirdağ kamuoyu adına soruyorum. Bıyıkali futbol şöleni niçin sadece 12 takıma teklif getirdi. Karacakılavuz, Dedecik, Kumbağ,100.Yıl, Akçeşme, Altonova, Karadeniz ve daha nice mahalle kulüpleri; “ Bizde Varız!” derlerken, niçin çağırılmadıklarını merak ediyorlar. Bunun, AKLISELİM bir cevabı var mıdır?

  En hazır takım, sürekli oynayan, amatör bilinci, sportif gücü elde etmiş Bıyıkali Spor, ev sahibi olma üstünlüğü yanında fiziksel ve ruhsal üstünlüğü ellerinde olup kendilerine denk takımlar da davet edilerek, bu şölene çok daha büyük enerjiler, rekabet ve adalet katılamaz mıydı? Diyen soran insan sayısı onlarca, hatta yüzlerce…

  Bütün bu eksikleri, sorunları başköşeye koyup, Bıyıkali Mahallesinde yapılan futbol şölenine gölge düşürecek halim yok… Bıyıkali Sporu alkışlamaktan çok daha öte BIYIKALİ insanını; kadınlarını, çocuklarını, kızlarını, delikanlılarını alkışlıyorum. Şenliğe en güzel şenlik katma biçimi; alkışlar, marşlar, türkülerdir. Sizler de bunun en güzel şekilde yaptınız…

  Şimdi sıkı durun! Benim gönlümün şampiyonu bir değil iki takım oldu. HACIKÖY SPOR ile KAŞIKÇI SPOR…7 Mayıs Cumartesi günü yarıfinal maçı oynayan iki takım, tam tamına 120 dakika mücadele ettiler. Büyük ter, çaba, emek içerisinde bir sürü oyuncu yere düştü ve sakatlanma tehlikesi geçirdiler. Bu yüksek mücadele içerisinde futbolcular, teknik heyet ve seyirciler arasında bir tek yanlış olmadı. İşte bu yüzden seviyorum sporu. Sahaya çıkanların oyununu insanca ve büyük heyecan içerisinde izleyen, alkışlayan ve kabul eden felsefe; sporun özüdür…

  Gönlümün şampiyonu olan her iki takım oyuncularını isimleri, soy isimleriyle buraya yazıp, sözün, edebi düşüncenin ve yaşam felsefemin enerjisiyle alkışlayacağım:

KAŞIKÇI SPOR: Melih AKIN, Emirhan İŞSEN, Uğur KARABACAK, Mehmet BULUT, Özkan BOZKIR, Aycan GÜLŞEN, Doğukan ÇINAR, Recep Can BOZKIR, Ceyhun KALINTAŞ, Emir YILDIZ, İlker GÜRLER.

HACIKÖY SPOR: Hakan KUŞOĞLU, Rıdvan ÇINAR, Başar PINAR, Süleyman Fethi ŞİRİN, Bahadır CAN, Umut GÜN, Berkay KAPLAN, İbrahim KAPLAN, Emircan TUNA, Tolunay DEMİRCİ, Necdet KARANFİL

  Değerli oyuncular; yarıfinal maçında futbol okullarında dünyaya ders olacak bir sportif mücadele verdiniz. Amatör spor ruhuna ayrı bir renk, soluk kattınız. Şampiyonluklar sadece kupalardan, unvanlardan ibaret değildir. Diyojen, Sokrates, Şekspir, Mevlana, Yunus zamanında yaşayan nice şampiyon, idarece çoktan tarihin mezarlığında unutuldu gitti. Gönüllere yazılanlar ise; şiirlerle, felsefeleriyle, hoşgörü zanaatları ve sanatlarıyla anılıyorlar.

  Sizleri, KUTLUYORUM, ellerim şişene kadar alkışlıyorum…

  İnecik Spor’a da bir sözüm, teşekkürüm var. Gördüğümüz kadarıyla en yaşlı sporcularla katıldıkları halde en az gol yiyerek bu futbol şölenine katkı verdiler; ALKIŞLIYORUM…

  Son sözlerimi Kaşıkçı Sporun kaptanı Mehmet Bulut ve yan hakem Nihat’a ayırdım.

  Kardeşim; Mehmet, Mehmet, Mehmet; sen artık bu takımın kaptanı değil teknik heyetine dâhil ol. Gayretin, sportif inancın çok değerli ama her şeyin bir sonu var. Takımın kaptanı; Mehmet, Mehmet, Mehmet, Kaşıkçı Spora daha fazla kayıp verdirme; ol emekli, katıl teknik heyete…

  Yan Hakem Nihat kardeşim! Sana kır saçlı, sana koşamaz, sana kilolu diyenlere bir ders olarak; bayrağını adalet, sportif ahlak, inanç içerisinde bir saniye dahi gecikmesiz kaldırdığın için TEŞEKKÜRLER…

   Son söz; En korumasız olan hakemlerdi. Neredeyse bildik günah keçisi yine onlar gösterildi. Hakemlerin tamamına ayrı bir teşekkürü sunuyorum. Daha iyi yapacağım diyenler bir sonraki şölenlerde çıksınlar öne, versinler bu hakemler gibi adaletli kararları; bir saniyelik olaylar, oyunlar, görüntüler içerisinde…

 Güven SERİN 

 

 

 

 

  







6 Mayıs 2022 Cuma

KARA RECEP EFSANESİ

 

İNTERNET


                                         KARA RECEP EFSANESİ

 

   Bir zamanlar doğduğum toprakların yüksek yerleşim yerinde bir söylence; Kara Recep Efsanesi dolaşırdı. Annelerin, ninelerin kurtarıcısı sayılırdı bu hikaye. Gece çökünce Paşaköy’ün üzerine, gecenin derinlerinden ötmeye başlayınca İshak kuşu, bir acayip avlamaya başladı mı köpekler, oyuna doymayan çocukları evlerine çağırırdı büyükler.

   Yaşlı dut ağacının olduğu kerpiç evdeki çocuğun kaderi ve karakteriydi sınırsız oyunlar içerisinde kaybolmak. Oysa sınırlıydı çocukların bile oyun oynama zamanları. Bir çağırırdı ninesi, iki, üç derken gelmezdi terleriyle beslenmiş çocuk. O zaman başvururdu evin en yaşlısı olan nine Recep’in efsanesine;

 -        Kara Recep geliyor! Geçen gece Kara Recep’i buralarda görmüşler kızanım. Böyle der demez yaşlı dut ağacının altında büyüyen çocuk kaçarmış içeriye. Bir tek Kara Recep Efsanesi korkuturmuş onu, gece karanlığı içerisinde gece kuşları öterken, gelecek diye karanlıkların içinden kara bir adam…

   Zaman nehri durdurulamaz bir şekilde akıp geçerken, bildik tüm nehirler, dereler kendi içerisinde menziline kavuşurmuş… Efsaneler de anlatıldıkça, abartıldıkça yaşarlarmış! Atlantis, Kral Midas, Zümrütüanka Kuşu, Medusa efsaneleri de böyledir; dilden dile, zihinden zihne akıp geçmiş, insanlık mirasına yerleşmiştir.

   Kara Recep Efsanesi, bir gün Kara Recep’in ortaya çıkmasıyla mum gibi sönüvermişti. Kadir Bey’in Çiftliği denen yere gitmiş iki ergen çocuk. Yılmaz, amcaoğluna seslenmiş;

 -        Tanıyor musun şu adamı?

-        Karşıdaki küçük, kara-kuru olanı mı?

-        Evet

-        Hayır tanımıyorum?

-        Hani küçükken korktuğumuz Kara Recep odur işte!

-        Kara Recep mi?

-        Evet

   Dut ağacı altında, binlerce Paşaköy gecesi içerisinde Kara Recep Efsanesini dinleyen çocuk şaşırmış önce. İnanmamış, ufak tefek viran görünüşlü adamın bir efsane kahramanı olduğuna.

   Öyle söylememişti büyükleri; Kara Recep, gece oynayan, büyüklerini dinlemeyenleri alıp kaçırmaz mıydı? Sürekli gizlenerek, saklanarak, köylerin en zengin olanlarına haber salarak yaşamaz mıydı?

   Bakkal Şerif ile bakkal Hasan Efendi, Kara Recep bir haber saldığında yollamaz mıydılar ona sandıklarla lokumları? Yollamazlar mıydı Recep efsanesine leğenlerle helvaları?

   Bir efsane böyle mi çöker, böyle mi eriyip gider; bir mum gibi etrafını aydınlatıp, aydınlanma başlayınca, elektriğe, öğretmene, bilgiye, görgüye kavuşunca köyler; o da Ihsak Kuşu gibi gecenin içinde sessizliğin yuvasına böyle mi çekilir, göçüp gider?

  Yaşı ellinin üzerinde olan insanlar bilirler lambalı zamanları. Aynı zamanda masal krallıklarının olduğu gün ve gecelerdi. Masal denen edebi tür ancak gecelere yakışırdı. Büyülü bir şeydi. Kaf Dağının ardında olanlardan da haber verirdi, denizlerin, okyanusların ötesinden de…

   Derin, karlı, puslu ve poyrazlı Paşaköy gecelerinde kim bilir kaç bin tane masal anlatıldı. Kara Recep gelmesin diye çocuklar oyunlarını yarıda kesti. Bocuk denen in midir, cin mi bilinmeyen cadı gelmesin diye yenmez miydi kabak tatlıları? Recep’ten korkulur gibi korkulur, kaçınılırdı Bocuk’tan…

  Karanlığı delen, geceleri gündüze üfleyen elektrik denen icat oldu. Paşaköy’ün kerpiçten evlerine, odalarına, sundurmaların voltajı az ampuller takıldı. Yolların kenarlarına çam ağacından direkler, çelik teller çekilip sokak lambalarıyla; önce cinler, periler, sonra Kara Recep, Bocuk Efsaneleri kovuldu…

   Kara Recep’i görmeseydim, ufak tefek viran halini bilmeseydim; masalların masalı, efsanelerin efsanesi olarak hep yaşayacaktı çocukluk anılarımda. Meğer görmemenin, bilmemenin, fikrin, zihnin yeterince işlememenin kabullenişi ne kadar kolay oluyormuş…

   Bilginin, deneyimin, sanatın, sporun toplumları Kara Recep Efsanelerini de, Bocuk cadılarının da nazikçe bir kenara çekip, korkunun değil de karnavalların içine, tiyatroya, eğlenceye katıyorlar onları…

    Şimdi Hıdırellez zamanı; tazeliğin fark edilmesi, hissedilmesi ânı… Acaba çıkar mı kumdan başlar, zihinler, öter mi sabah horozu, çağırır mı ateşlerin karanlığı yardığı şen gecelere insan denen canlıyı…

 Güven SERİN 

 


29 Nisan 2022 Cuma

 


İnternet

                                          BİTMEYEN KAVGALARIMIZ

  Birkaç ay önce dünyanın en saygın spor etkinliklerinden birisi gerçekleşti. Grand Slam tenis turnuvasının bir yıl içinde yapılacak dört aşamadan ilki Avustralya Melbourne Parka’da sona erdi. Tenis sporu özellikle Garand Slam etkinlikleri; Avustralya Açık, Fransa Açık (Rolan Garros),Wimbledon İngiltere, Amerika Açık diye tekrarlanan, milyonlarca insanın izlediği, şölensi ve oldukça saygın insanlık buluşu gibi bir şeydir.

  Sportif etkinliklere ONUR katan şey; istikrar, disiplin, organizasyon yeteneği ve bilgisinin yanında ortaya konan büyük ödüller…

  Bu tür büyük etkinliklere ve oraya spor karşılaşmasını izlemeye gelen insanların yakın çekim görüntülerine bakınca, kendi şehrimin, ülkemin eğlenceden uzak, kendi kavgası içerisinde kıvranıp durduğunu düşünüyorum. İstisnaları bir kenara bırakırsak, doğru dürüst uluslar arası etkinlikleri kaç şehrimizde yapabiliyor ve kaç milyon insana izletiyoruz diye düşünmeden edemiyorum.

  Niçin? Bitmeyen, bitirilemeyen kavgalarımız; bizleri yalnızlığa itiyor? O muazzam enerji, bilgi, deneyim, etkinlik, yarışmalarla değerlendirilmeyince körleşme başlıyor.

  Atölyeme gelen konuğumun da derdi kavga üzerineydi. Canı fazlasıyla sıkkındı. Bir ömrün, neredeyse yarım yüzyılın birikimi, bir sohbette mi çözülecekti? Boşu boşuna ona yardımcı olmak, iç dünyasındaki kavgayı sonlandırmak için dil döktük.

  Kimi Kafka’nin babasıyla yaşadığı o büyük kavgayı hatırlattık, kimi başka öyküleri. Söylediklerimizin fazlalığı ona dokunmuş olacak ki sesini yükselterek;

—Sizi anlıyorum ama benim derdim bana! Örnek verdiklerinin hep dış dünyadan!

  Ne demeli bilemedik. Biraz içini dökmesini bekledik. Antik şehirler de böyle değil midir? Yaşadıkları zamanlar, binlerce yıl öteye uzansak, oralarda da ne büyük kavgalar ve kanlar dökülmedi mi? Ya şimdi? Rüzgârın, zamanın, güneşin muhteşem dönüşümüyle sessizliğe, masumiyete büründüler…

   Hermann Hesse Hint felsefesinden etkilenmiş olacak ki yapıtında yer veriyor. Ben’in, yani egonun kapsamını genişleterek anlatıyor. Hatta söylemini biraz daha ileri getirip eski Hintlilerin ben kavramını hiç bilmediklerini anlatıyor.

  Yapmış olduğu incelemelerde Hint söylencelerinde ve yazınsal yapıtlarında adı geçen kahramanları kişiler değil, kişilerden oluşan yumaklar, enkarnasyon dizileri olduğunu söylüyor. Yani, kahramanlar öne çıkmak yerine arka planda kalıyor. Bütün’e ulaşılıyor; o zengin, barışçıl olan enerji faziletine…

 “ Budistler kişilik kuruntusunu maskesini düşürmek için yogaları ile belli bir teknik geliştirmişler. İnsanlığın oyunu eğlendirici ve tek yönlüdür: Kişilik kuruntusunun maskesini alaşağı etmek için…”

  Bu düşünceleri, felsefeleri hatırlayınca bitmeyen kavgalarımızın, en yakınlarımızla bile uzlaşamayıp her daim haklı ben-lerin peşinde koşup, kendimizi en temiz yere koyup, karşı tarafı düşman yaratmamızın sonucu galipken dahi tükeniyoruz…

  Düşünceyi tam olarak ne olgunlaştırır? Edebi dünyayı, felsefeyi ve sanatı amatör zekâ ve sevgiyle kucaklamak, sadece kavgaları değil, yepyeni başlangıçları ve milatları dahi başlatabilir.

   Tembellikler, slogan şeklinde konuşmalar, sadece siyah veya beyaz renge göre öne çıkan, bizi ardından sürükleyen düşüncelerin yarattığı fırtınalar bize, bizlere; düşüncemizin olgunlaşmasına yolculuk yapmamıza izin vermiyor.

  Ben-imiz, kuruntularla, yapay kişilik erdemleriyle neredeyse ağzına kadar doluyken, olgunlaşmanın zarif, barışçıl erdemine yer kalmıyor; ne hazin bir kayıp…

   Barışçıl ve sevgi içeren: BAYRAMINIZ, bayramlaşma heyecanınız daim olsun; KUTLUYORUM…

Güven SERİN 

28 Nisan 2022 Perşembe

BAHARLAR DENGELERE MUHTAÇ

 


İnternet

                             BAHARLAR DENGELERE MUHTAÇLAR

           ( Tekirdağ’da Bahar Zamanı )

      Cahit Sıtkı Tarancı’nın bahar sevinci ilk sevgiliye duyulan özlemle başlar;

“İlk sevgilimin gülüşlerine benzer

  Bir Nisan havası değil mi esen?

  Zincirlere, kelepçelere inat,

  Kanatlarımı açmak zamanıdır;

  Allahaısmarladık kaldırımlar.”

  Ya Yahya Kemal Beyatlı’nın Erenköy’de Bahar şiiri;

“Mevsim iyi, kâinat iyiydi;

  Yıldızlar o yanda, biz bu yanda,

  Huyla gibi hoş geçen zamanda

  Sandım ki güzelliğin cihanda

  Bir saltanatın güzelliğiydi.”

  Şairleri nasılda coşturur bahar zamanı ve neşesi. Beli ki insanın beden motorlarının tam kapasiteyle çalışma zamanı, ilkbahar gelişi, yeşermesidir…

  Köy yaşamını, hayvan besiciliğini yapanlar bilir. Kara kışların yaşandığı Trakya zamanlarında, Karayel ve Poyraz’ın bolca estiği kış mevsimlerinde hayvanlar haftalarca, aylarca dışarıya çıkamaz, ahırların içlerinde yer içerlerdi. Bahar zamanı dışarıya salınırlar, uyuşukları geçsin, temiz havayı, günü, mevsimi içlerine çeksinler diye…

  Görmelisiniz dışarıya salınan, haftalar, aylarca baharın kokularını bekleyen o hayvanların yaptıkları hareketleri. Arka kısımları öne, başları arkaya dönecek şekilde havaya sıçrarlar, sevincin bin çeşidini yaparlardı o koca danalar, düveler, inekler…

  Yürüyüş yaparken çay içmek, denizi seyretmek için verdiğim arada yaşanıyordu bir başka bahar sevinci. Denize daha yakın masalarda, ikişer, üçer, dörder kişi oturmuş, bol demli sohbetli çay, kahve içiyorlardı.

  Denizin hemen dibindeki masalardan birinde bir kadın oturmaktaydı.35–40 yaşlarında. Karşısındaki sandalyede ise, süslü ve pembe giysisiyle küçük köpeği… Kadının yan masasında ise kot pantolonları, siyah montlarıyla iki erkek oturmaktaydı.

   Kadının yaşlarında ve köpeği bahane ederek sözcüklerle sokulmak istedikleri kadının sayesinde özellikle birisi, bahar coşkusu içinde, kirli sakalı, yağlı saçlarıyla, boşluğu doldurma, mevsimden mevsime geçme heyecanı içinde gülümsüyor, konuşuyor, sevincini ayağını yere vurarak, tempo tutarak gösteriyordu.

  Düşünmeden edemiyor insan. Bahar, Kış’a muhtaçsa, Yaz da İlkbahara muhtaç. Dengeler böyle kuruluyor. Olmasaydı sert kışların acıtan yanları özlenir miydi baharlar bu kadar? İnsan da insan; kadın ve erkeğin muazzam dengelerine muhtaç…

  Kadın ve köpeği ahşap masada durdukları zaman içinde yan tarata oturan masadaki iki erkekten birisi, önceliği kapmış olmanın fırsatına yürüyordu. Her hareketi, sözü, söylemi köpek üzerinden kadınaydı. Hoşluk yaşıyordu baharı duyumsayan bitkiler, çiçekler, kuşlar ve bütün hayvanlar gibi; üremenin, fark edilmenin, seçim yapıp seçilmenin hoşluğu…

  Kadının köpeği çok şık, çok da sinirliydi. Kediyi görünce o küçük hayvan neredeyse bir Aslan kesildi. Kadına ilgi duyan erkek hemen ayağa kalktı. Kediyi kovaladı yine aynı tebessüm içinde. Kadının yüzündeki öyküde ise bahar yoktu. Bir kış durgunluğu, iç içe geçmiş kuzey ormanı gibi sert ve duyguları gizleyen boş vermişlik hâkimdi…

  Kadın ve köpeği gidince olan bahar sevinci yaşayan erkeğe oldu. Karşısında duran erkek arkadaşıyla konuşmaya kaldığı yerden devam etti. Ama az önceki tebessümü yoktu. Ayağı yere vurarak tempo da tutmuyordu. Gitmişti bahar aşkı, bitmişti başlamadan gönül alışverişi…

  Biz yine de bahar şiirlerine dönelim. Baharı hisseden Ahmet Muhip Dıranas’a kulak kesilelim;

“ Meltem mi ki bu esen, renk mi ki, şarkı mı ki?

  Şu dağdan aşağı ak bir bulut salkımı ki

  İçime bir buruksu sarhoşluk akıtmada…

  Düşler mi ki şu burcu burcu kokan havada,

  Renk mi ki şu üzerimden akaduran bu nehir?

  Kork! Bahar seni al bir güle döndürebilir

  Bir daha göstermemek üzere gökyüzünü.” 

Güven SERİN 


27 Nisan 2022 Çarşamba

KADIN TERBİYESİ

 

İNTERNET

                                              KADIN TERBİYESİ

 

   Bir yazarımız, görmüş geçirmiş olmanın, okumuş, öğrenmiş bir aydınlığa ulaşmış zekânın içtenliğiyle konuşmakta ve yazmaktadır. Sözünü ettiği şey “Kadın Terbiyesi” dir. Hani, şefkatin, dengenin, uyumun, çözümün arandığı insan türü…

  Bir adım daha öne çıkıp bu duruma; “ İnsan Terbiyesi” deme cesaretini göstereceğim. Kadının da, erkeğin de terbiyeye, deneyime, şefkat yüklü olmaya büyük ihtiyacı vardır…

   Denenmiştir, görülmüştür; bir tarafı eksik milletlerin şefkatten, huzurdan, neşeden, sanattan, bilimden aldıkları paylar oldukça azdır… Toplumun yarısı olan kadınları sadece anne unvanıyla düşünmekten ötedir onun bilinçli, deneyimli, bilgili ve görgülü bir insan olmasını istememiz…

   Özellikle annesi erken yaşta ölen insanlarımızın aradıkları şefkati, yuva sıcaklığını bulma ümitlerini yitirmeleri sonucu, yalnızlıklarını sadece sanatta, felsefede ve edebiyatta arama çabaları bir parça teselli olurken, bazıları da içkiyle çözmek isterler, çözümsüz, karmaşık, bir goncaya dönüşmemiş duygularını.

  Fikret Mualla en güzel örneklerden birisidir. Bir yeteneğin, anneyi erken yaşta kaybetmenin acıları, öfkesi, burukluğu hiçbir zaman azalmamıştır. Kurtuluşu sadece fırçasında ve içki şişelerinde bulmaya çalışmış; belki de aramıştır anneyi veya anneye benzeyen bir kadını; her yudumun dopdolu ümitlerinde…

  “ Bilir misiniz ki Türk münevverinin en büyük talihsizliği hem kendisinin hem de eserinin kadın terbiyesinden mahrum bulunmasıdır. Bunu bir kademe ilerlettiğiniz zaman, düşünce hayatında da kadın terbiyesinin olmadığını ve bu yüzden ferdi saadet arasındaki uçurumun her gün biraz daha fazla açıldığını görebilirsiniz.”

  Ahmet Hamdi Tanpınar’ın düşünceleri tam da böyledir; özellikle çocuğu büyüten, çocuğa daha çok dokunan annenin-kadının eksik olan her şeyi-terbiyesi; çocukları da nasıl etkilediği, yazarımızın üzerinde durduğu ferdi neşeden, huzurdan, başarılardan da uzak kalabileceğini yazarken, kim bilir kaç neslin kaybedilmiş olmanın acısı için bir teselli bulamıyorum…

    Terbiye denen sözcüğün içeriğini doldurduğumuz zaman; eğitime ve görgüye ulaşırız. Onun içine bir parça anne ve büyük anne şefkati eklerseniz, tam da Cumhuriyet’in eğitimdeki düşleri, Köy Enstitülerinin yapmak istediği yarım kalmış hayallere ulaşırız.

  Sanırsınız ki sınırsız şefkat çok işe yarar! Asla, bu toplumun bir başka icadı olan söze ulaşırsınız; “ Şımarma! Şımarıklık” yine ferdi neşenin, başarının, içtenliğin, adaletin tarafında olamama gibi talihsizliğe ulaşabilirsiniz.

  Kadın terbiyesinin gücü, görgüsü, uyumu tam da burada insan terbiyesine dönüşünce, topumun eşsiz üretimleri, dengeli çocuk yetiştirmeleri; ufka bakılınca tüm insanlık, tüm canlılar için ŞEFKAT sözcüğünün anlam ifade ettiğine; evrensel dehaya ulaşma biçimine yaklaşabiliriz.

  Çevremize, isterseniz en yakın arkadaşlarımıza, komşularımıza biraz ölçülü, bir parça anlayışlı baktığımızda görebiliriz TERBİYE denen o büyük mucizeden neler aldıklarını veya almadıklarını. Nasıl, en ufak bir olayda çaresiz öfke nöbetlerine kapılıp kapılmadıklarını tam da yazarımızın sözünü ettiği kadın terbiyesinden yararlanıp yararlanmadığının şavkı çıkar gün yüzüne.

  Kadın terbiyesi, denen mucizenin eksikliğini kendi yaşamından örnekleyen Tanpınar sözlerini şöyle tamamlıyor;

  “ Annemi erken yaşta kaybetmenin bu mahrumiyette, eksikliğe, mühim bir hisseye sahip olduğunu söyleyebilirim. Anemin ölümünden sonra babam da içine kapandı, ablam da, ben de…

    Muhakkak olan şu ki, kadın terbiyesi üstümüzde varlığını sezdirmeden etrafta gezindiren bir gözlemci titizliğiyle çalışır. Eşyaya ve insana dokunuşları ayrı ayrı da, birlikte de güzeldir. Perde birden perde olduğunu hatırlar, boş duran bir sürahi sevinçli bir telaş içinde kendiliğinden dolar. Kütüphanedeki bir kitap yanlış yerde bulunduğunu ancak o dikkat sayesinde fark eder ve yüksünmeden yeni yerine yerleşir.”

Güven SERİN  


26 Nisan 2022 Salı

OSMAN BULUT ERGENE TAVLA TURNUVASI DOLUDİZGİN

 


Özkan PAPATYA ve Erdinç YILMAZ

                    OSMAN BULUT ERGENE TURNUVASI DOLUDİZGİN

 

  2020 yılının başlarında ilk önceleri fikir olarak gelmişti aklımıza. Değer verdiğimiz, amatörce yapmaya çalıştığımız tenis sporu ve bu spora duymuş olduğumuz saygıdır bu fikrin anası.

  Tenis sporunu öne çıkaran en saygın ve en kalıcı dört büyük turnuva var. Uluslararası Tenis Federasyon tarafından her birine verilen isim: Grand Slam mücadeleleri her yıl-sezon, dört kez, dört ayrı ülkede düzenleniyor.

  Tenis sporunun, kortların yakınında olunca, düzeyli ve saygın; fiziksel, hem ruhsal akışın karşılığı da kendi içinde arayışlar oluyor. Bülent Yorulmaz ile kendi aramızda yapmış olduğumuz tavla karşılaşmalarında konuştuk bu fikri! Sonra çevremizdeki arkadaşlarımıza, Özkan Papatya, Taner Turna ve diğerleriyle paylaştık.

  Uluslararası Tenis Turnuvası olan Grand Slam’ları örnek alarak bizde tavla turnuvaları düzenleyebilir miyiz? Bize inanan on kişiyle yola çıktık…

  Tenis ile tavla sporu arasında yakınlık kuramayanlar oldu. Birisi kortlarda oynanıyor, diğeri ise bir tavla olunca hemen hemen her yerde oynanabiliyor. Fakat bizim esin kanyağımız olan yönlerini izah etmek isterim. İstikrarı, disiplini, şaşmaz bir şekilde yılda dört kez yapılıyor oluşu ve aynı zamanda her ikisinin de ortak noktaları; zihin sporları oluşudur.

  Grand Slam Turnuvaları yılda dört kez yapılıyor. Ocak ayı içerisinde Avustralya Açık ile başlayan turnuva, Mayıs -Haziran ayları içinde Fransa Açık, Haziran -Temmuz’da İngiltere Wimbledon, Ağustos-Eylül aylarında ise Amerika Açık Tenis Turnuvası olarak son buluyor.

  Aynı tarihlerde, Grand Slam Tenis Turnuvaları gibi bir yolculuk fikrini daha somutlaştırmak için konuşmalarımızı, tartışıp isimlerini bile belirlediğimiz bu değerli spor yolculuğunu Tekirdağ Dedecik doğumlu iş insanı Osman Bulut’a, Bülent Yorulmaz bitip tükenmeyen heyecanı, enerjisiyle anlattı.

   Osman Bulut, İstanbul’da yaşadığı halde yöresine duyduğu sevgi ve saygıyı önceki yılarda Dedecik Spor’a ve daha sonra Tekirdağ Spor’a yapmış taşımış olduğu yoğun ilgi ve duyarlılık sayesinde göstermişti.

  Aynı duyarlılığı bizim düşüncelerimiz için de tavla sporu zihin sporuna katkı olmak adına yapacağını bildirdi. İşte böyle bir zamanda belki de bu disiplin, tutarlılık ve özen içinde ilk kez yılda dört defa olmak üzere Osman Bulut Tavla Turnuvaları doğmuş oldu.

  Birinci: Osman Bulut ERGENE Turnuvası. İkincisi: HORA. Üçüncüsü: GANOSLAR.Dördüncüsü: Osman Bulut ISTRANCA Turnuvası olarak, 2021 yılını başarı ile tamamladık.

   2021 yılı sezonunda dört turnuvada dört ŞAMPİYON çıktı: Taner TURNA, Özkan PAPATYA, Hasan ÖZER, Ercan GEYİK: Sportif zekâya, eğlenceye, rekabete gönül vermiş arkadaşlarımı, tekrar kutluyorum.

   Artan ilgi ve tecrübelerimiz, turnuvalarımızda duyulan güven ve saygı sayesinde 2022 yılın ilk turnuvası: Osman Bulut Ergene’de büyük rekabetler - heyecanlar içinde tamamlanmış oldu. 2022 yılı Ergene Nehri şampiyonu Erdinç YILMAZ oldu. Geçen yılın Hora Feneri şampiyonu Özkan Papatya’yı yaklaşık 2,5 saatlik zorlu mücadeleden sonra 2–1 yenerek, kupayı DEDECİKLİLERE armağan ettiğini söyledi. Her iki oyuncuyu da: Kutluyorum.

    Yoğun ilgi, şaşmaz disiplin ve kararlılık; Osman Bulut ve Bülent Yorulmaz’ın sportif zekâya, sosyal projelere inanmış olmaları, taşıdıkları heyecan, aynı heyecanı dışarıdan; fikren, manen destek veren diğer arkadaşlarımız sayesinde doludizgin devam ediyor.

  Gelişen, büyüyen, sosyal ve kültürel açıdan ileriye giden şehirlerin görünmez destekçileri vardır. Tıpkı Tekirdağ’ın Osman Bulut’u, Cemil Yıldız’ı, daha önce Tekirdağ Sporu var eden Fethi Mahramlı ve arkadaşları gibi…

  Şehirler sadece otel olarak kabul edilemez, kullanılamaz… Edildiği takdirde en zengini de, en fakiri de kendi içinde huzursuz, yetersiz, eski insanların dediği gibi; miskin-zavallı, uyuşuk, tutarsız kalırlar…

 Osman Bulut Tavla Turnuvaları isimlerini açıklamak isterim. Dört turnuvanın dört ismi de kendi yöremizin sembolü olmuş; Ergene Nehri, şimdi bataklık akıyor oluşan bakmayın; bir zamanlar balıkları, kuşları ve temiz sularını içen insanları vardı… İkincisi Hora, neredeyse iki yüzyıllık ömre yaklaşan tarihi Hoşköy Fener’imizin ismidir. Ganoslar ise Işıklar Dağlarının ışık ülkesi öykülerini anlatıyor. Istranca Turnuvası da Trakya bölgemizin en önemli ormanlarının, tepelerinin, dağlarının olduğu, Karadeniz ile buluştuğu yerin ismidir.

  Osman Bulut, turnuvanın bütün maddi giderlerini tamamıyla üstlendiği gibi manevi ve sportif açıdan da sürekli yanı başımızda... Bir yandan zanaatın ve sanatın içinde atarken kalbi, bir yandan da estetik, matematik ve sezgisel zekânın halk işi olan tavla sporunda atıyor…

  Süleymaniye Cami için söylenen meşhur bir söz var.Bana birkaç kazma ve birkaç işçi verin, Süleymaniye’yi yerle bir edip yıkarım. Ama yeniden yapmak için bir Kanuni Sultan Süleyman, bir de Mimar Sinan gerekli…”

  Osman Bulut Tavla Turnuvaları için de aynı şey geçerlidir. Bir Osman ve Bir Bülent gereklidir; istikrarı, devamı, saygınlığı olan turnuvaları düzenlemeye… 

   2022 yılının ilk şampiyonu Erdinç Yılmaz, aynı zamanda bir ilki daha Osman Bulut Tavla Turnuvası tarihine yazdırdı. Geçen yılın üç şampiyonu; Hasan Özer’i, Taner Turna’yı ve Özkan Papatya’yı, üç zorlu rakibi eleyerek Ergene Nehri şampiyonu oldu…

 Güven SERİN 


 

 

 




23 Nisan 2022 Cumartesi

BİR İNSAN,BİR ÖYKÜ,BİR KOMEDİ

 

İnternet

                                   BİR İNSAN, BİR ÖYKÜ, BİR KOMEDİ

  Tekirdağ sahilinde, Özgürlük ve Barış Parkı yakınlarında bir etkinlik yapılmış, sona ermişti. Çeşitli hediyelerin yanında ünlü bir Tekirdağ firması da küçük kâselere koymuş olduğu üç top dondurmaları dağıttı orada toplanan insancıklara. Dondurmaların sayısı az olduğu için en atılgan, en cesur ve en iştahlı olanlar aldı dağıtılan dondurma kâselerini; birer, ikişer…

  Etkinlik görevlisi bir adam almış olduğu iki kâse dondurmayı alıcı, istekli gözlerden kaçırmak için hızlı adımlarla arabasına doğru gidiyordu. İçinden de şöyle düşünüyordu;

  “ Dondurmalar çok güzel görünüyor. İnşallah önüme bir tanıdık ve kâselerden birisini isteyen bir başka dondurma meraklısı çıkmaz!”

  Elinde iki kâse dondurma taşıyan adamı izleyen bir başka adam da şöyle düşünüyordu;

“ Adama bak, iki kâse almış. Ne aç, ne utanmaz herif! Acaba, eski tanış olmamız sebebiyle birisini bana vermez mi? Şimdi istemek de olmaz! Hakkımda kim bilir neler düşünür Deyyus!”

  Dondurma kâselerini gözlerden uzak bir yere kaçırmaya çalışan adama baka kalmanın yanında o ana kadar aklıma bile gelmeyen dondurma tatlarına kasap etrafında dolanan kedi ve köpek açlığı içinde uzun uzun baktım. Belki, birisi dondurmaya özendiğimi anlar da;

  “ Kardeşim, buyur bir kâse de sen ye” der ümidimin bittiğini dondurmalar dağıtılırken anlamış olsam bile. Dondurma kâselerinden her alan kişi, kararlı ve dondurma açlığı içerisinde kıvranıyordu. Ne kırılan, ne dökülen ne de geriye kalan bir kâse olurdu bu kadar can, dondurma çekerken…

  Biz yine iki adama dönelim. Etkinlik görevlisi düşünceler içinde arabasına yaklaşmış, artık derin bir nefes çekmek üzereyken, az önce onu izleyen tanıdığı adam ile göz göze gelince şu düşünceleri geçirdi aklından;

  “ Ulan kereste, tam da duracak yer seçmişsin. Şimdi görmesem, görmemezlikten gelsem, sonra fırsatını bulunca bir zararı olur. En iyisi diplomatik bir yolla dondurmalarımı gözlerden, gönüllerden kaçırayım.” Bu düşünceler içinde elindeki kâselere göz koymuş adama seslendi;

—İster misin?

  Bu diplomatik,bu hileli seslenişi duyan adam da anasının gözüymüş hani!Aynı kurnazlık içerisinde bir cevap vermez mi; ?

—Ye sen ya!

  Halk arasında nasıl derler; “ Al buradan yak!” Dondurma kâselerini arabasına tam koyacakken, yağmurdan kaçarken doluya tutulan etkinlik görevlisi adam tam manasıyla tuzağa, kendi kazdığı kuyuya düşmüştü. İstemeyerek de olsa, dondurma kâselerinden birisini “ Yer misin?” dediği adama uzattı. Uzatırken de içinden; “ İnşallah almaz, inşallah vazgeçer!” dediyse de, istemeyerek uzattığı elindeki dondurma kâsesini alan adam hızla yemeye bile başladı.

  İşin garibi bundan sonra oldu. İki kâse dondurmayı kaçıran etkinlik görevlisi, şık takım elbiseli adam, diğer dondurmayı, yani kalan bir tek kâseyi kaçırmaya gerek kalmadığını anlayınca kendisi de yemek isteyince dondurma kâsesi yana kayınca içindeki üç top dondurma da yere düştü.”

  Sizin anlayacağınız sevgili okuyucu, iki kâse derken, bire düşen etkinlik görevlisi eldeki bulguru da kaybetmiş, büyük bir hüzün içinde az önce kendi elleriyle vermiş olduğu diğer dondurma kâsesini yiyen tanıdığına acı acı baktı ve şu düşünceleri geçirdi o yüce aklından;

 “ Ulan namusuz nasıl da yiyor benim yiyemediğim dondurmayı. Gözü kalmış herifin. Ne çok da canım çekmişti, bedava dağıtılan dondurmadan”

   Kasap önünde umutları kırılmış kedi gibi ayrılırken için için gülümseyen bir başka adam; bendeniz, sahili, düşleri, komediyi, trajedileri içime çeke çeke ilerledim uçsuz bucaksız evrenin canlı yaşam sürdüren tek gezegeninde. Yetmeyeni, korkunç mülkiyetleri nazikçe bir kenara bırakarak, unutarak, yok sayarak…

 Güven SERİN