29 Ocak 2020 Çarşamba

DEHŞETİN SON KERTESİNDEKİ OLAYLAR






                    DEHŞETİN SON KERTESİNDEKİ OLAYLAR


   Yaşamı her daim tastamam ister ve hayal ederiz… Kolayca, hiçbir acının sızının yanımıza uğramadan mutlu olmanın gülünecek yazgısına teslim oluruz… Bazen şu sözcükleri duyuyorum başına beklemediği kötü bir olay gelen kimselerden; “ Bize de mi Allahım!”

  Bu süreçleri tam olarak nasıl izah ederiz bilinmez! Dinler ayrı, filozoflar ayrı izah yapmışlar çoktan… Bilinen bir gerçek varsa; “ Aç tokun halinden anlamadığı” gibi, başına bir şey gelmeyen de gelenin halinde anlamıyor…

  21.yüzyıl anlaşılmazlığın, yalnızlığın, çığlıkların bile sessizliğinin yüzyılı olacakmış gibi geliyor bana…

   Görevlerini en saf ve en karşılıksız bir halde sanatçılar yapmışlar ve yapmaya devam ediyorlar…

  Samuel Beckett bir şiirinde; “ Çektiğim acılar, varlığımın inşasının irili ufaklı parçalarıdır. Sadece düşünmek var etmez insanı. Duygularını, ruhunu ve hatta zekâsını geliştiren asıl üreticiler acılardır. O halde VARIM! Çünkü acı çekiyorum…”

  Dehşeti anlatan olaylar bu dünyanın özünde var. Bilim insanlarının dünya oluşumuyla olan bilgilerine baktığımızda birkaç milyar, belki daha da fazla, ateş topunun, korkunç gazları ve ısılarının ne büyük cehennem ateşi ve dehşeti yarattığı düşünülemez bile…

  Susan Sontang için dehşet sahnesi çok küçük yaşlarda, bir kitapçıya girip, bir dergideki Nazi Kamplarında ölen insanların fotoğraflarını görünce ayrı bir dönemin başlangıcını duyurdu. Dehşetin, sadece ayak sesleri olmaz! Görüntüleri, kokusu ve iç paralayan çığlıkları da olur…

  Bur korkunç sahneler, dehşet sözcüğünün bile izah edemeyeceği anlar, sanatçılar yardımıyla başkalaşım geçirirler. Belki de insanlığın buraya kadar gelmesinde, kötülüğün bu kadar kol gezdiği “Tüm zamanlar” da, yine iyiliğinde kalabilmesi, insanların acıların irili ufaklı parçaları sayesinde olmuştur…

  Ünlü Yunanlı Yönetmen Theo Angelepoulos’un çocukken; 1946 yılında izlediği Kirli Yüzlü Melek filminden etkilenmesiyle; sinema o günden sonra onun hayatının bir parçası olur… Theo’yu bu kadar etkileyen şey nedir acaba?

   Filmin son sahnesinde Kirli Yüzlü Melek denen kahraman; James Cagney idam cezasına çarptırılmış ve elektrikli sandalyeye götürülürken “ Ölmek istemiyorum… Ölmek istemiyorum…” yakarış sahnesi; gölgelerin içerisinde gerçekleştirilen ölüm sahnesi; Theo ismindeki küçük çocuğu, dünya çapında sinema yönetmeni yapmaya kadar götürmüş, her daim, insanların perişanlıklarını, düşlerini, göçlerini anlatan çok önemli sanatsal işlere imzasını atmıştır.

  Oysa filmin kahramanı; Kirli Yüzlü Melek, ölüme bile korkmadan gitmeyi çoktan kafasına koymuştu. Onu örnek olan binlerce serseri genç, onun yalvarmayacağını, kahramancı öleceğine inanmıştı… İşte bu inancı yok etmek, toplumun serseri gençler olarak toplumun dışına atılan o insanları kurtarmak isteyen birisi vardır; kasabanın Rahibi! Kirli Yüzlü Melek; James Cagney veya filmdeki ismiyle; Rocky ile ölümünden 10 dakika önce bir anlaşma yaptı. Yani ona; çocukluk arkadaşına yalvardı. Bir kahraman gibi ölme! Niçin? Çünkü kurtarmak istediğim bütün gençler seni bir kahraman olarak kabul ediyor. Sen öldükten sonra da senin gibi serserilik yapmaya devam edecekler.

  Ne yapayım o zaman? Senin hatıranı küçümsemeleri gerek. Bir korkak gibi öl! Rocky, çocukluk arkadaşı olan Rahibi kırmadı. Bir korkak gibi ölme rolü yaptı; “ Ölmek istemiyorum…” Bu sesi işiten rahip, arkadaşı için bir damla gözyaşı döktü; bir acı, bir dehşet ve kayıp yaşanırken, geride kalan binlerce çocuğunda kurtarılacağını bilmenin değerli ıslaklıkları…

  Susan Sontang Nazi Kamplarında çekilen fotoğrafları gördükten sonra şu yazıları not düştü;

“ İnsanın, dehşetin son kertesideki olaylarının fotoğrafları, çok hızlı biçimde içimi parçalamıştı. Gerçekten de ömrümü, bu fotoğrafları görmeden önce, gördükten sonra diye ikiye ayırdım. (O fotoğrafları gördüğümde on iki yaşındaydım.) ”

  Kendi gamsızlığı mızın sefasını çekmeye devam ederken, acaba bizler,”Bize düşen bir iş var mı?” diye ne zaman ayağa kalkıp, çevremize; mahallemize, şehrimize ve ülkemize dönüp esaslı bir şekilde TÜM duyularımızla birlikte bakacağız acaba? Yapaylıktan ve unutkanlıktan uzak, hakiki bir gözyaşı, değerli bir hüzün, parçalardan oluşan bir acının sanata dönüşmesi gibi…

Güven SERİN   

22 Ocak 2020 Çarşamba

KUYTUYA ÇEKİLMİŞ ÜÇ KÜÇÜK KUMRU







                                  KUYTUYA ÇEKİLMİŞ ÜÇ KÜÇÜK KUMRU
                                    (Yüksekler değil, yamaçlar daha korkunçtur.)


    Poyrazın hüküm sürdüğü zamanlardayız.Kuzeye açık olan Tekirdağ şehri,hatta biraz da kuzeyde bulunan Çorlu,Saray,Muratlı,kuzeyin bu değerli rüzgârını ve soğuğunu çok daha net hissederler…

   İnsan olgunlaştıkça daha barışsever oluyor. Küçükken karasineklerin düşmanı olan ben, serçelerin peşinde sapanı ile koşan çocuk içinde oluşan kıpırtılara karşılık arıyor… Çalışma odasında kış uykusundan uyanmış büyük bir karasinek dolanıyor. Dışarıda ise muhteşem bir kuzey rüzgârı; poyraz…

  Hiç kimse odasında sinekle birlikte yaşamak istemez! Eninde sonunda ondan kurtulmak ister. Bize öğretilen ve bizim öğrendiğimiz; iğrençtirler ve zararlıdırlar alışkanlığı başköşemize oturmuştur.

  Gün yeni başlamıştı. Birazdan atölyeme gidecek, hümanizma, doğa adına bir şeyler yazacak, düşünecek, üreteceğim! O bir şeylerin içinde “yaşam” ve “yaşama hakkı” olacaktı… Bu duyguların baskısı, çalışma odasında uçan uyuşuk karasineği öldürmek yerine hafif sersemletici bir vuruşla, yaşar halde dışarı atma çaresini düşündüm. Dışarıda rüzgâr insanı bile titretecek kadar sertti ama bir kuytuya çekilebilirse karasinek, baharın müjdecisi olan yaşam uçuşuna tekrar kavuşabilirdi. En azından böyle bir şansı olmasını istedim…

  Bahçeye bakan balkonun kapısını rüzgârın uğultusuyla birlikte açtım. Karasineği balkonun kuytu köşesine bırakma eylemi içinde elimi uzattığımda, orada balkonun en kuytu köşesinde gecenin azimli soğuğunu geçirmiş olan üç küçük kumru uçuverdiler.

  Her şey bir saniye içinde oldu. Kumrular, daha kapı açılır açılmaz hazırlandıkları belli. Bu kadar sakin olan bu hayvanlar, yaşamda kalmak adına korkuyu çoktan öğrenmişlerdi. Belki de Alman filozof Nietzsche’nin “ Yüksekler değil yamaçlar daha korkunçtur.” Sözünü çok daha öncelerinden ezber etmiş, genlerine kuytularında tekinsiz olabileceğine dair ilahi uyarıyı almışlardı…

   Karasineği kurtarma çabam, üç küçük kumruyu vakitsiz günün içine kaçırmama neden oldu… Kumruların kaldığı; daha doğrusu tünediği yere yaklaşınca, günlerdir orada kaldıklarına dair işaretleri gördüm. Sevindim; hemen yakınlarında; her gece kitap okuyup, gecenin çöken karanlığıyla birlikte yorgunluğun uykusuna daldığım yerin birkaç metre ötesinde üç küçük kumru komşuluk yapıyordu bana.

  Yaşam böyle bir şey; can sıkıntısından can çekişirken, hangi alışveriş, yiyecek mekânına gideyim telaşı oluk oluk akarken, bir yandan da kuytuya sığınmış üç küçük kumru, bir seferliğine hayatı bağışlanan karasinek, yaşama ayrı bir etki yapıp, kendi iksirlerini edebi düşüncenin hissiyatına bir parça eklenen şefkati, merhametiyle birlikte sunuluyor…

   Poyrazın gücünü arkama alarak koşarcasına atölyeme geldim. Tanıdık koku ve bir şarkının içine girdim; Johnny Cash, güven veren sesiyle yaşamın yoğun hislerini olduğu gibi sunuyordu dinleyicisine;

“ Bugün canımı yaktım.
Hâlâ hissediyor muyum diye
Acıya odaklandım
Gerçek olan tek şeye
İğne bir delik açtı
Eski tanıdık bir sızı
O acıyı kesmeye denedim
Ama her şeyi hatırlıyorum
Ne hale geldim ben?
En tatlı dostum!                                                 
Tanıdığım herkes
Sonunda çekip gitti
Her şeye sahip olabilirdin
Benim çöpten imparatorluğum da
Seni hâyal kırıklığına uğratacağım
Canını yakacağım”

Güven SERİN   

11 Ocak 2020 Cumartesi

NAİM SÜLEYMANOĞLU


BAŞARIDAN BAŞARIYA KOŞTU

ÇOK ALKIŞ ALDI ve HİÇBİR KURUMUN
YAPAMADIĞI KADAR TÜRKİYE'NİN ADINI
DUYURDU...

YA SONRA? Tüketmeye meyilli şark kurnazı
beyinlerimiz,O'da tüketti;son hali aşağıda;ölmeden
biraz önceki hali...



Buruk hali,kendi hastalığı ve yalnızlığı adına
değil,Türk Halter Sporu adına...


                                     NAİM SÜLEYMANOĞLU


   Sanatçıların, sporcuların ve EFSANE haline gelmiş insanların yaşamları sonlanınca ayrı bir evreye; yaşatma biçimine dönüşüyor. Naim Süleymanoğlu sadece Türk insanı için değil ezilen, dışlanan, kimliği reddedilen diğer milletler için de simge olmuş insanların başında geliyor.

   Sinema sanatı, tiyatro sanatı gibi; efsaneye dönüşmüş değerleri ortaya çıkartmak, duygularıyla, sesi soluğuyla anlatmak adına çok değerli bir kültür olayıdır. Naim Süleymanoğlu filmini izleyip de, insan tarafıyla ağlamayacak birisi olamaz…

   Naim Süleymanoğlu Halter sporu için yaratılmış, kasları, kemik yapısı ve iradesiyle bu spor için doğmuş ve doğrulmuştur… Hatice Ana’nın doyamadığı bir çocuk; O çocuğunda doyamadığı bir Ana…

  Özer Feyzioğlu’nun yönetmen koltuğunda oturduğu filmin sanatçı kadrosu üzerlerine düşenleri en iyi şekilde yapmışlar. Filmin çekildiği yerler, harcanan emekler ve filmin kurgusu; sinema seyircisi adına beklentileri en üst derece karşılayacak vaziyetteydi…

  Naim Süleymanoğlu film biterken son seslenişini yapar; “ Bir gün öleceğimi bilsem de bu haykırışım dan asla vazgeçmeyeceğim…”

   Naim Süleymanoğlu sporcu yönüyle insan sınırlarını zorlayan bir aşamaya; başarılara ulaşmıştır. Kendi ağırlığının üç katını kaldırmak ne demek? Mucizevî bir şey olmaktan öte, çalışma disiplini ve insan iradesinin gücü; başarısı demek… Başka? 8 Dünya Şampiyonluğu,46 dünya rekoru demek…

  Naim’in filmine son gece, İlhan Bey sayesinde gittim. Film bitiğinde dudaklardan dökülen sözcükler; “ Gaflet uykusundan uyandım” felsefesini tekrarlıyordu… Yaşadığımız gündem, her gün başka bir kaybediş ve hüzün hikâyeleri kafalarımızı o kadar karıştırıyor ki, nitelikli sinemayı, nitelikli kitabı, sosyalliği ve kültürel seçimleri yapamıyoruz. En azından kendi adıma; Naim, Tekirdağ sinemalarında haftalarca kaldığı halde, seyretmek için gerekli gayreti gösteremediği filmlerin başında geliyor…

  İlhan Bey, Orhan Bey, hep birlikte Naim’i izledik. Sinema salonunun loş hali, her birimizin birbirine göstermek istemediği gözyaşlarını da bir güzel gizledi. Orhan Bey ve İlhan Bey, Naim’in geldiği yerden; Bulgaristan’dan kimliklerini korumak için göç ettiler; Büyük dedelerimiz ve Naim gibi… Yaşananları, filmde işlenenleri gözleriyle görüp, kulaklarıyla işitmenin yanında, acıları, hüzünleri an ve an rafine ettiler…
                                                                                                                                       
   Naim’in sesi o kadar net ve anlaşılır çıktı ki; yok sayılan eziyetler,yok edilen kimlikler,onun Birleşmiş Milletlerdeki konuşmasıyla tüm dünyaya duyuruldu;

“ Bir insanın hayatta kaybedeceği en son şeyi; kimliğidir! Bulgaristan’da yaşayan Türklerin isimleri değiştirildi! İşkence ve zulüm gördük… Bizim tek isteğimiz; Evrensel İnsan Haklarından her bir dünya vatandaşının faydalandığı gibi, doğduğumuz topraklarda özgürce yaşamaktır. Bulgaristan Komünist Partisi bunu sağlayamıyorsa; bizlerin anavatana dönmemize izin versin!

   Ben, NAİM SÜLEYMANOĞLU, bugün ve bundan sonra kırdığım her rekorun ardından, kazandığım her madalyanın peşinden; Özgürlük… Özgürlük, Özgürlük, diye haykıracağım! Bunu sadece zulme uğramış Türk halkı için değil, insan hakları içinde yapacağım…”

  Naim’in açtığı yoldan, ortaya koyduğu güçlü direniş karşısında uluslar arası tepkilerin artmasıyla o günün Bulgaristan hükümeti dayanamayıp bütün sınır kapılarını açmıştır. Yüz binlerce insan anavatana göç ettiler; geride, milyonlarca anı ve hatırayı bırakarak…

  Seyretmiş olduğumuz film; sinema adına, ezilen ve zülüm gören insanların varlıklarını anlatmak adına çok değerlidir. Filme girmesi gerekenler, bir ömrün karşılığı olması mümkün değil… Naim Süleymanoğlu ölümünden çok kısa zaman önce yapmış olduğu bir konuşma, filme alınsaydı; halkımız adına çok daha önemli bir iş yapmış olurlardı.

  Naim Süleymanoğlu ölümünden önce, halter sporu adına gelinen noktanın hüznünü taşıyordu. Niçin? Sorusunu ısrarla ve kimseleri kırmak istemeden, ilk çocuk ve mahcup haliyle sorguluyordu.” Yeni markalar yaratmalıyız! Dışarıdan getirilen sporculardan medet umduk; bu yanlıştır. Kendi markalarımızı yaramlayız; yeni sporcular yetiştirmeliyiz.” Haykırışı maalesef duyulmamış…

  Değerleri, efsaneleri ne çok harcıyor, eskitiyor ve unutuyoruz… Alkışın en büyüğünü yapıyoruz, Cep Herkül, diyecek kadar efsaneleştiriyoruz, ama yaşarken; yok saymak; aynı zamanda kendimizin de yaşayan ölüler haline gelmiş olduğumuzun anlatımı değil midir?

  Bir yerde bir söz okumuştum; “ O halde, insan kalmaya bak. Temel mesele, insan olmak! Bu ise kararlı, dürüst ve neşeli olmak demek, evet, herkese ve her şeye rağmen neşeli olmak, çünkü sızlanmak zayıfların işidir.” John Berger’e ait bu sözlerin aksini savunan var mı?

  Naim SÜLEYLMANOĞLU böyle bir insandı; İnsan kalmış bir insan…

  

  Güven SERİN



9 Ocak 2020 Perşembe

İNSANCILLIK RUHU...


Kamera; Güven
BİZİM SİLO (YILLAR ÖNCE...)



Kamera; Güven   BİZİM SİLO
TEKİRDAĞ

                                         İNSANCILLIK RUHU


  Hümanizma için dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in o günün imkânlarıyla Türkçeye çevirdikleri dünya klasiklerinin ilk yaprağında, Bakan Hasan Ali Yücel’in şu sözleri bulunur;

  “ Hümanizma ruhunun ilk anlayışı ve duyuş merhalesi, insanın varlığının en somut (müşahhas ) şekilde ifadesi olan sanat eserlerinin benimsenmesiyle başlar.”

  Fransa edebiyatından o günün şartlarında günümüze aktarılan yazarlardan birisi de Honore De Balzac’dır. Balzac’ın Mutlak Peşinde eseri de bir başka insancıllık örneğinin karşılığı olarak, Madam Delannoy’a adanmıştır. Günümüzden 180 yıl önce bu eserin başlığında Balzac’ın şu satırlarını paylaşmak isterim;

“ Madam, umarım Tanrı bu yapıtı benden uzun ömürlü kılar. Böylece size karşı duyduğum-ve bana gösterdiğiniz o,”Ana “sevgisine benzer sevgiden aşağı kalmayacağını umduğum-gönül borcu, duygularımız içinde önceden biçilen vadenin ötesinde ve varlığını sürdürür. Eğer yüreğin ömrünün, yapıtlarımızın yaşamıyla uzadığını kesin olarak bilseydik, bu yüce ayrıcalık, ona erişme tutkusuna kapılmış insanların bu uğurdu çektiği tüm sıkıntıları unutturmaya yeterdi. Öyleyse yeniliyorum: Umarım dileğimi yerine getirir Tanrı! “

   Bir esere dâhil olmak ve bir sanatçının sevgisini kazanmış olmak; edebi anlatma bir başka yolun yolcusu olmaya koyulmak anlamını da taşıyor. Bizim varlığımızı oluşturan ömrün sonu gelse bile, eseri oluşturan sanatçının yakarışı, ebedi bir sevgi ve hatırlayıştan başka bir şey değildir… Eğer ruhlar diyarı diye bir yer varsa, tekrarlanan bu yakarış, bizlerin eliyle de evrene bırakılmaya devam etmesinin en güzel karşılığı, bu canlıların yaşamlarındaki sevginin ödülü olarak evrene bırakılmaya devam ediliyor.

  Zamanlar arası gezimi bugüne taşımak istiyorum. Bir başka insancıllık-hümanizma peşinde koşan, icatlarda bulunan bir kadından; Canan Dağdeviren’den söz etmek istiyorum. Fizik okumak istediğinde “ Bu işi yapapazsın; fizik erkek işi diyenlerin karşısında durup, yoluna devam etmiş bir insan Canan Dağdeviren…

 Canan Dağdeviren; Türk bilim insanı olmanın yanında, ABD’deki Harvard Üniversitesi’nin Genç Akademi üyeliğine seçilen ilk Türk bilim insanıdır. Kendisinden söz edilmesinin sebebi ise icatlarıdır.

  Ruhunu ve bedenini kaplayan hümanizma ve bilim sevgisi;28 yaşında hiç bitmeyen kalp pilini icat etmesiyle dikkatleri çekti. Kalp pili icat etmesinin ana sebebi; hiç tanımadığı dedesinin kalp krizinden ölmesi ve onda oluşmuş dinmeyen dede sevgisinin de bir parçası ve aynı zamanda başka insanların dedelerinin, babalarının, ninelerinin, annelerinin de erken yaşlarda ölmemesi üzerine mayalanmıştır. ALS hastası Stephen Hawking ile tanıştıktan sonra Parkinson hastalarının hayatını kolaylaştıracak bir beyin iğnesi yaptı.(Parkinson’la mücadelede kullanılan ilaçların direkt olarak beyne enjekte edilmesini sağlayan bu iğne, hastaların koordinasyon bozukluklarının tedavisinde kullanılacak. Teyzesini meme kanserinden kaybetmeden önce teyzesine bir söz verdi; “Elektronik sutyen yapacağım” En ufak hücre bozulması gözlemlendiğinde sutyen uyarı verebilecek…

  İnsancıllık böyle bir şey! Hangi dalda-meslekte yer bulursa bulsun, almak istediği yol; ticaretten çok öte giden, uçsuz bucaksızlığa uzanan bir yoldur. Bazen avukat, bazen doktor, kimi zaman; yazar ve şair olarak karşımıza çıkar… Her mesleğe sızmış, evrimin ve evrenin bir parçası olmuştur. Çok cahil, çok geri kalmış insanlar veya topluluklar dediğimiz yerlerde bile fazlasıyla bulunur; hümanizma…

    Hele bir de, bilimle, edebiyatla, sanatla, felsefeyle beslenmeye görsün; zamanlar, kıtalar, diller, dinler, milletler arasına kök salmanın yüksek onurunu, şanlı neşesini yaşar ve yaşatır…

Güven SERİN 







7 Ocak 2020 Salı

TANTALOS İŞKENCESİ


EBEDİYETE KADAR AÇ ve SUSUZ;
Vah Tantalos Vah...



                                            TANTALOS İŞKENCESİ


   Mitler; efsaneler olmasaydı bugünü, bugünün insanını anlatmakta zorluk çekerdim… Bir akşam,17 yıl oturduğum eski mahalleme çıktım. İki kahvehaneye uğradım. Her ikisinde de, bir sürü tanıdık; arkadaş, eski komşum ile selamlaşıp kucaklaştık…

   Arkadaşlarım; Ünal Ağabey, Metin, Fedai, İsmail Ağabey, Ali hepsi geçmişin izleri, anılarıyla dolu engin denizlerde yoluculuk yapmış kahramanlık destanlarını birlikte başarmış dostlukların izlerine benzer manevi izler taşıyan insanlar…

  Konu konuyu açtı, birkaç saat zamana neredeyse yıllara gizlenmiş anı ve hatıraları gün yüzüne çıkarttık. Güncel olana da, bu sohbetler, hasret gidermeler içinde ulaştık. İsmail Ağabey’in komşusu Ali Amca ile yeni tanıştım. Yaşı 80 olmasına rağmen ona “İhtiyar” diyemezsiniz…

   Hepimizin ortak bir tanıdığı eski tüccar, şimdi müteahhit olmuş! Hepimizin tanıdığı eski tüccar yeni müteahhit, yene hepimizin bildiği o vazgeçilmez huyunu devam ettiriyormuş! Yani almayı çok seven, ama konu vermeye gelince cebinde akrep olan insanlardan birisi yeni müteahhit, yapmış olduğu evi inşaat halinde Ali Amca’ya satmış. Ali Amca, tam bir eski insan klasik davranışı içinde, borçlu olmaya dayanamadığı için evinin parasını daha evi bitmeden yıllar önce ödemiş. Gelin görün ki, yıllar önce ödediği evde oturmaya başlayan Ali Amca, evin bitmeyen, bitirilmeyen sorunları için bizim yeni müteahhitte defalarca söylese bile onun meşhur pişkinliği karşısında yapacak bir şey bulamıyor; çaresiz kalmış…

  Ali Amca, pişkin yeniyetme müteahhit’in durumunu anlatırken bende Tantalos İşkencesine çok eski bir efsaneye gittim. İzmir Yamanlar Dağı civarında Kral Tantalos yaşarmış. Zeus’un oğlu bir ölümlü olan Tantalos Tanrılar arasında onlarla birlikte yemek yiyen tek ölümlü idi. Bu işe gıcık olan Tanrılar, çaresiz Zeus’un korkusundan seslerini çıkarmazlarmış. Aynı öfkeyi Kral Tantalos da gururlu Tanrılar için duyarmış.

  Kral Tantalos bir gün, sevmediği gururlu Tanrıları sınamak istemiş. Onları yemeğe davet etmiş. Tanrı olup olmadıklarını anlamak için öz oğlu Pelops’un etini kestirtip pişirtip onlara ikram etmiş. Tanırlar önlerine konan etin ne olduğunu anladıklarında tiksinerek masadan kalkmışlar. Ve aralarında kararlaştırıp Kral Tantalos’a ebediyete kadar ders olsun diye Tantalos İşkencesi olarak bilinen cezayı vermişler.

   Tantalos İşkencesi nedir? Tanrıları küçük gören Kral Tantalos,öyle bir ceza almalı ki,insanlar bunu tüm zamanlarda Tantalos İşkencesi olarak hatırlayacaktır…

  Kral Tantalos cehenneme gönderilmiş. Diz boyu berrak sularda yaşamaya mahkûm edilmiş. Susayıp su içmek için eğildiğinde sular toprağın içine çekiliyormuş. Hemen üzerinde ise bulunan dallarda, armutlar, üzümler, şeftaliler en güzel, en iştah açıcı halleriyle duruyormuş. Tantalos uzanıp koparmaya çalıştığı zaman bir rüzgâr çıkıyor, dalı yukarılara üflüyor-muş…

   Sizin anlayacağınız Kral Tantalos verilen cezan karşılığı olan; bolluk ve bereketli suların, yemişlerin, meyvelerin içinde aç ve susuz kalmaya mahkûm bir halde yaşıyormuş…

  Ne acı bir ceza! Ne korkunç bir eziyet… Bu bir efsane efsane olmasına ama, yeni müteahhit, eski tüccar ve daha nicelerimiz; insanoğlu kendi yarattığı bolluk ve bereketlilik içinde Kral Tantalos’dan daha beter işkenceler çekiyorlar… Varlıklarını gizlemeleri, kendilerine eziyet etmeleri bir yana, alış veriş yaptıkları insanları da zora sokuyorlar. En yakınları, konu komşuları dahi bu Tantalos İşkencesine çarptırılmış insanlardan öte kaçıyorlar; Amman bize de bulaşmasın, bize de dokunmasın bu lanetli ceza diye…

  Siz siz olun dostlarım; dünyanın sayılı günleri, yani bize ait yaşam çok ama çok kısa; Tantalos’un durumuna düşmeyiniz… Tantalosların malını kimler yediği hepimizin bildiği bir şey; çoğu kendi malına mülküne dokunmaz ama arkadan gelenler; yağmalar, işkenceye dönüşmüş mal- mülkün biriktirilmiş hallerini…

Güven SERİN


 

3 Ocak 2020 Cuma

TOLSTOY KRAL LEAR'E ÖFKELİDİR


BÜYÜK KRAL...



ÖFKELİ TOLSTOY


                             TOLSTOY KRAL LEAR’E ÖFKELİDİR


  Bunu iddia eden ben değilim. Batı Kanonu yazarlarından Harold Bloom’un tespitlerinden ve bu iddianın peşine takılmış birisi olarak yazıyorum.

   Acaba niçin? Tolstoy, Kral Lear’in üzerinden Shakespeare’yi aşağılamak istemiş olabilir mi? Bakacağız!

  Kral Lear,Shakespeare’nin yazmış olduğu tiyatro oyunlarından sadece birisidir. Üç kızı olan Kral’ın, yaşlılık zamanında krallığını üç kızı arasında paylaştırmak istemesiyle hikâyemiz de başlar.

  Kral Lear, üç kızını yanına çağırtır. Artık yaşlandığını ileri sürer. Krallığını üç kızının yanında, üç genç insanın yönetmesini ve ölümü ardından çeyiz kavgası yüzünden krallığının perişanlığını önlemektir amacı.

  Shakespeare’nin önemli karakterlerinden sadece birisi olan Kral Lear, kızlarına, o bildik soruyu sorar; “Hanginizin bana olan sevgisi daha fazla?” Kızlarının göstereceği fazilet, yani sevgi sunumu için, daha fazla miras vereceğini söyler.

  İlk önce büyük kızı, Goneril’e sorar;”Kızım konuş bakalım?” Goneril, zorlamanın zoraki konuşmasını gölgelere sığınarak ve güçlü bir şekilde yapar; “Babacığım, sizi, kelimelerin tesirinden, gözle görünenden, saygıdan ve mesafeden, zengin ve ender sayılacak her şeyden bile çok seviyorum.”

  Büyük kız Goneril, sayar da sayar! Artık bunamaya başlayan Kralın duymak istediği sözler bunlardır. Hemen hemen her evde, olanlar gibi; her daim, süslü sözlere muhtaç insanlık!

  Kral Lear,Goneril’in konuşmasından çok hoşlanır.Elinin altında bulunan krallığının haritasından,çok önemli bir bölümü büyük kızına verdiğini söyler.Harita işaretlenir.

  Sıra ikinci kızına; Regan’a gelir. Kral aynı soruyu ona da sorar. Konuş kızım! Regan; “ Kız kardeşimle aynı taraftayım! Onunla aynı değerleri paylaşıyorum. Siz, majestelerine olan sevgim sonsuzdur.” Der. Kral Lear’ın yüzü yine gülümser. Elinin altındaki haritaya tekrar döner. Ona da krallığının büyük bir parçasını, ablasına verdiğinden aşağı kalmayacak bir yeri verir.

   Sıra en küçük kızına gelir. Kral; “Kardeşlerinden farklı olarak ne sunacaksın; konuş” der. Küçük kız; “ Hiçbir şey lordum!” Kral Lear şaşırır. “Hiçlikten hiçlik doğar; tekrar konuş” der.

  “Kahırlar içindeyim ki, kalbimi dilime çekemiyorum babacığım. Sizi tüm bağlılığım içinde seviyorum majesteleri; ne az, ne çok!” küçük kız Cordelia böyle der. Kral, hiç memnun kalmaz. Övgüler, düzgüleri bekliyordur; şaşkındır.

  Kral Lear Cordelia’ya daha şefkatle ve uyarcı sözlerle yaklaşır; “ Canım, sözlerini biraz düzelt ki, servetimin tadını kaçırmayasın!”

  Küçük kızı, olduğu gibi, en içten en samimi dille, aynı sözleri tekrarlar. Kral Lear’in öfkesi büyüktür. Fırtınaya dönüşür. Küçük kızı Cordelia’yı mirasından mahrum bırakır. Öfke büyüktür; bir kez daha, büyülü sözlerin altında hilebazlık kazanmıştır.

  Tolstoy, Kral Lear’ın öfkesine mi kızar? Yoksa samimiyeti, barışçıl olanı görmeyişine mi? Yoksa Shakespeare’nin edebiyat alanında yarattığı o büyük krallığa mı?

  Laf aramızda dostlar, Harold Bloom’un tespitleri, Lear’a kızan Tolstoy’un son zamanlarında Kral Lear gibi yaşadığı üzerinedir. Bu kadar öfke, telaş, aşağılama kendi kaderinin kapısına kadar ve Kral Lear’la aynı kaderi paylaşma anlamına mı geliyor?

  Sırf bu yüzden, yaşamımdan geriye kalan yarım yüzyıl içerisinde kendi öfkelerim değerlendirdiğimde de bunu görüyor buluyorum. O büyük krallığın öfkelerini, paylaşımlarını yapmak istemeyen bir öfke krallığı var mıdır? İnsanın, evrimsel sürecinde büyük ilkellik, hayvani içgüdüler hep peşimizde.

  Öfke krallığından kurtulmamın, onun zincirlerini çözmemin en büyük yardımcıları, edebi, sosyal dünyadır. Yazmanın okumak, okumanın yazmak kadar gerçek, sonsuz olduğu çok boyutlu bir dünya… Bugüne kadar pes etmediysem, bunun sebebi budur; bu eşsiz, büyülü ormanlarda dolaşmak; kimi bir çoban kılığı içinde, kimi gezgin; sıradanlığın özgürlüğü, mülkiyetsizliğin ağırlıksız olanı budur…

   Tolstoy, kendi zamanından çok önce yaşamış ve halen yaşadığını sandığı Shakespeare’ye kudur- muşçasına saldırır. Niçin? O da, Kral Lear gibi yaşlandığı, krallığını yönetmekten korktuğu için mi?

  Perde kapanmadan önce bir ses duyulur; “ Gerçekten öldü!”  ve bir ses daha; “ Daha uzun yaşamalıyız!”

   Shakespeare ve Tolstoy; insanlığın peşinden her daim gidecekler. Hatta zaman zaman önüne geçip; seslenecekler; “ Doğa, sen benim TANRIÇAM SIN!”

 
Güven SERİN 






27 Aralık 2019 Cuma

NURULLAH ATAÇ ÖLDÜ


NURULLAH ATAÇ




ORHAN KEMAL

                                 NURULLAH ATAÇ ÖLDÜ


   Nasıl bir yazgıdır ki, sanatçılar sanatlarıyla birlikte öldüklerinden sonra tekrar doğuyorlar. Sahiplenenleri okuyucular olduğu kadar, diğer sanatçılar da, ölen büyük bir yıldızın parçalarından doğan gezegenler gibi, sanatsal yaşamın peşinden koşuyorlar.

   Nurullah Ataç ile Orhan Kemal arasında onun ifadeleriyle ciddi çatışma yaşanırdı. Nurullah Ataç İstanbul Numune Hastanesinde son nefesini verdiğinde acı haberin tez yayılışı yaşandı. Orhan Kemal o akşam “Kafayı bir güzel çekerken” yani, çilingir sofrasını bir güzel hazırlayıp rakısını içerken bu haberi duydu.

  “Nurullah Ataç öldü” dedi haberci. Şairin ölümü vermişti vermesine haberci ama onca zaman Nurullah Ataç’a eleştiri yapan, bir yerde onu yerli yersiz eleştiren yazarın kalbindeki bir yerde bir şey doğdu bu acı haber karşısında.

   O ânı Orhan Kemal şöyle anlatıyor;

“ Dün gece, kafayı çekiyordum Fikret. Acı haber geldi. Nasıl üzüldüm tasavvur edemezsin. Meğer ne kadar severmişim onu! Oysa hiç sanmazdım bu kadar sevdiğimi.

   Peki, ama şimdi kime kızacağız? Kimin arkasından atıp tutacağız? Kızdırmak için kimi iğneleyip vereceği cevapları merakla bekleyeceğiz?”

   Orhan Kemal, Nurullah Ataç’ın ölüm acısını mektuplaştığı Fikret Otyam’a bu şekilde aktarır.

   Rakiplerimiz sandığımız insanların yüceliği ölümleriyle birlikte ayrı bir önem kazanır. Belki de bizi yaşama bağlayan şey rakiplerimizin çok iyi oluşudur? Düşünsenize bir kere, insanda bu hissiyat olmasa, daha ileriye, daha güzele ve faydalı olana nasıl ulaşırdı? En iyi rakiplerin en üretken olana yaklaşmaları rekabetin iyi ve sağlam oluşundan değil midir?

   Yıllardır köşemde yazıp duruyorum. Belki de çoğu zaman; “Kendim çalıp kendim söylüyorum!” Neden diyecek olursanız; bu alanda yazan, çizen ve rekabet eden kişi sayısı o kadar az ki; rakip olmak için birbirimizi bile merak edip takip etmiyoruz…

  Değişen zamanla birlikte değişen ilgi alanları, sosyal medyanın çılgınlıkları insanların birbirine olan meraklarını, rekabetlerini de değişime zorluyor. Meraksız, ölçüsüz, rekabetsiz yaşamın; yaşamların dadı da tuzu da olmuyor…

  Nurullah Ataç’ı ölümünden önce ziyaret eden Fikret Otyam gördüklerini şu şekilde anlatıyor;

“ Yatağına yanlamasına yatmıştı. Kaderine razı olmuş bir hali vardı. Beyaz üstüne kara çiçekli, bir yazma yorgan altındaydı. Küçük tepecekleri kitaptı, üç taraftı. Sigarasını, Kulüp sigarasını yedeklemiş. İlaç doluydu masanın üzeri. Elini tuttuğum zaman irkildim. Müthiş bir sıcaklık vardı.’Ya işte Fikret Bey, bu sefer yolcuyum…’,’Aman Nurullah Bey, ne biçim söz bu? Alt tarafı zatürree!’ ,’Yok, yok bu sefer yolcuyum, kurtulamayacağım.’

   Sık sık kucağımdaki fotoğraf makinesine bakıyordu. Çekeceksen çek, der gibiydi…”

   Fikret Otyam fotoğraf çekmeyi o kadar sevdiği halde, o ânın fotoğrafını çekememişti. Öleceğine bu kadar inanmış bir insanın son görüntüleriyle yüzleşememek miydi? Yoksa derdine çare bulamamış olmanın derin hüznü, sanatının da önüne mi geçmişti? Bilinmez…

   Fikret Otyam, yutkunarak “ Geziden yeni döndüm” der ve Nurullah Ataç’ın odasından çıkar…”Özür diliyorum fotoğraf makinesi için. İkimiz de sezmiştik bunun son olduğunu. Gazetemdeki son yazısını okurken tamamlamıştım kendimi.”

  Velhasıl dostlar; Nurullah Ataç öldü… Tıpkı, Abidin’in, Haldun’un, Orhan Veli’nin, Sait Faik’in Nazım’ın, İlhan’ın, Sabahattin’in, ölümleri ve öldükten sonra dirilişleri gibi bir ölümdü onunki…

 Güven SERİN 










24 Aralık 2019 Salı

GANOSLAR-IŞIKLAR DAĞLARINDA OLMANIN AYRICALIĞI


Kamera  ; Güven  Ganoslar-Işıklar Dağları



Kamera; Güven   Ganoslar



Kamera; Bülent Özkan Öğretmen ile
lodosun türküsünü dinlerken..



Kamera; Güven Yunus Usta
Manca hazırlığında


Kamera; Güven

Yunus Usta'nın kendi elleriyle yaptığı kırevi,
Lokman Bey ile birlikte...



Kamera; Güven   

Gezi grubumuzun hüzünlü şövalyesi;Bülent
                   
GANOSLAR-IŞIKLAR DAĞLARINDA OLMANIN AYRICALIĞI


   Coğrafi üstünlüğü bu kadar üst seviyelerde olup da TURİZM fakiri olmanın tarafında olmanın derin hüznüyle başlıyorum yazıma.

   Ege iklim özelliklerinden Karadeniz kıyısına; Istranca-Yıldız Dağları, İğneada Longoz ormanlarına kadar uzanan şehrin insanı olarak; doğamızın, kültürümüzün, coğrafi üstünlüğümüzün farkına varamadan evlerimize, işyerlerimize hapsolmuş hayatların tarafında ömrün sonunu bekleyip duruyoruz…

   Şairin seslenişinde ki gibi nasıl “Her şey yapılabilir bir beyaz kâğıda/Uçak örneğin, uçurtma mesela…” Diye devam eden uçsuz bucaksız düşlerin yaşama verdiği enerji; bizim doğamızda; Tekirdağ’ın ormanlarında, dağlarında; kırlarında ve insanında fazlasıyla vardı… Vardı diyorum; boşaltılan köylerimiz artık insana hasret… Artık marifete hasret…

   15 yıl önce başlayan Ganoslar-Işıklar Dağlarının sınanması ve kabul töreninin yapılmasıyla başlayan yolculuğumuz; Yunus Usta’nın büyük ve fedakâr katkılarıyla devam ediyor. Birçok gezi grubuna katıldım. İzmir dağları ve vadilerinde yürüdüm. Antalya’nın kanyonlarında, yüksek dağlarında onlarca kişiyle yürüdüğüm gibi, bir başıma yürüyüşler de yaptım. Ortaya çıkan sonuç; doğanın beslenmesine, doğal olana her daim muhtaç olduğumuzu görüp anlamak oldu…

   Ganoslar-Işıklar bölgesi; Kumbağ’dan başlayıp Gelibolu Bölgesine kadar inanılmaz manzaralara sahip, sıra dışı düşlerin ve dokunuşlarını hissedeceğiniz peri kızlarının, tanrı ve tanrıçaların da yaşadığı bölgedir. Güneşi, denizin üzerinden dağlara vuran ışıklarını, vadiler ve tepelerle oynadığı oyunları seyrederken, başka bir gezegende olduğunuzu hissetmeniz çok doğal…

   Kumbağ’dan tırmanmaya başladığınız an, çam, toprak, baharat kokularıyla soluklandık. Eğer, koşullu değil de sevgiyle çıkılan bir yolculuk hikâyesiyse sizinkisin; iyi bir doktorun, doğru tespitiyle bulanacağınız bir şifanın da sahibi olursunuz.

   Rahmet ile andığım Aziz Öğretmen’de yaşadığım, mutlu olup sağlıklı zamanlarında bizlerle Ganoslar-Işıklar bölgesinin güzelliklerini paylaştı. Kim bilir kaç kez kollarını açarak; minnet duygularını rüzgâr ile birlikte almış olduğu doğaya savurdu. Tamer Kaptan’da bizlerle bu dağların tepelerinde, eteklerinde yürüyüp, düşler ormanlarından geçti.

   Sadece mağaralarıyla milyonlarca turist çeken ülkeler var. Müzeye dönüştürülmüş hapishaneleri, tarihi fenerleriyle de turizmi canlandıran şehirlerimiz, ülkeler var. Sıra Tekirdağ'a gelince; bir sessizlik yaşanıyor. Sanki buranın İl Kültür Turizm Müdürlüğünün ellerini kollarını bağlamışlar! Sanki buranın aydınlarını karanlık hapishanelere tıkmışlar da öncü olarak kimsenin sesi duyulmuyor…

  Yamaç paraşütüyle canlanan Yeniköy-Uçmakdere bölgesi yöneticilerimizin, yatırımcılarımızın gerçek anlayışı, istikrarı ile bir türlü buluşmadı; buluşamadı. Oraya gelen insanlar, bu eşsiz doğaya çöplerini bırakıp, anıları, manzaraları, düşleri çalıp gitmelerinden başka bir şey yaşanmıyor…

   Gezi grubumuzun gönüllüleri; Yunus Usta ve Bülent Yorulmaz’ın fikrini aldıktan sonra gündüz kamp yolculuğumuz başladı. Lokman Bey ve Özkan Öğretmen’e yapmış olduğumuz “Katılma” teklifini olumlu karşılamaları sayesinde gezimiz beş kişiyle başladı.

  Gezi fikri, yaşadığımız yerde her zaman zahmetli bir duyurudur. Hazırlık yapmak, erken kalkmak ve bir fikri onaylayıp yolculuğa çıkma kararı başlı başına insanın zaferidir. Her gezi, kendi koşulsuz sevgisiyle başladığı vakit, maceradan öte bir okula, yaşam ile ölüm arasında ki o değerli zarif çizgiye; heyecanlı, eğlenceli zamanlara dönüşür.

  Yeniköy-Uçmakdere arası, bir yarımada gibi kıvrılarak içerilerden denize doğru sokulan yerlerde, çok az insanın bilip geçtiği yere pek zorlanmadan, ama çok dikkatli bir şekilde geçtik. Genelde yöre çobanlarının ve ekstrem yürüyüşçülerin geçeceği yerde; gündüz kampı için her şey var… Burada kendinizi doğanın kalbinde hissedersiniz…

  Gözünüz doymak biliyorsa, yaşamın sınırlarını, düşlerin sınırsızlığını bir parça anlıyorsanız; Ganoslar-Işıklar tam sizin için bir yer. Kamp ateşi için kuru odunlar toplandı. Kumbağ’da yapmış olduğumuz sabah kahvaltısı, öğlen için hazırlanacak kamp ateşi ve manzara sofrası için daha zaman vardı. Kuytu köşeleri, pırnalları ve meşeleri olan yer; insanın kendisiyle baş başa kalması için yeterli bir şifahane gibiydi…

  Bir süreliğine, herkesin kendisiyle baş başa kalıp, bir yerde kendisini doğa ile daha içten ve samimi olmak adına hepimiz ayrı yönlere dağıldık. Bülent, manzaranın fotoğrafını çekerken aynı zamanda lodos’un uğultusunu da filme almış. Özkan Öğretmen, yine yöremizin insanlarının emeğiyle yapılmış şarabından ilk yudumlarını almış, bulunduğu yerin güneş, rüzgâr ve insanla buluşmasının şiirini yazıyordu. Lokman Bey, kendi köşesinde, üç yüz metre aşağıda olan denize, karşıdaki Marmara Adası’na, kargaşadan uzaklığın getirdiği içsel onarıma sığınmıştı. Yunus Usta, her zaman olduğu gibi; marifetlerini çok yönlü bir şekilde ortaya koymakla meşgul; eski çoban kulübesinden kalan tahtalar ile yapmış olduğu ahşap masa; manzara yemeği için; hemen kamp ateşinin yanı başında inşa edilmişti bile.

  Yunus Usta’nın senaryosuyla Bülent Yorulmaz Papaz Andre rolünde küçük bir görüntüleme çekimi, daha sonra rap müziği eşliğinde küçük bir dans gösterisinin video çekimi, Yunus Ustanın köz üzerinde pişirdiği; patlıcan, biberlerle, sarımsak, yağ, sirkenin de eklenmesiyle ortaya çıkan yemeğin tadını ve oluşumu anlatan video çekimi gerçekleştirildi.

  Kendimize ayırdığımız altı saat, Ganoslar-Işıklar Dağlarının sofrasıyla bir arada olmanın şenliği her yolculuğun hasret içinde geri dönüşünde, her hastanın iyileştikten sonra sağlığa koşusunun müjdesini veriyordu ruhlarımızdan bedenlere geçen daha bir insan hallerimiz.

  Gelirken sabah kahvaltısı Kumbağ, dönerken ise dönüş kahvelerimiz Naip’de tanıdıklara ve tanımadıklarımıza selamla birleşip bir yaşayan hatıranın daha resmini yapmış olmanın sanatçı hisleriyle şehrimize geri döndük…

  
 Güven Serin 
 



 















21 Aralık 2019 Cumartesi

BEN SUAT DERVİŞ




                                   BEN, YAZAR SUAT DERVİŞİM

   Ülkemizin kabuk-rejim değiştirmiş Cumhuriyet’in ve demokrasinin doğum sancıları içinde var olmaya çalışan aydın bir kadının hikâyesidir; Suat Derviş’in hikâyesi…

   Onu anlatan hikâye şöyle Başlar ve biter; “ Yaşama ağzında altın kaşıkla merhaba dedi. Son nefesini yoksulluk içinde verirken, üzerinde saraylı annesinin hediyesi ipek sabahlık örtülüydü.”

  Her ne kadar öldüğünde TKP Genel Sekreteri Reşat Fuat Baraner’in eşi olarak bilinse de, kedi içinde öz iradesiyle baştan beri emeğin, emekçinin yanında yer almış önemli bir yazar-aydındır. Bu ülke, kendi demokrasisini oturtayım derken, canına okuduğu aydınlarımızdan birisidir Suat Derviş…

  Nazım Hikmet’in belki de baş eğdiremediği tek kadındır Suat Derviş. Nazım boyun eğdiremediği gönül verdiği kadına şiiriyle seslenir; “ Ağlasa da gizliyor gözlerinin/B:ir kere eğdiremedim bu kadının başını.” Başlı başına bir ömre sığacak başkaldırı ve sanatçı duyarlılığını anlatır Suat Derviş’in huzurunda…

   İdealist aydınlar zor olanı seçer. Kaybedeceğini bilerek bir çiçek gibi sonbahar zamanı savurun bütün tohumlarını. Bir çiçek, bir ağaç nasıl biliyorsa rüzgârın savurduğu tohumların toprağa düşünce tekrar yaşam açacağını, idealist aydınlar da öyle savurun bir sonbahar vakti tohumlarını; bir gün toprağa düşen tohumlardan birkaçının yeşereceğini, güneşle birlikte tekrar yaşamın içindeki o değerli süreci izleyeceğine yazgılı ve inançlıdırlar.

  Günümüzde yaşanan “Kadın Cinayetleri” devam ederken, bir kadının yolculuğunun öyküsünün başı dik kahramanıdır Suat Derviş. Bir gün, yolunuz İstiklal Caddesine düşerse Suriye pasajının yanında durunuz. Başınızı yukarıya doğru kaldırınız. Burada son günlerini viran bir dairede yaşayan görme zorluğu içinde şeker hastalığıyla boğuşan ve yetim maaşıyla kıt kanaat geçinen sanatçıyı; Suat Derviş’i hatırlayınız…

   İstanbul gibi şehirlerin şanlı gizemleri sadece coğrafyasından kaynaklanmaz. Boğazın güzelliği, iki kıtanın birbirine kavuşma arzusu yetmez İstanbul gibi efsane şehri anlatmaya. Bu şehrin öz evlatlarıdır onun koynuna sığınmış sanatçılar. Onların şiirleri, öyküleri, romanları maya çalar şehrin şehir olmasını tamamlar İstanbul…

  Sait Faik dokunmasaydı öyküleri, şiirleriyle Burgazada eksik kalırdı. Haldun Taner geçmeseydi Kadıköy’den eksik kalırdı. Dokunmasaydı Moda’nın sokaklarına Barış Manço, öksüz kalırdı. Çıkmasaydı “Kuş Yuvası” dediği Aşiyan tepesine Fikret, anlamsız kalırdı. Orhan Veli yaşamasaydı İstanbul’da, bir ses, bir soluk olmazdı İstanbul; gözlerimiz kapalı dinleyemezdik yeterince…

   İstanbul’un henüz kaybolmamıştı erguvanları ve sümbülleri. Bozacıların gece çökünce sokağa çıkıp “Bozaaaa” geldi diyen bağırışları “İnsan” kokardı henüz… Demokrasi doğum sancıları çekerken, kuşkular paranoya korkusuna dönüşmüş, yemiş, tüketmiştir aydınlarını dönemin kör, sağır idarecileri…

  Gücü elinde tutan halkı kandırmak için ses çıkartan, uyaran aydınlarına her türlü zorluğu çıkartan günün idarecileri, aydınlarını sürgün etmiş, yaşam çileleriyle baş başa bırakmak için her türlü hileyi, baskıyı bir meziyet gibi öne sürmüştür.

  Nazım Hikmet de sürgünde yaşayan ve ölen aydınlarımızdan birisidir. Bir şiirinde şöyle seslenir;

“Kapıları çalan benim
Kapıları birer birer…
Gözünüze görünmem
Göze görünmez ölüler.”

Ve bir başka şiiri Saman Sarısı devam eder uzun uzadıya derin mısralarıyla;

“ Vakıt hızla ilerliyordu, yaklaşıyordu gece yarılarına.
Yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu.

İki şey var ancak ölümle unutulur,
Anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü!

Ölüler bir SS mangası da olsa ölüler öldürmez.
Ölüler dirilerek öldürür, kurt olup elmanın içine girerek.”

  Suriye Pasajında hastalık, yoksullukla boğuşan Suat Derviş sanırsınız ki acıklı bir halde ve boyun eğmiş SS mangası öfkesini taşıyan dirilere. Katiyen eğmemiştir sanata yazgılı kalbinin, iradesinin asil boynunu; söylemiştir bir fısıltıyla; “İpek sabahlığı üzerime örtün” sözlerinden sonra o anlamlı sözü, dik duruşun aydın kadını anlatan kelimeleri;

“ Ben Suat Derviş, kimsenin karısı olarak anılamam; yâd edilemem…”


Güven SERİN 
 

 


17 Aralık 2019 Salı

AĞLATAN BAĞIŞ






                                           AĞLATAN BAĞIŞ


  Bitmeyen vahşet ve vahşetin ayak seslerini duyan insan çığlıkları… Kim bilir kaç kez adaletten yardım isteyen genç kızların, annelerin sırayla ölüm haberlerini duyuyoruz; ülkece…

    Her dinleyen, her vahşet kendi tepkisini yaratırken bile, apartmanların, sokakların ve hasta ruhların sessiz kuytu köşelerinde bir başka vahşet hazırlıkları yapılıyor…

   Ülkemiz, şehirlerimiz büyüyor, gelişiyor derken; araç ve apartman sayılarıyla birlikte ÜRKÜNTÜ haberleri de artmaya devam ediyor. Bir taraftan trafik cinayetleri, kuralsızlığın verdiği genç ölümler; diğer taraftan akıl almaz kadın ölümleri…

   Küçükçekmece Sefaköy’de yaşanan trafik kazası-cinayeti sonucunda ağır yaralandıktan sonra ölen,19 yaşındaki üniversite öğrencisi Begüm Kartal’da bu cehaletin, sefaletin kurbanlarından birisi…

   İbretsel ölümler, bunca insanı uyandırmaya yetmiyor; yetemiyor… İnsanın aklını zorlayan şey; daha ne kadar, kaç kişi ölmeli? Diye sorduğu soruya cevap alamayışımızın çöküntüsü kor olup aklımızı, ruhumuzu dağlıyor.

  Begüm Kartal’ın anne ve babası, kızlarının ölüm haberiyle yüzleşir yüzleşmez bir odaya çekilip, kızlarının organlarını bağışlamak hakkında düşünürler. Begüm, sağlığında her daim insancıl ilişkiler peşinde koşan bir kızdır. Bu sebepten dolayı on binlerce organ bekleyen hastaların umudu olması adına anne ve baba Begüm’ün organlarını bağışlamak için yetkili memurun yanına gittiler.

  İşte tam da burada, gözyaşı, insan denen canlının muazzam güzelliğiyle birleşiyor; Begüm’ün anne ve babası bağış için başvurdukları sırada bir şey öğreniyorlar; Begüm, organlarını çoktan bağışlamış…

   19 yaşında sönen nice hayatın bir parçasıdır Begüm Kartal. Üniversite öğrencisi ve insancıl mücadelesiyle tanınıyor. Kendi ölümünden çok önce bağışlamış olduğu organları şimdi dört insanda; dört Begüm’de yaşıyor…
                                                                                                                                   
  Burada, edebi dünyanın başka insancıl dehası devreye giriyor; Balzac;

 “ Bir ruhtan fışkıran bir sesi beklerken, kayalıkların arasında, kanatlarını açarken,’Başaracaksın!’ diye haykıran bir melek…”

  Acaba, uygar olmayı, insan öldürmenin vahşetini, barbarlığını, kavgalarla, yüce saldırılarla hiçbir uygarlığın yüce ve huzurlu bir yaşam yakalamadığını öğrenebilecek miyiz? Bunca cinayetin kusurları, bilimin yardımıyla, güvenlik kuvvetleri ve sağlık kuruluşlarımızın çabalarıyla önlenebilecek mi? Böyle bir irade-bilinç var mı bu eşsiz ülkenin kaderinde…



Güven SERİN 

12 Aralık 2019 Perşembe

İNGİLİZ ŞİİRİNİN BABASI: GEOFFREY CHAUCER






                     İNGİLİZ ŞİİRİNİN BABASI:GEOFFREY CHUAUCER

 

   Onun için “ İngiliz şiirinin, İngilizcenin saygıdeğer babası” diyorlar. Yazmış olduğu şiirler ve öykülerle günümüzden 600 yıl öteye uzansa bile, birçok edebi eserde karşıma çıkan “ İngiliz şiirinin babası” Geoffrey Chaucer’den başkası değildir.

  O’nun başarılı çalışmaları daha sağlığında anlaşılmış, değerlendirilip gereken saygı gösterilmiştir. Sırf bu yüzden öldüğünde mezarı Manastır’a gömüldü. Büyük bir şair olduğu ve kralın takdirini kazandığı için orada gömülmüştü.

  Edebi dünya, toplumların gelişimi gibi birbirinden etkilenerek yücelir ve yükselir. Her şairini, yazarın öncesi; etkilendi başka yazarlar ve şairler vardır. Tıpkı bugünün dünyasında hemen her kitapta karşıma çıkan Canterbury Hikâyeleri ve o öykülerden birisi olan “Baht’lı Kadın” yıllardır mitolojik öyküler gibi, uzayın uçsuz bucaksız köşelerinden seslenir gibi seslendiler.

  En sonunda bu değerli şairin ve yazarın büyük eserine kavuştum. Edebi dünyanın uzay genişliğinde olduğunu düşünürseniz; tıpkı galaksilerde olan milyarlarca yıldız gibi yıldızların, gezegenlerin olması da kaçınılmazdır. Peşinde koştuğunuz şey; daha farklı, daha gizemli, daha üretkenlik içeriyorsa; doymak bilmez bir açlığın pençesine düşmüş gibi edebi yolculuğunuz hiç bitmez…

  İşte bu yüzden, Canterbury Hikâyelerini okumam gerektiğini düşündüm. Yıllardır farklı eserlerde Canterbury Hikâyelerinden söz edilişi ve İngiliz edebiyatının en büyük şairlerinden birisi kabul edilen bir insanın; eşsiz insanlık hizmeti… Böyle kitaplar elinize geçtiği an okumak için can atsanız bile, bitirmemek için ağırlaşmayı evrensel bir duraklama içinde yörüngeye girip, için için yanan edebi ateşinizle yüzleşmek istersiniz.

   Bu hikâyeler her ne kadar Ortaçağ anlayışına dayanıyorsa da, daha yeni başladığım, ikinci hikâyede; yüzyıllar arası geçiş hakkını kazandım. Günümüzden 2800 yıl öteye; Trakya Kralı Lykurgos zamanına ulaştım.

  Hikâyenin içinde “Trakya” nın isminin bile geçmesi Trakya dünyasında doğup serpilen bir yazı insanı için ayrı bir hazine keşfidir. Esas, özlü bilginin kırıntılar şeklinde biriktirdiğini edebi dünyamın kırkıncı yılında öğrenmiş bulunuyorum.

  Trakya Kralı Lykurgos’u öyle bir betimlemiş ki, sanki dün yanından ayrılmış öyle;

 “ Trakya Kralı Lykurgos kara sakalı, parlak gözleri çakmak çakmaktır. Kaşları gür ve kalın, yarı aslana, hatta efsanevi bir canavara benziyor. Bacakları kalın ve kaslı, omuzları geniş, kolları uzundu. Ülkesi; Trakya’da adet olduğu üzere apak dört boğanın çektiği altın bir savaş arabasına biniyordu. Zırhı güneşte altın gibi parlıyordu. Kuzgun tüyleri kadar kara ve parlak uzun saçlarını geriye doğru taramıştı. Başına kolum kadar kalın taç takmıştı. Bu taç, değerli taşlar, yakutlar ve elmaslarla süslenmişti ve muazzam bir ağırlıktaydı. Arabasının yanında yirmiden fazla beyaz kurt köpeği koşuyordu. Öküz büyüklüğünde aslan ve erkek geyik avlamakta kullanılan hayvanlardı. Her birine burunluk takılmıştı, tasmaları da altındandı. Kafilesinde tepeden tırnağa silahlı, cesur yürekli, koç gibi yüz şövalyesi vardı. Lykurgos böyle ilerliyordu işte.

   Doru bir ata binmişti, asil hayvanın çelik koşum takımları vardı. Tuhaf desenlerle işlenmiş altın rengi bir kumaşla örtülmüştü.”

  Trakya Kralı Lykurgos bu hazırlıkları o günün bir başka efsanesinin yanında savaşa girmek için hazırlık yapıyorlardı. Atina’nın efsanevi savaşçısı Tehseus’dur bu kişi. Yanında güçlü atlara binmiş üç kahraman vardı Tehseus’un. Birincisi kalkanı, ikincisi mızrağı, üçüncüsü ise elinde saf altından yapılma bir Türk yayı tutmaktaydı.

  Dikkat ederseniz içinde geçen “ Türk yayı” sözcüğü beni heyecanlandırdığı gibi sizi de heyecanlandırmış olmalı. Atalarımızın geçmişi, yaslanmış oldukları kültürlerin izleri; bugünün dağınık, bezgin yapıda oluşundan çok öte, zanaate ve sanata, aynı zamanda mitolojik öykülere;2800 yıl önce bile tat verdikleri hiç şüphesiz zengin geçmişimizi ve yaşama biçimlerini de gözler önüne seriyor.

  İngiliz şiirinin ve dilinin babası Geoffrey Chaucer, kendi diline zenginlik katarken, dünya edebiyatına da ayrıcalıklı bir yerde olma hakkını ve ödülünü de almayı hak etmiş bir yüceliğe ulaşmıştır.

  Edebi parçaları sabırla, dikkatle biriktirirseniz, en küçük parçanın eninde sonunda değerli bir esere dönüşeceği kaçınılmaz bir hediye, evrimin şaşmaz bir gizemli ödülüne hak kazanırsınız. Mezarınızın soyluların yattığı yerde olmasından öte, çok ötelere ulaşan bir ruh zenginliği içinde, tüm zamanların tahtına kurulmuş bir halde neşe içinde evrenin boşluğunda dolaşır durursunuz…

 
Güven SERİN 

9 Aralık 2019 Pazartesi

VAKTİM OLSAYDI...






                                                    VAKTİM OLSAYDI!


  Keşke, sözcüğünün pişmanlığı “Vaktim olsaydı…” iç çekişinin acısı kadar büyüktür. Ölüm döşeğindeki insanların bazılarıyla yapılan son nefesten önceki bilimsel çalışmalarda “Dünyaya bir daha sağlıklı bir şekilde gelseniz ne yapardınız?” Sorusuna, ölüm döşeğinin saygın insancıkları şu yanıtları vermiş; “ Daha fazla seyahat ederdik… Daha fazla hoşgörülü olurduk… Kırılan, dökülenler ile fazla uğraşmazdık…”

   W.Shakespeare’nin (Şekspir’in) büyük yapıtı Hamlet’in ölmeden önceki yüce dileğinde, korkudan çok edebi bir saygınlık içerisindeki seslenişi şöyle devam eder;

“ Ölüyorum Horatio” Sadık dostu Horatio,Hamlet’i o halde izlerken,ölümü düşündüğü zehrin kalan kısmını içmek istediği de çektiği dost acısından bellidir.

  “ Vaktim olsaydı… Ama bu ölüm jandarma gibi yakaladı mı bırakmıyor insanı…” Yiğit Hamlet ölmeden önce en yüce dileği bir parça VAKİT” Ortalama bir insan ömründe olan bolca şey vakit değil midir? Yaklaşık 26 Bin gün ve geceye sahibiz… Doğumumuzdan başlayan bu vakit nasıl değerlendiriliyor?

  Yarısı uykuda, yarısı dünyayı, çevremizi algılayacağız derken, geçen kaprislerin kelepçelerinden…

  Vaktim olsaydı eğer;33 yaşında ölen kardeşimin gözlerinden daha fazla öperdim… Eğer vaktim olsaydı;58 yaşında ölen babamın doymadığım sesine daha fazla sarılırdım… Vaktim olsaydı; şefkatinden ağır bir yük, soylu bir alınganlık yaşadığım ninemi, küçükken beni sırtında taşıdığı gibi birkaç dakikalığına onu güldürmek için taşırdım…

  Eğer, biraz daha vaktim olsaydı; 61 yaşında ölen dedemin kemikli sırtını, ağrıyan, sızlayan bedenini biraz daha ovalardım, güçsüz, minik ellerimin gelişmemiş kaslarını daha çok çalıştırırdım…

  Vaktim olsaydı eğer; dünya ve ülkemizin klasikleri olmuş kitaplarını, yazarlarını, şairlerini başköşede tutmaktan öte onların ruhlarıyla her daim sohbete hazırlık yapar, çalışma masamda onlarla sohbetin en koyu olanlarına girişirdim…

   Vaktim olsaydı eğer; kütüphaneler-imde beni bekleyen kitapları, henüz okumadığım kitapları dahi iki kez okuyup, küçücük kırıntıları olan kültürleri, hümanizma adına genlerime akışını, Meriç ırmağını izlediği gibi izler, beden hücrelerimin salsa yapan dansçının dansını hissederek, flütlerin, davulların sesleriyle şenlenirdim…

  Vaktim olsaydı; seyahatlerin çok uzaklara gitmek değil, en yakınımızdaki uzağa ulaşmak ister, her gün gelip geçtiğimiz caddelerde, sokaklarda, parklarda yaşayan ağaçların, kuşların farkına varıp, onların öykülerini dinlerdim…

  Vaktim olsaydı; sapanla yiğit bir avcı gibi öldürdüğüm serçelerin ruhlarından tek tek özür diler, öldürmenin affı olmayacağını bilerek, acılı bir avcı, ıslah olmaz bir vicdanın inlemesini duyar, gafletin içinde yüzen ilkel sevinçlerimizin erdem-sizliğine yanardım…
                                                                                          
  Vaktim olsaydı eğer; polemiklerle (Dalaşmalarla-Söz kavgaları) geçecek bir dakika dahi olmadığını yaşarken anlatmak, anlatırken yaşamak isterdim…

  Hamlet ölmek üzeredir. Kötülüğün kahramanları başarıya ulaşmış iki yiğit insanı zehirleyerek ölüm uykusuna göndermişlerdir. Hamlet’in son sözlerine söyleme zamanı, edebi ve sosyoloji adına paha biçilmez bir şeydir;

  “ Ölüyorum Horatio… Bakın şafak alaca etekleriyle yürüyor… Vaktim olsaydı…”


Güven SERİN