24 Aralık 2020 Perşembe

İMDAT!TİYATRO YETİŞ İMDADIMA!

 


ORTAOYUNCULAR-SES TİYATROSU
İSTİKLAL CADDESİ İSTANBUL


       İMDAT! TİYATRO YETİŞ İMDADIMA!


  Böyle bir sesleniş-çağrı duysanız ne yaparsınız! Seslenen herhangi birine; polise, savcıya, avukata, hâkime, doktora, mühendise, mimara seslenmiyor da; TİYATROYA sesleniyor.

  İmkân buldukça tiyatro açığını; İstanbul Şehir Tiyatrosu Muhsin Ertuğrul, Tiyatro Pera, Antalya Şehir ve Devlet Tiyatroları, İzmir Sahne Tozu Tiyatrosu; bu alanda saygı ve minnet ile anacağım sanat evleri; sahnelerdir.

  Peki, ama bu seslenişi yapan kişi kimdir? Ben onun bu bildirisin Antalya Şehir Tiyatroları salonunda, sanatın icra edildiği sahnenin hemen yakınındaki bir duvarda buldum. Ariane Mnouchlikine. Fransız kadın tiyatro film yönetmeni! Ne diyor kendi kurtuluşunu insanın, insanlığın kurtuluşuyla bir tutan 81 yaşındaki Ariane;

“ İmdat!

Tiyatro yetiş imdadıma!

Uyuyorum uyandır beni.

Karanlıkta kayboldum, yol göster bana ya da bir ışık yak.

Tembelim, utandır beni.

Yorgunum, kaldır beni.

İlgisizim, vur bana.

Aldırış etmiyorum yok et bu halimi.

Korkuyorum, cesaret ver bana.

Cahilim öğret bana.

Canavarım, insancıllaştır beni.

Yüksekten atıyorum, gülmekten öldür beni.

Yaramazım, cezalandır beni.

Baskın ve zalimim, savaş benimle.

Ukalayım, alay et benimle.

Avamım, eğit beni.

Suskunum, çöz beni.

Artık hayal kurmuyorum, bir korkak yada budala gibi davran bana.

Unuttum, hafızamı tazele.

Kendimi yaşlı ve tükenmiş hissediyorum, çocukluğu coştur benim için.

Ağırım, müzik ver bana.

Üzgünüm, mutluluk getir bana.

Sağırım, fırtınada acılara çığlık attır.

Kışkırtıldım, bilgeliği göster bana.

Zayıfım, dostluğun ışığını yak.

Körüm, bütün ışıkları bir araya topla.

Çirkinliğin boyunduruğu altındayım, galebe güzelliğin girmesini sağla.

Nefretle kuşatıldım, sevginin tüm gücünü ver bana.

 Ariane Mnouchkine bu seslenişi yapıyor tiyatroya; kurtarmak istediği kendiyle birlikte insanı ve insanlığı da düşünerek. Bütün bu istekleri tiyatro duyar mı? Yapar mı? Altından kalkabilir mi? Bunca, sosyolojik, psikolojik, ekonomik, sosyal, geleneksel etkiler ve engeller varken; başarılı olabilir mi tiyatro bu isteklerin bütününe çare bulmayı…

  Tiyatro sanatı böyle bir şey işte! Önce, binlerce yıl ötesinde, insanın öykülerini anlatmak, göstermek için yola çıkan tiyatro; yaşamın ayrılmaz bir parçası olmanın yanında,insanın kışkırtılmış,zaafa uğramış,yozlaşmış,gaflete teslim olmuş zayıflıklarıyla beslenir.Oradaki sahne; eğlenmekten öte,öğretilere,yüzleşme biçimine dönüşmüştür. Şekspir’in (W. Shakespeare ) Venedik Tacirini izleseniz; cimri ile tefeciliği yeni tanımış, yeni öğrenmiş, hatta yeni yorumlar hale gelirsiniz.

     Tiyatro sanatı, gerçeklerle yüzleşme sanatı olduğu kadar; kendimizin farkına varma destanı da olması mümkün. Cahil yanımızı, tutkularımızı, yanılgılarımızı birkaç saate sığdırmak, canlı-kanlı bir şekilde uykumuzdan uyandırılmak; gururun, onura galip gelmesini, kinin-nefretin sevgiyi altetmesini, saflığımızın enayi duruma düşmesini; sahnedeki tiyatro sanatı ve sanatçısı anlatabilir bize. Aldıkları destek; tiyatro bilgisi, görgüsü, kostümü olmaktan öte; yüce bir şeydir; yok etmek üzerine değil, var etmek üzerinedir. Tıpkı Şekspir’in bir başka oyunu-sahnesindeki gibi; Sonu Nasıl Biterse Bitsin, Yeter ki İyi Bitsin…

  27 Mart Dünya Tiyatroları Günü için şöyle bir not, bildiri hatta öğreti yayınlanmıştı;

“ İnsandan insana uzanacak sıcak bağların günü. Üzerimize, ateş, kan, gözyaşı yağıyor. Kalbimiz bir kez daha bombalanıyor, ölen her insan bizimle ölüyor… ÖLDÜRMEYİN!”

  Yaşamak ve yaşatmak bu kadar değerlidir işte… Her şehre, her kasabaya bir tiyatro kurulsaydı, bugün, adliye saraylarındaki dosyaların, hapishanelerdeki suçluların sayısı bu kadar olur muydu hiç? Düşünmek lazım; bir parça düşünme becerimiz, cesaretimiz, insaniyetimiz varsa eğer…

Güven SERİN  

 

  

 

 

 

 

13 Aralık 2020 Pazar

GERÇEĞE DÖNÜŞEN DÜŞLERİN ÖYKÜSÜ

 


Yazın sürece ,derleme,toparlama derken
neredeyse iki yıla yaklaşan bir süre 
sonunda doğum gerçekleşti.
Çok insanın emeği var bu çalışmada;
Denizli'de,Aydın'da.İstanbul'da,
Tekirdağ'da,Ankara'da yaşayan
çok insan  bir şekilde bu öykünün
içerisinde yer aldı; 
MİNNETLE...

Arka Kapak

Her insanın bir serüveni vardır.Fakat,
her insan bunu edebi dünyaya taşımaya
gayret etmez.Gerek duymaz,dünyevi
telaşın,kargaşanın veya ezberin
baskısından dolayı,kapılıp gider
Dante ile Vergilius'un gitme amaçlarından
çok öte bir basitliğe; belki de gerçek olana
gerçeği hissetmeden..


Her insan kendi yiğitliği üzerine söylemler,
kavramlar geliştirir.Namusu,onuru,kırmızı
çizgileri; saymakla bitmez.Her insanın
baş eğdiği bir tek şey vardır; ölüm-ayrılış
veya dönüşüm; işte o an,herkesin başı
öne eğiktir.Bir avuç olan yaşamın gerisine
bakar; bir arpa boyu yol almıştır.
Bu keskinliği bir tek şey anlaşılır

kabul edilir hale getirir; 
edebi dünya ...



Bu çalışmanın dağıtım hakkı Mehmet Öğretmene
aittir. Ticari düşünceden uzak bir eserdir.
İlerleyen zamanlarda düzenlenecek
sergilerdeki gelirleri Çağdaş Yaşamı Destekleme
Derneği ve Kepirtepe Öğretmen Lisesi yararına
kullanılacaktır.







7 Aralık 2020 Pazartesi

YABANA DOĞRU

 


İnternet -Paul Gauguin 
"Nereden geliyoruz? Neyiz ? Nereye gidiyoruz? " 


İnternet


                                                YABANA DOĞRU

 

  Bu çalışmamı iki baş karakterle buluşturacağım. Birbirinden habersiz ve yüz yıl arayla yaşadıkları yabanıl mücadeleyi, onların doğaya bir GÖZYAŞI gibi süzülmeleri gibi süzerek anlatmayı-yazmayı deneyeceğim.

   Bilmelisin, değerli okuyucu, bu satırlar hissedilen yabanıl yaşamların saflığına adandığı gibi gözyaşları da hep nemli kalmıştır yazının aktığı sürece.

  Paul Gauguin 1848 yılında Paris Fransa’da doğdu. Sayısız sanatçı gibi yoksul yaşadı ve sezgilerinin peşinde yürüdü. Sıradan insanlar gibi taviz vermeyi, o büyük sürüye uyum sağlamayı deneseydi; sıradanlığın isimsizliğine batacağını biliyordu. O,içindeki sese doğru; vahşi yaşama yürüdü; doğduğun yerden binlerce km öteye; Fransız Polinezyası adalarına gitti. Hep yoksuldu; hep üretti…

  Gauguin Van Gogh’un arkadaşıydı. Onun zavallılığını, zavallı bir dilenci oluşunu kendi notlarına taşırken, kendi yüce davası olan bir başka zavallılık içerisinde bugünün dünyasında milyonlarca insanın dışına çıkıp o büyük ödülü almayı hak kazanmış; insanlığın insan kaldığı sürece anılacak, sayılacak sanatçılar arasına girmiş. Açlık, sefalet içerisinde yaşayan bir insanın durmadan ürettikleri eserler; şimdi, milyon dolarlar ediyor. Ne garip bir şey değil mi?

  Sanırım garip olan şey, bizlerin, normal insanların anlamadığında gizli. Van Gogh’da böyleydi,1968 yılında doğan Chirs McCandless’de aynı inancın içinde kendi öyküsünü yazmak için 22 yaşında çıktı kendi yoluna. En iyi üniversiteden mezun, en iyi imkânları sahip olduğu halde; hepsini reddetti. Hesabında olan paranın tamamını yardım kuruluşlarına bağışlayarak büyük tutkusu olana; Büyük Alaska Macerasına doğru yürüdü…

  Yabana doğru ilerlemek ve her daim yabanın, vahşi dünyanın kokularını ve çağrısını duymak başka bir şey! İster zenginlik içerisinde olun, isterseniz yoksulluk içerisinde; her şey anlamını yitiriyor; sadece yürüyüş başlıyor. Tıpkı zamanı geldiğinde süzülecek olan gözyaşı gibi bir şey; en saf haliyle ilerliyor yerçekiminin düzlüğüne, tenin sıcak sımsıcak damarlarının içerisinden çıkıp, ruhun boşluğa çekildiği vakitlerde…

  Paul Gauguin doğduğu Paris’in çok ötesine, derin suların ortasındaki adalara gitmeyi kurtuluş gördü. O kurtuluş içerisinde sorguladığı şey; Nereden geliyoruz? Neyiz? Nereye gidiyoruz? Bir sanatçı hangi hünere sahipse sorusunu da o becerinin-sanatın diliyle sorar. O da resmiyle sordu bu sorusunu. Cevap mı? Cevabı kimse bulamadı bugüne kadar…

  Gauguin, bir süreliğine Paris’e geldiğinde arkadaşları onu vahşi yaşama uğurlamadan önce bir kutlama yemeği verdiler. Onun kararlı olduğunu bildiklerinden söyleyecekleri tek şeyi söylediler;

“ Hepimiz seninle gurur duyuyoruz Paul. Hiçbir zaman bir sürünün peşinden gidemezsin sen. Çünkü bir vahşisin; hepimiz gibi! Ama sen bunu unutmamayı seçtin.”

  Unutmamayı seçen bir başka kişi vardı. Chris McCanless.1968 yılında California ABD doğmuş, iyi eğitim almış bir genç adam. Birden her şeyi terk etti. Sahte, kokuşmuş, çürümüş saydığı dünyayı-ailesini terk etti. Kendi yoluna; Büyük Alaska serüvenine çıktı. Bu yolculukta birçok insanla tanıştı. Farklı işlerde çalışıp, yolculuk için hazırlık yaptı. Aynı zamanda yolunun yoldaşlığını yapan felsefesine katkı veren deneyimleri yazdı. Geride bıraktığı annesini, babasını ve kız kardeşini aramaya hiçbir zaman vakit bulamadı. Bir hikâye yazıyordu ve o hikâyeyi kendisi anlatacaktı. Yabanda, yabanıl diyarda; kendini bulacaktı; açlığa teslim olana kadar…

“ Mutluluk, sadece paylaştığında gerçektir!” Son sözlerinden birisidir Chris’in. Kendi aradığı gerçekle birlikte, yabanıl yaşama yakışır bir şekilde yapayalnız bir ölüm… Paul Gauguin’in ve diğer yabanıl yolcuların ki gibi… Birbirinden habersiz iki vahşi yolcu ölümü; biri 24,diğeri 54 yaşlarında…

  Edebiyat ve sinema sanatı yabanıl yaşamlar için de vardır. Onlar, bu sanatın özü, öz evlatlarıdır. Sıradan insanın ölümü; beş-on kişiyi ilgilendirir ve beş on yılda unutulur. Oysa yabanıl yaşama adanmış insanlara duyulacak sevgi, hürmet hiçbir zaman bitmez; ta ki insan soyu bitene kadar…

  Gauguin’in notları arasında yaşama dair bir cümle vardır; “ Hayat ancak bir saniye kırıntısıdır. Böylesine kısa bir zamanda sonsuzluğa hazırlanmak! “

  Bizler ne dersek diyelim; akıyor her şey; sonsuz evren hiç durmadan genişliyor; bir gün belki de kendi daralmasını yaşayacak, ama bizlerin uydurduğu, icat ettiği hiçbir kavramın önemi yok bu büyük genişlemenin sonsuza olan akışı içerisinde…

Güven SERİN  

 

 

  





4 Aralık 2020 Cuma

SARAY LALADERE İNSAN RUHUNA HUZUR VERİYOR

 


Saray Güngörmez Kayalıkları


SARAY
Kamera; Güven 


Laladere , Saray, Tekirdağ


Kamera; Güven Laladere Saray



Kamera, Güven Güngörmez Kayalıkları

Yunus Usta ve Bülent 


Kamera,Güven Laladere Saray


Güngörmez Kayalıkları
Kamera,Bülent

                    SARAY LALADERE İNSAN RUHUNA HUZUR VERİYOR

                          ( Güngörmez Kayalıkları, herkese ilham verecek bir yer )

    Dünya Sağlık Örgütü insanı insan kılacak en önemli üç etmeni sıralıyor;

“ Beslenme, Hareket ve Stres Yönetimi”

  Durumu biraz iyi olan istediği şeyi yer ve içer. Spor tesislerine gider ve her türlü sportif olanaklardan yararlanır. Ya stres yönetimi? Tam da burada başlıyor; belki de herkesi eşit kılacak olan şey; stres yönetimi! Umudu olanın, yaşama tutunan her insanın baş ettiği, ama belki de birkaç diploması, en iyi eğitimi aldığı halde birçok aydın insanın baş edemediği bir şey stres…

  İlacı nerede? Doğada! Sırlarla dolu olan eşsiz doğada… Tekirdağ Saray Laladere de öyle yerlerden birisi. Istranca’nın ( Yıldız Dağları ) kıyıcığında, hatta koynunda gizli bir vadi. Buraları Ganoslar kadar değerli doğal alanlarımızdan. Odunculuğun, hayvancılığın, arıcılığın ve doğa turizmin can damarları olan en güzide yerlerimiz hakkında biraz dert yanacağım.

  Saray Güngörmez Laladere’ye gitmeden önce onlarca doğal alana uğradık. Yunus Usta, Bülent Yorulmaz, üç doğa öncüsü ve gönüllüsü her uğradığımız yerde şaşkına döndük! Niçin mi? Ortalık çöpten geçilmiyor!

  Nasıl olur? Diyor insan kendi kendine; nasıl olur? Bu kadar güzel doğal alanları, doğanın milyonlarca yılda oluşturduğu yerleri böyle korkunç bir vicdansızlık içinde kirletir insan? Nasıl? Bir taraftan taş ocakları, maden arayıcılar doğal dünyanın altını üstüne getirirken, bir taraftan ise gözümüz gibi bakacağımız yerleri, gezerken insan; büyük insanlık kirletiyor…

  Geceli-çadırlı kamp için iki planımız vardı. Birincisi Güngörmez kayalıkları-mağaralarını görmek ve yakınlarında çadır atmak! Göngörmez kayalıkları Avustralya Aborjin kayalıkları kadar gizemli, ilgi çekici. Bir kez daha kentim, bölgem ve ülkem adına hem sevinip hem de üzüldüm. Bu yer, gelişmiş, öncü bir ülkenin elinde olsa; burayı ziyaret eden milyonlarca insan olur diye…

  Güngörmez kayalıklarının çevresi, bir parça alan SİT olarak tescillense de etrafı kuşatılmış; çoktan… Göngörmez kayalıklarının o muhteşem görüntüsü aklımızdan çıkmasa da kamp alanı için Tekirdağ sınırları içerisinde yol aldık. Farklı yerlere uğradık. Bir taraftan doğanın meşelikleri yöre ve ülke insanı için sürekli odun demek. Planlı kesildiği için; bitmeyen bir enerji hep var buralarda. Bir taraftan da en tenha köşelerde dahi, korkunç insanlığın korkunç çöpleri…

  Doğayı selamlayarak, çöpleri gören gönlümüzü dağlayarak dolaşa dolaşa Laladere’ye geldik. Her iki tarafı Istranca’nın ( Işıklar Dağları) meşelikleri, gürgen ağaçlarıyla çevrili yerlerde odunculuk hiç durmadan devam ediyor. Meşelerin bekçilik yaptığı yerin derin vadisinde ise gürgen ağaçlarıyla kayın ağaçları yaşıyor.

  Laladere de yapılan düzenleme, bütün eksiklerine rağmen insanın içini rahatlattığı gibi etrafa yayılmış ailelerin çocuk sesleriyle birlikte kuşların, derelerin sesleri insan ruhunu onarıyor.

  Stres yönetimi ne demek diye öğrenilecekse böyle yerlere gelmeli. Doğanın milyonlarca yılda oluşturduğu, beslediği yerlere… Yöre insanı burayı çoktan tanımış ve bir parça huzur dengesi adına sosyal, kültürel ve eğlence olarak en iyi şekilde faydalanıyorlar.

  Karavan turizmi, çadır ve günübirlik turizm için burada; her şey koşulsuz gelenin hizmetinde! Suyu, elektriği, tuvaleti ve çöp kovalarıyla birlikte yaşlı gürgen ağaçları, yer yer kayın ağaçlarıyla birlikte, sonbahar ışıltısını saçan güneş ve yere halı gibi serilen yapraklar; çocuklardan öte her insanı çocuk yapacak kadar doğal bir dinlence, eğlence, sosyalleşme alanı…

  Karanlık başladıktan sonra sosyal alanlar ışıklandırılıyor. Bunu bilen aileler ve çocukları karanlık çöktükten sonra bile, vadiye çöken geceyi, etraftan yayılan kuş seslerini bastıracak oyunlar oynuyorlar. Voleybol, futbol ve birçok etkinliğin yapıldığı bu alan; çok daha iyi tanıtılıp ve gerekli eksikler tamamlandığı an; yörenin, ülkenin ve uluslar arası turizmin hizmetinde bir doğa harikası…

  Tekirdağ, zenginlikleriyle övünmeli. Tekirdağ insanı şehrini, köylerini, ilçelerini tanımak için gayret etmeli! Etmeli ki, bu yerler daha fazla sahip çıkılsın. Daha ciddi yatırımlarla şehrimizin her alanına; ekonomik, kültürel huzur yayılsın…

  Laladere, Güngörmez Kayalıkları, Istrancalar, Ganoslar; Ege’den, Karadeniz’e uzanan bu yolculuğun şehri; TEKİRDAĞ…

  Değerlerimizi, zenginliklerimizi, doğal şaheserlerimizi keşfetmek ve özümsemek için, HAREKET gerekli. Üşenmeden ve her uygar milletin ferdi gibi, yöremize sahip çıkmak; vatan ve insanlık borcudur…

 Güven SERİN 

















1 Aralık 2020 Salı

PUVİS KİMSEYİ İPLEMEZMİŞ! YA NAZIM AGA?

 

Kamera; Güven -Nazım Aga

İNTERNET

                             PUVİS KİMSEYİ İPLEMEZMİŞ! YA NAZIM AGA?

 

   Fransız ressam Puvis de Chavennes 1800’lü yıllarda yaşadı. Her gerçek sanatçı gibi o da kendi özgürlüğünün ve arayışının peşinden koştu. Bazı sanat eleştirmenleri Puvis’in iyi ressam olmadığını söylemesi o günün yaygın eleştirilerinden birisiymiş.

  Bir gün arkadaşı olan ressam Durand Duel’in kan rengi üzerine siyah kalemle oluşturduğu çizimleri sergilemesi, o büyük eleştirmenler tarafından şaşkınlıkla karşılandı. Çünkü büyük çoğunluğu Puvis üzerine hükümler veriyor, onun kompozisyon yeteneğinin büyük olması karşısında çizimlerinin zayıf olduğunu söylüyorlardı. Puvis, Durand Duel’in resimlerini sergilemesi karşısında hüküm vericiler;

“ Bak, bak! “ dediler önce. “ Herkes gibi Puvis de çizmeyi biliyormuş! Anatomiyi, oran-orantıyı ve öbürlerini de biliyormuş hem! İyi de neden tablolarında uygulamıyor bunları?”

  O eleştirmen kalabalığının içerisinde farklı bir ressam vardır. Ve onların bu şaşkın haline şu cevabı vermiş;

“ Puvis’in sizi iplemediğini görmüyor musunuz? Orijinal olmak isteyen herkes gibi çizmeyen ressamlardan biri işte!”

  Yıllardır yerel basında köşe yazarlığı yapıyorum. Neredeyse Habertrak Gazetesi kurulduğundan beri. En çok aldığım sorulardan birkaç tanesi şöyle;

  “ Ne kadar kazanıyorsun? Emeğinin karşılığını alabiliyor musun? Hangi okulu bitirdin? “

  Gönüllü olduğumu ve sıradan bir üniversiteyi bitirdiğimi öğrendiklerinde övünecek, takdir edecek bir şey bulamamaları adına her daim onlardan fazla üzüldüm; içimden kıkır kıkır gülümseyerek. Bir türlü göremediler; Puvis gibi onların sadece para-kazanç dedikleri dünyayı benimsemediğimi…

  Tekirdağ’dan 60 km uzaklıkta bir köy-mahalle var; Ahimehmet Mahallesi. Istıranca-Yıldız Dağları yöresine kamp için her gidişimizde uğradığımız birisi var. Nazım Aga. Babadan kalan viran bir kahvehaneyi işletiyor.73 yaşında olmasına rağmen her daim yüzünde bir çocuğun muzipliği, kendini arayan bir filozofun dinginliği var.

  Güngörmez Kayalıkları görmek, Laladere’de 2020 yılının ilk geceli kampını kurmak için Ahimehmet Mahallesinden geçerken beş dakikalığına Nazım Aga’ya uğradık. Covid–19 nedeniyle kahvehanesi kapalıydı. Bütün viranlığına rağmen, etraftaki yeni ve büyük mekânların yanında kendi özgün, yabanıl haliyle duruyordu küçük mekân. Nazım Aga’nın evi de aynı viranlığın devamını oluşturuyordu. Birkaç kez seslendikten sonra uyuyan Nazım’ı uyandırdık. Her zamanki gibi bizi görünce gülümsedi. Bir tanıdığını bekler gibi görmüş olmanın hal-hatırı ayaküstü soruldu…

  Nazım Aga’ya gazete ve onun yanında Yunus Ustanın kendi yaptığı peynir helvasından bıraktıktan sonra yolumuza devam ektik. Viran evin, kahvehanenin sahibi olan Nazım’ın ayağındaki pantolon da, ayakkabılarda virandı viran olmasına ama başka bir şey vardı bütün bu görüntülerin arkasında. Kendini arayan, özgünlüğün, özgürlüğün peşinde içgüdüsel, sezgisel bir koşu! Ardımızdan seslendi bize 73 yaşındaki Nazım;

  “ Geçerken muhakkak bekliyorum. Bir Türk kahvemi için! “

    Öyle de yaptık. Bir gün sonra bizi bekliyordu caddenin başında. Geçeceğimizi bilerek ve etraftaki büyük yapıların, kibirli insanların uzağında; belki de viranlığı yüzünden dışlanmış, çizimi yok sayılan Puvis gibi; KİMSELERİ İPLEMEYEN bir insan orijinalliği içinde bir Nazım…

Güven SERİN 




27 Kasım 2020 Cuma

İKİ ADA İKİ ÖYKÜ

 



                                        

                                                İKİ ADA, İKİ ÖYKÜ

  

  İnsanoğlu adalara her zaman farklı, bir parça gizemli bakmıştır. Suyun ortasında, bazen sislerin-pusların ve bazen romantizmin içinde ada kültürü denen yaşam serüvenleri…

   İnsan beyni ve iradesi, hatta vicdanı öğrendikçe öğrenmek, her öğretiyi ayrı ayrı işlemek istiyor. Yani, bir nevi üretim; öğreti ve üretkenlik motorları çalışmaya görsün; ne denizler yetiyor, ne okyanuslar; uzayın öz evladı olan kişi, uzayın derinlikleri gibi derinlere uzanmak istiyor.

   Bugün yazıp anlatacağım iki ada öyküsü var. Birincisi, Umman Denizinde bulunuyor. Hindistan’ın Mumbai şehrine ait Fil Adası. Antik devirlerin öykülerini barındırıyor içerisinde bulundurduğu heykellerde.

   Fil Adası’na Mumbai Üniversitesi’nin davetlisi olarak giden KUÇURADİ Felsefe ve İnsan Hakları Vakfı kurucusu İoanna Kuçuradi, Fil Adası’na gitmek için bindikleri kayık, karşı kıyıya geldiğinde fil heykelleri satıcısının tezgâhına uğramış. Bir sürü güzel fil heykelciği görmüş. Fil heykelleri satıcısına ; “ Dönüşte alırım, şimdi epey yürüyeceğiz, dönüşte uğrarım.” Diyerek Fil Adası’nın derinlerinde olan antik yerleri, mağaraları görmeye gitmiş.

   İoanna Kucuradi, dönüşte söz verdiği gibi fil heykelcikleri satıcısına uğrayıp bir sürü heykel satın almış. Satıcı arkasından koşarak ona küçük bir fil heykelciğinin yanında bir çift söz söylemiş;

   “ Sözünüzde durduğunuz için teşekkür ederim. Bu küçük fil heykelciğini size hediye etmek istiyorum.”

   Bir küçük fil heykeli o günden sonra Kuçuradi’nin de kurmuş olduğu vakfın simgesi olmuş. Bir küçük fil heykeli, filozofun elinden düşürmediği etik bir değeri anlatan kutsal bir objeye dönüşmüşcesine sıradanlığın, sadeliğin etiğini de anlatıyormuş…

   Bizleri şaşırtacak olayların, öğretilerin nerede çıkacağı hiç belli olmaz. Hareket, gidilen yerlere koşulsuz bakış açısı, görme ve anlama duyuları sanatın ve felsefenin de borazanları çalıyorsa, kışkırtıcı ve delice bir üretme aşkının yanında aitlik hissiyatı içinde dünyalı olursunuz. Hatta evrenin bir parçası; hisseden, dokunan, anlatan rüyamsı bir parça…

   İkinci ada öyküsü ise ressam Arnnold Böcklin’in Ölüler Adası isimli çalışması-eseri. Sipariş üzerine yapmış olduğu Ölüler Adası çalışması, ressamın mitolojiden etkisinin karşılığı olarak doğmuştur.

   Efsanevi Styks nehrinin bir kolu olan Acheron üzerinde bulunan bir ada. Adaya yaklaşan bir kayık. İçerisinde yine mitolojiden bilinen ismiyle Kayıkçı Kharoon, beyaz giysisi ve kayıkta taşıdığı bir tabut usul usul Ölüler Adası’na yaklaşıyor.

   Küçük, gizemli ve tekinsiz görünen bir ada. Önden yaklaşan kayık ve kayıkçı, bir başka ölüyü getiriyor, yapması gereken görevin ve almış olduğu ücretin bilinci içinde. Servi ağaçları, ölümü bir kez daha hatırlatırken, adayı çeviren büyük, sağlam kayalıklar, bir tapınak etkisi yapıyor, kayalara oyulmuş kaya mezarlarının oyukları sayesinde.

   Sanat ve felsefe, insana dair öykülerle besleniyor. İnsansız bütün kavramlar, denizin geri çekilmesi gibi geri çekiliyor. Birden o büyük yatak, o muhteşem deniz, kocaman bir vadiye dönüşüyor; sularından ve canlılarından sıyrılmış, çırılçıplak kalmış bir halde…

   İnsan da öyle; en iyi şiir, en büyüleyici resim, şarkı veya öykü; insansız hiçbir anlam taşımıyor. Oysa insan ne kadar çok gürültü çıkartıyor 21.yüzyılın ikinci çeyreği yaklaşırken; ne büyük bir curcuna yaşıyoruz…

   Bütün bu yaşamları anlamlı kılacak olan şeydir sanat, edebiyat ve felsefe; uçsuz bucaksızlığın yaratıcısına uzanacak eli yüreklendirecek şeylerdir…

 Güven SERİN 

 

 

 


24 Kasım 2020 Salı

ÖĞRETMENLER

 


Aziz ATEŞ, huzur içinde...



                                                       ÖĞRETMENLER!

 

   Herkes bilir başöğretmenin  “Öğretmenler “ diye başlayan seslenişini. Var oluşlarının en onurlu doğum tarihi cumhuriyettir. Öyle böyle derken neredeyse bir yüz yıl geçti. Öğretmenleri önemsemek sadece öğretmenler gününe kaldı. Önce yaşam ve yaşama biçimleri, sonra; bolca yüklediğimiz kutsallıkları eridi gitti…

   İyi bir ustaya iyi bir çırak verseniz, önce kalfa, sonra ustalığa yükselen bir insan doğar. İyi bir öğretmene bir öğrenci verseniz neler doğar?

      Kimyagerler, fizikçiler, matematikçiler, astronotlar, bilim insanları, doktorlar, hemşireler, avukatlar, hâkimler, veterinerler, mühendisler; kısacası insanlığa hizmet edecek, sadece unvandan ibaret olmayan insanlar doğar…

   İyi bir öğretmen tam da yokluk, karanlık zamanı doğar. “ Adam olmaz “denilenden adam, sadece anneliğe sıkıştırılmış, kaderi erken yaşta evlendirilmek olan kadınlarımızdan erkeğin erişeceği her türlü meslekler doğar; iyi bir öğretmenden…

   “ Öğretmenler “ diye başlayan yüce sesleniş, kimin yüreğini kabartmaz, kimin kılcal damarlarındaki kıvılcımı ateşleyip, evrensel yürüyüşe yorulmak bilmeden yol almasını sağlamaz?

   Güzel şey, öğretilere ait bilgilerin içinde her daim yeşil kalmak! Değerli bir şey, bilginin bilgeliğe giden yolda arayışların, yenilenmenin içinde kalmak! Kargaşa denizlerini, dehşete düşmüş okyanusları aşmak; öğretmenin sadece bilgilerinde gizli değil; sezgilerinde, marifetinde ve vicdanında da gizlidir.

    Öğretmenler; öğreticiliğin iz, gününüz KUTLU olsun…

 Bu öğretmenler gününü 2018 yılında aramızdan ayrılan arkadaşım Aziz ATEŞ’i de anarak kutluyorum; 25 yıllık dostluğun yüce anıları, hepsi yaşama ait…

Güven SERİN 

 

 

 

 


20 Kasım 2020 Cuma

ŞÖHRET AFETTİR!

 


Cahide Sonku






Sami Hazinses


                         

           ŞÖHRET AFETTİR!

 

   Yaşamlarını insan yaşamlarına hediye etmiş insanların tespitleri, duru bir pınar lezzetindedir. Bütün çelişkilerden arınmış, süzülmüş saf bir pınarın su tadını bulabilirsiniz; eğer ki edebiyata “Lafazanlık” olarak bakmıyorsanız…

  Çalıkuşu eserinde Tekirdağ’a da yer vermiş Reşat Nuru Güntekin, Miskinler Tekkesi eserinde sosyolojinin sınırlarını zorlayan betimlemelerle yaşadığı zamanın kültürünü bugüne taşımayı başarmıştır. Çok değerli bakış açıları, yaşam çeşitliliği, edebi ve sosyolojik bir dille, hiçbir insanı sıkmayacak bir öğreti esenliğine dönüşmüş bir halde anlatır…

  Şöhret’in AFET olduğunu, dilenerek zengin olan bir DİLENCİ gözüyle; düşündürücü ve gülümseten bir yorumlamayla aktarır.

  Şunu itiraf etmeliyim; edebi cehaletim her daim baki kalacaktır… Reşat Nuri Güntekin’i okumayalı neredeyse kırk yıl oldu. Oysa farklı sahalardan, farklı milletlerden yüzlerce yazarı, şairi okumaya çalıştığım bu sürede; Reşat Nuri Güntekin, Miskinler Tekkesi’ndeki dilencinin hoşgörüsü, sabrı içinde beklemekten bir an bile sıkılmadı…

  Nerede kalmıştık? Şöhretin; yani zenginliğin bir afet olduğu üzerine konuşuyorduk. Kısacası zenginliğin bir felaket olduğunun fikrine; “istisna”lar olmak koşuluyla katıldığımı ifade ediyorum.

  Canlı çok canlı örnekler, şehrimizde ve diğer şehirlerde her an yaşanıyor. Şöhretler dünyasında da öyle… Parlak ve güçlü ışıkların altında, yüksek sahnede onca alkış alan şöhretlerin ACI sonu, her ne kadar onların suçu gibi görünse de, İNSAN denen canlının beyin hücrelerinin kıvrımları içinde milyarlarca etkinin, zaafın, köşe başlarında suç işlemeye hazır veya hata yapmak için can atan küçük canlıların bizi yönettiğini unutmamak lazım gelir…

  Onurlu, gururlu ve kendine özgü yaşayan şöhretlerin sonu çok acıklı aynı zamanda edebiyatın sımsıkı yapışıp onları gözlem altına alacağı değerlere sahiptirler. Sadece CAHİDE SONKU’nun yaşamını bile irdelersek, şöhretin ne büyük, ne korkunç silahları, hileleri olduğunu anlarız…

  Şöhret’in felaket rüzgârlarıyla sarsılan; Sami Hazinses’i, Bilal İnci’yi, Kazım Kartal’ı, ses sanatçısı Serpil Örümcer’i; daha yüzlercesini ve halkın içerisinde birden zengin olup şöhret yaşamına katılmak isteyen; yüz binlercesini anabilir, irdeleye biliriz…

  Bunca düşünce yazı niçin? Yaşamımızın, varlıklarımızın, zenginliğimizin veya yetinme bilinciyle yaşamımızı biraz daha iyi yönetmemiz için olabilir mi?

  Çoğumuz şu inanç içinde kendi aldanışına imza atar: “ Talihim böyleymiş” Bir türlü, talihe atmış olduğu kazıkları, yapmış olduğu yanlışlıkları gün yüzüne çıkartıp yüzleşmez… Bir de onu bunu; konu komşuyu, ısım akrabayı suçlayan; şöhret batıkları vardır. Herkesi analarda bir türlü kendilerinden söz etmezler…

  Bir gün bir arkadaş Tekirdağ’ın Ganyan Bayilerinden birisinde bana: “ Şu kişiyi tanıyor musun?” dedi. Hayır deyince; ismini söylerdi. Kendisini tanımıyordum ama ismini 1990’lı yılların başında duymuştum. At Yarışından zengin olur olmaz, şöhret rüzgârına kapılıp çok güzel bir işi varken, İSTİFA eden bu kişi; şimdi kendi yalnızlığı ve yoksulluğu içinde kıvranıp duruyormuş. Tıpkı, Tekirdağ limanına gelip giden, ondan bundan bir sigara parası isteyen eski bir AĞA oğlunun şöhret zenginliğini anlamayıp, onun oyununa yenilmesi gibi…

Güven SERİN  

 

 

 

 

13 Kasım 2020 Cuma

BİLGENİN GÜLÜŞÜ İŞİTİLMEZ GÖRÜLÜR

 


Sanatçı; Mehmet ÇEVİK
22 ülkede sergilendi



                             BİLGENİN GÜLÜŞÜ İŞİTİLMEZ GÖRÜLÜR

 

     Süleyman peygamber’in söylediği bir söz;” Bilgenin gülüşü işitilmez, görülür.”

    Bilgisayarımda uzun zamandır kayıtlı bir fotoğrafa neredeyse birkaç günde bir bakıyorum.22 ülkede sergilenmiş üç ülkeden ödül almış,”İhtiyar Adam” fotoğrafı… Fotoğraf sanatçısı Mehmet Çevik tarafından çekilmiş Tekirdağ Ortaca Mahalle nüfusunu kayıtlı “Yaşlı Adam” çalışması, bu çalışmadan 5–6 ay sonra vefat eden kişi Hasan Ayvaz’dır.

   Sanatçının objektifine yansıyan yüzde, donukluk çok ötelere; Eski Çağlara uzanıyor. O dönemde gülünç, komik, kaba, garip figürler olarak adlandırılan grotesk çalışmalara yakın bir bakış, dünyaya sanatın yoluyla sonlu bir ebedi bakış içerisinde heykelimsi pozunu vermiş…

    İhtiyar adamın fotoğrafa yansıyan ruh âlemi, bildik korku, sevinç, koşullardan çok öte uzanıyor; sanki bilim adamının ışığı, evreni incelerken yakaladığı eğilme, bükülme kıvrımlarının törensi şenliği, çılgın buluşu gibi…

    Geçtiğimiz yılbaşı gecesi, televizyon kanalları arasında tutunma çabalarımı, bir türlü çapası dibe oturmayan geminin akıntıya kapılıp usul usul ilerleme biçimiyle yapmaya çalışırken Kanal 8 ‘de Acun Ilıcalı’nın sunduğu O Ses Türkiye programına da zaman ayırdım.

   Bir tarafta hafızama kazınmış “Yaşlı Adam” ın 22 ülkede sergilenmiş “Yaşama Veda” fotoğrafı! Yaşamı neredeyse aldırışsız bir şekilde bırakıp gitmeye hazırlanan soğukkanlı bakışın, varla yok arasına ki donukluğu, çelişkili dünyamızın şartlı yaklaşımlarını yerle bir eden birleştirici yanı, diğer tarafta ise Acun Ilıcalı ile birlikte yarışmanın diğer dört sanatçısı; Beyazıt Öztürk, Murat Boz, Seda Sayan ve Hadise…

    Tekirdağ'ın Ortaca Mahallesinde yaşamış yaşlı adam; Hasan Ayvaz.Sanatçı Mehmet Çevik’in belgelediği, ulusal ve uluslar arası sahneye taşıdığı duruşu, hiç gocunmadan, kimselere yalvarıp yakarmadan geçen bir ömrün ipuçlarını da veriyor…

   Ya televizyonda bütün gecemizi ayırdığımız EĞLENCE (!) programları olarak öne çıkan Acun Ilıca’nın ticari ekmeğine yağ sürmenin yanında bal döken, insanlarımızın koşarak gittiği, saatlerce izleyip alkışladığı programın sanatçıları! Kırmızı koltuklarına oturmuşlar, sadece düğmeye basıp, kendi rollerini yaparak, sanatçı ve sanat analizi yapıyor görüntüsü içindeki salon takımının eğmiş olduğu boyunlar!

    Hallerine bakılırsa, orada bulunmalarının biricik amacı PARA; KAZANÇ elde etmekten başka hiçbir şey değil… Onları alkışlayan insanlar her daim karanlıkta, loş tenha köşelerde kalıyor. Bütün seyirci karanlığın içine, uğursuz bir cadı tarafından hapsedilmiş ve sadece ALKIŞLAMA cezası verilmiş gibi; eğriye, doğruya alkışlıyorlar…

   Meşhur bildik söz; “Alan razı, satan razı; sana ne oluyor!” Hiçbir şey olmuyor! Benim de işim bu… Televizyonda izlediğim Acun’un “ O Ses Türkiye” yarışmasını bir tarafa, ihtiyar adam fotoğrafını bir tarafa koydum… Birisi, yaşamı olduğu gibi, doğanın içinden gelen, içgüdü, sezgi ve ananelerle-kurallarla ama kimseleri aldatma lüksünün olmadığı iradesiyle yaşamış, diğer taraftaki beş kişilik grubun sanatçıları ve program sunucusu; tiyatro türleri; komedi ve müzikli komedi bölümlerini sahneleyip durdular…

   İşin garibi, yıllarca izleyip de sonunda hiçbir yere varmayacağınız eğlence adı altında yaşanan bir; CURCUNA… Sizin anlayacağınız karışık bir durum; gürültüsü, acınası halleri o kadar çok ki; içinde kayboluyorsunuz…

   İhtiyar adamın bakışında kaybolduğunuz gibi; bu kadar saflığın karşılığı, saf kuru bir gözden süzülen bir damla yaş ve ortaya çıkacak en doğal görüntü; kimseyi kandırmak, alt etmek ve kendini sayısız kere alkışlatmak gibi bir niyeti olmayan bir insanın sessiz sedasız ve uzaya akıp giden derin siyah pırıltılı bakışları…

   Süleyman peygamber’in sözünü bir kere daha anmak, hatırlamak niyetine “İhtiyar Adam”ın fotoğrafına bir kere daha baktım; kim bilir kaçınca bakış; izlemiş olduğum sanatçıların seslerinin, gülüşlerinin saflıktan değil ticaretten, kazançtan, gururdan beslendiğini bilerek tekrarladım Süleyman peygamberin sözünü;

  “ Bilgelerin gülüşü işitilmez görülür…”

 Güven SERİN 

 

 

 


10 Kasım 2020 Salı

GÜL KOKULU SELANİK

 



                                     

       GÜL KOKULU SELANİK

                        

  Eski bir efsane neredeyse beş yüz yıl öteye uzanıyor. Bir gece Sultan II. Murad bir rüya gördü. Uykusunda Tanrı düşüne girmiş ve ona koklaması için mis kokulu bir gül vermiş. Sultan II. Murad gülün güzelliği ve kokusu karşısında bu gülü saklayıp saklayamayacağını sormuş. Tanrı’nın cevabı nettir; “ Bu gülün ismi Selanik’tir.” Der…

  Selanik kadim zamanlara uzanan tarihi geçmişe sahip bir kenttir. II. Murad’tan önce Çandarlı Hayrettin Paşa ve Gazi Evrenos kumandası tarafından uzun süren abluka neticesinde ele geçirilmesine rağmen 1402 yılında tekrar elden çıkmıştır.

  II. Murad ile başlayan Selanik 482 yıl bir Türk şehri olmuştur. En büyük Türk’ü; Atatürk’ü ve daha nice değerli komutanı bağrında beslemiş, bir milletin kaderini etkileyecek dönüşümün şehri olma unvanına erişmiştir.

  Mustafa Kemal’e Trablusgarp görevi verildiğinde Selanikte’dir. Arkadaşı Ali Fuat onun üzgün olduğunu fark etmiş ve şu soruyu sormuştur;

“ Sende bir şey var ne oldu?

Bir şey yok fakat müteessirim-üzüntülüyüm. Ben eğer Trablus’tan dönersem tekrar buralara gelebilecek miyim?

Ne demek istiyorsun? “

   Mustafa Kemal iyice dolmuştur; ağlayacak durumda olan gözleri ve ağzından çıkan sözleri;

“ Korkuyorum, Fuat, korkuyorum! Doğup büyüdüğüm Selanik acaba Türklerin elinde kalacak mı?”

  Mustafa Kemal’in korkuları boşuna değildir. 9 Kasım 1912 yılında Selanik’i bekleyen Tahsin Paşa’nın başında bulunan 25 Bin kişilik ordu, destek alamayınca panikle dağılır, çöker…

  482 yıllık destan da bir başka yöne evrilir; Türler için Selanik, güzide bir anı, uzaklarda bir diyar olmaktan öte bir efsaneye dönüşür; unutulmuş, hafif bir yel esintisi içinde zaman zaman hatırlanan Orta Asya efsaneleri, o kadim şehirlerin göç eden insanların tertemiz öyküleri gibi bir yere taşınır Selanik Destanı…

  O gece, Mustafa Kemal’in arkadaşı Ali Fuat ile birlikte geçirdiği ay ışığının Olipmos Dağına yansımaları eşliğinde Mustafa Kemal son bir kez fısıldar; binlerce haykırıştan daha keskin bir fısıltı milyarlık hücrelerinden Selanik gecesine süzülür;

“ Ah Selanik, seni bir daha Türk olarak görecek miyim? “ Tüm yaşamı boyunca çok az ağlayacak bu asker; o vakit ağlıyordur; içinde temiz bir sevgi, sevda büyütmüş olmanın en saf haliyle; asker olmaktan çok öte, bir Selanik çocuğu, genci olarak için için ağlıyordu…

  İnsanlar doğup büyüdüğü yerlerden ayrılırlar. Ayrılabilirler, bu iş gönüllü olursa ve tekrar dönebileceğini biliyorsan; bu ayrılış, çok değerlidir ve hüznü de can yakmaktan öte canı-özlemi besler. Tıpkı, yıllar önce Balkanları usul usul izlediğim doğduğum topraklardan bir akşamüstü ayrılışım gibi. Babamın sürdüğü traktörün arkasına bir çuvala doldurulmuş olan tüm yükümü alıp, traktör hareket ettiğinde beni uğurlamaya gelen komşu kızlar, akrabalar ve annem, ninem; saygın bir duruş içinde sevgiyle el salladılar. Tekrar döneceğimi bilmiş olmanın o destansı ayrılışı; Meriç, Balkanlar ve İpsala Ovası geride kalırken, yepyeni bir başlangıcın de öyküsü başlıyordu denizin, Ganosların-Işıklar Dağlarının ve çok eski hikâyelerin yazıldığı yer olan Tekirdağ’da.

  Mustafa Kemal Atatürk’ün Gül Kokulu Selanik’i uzak diyarlarda şimdi. Bizim gönlümüzü alacak bir düşünce de yok Yunanistan diyarında… Her insanın aşkıdır doğduğu topraklarda sonsuzu hayal etmek, düşlemek ve o hayal ile gerçeğe yavukluya sarılır gibi sarılmak…

  Büyük Ata, geride bıraktığın büyük vatanın içinde o kadar çok uygarlık var ve gizli ki, hangi bir destanın, hüznün, sevincin ve soylu suskunlukların peşinde koşacağız? Yitik olan her değere değer katmak için sıklıkla ifade ettiğin gibi; çalışmak, çalışmak ve çalışmak… Çelişkiye düştüğümüz an; bilime yaslanmak, bilime yaslanmak; Atatürk’ün bıkmadan tekrarladığı gibi…

 

Güven SERİN 


2 Kasım 2020 Pazartesi

BURHAN KUZU KOMEDİSİ 2014 ARŞİV ÇALIŞMASI

 İzmir'de ölenlerin anısına arşiv çalışmasını tekrar yayınlıyorum; hırsa.hilebazlığa,gurura kurban gitmenin her daim mazeret hazırlayan yüzü kara yöneticilerin vicdanlarını bir parça sorgulamak ve anlatmak amacıyla; ölenlere,o canlara "huzur içinde" kalanlara da bir an önce yeni yaşama dönün demekten başka bir şey gelmemenin sancısı ile yeniden yayınlıyorum...




BURHAN KUZU KOMEDİSİ

 Bir güç, ne kadar büyürse o kadar da kontrolden çıkma olasılığı artar. Tarih, nice güçlerin, güçsüzlüğe dönüşmüş mezarlarıyla doludur. Büyümenin, yayılmanın kendi varlığınızı var ederken diğer canlıları da korumanın şartı; evrensel merhameti vardır.

 Kamil Masarcı’nın çizmiş olduğu karikatür kaç gündür oyalıyor beni. Sanatçılar, en nazik zamanlarda, en gerçekleri mizahi yolla aktarırlar bizlere. Sanatçıları anlaya bilmiş iktidar; yani güç sahipleri, kendi alanlarındaki öz denetimleri de, oto kontrolleri de arttırıp, kendi huzurlu geleceklerine huzur ve kalıcılık katarlar.

 Ne hazindir ki, gücü eline geçirmiş siyasetçi, gücü, adaleti, hakkı sorgulayan sanatı ve sanatçıyı pek sevmez. Çünkü sanatçının elinde tuttuğu bir ayna vardır. Siyasetçi de yüzünü, esas yüzünü bu aynada görmek istemez.

 Kamil Masarcı ibretlik çizimini üç aşamada tamamlamış; dalgın dalgın yürüyen bir adam, ilk sözcüğünü söylüyor;

“KİMSEDE PARA YOK! “

  Ve yürümeye devam ederken, ikinci cümlesini mırıldanıyor;

“ HERİF GENE DE”

 Dedikten sonra, son cümle ile sanatın gerçek ibretialem hatırlatmasıyla aynayı tutuyor; insanlığın yüzüne;

“ÇALACAK PARA BULUYOR”

 Karikatür sanatı böyledir işte; çok kısa çizgiler ve söylemler ile günlerce, aylarca anlatacak konuları, özetler; derdimize tam bir çare olmasa da, baygın lığımıza güzel bir limon kolonyası gibi küçük bir esinti katar.

 Şimdi, bazı muhteremlerin bu sözcüklere karşı çıkacağını biliyorum; hadi canım sende, kimse de para mı yok; öyle olsaydı, bu kadar araba, ev nasıl satılırdı? Ne güzel bir cevap! Bankalara, borçlanma miktarlarına, icralık, hacizlik adli işlemlere bakmak, kulak kabartmak, birbirini beş-on kuruş için dolandıranları, mal-mülklerin hızla el değiştirmesini anlatsam da, bu soylu muhteremler anlamaz.

 Kamil Masarcı’nın değerli çizimiyle kafa yorar, hafiften gülümserken, neredeyse bir kara mizah örneği olan değerli profesörümüz Burhan Kuzu’nun Enver Aysever ile yaptığı röpertaj ise tam da ; “Çevir kazı yanmasın” şarkısı gibi kulaklarımda, beynimi saran nöronlarımda dans etti.

 Enver Aysever, bilmişliği konusunda ün salmış Burhan Kuzu’ya şöyle bir soru soruyor;

“ Neden Türkiye’de solcular düşünce suçlusu, sağcılar yolsuzluk suçlusu oluyor?”

 Burhan Kuzu’nun tarihe, harika bir Yıldırım Akbulut fıkrası gibi düşecek, insanları gülümsetecek cevabı ise şöyle;

 “ Solcular pek fazla iktidara gelemediği için! ”

 İktidara gelmenin önemi de anlaşılmış oluyor böylece. Ne hazin bir şey; savcı ayrı telden, polis ayrı telden şarkılar söylüyor; sanki kurtuluş savaşı; her cephede bir gurup insan; sözüm ona ülkemizi-vatanımızı savunuyor; bir ileri, iki geri; doğuya giden bir gemide batıya koşan insan çığlıkları, gibi...

Güven SERİN 

 


23 Ekim 2020 Cuma

GİTME O GÜZEL GECEYE USULCA..

 





GİTME O GÜZEL GECEYE USULCA

Muson yağmurları ve göçebe çobanlar, tıpkı şairin (Dylan Thomas) şiirindeki gibi usulca gider ve gelirler;

“ Gitme o güzel geceye usulca

İyi insanlar, son defa ellerini sallarlar,

Öylesi ateşli bağırarak.

Faydasız işler yeşil bir koyda

Dans ediyor olabilir ama onlar da,

            Öfkelenirler, öfkelenirler

             Işığın ölümünün karşısında.

 Güneşi uçarken yakalamış olan vahşi insanlar." 

  Bazen bir şiir,bir fotoğraf,resim,karikatür ; günlerce,aylarca söylenecek olanı söyler ve öyle gider; usulca,hafiften ıslık çala çala...

Güven SERİN 



14 Ekim 2020 Çarşamba

SAĞLIKLI YAŞLANMAK

 





                                             SAĞLIKLI YAŞLANMAK

  

  Bu güzel toplum birbirine bakarak kararmaya devam ediyor. Kişioğlu kendine bakmadığı için sağlıklı kalma mücadelesi verenler de hemen göze batıyor. Nasıl; derseniz anlatayım. Bir tanıdığım evine zeytinyağı almaya başladı. Sadece salatalara değil, yemeklere, kızartmalara da kullanmaya başlamışlar. Niçin? Zeytinyağı daha sağlıklı olduğuna inandıkları için.

   Bu tanıdık bir akşam akrabalarını ağırlamış evinde. Patates kızartması yaparken akrabaları erken gelmişler ziyaretlerine. Zeytinyağı kokusunu duyan akraba kişi; “ Öf bu koku da ne?” diye bir güzel paylamış, azarlamış bizim tanıdığı. O da, zeytinyağı izah etmeye kalkmış. Sonunda ne mi olmuş? Bir güzel cevabını almış; “ Bugüne kadar diğerinden yediniz de ne oldu? Şimdiden sonra zeytinyağı yeseniz ne olacak? Hem, siz ölmeyecek misiniz?”

   Meşhur soru veya çıkıştır; “ Sen ölmeyecek misin? “ Azcık kendinize bakmaya başladığınız zaman; spor, seyahat, daha bilinçli beslenme; hemen en yakınınızda bu çıkışı görürsünüz; “ Siz ölmeyecek misiniz?”

   Sağlıklı yaşlanma denen bir şey var. Anlamayana anlatmak çok zor olan şeydir; sağlıklı yaşama tercihi… İki büklüm, aksıra-tıksıra bir yaşam mı; yoksa hem fiziksel, hem ruhsal olarak son ana kadar zinde yaşamak mı? Sağlıklı yaşlanmanın sonucu olan şey; yaşamın her bölümünün, her yaşın değerli oluşunu hissettirir.

   Meşhur bir atasözü vardır; yüzlerce yıl tecrübesi ve deneyimiyle her daim seslenir; sağlıklı yaşam gibi; “ Bakarsan bağ, bakmasan dağ” olur der bu söz… Özü, bakılmayan, hizmet edilmeyen hiçbir şeyin sağlıklı, düzenli, huzurlu olamayacağını anlatır. Tıpkı, bedenimiz de bağ-bahçe gibidir; bakmaya, beslenmeye muhtaçtır…

   Duyarlı ve bilinçli doktorlarımız ısrarla dile getiriyor;

 BESLENME,

ETKİNLİK,

 UYKU,

STRES YÖNETİMİ

   Neredeyse tüm hastalıkları tetikleyen üç unsur; Yanlış beslenme, hareketsizlik ve STRES… İnanın bana sağlıksız olanı hiç kimse sevmez. Ondan hoşlanmaz. En yakınınız bile; bir an önce sizden kurtulma düşleri kurmaya başlar. Sağlık derken; hem beden, hem ruhsal sağlığımızdan söz ediyorum. Boğa gibi güçlü olsanız bile, ruhsal dengeniz yerinde değilse, çevrenize zulüm etmeye başlarsınız; belki de farkına bile varamadan…

   Daha yetmişli yılların sonunda Bilim ve Teknik okumaya başladığımda hareketin evrenimiz, dünyamız ve bizler için ne büyük mucize şey olduğunu anlamaya başladım. Dünyanın saatte aldığı hızı bir düşünseniz, tam olarak hissetsek; şaşar kalır, heyecandan coşar ve o coşku içinde panikler-iz…

   Yaşamın var olabilme mucizesidir hareket… Nasıl ki evren bu harekete-hıza, döngünün muazzam gücü olan istikrara, genişlemeye muhtaçsa; insan denen canlı da; harekete-spora; yani etkinliğe ihtiyaç duyar.

   Sporun her çeşidi makbul olsa bile, herkesin yapabileceği en değerli spor; YÜRÜYÜŞTÜR… Kendi kendinizle zararsız ve masrafsız deneyler yapabilirsiniz. Haftanın dört-beş gününü yürümeye başlayarak bu deneye başlayabilirsiniz. Yarım saatlik yürüyüşler; bir parça hareket ve istikrar neleri değiştirecek bir görün. Bir şey olmuyor diyorsanız birkaç ayın sonunda; bir kusur bulmalısınız kendinizde; hareketin kendisinden önce…

 

  Beslenme konusundaki bilgilerin, yazılanların ve çizilenlerin sonu yok. Peki, ama nasıl yapacağız? En doğru bilgiye, görgüye nasıl sahip olacağız? Bilgi denen şey bu yüzden değerlidir. Gerçek ve faydalı olana ulaşmak için biraz çaba, biraz dikkat gerekir. Bu çabayla beslenmemizi kontrol altına alıp, yetersizliğimizi doğru takviyelerle ciddi değişimler yapabiliriz. Hatta yaparız…

   Dünyanın yükünü kaldırmak için ne kadar çok insan doğdu ve öldü; hesaplayabilir misiniz? Oysa kendi yükümüzü ağırlaştırmak yerine, onu parçalara ayırıp taşımayı ve gereksiz olanları sırtlamaktan vazgeçmeyi becermek; yine kişinin altyapısı; bilgi ve deneyimiyle mümkündür.

    Bugün, niçin değişim gününüz olmasın? Hep Kaf Dağının ardında aradığınız huzur; niçin sizin içinizden doğmasın?

Güven Serin 

9 Ekim 2020 Cuma

ŞAN ve ŞEREF ÖLDÜ

 




                                                   ŞAN ve ŞEREF ÖLDÜ

   Gelenek ve görenekler hızla değişiyor, yaşam biçimleri, yaşama ait alışkanlıklar da öyle. Bunca milyon yılı geride bırakan insan, bütün değişimlerden sonra yine de insanı arıyor. Geleneğin, göreneğin, alışkanlığın içinde bulduğu bir parça sevginin ve saygının olduğu yerleri özlüyor…

    “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir “ felsefesin yerden göğe kadar haklı sayılsa da, başka bir düşünce üzerinde durmak istiyorum. İnsanın; toplumların özümseyerek, hazırlık yapıp, önlem alarak değişmesini anlarım. Ama savrularak, yitip giderek, küçük kıyametleri yaşayarak değişimi anlamak için akademik çalışmalar yapılmalı ve ciddi önlemler alınmalı; savrulmadan geriye kalacak gençliğimizi kurtarmak adına.

   Çevremde; parklarda, çay bahçelerinde ve yakınında olduğum insanlardan sıklıkla duyduğum bir yakınma; dert yanma biçimi; “ Yakın tanıdığımın oğlunun-kızının düğünü-nişanı olacak; o bize küçük altın takmıştı. Onlar taktığında çeyrek altın 200 TL idi. Bende ancak 200 TL takabilirim.”

   Görünen o ki; sosyal ve ekonomik hayat; geleneği, göreneği zorluyor. Hatta her an kapının dışına def edebilir… Bu söylemlerdeki insan davranışları içinde ciddi acıları, hüzünleri de taşıyıp anlatıyor. Durumu kötü olanlar; davetli olduğu düğüne-nişana bile gitmemenin çaresini arıyor, bir hastalık; mazeret üretiyorlar…

   Bu davranışların, sosyal çürümenin, gelenekleri ezip yok etmenin biraz üzerine eğilmiş olsak, şunu göreceğiz. Bizler, yani büyük çoğunluk; geleneği de, göreneği de yanlış anlamış ve yanlış uygulamışız…

   Yapılan düğünler, nişanlar; kısacası mutluluk törenleri; eşin, dostun, hısım-akrabanın; konu-komşunun bir arada olması ve mutluluğu paylaşmasıydı. Ve imkânı olan, kendi imkânları ölçüsünde getirebileceğini getirmesi üzerine başlamış olan bu görenek, en sonunda boy gösterisine; kısasa kısas; “ Ben ne taktıysam benim düğünüme gelenler de aynısını takacak! “ anlayışına-baskısına dönüşmüştür.

   Düşünsenize, oğlunuzun, kızınızın düğününe çok zengin birisi, bir ülkenin kralı ve kraliçesi geldi. Zenginliklerine yakışır paha biçilemez bir elmas taktılar. Sizin aynısından takamayacaklarını bile bile, sizin mutluluğunuza ortak olmanın yanında, destek olmaktır kral ve kraliçenin amacı. Siz, aynısını isteseniz de onun oğluna, kızına yapamayacağını bilmesine rağmen; zorlamaya başladınız an; geleneği, göreneği de yıkmaya, çürütmeye başlamış oluyoruz.

   Bir yakınımın oğlu, fabrikatör kızıyla evlenmişti. Onlarla eşit görünsün diye bir sürü mal-mülk sattılar; sırf; eşe-dosta ve dünürlerine denk olsunlar diye. Ve bu yakınım sürekli aynı şeyi tekrarlıyordu bu yarışın, sosyal trajedinin içerisindeysen; “ Oyun böyle oynanır; ne yapacaksın; satıp-savıp insan içine çıkmalıyız.”

   Hâlbuki fabrikatör ikinci kuşaktı. İnsan halinden anlayacak birisi. Üstelik tanıdığımın memur olduğunu, ne kadar emekli maaş aldığını da pekâlâ biliyorlardı. Sonuç ne oldu? Oyun bir süre sonra bozuldu; o kadar denk düğün yapalım, para harcayalım demelerine rağmen; birkaç yıl süren evlilik; kötü bir sonla bitti…

   Kusuru her daim geleneklerde-göreneklerde aramayı bırakmanın zamanı geldi. Tamam, değişim zaten kaçınılmazdır. Fakat meşhur o sözü hatırlatmak isterim; Mevlana Celalettin Rumi’ye ait; “ Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol! “ Bu sözleri yaşama;  eyleme, pratiğe geçirdiğimiz an, yoksulluk, yetmezlik de kendi kendine geri çekilmiş olacaktır…

   Zoraki yaşam hiçbir zaman kültüre-huzura dönüşmüyor. Zorlanarak yapılan her işte olduğu gibi; “ Zorla koyunlara getirilen köpek kurt getiriyor.” Ve her daim yükseklerde aranan mutluluk ve huzur; asla böyle olmadı, olamaz da. İnsanın yüceliği, basitlikte, sadelikte gizlidir.

   Bu anlatılanları daha iyi anlamak için size Şekspir’in ( W. Şhakespeare ) önemli bir kahramanı; Macbeth’in haykırışıyla veda edeceğim;

  “ Bundan bir saat önce ölüp gitseydim, mutlu bir hayat sürmüş olurdum. Çünkü bundan sonra benim için, her şey boş artık bu yalan dünyada. Her şey bir oyuncak sadece; şan ve şeref öldü…”

   İhtirasları, korkunç ve aşırıya kaçan bir insanın; insanlık dramıdır Macbeth’in düştüğü durumu. Bir dehanın-SANATÇININ sonsuzun kapısını aralama becerisi-ustalığı eseridir de aynı zamanda…

Güven SERİN