29 Eylül 2020 Salı

İSMİ TEKİN

   İsminin Tekin olduğunu sonradan öğrendim.Ona,bilge ağaçların olduğu yerde rastladım; Kumbağ Sütlüce Mevki.Bey efendiliği,yüksek karakteri daha ilk bakışta çıktı ortaya.Gereksiz sırnaşmayan,bir yudum için bin bir cambazlık yapmayan çok özel bir hayvan.Birkaç saat arkadaşlık yapınca nice insanda göremeyeceğim erdemi gördüm onda; tok gözlü; yemek yerken asla ama asla göz ucuyla dahi sofraya bakmıyor.İnanılmaz bir durum...

Güven SERİN 











24 Eylül 2020 Perşembe

MASAMDA DURAN FOTOĞRAF

 



                                 MASAMDA DURAN FOTOĞRAF

 

  1958 yılı, Yunus Nadi Roman Yarışması Jürisi, bir fotoğrafla tarihe, bir belge niteliğinde imzasını atmıştır. Tarihsel belge niteliği taşıyan fotoğraf karesine girenler; Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Sabahattin Eyüpoğlu, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Azra Erhat,Vâlâ Nurettin,Cevat Fehmi Başkurt,Haldun Taner ve Behçet Necatigil;Cumhuriyet Gazetesi arşivinden bir fotoğraf…

   Günümüzden altmış yıl önceki Roman yarışması jürisi, ne kadar da büyük sanatçılar tarafından temsil ediliyordu! Yarım yüzyıllık bir süreden sonra, aynı öneme sahip jüri üyeleri, yarışma ciddiyeti kalmış mıdır? Her biri kendi çapında, edebi destanları yazmış bu insanların zenginliği, ülke ve dünya sevgilerinin yanında, insan ve edebiyat sevgilerinden kaynaklanıyordu. Lambaların, yoklukların, mumların ışıklarının ve en önemlisi, kendi dünyalarını özümsemiş ve diğer dünyalara kapı aralamış insanlardı onlar.

  İsimlerini yazdığım, çoğunun eserlerini okuduğum bu insanları Jules Renard’ın gözüyle anlatmak gerekse; “ Gerçekliğe düşkün bir insan ne ozan, ne yüce biri olmaya gereksinimi vardır. Çabalamadan ikisi de olur.”

   Gerçeklin içinden düşsel bir amacı, tekrar bu zamana, gerçeğin bıkkın, sessiz, pısırık zamanına çağırsam, bu değerli insanlara bir bir : - Söz sizde efendim, desem; görün bakın neler diyeceklerdir;

Halide Edip Adıvar; “ Haksızlığa sapıp çoğu insanın seninle beraber olmasını sağlamaktansa adaletle davranıp tek başına kalmak daha iyidir.”

Yakup Kadri Karaosmanoğlu; “Ben, el ayak çekildikten sonra odamın kapısını sürmeleyip kitaplarımla baş başa kalmak saatini dört gözle beklerim. Çünkü bu ömrümün bütün hazin macerasını ve yaşadığım anın ağır sıkıntısını unuttuğum tek saattir.”

Sabahattin Eyüpoğlu; “Sana mı kaldı dünyayı düzeltmek, otur oturduğun yerde. Bu böyle gelmiş böyle gider; anlatamazsın. Hem şimdi sırası mı? Softalar saldıracak adam arıyor.”

Orhan Kemal; “ Bir gün oturup çay içelim seninle… Çaylar benden manzara senden.”

Yaşar Kemal; “ Dünyanın bütün kötülüklerine baş kaldır, bazen senin iyiliğin başkasının kötülüğüne de olabilir. Kendi iyiliğine de baş kaldır.”

Azra Erhat; “Eleştiri kötüyü, çirkini belirtmek, yani aşağılamak, kınamak, yadsımak olmadığını artık herkes bilir. Eleştiri elbette ki iyiyi ve güzeli ayırt etmede beğeniye dayanan bir yargıyı gerektirir, ama oraya varana dek nice nice işlemleri vardır eleştirinin.”

Haldun Taner; “ Saygısıza haddini bildirmek, yetime kaftan giydirmek kadar sevapmış. Ben de bir sevaba girdim. Keşanlı Ali Destanı”

Behçet Necatigil;

“ Sevgileri yarınlara bırakırız

Çekingen, tutuk, saygılı,

Bütün yakınlarınız

Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden

(Siz böyle olmasını istemezdiniz)

Bir bakış bile yeter ki anlatmaya her şeyi

Kalbinizi dolduran duygular

Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanları umuyordunuz

Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.

Yılların telaşlarda bu kadar çabuk

Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde

Açan çiçekler vardı,

Gecelerde ve yalnız,

Vermeyi az buldunuz

Yahut vaktiniz olmadı.”

  Yaşadığımız bir gezegen; bizim galaksimizde ve şu ana kadar gözlenen diğer galaksilerde tek yaşam var olduğuna inandığımız yer. Edebiyatçıların, düşünürlerin gözüyle, bir masalın bile içine girince ne çok kapı açılıyor, ne çok dünyalara…

Güven SERİN 

14 Eylül 2020 Pazartesi

DÜŞLERİN EFENDİSİ

 



                                KÖTÜLÜKLERİN YÜZÜNE BAKTIM

                                           ( DÜŞLERİN EFENDİSİ )

  

    Sanata gönül vermiş, eğitimini almış, bu alanda yoğrulmuş bir arkadaşımın göndermiş olduğu mesajını okudum;

  “ Quills-Düşlerin Efendisi, bana göre güzel bir filmi, tasfiye ederim.” Seçiciliğine inandığım arkadaşın yolladığı filmi, atölyeye geliş zamanını sabırsızca geçirdim. Hani, kırlara çıkınca kır kokuları duyarsınız; baharın şenliğinin öyküsünü, renk cümbüşleriyle izlersiniz ya; iyi sanatın kokusu da, kırlara yayılan doğa şöleni gibi bir şeydir…

   Yönetmenliğini Philp Kaufman’ın yaptığı film; Fransız Devrimi zamanlarında geçmektedir. Fransız felsefe yazarı; Marquis Sade’nin yaşamı ve eserlerinden yola çıkılan filmin konusu, insan denen canlının oluşturduğu toplumların olduğu her yerde, ortaya çıkacak insan ve toplum çelişkilerinin dayanılmazlığını, dram ve trajedisini anlatmakla kalmıyor, adeta ruhumuza, genlerimize üflüyor.

   Filmde rol alan, toplumsal hayata yön verecek kahramanları hatırlatmak isterim; Halkın kendisi; hizmetçileri, akıl hastaları ve sıradan insanları. Halkın sanatçısı, doktoru ve papazı ve filmin en önemli haykırışı;

 “ Kötü söz yoktur, kötü davranışlar vardır! “

   Filmin baştan sonuna içinde olan bir felsefe; kötülük ile iyilik, akıl üstünlüğüyle, toplumsal baskıların çılgınlığı, en sonunda her toplumda olduğu gibi, yer değiştirmeye kadar gidecektir. Yani, yaşadığı dönümde, sansürsüz kendi içindeki evreni, sözler yoluyla haykıran bir yazarın, toplumların yüzleşemediği en şiddetli zayıf zavallılığıyla karşılaşması, çarpışmasıdır. Yani, çıplaklık, sansürsüz sözcüklerin tabuları hedef alışıyla…

   Sanatçı, karşısında bulacağı devler-canavarlar; toplumun kendi öz evlatlarıdır; doktor, papaz ve imparator ve halk… Gizli kapılar ardında herkesin heyecan duyduğu tabuları, kitaba geçirmenin, sözcüklerle anlatmanın bedeli, insan ruhunu ilmik ilmik yapacak kadar doymak ve durmak bilmeyen bir işkenceye dönüşecektir.

   Güçlüklerin, sanatçıyı ve sanatı daha da yücelteceğini bir kez daha görüp, iliklerimize kadar hissederken, papazın ruhuyla, kalbiyle söyleyeceği sözler, kendi günahını çıkarma karşılığı olacaktır;

 “ Kötülüğün yüzüne baktım ve öyle hayatta kaldım.”

    İnsan benliğine sadece bir filmin kahramanı tarafından söylenen sözcükler değil, inançların suskunluğunu, kötülüğün cesaretini örttüğünü de can çekişmesini hissedeceğiz…

   Sanatçı, üretmenin cazibesine, durdurulamaz bir cesaretle, korkusuz bir şekilde giderken, papaz; düştüğün durumun korkunç yalnızlığını en kıymetli çığlığıyla, sanatçının yapmak istediği ve yaptığı şeyle; üreterek-yazarak devam etmek isteyecektir. Doktor; sıfatının, görev bilincinin gücünü öyle abartacaktır ki, en korkunç çelişkinin içerisinde dahi, toplumların çelişkili ve gerekli dönüşümleri gibi kendi dönüşümünü faziletli bir şeymiş gibi yerine getirme onursuzluğuna kavuşacaktır.

   Belki de son sözü, hiçbir zaman son olmayacak bir hissiyat ve dünyevi gerçekler içerisinde yazar-sanatçı yapacaktır;

 “ Fazileti bilmek için, ahlaksızlığı da bilmek gerekir…”

Güven SERİN 

27 Ağustos 2020 Perşembe

DOĞAN VARLIK-YİTİK BİR ÖMÜR

 


Leonardo da VİNCİ-MADONNA





Alkışlarla; ellerim acıyana kadar...


DOĞAN VARLIK-YİTİK BİR ÖMÜR…

“ Doğan varlık, gün ışığını görür görmez zaman, armağanının yok etmeye koyulur. Aklın dengesi bozulursa yüce müzikten etkili bi çare, daha huzur verici bir ilaç yoktur; bir ilaç yoktur…

  Bütün dünya bir sahnedir ve kadın erkek ancak birer oyuncu, sırası gelen girer, sırası gelen çıkar; yitik perdelik bir ömürdür, yediden yetmişe bir ERKEK oyunu; erkek oyunu, erkek oyunudur…”

Not; Önce W.Şekspir’e, sonra; Haluk Bilginer’e ve değerli sanatçı arkadaşlara; teşekkürlerimle… Resim, Leonarda da Vinci’ye ait; Madonna isimli çalışma…

Güven SERİN 





14 Ağustos 2020 Cuma

DEDE OLMA AYRICALIĞI

 


                                        DEDE OLMA AYRICALIĞI

 

  Ne çok insan ( erkek )  bu duyguyla şenlenmiş, “ dede oldun “ haberiyle,imtiyazıyla yaşamında bir başka döneme evirilmiştir; kim bilir… Dede sözcüğünün bir sürü güzel manası var: Benim gibi torun sahibi olanlardan tutun da yaşlı insanlara “ Dede ne haber; nasılsın? “ seslenişlerine, Mevlevi tarikatında çile doldurmuş dervişlere verilen unvana kadar; değerli sıfatlar…

  Küçük; mini minnacık bir kız çocuğu. İsmi Nilda; babası Onur, annesi Özgün ve sanatçının dilinden bir sesleniş;

“ Hey Hey Hey Hey Hey

Anamın karnında bir sancı var

Ta şu göğüslerinin alt yerinde

Doğ Doğ Doğ Doğ Doğ “ 

diye devam eden, analığın-anneliğin uzun, derin, anlamlı süreçte, hiçlikten çıkarttığı, doğurup büyüttüğü bir yaşam gerçeğidir doğmuş olmak; doğmanın değerli ve güzel bebeği…

  Akşam vaktiydi; gün, geceye doğru ilerliyordu karanlığı ile birlikte usul usul… Nilda’nın doğumuna en az iki hafta daha var sanıyorduk.11 Ağustos gününün gecesi daha yeni başlamıştı. Bir sancı ile başlayan telaş hastane ziyareti, doktor kontrolü derken Nilda’nın sesi-soluğu duyulacakmış meğer birkaç saat sonra. Gece, diğer günün gecesine; Salı, Çarşambaya yarım saat kala; 23.30’da Nilda geldi dünyaya. Tıpkı, Şekpsir sahnesindeki gibi;

 “ Suskunluğu, mutluluğun haber vericisi” gibiydi…

  Annelik, dedelik, anneanne, babaanne heyecanları iç içeydi denizine tepeden bakan hastanenin güneye bakan odasının bekleme salonunda. 124 numaralı hastane odasının küçük bekleme salonunda mutlu insanlar vardı; Nilda’nın doğmuşluğu, masumiyeti, insan ruhuna dinçlik tazelik katan bebeğin yaşama sundukları şenlendirmişti orada bulunan, dedeler, anneanne, babaanne, amca, yenge, enişte ve teyzeleri.

  Nilda’nın büyük dedesi Yusuf yaşasaydı, ona “ Torununun torunu olmuş!” müjdesini verselerdi, “ Ölümsüzlük budur.” Derdi hemencecik. Yaşamın devamı olan devinim, muhteşem süreç ve mucize olan şeydir yeni doğmuş bebek. Sadece ruhundaki pırıltı değildir ona bakan insanları mutlu eden şey. Aynı zamanda, ruhuyla birlikte etrafa sunduğu saf masumiyet, koku ve enerjidir de…

  Sanatçı, “ Sanat ayıpları ayıklar” derken, yeni doğmuş bir bebek de, iyi ellerde yetiştirilirse, toplumu tazeler, güzelleştirir. İyiliğin krallığını ilan eder; baskılardan, yıkımlardan çok uzak; onaran, yeniden inşa eden; bilimin ve sanatın özüyle beslenip, toplumsal bir şölene dönüşen yaratıcılık doğardı; bebeklerin saflık yasasını anlamış, topluma ait bu gelecek mirasını iyi bakıp, eğitebilseydik…

  Evren, nasıl ki hiçliğin içinde çıkıp bir erişilmezlik, sonsuzluk sa, yeni doğmuş bir bebek-Nilda da aynı ışıldı içinde, hiçliğin içinden gelen bir şey-evren gibi ruhumu, ruhumuzu aydınlattı; sonsuz aydınlığın, huzurun en hakiki duruşu içinde.

  Sanata adanmış sanatçıların tümü hayatla baş etmek için mücadele verirler. Sessizliğin sesi, anlatılmamış, duyurulmamış-duyurulamamış olanın duyurusunu yapmak isterler; kendi ilham perilerinin onlara sunduğu destek ve hünerli ellerinin, iradelerinin eşliğinde. Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar baş edemezler sonsuzun öz evladı olan insanın yarattığı kargaşa ve kargaşalarla.

 Bütün bu görkemin, korkunç uğultuların hemen kıyıcığında dır sanatçının atölyesi, sanata dokunan ruhu ve elleri. Tıpkı annesi Özgün’ün yanı başında duran Nilda’nın minik ellerinin, masum bakışının ilham vermesi, alçak gönüllü zenginlik içinde insanlığın bütün kusurlarını yeniden ve yeniden silmeye, ayıklamaya, bütün ayıpları örtmeye geldim, der gibi bakan bakışlarda izledim güzel bebeği; sevgili torunum Nilda’yı…

  Tüm bebekler; insan yavruları kadar tüm annelerin yavruları ( Hayvanların) çok güzeldir. Hepsinin biricik amacı, neslinin devamı olduğu kadar, biricik gezegende, insanı ve canlı hayatını daha bir geleceğe taşımak; kadim zamanlardan bugüne, bugünden da ötelere…

  O yüzden, kolay kızanlara, öfkelenenlere, yok edicilere ilk önce bebeğin masumiyetini izletmeli. Bebeğin kokusuyla besleyip, onların enerjisiyle yıkamalıyız.

   Olarda ilk doğduklarında masum, korumasız bir bebek olduklarını bilip; “ Nasıl buraya geldi, bunca kargaşa, ölüm, dert !” sosyolojik sorusuna verilecek cevap; bebeği, daha anne karnında, anne ve babasıyla birlikte önemseyen eğitim, iş, eğlence imkânları yaratmada gizli olduğu anlaşılır mı acaba?

  Hoş geldin Nilda. Varlığının, astrolojik açıdan koç burcuna tutunsa da, kuşakları inceleyen bilim senin alfa kuşağı olduğunu söylüyor. Atamızın ifadesindeki gibi; Atalarının fikirleriyle çelişkiye düşersen; bilimi, sanatı, felsefeyi seç. ”

  Uzayın derin sırlarını keşfetme, yepyeni dünya dışı serüvenlere çıkacak neslin başlangıcı, çok ötelerin zorlayanları içinde güzel bir gelecek, neşeli bir yaşam senle birlikte olsun; bahtın açık olsun güzel çocuk…

Güven SERİN 


10 Ağustos 2020 Pazartesi

İYİ OLMAK MASRAFSIZ İŞ

 










     İYİ OLMAK, MASRAFSIZ ŞEY…

        ( Doku ve Organ Bağışı Yapalım )

 

   Ne çok konuşuldu; iyilik ve kötülük adına. Âlimler, filozoflar, peygamberler, öğretmenler, anne ve babalar ve daha niceleri… Farkındaysanız, ne çok şey üretiriz; kötülüğü örtmek, onun sebebini zaruri yet-mecburiyet ve keyfiyet içinde anlatıp “ONAY” almak istemek; çok büyük ağırlık ve pahalı bir şey…

  İyiliğin masrafı oldukça az; hatta neredeyse yokken, kötülüğün masrafı o kadar çok ki; sırf bu sebepten kaçılır kötülükten; kötülüklerden. Sadece kaçılır mı? Fırsatınız varsa, henüz vakit geçmemişse; ona karşı durulur, onunla baş etme oyunlarına çıkılıp, Şekspir’in sahnelerinde ki trajedileri belki de komediye çevirme ödülüne layık görülürsünüz…

  Dehaların ödülü; yalnızlık ve adanmışlıktır. Bazıları; sanata adanırken bazıları bir ülkeye-VATANA adanır. Tıpkı Mustafa Kemal ATATÜRK gibi… Hatırlar mısınız Mustafa Kemal’in ölümünden önce vasiyetini yazıp mirasını devrettikten sonra söylediği sözleri;

  “ Şimdi rahatladım çocuk! Üzerimden büyük bir yük kalktı.” Ve bilir misiniz o büyük insanın hep kaçmak istediği yer neresidir? Kırlar; kırlara, sükûnete, doğal olana ve basit bir kulübeye…

  Ya o zaman; bunca telaş, gurur, yorgunluk, kurnazlık niçin? Yetinmenin ölçüsü yok bilirsiniz. Durmak bilmeyen bir açlık cezası denen şey vardır; insanlığın ötesinden beri; yani, kadim zamanlardan beri peşine bırakmayan bir hastalık biçimi…

  Atölyemdeki masamın üzerinde küçük bir kart duruyor. T.C.Sağlık Bakanlığına ait ve şöyle bir ismi var;

DOKU VE ORGAN BAĞIŞ BELGESİ; (Ölümünden sonra bir başkasının yaşamasında yardımcı olmak istiyorum ) diye devam ediyor…

  Görüyorsunuz ya; iyi olmak, iyilik yapmak oldukça masrafsız. Ölümle başlayan organların bozulması-çürümesi bir hafta içinde yok olması demek! Kime yararı olacak, bize yaşam sunan organların toprağa karışıp, akıp gitmesi?

  Hadi gelin, masrafsız olanı yapalım; bunca telaşı, kargaşayı, kirli-tozlu bilgiyi, kulakları sağır edecek dedikoduları şimdilik bir kenara atalım ve masrafsız olana kucak açalım. En yakın hastaneye gidip; Doku ve Organ Bağış Belgemizi alalım. Üstelik bedava ve masrafsız… İçinize akacak bir belge, ruhunuzu şenlendirecek, yaşama edebi düşünceler, mitolojik öyküler gibi kök salacak bir iş yapmak çok kolay; hadi…

  Bizden sonra çürümesine izin vermediğimiz organlarımız; Kalp, Kalp Kapağı, Akciğer, Böbrek, Karaciğer,Pankreas ve Kornea’mız ne çok şey demek! Bir ışık, bir yaşam; yaşama tutunanların bizden sonra da kan akışlarının, yaşama çağrı yapan seslerinin duyulması anlamı demek…

  Başından da söylediğim gibi; iyi olmak masrafsız şey… Kötülük öyle mi ya? Can yaktıkça, korkar, korktukça evinizin bahçesini yükseltir, belinizdeki silahları çoğaltır, sizi koruyacak olanlara sığınma başlar. Her köşe başında bir gölge, her derin uykuda bir kâbus; her an bize saldırıp, kötülüklerin hesabını görecek gibidir…

  Ya iyiliğin serüveni? Gecenin en derin saatlerinde sokaklarda, caddelerde, sahilde, ormanlarda tek başınıza gezecek kadar hürsünüz… İçinizdeki pişmanlık ve korku ateşi değil de, güneşin, yıldızların, galaksilerin o mucizevî serüvenleri yapıp durur; bir yerde enayi görülseniz, bir yerde saflığınız ile erdeminiz karıştırılsa bile; iyi olmak masrafsız iş arkadaş…

  Hazır iyilikten söz ederken; iyiliğe adanmış kurum ve kuruluşlarımız var. Çocukların eğitimine, ülkemizin saygınlığına, bilimine, sanatına, sanayisine ve bizlerin maneviyatına adanmış dernekler; DÜRÜŞŞAFAKA ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği.

  Buralara da yardım etmek-EL UZATMAK, oldukça masrafsız! Sizin bütçenizi bozmayacak olan; belki bir çay-kahve; bir paket sigara parası; bir yudum, bir damla derken; yüzlerce genç kızımız, oğlanımız, yitik dünyaya bırakılacakken, merhametin şafağına teslim edilen güzel çocuklarımız onurlanacak; KURTULACAK…

 Dedim size; iyi olmak oldukça masrafsız bir iş…

Güven SERİN 

 

 

 


6 Ağustos 2020 Perşembe

VATAN MUTLAK SELAMET BULACAKTIR



  VATAN MUTLAK SELAMET BULACAKTIR


   Bu sözcüklerin söylendiği zamanlar;1912 yılıdır. Koskoca imparatorluk çöküşe girmiş “vatan toprakları” bilinen yerler bir bir gitmektedir.24 Ekim 1912 Avrupa Türkiye’si kaybolmuş Bulgarlar Çatalca’ya kadar gelmişlerdir. Edirne bile Bulgarlara bırakılıp barış yapma sürecine girmişti. Makedonya, Selanik artık bizim değildi.

 Bab-ı Âli Caddesinde “Meserret” kıraathanesinde birkaç asker bir araya gelmişti. Bu askerlerden birisi de Mustafa Kemal’dir. Elden gitmiş Selanik’ten gelen birkaç askerin yanına yaklaşan Mustafa Kemal; -Nasıl bıraktınız? Selanik’i bu kadar ucuza teslim ettiniz? Sorularını ruhunu kavuran bir ateş içerisinde soruyordu. Selanik’i elinde bulunan 60 bin kişilik ordusuyla Yunanlılara bırakan asker; Hasan Tahsin Paşa’dır…

  Sözü getirmek istediğim yer şurasıdır. Tarih; yani geçmiş değerlidir. Geçmişin kayıplarını bilmek ve anlamak sadece geleceği değil günü kurtarır. Geçmişin çıkınında o kadar çok tedbir, o kadar çok deneyim yatar ki, sadece biraz anlayış, biraz sorgulama ve bilgi akışı sağlamakla yaşamın değeri arttığı gibi, yaşadığımız şehre, ülkeye katkılarımız da artar. Gün geçmiyor ki bir kirli bilginin ayrıcalığını, insanımızı bölme, bölüştürme saldırıları varlığı eksik olmuyor. Kirli-yanlış bilginin en çok yayıldığı ülkeler arasında neredeyse birinci durumdayız…

  Bana uygar ülke nedir; hangi göstergelerle ölçülür deye bir soru sorsanız; birkaç amatör bakış sözcüğünü sıralarım. Birincisi, hastane, hapishane ve adliye sarayı açmakla övünmeye ülke yöneticileri derim. Sanatın, felsefenin, demokrasinin en yaygın anlayış, ortam bulduğu ülkedir, derdim. Geçmişi sorgulayıp, kötünün ve iyinin rafine edilmiş halini, ülke gençliğine anlatan öğretmenlerin özgür olduğu, kurumların kendi bağımsızlıklarını, hadlerini bilmiş olma seviyesine geldikleri ülke derdim…

  Böyle ülkelerin insanları yaşanan en zor zamanları panik olmaktan öte, ayrı bir deneyim ve tecrübe yaşayarak atlatırlar. Ölümlerin, yasakların matematiksel algısından korkup saklanmak, kaçmak yerine, onurlu bir şekilde yaşamın her zerresini anlamlı kılacak saygın duruşlar yaşarlar.

  Tekirdağ’ın gelişmişliğini tarihe verdiği önemle, güne taşıdığı kültürel zenginliklerle görmek, değerlendirmek isterim. Anıları, hatıraları var eden, onların diğer kuşaklara aktarılmasını sağlayan şeyler kitaplar olmakla birlikte aynı zamanda; mekânlardır. Yani, insan ruhunun iç içe geçtiği mekânlar, yaşlı ağaçlar… Bunların kıymetini bilmek, o mekânlarda geçen olayları, eğlenceleri, hüzünleri de kayıp etmek anlamını taşıyor.

  Messeret Kahvesi de böyle mekânlardan sadece birisi. Bu mekânda kimler olmadı ki? Mustafa Kemal’den tutun da, Orhan Kemal’e, Sait Faik, Yaşar Kemal, Edip Cansever, Melih Cevdet Anday, Halit Ziya Uşaklıgil’e kadar insanlar burada; siyaset, edebiyat, sosyal meseleleri konuştu; düşleri gerçeklerle yüzleştirdi.

  “Vatan mutlak selamet bulacaktır.” Bu düşünce, inanmış, öğretilerle donanmış, kendi özünü bulmuş insanlar için çok şey ifade eder. Malazgirt, Mohaç Muharebesi, Çanakkale-Gelibolu ve Kurtuluş Savaşı, böyle insanların selamete giden yolda izledikleri yol-felsefe ve askerlik sanatına, sosyal hayata verdikleri değerlerin önceliğini çok iyi zamanlama ve kararlılık göstermeleri sayesinde elde edilmiştir.

   Esenliğimiz, yaşamın kıyıcığında bir yudum yaşam ömrümüz her daim şiir tadında olsun; Attila İlhan, yani, yaşadığı mekânlara, şehre hizmet etmiş bir şair;

“ Kanatları parça parça bu Ağustos geceleri

Yıldızlar kaynarken

Şangır şangur ayaklarımın ucuna dökülen

Sen

Eğer yine İstanbul’san

Yine kan köpüklü cehennem sarmaşıkları büyüteceğim

Pançak pançak şiirler tüküreceğim

Demek yine ben

Limandaki direkler ormanında bütün bandıralar ayaklanıyor”

Güven SERİN 


4 Ağustos 2020 Salı

KİMSESİZLERİN KİMSESİ


İnternet





                                           KİMSESİZLERİN KİMSESİ


  Bir beyit duydum, kadim zamanlardan kalma; Bayburt Müftülüğü paylaşmış; Fatih Sultan Mehmet’e ait;

  “ Kimsesiz hiç kimse yok, herkesin var kimsesi.
Kimsesiz kaldım, yetiş hey kimsesizlerin kimsesi.”

  Yüce Yaratana sığınır nice “Kimsesiz “ insan. Yaşadıkları, yattıkları, yedikleri ve içtiklerini görünce; inanamazsınız ilk önce; burada insan yaşar mı, bu şekilde yaşanır mı? Diye düşünür ve hayatın akışı içerisinde düşüncenizle birlikte kaybolur gidersiniz…

  Tekirdağ Süleymanpaşa ilçemizde de nice kimsesizler yaşadı. Akrabası olduğu halde, bir sürü “ Malum” sebepten dolayı, yalnızlığa bırakılmış veya yalnızlığa yelken açmış insan; bizim gözümüzde “ İnsancık” öylesine yaşadılar. Sanki ağrısız, sızısız ve cansız bir halde; zamanla, mevsimlerle birlikte akıp gittiler.

  Halen yaşayanlar da var Süleymanpaşa’nın caddelerinde, sokaklarında; hiç kimseye şikâyet etmeyi bilmeden, yüce Yaratıcıya teslim olmuş, içgüdüleriyle; sanki bütün yükleri sırtlarından atmış; bizlere göre, sefil bir görüntü içinde, onlara göre; sınırsız özgürlüğün ağırlıksız yaşamı…

  Yakup da öyle birisi; görünürde kimsesizlerin kimsesine muhtaç! Bir ara, Dağlı Mehmet ile arkadaşlık yapıyorlardı. Sonra ne olduysa araları bozuldu; yalnızlığın engin denizlerine sadece kendine ait olmayı seçti. Bu seçim ve ilerleyen zaman; belini, boynunu daha da büktü. Bütün bunlara rağmen elinde bir poşet; içinde kim bilir neleri var. Kış günleri sıcak bir kahvehanenin köşesinde, kahvecinin insafına teslim olmuş bir içgüdü, hayvansal bir sokulma ile yazın sıcak güneşi içerisinde, kışlık kabanı üzerinde. Bağrı açık, boynu iyice bükük! Ayağının aksaması daha da artmış; belli ki bir sürü sorunu var.

  Yakup ne yapsın? Bunca insan, kendi malı-mülkü, iradesiyle yetinmeyip sürekli kavga ederken, sesini kime duyursun! Şairin; Edip Cansever’in Yakup’u gibi;

“ Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup
Bunu kendine üç kez söyledi
Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar
O kadar çoktular ki, doğrusu ben şaşırdım
Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli
Daha hiç ÇAĞRILMADIM!
Biri olsun “ Yakup “ diye seslenmedi hiç
Yakup!
Diye seslenmedi ki dönüp arkama bakayım
Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim”

  Bizim Yakup’a da hiç kimse “ Yakup “ demedi. Belki birkaç iyi insan-esnaf onu bir derviş sanıp veya kendince bir sevaba girme düşüncesiyle koruyup kolladı kendilerince… Ama ne kadar? Yakup’a; “ Yakup “ diye seslenmediğin sürece; içindeki durgun e çürük suları atmadığı, yıkanıp paklanmadığı sürece Yakup, Yakup olabilir mi?

  Kurumlarımız var Yakup gibi; boynu bükük, ayağı aksayanları, kimsesizlerin kimsesini arayanları kollamak, korumak adına. Ama yeterli mi? Bu kurumların ölçme-değerlendirmesi nasıl yapılır; bunca kimsesiz etrafta veya evinin kör kavuğunda yaşarken…

  Hüseyin de böyle kimsesizlerden birisi. Kasıklarındaki büyük-korkunç şişliği taşımaktan gocunma duygusunu çoktan kaybetmiş, kimsesizlerin kimsesi, onu da koruma kalkanı altına öyle almış; caddelerde, kendi kendine konuşarak dolaşma şekliyle… Bir de gülümsemesi var Hüseyin’in; sormayın; güllük-gülistanlık bir neşe içinde…

  Esnaf Şükrü de böyle insanlardan birisi; o da, kimsesizlerin kimsesini sesleniyor; hafızasını kâh kaybedip, kah bularak. Ona bırakılan yemeği, kedileri beslemek için kullanırken bile teslimiyetin saf haliyle bakıyor; günahsız, dermansız ve hafızasız…

  Bunca telaş, tüketin ve kargaşa içerisinde halen oturtulamayan kurum-kuruluş bilincimiz; eksik olan toplumsal vicdanımız; sadece görünce ACIYARAK bakmak; merhamet sahibi olduğumuzu göstermez. Yaşama; kimsesizlere dokunmak, onlar için kesin çözüm bulmak için her insanın yapacağı bir şey olmalı…

“ Ve kendine bilmeyenler yaratan Yakupum, ben, iyi ya
Durduğum bir gündü, diyorum, bütün ilgiler sizin olsun
Her türlü bir şeyler sizin olsun, ben artık
Hep böyle istiyorum, ayıp değil ya! “

  İşte böyle dostlarım. Telaşımız çok büyük. Kargaşamız da öyle. Kapımızın biraz ötesinde, şehrimizin ana caddeleri, tenha yerlerinde; nice çağrılmayan Yakup, fark edilmeyen Hüseyin, yitik hafızası ile Esnaf Şükrüler; bizleri sınayan uçsuz evrenin yüce Yaratıcısı tarafından çoktan fark edilmiş de bizlerin cümbüşü, merhameti ve becerileri sınanıyor sanki…

“ Kimsesiz hiç kimse yok, herkesi var kimsesi
Kimsesiz kaldım, yetiş hey kimsesizlerin kimsesi”

Güven SERİN 


27 Temmuz 2020 Pazartesi

İNSAN,İNSAN OLMA EVRİMİNİ TAMAMLAYAMADI






                İNSAN, İNSAN OLMA EVRİMİNİ TAMAMLAYAMADI


      Kim bilir daha ne çok filozof, şair, yazar çıkacak; insanın komedisini, trajedisini ve kaybolmuşluğu içerisinden çıkacak olan kuşakların öyküsünü anlatacak… Israrla geliştirdiğimiz dilimiz ve sözcükler, anlatmak için icat edilen kavramlar; ne büyük buluşken ne korkunç yüke dönüştü; kimi bilerek, kimi bilmeden…

  Bir şair, insanlığın mı yoksa kendi ağıtını mı yakıyor bilinmez;

“ NİÇİN, eğer var oluş süresini geçirmekse konu / Bir defne yaprağı olarak, biraz daha koyu öbür yeşillerden / Küçük dalgalarıyla her yaprağın kenarındaki / ( Gülümsemesi sanki rüzgârın ) : niçin / İnsan olmak zorunluluğu ve niçin yazgıdan kaçarak / Yazgının özlemini çekmek? “

  Bunca büyük kavram, devasa hedef ve rekabet içerisinde eninde sonunda yazgının boyun eğdirdiği insandan geriye kalan toprak ve öyküler… Ağır ağabeylerin, ablaların ve nice kutsanmış öykünün imbiğinden çıkan, süzülen ve neredeyse 21.yüzyılın eşiğinde kendi yalnızlığınla yüzleşme aşamasına gelen yalnız insan… Üstelik yapayalnız; bir günde yüzlerce, binlerce videoyu, resmi, fotoğrafı; insana dair akışı izleyen insanın girdaba düşmüş bir hali var; olmasaydı bilim dünyası, gelmeseydi sanatçılar yeryüzüne…

  7 milyarlık büyük çoğunluğun biricik derdi; yaşamın içinde kendine düşen payı ve o paydan daha fazlasını ele geçirmekken, bir avuç bilim insanı, bir avuç sanatçı; kendi devinimi, öğretileri ve sezgileri içinde denemedik haykırış bırakmıyor. Niçin duyulmuyor? Niçin fark edilmiyor? Henüz hazır olmayan insan evrimi; kendi kavgasını, kayıp sıkıntıları; yaşamadan, yerini diğer kuşaklara bırakmadan değişimin öyküsü başlamayacak; belli…

  Sessiz Kuşak, X Kuşağı, Y derken; Z Kuşağı da sahneye geldi. Sessiz Kuşak ise çoktan sahneyi terk etti, üzerine düşen vazifeyi; üremeyi, neslin devamını fazlasıyla sağlayarak; ölen ve öldürülen savaş kurbanlarından daha çok çocuğu bırakarak geride…

  Ölenden daha fazla doğan, öldürülenlerden daha fazla yaşayan insan olunca, kendi çokluğu içerisinde kendi erdemini, kıymetini yaratamıyor. Niçin? Tamamlanamayan açlıkların, içgüdülerin öfkesi, ön yargısı, rezil bir gurur yüzünden…

  Oysa işe yarayan, faydalı olan insanın, insanlığa ait bir ortaklığı var. Üretmek; tüketenleri mutlu etmek… Geçmişe ait bir tanıklığın öyküsü; iki dayım ve babamın öyküsü. Babam, daha çok seveceği, daha neşeli, sıcakkanlı olanı değil de, yüzü daha az gülen, daha muhafazakâr olanı seviyordu. Neden? Mavi gözlü, daha sevecen olanın, sözüne sahip çıkmadığı gibi, aldığı borcu ödemekte zorlanması, unutmasıydı. Ya diğeri? Aklıyla çalışmaktan öte fedakârca çalışır, aldığı işi alın teri, iman kuvvetiyle yapardı. Oysa babamın seveceği olan diğeriydi; sözünde durmayı öğrenmiş, borçlarını ödemenin onurunu varmış olsaydı…

  Bir başka tanıdığım kişi; “ Doğu İnsanı” na, kendince öfke geliştirmiş, birçok bilinmez suçu onlara yüklemeyi alışkanlık haline getirmişti; çok önceleri. Çalıştığımız yer, kamu kuruluşuydu. Sözleşmeliydik o kurumda. Bir de kadrolu dedikleri çalışanlar, staj yapan gençler vardı. Kadrolu çalışan dediğimiz arkadaş iyiliğine iyi; hatta iyiliğin gözünü çıkartacak kadar iyiydi. Kendince önem verdiği insanı bayıltacak kadar özen gösterir, karşımızda bulunan doğu kökenli bir esnafa gitmemeleri için stajyer çocukları sürekli uyarırdı. Bizim söylemlerimiz, insana, insanlığa dair olsa da; bizler sözleşmeli ve sesini yeterince yükseltme-meliydik. Derken bu kadrolu arkadaşımız, kendisine müzik alete almak için İstanbul'a gitti. Geldiğinde,yanında zamanın en güzel org denen müzik aleti de vardı.Bizimkisi bir memnun ki sormayın; satın aldığı kişi doğulu bir esnafmış.Ama çok iyi,çok güzel bir insanmış.O kadar memnun kalmış ki; bir daha İstanbul'a giderken ona Tekirdağ rakısı getirecekmiş… (Müzik aletini ucuza almanın sevinci, tutunduğu kavramı da yerle bir ediyor.)

  Görüyorsunuz ki; insan, kendi yarattığı kavramları kendisi bir güzel çiğner ve bir başka yardımcı kavramlarla savunmaya geçer. Oysa yaşam pratik olandan beslenir. İnsanları, sosyolojik, psikolojik, kültürel, politik gözle değerlendirmeden beslenen yaşam ise tadına doyulmayacak kadar insan; insanlık kokar. Neden sorusuna; cevap arar ve bulursunuz.

  Bu insan niçin kötü? Niçin suç işler? Veya kötülüğün tam olarak tarifi, matematiksel formülü nedir? Yüklendiğimiz yükler o kadar çok ki; her an birine kızma, öfkelenme hakkını kendimizde görüyoruz. Politik öncülerin koltuğu, oyunları o kadar işlek ki, her an taraf, yön ve anlam değişebiliyor. Yani bildik bir sürü yüce sözcük-hissediş ve ilke; çağlar öncesinin kıt'aları gibi yer değiştiriyor…

  Neredeyse bütün dünyada, özellikle sırtını belli söylemlere dayamış siyasetçilerde bir kaygı başladı. Sahneye çıkmış olan ve hızla gündeme dokunma yarışında olan Y ile Z Kuşağının ne zaman ne yapacağı belli olmadığı, çarçabuk boyun eğ-dirilemediği için bir telaş ki sormayın… Bir de ALFA kuşağı denen bir kuşak doğacak yakınlarda.Belki de doğmaya başladı bile…

  İnsan, insan olma evrimini tamamlayamamış olabilir ama geride bıraktığı yığınla tarih var. Savaşın, korkunun, kıyametin, hastalıkların tarihi; üstelik çoğu, güne; bugüne süzülüyor; patlamış yanardağların sıcak külleri gibi bir başka yakıcılığı haber veriyor…

  Susayım ve usulca sözü şaire; Rainer Maria Rilke’ye veriyim. Ağıtının bir bölümünü varsın burada da söylesin;

“ Bir kez için, her şey, yalnızca bir kez için. Bir kez için, hepsi bu./Ve bizler de bir kez için. Bir ikinci yok hiçbir zaman./Fakat bir kez var olmuş olmak, yalnız bir kez bile olsa: / Yeryüzünde var olmuş olmak, yadsınamaz görünüyor.”

Güven SERİN 








21 Temmuz 2020 Salı

İHANET



32 yaşında ölüme; göz göre göre ölümüne seyirci kalan
akrabasını savunan bir YAZAR, insanlığın çürük meyvesi
değil de nedir? 




Evinde misafir ettiği İNSANI; bir anneyi,bir kadını
kendi kurnaz korkusu için sonsuza kadar kendisini
af edemeyeceği bir insan kılığıyla savunmaya
çalışan insan; ne kadar huzur bulabilir bu dünyada...



Not; 2001 Şubat Arşiv çalışmamı; bir kez daha hatırlamak,okumak,
okumak istedim...

İHANET



 Bu sözcüğü oldum olası sevmedim. Anlamını tam anlamlandıramadığım çocukluk yıllarından beri sevmedim. Çünkü insanı mutsuz eden ve bu kelimenin ardına sığınan sahtekârları da mutlu eden çok özel ve yandaş bir kelime…

 Ülkemde her gün yaşanan onlarca ölüm var. Onları irdelemeye kalksak, yüce yaratıcının bize yüklediği merhamet çatlar; bu çatlama ile bedenimiz paramparça olurdu. Benim ülkemde yaşlanmanın olgun keyfini yaşamadan ölenlerin anısına Defne Joy’un ölümünü yazacağım. İçimden geldiğim gibi koşul, kural gözetmeden… Aklın ezberletilmiş ahlaksallığına da sığınmadan sadece beden ve ruhumun algıladığı ve vicdanım ile çapraz, düz, eğik tersliklere düşmeden…

 3 Şubat günü her ölümün erken olduğu gibi 32 yaşında hayat dolu, özgüven dolu, neşe ile donatılmış bir kadının da dünya aydınlığını görememe zamanıdır. Defne’nin öldüğü, karanlığa, meçhule, imkânsızlığa, ihanete gömüldüğü zamanın gecesi…

İhanet kelimesinin üç anlamı vardır. Birincisi; “ hainlik” ikincisi; “ Evlilikte, sevgide atlatma, sadakatsizlik.”

 Medyamızın en bilgili bilgiç adamı Hıncal Uluç Defne Joy’un ölümünü anlatmak için ikinci anlama sığınmış. Entelektüel yazarımız, her şeyi bilen ve ahlakın en ince ayrıntısını en şaşmaz terazide tartan adam; “ bu bir ihanet, eşi aldatma, su testisi su yerinde kırıldı.” Diyerek akrabası olan Kerem Altan’ı büyülü bir labirentin içine alıp aklınca kafa karıştırıp koruma altına alıp büyük ödülü kazanacakmış gibi!

 Bu bilgili bilgiç entelektüel ve soylu adama sormak isterdim; “ ihanet sözcüğünün üçüncü anlamı da var; onu da söyler misin?” Sanırım, laf ebesi olmuş, küstahlıkta da harika bir koşu içinde olan Hıncal; üçüncü anlamı; bugünlerde söyleyemez. Onun yerine ben söyleyeyim; ihanet sözcüğünün üçüncü anlamı da;

” Gerektiğinde yardımda bulunmama, bir kimsenin güvenini yok etme.”

 Şimdi sormak isterim Hıncal’a, Hıncal gibi ihaneti sadece kadınlara yükleyen soylu efendilere; “ size güvenip, sizin evinize sığınmış bir kadını yaşatacak sağlık ekipleri beş dakikada geleceği ve o kadını kurtaracağı halde, saatlerce niye bekletildi?” Bu sorumun cevabını verecek gerçekten ama hiçbir vicdan sahtekârlığına bulaşmadan verecek bir soylu insan var mıdır?

Hıncal gibi ahlak düşkünleri ihaneti, sadece kadına yamarken, kendi kırdıkları cevizlerin haddi hesabı yokken; bu olayı bu kadar gaddarlık, bu kadar aymazlık ile geçiştirmeleri ne kadar insani?

 Elbette Defne’nin evli olması, bir çocuk ve işinin olması çok özel ve kırılgan bir durum! Onun eşinin acısı çok büyük. Ama o daha büyük ve daha anlamlı bir iş yaptı; Defne’yi son ana kadar yalnız bırakıp, ölüsünü bile taşlayacak insanlara taş atma imkânı yaratmadı.

 Defne’nin ölümünde İHANET sorgulanacaksa onu evine davet edip de ölümüne göz göre göre seyirci kalan Kerem Altan sorgulanmalı. Türkiye’yi düze çıkarmaya çalışan ve her nasılsa her haberden haberdar olup, ordumuzu, generalleri, usulsüzlükleri hizaya sokan bir gazetenin yazı işleri müdürü olarak; bundan sonra kadınların yüzüne nasıl bakacak acaba? Kerem denen soylu kişinin biraz vicdanı varsa; gördüğü her kadında Defne Joy’u görecektir. Ortopedik yatağına yatıp gecenin sessizliğine sığınmak istediğinde de Defne Joy’un çığlıklarını “Beni Kurtar, Bana İhanet Etme” değişini duyacaktır…

 Defne’nin öldüğü sabah, Defneyi en soylu, en acımasız ve en kansız bir şekilde ölüme gönderdiği sabah, Keremin gazetesinde bu acıklı olayla ilgili bir tek yazarın çalışması vardı. Oda Keremin babası Ahmet Altan’a ait bir yazı! Belki de felsefenin, yüce yaratıcının ilahi şefkatine sığınıp cambazca yazılmış bir yazı!

 Ahmet Altan 3 Şubat sabahı çıkan yazısında Korkunç Bir Sabah diye başlık atmış. Ve o kadar hakkı, adaleti, dürüstlüğü sorgularken, oğlunun efendice korkaklığını, evine sığınan bir kadına ihanetini sorgulayamamıştı. Koskoca generalleri, iş adamlarını sorgulayan gazetenin korkusuz yazarı; “ ölümün yanında durup da, sonsuzluğa değerek baktığımızda, bütün kâinat, bütün insanlar, bütün hayat, hatta bizzat ölümün kendisi bile öylesine küçük toz zerreciklerine dönüyor ki, bir ‘kudret’ bize ne kadar önemsiz olduğumuzu hatırlatma ihtiyacını duyuyor diye merak ediyorsunuz.”

 Oğlunun ihanetini, korkaklığını sorgulamak yerine ölümü sorgulayan Ahmet Altan, ölüm karşısında önemsizliği anlar gibi olup, bir genç kızın vahşice ölüme gitmesini böyle bir felsefe ile açmak isteyip iyice açmaza düşmüş.

 Bilginin efendisi, hatta padişahı dede Çetin Altan ise o gün kendi değimi ile “ıskalamış” yani yazı yazmış ama Defne’nin ölümü ile ilgili değil. Belki de oğlu gibi laf cambazlığına girip saltolar atarken düşmekten korktu; kim bilir? Belki gerek duymadı; belki Hıncal gibi su testisinin su yolunda kırıldığına inanıp, nasıl olsa testilerden binlerce var; daha kim bilir kaç tanesi kırılacaktır diye düşünmüştür…

 Defne Joy’un ölümüne büyük bir korkaklık ile seyirci kalan Müdür Kerem Altan’ın dedesi Çetin Altan; torunu 3 Şubatın bol acılı, bol ihanetli gününde boynu bükük durumdayken; o günün yazısında şöyle diyor; “ bendeniz ise sımsıcak kahvemi içerken ne düşünüyorum biliyor musunuz; Türkiye’de ki ilk siyasal nutku kim söyledi?”

 Taraf gazetesinin yazı işleri müdürü; Kerem Altan; Cumhuriyeti yozlaştıranların çoğaldığı bir zamanda değil de, Cumhuriyet, Atatürk laikliğinin değerleri çoğaldığı dönemde yaşasaydı; evine getirdiği kadın evli veya bekâr olduğuna bakmadan derhal 112’yi arar; hayat dolu, sevgi dolu bir kadını kurtarmanın en erdemli anını yaşardı.

112’yi arayıp söyleyeceği şey sadece; “ARKADAŞIM HASTALANDI ACİLEN GELİN”

Umuyorum ki bu söylenmemiş sözcük; bu müdürün, bu soylu mirasçının bir ömür peşinde olacaktır…

 Güven SERİN 

20 Temmuz 2020 Pazartesi

YER GÖK,HUYSUZ VİRJİN


İnternet





                        DÜNDE KALANLAR–7



YER GÖK, HUYSUZ VİRJİN

 Daha birkaç gün önce Huysuz Virjin’in ( Seyfi Dursunoğlu ) ölüm haberi tüm ülkeye; kıyamet gibi yayıldı. Yer ve gök; onun sevenlerini çığlığıyla inlerken, paylaşımlarıyla eski-şen hatıralarının paylaşımıyla doldu ve taştı…

  Ölüm haberleri, ölen kişinin hısım-akrabası için can yakar, iz bırakır; bilenen doğal bir ayrılış acısına dönüşür. Sanatçının, özellikle tüm ülkeye, dünyaya nam saldıysa; kısacısı ünlü olduysa; ölüm çığlığı-acısı; büyük bir boşluk-karanlık ve korku hissi yaratır. Bu yaratının gücü etrafı sarıp, sarsarken; sanatçının geride bıraktığı sanatı; eserleri imdada yetişir. İşte orada sanatın yüceliği, lafta olmayan ölümsüzlüğü pratik yaşamın içine, merkeze oturur…

  Bu yüzden birkaç bin yıl öteye uzanan bir antik kentin içinde, geride kalan eserleri; göz nuru, alın teri ve büyük bir merak-açlık ile aramak… Peki, ama ne oldu da, nasıl oldu da Huysuz Virjin’i bu kadar sevdik? Bizde olmayan neler vardı onda? Bir erkeğin kadın kılığında sahne alması bilinmedik şey değildir. Huysuz Virjin gibi niceleri geldi geçti bu topraklardan. Yerelde kalanlar, o gecenin, o yörenin alkışını alsa bile, ününü-şanını çok ötelere taşıyamadılar.

  Huysuz Virjin’in gücü sanatından geliyor olsa da; hazır cevaplığı, toplumumuz adına tabu olmuş sözcüklerin, duruş-giyiniş biçimlerinin sanatın alçak gönüllü mizan ve akıl anlayışı içinde; yani sanatçının kılık değiştirme haliyle sunulması; insanların gönüllerinde, sımsıkı kapattığı kapıları; “girilmez” denen yerlerine girmesiyle; aslında Huysuz Virjin, bizi bize anlatmıştır. Bizim, edebi, felsefi ve eğlence âleminden ne kadar uzağa fırlatıldığımız anlatmak istemiştir; bizler gülmeye, o güldürmeye çalışırken…

  Tabu ve argo sayılan sözcüklerin, pekâlâ sahneye taşınacağı, bunca ağırlığın insanların üzerinden hiç olmazsa böyle atılabileceğinin karşılığıdır onun sahnede almış olduğu alkışlar ve insanların ağlayacak biçimde, hatta acınası gülüşlerinden gelen dram yüklü sesler.

  Huysuzun programlarını alın, ağır ağır izleyin. Hazır cevaplığı, mahalle ağzı, hemen her yerde duyabileceğimiz, belki de kendimizin de kullandığı suçlu sözcükler; aklın erdemi, toplumun taşkınlığına sunulan güldürüden öte, bentlerinizi kaldırın, kendinizi fark edin; utanmanın, ar perdesinin yoksulluktan ileri geldiğini; meziyetin, akıl, bilim, sanat, felsefeyle süslenirse görkemine doyulamayacağını özüdür Huysuz Virjin…

  Ve Huysuz Virjin’in sahnesini gelen ünlü konuklarına takılma, sataşma anlarındaki saf gerçekliğin sadece bir ŞOV olmadığını, insan denen canlının sanatın özgürlük alanı içinde yaşamın en aziz mutluluğu olan saf gerçeklik, hatta acı bir dürtü; dürtme eylemine dönüştüğünü; gülenlerin, zoraki gülüşlerindeki, gülerken dahi kendilerini ağır insan olma ayıbını örtmeye çalışmalarına karşı; bir toplumun, eğlenceden, akıldan, mizahtan uzak kalırsa ne yaman çelişkilere, sosyolojik yoksulluklara düşeceğinin aynasını tutmuştur Huysuz Virjin.

  Onun yüce sanatına, uçsuz bucaksız erdemine, ayıpları-tapuları edebi, felsefi zekâ ile evirip çevirip bir güzel pataklamasına; gönülden alkış ediyor, selam ediyorum. Sanatçı tam da burada doğar; öldü sanıldığı anda; alev alevdir, geride bıraktığı eserleri; demircinin demire şekil veren elleri, denizcileri puslu havalarda koruyan deniz fenerinin ışığı, şafak vakti çiğ taneciklerinden beslenen bir çiçeğin yeşermesi, bülbülün bahar sevinci; hepsi, sanatçının söz, ses ve sahne erdemiyle iç içedir.Güle güle; Huysuz Virjin; Anadolu selamı gibi; HOŞ GELDİN…

Güven SERİN  

15 Temmuz 2020 Çarşamba

GEMİCİ HİKAYESİ






GEMİCİ HİKÂYESİ

  Limanın loş ışıkları, iğde ağaçlarına düşen şehrin ışık yansımaları eşliğinde dinliyorum uluslar arası denizlerde, büyük gemilerde çalışan gemiciyi. Neredeyse gitmediği ülke, çalıştığı geminin uğramadığı liman kalmamış…

  Bizim gemici ( Gemi çalışanı ) Firmasının salgın ( Covid–19) yüzünden çalışamaması nedeniyle epey zamandır işsiz. Zamanında bolca kazanıp bolca tutmuş olduğu için durumundan pek şikâyeti yok. Laf dünyadan, yaşamdan, yaşamaktan açılınca en çok bilen o dersiniz. Bir meddah gibi söze girer, sahnede olduğunu hisseder, birden onun laf deryası içinde seyreden, dinleyen olursunuz.

  Neredeyse bütün dünyayı dolaşmış bizin denizci hazır işe gitmiyorum, okyanuslara açılmadım, ailemi alayım bir Ege turuna çıkayım, diyerek çocukları ve eşini arabaya bindirdiği gibi yollara düşmüş. Neredeyse on saat direksiyon kullanarak gitmiş olduğu yolun sonunda gittikleri yerdeki otelin kişi başı fiyatını çok bulan dünyayı gezmiş ve her konuda fikri olan denizcimiz, gittiği yerde; hiçbir otele uğramadan yemişler, içmişler tekrar yorgun-argın geri dönmüşler.

  İşin en ilginç yanı burada başlıyor; dünyayı gezmiş gemicimiz, dünyayı gezerken çalıştığı gemiden dolarla maaş alan sevgili denizcimiz, otele para vermediği için nasıl kar ettiğini allı-ballı bir şekilde anlatıyor.

  Peki, ama “ Yorulmadın mı hiç? “ , “ Yorulmaz olur muyum, sürekli direksiyonda olan bendim. Ama nasıl da kar ettim; otele o parayı vermedim ya! “

  Ne desem yetmez! Bu şehrin; şehir tiyatrosu, operası, halk plajları, eğlence mekânları; kısacısı halkın kendisi kentli gibi şehrine, sahiline, gecesine inmediği, kütüphaneler evlere taşınmadığı sürece; tüm dünyayı gezsek, nice okyanusları geçsek; bir derede boğulmak; buna denir. Kısır çelişkiler içinde nice bilgiçlerin varlığını geride bırakıp, dokunamadığı gibi dokunamadan çekip gideriz bir yudumluk yaşam hakkı olan bu güzel dünyadan…

Güven SERİN  


13 Temmuz 2020 Pazartesi

AMERİCA-1






                      

AMERİCA–1


  1987 yılında Neşe Karaböcek Amerika–1 isimli albümünü çıkartmış, herkesin kulağına ayrı bir tat-nefes, ezgi sunmuştu. Amerika Albümü, sanatçının Amerika’da ki yaşamından esinlenerek doğmuştu. Daha sonra Amerika–2 diye devam etmiş, tüm dünyayı saran Amerika sevdası onu da kucaklamış, kendi özünde arayıp bulamadığı neşeyi, özgürlüğü, ilgiyi Amerika Kıtasında bulmuştu.

  Amerika, nice zamandır tüm dünyanın vazgeçilmezi, bir kez oraya ulaştın mı, kurtuluşun en hakiki adresiydi. Oraya gitmek için ne çok çaba harcayanlar, hatta çocuğunu sırf Amerika’da doğmuş diye kayıtlara geçirmek için Amerika’da doğurma serüvenleri yaşayanların haddi hesabı yoktur…

  Son birkaç aydır farklı kesimlerde; anne ve babalardan duyduğum ortak ses; “Oğlum veya kızım Amerika’da yaşıyor ama işler çok kötüymüş! Onları oradan yollayacaklar. Ölüleri bile yol üstlerinde yatıyormuş. Çocukların ruhsal durumları bile bozuldu.”

  Ne oldu da bu Amerikan rüyası birden sona geldi. Uzaya öncülük yapan, Mars ve dış uzayda yerleşme hayalleri kurup büyük çabalar, paralar harcayan, müziğin, sinemanın, bilimin, ticaretin adresi olan Amerika, oraya büyük umutlarla gitmiş insanlar ( Öğrenciler ) için birden, kaçılacak ve korkulacak bir yere geldi. Ne oldu? Covid–19 denen minik yaratığın boyun eğdiremediği ülke yok ama Amerikan rüyasının bir kâbus olduğunu hatırlattı…

  Amerikan rüyasının içinde, Sümer, Babil, Asur,Hitit, Roma, Selçuklu, Osmanlı, Likya kalıntıları, öyküleri, süzülmüş vicdani değerleri olmadığı için, sadece “ Zengin ol da, nasıl olursan ol! “ yüce mantığının evrende bir karşılığı olmadığının rüyanın kâbusa dönüşmüş halidir.

  Doğayı, doğallığı, evrensel yasaları bir kenara bıraktığın an; her yerde bu tür rüyalar kâbusa dönüşmek için sıra bekliyor. Yol yakınken, büyük sevdaları, korkunç tuzaklarla dolu “Köşe dönme” serüvenlerini bir kenara bırakıp, bir yudumluk dünya zamanında bize ait bir yudumluk yaşamın hakkını verebilmek; en güzel serüven, kazanım ve rüya değil de nedir?

  Sanatçının America-1 Albümünde yer alan bir şarkısı var;

“ Bırak beni, bırak hislerimi
Bırak beni ah, bırak düşlerimi
Başka bir dünya, başka dünyalara geçtim been
Bırak kaderi, bırak dokunma bana
Beni bana veer…
Beni bana veer…
Bırak beni, bırak hislerimiiii…”

  İnsan denen canlının özgürlüğü bir kez gitmesin elden; en zenginken dahi sürgündeymiş hissi boğar,en canlı,en neşeli anları; birden,insan ararsın; filozofun gündüz; güpegündüz elinde fenerle aradığı insanı…

Güven SERİN  


9 Temmuz 2020 Perşembe

ÇIPLAK BİR ADAM


İnternet; Oktay Rıfat

Saygıyla...Minnetle...



                                                ÇIPLAK BİR ADAM

  Şimdi size çıplak, çırılçıplak bir adamdan söz edeceğim. Ölmek isteyen “ Denize atladı atlayacak” durumda olan, çaresiz bir adamdan… Belki de çare üretmek yerine çaresizliği kanıksadık, belki de doğal bir içgüdü giriyor devreye; “Yaşamak istemeyenler, erken ayrılabilir bu eşsiz gezegenden.” Diye…

  Biz yine çıplak, çırılçıplak durumda bulunan çaresiz adama geri dönelim. İstanbul’un en güzel yerlerinden birisi olan Moda’dan denize atlamak üzeredir. Ardından da ona bir başka adam ve bir kadın seslenirler;

“ Bir adam
Çıplak bir adam
Çırılçıplak bir adam
Denize atladı atlayacak
Nereden
Moda’dan
Moda’dan bir kayıktan
Gökyüzü mavi alabildiğine
Deniz
Sütliman
Bir adam
Palabıyıklı başka bir adam
İskelede bir babaya oturmuş
Bağırıyor öteden

   Bakkal Tanaş’ın oğlu Hacı
   Balıkpazarı’nda meyhaneci
   Heyyy
   Sana söylüyorum sana
   Sakın atlama ha
   Yüzmek biliyor musun bakalım
   Benimki bir iyilik
   Bir yardım
   Atlama atlama evladım
   Yoksul anana acı

Bir adam
Çıplak bir adam
Çırılçıplak bir adam
Denize atladı atlayacak
Moda’dan
Bir kadın bağırıyor öteden

   Oh benim güzel oğlum atlama
   Atlama noolur
   Elalem gibi güzel gir
   Senin atlamak nene
   Kem bakar sonra öksüzlerine
   Kim öder bakkal Tanaş’ın borcunu
   Atlama oğlum atlama
   Atlama evladım
   Rezil oluruz bakkala çakkala

Bir adam
Çıplak bir adam
Çırılçıplak bir adam
Denize atladı atlayacak
Moda’dan
Gökyüzü mavi alabildiğine
Deniz
Sütliman
Bir kadın Bakkal Tanaş’ın olu Hacı
Yırtınıyorlar öteden

  Atlama hain
  Atlama rezil firavun
  Atlama
  Bizlere acı
  Öksüzlere acı
  Bakkal Tanaş’a acı”

  İşte böyle dostlar; Oktay Rifat’ın yani şairin gözlemi böyle; sosyoloji, psikoloji, mizah kısacası diğer şairin söylediği bir başka dizelerdeki gibi; “Büyük İnsanlık” adına bir şeyler anlatıyor; gülümseterek, düşündürerek ve bir yudum yaşamın ne kadar değerli olduğunu dillendirerek…

  Son söz; her şeyin bir kapasite; alım, sığdırma, taşıma, kapsama gücü vardır; daha fazlası, “Yarı tanrı “ kılığındaki insanlara bile fazla gelir. İyi ki şiir sanatı, iyi ki edebiyat var bu dünyada; yoksa halim çıplak adamdan öte; nice olurdu…

Güven SERİN 



30 Haziran 2020 Salı

SENİ


Kamera; Güven    KUŞADASI




SENİ


Seni seviyorum;
İnilti inilti,
Coşku coşku...
Seni istiyorum;
Taşkın taşkın,
Alev alev…

Sensiz geçmeyen zaman;
                              Şimdi,
Nasıl da koşuyor delice,
Bahara çıkmış taylar gibi...

Güven SERİN 

27 Haziran 2020 Cumartesi

JEOLOJİK YANKI; PİETA


internet; Salvador Dali

                                JEOLOJİK YANKI; PİETA

 
   1949 yılında yayın hayatına başlayan Yaprak Dergisinin ikinci sayısını okudum. Derginin üst sol yaprağında Ahmet Muhip Dıranas’ın bir şiiri; Bir Tren Yolculuğu da yer alıyor. Dranas’a özgü,değerli bir şiir.Eserin on üçüncü dizesi;

“ Yeşil ışıktan bir damla beynimde “ diye başlayıp;

“ Yeşil ışıktan bir damla beynimde
Koşuyor sağa sola inimde

Ama-şairane, mahzun bir hayvan
Aya dalmış öyle bir dal ucunda!

Ya bu yüzler ne yüzler, maske gibi.
Yüzler; güzeli, çirkini, garibi…”

  Şiirin dizelerindeki derinliği bir yana, bir tek sözcüğün bir başka eserle buluşması, kendi evrimsel süreci için izin istemesi ayrı bir yana… Yıllar önce Sakıp Sabancı Müzesi’nde Salvador Dali sergisi vardı. Aradan yıllar geçtiği için sergide izlediğim eserleri unuttum sanıyordum. Ta ki, Sabancı Müzesinin yapmış olduğu değerli çalışmaları, eserlerin video tanıtımlarını izlemeye başladığım an; Dali’nin Gala aşkını, sanata duyduğu koşulsuz, sansürsüz ve uçsuz bucaksız arayışlarını karşılığı olan eserlerini izledikçe, bugünkü hissiyatım ve bir başka ruh âlemi içinde kavradım eserin iç yankılarını.

  Bir şiir ve bir mısra ve bir tek sözcük; “Yeşil” şair ile ressam arasındaki seslenişi, gösteriyi kendi bakış açımla kaleme alma fırsatına dönüştü. Salvador Dali, Jiolojik Yankı-Pieta isimli çalışmasını yaşamının son zamanlarında yaşlılık hallerini yaşarken yapıyor. Yarım yüzyılı birlikte paylaştıkları karısı Gala hastadır! Onun acısı sanatına, düş gücüne baskı yapıyordu. Tıpkı, karısı için söylediği sözlerin anlamlarını hiçbir zaman yitirmeyecekleri kadar yeşil rengin ölüm örtüsü içinde;
“ Gala, beni evlat edindi. Ben onun yeni doğan çocuğu, oğlu, sevgilisiyim. Gala benden ölümün etkilerini söküp attı. Delirmememin nedeni, deliliğimi onun üstlenmesidir.”

  Dali, her ne kadar ölüm korkusunu yendiğini ifade etse de, yolun sonuna gelmiş, elli yıllık karısını fiziksel sevgiden beslenen dünyevi zevkler içinde değil, ruhani ve sanatsal bir sevgi içerisinde, başka sanatçıların hayran olduğu eserleri tekrar yorumlama kudreti içinde; Michelangelo’nun Pieta isimli heykel grubunu yorumlar. Bu çalışmanın ismi; Jeolojik Yankı; Pieta olur.

  Bu eser oluşurken, Dali’den alınan eser hakkındaki bilgiler;

“ Geçici heveslerin, rüyaların, otomatizmin peşinde değilim. Artık, kendi yaşamımdan, hastalığımdan, anılarımdan olan önemli şeyleri resmetmek istiyorum.”

   Böylece Jeolojik Yankı; Pieta doğar. Ölümü anlatan bir çalışma. Çalışmanın temelinde ise Roma’da bulunan heykel grubu; Michelangelo’ya ait Pieta vardır. Meryem kucağında tuttuğu ölü oğlu için derin acılar içindedir. Esere sinen soğuk yeşilimsi renkler ölüm duygusunu vurgular. Denizdeki kaya, resmin-eserin her yanında tekrarlanıyor. Salvador Dali için akıldan hiç çıkmayan bir anı, üzerine çöken yaşlılık, Gala’nın hastalığı ve ölümü ve hayran olduğu sanatçının eseri bir başka esere dönüşüyor. Yıllar sonra yerel basının gazete köşesinde belki bir başka insana ilham verecek, cesaret bulacak yeni ufuklara adım atacaktır…

  Okuduğum Antik Felsefe kitabından geriye şu notlar kalmış;

“ Çoğaltır toprak kendi şeklini. Su suyu, ateş de ateşi…”

Güven SERİN