8 Aralık 2010 Çarşamba

DEMOKRASİ DEĞİL, MERHAMET

Kamera ; Güven Tekirdağ Civarları
Sıkıştırılmışlığın güzel tepeleri. Patlamışlığın
özgür diyarları; çam, ot, çiçek ve düşünce
kokuları ile çeker beni ; çeker dıştan içe
doğru...

Kamera; Güven  Tekirdağ Civarları
İnsan hiç ıssızlığın ortasında ki kayalara, o
kayalarda pinekleyen martılara imrenir, onlar
gibi olmak; yalnızlığın düşlerini çılgın ve
gururlu insanlara inat, kurmak ister mi?

Kamera ; Güven 
Orman ve tepe, denize süzülmüş öylesine.
Milyonluk sırdaşlığı birlikte yapmışlar. Milyon yaşındaki
yaşam ve ölüm kavgası sanılan döngünün harika
sürecine birlikte tanıklık etmişler...
Ey yaşam; yaşamak,sen ne büyük bir aşksın...

DEMOKRASİ DEĞİL, MERHAMET


 Doğanın doğal haykırışlarını (depremler) hayvanlar bizden çok daha önce hissederler. Hisleri, algıları oldukça gelişmiştir. Nasıl ki tabiatın yedi kat altında yetmiş yedi ayrı sorun oluyorsa ulusları oluşturan toplumların da yetmiş yedi ayrı sorunu vardır. Günlük koşturmanın uykulu telaşına kapılmış olan bizler aydınlarımızın hissettiği toplumsal haykırışları bu yüzden hissetmeyiz, algılamayız.

 Bir toplumun aydınları ne kadar fazlaysa; o toplumun toplumsal çığlıkları o kadar çok algılanır ve dillendirilir. Aydınlar her kesimden olabilirler. Kendini yetiştirmiş bir çiftçi de, evraklar arasında boğulmadan kalabilen avukatta, ilaçların sarhoş edici etkilerinden sapa sağlam kalmış doktor da, yazının büyülü yolculuğunda yorgun düşmüş yazar, şair de, öğretilerin bilgeliğine adanmış öğretmen de AYDIN olabilir. Aydın olup ışık vermeye başlanıldı mı geri dönmek olmaz! İnsan istese de bunu yapamaz. Çevresini aydınlatacak durumda olup da aydınlatmayana “aydın” denilmez. Aydınlatabileceği halde aydınlatma başarısı gösteremeyip, ışığının etkisini evrenin karanlık noktalarında kaybeden aydınlarsa; ölmeyi şerefli bir hak olarak görürler.

 Bu ülke insanına yapılabilecek en büyük aydınlık; Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurmakla yapılmış. O zamanın aydınları; Mustafa Kemal’in arzularını İsmet İnönü’nün desteği, Hasan Âli Yücelin ve İsmail Hakkı Tonguç’un büyük katkılarıyla aydınlanmaya çevirmişler. Neredeyse 40 köyde 35 bininde ilkokul yok. Okuryazarlık ülke genelinde yok gibi bir şey! Aydınlamanın ilk adımı okumak-öğrenmek ile başlar. İşte bu yüzdendir okullu olan gençlerimizin sık sık karmaşık, kirli ve hengâmeli bilgiler ile meşgul edilmeleri. İşte bu yüzdendir, sanata, tarihe, felsefeye korku ile yaklaşmaları; karanlığı seven soylu bedenlerin…

 Nasıl ki doğanın haykırışını çok hassas algılara sahip güzel hayvanlar hissediyorsa, toplumun sancılarını, fokurdamalarını da aydınları hisseder. Alev Alatlı da böyle büyük bir sancı hissetmiş ki Gogol’un İzinde, Aydınlanma Değil, Merhamet kitabını yayınlamıştır. Aydın, zor zamanı iyi hisseder. Aydın toplumun yedi kat altından gelen çığlıkları da duyar. Aydının duyargaları öyle yüksektir ki eli kolu bağlanırsa, çıldırma noktasına gelir.

 Bende değerli yazarımızın kitabından, kitap isminden etkilenmiş ve ışığımı almış olarak bu çalışmanın sancılarını duyarak yapıyorum. İnsan sadece “aşk” sancıları çekmez. İnsan, evrensel algının, ulusal sorumluluğun vatandaşlık acılarını da çeker.

 Bir başka aydınımız sayın başbakanımız da İmam Hatipler Kurultayında iç dünyası ile ruhunun tüm algıladıklarını, hissettiklerini haykırdı. Aydın olan, içindeki ışığı sürekli dışa vurur. Başbakanımız da öyle yaptı. İmam Hatip Liselilerin nasıl ezildiğini, nasıl bir zavallılık içinden ağlayarak buralara geldiklerini onurlu heyecanla anlattı. Başbakan Erdoğan konuşmasına şöyle devam etti; “ Bizler karanlık günlerden geçtik. O karanlık günler için birer mum yaktık. Allaha Şükür bu günlere geldik. Ezanımız bile Türkçe okunuyordu.”

 Türkiye’yi aydınlatmak için göreve gelen başbakanımız Türkçe okutulan ezanın da hesabını tutuyor. Ranzalar arasında ağlamaların da hesabı tutuluyor… Bu güzel aydınlığı içimi ferahlattı dersem kocaman bir yalan olur…

 Tam bilgi, tam bir enerji deposu haline gelmiş aydınımız Alev Alatlı, inanılmaz bir koşu, inanılmaz bir irdeleme ile Rusya ile Türkiye arasındaki benzerliklere, benzeyecek olan olaylara dikkat çekiyor.

 Alev Alatlı’nın kitabındaki kahramanlarından birisi de Prens Aleksi. Prens Aleksi Rusya’nın aydınlarından birisi! Algıları o kadar çok gelişmiş ki o da ondan önceki yüzlerce aydın gibi intihar ediyor. Tıpkı Gogol gibi, toplumuna faydalı olamadığını düşündüğü için ölümü seçiyor.

 Aleksi Rus Staroveri mezhebi geleneklerine göre kendisini ateşe atarak intihar ediyor.

 Aydınlanma Değil, Merhamet kitabındaki kahramanımız Aleksi, bir aydın olarak toplumuna sesleniyor;

“ Bizim hikâyemiz, kazanımların üst üste bindiği bir evrimle değil, beklenmeyen patlamaların hikâyesidir. Rusya da beklenmedik ihanetlerin arasında aşk, mükemmeliyet, ahlak, kâr, çöllerin üstünde ara ara parlayan muazzam ateşler gibidirler. Ama ne zaman ki, başımızın göğe ermek üzere olduğunu hissederiz, o zaman biz Rusları bir korku sarar. Kendimizi düşüp parçalamak üzere bırakır, hiç yükselmemiş gibi oluruz. Böylece muhteşem zaferlerimizden geride sorumluluğunu kadere yüklediğimiz bir enkaz kalır.”

 Prens Aleksi bir aydın, bir yurtsever olarak haykırıyor. Ve haykırışının işe yaramadığını görünce de gözünü kırpmadan ateşe yürüyor.

 Alev Alatlı bu esere ulaşmak için günlerce, aylarca belki de yıllarca uykusuz kaldı. Niçin? Çok fazla para kazanıp diğer ülkelerde gizli hesaplar açmak için mi? Değil! Aydın, ölümlü bedenin maddi kalıcılığı olmadığını bilir. Aydının ilk öğrendiği şey, maddiyatın esiri olmamaktır…

 Bu kitabı bir değil, birkaç kez okumalı. Rusya’nın acılarını, sancılarını, patlamalarını ve aydınlarının kendi kendilerinin katledişlerini biraz anlarsanız; bizim aydınımızın da nerede olduğunu, bizim için çok az kişinin ölecek oluşunu da anlar, kendi kader yolculuğumuzun nasıl badirelerden geçeceğini de algılamış oluruz.

 Şimdi şu anda yaşadığımız bu güzel ülkede neredeyse tüm aydınlar gizlenmekle meşguldür. Yerin yetmiş yedi kat altındaki fokurdamaları hisseden aydınlar; kitapla, resimle, şiirle, sinemayla sesleniyor. Fakat kirli gürültüler o kadar çok ki; demokrasi, insanlık, diye bağıran aydınlar duyulmuyor bile…

 Şimdi demokrasi zamanı değil, icraların kapattığı, yok ettiği ocakların ele geçirilmesi, kalanlar için birkaç çuval kömür ve birkaç çuval un dağıtılması zamanı; MERHAMET zamanı…

Güven









6 Aralık 2010 Pazartesi

HASTA OLMAK

Kamera; Güven          Tekirdağ
Doğa Irmak bir gezi öncesi sağlıklı bedeninin keyfi
ile tebessüm ediyor.
Sağlıklı beden; gülümser,elindeki karanfili elden
ele verir. Sağlıklı beden, kendinden öte koşar
su taşır, ışık tutar yorgunluk şikayeti yapmadan.


Kamera; Güven Aziz Beyin yazlığı

Sağlıklı bir beden dostluğun dost elinden pişen
bir fincan kahveye minnet dolu bakışlar içinde
teşekkür eder.

HASTA OLMAK


Kelimenin tam anlamıyla esenliği kaybetmek; insanı yatağa bağlar. Gezgin ruhunuz, hareketli bedeniniz tüm çırpınışlara rağmen zamansız girer yatağa. Dik tutulmuş saygın başınız, zoraki bir eğilme gösterir; kahramanca eğersiniz öne doğru…

Hasta olmanın, marazanın dalgasını geçmiş ben; çok sıkışmadıkça ne bir hap, ne bir doktor yüzü görürüm. Direnmemi, inatlaşmamı saf bir kahramanlıkla sonuna kadar götürmek isterim. Nedir bu? Bir kahramanlık mı? Hayır; insanın sağlığı ile dalga geçmesi bir kahramanlık olamaz… Fakat bedava bulduğumuz dünyamız gibi, bedava bulduğumuz bedenimize de hizmet etmeyi sevemeyiz, sevmemişiz…

45 yıllık bedenim, ağır hastalıkların tadına bakmadı dağa. Bugüne kadar yakalandığım en ağır hastalıklar; beni ancak iki gün yatırmıştır. Bugün olan da öyle bir hastalıktır. Ne olduğuna anlamadan tüm direncim 24 saat sürdü. Sonra, başım öne eğildi. Kahraman bedenim, ister istemez ilaçların pençesine düştü. Her sağlıklı beden, hastalığın kıyısında dalgasını geçmek ister. Nasıl olsa, bilirsiniz ki değerli hücreleriniz, harika bedeniniz sizi sağlığa kavuşturacak nasıl olsa. Hastalığın kalıcı olduğuna, olacağına inanmayız…

Bu hastalığım belki de bedenimin mihenk taşı oldu. Antik Roma yapılarında özellikle büyük kapı üstlerindeki kemerlerin tam ortasında çok daha sert bir taş bulunur. O taş, yapının yükünü ve diğer taşları dengede tutmaya yarar. Her iki taraftan gelen yükü dengeler ve güçlü özelliği ile yapının yüzyıllarca ayakta kalmalarını sağlarlar. İyi bir hastalık da, insanın sağlığının ve insanın kendisinin nasıl bir güç dengesi içinde olduğunu anlatır.

Tıpkı hiç sevmemiş birisine sevgiyi anlatamayacağımız gibi; hastalığı irdelememiş, hastalığın sağlığa akan şırıltısını duymamış birisi için; hastalık, sadece laneti bir şeydir. Hiç hastalanmamalı, mikropların pençesine hiç düşmemelidir insan! Bence, insan, kaybedişi, çirkinliği, vefasızlığı, kötülüğü tanıdığı kadar hastalığı da tanımalı ve önemsemeli. Bizim hastalığımız; bizim mihenk taşımızdır. Belirleyici ve anlamlıdır. Yaratıcının biz insanlara ne kadar bonkör davrandığını ama o güzel bedenin ne kadar da zavallı bir narinlik içinde olduğunu anlatır bize.

24 saatlik hastalığımın bana anlattığı; insan denen canlının ne kadar kötü ve çirkin olursa; o kadar güzel ve iyi olabileceğidir de… Hiç başımdan ayrılmayan Doğa Irmak ve Fatma Hanımın sağlığım için çırpınması; insan denen canlının diğer insanlara olan güzel muhtaçlığını gösterdi bana. Vefasızlığı ne kadar görüyorsak, vefalı dostlarımızı, kızımızı, çocuğumuzu, eşimizi de o kadar görüp anlamamıza da yardımcısı olur hastalığımız…

Bu yüzdendir bedenim; iyileşme gösterir göstermez özgürlüğü en özgür olduğu limana koşmam! Bunun içindir; Aziz öğretmen ile sohbetin hastalıktan, felsefeden, sanattan, insandan olanına akmam. Günün doluluğu, doldurduğunuz değerler ile ölçülür. Hasta bedenim güne, sağlığa merhaba der demez dostlarıma koştum. Aziz öğretmen ile susamış, acıkmış çocuklar gibi felsefenin, şiirin demlenmesini yaptık. Tamer kaptanla, satranç oyunu içinde batılı beyinlerin, batılı insanların çok yönlü erdemlerini, sinsiliklerini anlamaya çalıştım. Doğa Irmak ile günü geceye teslim etmeden Mado Pastanesine uğrayıp salebin tadına baktık…

Daha 24 saat önce hastalığıma adım atmamışken, dünyanın hastalıklı haberleri içinde ruhsal hastalığımı sosyal bir önemseme içinde yaşıyordum. Kazalarda kaybettiğimiz sağlıklı insanlar, kadınların tavuktan daha kolay ve acımasız öldürülüşleri, işsizliğin çığ gibi büyümesi, yoksul, yetim çocuklar; sağlıklı bedenimin sosyal acılarıydı. Ülkemin doğusu ile batısı arasındaki büyük kayıpların her an başka kayıplarla daha da kayıp hale getirildiği, gelişme adı altında tüketme ve tükenişe yaklaştığımızın acılarını yaşıyordum, sağlıklı bedenimle.

Sağlıklı bedenimin hiç işi yokmuş gibi 1500’lü yıllarda hızla toprak sahibi olur, hazinemiz ganimetler ile dolarken batıda 1200 tane matbaa oluşunu irdeledi. Alman ulusuna büyük katkı yapmış Martin Luther’i anlamaya çalıştım. 1500’lü yıllarda, savaş atlarımız kıtadan kıtaya koşarken; Alman ulusu Martin Luther gibi kahraman ile ulusal bilince kavuşma adımları atıyordu.

Bugün dahi seslendiremeyeceğimiz kahramanlıkla Martin Luther Vatikan’da oturan Papa’ya kafa tutuyor, Alman ulusuna sesleniyor; “ Biz Almanlar nasıl olurda Papa’nın haydutluğuna, eziyetlerine katlanıyoruz? İncil’i Almancaya çevirmeli, kendi dilimizde Tanrıyı anlamalıyız”

Hastalığıma bir adım kala, kendi ülkemin kayıplarını, suskunluğunu, 21 yüzyıl loşluğunu acı içinde kabul ettim. Her öğreti, gelişmeye, ulus olmaya, insan bilincine, iyiye atılan her adımın öğretisi; sağlıklı bedenimde mihenk taşlarına benzer taşlar oluşturur. Ve insanlığın aldığı yolda, bugün insanlığa hükmeden devletlerin dilleri, sanatları, ulusları için mücadele eden kahramanları insani bir duyarlılık içinde kıvrandırır beni. Neden bizim ülkemiz, bir başka ülkenin kulu, kölesi oluyor diye? …

İnsan sağlıklı olunca, haddini aşıp, kendi şehri, ülkesi ve diğer dünya insanları için ulaşılmaz hayranlıklara, düşlere sapıyor. Ve bu düşler, istekler ince tabakayı kalınlaştırıp korkunç bir yük gibi bedeninize bindiriyor.

Hastalık tam da bu zamanda yetişti bana. Yüklerin ağır ağır arttığı, taşınmaz gibi algılandığı anda; dur dedi, yüklerime. Dur ve kendi bedeninin savaşını izle. Merkeze kendimi oturtup, bedenimin hastalıkla mücadele edişini gördüm. O an için, kendinden başka hiç kimseye faydanın dokunamayacağını anladım…

Hastalığım anlatmıştır ki bana; bu dünyada kötülük, maraz, cehalet, karanlık; hastalıkla savaşmak kadar savaşılmayı hak eder. Nasıl ki hastalığı yenip, limana, dostlarınıza koşuyorsak; cehaleti, marazları, kötülükleri yenip aydınlığa koşalım…
 Güven



3 Aralık 2010 Cuma

ANILAR (MİM)

Ülkenin batı ucunda;Meriç nehrinin Egeye döküldüğü
yerde bir adam yaşadı; Yusuf Serin,geldi geçti
bu diyarlardan. Tıpkı suları taşan,etarfa millerini
bırakıp da çekilen Meriç Nehri gibi;geldi geçti ve
olması gereken asıl yerine gitti.


Güzel bir sesi,parmaklarının birçoğunda yeteneği vardı.
Sesine türküler yakışırdı. Umut,herşeyden önce
güven verirdi yakınında bulunan herhangi bir canlıya.
Evimizin köpeği bile farklı sevgi gösterirdi bu
inanmış insana. Herşeyini verdi de gözleri
açık gitmedi bu adamın...


Kamera; Güven  Paşaköy-İpsala
Birini(Ahmet Amca) doğduğumda yanıbaşımda gördüm. Zekası ile
espirileri, Türksanat müziği seslenişiyle sevdim onu.
Diğerini(İsmail Ağabey) Tekirdağ diyarında tanıdım ve hiç bırakmadım.
Her eve lazım olan canlılardandır ikisi de;her eve
lazım olan soylu,vefalı insanlardandırlar...


ANILAR(MİM)

 Bendeniz ne kadar kaçtıysam mimlenmekten de o kadar kurtulamadım:)) Mazeretlerim birbirini izledi. Ama buraya kadarmış. Bir güz zamanıydı okul dönüş yolunda bekliyorlardı beni. Ahmet Amca ve Fevzi Dayı! İkisi de güz zamanını bulutlu havası gibi "gri" bakıyorlardı bana. Bakışları donmuş gibiydi. Öğle yemeği için yurt binasına gelmiştim. Birlikte köfteciye gidelim dediler. Peki dedim. İçimdeki ses; yolun sonuna gelmiş olduğumun fısıltısını yapıyordu. Dayım ve amcam buradaydı ama babam yoktu. Yok, oluşun haberi böyle veriliyor diye düşündüm. Donuk bakışlı suskun adamlarla birlikte köfteciye gittik.

 Sımsıcak köfteler aç bedenime yeme izni vermiyormuşçasına ağzıma aldığım her yudum boğazımda kalıyordu. Ne söyleyeceklerse söylesinler diye bekliyordum. Fevzi Dayı da ağzına aldığı her yudumu yutamıyor, boğulacak gibi oluyordu. En sonunda Ahmet Amca tüm cesaretini toplayıp; “Güven, babanı aldılar.” dedi. Nasıl sevindim bilemesiniz… Babamı almışlardı. Babam henüz ölmemiş, yaşıyordu.

 Ahmet Amcanın evinin camları bizim bahçeye bakıyordu. O sabah, askerler gelmiş ve babamı götürmüşlerdi. Bizim evin bahçesi askerlerin kuşatmasına alışıktı. Küçüklüğümün anılarında da askerlerin evimize gelip, odalarda güya yasak yayın arayışlarına tanık olmuştum. Nedense, bu zorluklar, bu baskınlar beni en haylaz halimle, en çocuk kalmaya zorluyordu. Nasıl olsa hayatın geri kalanında harika zorluklar, soylu trajediler olacaktı…

 Ahmet Amca; “babanı aldılar” dediği an, ağlamaya başladı. O soğukkanlı cesur adam ağlıyordu. Benim de ağlayacağımı, bu durumu kabullenemeyeceğimi sanmışlar. Okulu bırakıp, isyanların en soylusunu yapacağımı sanmışlar! Durun, dedim. Durun! Ben bunu bekliyordum zaten. 1980 ihtilalinden sonra birer ikişer toplamışlardı zaten. Şimdi sıra babama gelmişti. Bir güz sabahı gelip evinden alıp götürmüşler babamı. Nereye gittiği belli değil. Sonradan öğrendik, ilkönce Edirne’ye, sona Selimiye Kışlasına getirilmiş. Sonradan; yıllar sonra öğrendim ki, “komünist” diye suçlanan insanlar, babalarımız, ağabeylerimiz; kötü adamlardır diye en güzel işkenceler ile onurlandırılmışlar; en güzel… En soylu… En özel…

 O gün, bana morale gelen Ahmet Amca ile Fevzi Dayıya ben moral olmuştum. Kendi çocuksu felsefem ile satranç oyununu görmüş, piyonları ağır ağır yerinden kaldırıp, şahı korumaya almıştım. Atlarım, kalelerim ve fillerim; vezirden aldığı emirleri haylaz felsefemin çocuksu duyguları ile uyguluyordu.

 Bir güz zamanı kaybolan babam, en ağır işkenceler içinde karanlık odalarda tutulurken, dışarıdaki en ağır işkenceyi annem görüyordu. Kendi açmazı ile bir dama oyunu bile bilmezken, masalların, destanların alışıldık yanık türküsünü söylüyordu. Ve ben, daha küçük haylaz ben; kendi iç oyunumu oynamaya devam ediyordum. Bir kahramanın dostu, arkadaşı gibi İpsala, Paşaköy sınırlarına gidiyor, insancıkların benden nasıl kaçtığını gözlüyordum. Korkuyordu insanlar! İçeri alınıp güzel bedenlerini kaybetmekten korkuyordu. Ruhları, duyguları olan bu insanlar; bir gün öleceklerini biliyordular ama zamansız ölmek işlerine gelmiyordu.

 Babamın ışığı nasıl çakmıştı bilinmez. Onların gözlerini kamaştırmış, belli ki TEHLİKELİ bulunmuştu. Babam gibi bir sürü insan… Bir sürü vatansever… Kurduğum empati sayesinde o insanların hiçbirinin ölümü düşünüp korku çığlıkları atmadığı üzerineydi… Onlar, işkence görürken bile vatansever duygularını besleyip yüceltiyorlardı. Bende öyle yaptım. Korkunun güzel hatırına benden kaçanlara, tebessüm ederek selam verdim. İçimdeki dereler öyle güzel akıyordu ki insanlaşmak budur; böyle olmalı, diyordum. Acılar, özlemler, kaybedişler; vatan sevgisinden daha önemli değildir diye düşündüm. Ben dışarıda, babam içerideydi. Bilinmeyen bir yerde, bildik insanların iğrenç bakışlarında ıslah edilmeye çalışılıyordu. Bazen soğuk sularla, bazen yumruklarla, bazen de küfürlerle. Ben dışarıda, baba mirasını yiyen bir kahraman gibi boy gösteriyordum.

 Ve bir güz zamanı kaybolan babam, bir kış zamanı çıktı geldi Tekirdağ’a. Gülüyordu. Savaşını kazanmış bir komutan gibi gülüyordu. Bedeninden kaybettiği, maneviyatından bir şeylerin eksildiği belliydi ama onlar kendi insani savaşını kazanmıştı. Hiç bir şey olsalardı, hiçbir tepkinin, hiçbir inanmanın insanı olsalardı; asıl o zaman ölürler, o zaman acı çekerdi o insanlar…

 Gülümsüyordu babam. Bir kış güneşi gibi az bir süreliğine gülümsüyor, evladına kavuşmanın güzel duygularıyla yola devam edeceğinin görüntüsünü veriyordu.

 Kaç insan babasının askerden dönüşünü gülümsemeyle hatırlar? Kaç insan, babasının Selimiye Kışlasından gelişini bir kış zamanı olsa da yine sıcak bir gülüşle hatırlar? Kaç insan? …

 Anılar vardır, içi ferahlatır; dinleyenlere yürek hoplatır. Anılar vardır, anlattıkça tarlanın bereketi gibi çoğalır. Anılar vardır; gerçeğin en gerçeği ile soğuk kış ayazının kamçısıyla yüzünüze çarpar. Siz, soğuğun erdemine, soğuğun kendine getirişine hiçbir akademik öğretileri almadan, yaratılışın insan hatırına gülümsersiniz…
 Güven

 Not; Bendeniz kimseye mim koymaya kıyamadım:))







1 Aralık 2010 Çarşamba

WİKİLEAKS'IN ETEĞİNDEKİ TAŞLAR

Kamera; Güven   Küçük Çamlıca
Gökten yağan binlerce belge, milyonlarca dolar
beni heyecanlandırmadı. Biliyorum ki bunlar
insanlığın, tabiatın daha iyi bir duruma gitmesi
adına değil; oyun içinde oyunlar adınadır...
Bu yüzden tabiata inanmışlığım, insana inanmışlığımın
hep ötesinde olmuştur...

WİKİLEAKS’IN ETEĞİNDEKİ TAŞLAR



 Osmanlı İmparatorluğu zamanında yaşanmış bir hikâye; Yeniçeri sokakta yakaladığı Yahudi’nin yakasına yapışarak; Vay, siz İsa’yı Haça gerersiniz ha… Yahudi; Aman efendim bin yedi yüz yıllık mesele bu… Kendini kurtarmak isteyince Yeniçeri; Neme lazım ben yeni duydum, demiş.

 Şimdi her yanda Wikkileks belgeleri konuşuluyor. Politikacılar arasındaki ilişkilerden devletlerarası ilişkilere kadar ne ararsanız var. Renk, ses, gizem, macera, heyecan ve büyük döngünün büyük hatırına büyük paralar var… Bu ilişkileri kim bilir kaç yıldan bu yana takip eden, bilenler vardı da bizim gibi kulağı ağır işitenler yeni duyduk.

 Ülkemiz içinde, siyasilerimiz, bakanlarımız, başbakanımız için de iddiaların iyi tarafları da var, inanılmaz tarafları da var. Bu belgelerin iyi ve olumlu taraflarını herkes sahiplendi bile. Gazeteciler bile harika yorumlarıyla iyi tarafını görmek isteyen iyileri yüceltip, kötü tarafını görmek isteyenler; kötüleri yüceltecek. Acaba herkesin bildiği ama diplomasi oyunu altında bilinmezden gelinen bu belgeler, şimdi neden çıktı ortaya? Bunun adı sızdırma! … Dünyaya meydan okuyan, bu uğurda büyük paralar harcayan ABD, bu belgeleri sızdırma gibi saflık uykusuna yatar mı? Diyelim ki yattı; kendi diplomasisi de zarar görecek; istenseydi önlenemez miydi?

 İster sızdırma olsun, isterse çok özel bir oyunun senaryosu olsun; bu belgeler aylarca oyun meraklısı ülkelerin eğlencesi olacak. Kimisi erdemli bir mücadele gibi bu belgeleri lanetleyecek, kimisi de bu sızan, birçok insanın bildiği ama bizim bilmediğimiz belgelerin ülkemizi ilgilendiren kısımları için; vay be! Diyeceğiz…

 İddia diye, bu ülkede yüzlerce insan tutuklandı. Çoğunun meslekleri de önemli derecede önem arz ediyor. Çoğu, ülke insanı gözünde güvenilirlikte öne çıkmış isimler olmasına rağmen birtakım iddialara kulak verip tutuklandılar. İçeride ölenler, hastalananlar oldu. İçeride kitap yazanlar, vicdanları, adalet duyguları mum gibi eriyenler oldu. O zaman, bunu bir tarafın soylu medyası çok gerekli bir temizleme operasyonu gibi yutturup, bugün için bu iddialar karşısında dut yemiş bülbül kalıyorsa; onların gazeteci vicdanları tartışılır…

 Şimdi daha yeni başlayan sağanak zannediyorum ki her bulutlu havanın ardından ülkelerin, ülkemizin üstüne dökülecek. İddia nereden gelirse gelsin; ülke ve ulus güvenliğimizi ilgilendiriyorsa, adil ve adaletli değil, kanunlara haykırıysa; bu iddiaların üstüne gidecek kahraman savcılar çıkacak mıdır acaba?

 Deniz Feneri gibi gerçek belgeler ile ispatlanan ve inanılmaz yolsuzluğun ışık saçtığı, gözlerimizi alan ışığın üzerine gitmeyen, gidemeyen adalet; şimdi Wikileaks’ın muhteşem iddiaları üzerine gidebilecek mi?Ne dersiniz dostlarım; bu iddiaları önemseyen muhalefet partilerimiz, bu işin suyunu çıkarmadan gerçekten halkı, devleti için bu belgelerin gerçekler ile yüzleşmelerine yardımcı olabilecekler mi?

 Şu anda parlamentoda bulunun MHP başkanı Sayın Bahçeli yine bir sürpriz yapıp bu belgeler üzerinden siyaset yapmayacağını söyledi. Peki, bunca kavga, bunca küfür, neyin üzerinden yapılan siyasetti? Sayın bahçeli siyasi heyecanını o kadar çok hissetmiş ki öyle çabuk karar veriyor ki, yaptığı yapacağı her şeyi bir anda allak-bullak ediyor. Aynı önceliği, aynı heyecanı Cumhurbaşkanı seçiminde yapıp, şu anki karamsarlığın, ayrışmanın tarafında oy kullanmışlar sonra da en fazla bağıran, kızan insanlar onlar olmuştur.

 Wikileaks’ın eteğindeki taşların sayısı yüz binleri aşıyor. Sayın Başbakanımız da taşlar döküldükten sonra toptan konuşacakmış. Malum; etekteki taşların büyüklük ve küçüklüğüne göre strateji belirlenecek.

 Alman şair ve yazar Goethe Berlin’e yaptığı bir ziyarette(1778) “sanki buradaki her şeyin kral tarafından işletilen büyük bir makine ve bu makinede her bir bireyin iradesiz bir çark olduğu.” izlenimine kapılmış. İradesiz bir çark…

 Şimdi binlerce belgenin binlerce iddiası sadece bizim ülkemiz, bizim siyasetçilerimiz, bizim iktidarımız için yolsuzluklar adına uykular kaçıracak. Acaba borçlanma, borç ve alacak telaşına düşmüş ve gerçek mutluluğu kendinde, kendi üretiminde aramayan değerli halkım Goethe’nin 1778 yılında Berlin’de gördüğü iradesiz bir çark haline gelen insanlar topluluğundan bir farkı kalmış mıdır? Ben bunu, bu belgelerden önce de düşünüyor, bu belgelerden sonra da düşüneceğim gibi geliyor…

 Ne halkın iradesinin, ne devletin adaletinin sağlıklı işlediğin söyleyemem. Eksik bir şeyler var. Hangi devlet kurumunun hasırını kaldırırsanız kaldırın; gerçeklerin tozu-dumanı ve kasırgası ile yüzleşeceksiniz…

  İradesini üretmekten çok tüketime, ilerleyen bir ekonomiden çok borçlanarak büyümeye ayırmış değerli halkım; hiçbir hasırın kaldırılmasına güçlü bir dayanışma mücadelesi veremez. Çünkü kendi küçük ve eski hasırlarımız bile tozlanmış, kirlenmiş…

Güven











30 Kasım 2010 Salı

ZİNCİRLERİMİZİ KIRABİLİR MİYİZ ?

Kamera; Güven  
Boğaziçi Köprüsü ve Beylerbeyi Sarayı; muhteşem
boğaz; hiçbir etkiye kulak asmadan akıyor; güneyden,
kuzeye,kuzeyden güneye doğru...
Dostlar, bu muhteşem saray, Osmanlı uygarlığının
çökme zamanı, büyüklük, hâla ölmedik,ayaktayız;
diye kendini anlatmak istediği zamanların borçla
yapılmış eseri.
Günümüzden 150 yıl önce de gösterişin büyük çoğunluğu,
borçla yapılırdı. Günümüzden 300 yıl önce de, sanat,
ilim,tarih, felsefe konuşmak yerine, borçlanma
kurnazlıkları ile durumu idare etmeye
çalışırlardı.
Bu güzel soylu millete, cimrilik ile savurganlığın
arasıdaki harika ince çizgiyi anlatmadıkça,
Bu soylu güzel ulusa, maneviyatın, örtünmeden
pis günahlardan öte, sanat, ilim, felsefe, tarih,
matematik ile de gerçeğe kavuşacağını
anlatmadıkça; önce ayaklarımıza, sonra boynumuza,
sonra da burnumuza bağlanan soylu halkalardan,
zincirlerden sittin sene kurtulamayacağız...

ZİNCİRLERİMİZİ KIRABİLİR MİYİZ ?



 Kendisinde ulusal sevgiyi öldürmemiş, kendisinden başka ulusunu düşünen insanların şah şahlı görünen yaşamlarına rağmen; bedenlerimizde “zincirler” hissediyoruz. Eksik bir şeylerin, yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğunu görüyoruz. Ah oldu, olacak, muhalefet partilerimiz güçlenip yeni bir şeyler söyleyip, yepyeni umutları yarınlardan bugüne getirecek diye bekleyen, beklerken ölüp giden binlerce insanımız oldu. Bedenlerimize yapışmış, geçirilmiş zincirler o kadar sağlam ve dayanıklı ki, bir türlü zincirleri kıramıyoruz. Sanıyorum, kırmak da istemiyoruz gibi…

 Muhalefetimizin bekçisi, yarınların iktidarı olabilecek partimizin lideri, Ana muhalefet partimizin başkanı Kılıçdaroğlu’nun Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya’nın mezarlarını ziyaret etmesine inanılmaz bir tepki gösteriyor. Belli ki tabanı kaymaya başlayan partisinin hiç olmasa tabanını ayakta tutayım telaşı var… Bu telaş niye? AKP’nin MHP’yi bitirme, eritme politikaları yüzünden elbet! MHP diğer muhalefet partimiz gibi oyları çantada keklik görüp vaziyeti idare etme politikalarını, yan gelip yatma beceriksizliklerini Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya’nın mezarlarını ziyaret ile örtmek istiyor.

 İktidara yürümek isteyen muhalefet partilerimizin bu kadar kısır, bu kadar dar ve sadece siyasi şov amaçlı günlük politikalar yapmaları; ne kadar eksik geniş görüşlülük ve amaç sahibi olduklarını da gösteriyor. Her iki sanatçıyı suçlarken, Yılmaz Güney’in öldürdüğü Hâkim’in mezarını da ziyaret etmeye çağırıyor. Bu çağrı, aynı zamanda sen benim ölüme saygı duyarsan, bende senin ölüne saygı dayarım mantığının kısır ve iğrenç teklifi değimlidir. Saygı, her ölümlüye yapılmalı ve gösterilmelidir. Adalet, her yaşayan insan için aynı olmalıdır…

 Muhalefet partileri onun mezarı daha önemli, bunun mezarı daha önemsizliği üzerine politika üretemezler. Üretiyorlarsa bilin ki ülke insanlarının, vatandaşlarının bedenlerini acıtan, inim inim inleten zincirlerini düşünmediklerinden kaynaklanıyordur.

 Günümüzden 2470 yıl önce yaşamış Eflatun’un “Mağara’dan Çıkış Öyküsü” vardır.

 Hikâyeleşmiş bir anlatım ile dile getirilen öyküsü, mağara girişine sırtı dönük duran ve zincire vurulmuş bir insandan söz etmektedir. Bu insanın gördükleri, mağaranın dışındakilerin mağaranın duvarına yansıyan gölgelerinden ibarettir. Bu, dünyada, şuuru açılmamış, yaşadığını sanan gerçeklerle temasa geçmeyen insanın sembolünü anlatır. Gölgelerden kendini kurtarmaya çalışan, zincirlere bağlı insanı bu şekilde anlatmak istemiş. Hikâyesinde bir başka insanı da zincirlerini kırmış ve mağaranın dışına çıkarak güneş ışığına kavuşmuş olarak anlatır.

 Burada sözünü ettiği zincirlerini kırmış, güneş ışığına kavuşmuş adam, gerçekleri fark etmiş, irdeleyen, uyanmış ve sürekli öğrenmek, öğretmek ile meşgul olan bir insan sembolüdür. O artık gölgeleri değil, eskiden gördüğü gölgelerin sahiplerini görmeye başlamıştır.

 Eflatun, “gölgeler” ve “gölgelerin sahipleri” sembolleriyle, uyanmanın nasıl bir şey olduğunu burada herkesin anlayabileceği bir şekilde izah etmiştir.

 Şimdi, şu anda, ülkemin insanlarının büyük bir çoğunluğunun sorunları var mı yok mudur? Bu gerçeği sesli ve korkmadan söyleye biliyor muyuz, söyleyemiyor muyuz? Gerçekleri örtmek için; ” mezarlarımızı” ve “sanatçılarımızı” sanatları ile değil de yerel söylemleri ile anıp ülke gündemini kendi günlük zevkimiz için kullanıyor muyuz, kullanmıyor muyuz? Esas mesele budur. Ne mezarlıkların ziyareti, ne sanatçıların sevabı, günahı; ülke işsizliğini, işçilerin korunmasızlığını, batan işadamlarımızı, icra dosyalarımızın taşmasını yok eder. Elbet, sanata adanmış sanatçıya saygı; ne mezarlıkta başlar, ne mezarlıkta biter… Asıl olan şudur ki muhalefet partilerimiz günlük sığı politikalar yerine amacı olan kalıcı ve onurlu politikalar üretmek zorunda. Soyut düşünceden, kısır kavgadan uzak; somut ve net projeler, teklifler, umutlar sunmalılar…

 Adaleti, sanatı, sporu, sevabı sadece kendisi için, kendi taraftarları için isteyenlerin sığ politikaları, politikasızlığımızı, yozlaşmamızı, küskünlüğümüzü daha da arttırdı. Yakından ve siyasi bir taraf tutmadan takip ettiğim muhalefetimizin sığ, siyasi manevraları işin başında olan AKP’ye inanılmaz nefes aldırışları, rahatlamalar yaratıyor. İşte bu rahatlamalar sayesinde unuttukları halkı; zincire vurulmuş, kendi gölgeleri ile uğraşan artık hasta olmuş on binlerce insanı; muhalefet partilerinin vicdanlı, hukuklu, adaletli politikaları hatırlatacaktır…

Güven

26 Kasım 2010 Cuma

ŞAİRİN AŞKLARI

Kamera; Güven    Bozcaada
 Bedenin istekleri sonsuza uzanmak ister. Ruh,sonlu
insan bedenine "dur ve çevrene bak" derse, sonsuzun
meraklısı insan, sonlu bedenin hemen yakınındaki
güzellikleri farkeder. Bir martı çığlığında, bir çocuk
seslenişinde, rüzgarın kuru çalıları sallayışında bile
insana akan bir şeyler vardır...

ŞAİRİN AŞKLARI



 Ülkemizin gündemindeki kara mizah ve ölümcül olaylar öyle yığıldı ki aşk, sözcüğünü ağzıma alırken korkuyorum, düşünceye dalıyorum. Acaba ; “aşk” bu diyarı çoktan ter eğledi de sen; suskun ve güzel insanları rahatsız mı etmek istersin? Bu soruyu, bu çekinceyi yaşıyorum!

 Aşklar masallarda, hikâyelerde olur, demeyin sakın! Aşk, evreni en samimi ve en acemi duygular ile kucaklayan her insanda olur. Ne erkek, ne kadın ayırt eder; aşkın soylu büyüsü. Neredeyse hayatının üçte birini hapishanede geçirmiş şairimiz Nazım Hikmet; şiirleri kadar, konuşulacak, anlatılacak aşkları da belki de bugünü görüp, aşksız zamanlara hediye etmiştir…

 Genç Nazım’ın ilk zamanlarının “kara gözlü” sevgilisidir, aşkıdır Sabiha. Gözlerin siyah kadın/O kadar güzelsin ki, derken Nazım; dünya gözüyle daha çok güzelliğin büyüsünü yaşayıp, mısralara geçeceğinden habersizdi.

 17 yaşında, boylu poslu bir gençtir Nazım, Azize’ye âşık oluğunda. Bir şair aşkı en güzel nasıl anlatır? Elbette mısraların, insan ömrünü, insan kıskacını delen güç ile. O da öyle yaptı ve Azizesi için; Bir ilahi gibi içten duyulur/Seven gönüllere aşina sesin, diyerek kim bilir kaç gece ve gün iç geçirdi?

 Nazım Hikmet, olgunlaştıkça coşar, coştukça aç bir çocuk gibi güzel ve alımlı kadınlara koşar. Mısralardır yine en önem verdiği ve en içli zamanda sığındığı. Bu sefer Nazım’ın karşısına zarif, çekici bedeni ile Nüzhet Hanım çıkar. Nazım Nüzhet Hanım için;

 Sen/Benim/Minare boyu çam gövdeme/Yumuşak beyaz/Bir kurt gibi girdin/Kemirdin. Nazım Hüzhet Hanım için Kurt, şiirini yazdığında yıl 1922’dir. Genç Türkiye Devleti Cumhuriyeti ilan etmek için gün sayıyordu. Ankara’da uykusuz geceler, inanılmaz heyecanlar vardır. Yeni bir Cumhuriyet, yeni bir devlet; esareti, savaşı, korkuları, yoksulluğu, karanlığı yenip, uygarlığın, aydınlığın, insanca yaşamanın özlemini çeken bir avuç insanın sevdaları da öyle yaşanıyordu.

 Nazım için Nüzhet Hanım o kadar önemlidir ki Moskova’da öğrenciyken evliliğini Nüzhet Hanımla yaptı. Bu evlilik, Cumhuriyetin arifesinde olmuştu. 1924’yılında da son buldu. Türkiye Cumhuriyeti taptaze ve yenilikçi devrimleri ile inanılmaz bir mücadelenin yok ile var arasındaki insanüstü savaşını veriyordu. Usta şair Nazım Hikmet’te açık bıraktığı gönlünü, doğanın bonkör üretkenliği gibi şiirlere, aşklara koşuyordu.

 Nüzhet Hanım Nazım ile boşanmalarına sağlık sebebini gösterse de, yakınlarına; “ Bir ‘dev’in arkasından koşamayacağım.” demiştir. Evet, dostlarım, insan sadece kasları, banka hesapları, verdiği korkular ile bir dev olamaz! Şiirleriyle de, nezaketiyle de, insanlığı ve aşklarıyla da bir dev olur insan! Nazım Hikmet gibi… Nazım Hikmet şiirinde;

“ O mavi gözlü bir devdi/Minnacık bir kadını sevdi/Kadının hayali minnacık bir evdi/ Bahçesinde ebruli/Hanımeli/Açan bir ev.”

 Mavi Dev Şiiri, Nazım Hikmet’i sevenleri düşünce yönünden ikiye ayırdı. Bir gurup bu şiiri, eşi Nüzhet Hanım için yazdı derken, ikinci gurup da ikinci eşi Piraye Hanım için yazdı demiştir. Ama çoğunluk Nüzhet Hanım’a yazıldığına, ona adandığına inanmıştır.

 Hatice Zekiye –Piraye Nazım’ın sevgilisi, aşkı, kadını tam tamına evlilikleri yirmi yıl sürmüştür. Piraye için çok şeyler yazıldı, çok şeyler okundu… Piraye, hanımefendiliğini, sessizliğe gömdüğü sevdayı 45 yıl sakladı. 1995 yılında yaşamın son adımını ölüme atarken bile bu geçmiş, bu sevda, ticari, öfke, kızgınlık, hesap sorma duyguları ile hiç kimselere bırakılmadı. Büyük sevda, büyük bir suskunlukla, yaşandı, görkemli bir şekilde tarihin derin kabul ediş yolculuğundan sağ-salim çıkıp, şiirlerin, sevdalıların, sanatçıların nazik, soylu ellerine teslim edildi.

 Piraye, endamı ile Nazım’ı büyülemişti. Nazım, Piraye’ye bir ilaheye inandığı gibi, taptığı gibi tapmıştı. Büyük usta da büyük aşkını geçmişin temiz ve çıkarsız ellerine teslim etmiştir. Fakat şiirlere susamışlık kadar yeni aşklara da susayan Nazım; Piraye ile ayrılık arifesinde Bursa Cezaevinde hapis yatarken, Münevver Hanım’a âşık oldu.

 Yorgun adam ırmağı, gölü, denizi hapishanede kendi hayalinde yaratmış ve Münevver Hanım ile bulduğu küçük yelkenliği özgürlüğe birkaç adım kala yakalamıştı.

 1950 yılı, 12 Şubatı gösterirken Münevver Hanım’ın doğum günüdür. Nazım Hikmet, aşkı için, onun doğum günü anısına şöyle seslenecektir; “ Yapraklara dallara, yeşillere allara/Nice nice yıllara gülüm, nice nice yıllara.

 Sonra, yıl 1954’ü gösterdiğinde, öldürülme korkusu ile sevdiği ülkesini terk ettiği Moskova’dan seslenecek; “ Yeditepeli şehrimde bıraktım gonca gülümü.” diyecektir.

 Nazım Çankırı Hapishanesinde kalırken, hapisten önce bir başka alımlı ve sanatçı bir kadın olan Semiha Berksoy ile de bir sevda yolculuğu yapmıştı. Nazım Hikmet Çankırı hapishanesinde kalırken, Semiha Hanım Nazım’ı ziyaret etmiştir. Bunun üzerine o dönemin valisi Nevzat Tandoğan, Semiha Hanımı çağırır ve sorar; “ Nazım Hikmet ile görüşmüşsünüz. O rezil adamı niçin gidip gördünüz?

-Onu seviyorum
Ne! O komünisti mi seviyorsun? O adi rezil adamı! …
Onu seviyorum, onu seviyorum, der Semiha Hanım.

İşte dostlarım sevgi, sevda böyle bir şeydir. Kimisi ömrü boyunca birkaç ömrü üst üste eklese, bir sevdayı tamamlayamaz, sevda nasıl bir şey, nasıl kokar, bir boşluğu nasıl doldurur; onu bile anlayamadan göçüp gider…

Büyüklük, ne kas yığınında, ne banka hesaplarında, ne de mafyalık da! Esas büyüklük, sevdalarını insan gibi yaşamakta!

 Sevdanın, sevginin, emeğin, adaletin, hakkın savaşın vermiş büyük ustaya, yine onun bir şiiri ile selam ediyorum;

“ Yaşamak güzel şey be kardeşim.”

Güven



23 Kasım 2010 Salı

HER ÖLÜM ERKEN ÖLÜMDÜR ATİLLA ÖĞRETMEN

Kamera; Güven
Her ölüm erken ölümdür Atilla Öğretmen;
her ölüm... Seninde ışığa odun taşıyan,
eli ateşin ışığından korkmayan bedeninin
öğretmenler günü kutlu olsun.

Atilla öğretmen, öğretmen arkadaşlarıyla birlikte;
ölüme meydan okuyan gülüşü, ölümcül
olmayan sevisi ile birlikte...
Kamera; Güven Namık Kemal Lisesi Öğrencileri
Lütfen şu masumiyete, şu sevgiye, şu duruşa ;
bakar mısınız! ...Atilla öğretmenin öğrencileri; tıpkı
onun gibi sevgi,samimiyet ve erdem yüklüler.

Kamera; Güven Namık Kemal Lisesi

 Gördüm ki bir insan, insanda yaşadığı sürece
ölmüyor. Gördüm ki yaşarken ölenler var,
ölmüşken yaşayanlar... İnsan denen sanat eseri,
tabiatın doğallığına sığındığı sürece, ne ölüm;
erken, ne ölüm; geç oluyor...
Ben, bu güzel çocuklarla bir saat yol aldım
ve o bir saat içinde beden ile ruhumun
dizginlerine gem vurmaktan korktum.
Gördüm ki, batan, eskiyen, yokolan
hiçbir şey yok; farkedip önemsediğiniz an;
önemli bir insan olduğunuz andır...
Onlar dışa akıttılar duygularını arınmışlık adına.
Ben, içe akıttım duygularımı, olgnulaşma adına.
Sonuçta aynı insanlığın yolcuları olduğumuzu
anladık; bizi besleyen gıdalardan başka
şeylerinde olduğunu farkederek...

Kamera; Güven  Tekirdağ Namık Kemal Anadolu Lisesi
Atilla öğretmenin çocuklarıyla biraz da insanlaştıktan sonra
okuldan ayrılmamı geçiktirdim. Bir süre boş koridorlarda
kayboldum öylesine. Sonra, okulun bahçesinde deli
feylesoflar gibi dolandım durdum; temiz, gülen bir
ruhun el sallayışını görene dek...

HER ÖLÜM ERKEN ÖLÜMDÜR, ATİLLA ÖĞRETMEN



 Güzel ülkemin az gülen acılı ve bol baharatlı insanlarına mikrofonu uzatsam; “ölüm” üzerine bir şeyler söyleyin desem; acaba neler söylenir, hangi ağıtlar yakılır, destanlar okunurdu? Cenaze törenlerinde en çok konuşulan ve neredeyse karnıma sancılar girmesine neden olan sözlerden birisi de; “kaç yaşındaydı?” diye sorup; “ erkenmiş, zamanı gelmiş” gibi moral arayan garip sözcüklerden kaçmak isterim.

 Şairini dediği gibi ; “ Her ölüm erken ölümdür, biliyorum Tanrım.” İnsanoğlu ölümsüzlüğün sırrını bulsaydı, ölüm üzerine bu kadar kafa yormayacaktık. Ama mademki ölüm var, ayrılık var biz de insanız; duygulardan, kandan, kalpten oluşmuş bir bedenimiz; bizi ölümü de yaşamı da sorgulamaya yöneltiyor.

 Abidin Dino, ölümüne çok az kala; yaşın, yaşlılığın, hastalığının acılarını duyumsarken bile; “ ölüm mü, ne büyük buluş” diyerek ölümün korkulacak bir şey olmadığını da anlatmıştır bize. Yaşlı ve acılı bedenin, kurtuluş için bir başka çözüm yoludur belki de ölüm!

 Milyar yaşındaki gezegenimizin milyarlık insan sayısı; her gün doğum ve ölümleri görmemize, duymamıza neden oluyor. Ne ilk, ne de son olacaktır duyacaklarımız, derinlerden gelip de akıtacağımız yaşlarımız… Atilla öğretmen 45 yaşında, idealistliğin doruğunda yaşayan bir insandı. Bir insan ile sıkça konuşmadan, derin tanışmadan da sevilebileceğinin, sayılabileceğinin buluşunu yaşadım; Atilla öğretmen ile yaptığım 10 yıllık komşuluk hayatımda.

 Atilla öğretmen ile yollarımız en çok sabahları kesişiyordu. Ben yürüyüşten dönerken o okuluna, öğrencilerine gidiyordu. Daha yanına yaklaşmadan gülümseyen bir yüzle “günaydın” diyordu. Bu günaydınlar, merhabalar oluşturdu saygıdan geçen sevmişliğimizi…

 Bir gün; o zalim gündü. Günler ne kadar birbirine benzese de biz onları, çeşitli sayılar, anılar ile ayırmayı bilmişiz. İşte o gün de Atilla öğretmenin sayılar ile belirleyip diğer günlerden ayırdığımız gündü. Aynı yaşlarda olduğumuz Atilla öğretmen, öğrencilerine Facebook’ tan “ tatildeyim, geleceğim” dediği hastaneden seslendiği zaman; Atilla öğretmenin ilk kez sözünde durmadığı zamandı. Aslında o sözünde durmuş, kayıt zamanında yorucu bir sezon geçirip iki haftalığına tatile çıkarken seslenmişti arkadaşlarına; “ Hakkınızı Helal Edin” diye. Arkadaşı Kazım öğretmen de yadırgamış; “ Atilla hoca, iki haftalığına gidiyorsun, ölüme mi gidiyorsun.” diye tavır almıştı nazikçe.

 Aslında Atilla öğretmen tatile çıkmıştı çıkmasına ama hastanenin yolunu tutmuştu. Ve süreç, dünya ışığı, yaşam akışı, Atilla öğretmeni seçmişti. Son ana kadar umutlarını yitirmeyen, gülümsemesini bırakmayan doğru ve inanmış bir insandı. Belki bazılarımıza göre yaşadığı çok az bir zamana dayalıydı. Belki doymak bilmeyen insan için hiçbir zaman da yeterli değildi. Ama belli ki Atilla öğretmen az denen zamana daha kırışmayan tenine çok şeyler yüklemişti. O sevginin, gülümsemenin bir başka adıydı. Bir insanla, anılar, hatıralar oluşturmadan da sevilecek ender insanlardan birisiydi…

 Cenaze merasimlerini eleştirip, olması gereken samimiyette, sadelikte olmadığı için bu kültürün yozlaştığını yazdım bu köşeden. Atilla öğretmenin naaş’ı Ortacami’ye geldiğinde bende gittim. Gördüklerim için özellikle “muhteşem” kelimesini kullanacağım. Atilla öğretmene ölüm yakışmamıştı, bu ölüm de erken ölümdü ama kırmızı bayrağa sarılı naaş’ı ve her şeyden önce; orada bulunanlar gerçekten onu sevmiş insanlardı. Caminin bahçesi, samimiyet, sevgi kokuyordu.

 Genç bir insana, daha ideallerini tamamlamamış öğretmene ölüm yakışmıyordu ama caminin havlusu, samimiyete, sevgiye yakışıyordu. Genç öğrenciler vardı yaşlı çam ağaçlarının sakin duruşları altında. Hüzün, bu genç insanlara bu kadar yakışır, bu kadar anlamlı durur mu hiç? Onlar, sadece saygının gereği için değil, sevginin gereği için hüznü yaşıyorlardı. Çoğunun gözleri nemli ve kızarmıştı. Onurlu bedenlerinde sevginin izlerini taşıyorlardı.

 Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi, gençliğe seslenişi ve emaneti; Atilla öğretmenin bedeninde ortaya çıkıyor gibiydi. Cumhuriyetin genç, aydın çocukları, öğretileri sevgi ile yoğurmuşlardı. Bu manzaraydı beni Atilla öğretmenin okuluna getiren. Yeni yapılmış yepyeni okula yepyeni duygular ile gittim. Kazım öğretmen, Hakan öğretmen, yeni gelmiş Müdür, Süleyman öğretmen ile tanıştım. 24 Kasım Öğretmenler Günü ve ben bu güne, Atilla öğretmenin ölümünü değil, yaşamında bıraktığı izleri, geleceğe, ölümsüzlüğe taşıyabileceği öğretileri görmek istedim.

 18 yıllık arkadaşı Müdür Yardımcısı Hakan öğretmen ile konuştuk. Bir dostluğun nazik, sevgi ve saygı dolu olan yollarında dolaştık. Dostluğun hüznü çok tazeydi. Ve o yüzden Hakan öğretmen ile sohbeti kısa kestim. Hakan öğretmenin yanından ayrılmadan önce Atilla öğretmenin odasına gitmek istediğimi söyledim. Hakan öğretmen de hüznünü daha da artırmamak adına açmamıştı kapısını bir süreden beri. Merdivenlerden ağır ağır yukarı çıktık. Öğrenciler derste, koridorlar boş ve ıssızdı. Merdivenlerin çaprazında küçük bir odanın yanında durduk. Oda kapısının sağ tarafında Atilla öğretmenin öğrencileri tarafından oluşturulmuş sevgi eseri duruyordu. Kırmızı pano üzerine beyaz bir kalp çizmişler. Kalbin için karanfiller ile süslenmiş. Orta yerine de Atilla öğretmenin fotoğrafını koymuşlar. Gülümsüyordu Atilla öğretmen. Bakışları hüzün ve yokluk üzerine değildi…

 Hakan öğretmen ile adasına girdik. Bir süreden beri açılmayan odanın ağır havası ve sanki hapsolmuş bir ruh havalandı göğe, yere, denize; sevginin olduğu her yöne… Müdür Yardımcısı Kazım öğretmene çıktım. 24 Kasım’ı Atilla öğretmene hazırladığım yazıyı anlattım. Kazım öğretmen, inanılmaz içten ve hiç zaman kaybettirmeden küçük bir pusulaya bir masaj yazdı. Nöbetçi öğrenciyi çağırdı. Mesaj yerine gitmiş, birkaç dakika sonra etrafımı hüzünlü gözler ve onurlu bedenleriyle Atilla öğretmemin öğrencileri kuşattı. Kazım öğretmen boş bir sınıfta istediğimiz kadar görüşebileceğimiz söyledi. Biz de öyle yaptık. Gençler, alcıydı, sevgi doluydu… Niyetimi öğrenince çekimserlikleri gitti. Ne soylu insanların en masum dudakları Atilla öğretmen için konuştu.

 Gördüm ki, Atilla öğretmen ölmemiş. Fiziki olarak aramızdan ayrılmış ama ölmemiş. Ve hatırladım filozofların değişini; “insan, insanın içinde ölürse, gerçek ölüm yaşanır.” Genç öğrenciler koşulsuz kalplerini açtılar bana. Bir öğretmeni değil, bir arkadaşı, bir babayı, bir dostu anlattılar…

 Sıra fotoğraf çekimine gelince buğulanmış gözlerinden utanan bir genç kız; “ne olur bu halimle çekmeyin.” dedi. Onun bu halinin en onurlu, en insanca bir hal olduğunu söyledim. Onu kutladım. Ve onun gözyaşları dışa akarken, benim gözyaşlarım tam tersine, kocaman bir mağaranın tavanından “şıp, şıp” sesler çıkararak aşağılara akıyordu…

 24 Kasım Öğretmenlerimizin gününü kutlarken, Atilla öğretmenin içimizde yaşadığının da günüdür diye düşünüyorum. Atilla öğretmen ile bir çay içimi kadar anı ve hatıramız olmamıştı ama anı ve hatıraların olmayışından da sevgi olacağının gerçek tanığı oldum.

 Yaşayan ve kalplerde yaşatılan tüm öğretmenlerimize selam ediyor, bir güne sığmayacak minnettarlığım ile önlerinde eğiliyorum…

Güven










20 Kasım 2010 Cumartesi

KAÇIŞ

Kamera; Güven   Tekirdağ Tepeleri ve Evren
İnsan kaçışını, arayışını ne zaman sonlandırır acaba?
Kendi adıma derim ki; hiçbir zaman... Evrenin bir
parçası olan insan, parçalardan bir bütün, bütünden de
bir anlam çıkardığı zaman; belki de bazı küçük
izahtleri yapacaktır kendisine; belki...

KAÇIŞ


 Bir zamanlar “kaçak” dizisi vardı. Sanırım bugünün orta yaşında olup da o diziyi izlemeyen, Richard Kimble’yi sevmeyen yoktur. Haksız yere suçlanan Kimble sürekli kaçmak zorundaydı. Her hafta, inanılmaz bir kovalamaca ve hayatta kalma savaşı içinde Kimble son anda yine kaçar; canını kurtarırdı. Elbette, kahramanımızın canını kurtarması bizleri de inanılmaz sevindirirdi.



 Artık siyah beyazlı televizyon günleri sona erdi. Evimizin her odasında televizyonlar, bilgisayarlar en küçük boyuttan, en büyük boyuta kadar hizmet sunuyor. Dikkat ederseniz hizmetler çoğaldıkça, renkler, teknoloji, sesler, ulaşma arttıkça biz de kendi kendimizden kaçar olduk. Bir yerde bir yanlışlık var ama nerede? Üret ve tüket eğrisi de yanlış uygulanır; cimrilik ile savurganlık eğrisi de… Adalet ile merhamet eğrisi de apayrı uygulanıyor… Sanırım asıl sorun; biz soylu vatandaşlarda…

 Akşam saatinde yoğurt almak amaçlı girmiş olduğum markette yoğurt dolabın başında bir başka yoğurt meraklısı ile karşılaştım. Adam yoğurt dolabında bulunan yoğurtlara kararsız bir şekilde bakıyor, üç markanın çeşitli ebatlarındaki yoğurtlarından bir türlü seçemiyordu. O seçmeyince ben de yoğurt kâsesine ulaşamıyordum. Neyse, sonunda kararsız yoğurt sevdalımız, bir kâse yoğurt aldı. Nedense yoğurt kâsesinin altına üstüne yine aynı kararsızlıkla baktı. Sanırım, bu markayı ilk kez alıyordu.

 Yoğurt kâsesini alan adam para kasasının yanına gitti. Kasada duran kız; “niye, şu yoğurttan almadın” deyince, kararsız adam; “ ya, ne bileyim, o yoğurttan hanın istemiyor. Geçen gün içinden ip mi tel mi ne çıkmış.” Bu lafı duyan kasada ki kız; “baltayı taşa vurmuş” taştan geri dönen baltanın sapı da kafasına çarpmış gibi olmuştu. Çünkü adamın karısının istemediği yoğurt markası ve kâsesi benim elimde duruyordu. Para kasasında oturan kız, benle göz göze gelip, başını öne eğdi. Muhtemelen az önce konuşulan “ip ve tel” mevzusunu duyduğumu ve benim de bir tepki gösterip göstermeyeceğimi hesaplıyordu.

 Adamın karısının alma dediği yoğurt üretilen yeri üç kez ziyaret ettim. Gerçekten de temizlik kuralları, iş disiplini çok önde. Yerel bir markamızın çok kısa zamanda şehirde ön sıralara çıktığını biliyorum. Ama tel ve ip olayı çok titiz de olsan, insana dayalı bir iş olduğu için hiç olmasını istemesek de, oluyor. Hoş değil… Ama asıl hoş olmayan, kalıcı hasarlar veren ve bu gün yaşanan hastalıklarda, kanser patlamalarında gıdalarımızın yapay, bol katkı ve bol zehirli oluşundadır…

 Yoğurt kâsesini elime alıp parasını ödedikten sonra yüzü kızaran market çalışanı kızı düşündüm. Yüzü kızaran insanın, mide zarı da kızarırmış! Acaba dedim, bu kızcağızın utangaçlığı, gıdalarımızı üreten, denetleyen kuruluşların ne kadar yüzlerini, ne kadar vicdanlarını ve ne kadar; mide zarlarını kızartıyor?

 Yoğurt kâsesi elimde dışarı çıktığımda sağanak yağmurun başladığını da gördüm; tıpkı taze gecenin karanlığının başladığı gibi. Kendimi zorlamadan düşünmeye başladım yürürken. En sevdiğim düşünme sporlarından birisidir; kimselere zarar vermeden, aklın ve ilimin koynuna yaslanıp düşüncenin içine girmek! Ve girdim de. Yoğurt alan adamı, daha önce almış olduğu yoğurdu beğense de, hanımı alma dedi diye; artık o yoğurtan almayışını, ürpererek irdeledim.

 Neden, diye düşüntüm; neden bizler kaçmayı, kaçıştırmayı, susmayı veya sadece o anlık tepki gösterip donuk yaşamları tercih ediyoruz? Acaba bu güzel halk, benim anlamadığım, benim algılayamadığım çok üstün bir yaşam iksiri mi keşfetti? Hani, sürekli yarınlara havale edip, çok uzun süre yaşayıp da, kötünün mağlup oluşunu mu bekler; benim soylu mağdur halkım?

Belli ki kararsız adam, daha önce yöremizde üretilen ve annelerimizin yoğurduna benzeyen yoğurttan alıyordu.  Ama artık almıyor. Çünkü içinde ip veya tel çıkmış. Peki, bu yoğurthaneye, gitmeyi, yoğurt üretilen yeri görmeyi düşündü mü hiç? Veya yoğurt satan dükkânın sahibine gelip; “bak arkadaş, bu yoğurttan bu çıktı. Yoksa, burada ki hijyen, iş disiplini emin ellerde değil mi?” diye sorgulayamaz mıydı? Acaba böyle yapmakla ne kaybederdi? Bir defa, hem kendi vicdanına, hem dükkân sahibine, hem de yoğurt üreticisine büyük bir iyilik yapardı. Çünkü aksayan bir işçi veya dikkatsizlik, daha işin başındayken çözülürdü.

 Aslında sorun sadece yoğurt sorunu, ip ve tel sorunu değildir. Bizler yeterince bakıp, görmeyi denesek; belki de piyasada satılan, evimize getirip, çocuklara yedirdiğimiz ürünlerin büyük çoğunluğunu yiyemeyiz. Çünkü denetim, denetleme sağlığa önem verme; hâla önemli sırada değil; benim güzel ülkemde.

 Ben hep düşünmüşümdür; şehrimizin dükkânlarını denetleyen memurlar; gıda bilgisi ve öğretime dayalı eğitimleri ne kadar yeterlidir diye? Yine hep düşünmüşümdür; Dükkânların denetimini yapan memur; ne kadar korkusuz ve ne kadar çok toplumunun sağlığını ön planda tutuyor diye?

 Son sözüm; biz ne kadar titiz ve duyarlıysak, memurumuz da, üreticimiz de o kadar titiz ve duyarlıdır! Biz ne kadar bilgili ve eğitimliysek, kurumlarımız da o kadar eğitimli ve cesaretli olurlar; toplumlarını korumak adına.

 Balık baştan kokmuş, her taraf kokar dostlarım. Ama derelerin ırmakların, denizlerin temizlenip yeniden balık üretmek, taze hale getirmek de bizim; yalnız bizim elimizde olduğunu da belirtmek isterim. O yüzden, yemek yediğimiz lokantayı, ekmek aldığımız fırıncıyı, yoğurt aldığımız yoğurtçuyu art niyetsiz, geleceğimiz adına, güzel soylu çocuklarımız adına denetlemeli, kendi insan tepkimizi yüksek sesle yapmalıyız.

 Yoksa eskilerin vazgeçilmez dizisi kaçak ve Richard Kimble gibi kaçışın harika öyküsünün garip, zavallı ama onurlu, insanı olmaya devam ederiz.
Güven

15 Kasım 2010 Pazartesi

ŞEYTANIMI ÖLDÜRDÜM

Kamera; Yunus İğneada -Kırklareli

Şeytanımı aradım sahilin incecik kumlarında. Karadeniz'e
sordum; "şeyatanımı gördünüz mü ?" Bugün
huysuz olmayan Karadeniz; "görmedik" dedi.
Kimse görmemişti şeytanımı ; kimse...
Ben dahil...

ŞEYTANIMI ÖLDÜRDÜM



 Bu kadar iddialı bir başlığı görünce elbette iddianın sahibi bu adam ne yapmak istiyor diye kafa yora bilirsiniz! Bu dünyaya Âdem Peygamber ile gelmiş ve neredeyse tüm kötülüklerden o sorumlu tutulmuş; yenilmez, kurnaz, zeki ve mahşere uzanan yaşam bonkörlüğünde biz insanlardan çok daha fazla şanslı olan iblisi nasıl öldürdüğüm merak konusudur; bazı akıllı dostlarımın düşüncesinde.

 Küçük kızım Doğa Irmak oldukça sosyal ve her çocuk gibi meraklıdır öğrenmenin derin gizemli heyecanlarına doğru. Akşam yürüyüşüne çıkmadan önce ; “ Baba ‘Şeytan’ ne demek?” iş günü yorgunluğu ve yürüyüşe koyulan bedenimin dingin bir an yaşamasını arzularken, daha adım atar atmaz “iblis ne demek” sorusunu duyunca yutkundum elbet. Öyle ya; sorduğu şeytan, her an peşimizde kim bilir ne şeytanlıklar planlıyordur. Ben daha şeytanı anlatmadan benim tepemde dikilmiş sonsuz kurnazlıklarını kuyruğunu sallayarak yapıyordur.

 Doğa Irmak, iblisi merak etmişti bir kere. Açıklayıcı bir cevap vermezsem şeytanı da peşime takacağı muhakkaktır. Ne yapmalı, bu şeytanı Doğa Irmağın, küçük bir kız çocuğunun anlayacağı bir dille nasıl anlatmalıyım? Sahi sizin çocuğunuz veya bir arkadaşınız yanınıza gelse; siz, sizin şeytanınızı nasıl tarif edersiniz? İnanmak ile inanmak arasında kıvranır ama bize ezberletilen korkuların soylu şeytanına, iblisine mi sığınırsınız?

 Şimdi Goethe yanımda olsaydı, Faust’a git bu adama yardım et, yanlış bir şeyler söyleyip küçük kızın kafasını karıştırmasın, derdi! Eminim derdi. Faust’da arkadaşı olan şeytana ‘Mefisto’ “ hadi Mefisto kendini tanıt da bu küçük kız şeytanın ne olduğunu öğrensin” derdi diye düşündüm. Ama yakınımda ne Faust ne de Mefisto vardı! Doğa Irmak da sabırsızlıkla cevap bekliyordu.

 Doğa Irmağın küçük bedenini, öğrenmeye aç ruhlu başını ellerimi arasın alıp; “ sen o iblisten sakın korkma. Senin şu güzel başın, ilim, sanat, felsefe, tarih” ile doldukça sana anlatılan iblisler, hinler bir bir yok olacaktır. Elbette Doğa Irmak tam manası ile tatmin olmamıştı. Yine sazı ele alıp; “ Doğa, şimdi bize öğretilen ve her an her yerde olan, bizlerin yaptığı her kötülüğü, her günahı yüklediğimiz iblis aslında insanın yarattığı başkahramandır.”

 Doğa; “ yani şeytan bir hayal ürünümüdür?” diyerek şaşkınlık gösterdi. Ona anlatılan o küçük bedene daha şimdiden “iblisin” varlığı ile korku salan şeytanı şimdi hayatta olmayan nineme sorsaydık; ninem, iblisin dualarla, anlamını bile bilmediğimiz dualar ile yok olacağını, bize zarar veremeyeceğini söylerdi. Ninemin duası da boldu, hayır işleri de. Merhameti kendinden başka her canlıya gösterirdi…

 Goethe’nin şeytan ile mücadelesi ise Akıl, Tanrı Bilimi, Doğa Bilimi, Tıp ve Felsefe ilimlerini önemsemek ile olmuştur.

 Sizlere soruyorum dostlarım; dünya ilimlerini, sanat dallarını akademisyen gibi değil, sadece amatörce bile anlamaya çalışan, bu öğretilerden biraz faydalanmış insanlar; şeytan, hin-cin ve kâbuslarla uğraşırlar mı? Zaten asıl sorun daha ilkçağlardan bu yana aydınlanmanın var oluşunu sindirememekten gelmektedir. Kaza yapan birçok araçta, özellikle kamyonlarda büyük harfler ile dualar, “Allah Korusun” yazıları başköşeye asılmıştır. Ama ne hazindir ki kazaları yapan, suçu işleyen insandır. Şeytanın hiçbir kabahati olmadığı halde, kendi dünyamızda var ettiğimiz bu ölümcül derecede tehlikeli iblis, nedense aydınlıktan, bilgiden, akıldan kaçar? Neden acaba? Çünkü akıl, diğer bilimlere sahip çıkar. Bilimleri öğretileri de insana sahip çıkar.

 Mustafa Kemal, Cumhuriyet ilan edildikten sonra Bursa’dadır. Bursalılar Mustafa Kemal’e büyük coşku, sevgi gösterisinde bulunup; “ Yaşa Mustafa Kemal, Yaşa Gazim, seni çok seviyoruz. Sana inanıyoruz” tezahüratlarında bulunurlar. Mustafa Kemal söz alır; “ Bana, severek inanmayınız. Beni anlayarak, bana inanarak seviniz.” der.

 Şimdi geldiğimiz bu çağda, bilginin, ilimlerin çığ gibi genişlediği, uzayın derinliklerine bile el attığımız bu zamanda çocuklarımız; hâla şeytan, iblis, hin gibi kavramlarla meşgul oluyor. Bizler yeterince aydınlıktan yoksun, hâla Allah’ı bile korkular, günahlar yüzünden sevmeye çalışıp, inancın en güzel olanını bilgi ve felsefe ile yoğurmuyorsak; acaba, bu milletin şeytanı da, hini de, cini de, kazaları da, kurbanları da; biter mi?

 Cenaze ve düğün törenlerimize bir bakın Allah Aşkına! Artık, sevmeden, inanmadan da vazgeçtim, saygının bile olmadığı törenlerde ki yapaylık, yozluk nasıl da en güzel törenlerimizi o kadar çok insan içinde bile yapayalnız bırakmıştır…

 Baştan da söylediğim gibi dostlar; ben, benim şeytanımı öldürdüm. Aslında, benim şeytanım, benim yanımdan ayrılırken bana teşekkür bile etti. Çünkü insanlara bakıp da bu dünyanın bu kadar güzellikler ile bile çekilmez olduğuna karar vermişti. Benim ona yaptığım son vuruşu; bana teşekkür ederek; belki başka bir boyutta seninle arkadaş da olabilir, diyerek el sallayarak ayrıldı, artık bıkmış olduğu iblislik görevinden…

 Peki, benim şeytanım öldü de ben kusursuz, günahsız bir adam mı oldum? Hayır, asla… Ne kusursuzluk, ne de günahsızlıktır hayat boyu bana verilen hayatımın esas amacı. Ama bilirim ki insanın yaptığı ve yapacağı her iyi veya kötü; insanın bilgi ve becerisi onların da karışımı olan kaderiyle ilgilidir.

 Aklı ön planda tutmayan insan; her kusuru birilerine yüklemeyi yaşam biçimi haline dönüştürmüştür. İflas eden, kaza yapan, kötülüğü besleyip büyüten insan; en son anda bile kendini sorguya çekmez! Neden çok basittir. Çünkü bütün hatalarını, günahlarını yükleyeceği bir şeytan vardır nasıl olsa. Bir de tövbeden gelip, geçmişi güzel bir şekilde silip, geleceğin namuslu, huzurlu hayatına sığınmak isteyenler vardır…

 Şükürler olsun ki benim şeytanım ölmeyi kendi istedi. Ölürken bile mutlu ayrıldı. Ben şeytanımı öldürdüm. Ve ben, artık günahlarım, kötülülüklerim, iyiliklerimle kendi öğretilerim, öğreneceklerim ile yüzleşerek yaşayacağım…

 Asıl güzel olanı da, “beni arkamdan hançerlediler. Beni yaktılar-yıktılar. Beni, kandırdılar.” soylu yalanlara sığınmadan, bedenimin en çıplak haliyle buz gibi dondurucu bir havada yürümek bile gerekse; bu benim soğuğum, benim çıplaklığım deyip kendi yolumda yürüyeceğim; gök kubbenin sınırsız ve sonsuz zenginliği, boşluğu altında…
Güven
















12 Kasım 2010 Cuma

BAK ŞU TİLKİNİN YAPTIĞI İŞE !

Kamera; Güven Istranca (Yıldız) Ormanı
Bu diyarda tilkiler, çakallar, kurtlar, tavşanlar,
kuşlar, böcekler yaşar.Hiçbirisi soylu insandan
daha gaddar, daha acımasız değildir.
Bu diyarın tilkisi, biraz utangaç, biraz korkak,
biraz fırsatçı olmasaydı çoktan yok olmuşluğun
fotoğraflarını süslerdi.

BAK ŞU TİLKİNİN YAPTIĞI İŞE!



 Güzel ülkemin hemen her yöresinde yaşayan bir hayvandır tilki. Bunca tilki vahşetlerine rağmen, yaşama o kadar bağlanmış ve mücadelesi o kadar ileridir ki, bir türlü soyunu-sopunu kurutamadık bu hayvanın.

 Tilkiyi saygıdeğer buluruz ama tilkiyi de kendi doğası içinde anlamaya bir türlü çalışmayız. Tilkinin fırsatçılığını, kurnazlığın hikâyeleri ile ödüllendirdiğimiz de oldukça fazladır. Kurnaz ve aynı zamanda fırsatçıdır diye! Ve bu yüzden benzetiriz, çevremizde ki fırsatçı ve kurnaz insanları tilkiye. Bazen, onları kınamak için yapar, bazen de onları kendimizce onurlandırırız…

 Dünya düzeni, fırsatları yakalayanlar üzerine kurulmamış mıdır? Bütün insanlığın koştuğu, koşturulduğu yön, bu yön değil midir? Gemisini taşlara vuran kaptanı kaç kişi alkışlar ve onurlandırır? Fabrikasını kapatan, iflasını açıklayan patronun çevresi karşısında saygınlığı eskisi gibi olabilir mi?

 Algılamalarımız, alkışlarımız büyük çoğunluğu fırsatçılığı yükselişe, maddi zenginliğe dönüştürmüşlere değil midir? İşte bu yüzden tilki insan için önemli bir hayvandır. O kurnazlığın en değerli figürüdür. Ama bu kurnaz tilki, ne hazindir alımlı, bakımlı ve rüküş görünüşlü kadınlarımıza kürk olmaktan da kurtulamamıştır!

 Köyde yaşayan bir tanıdığım daha çok yeni yaşanmış tilki gerçeğini anlatınca tilki adına gülümsedim. Tavuklar adına ise, üzüldüm. Zavallı tavuklar, daracık kümeslerinde kim bilir ne çığlık attılar, tilkinin ayak seslerini kapıya dayanmış bulunca! Tavuk, üretken bir hayvan! Ne etinin, ne de yumurtasının biz insana yönelik pazarlandığının, yönlendirildiğinin gerçeğini sorgulamaz! O, sadece doğanın ona yüklediği üretimi yapar, gerisini insanoğlunun soylu vicdanına bırakır.

 Köyde yaşayan tanıdığımın başına gelen olay; köydeki kümeslerine giren tilkinin inanılmaz kurnaz oyunundan ibarettir. Kümeste yaşayan horoz dâhil 18 hayvanını kaçırmış. Yani kümesteki tavukları koruyacak horoz da tilkimin kurnaz pençesine geçmekten kurtulamamıştır.

 18 Tavuk ve horozu kaçıran tilki kim bilir kaç gün o planı, o hazırlığı yapmıştır! Çünkü köyde yaşayan tanıdığımın anlatmasına göre; o akşam evde değil, bir başka yerde misafirlikteymişler. Lütfen şu tilkinin harika takibine, zamanlamasına bakar mısınız? …

İnsan düşünmeden edemiyor; bir tilki bir seferinde kaç tavuk yer diye… Hadi ailesini de düşünen bir tilki olduğunu farz edelim, en fazla iki tane yeterli olmalıydı. İnsan şaşırmadan edemiyor; bir küçük tilki, 18 tavuk ve horozu ne yapacak diye! O zaman gelin hep birlikte düşünelim, tilkinin uzun vadeli kurnaz oyununu.

Şimdi empati kuralım, tilki gibi düşünelim desem, “hadi canım sende” diyip beni yuhalayacağınız diye korkarım. O yüzden tilkiye benzeyen kurnaz nöronlarımızı çalıştırıp tilkiyi anlamaya çalışalım!

 Birincisi, tilki bu ganimetin hepsini yemeyecek, büyük bir çoğunluğunu toprak altına saklayıp kış yiyeceğini garanti altına almış olacaktır. İkincisi, tilki çok uzun zamanda bu yana yapmış olduğu plan, suya düşmesin diye, gıdaklayan, bağıran tavukları ve horozu ilk önce infaz edip, büyük sessizliği sağlamıştır. Yani, tavuklar ses çıkarmayıp, tilkiye iki kurban sunmuş olsalardı belki tilki taze besinini alıp, “eyvallah” deyip giderdi…


 Değerli okuyucu bu tilki hikâyesinin nereye varacağınızı merak ediyorsunuz, biliyorum! Bende en haz sizin kadar heyecanlıyım doğrusu! Malumunuz referandum oldu ve bu referandum neredeyse ülkenin son şansı, kurtuluşuymuş gibi anlatılmaya çalışıldı. Anlatıldı mı peki? En azından % 58 anlamış görülüyor. Peki, % 42 anlamamışsa ne olacak? Elbette onun da bir çaresi vardır.

 AKP içerisinde önemli bir görev almış bir tanıdığım beni ziyarete geldi. Ne kadar siyasetin dışında kalmaya çalışsam da, bu galip dost, sürekli siyaset kulvarına yürümek istedi. Ve döndü, dolaştı, batı illerinde, % 42 Hayır diyenlerin diyarında önemli araştırmalar yapacaklarını söyledi. Nedenlerini tespit etmeye çalışacaklarmış! Neyin nedeni? Bu diyarlarda, AKP ne yapsa, ağzı ile kuş da tutsa; neden tam manası ile yükselişe geçemiyormuş, bunun araştırmasını yapma kararı almışlar…

 Görünen köy kılavuz istemese de, AKP neredeyse tüm ülkenin oyuna talip olma peşinde. Anlaşılan odur ki, demokrasi, muhalefet, erkek-kadın eşitliği, topraklarımızın korunması, yerli işverenlerin daha büyümesi, yabancı sermaye karşısında yerli gücümüzün korunması çok önemli değil. Şehirleşiyoruz, köylülükten kurtuluyoruz diye yığınak yapılan batı şehirleri eğitimin, kurtuluşun, refahın, sanatın, bilimin yükseldiği şehirler mi oldular? Hayır… Oy deposu, odun-kömür ve makarna bekleyen, yeşil kart, uyuşturucu bağımlılığının patlayan yerleri haline dönüştüler…

 Acaba AKP batıda, eğitimli kesimde, Cumhuriyete adanmış, Atatürk sevdasına gönülden inanmış yerlerde yükselişe geçmek yerine, sadece para ve din ekseninde yükselmenin yanlışlığını anlayıp, artık, tüm ülkeyi gönülden kucaklama gösterilerine yapmaya başlasa nasıl olur? Yoksa bizler kümeste bekleyen tavuk ve horozlar gibi fazla gürültü yapıp, susturulmak için birer birer, sessizliğin kültürüne mi uğurlanacağız?

Güven

9 Kasım 2010 Salı

O, ÖLDÜ AMA!

Kamera; Güven Istranca Tepeleri
Siz küçük meşelerin az oluşuna aldanmayın sakın!
Böyle başlar ormanın ilk hali; bir, iki, üç, dört derken
yüz,bin, on binler oluşur ormanın sonsuz döngüsü
adına... İnsan da öyle değil midir? Bir,iki, üç
fikir ve beden derken; iyiye, güzele ve başarıya
yol almaz mı sanatın en sanat canlısı...

O, ÖLDÜ AMA!



 İnsanın keşfi olan zaman; 10 Kasımı sabahını gösteriyordu. Yaratıcının zamanı hangi tarihi gösteriyordu bilinmez. On Kasım, yaslı gönüllerin, yaşlı gözlerin olduğu bir günün unutulmaz zamanını yaşıyordu. Zaman, kendi döngüsü içinde milyonlarca canlıyı doğurtup, öldürecek ve inanılmaz olaylara yine kendi imzası ile şahit olacaktır!

 Usta şairin Saman Sarısı şiirinde saat başı çalan borazan gece yarısı susmuştu. Bir ok saplanmıştı boğazına. Borazan iç rahatlığı ile ölmüştü. Ama şair yaklaşan düşmanı haber veremeden öldürülmenin acısını içinde hissediyordu… Şu an hissettiğimiz gibi!

 Mustafa Kemal’in kalbi ise sabah karşı, günün canlılara yeni “merhaba” dediği bir anda sessizliğe gömülmüştü. Oysa gün yeni başlamıştı. Borazanın durması gibi durmuştu Ata’nın kalbi. Bir ölümdü. Bir kaybediş. Bir devrin sona erdiği zamanın kendi başına delice aktığı belki de donduğu bir an… Muhtemelen boğazın martıları karınlarını doyurmuşlar, belki de gevezelik etmek için çatılara tünemişlerdi. Boğazın aktığı gibi vapurlar, insanlar akıyordur bir yerden bir yere doğru…

 Hayatının her anında insan, doğa ve sanat sevgisi içinde olmuştu. Mustafa Kemal’in bedeni, bir başka yolculuğa çıkmak için kalbin ritimli atışına son vermişti. Belki de insanın var oluşundan bu yana tekrarlanan sahne, aynı güzellikte, aynı hüzünlerin yaşlarında yine tekrarlanıyordu. Bir insan çıkıyor ortaya ve incecik bir oya işler gibi işliyor; bağrına taş basmış insanları. İnancı yok olmuş, derin acıları içinde karalar bağlamış insanlara; Hayır diyor; sizler insansınız! Sizler kendi kendine yetecek onurlu bedenlere ve zekâya sahipsiniz! Bunu diyordu o bedeni sabaha karşı duran, ölmüş kahraman…

 Yaşamın hangi aşamasında, hangi şanslara sahip olursanız olun, tabiatın inanılmaz mucizeleri de yaşamın içinde kendi koridorlarını bin bir türlü cesaret sınaması ile döşer, kendi kahramanını korkusuzca çıkarır. Mustafa Kemal Atatürk, yaşamın mucizevî koridorlarına döşenen her türlü sınamayı insan duygularını asla unutmayarak kahramanca geçmiştir. O bir küçük ağaç için ağlayacak kadar merhameti tanıyordu. O kendi topraklarını hiçbir maddi değere satmayacak kadar onurlu bir bedenin zekâsına sahipti. O, yanıltıcı, şamatacı, sanat düşmanı, sonradan görme ve pısırık bir bedenin zekâsı, kahramanı değildi.

O öldü ama o kimdi acaba?

Yedi yaşındayken babasını kaybetti ve yetim kaldı. Sekiz yaşında okuldan alındı ve köyde yaşadı…

On yaşında yüzü kanlar içinde kalacak şekilde, yeni okulundaki hocasından dayak yedi. Ailesi onu okuldan aldı. On yedi yaşında hayalindeki okulun istediği bölümü için gerekli not ortalamasını tutturamadı.

Yirmi dört yaşında tutuklandı, günlerce sorguya çekildi ve iki ay tek başına bir hücrede hapis yattı.

Yirmi beş yaşında sürgüne gönderildi.

Yirmi yedi yaşında kendisinden bir yaş büyük meslektaşı kendisinin de üyesi bulunduğu derneğin çalışmalarıyla kahraman ilan edilirken, kendisi hiç önemsenmiyordu.

Otuz yaşında kendisi başka şehirleri düşman işgalinden kurtarmaya çalışıyorken, doğduğu şehir düşmanların eline geçti.

Otuz yaşında amiri, onu kendisinden uzaklaştırmak için başka göreve atanmasını sağladı. Yeni görevinde fiilen işsiz bırakıldı. Aylarca boş kaldı.

Otuz yedi yaşında böbrek hastalığından Viyana’da iki ay hasta ve yalnız halde yattı.
Otuz yedi yaşında komutan olarak yeni atandığı ordu, dağıtıldı.
Otuz sekiz yaşında Savunma Bakanı tarafından görevinden atıldı.

Otuz sekiz yaşında bir toplantıda giyebileceği bir tek sivil elbisesi bile yoktu ve başkasından bir redingot ödünç aldı. Ayrıca cebinde sadece 80 lirası vardı.

Otuz sekiz yaşında kendisi için tutuklama kararı çıkarıldı.
Otuz dokuz yaşında idam cezasına çarptırıldı.

Sonra ne mi oldu? Kırk iki yaşında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı oldu! Bu öykü efsanevi lider Atatürk’e aittir. İlknur Gültekin Kalıpçı’nın “İçimizdeki Atatürk” kitabında o kahraman için bunlar yazıyordu.

 Şimdi, ister küçük ister büyük mazeretlere sığınmış, hayat inancımızı, insan heyecanımızı bir kenara tekme ile itmiş bizler; Mustafa Kemal’in nelerden geçtiğini görüp, ölüme bile korkmayarak gidişini anlayabilip, bugünün Cumhuriyetine, bugünün yaşamına her aşamada bir katkı yapacağımızın farkına varıyor muyuz acaba? Her insan önemlidir. İnsan kendi önemini, kendine acıyarak, boşluğun içinde sallanmaya başlayarak kaybeder…

 O kahraman öldü ama esas olan kalplerdeki ölümdür. Ektiği insanların suskunluğuna bakmayın siz! Bu insanların suskun, buruk yüreklerinde o kadar büyük bir sevgi ve inanç vardır ki taşıp güzel ülkelerine zarar vermekten korkarlar. Bu soylu insanlar kendi doğal yataklarından ne zaman çıkacaklarını biliyorlardır elbet…

 Yüce Atatürk, yüce kahraman; ölüm ile ihanet ile onlarca, yüzlerce kez suçlandın! Ama inandığın bir şey vardı. Bu ülkede yaşayan, insanlığın kaybetmeyen daha gençliğini bile yaşayamadan yaşlanıp” bu canımız vatan için feda olsun” diyenlere inandı o! Senin emanetin olan Cumhuriyetin Edirne şehrinde doğup, Tekirdağ şehrinde yaşayan birisiyim. Senin inandığın gibi bende sana inandım. İnandım ki bu ülkenin toprağını, tarihini, insanını, folklorunu, seslerini, türkülerini; ne doğu, ne batı, ne güney, ne kuzey demeden bedenimde topladım…

 O öldü ama ona inanmışlar, ona güvenmişler ölmedi. Her ölüm, yaşama tutunurken, Atatürk sevgisini, felsefesini elden ele ölümden önceki doğumlara bir armağan, bir ödül olarak bırakıyor…

 Tıpkı şairin sevgilisine verdiği karanfili, sevgilisinin de sevgi adına bir başkasına vermesi, karanfilin elden ele bir sevdayı büyütmesi gibi Atatürk, Mustafa Kemal, büyüyor, yeşeriyor içimizde…
 Güven