KRALİÇE MACHLİ ÖLDÜ
Yumuşak bir döşek olmadan,
İçimi kurutan ayazdayım,
Karlı rüzgârların ağzındayım…”
Güven SERİN
İyi ve kötü diye nitelemekten vazgeçtim! Az veya çok; kandırmacalarına ayak uyduramadım! Özgürlüğü,sınırsızlığın cahilliği olarak göremiyorum! Arayışım odur ki, milyarlık insanın milyonluk kültürlerine açım ben! Bulunduğum yeri sürekli eşeleyip bataklık yapmak yerine, ilerlediğim yerleri patikaya çevirip, insanlığıa doğru küçük adımlar atmanın heyecanını arayan bir gezginim ben.
KRALİÇE MACHLİ ÖLDÜ
Yumuşak bir döşek olmadan,
İçimi kurutan ayazdayım,
Karlı rüzgârların ağzındayım…”
Güven SERİN
TEKİRDAĞLI MEHMET PAŞA
İspanyolların nasıl
ki yiğit şövalyesi
Mıguel De Cervantes’in beş yüz yıl önce yazdığı, yüzyıllardır okunan, ülkelerin sınırlarından içerlere giren bir kahramandır Don Kişot. Onun üzerine bindiği beygiri, dünyanın en sıska, en zayıf ve hastalıklı hayvanı olsa bile, yiğit Don Kişot’un gözüne en asil at olarak görünürdü Rocinante isimli at.
Don Kişot’un sevdası, şövalye romanlarına aşırı düşkünlüğünden gelir. Bu düşkünlüktür onu serüvenden serüvene iten şey. Tıpkı, şövalye romanlarında olduğu gibi o da bir kahraman olmaya ant içmiş, her şövalyenin bir atı ve bir de sevdiği kadın olması gerektiğine inanmıştır. Hiç bir zaman görmediği ve aşırı çirkin olan bir kızı, düşlerinde dünyanın en güzel kadını olarak kabul etmiş ve ona soylu bir hanıma yaraşacak bir isim bulmuştur; Tobosolu Dulcinea.
İspanya’da doğmuş bu kahraman şövalyeye karşılık gelecek ve bizim şehrimizde yaşayan bir başka kahramanı siz okuyucuya sunmak istiyorum. Tekirdağlı, Hazinece Başı Mehmet Paşa’yı! Halk arasında; “ Egzozcu Mehmet “ olarak bilseler de, onun şövalyelere yakışır hazine merakı, dillere destan olmaktan çok öte, filmlere, romanlara dahi taşınacak cinstendir.
Mehmet Paşayı bilmeyenler çabucak onun düşleri içine gerebilirler. Matematik bilimine taş çıkartacak zekâsı, tiyatro sanatına rakip olacak kurmaca-larıyla birden bir başka evrene çeker sizi. Onun hazinleri tılsımlı olup, ancak o tılsımı ona gaipten gelecek yetki ile kendisi tarafından açılacağına o kadar çok inanmış görünür ki, onun serüveni; anlattıklarını dinledikten sonra sarhoş olmanız, birden o esrarengiz dünyanın içine girmeniz kaçınılmazdır. Öyküsü bitince, kendinize geldiğinizde bu işin hangi tarafında olduğunu bir türlü anlayamazsınız.
Mehmet Paşa öyle bir anlatıcı rolüne girer ki; gerçek ile düşlerin tam da kesiştiği yerde bulursunuz kendinizi. Bir tarafı tamamıyla hayal dünyası! Bir tarafı apayrı bir komedi ve gerçeğin aldanış mı yoksa aldatış tarafında mı olduğunun şaşkınlığı içinde yanından uzaklaşırken onu da, Don Kişot kadar maceracı ve zeki bir insan olarak aklınıza not edersiniz.
Don Kişot; yani
namıyla anılan
Onun kendine gelişinin en yüce sahnesi; ölüm döşeğinde, yapmış olduğu son konuşmada gizlidir. Büyük ustanın-yazarın; insanlığa mirasıdır o konuşmanın ana fikri…
Tekirdağlı Hazinece Mehmet Paşa’nın öyküsü ise Tekirdağ sınırları içindedir. Tekirdağ’ın kırsal arazilerinde gömülü ve tılsımlı olan hazinelerinin koruyucu yiğit şövalyesidir o.Don Kişot gibi bir ata-beygire ve seyise hiçbir zaman ihtiyaç duymamıştır. Onun en değerli binek hayvanı kendi ayaklarıdır. Hiç üşenmeden bütün yaz ve sonbahar kırlarda dolaşır. Nafakası, geçim kaynağı; doğanın ve diğer insanların çok eski zamanlarda ektikleri, terk ettikleri bahçelerdedir.
Bütün gün gezer, dolaşır, yorulur, emek harcar ve bir insanın bir günlük yevmiyesini çıkartır. Sanırsınız ki o para onun için çok önemlidir. Tıpkı Don Kişot gibi paraya asla önem vermez. Don Kişot’un düşlerindeki sevgilisi, eşsiz kadını gibi onun da sevdiği, önemsediği kadınlar vardır. İşte bütün serveti bu kadınlar içindir. Bütün yorulmaları, emeği, didinmesi; kendine ait hiçbir malı mülkü olmamanın ezikliği, yoksulluğu hiç görünmez onun üzerinde.
Baba mirası kalan miras hakkı bile Don Kişot’un serüvenlerinde harcadığı altınlar gibi birkaç ay içerisinde suyunu çekmiştir. Bitmeyen, tükenmeyen en değerli hazinesi; düşlerindeki tılsımlı olan Tekirdağ’ın kırlarında, çataklarında gömülü hazinelerdir.
Meraklıysanız hazineye ve serüvene; Don Kişot’u okumanın yanında halen yaşayan yiğit ve şehrimizin kıvrak zekâlı paşasına da yaşarken tanıklık etmenizi isterim. Bildik bütün koşulları nazikçe bir kenara bırakarak izlemelisiniz; elinin tersiyle bildik bütün unvanları, mülkleri, alışkanlıkları bir kenara atıp, kendi düşünü yaşayan bir insanı…
Don Kişot’u nasıl tüm dünya önemsiyorsa, Tekirdağlı Hazineci Mehmet Paşayı da öyle önemsiyorum. Yüz binlerce insanın korkularını, bıkkınlıklarını taşımayıp, kendi kayıplarını bile mizah, komedi ve trajedi sanatıyla yoğuran yiğit insanı; Tekirdağlı Hazineci Mehmet Paşayı saygıyla selamlıyorum…
Not; Sözümüz meclisten dışarı dostlar; sürçü lisan ettiysek affola…
SUÇLAYICI
GELDİ HANIM!
(
Karpman Dramı-Üçgeni )
Her şeyin büyüğünü yapmaya meraklı hükümet; maaşların en büyüğünü veremiyor emeklisine. Her şeyin en büyüğü ile övünen siyaset; en büyük huzuru; suç işlenmeden geçecek bir günü, bir ayı, bir yılı veremiyor…
Bilimin nimetlerini, sosyolojinin, edebiyatın, sanat dallarının iksirlerini damla damla içmeye koyulmak; kimsenin bize borçlu olduğunu düşünmeden, kendi kurtuluşumuzun kendi ellerimizde olduğunun bilincine sımsıkı tutunarak…
SON SÖZÜ GENÇ KADIN SÖYLEDİ
Karlı, buzlu bir Tekirdağ Süleymanpaşa gününde, bir faaliyet, bilgi için birkaç km uzaklıkta bulunan özel hastaneye gittim. Doktor hanımın ameliyatta olduğunu, yarım saat beklemem söylendi. İsteyip de bulamayacağım bir fırsat; hastaneler, insana dair çok şeyleri anlatır ve ben bunları oturduğum yerde gözleme, izleme ve irdeleme fırsatı bulmuşken, heybeme doldurmaz mıyım hiç?
ŞEKSPİR (
SHAKESPEARE) ve HAMLET
( Üst
Tarafı Sessiz Bir Dünya )
Kolay yaşamayı seven insanlık, kolay sözlere, hazır sloganlara tutunmayı sever. Toplumumuzun büyük çoğunluğuna edebiyat nedir? Diye bir soru yöneltsek, art niyetsiz bildik şu cevapları verirler; “ Gereksiz, boş sözler…” Bu yüzden, arkadaşlar veya insanlar kendi aralarından gerildikleri birbirini suçlayacakları zaman; “ Bana edebiyat yapma!” diye seslenip karşıdaki insanın canını acıtmak isterler.
Ver Allah aşkına…(Kalkıp kupayı alır ve düşer.), ( Hamlet, ölmek üzere son sözlerini fısıldar)
Bak, canım Horatio
Kimseler bilmez olanları,
Ne berbat bir ünüm kalır dünyada benim!
Yüreğinde bir yerim varsa,
Geç git biraz gideceğin cennete,
Biraz daha katlan bu kötü dünyamıza
Benim hikâyemi anlatmak için.”
( On İki Kızgın Adam )
Toplumumuzun neresine giderseniz gidin biraz kulak kesilir, bir parça samimiyet içinde dinlerseniz; sonsuza akan nehirler gibi önyargılara hapsolmuş insanları ve kendimizi görür, hatta buluruz.
Birisi bir kişin hakkında bir şey söylediği an; “ Aynen “der aynı fikirde olduğumuzu tek bir kelime ile açıklar, onca söz, düşünceden bir anda kurtulmuş oluruz. O birisi bizi şaşırtmak için; “İyi ama daha beni dinlemeden, tam olarak anlamadan niçin onayladın? Niçin aynen dedin? “ demiş olsa, şaşar kalırız. Çünkü kolay kolay söyleyecek sözümüz olmaz; aynen sözünün altında ezilir kalırız.
Yakın zaman önce bir mahallemizi, Büyükşehir olmadan önceki haliyle köyümüzü ziyaret ettik. İçinde tanıdığım insanlar var. Olmasa da köyün dağları, ıhlamur, adaçayı kokan tepeleri, viran taş, ahşap binaları için durulur, derin vadinin içinde masalın içinde kaybolmak gibi kaybolunur…
Uzun ve neşeli, öğretiler ile dolu yolculuktan dönüyor, mola vereceğimiz son köyde-mahallede durup çay içiyorduk. Kimimiz yöresel ürünleri görmek için sağa-sola dağılmıştı. İki arkadaş dışarıda oturmak istedik. İki çay seslendik kahveciye; serin akşam günün son demleri içinde. Çayımdan iki yudum alır almaz kahveci “ Güven Bey-gazeteci kim? “ deyince; “ Benim “ dedim. “ Sizi içeriden, iç havluda bulunan masadan çağırıyorlar.
Usulca iç havluya geçtik. Masaların çoğunluğu boş, sadece birisi dolu, diğerinde de yaşlı bir ihtiyar oturuyordu. İsmini sonradan öğrendim; 86 yaşındaki ihtiyara Hasan Dayı olarak sesleniyorlardı. Benim geldiğim masada tanıdığım iki insan oturuyordu. Birisi mahallenin muhtarı, diğeri uzun zamandır tanıyıp da ısınamadığım, her iki tarafın birbirine yeterince yaklaşamadığı insanlardık. Ama ne olduysa oldu, uzun zamandır tanıdığım zeki ve kurnaz suratlı adam oldukça samimiymiş gibi etrafa da çalım satma biçiminde;
“ Gazeteci arkadaş, bizim derdimiz var. Anlatayım dinle ve sen sansür koyarak yaz bunları.”
Yanlı, kızgın bulabildiği bütün sözcükler ile belediyeye yükleniyor, bir şahısın üzerinde durmak yerine toptan ama acımasız suçlamalar içinde bulunuyordu. Birkaç dakikada bir, sen bunu kendine göre yaz, bizim sorunumuz büyük…
Arka masada bulunan ihtiyara baktım; duruşunda kendi mahallesinden olan insanın anlattıklarını onaylamayan bir ifade duruyordu; apaçık… Yan tarafta oturan muhtara baktım; göz göze gelince başını yere eğdi; o da kızgın adamın sözcüklerini onaylamıyordu…
Sonradan öğrenim, meğer kızgın adamın oğlu belediyeye çalışan olarak girmek istemiş ama işe giremeyince babası; yani kızgın adam belediyeye toptan düşman kesilmiş…
Birde yarı aydınlar; önünü zor aydınlatanlar var; onlardan başka herkes CAHİL… Korkunç bir mantıksız, kuşku cenneti oluşturmuşuz ruhumuzun içerisinde.
Sosyal dünyadan bir haber vereyim; bir sanatçının-ünlü birinin ölüm veya doğum zamanını birisi paylaşınca herkesin paylaştığını görmek; sevgiden çok herkesin, yani büyük sürünün içerisinde var olmanın dayanılmaz ağrısını her defasında hissediyorum.
Bu nasıl bir sevgidir? Nasıl bir uygar yaşam anlayışı ve algısıdır? Bir tek aslanın yüz bin öküz başlı antilobu ürküttüğünü görmek gibi bir şey veya bir kışkırtıcının bir taş atıp bir kadını yüzlerce binlerce insanın taşlaması gibi; herkes o an, suçlu veya haklı olduğuna inanır.
Yalnız bir kişi inanmaz; on iki kişilik jüride bulunan bir tek adam; on sekiz yaşındaki bir gencin babasını öldürdüğüne inanmamak için mantıklı kuşkuları vardır. Diğer on bir jüri bu adama karşı kızgın ve öfkelidir. Çünkü deliler on sekiz yaşında bir gencin suçlu olduğunu ve idama mahkûm edilmesi gerektiğini söyler. Ama bir kişi ihtiraz ederse, idam da kuşkulu olacağından tartışma büyük…
Tartışma, konuşmaya dönüşürse, konuşmalar kuşkuları iyi işler, bilimle felsefeyle yoğurursa ortaya ne mi çıkar? On iki kızgın adam filmindeki gibi itiraz eden, on sekiz yaşındaki çocuğu suçlu bulup ölüme göndermek isteyen on bir kızgın adamın en sonunda başlarını öne eğip çocuğu SUÇSUZ bulmalarıyla biter film…
Sürü olmaktan, bir aslan tarafından yüz bin, bir milyon öküz başlı antilop gibi savrulmaktan kurtulmanın bir tek yolu var; bütün önyargıları mantıklı düşünceye çevirmek. Öz bilgiye, öz samimiyete ulaşmak; başka yolu yok! Birde vaktiniz varsa, on iki kızgın adamı Sidney Lumet’in yönettiği 1957 yılı yapımı kült filmi izlemek…
ENGELLERİ
AŞMAK İÇİN ÇALIŞIYORUM!
( Umutları
Yitirmeyelim! Doktorlara Güvenmeliyiz! )
İçine çek nefesi. Hayatı…
İyiye içine çek…”
Bir ümit olmalı.
Bir rüzgâr esmeli arkasından; hissedeceği, güvenebileceği, yılmayacağı…
Gençlere destek olalım.
Hep olalım! “
AHMET SAY İLE ÖKSEL
DEMİR’İN DOSTLUĞU
Ahmet Say, İstanbul Kadıköy çocuğu, Öksel Demir ise Tekirdağ’ın yetiştirdiği kıt olan değerlerden. Her ikisi de denizi koklamaktan öte ruhlarına çekerek büyümüşler. Ortak noktaları mı ne? SANAT ve EDEBİYAT…
İki öğretmenin-sanatçının yolları ilk kez 1963 yılında Erzincan’da kesişmiş. O gün bugün; 58 yıllık dostluk devam ediyor. Sanatın birleştirici yönü bu olmalı… Dağları karla kaplı Erzincan, şiirdeki gibi Ahmet Muhip Dıranas dizeleri; “ Açık saçık şarkılar söylerdin en fazla / Ne çapkın komşumuzdun sen fahriye abla/ Hala dağları karlı erzincandamısın ”
Bu büyük dostluğa 2018 yılının 20 Ocağı bende dâhil oldum. Öksel Demir atölyeme uğramıştı bir kahve, birkaç söz sanatı, bir parça şiirden, kentten konuşmak için. Konu nereden geldi bilmiyorum, Ahmet Say ve oğlu Fazıl Say’dan açıldı. Hemen telefona sarıldı. İlk çağrıda karşı tarafta Ahmet Say’ın sesi. Hal hatır sorduktan sonra Öksel Demir “ Seni, Güven Serin ile tanıştıracağım. Tekiradağ Habertrak gazetesinde yazıyor.”
Telefonu bana verdi. Diğer tarafta; Ahmet Say, başkentten sanat yüklü bir ses. Bir yüzyıla yaklaşan yaşamında neler yapmamış ki? Hepsinin içerisinde kendine yürümek varken; üretmek var… Başyapıtı olan üretmenin peşinde, Cumhuriyet’in öğretme, yüceltme sanatıyla bir eser-insan; sanatçı getirmişler dünyaya; Fazıl SAY.
Her sözcüğünü diremle tartar gibi, her cümlesinin başında “ Efendim” sözcü, efendi olmayanı bile efendiliğe davet eden bir çağrı… Ahmet Say ile çok çabuk dost olmuş gibi, hemen yazı yaşamından, kitaplardan söz ettik. Derhal adresimi istedi. Ve dört gün sonra; ( 24 Ocak 2018) atölyeme üç kitap geldi. Birisi oğlu Fazıl Say’ın “ Akılla Bir Konuşma” eseriydi. Diğer iki kitap ise kendisine ait…
Daha sonra Ahmet Say ile birkaç kez telefonla görüşüp hal-hatır sorduk. Oysa iki dost; Öksel Demir ile Ahmet Say, çok şeyler paylaşmışlar 58 yıllık yaşamlarına, çok değerli anılar koymuşlar.
İlk tanıştıkları Erzincan’ı anlatıyor Ahmet Say;
“ Şair dostum Öksel Demir ile 1963 yılında Erzincan’da tanıştım. O günden bu yana birbirimizden kopmadık. Şimdi ben 85 yaşında, Öksel ise 80 yaşlarında.1963 yılında Erzincan’da Öksel Demir edebiyat öğretmeniydi. Bense Hak Eğitimci olarak görev yapıyordum. İyi bir edebiyatçı, iyi bir eğitimciydi. Bariton sesiyle güzel şiir okuması da beni etkilemişti.
Daha sonra ben Erzincan’dan ayrıldım. Öksel de iki yıl sonra memleketi Tekirdağ’a atanmıştı. Yıllar sonra birbirimizi bulduk. Baba ocağım dediğim Bostancı’ya beni ziyarete geldi. Ben de Tekirdağ’a gittim.
Öksel,1960’lı yılların başında Varlı ve Yeditepe dergilerinde şiirleri yayınlanmış tanınmış genç bir şairdi. Dönemin önde gelen eleştirmeni Mehmet Fuad’da ‘ Türk Edebiyatı” yıllığında ona yer vermişti.
Erzincan’da bana verdiği ‘ Ölüm Biraz ‘ adlı ilk şiir kitabını halen saklarım. Biçimi önemseyen, imgeci duygulanımlara ve ince buluşlara yer veren şiirlerden oluşmuştu bu kitap.”
Üç yıl önce Öksel Demir sayesinde tanışmış olmanın özlemi içerisinde, Ahmet Say’ın bana yolladığı kitaplardan Fazıl Say’ın kitabı yine elimdeydi; bir başka Ocak ayı 2021 yılı içerisinde.
Birden telefona sarıldım; ilk önce Öksel Demir’i aradım. Saat, 21.25’de, dostu Ahmet Say’ın dediği gibi o bariton sesle; bir neşe, bir edebi pencere açıldı Ege’nin en sakin, oksijeni en bol olan Küçükkuyu kıyısına. Kısa ve öz bir konuşmadan sonra, covid bitiminde, Tekirdağ’a dönüşünde birlikte şarap içme sözleri verdik.
Biraz sonra; saat 21.35’de
Ahmet Say’ın telefonunu çaldırdım. Bir süre önce ulusal basından rahatsız
olduğunu bilerek fazla çaldırmadan kapattım. Hemen döndü ve ilk tanıştığımız hürmetli,
sanatçı sesiyle. Oğlu Fazıl Say’ın elimde okuduğum kitabından söz ettik. Öksel Demir’i,
sevgili dostunu andı yine. Yaşının ilerlemiş olduğunu söylediği için üçüncüye
yapmış olduğum Tekirdağ davetini nazikçe “ Korkuyorum artık seyahat etmeye; yaş
“ Önce, Öksel Demir’e sonra Tekirdağ'a kucak dolusu SELAMLAR…” dedi…
Elimdeki Fazıl Say’ın kitabı; Akılla Bir Konuşmam Oldu, şöyle başlıyor; “ Bana bir umut lazım! Dördüncü senfonim… Adı ‘ Umut’…Yani Opus74 ‘Umut’ Senfonisi… Bana lazım olan şey…
Bir başka başyapıt hemen yanımda duruyor; Öksel Demir’e ait; Tekirdağ Mavi Gözlü Kent; şöyle devam ediyor;
“ Kaç kez gitmek istedim bu kentten. Sıkıldım, kırıldım. Kaç kez terk ettim. Ama sonunda yine döndüm. Neydi beni geri çağıran? Deniz mi? Doğası mı? Durmadan kıyıları döven poyrazı mı? Yağmuru mu, çiçeği mi? Denizi sürgün etmişliği mi? Yıkık dökük ahşap evlerinin, yüreğimde çimlenen hüznü mü? Neydi? ”
Güven SERİN
DERİNLİK EZİLMESİ
( Ey unutuş! Kurtar bu gamlardan beni.)
İnsanın anladığını anlatamaması, anlatamadığını üzerinden atması çok zordur. İyi yetişmiş ( eğitim, görgü ) almış insanların yanında, hiç eğitim almadığı halde doğuştan zarafetle, sevgiyle, marifetle donatılmış insanlar vardır.
En çok onlar zorlanırlar, kabalığın, hilebaz-lığın, yoksulluğun, çaresizliğin hüküm sürdüğü yerlerde. Boğazlarından geçen her lokma, içtikleri her yudum su; sevgilerini duydukları, tanımadıkları dünyalar adına; yutkun-durur onları, ellerinden gelmediği, anlatmak isteyip de anlatamadıkları için…
Denizlerin altında dolaşan denizaltılar vardır. Ülkelerin güvenliklerini sağlamak, diğer ülkelerin sularında saltanat sürmek için gizliden gizliye dolaşan büyük çelik nükleer denizaltılar, insan denen canlının teknolojide, bilimde geldiği yolu gösterdiği gibi, bu yolun her daim savaşla geliştiğini de vurgulamak isterim.
Denizaltıların motorları çalıştığı ve düşman denizaltıları tarafından görülmediği sürece sorun yoktur. Zamanında çok güçlü, dayanıklı bir nükleer denizaltının öyküsünü dinledim. Yine o yüceliği, heybetiyle denizlerin altında dolaşırken motorları duruvermiş. Yani, tonlarca ağırlıktaki o metal dev ağır ağır denizin altına süzülmeye başlamış. Her süzülüşle, basınç daha da artmış. Ve öyle noktaya gelmiş ki, düşmanların korkulu rüyası olan o dev, çatırdamaya başlamış.
Bilimsel açıdan “ Derinlik ezilmesi “ dedikleri derinliğe geldiği vakit; büyük bir patlamayla, binlerce parçaya bölünmüş. O büyük güç, motorların çalışmamasıyla en büyük düşmana “ suyun derinliğine “ yenilmiş.
Ya insanların “ Derinlik ezilmesi” ne, ne diyebiliriz? Her yönüyle donatılmış, en iyi okullarda en yüksek başarıyı elde etmiş. Beyni, nükleer denizaltı kadar dakik, muhteşem çalışan ama anlatmak istediklerini anlatamayan, anlattıklarını da bir türlü dinletemeyen insanların bazılarının motorları, aynı o denizaltı gibi durur.
Tam da burada başlar, aşağılara süzülme… Basıncın o güçlü kolları, hiç ummadığın bir deniz canlısını o muhteşem derinlikte yaşatırken; insanın, bilimin, teknolojinin bir araya geldiği bir denizaltıyı motorları durması sebebiyle yok eder.
Bu yok oluş içerisinde çok yetenekli insanlar da düşer. Filozoflar, yazarlar, şairler, bilim insanları; öyle dolu, öyle donanımlılar ki; en ufak bir hata kabul etmez, onların muhteşem sistemlerinin devam etmesi için.
İşte bu yüzden, sadelik, basitlik yanı başımızda bulunmalı. Bir simidi, can yeleği gibi; hiç olmadık yerde, derinlere süzülüp yok olmaktansa, belki de bir adaya, ana karaya yüzüp yepyeni bir umudu doğuracağı-mızın başlangıcı olacaktır o an…
Ey unutuş! Kapat artık pencereni,
Çoktan derinliğine çekmiş deniz beni;
Çıkmaz artık suların altından o dünya.
Bir duman yükselir gibidir kederden
Macerası çoktan bitmiş o şeylerden.
Amansız gecenle yayıl dürt yanıma
Ey unutuş! Kurtar bu gamlardan beni.”
Sanırım her canlının aradığı şeyi arıyor; tıpkı Ingmar Bergman’ın sinema sanatında aradığı aşk-sevgi gibi; evrenin uçsuz bucaksız tarafındaki o büyük yaratıcıya seslenir ve sokulur insan; her sıkıştığında…
İMDAT!
TİYATRO YETİŞ İMDADIMA!
Böyle bir sesleniş-çağrı duysanız ne yaparsınız! Seslenen herhangi birine; polise, savcıya, avukata, hâkime, doktora, mühendise, mimara seslenmiyor da; TİYATROYA sesleniyor.
İmkân buldukça tiyatro açığını; İstanbul Şehir Tiyatrosu Muhsin Ertuğrul, Tiyatro Pera, Antalya Şehir ve Devlet Tiyatroları, İzmir Sahne Tozu Tiyatrosu; bu alanda saygı ve minnet ile anacağım sanat evleri; sahnelerdir.
Peki, ama bu seslenişi yapan kişi kimdir? Ben onun bu bildirisin Antalya Şehir Tiyatroları salonunda, sanatın icra edildiği sahnenin hemen yakınındaki bir duvarda buldum. Ariane Mnouchlikine. Fransız kadın tiyatro film yönetmeni! Ne diyor kendi kurtuluşunu insanın, insanlığın kurtuluşuyla bir tutan 81 yaşındaki Ariane;
“ İmdat!
Tiyatro yetiş imdadıma!
Uyuyorum uyandır beni.
Karanlıkta kayboldum, yol göster bana ya da bir ışık yak.
Tembelim, utandır beni.
Yorgunum, kaldır beni.
İlgisizim, vur bana.
Aldırış etmiyorum yok et bu halimi.
Korkuyorum, cesaret ver bana.
Cahilim öğret bana.
Canavarım, insancıllaştır beni.
Yüksekten atıyorum, gülmekten öldür beni.
Yaramazım, cezalandır beni.
Baskın ve zalimim, savaş benimle.
Ukalayım, alay et benimle.
Avamım, eğit beni.
Suskunum, çöz beni.
Artık hayal kurmuyorum, bir korkak yada budala gibi davran bana.
Unuttum, hafızamı tazele.
Kendimi yaşlı ve tükenmiş hissediyorum, çocukluğu coştur benim için.
Ağırım, müzik ver bana.
Üzgünüm, mutluluk getir bana.
Sağırım, fırtınada acılara çığlık attır.
Kışkırtıldım, bilgeliği göster bana.
Zayıfım, dostluğun ışığını yak.
Körüm, bütün ışıkları bir araya topla.
Çirkinliğin boyunduruğu altındayım, galebe güzelliğin girmesini sağla.
Nefretle kuşatıldım, sevginin tüm gücünü ver bana.
Ariane Mnouchkine bu seslenişi yapıyor tiyatroya; kurtarmak istediği kendiyle birlikte insanı ve insanlığı da düşünerek. Bütün bu istekleri tiyatro duyar mı? Yapar mı? Altından kalkabilir mi? Bunca, sosyolojik, psikolojik, ekonomik, sosyal, geleneksel etkiler ve engeller varken; başarılı olabilir mi tiyatro bu isteklerin bütününe çare bulmayı…
Tiyatro sanatı böyle bir şey işte! Önce, binlerce yıl ötesinde, insanın öykülerini anlatmak, göstermek için yola çıkan tiyatro; yaşamın ayrılmaz bir parçası olmanın yanında,insanın kışkırtılmış,zaafa uğramış,yozlaşmış,gaflete teslim olmuş zayıflıklarıyla beslenir.Oradaki sahne; eğlenmekten öte,öğretilere,yüzleşme biçimine dönüşmüştür. Şekspir’in (W. Shakespeare ) Venedik Tacirini izleseniz; cimri ile tefeciliği yeni tanımış, yeni öğrenmiş, hatta yeni yorumlar hale gelirsiniz.
Tiyatro sanatı, gerçeklerle yüzleşme sanatı olduğu kadar; kendimizin farkına varma destanı da olması mümkün. Cahil yanımızı, tutkularımızı, yanılgılarımızı birkaç saate sığdırmak, canlı-kanlı bir şekilde uykumuzdan uyandırılmak; gururun, onura galip gelmesini, kinin-nefretin sevgiyi altetmesini, saflığımızın enayi duruma düşmesini; sahnedeki tiyatro sanatı ve sanatçısı anlatabilir bize. Aldıkları destek; tiyatro bilgisi, görgüsü, kostümü olmaktan öte; yüce bir şeydir; yok etmek üzerine değil, var etmek üzerinedir. Tıpkı Şekspir’in bir başka oyunu-sahnesindeki gibi; Sonu Nasıl Biterse Bitsin, Yeter ki İyi Bitsin…
27 Mart Dünya Tiyatroları Günü için şöyle bir not, bildiri hatta öğreti yayınlanmıştı;
“ İnsandan insana uzanacak sıcak bağların günü. Üzerimize, ateş, kan, gözyaşı yağıyor. Kalbimiz bir kez daha bombalanıyor, ölen her insan bizimle ölüyor… ÖLDÜRMEYİN!”
Yaşamak ve yaşatmak bu kadar değerlidir işte… Her şehre, her kasabaya bir tiyatro kurulsaydı, bugün, adliye saraylarındaki dosyaların, hapishanelerdeki suçluların sayısı bu kadar olur muydu hiç? Düşünmek lazım; bir parça düşünme becerimiz, cesaretimiz, insaniyetimiz varsa eğer…
YABANA DOĞRU
Bu çalışmamı iki baş karakterle buluşturacağım. Birbirinden habersiz ve yüz yıl arayla yaşadıkları yabanıl mücadeleyi, onların doğaya bir GÖZYAŞI gibi süzülmeleri gibi süzerek anlatmayı-yazmayı deneyeceğim.
Bilmelisin, değerli okuyucu, bu satırlar hissedilen yabanıl yaşamların saflığına adandığı gibi gözyaşları da hep nemli kalmıştır yazının aktığı sürece.
Paul Gauguin 1848 yılında Paris Fransa’da doğdu. Sayısız sanatçı gibi yoksul yaşadı ve sezgilerinin peşinde yürüdü. Sıradan insanlar gibi taviz vermeyi, o büyük sürüye uyum sağlamayı deneseydi; sıradanlığın isimsizliğine batacağını biliyordu. O,içindeki sese doğru; vahşi yaşama yürüdü; doğduğun yerden binlerce km öteye; Fransız Polinezyası adalarına gitti. Hep yoksuldu; hep üretti…
Gauguin Van Gogh’un arkadaşıydı. Onun zavallılığını, zavallı bir dilenci oluşunu kendi notlarına taşırken, kendi yüce davası olan bir başka zavallılık içerisinde bugünün dünyasında milyonlarca insanın dışına çıkıp o büyük ödülü almayı hak kazanmış; insanlığın insan kaldığı sürece anılacak, sayılacak sanatçılar arasına girmiş. Açlık, sefalet içerisinde yaşayan bir insanın durmadan ürettikleri eserler; şimdi, milyon dolarlar ediyor. Ne garip bir şey değil mi?
Sanırım garip olan şey, bizlerin, normal insanların anlamadığında gizli. Van Gogh’da böyleydi,1968 yılında doğan Chirs McCandless’de aynı inancın içinde kendi öyküsünü yazmak için 22 yaşında çıktı kendi yoluna. En iyi üniversiteden mezun, en iyi imkânları sahip olduğu halde; hepsini reddetti. Hesabında olan paranın tamamını yardım kuruluşlarına bağışlayarak büyük tutkusu olana; Büyük Alaska Macerasına doğru yürüdü…
Yabana doğru ilerlemek ve her daim yabanın, vahşi dünyanın kokularını ve çağrısını duymak başka bir şey! İster zenginlik içerisinde olun, isterseniz yoksulluk içerisinde; her şey anlamını yitiriyor; sadece yürüyüş başlıyor. Tıpkı zamanı geldiğinde süzülecek olan gözyaşı gibi bir şey; en saf haliyle ilerliyor yerçekiminin düzlüğüne, tenin sıcak sımsıcak damarlarının içerisinden çıkıp, ruhun boşluğa çekildiği vakitlerde…
Paul Gauguin doğduğu Paris’in çok ötesine, derin suların ortasındaki adalara gitmeyi kurtuluş gördü. O kurtuluş içerisinde sorguladığı şey; Nereden geliyoruz? Neyiz? Nereye gidiyoruz? Bir sanatçı hangi hünere sahipse sorusunu da o becerinin-sanatın diliyle sorar. O da resmiyle sordu bu sorusunu. Cevap mı? Cevabı kimse bulamadı bugüne kadar…
Gauguin, bir süreliğine Paris’e geldiğinde arkadaşları onu vahşi yaşama uğurlamadan önce bir kutlama yemeği verdiler. Onun kararlı olduğunu bildiklerinden söyleyecekleri tek şeyi söylediler;
“ Hepimiz seninle gurur duyuyoruz Paul. Hiçbir zaman bir sürünün peşinden gidemezsin sen. Çünkü bir vahşisin; hepimiz gibi! Ama sen bunu unutmamayı seçtin.”
Unutmamayı seçen bir başka kişi vardı. Chris McCanless.1968 yılında California ABD doğmuş, iyi eğitim almış bir genç adam. Birden her şeyi terk etti. Sahte, kokuşmuş, çürümüş saydığı dünyayı-ailesini terk etti. Kendi yoluna; Büyük Alaska serüvenine çıktı. Bu yolculukta birçok insanla tanıştı. Farklı işlerde çalışıp, yolculuk için hazırlık yaptı. Aynı zamanda yolunun yoldaşlığını yapan felsefesine katkı veren deneyimleri yazdı. Geride bıraktığı annesini, babasını ve kız kardeşini aramaya hiçbir zaman vakit bulamadı. Bir hikâye yazıyordu ve o hikâyeyi kendisi anlatacaktı. Yabanda, yabanıl diyarda; kendini bulacaktı; açlığa teslim olana kadar…
“ Mutluluk, sadece paylaştığında gerçektir!” Son sözlerinden birisidir Chris’in. Kendi aradığı gerçekle birlikte, yabanıl yaşama yakışır bir şekilde yapayalnız bir ölüm… Paul Gauguin’in ve diğer yabanıl yolcuların ki gibi… Birbirinden habersiz iki vahşi yolcu ölümü; biri 24,diğeri 54 yaşlarında…
Edebiyat ve sinema sanatı yabanıl yaşamlar için de vardır. Onlar, bu sanatın özü, öz evlatlarıdır. Sıradan insanın ölümü; beş-on kişiyi ilgilendirir ve beş on yılda unutulur. Oysa yabanıl yaşama adanmış insanlara duyulacak sevgi, hürmet hiçbir zaman bitmez; ta ki insan soyu bitene kadar…
Gauguin’in notları arasında yaşama dair bir cümle vardır; “ Hayat ancak bir saniye kırıntısıdır. Böylesine kısa bir zamanda sonsuzluğa hazırlanmak! “
Bizler ne dersek diyelim; akıyor her şey; sonsuz evren hiç durmadan genişliyor; bir gün belki de kendi daralmasını yaşayacak, ama bizlerin uydurduğu, icat ettiği hiçbir kavramın önemi yok bu büyük genişlemenin sonsuza olan akışı içerisinde…
SARAY LALADERE İNSAN RUHUNA
HUZUR VERİYOR
( Güngörmez Kayalıkları, herkese ilham verecek bir yer )
Dünya Sağlık Örgütü insanı insan kılacak en önemli üç etmeni sıralıyor;
“ Beslenme, Hareket ve Stres Yönetimi”
Durumu biraz iyi olan istediği şeyi yer ve içer. Spor tesislerine gider ve her türlü sportif olanaklardan yararlanır. Ya stres yönetimi? Tam da burada başlıyor; belki de herkesi eşit kılacak olan şey; stres yönetimi! Umudu olanın, yaşama tutunan her insanın baş ettiği, ama belki de birkaç diploması, en iyi eğitimi aldığı halde birçok aydın insanın baş edemediği bir şey stres…
İlacı nerede? Doğada! Sırlarla dolu olan eşsiz doğada… Tekirdağ Saray Laladere de öyle yerlerden birisi. Istranca’nın ( Yıldız Dağları ) kıyıcığında, hatta koynunda gizli bir vadi. Buraları Ganoslar kadar değerli doğal alanlarımızdan. Odunculuğun, hayvancılığın, arıcılığın ve doğa turizmin can damarları olan en güzide yerlerimiz hakkında biraz dert yanacağım.
Saray Güngörmez Laladere’ye gitmeden önce onlarca doğal alana uğradık. Yunus Usta, Bülent Yorulmaz, üç doğa öncüsü ve gönüllüsü her uğradığımız yerde şaşkına döndük! Niçin mi? Ortalık çöpten geçilmiyor!
Nasıl olur? Diyor insan kendi kendine; nasıl olur? Bu kadar güzel doğal alanları, doğanın milyonlarca yılda oluşturduğu yerleri böyle korkunç bir vicdansızlık içinde kirletir insan? Nasıl? Bir taraftan taş ocakları, maden arayıcılar doğal dünyanın altını üstüne getirirken, bir taraftan ise gözümüz gibi bakacağımız yerleri, gezerken insan; büyük insanlık kirletiyor…
Geceli-çadırlı kamp için iki planımız vardı. Birincisi Güngörmez kayalıkları-mağaralarını görmek ve yakınlarında çadır atmak! Göngörmez kayalıkları Avustralya Aborjin kayalıkları kadar gizemli, ilgi çekici. Bir kez daha kentim, bölgem ve ülkem adına hem sevinip hem de üzüldüm. Bu yer, gelişmiş, öncü bir ülkenin elinde olsa; burayı ziyaret eden milyonlarca insan olur diye…
Güngörmez kayalıklarının çevresi, bir parça alan SİT olarak tescillense de etrafı kuşatılmış; çoktan… Göngörmez kayalıklarının o muhteşem görüntüsü aklımızdan çıkmasa da kamp alanı için Tekirdağ sınırları içerisinde yol aldık. Farklı yerlere uğradık. Bir taraftan doğanın meşelikleri yöre ve ülke insanı için sürekli odun demek. Planlı kesildiği için; bitmeyen bir enerji hep var buralarda. Bir taraftan da en tenha köşelerde dahi, korkunç insanlığın korkunç çöpleri…
Doğayı selamlayarak, çöpleri gören gönlümüzü dağlayarak dolaşa dolaşa Laladere’ye geldik. Her iki tarafı Istranca’nın ( Işıklar Dağları) meşelikleri, gürgen ağaçlarıyla çevrili yerlerde odunculuk hiç durmadan devam ediyor. Meşelerin bekçilik yaptığı yerin derin vadisinde ise gürgen ağaçlarıyla kayın ağaçları yaşıyor.
Laladere de yapılan düzenleme, bütün eksiklerine rağmen insanın içini rahatlattığı gibi etrafa yayılmış ailelerin çocuk sesleriyle birlikte kuşların, derelerin sesleri insan ruhunu onarıyor.
Stres yönetimi ne demek diye öğrenilecekse böyle yerlere gelmeli. Doğanın milyonlarca yılda oluşturduğu, beslediği yerlere… Yöre insanı burayı çoktan tanımış ve bir parça huzur dengesi adına sosyal, kültürel ve eğlence olarak en iyi şekilde faydalanıyorlar.
Karavan turizmi, çadır ve günübirlik turizm için burada; her şey koşulsuz gelenin hizmetinde! Suyu, elektriği, tuvaleti ve çöp kovalarıyla birlikte yaşlı gürgen ağaçları, yer yer kayın ağaçlarıyla birlikte, sonbahar ışıltısını saçan güneş ve yere halı gibi serilen yapraklar; çocuklardan öte her insanı çocuk yapacak kadar doğal bir dinlence, eğlence, sosyalleşme alanı…
Karanlık başladıktan sonra sosyal alanlar ışıklandırılıyor. Bunu bilen aileler ve çocukları karanlık çöktükten sonra bile, vadiye çöken geceyi, etraftan yayılan kuş seslerini bastıracak oyunlar oynuyorlar. Voleybol, futbol ve birçok etkinliğin yapıldığı bu alan; çok daha iyi tanıtılıp ve gerekli eksikler tamamlandığı an; yörenin, ülkenin ve uluslar arası turizmin hizmetinde bir doğa harikası…
Tekirdağ, zenginlikleriyle övünmeli. Tekirdağ insanı şehrini, köylerini, ilçelerini tanımak için gayret etmeli! Etmeli ki, bu yerler daha fazla sahip çıkılsın. Daha ciddi yatırımlarla şehrimizin her alanına; ekonomik, kültürel huzur yayılsın…
Laladere, Güngörmez Kayalıkları, Istrancalar, Ganoslar; Ege’den, Karadeniz’e uzanan bu yolculuğun şehri; TEKİRDAĞ…
Değerlerimizi, zenginliklerimizi, doğal şaheserlerimizi keşfetmek ve özümsemek için, HAREKET gerekli. Üşenmeden ve her uygar milletin ferdi gibi, yöremize sahip çıkmak; vatan ve insanlık borcudur…