11 Ekim 2010 Pazartesi

SON KARŞILAŞMA

Kamera; Güven  -  Tekirdağ
 Mehmet Ağabey'in dede yadigarı dükkanı
Kamera; Güven            Tekirdağ
Güle güle mahallenin,sokağın dost küçük
esnafı Mehmet Ağabey.
Bir de utanmadan Ahilik Haftası kutlanıyor;
hangi küçük esnaf, hangi ticari ahlak için?
Yine de bu eski geleneğin özü,geçmişi
önünde saygı ile eğiliyorum.

Kamera; Güven    Tekirdağ
Yıllar önce küçük esnaf Mehmet Ağebey'in
bugünkü dükkanı sağ köşede. Zaman
geçti, ışıklı yollar, büyük evler geldi
zenginliğin modern şehirleri adına.
Daha mutlu,daha huzurlu ve daha
TOK olmamız gerekirdi modern
şehirlerin modernliği adına...
Peki, neden? ...

Kamera; Güven    Tekirdağ
Son karşılaşma, son dans; Gürsel Hocamın
dediği gibi vahşi kapitalizmin başarısı
ile sonuçlandı; hayırlı olsun soylu ve
boşluğun boş düşünceleri ile meşgul
olan halkıma...

SON KARŞILAŞMA



 Küçük esnaf ile büyük marketler son dansı yapıyorlar. İsterseniz bedenlere iz bırakmış bir şarkıyı da hatırlayıp “ artık çok geç, bu son buluşmamız” diye haykıra bilirsiniz! Ama haykırmak niye yarar?

 Göz göre göre, kulaklar duya duya; küçük esnafı elbirliği ile uğurladık. Artık, mahallemizin kasabı, bakkalı, terzisi, kırtasiyecisi, manavı tarihin soylu çöplüğüne karışmak üzere! Görünüşte “alan razı, satan razı” gibi görünüyor! İnanıyor musunuz siz bu işe? Elbette içinizdeki vicdan, daha temiz kalan yan; bu işin böyle bitmemesi gerektiğini söylüyor; söylüyor ama savunma yapamıyoruz…

 Ne güzel bir şey; büyük bir markete girip, hem manav, hem kasap, hem kırtasiye, hem de bakkaliye ihtiyaçlarını karşılamak! Ne güzel, ne hoş bir tüketim kandırmasının ödenemeyen kredi kartları… Asıl olan şey, yenilik ve büyüğe karşı bir adam değilim ben. Mafyanın, en rezil adamın bile kendi yasası varsa; toplumu oluşturan binlerce, yüz binlerce küçük esnafın bir yasası, bir koruyanı neden yoktur; ben bunu anlayamıyorum?

 Küçük esnaf dediğimiz insanların yaşadıkları şehirlere katkıları o kadar büyüktü ki, onların eksiklerini bu katkıları yanında anlatmam bile! Bir defa işsizliğin önlenmesi, şehir içi istihdamın yaratılması adına sadece Tekirdağ şehrimde binlerce küçük esnaf vardı. Kazandıkları bütün paraları, yine kendi şehirlerinde harcarlar, yatırıma, menfaate dönüştürürlerdi! Ya, devasa marketlerimizin kazançları nerede yatırıma, menfaate dönüşüyor? Bilen varsa, beri gelsin!

 Her gelen büyük market, en az, yüz tane küçük esnafımızı götürdü, yok etti. Ne ahlaki ne de ticari bir savaşın onurlu dövüşü oldu. Kısır döngünün kısır insanları ne olduğunu anlamadan, uygarlığın gelişme mantığı, ticareti adı altında kandırıldılar.

 Şimdi ben, büyük marketlerle son dansı da etmiş ama hâla kapısına kilit vurmamış bu şehrin açılan ilk, bakkalının 3. Kuşak sahibi Mehmet Tanrısever ile buluştum. Mütevazı Mehmet Ağabey, belki çoktan kapatır giderdi, dükkânı kendinin olmasaydı. Kendi değişiyle, “bu iş dedemden babama, babamdan da bana kaldı. Yaklaşık 130 yıldır bu mekân açık.”

Tekirdağ şehrinde ticaret Yahudi ve Ermeni vatandaşlarımız tarafından yapılırken ilk Türk vatandaşı da cesaret edip bakkaliye işine giriyor. Bu dükkân tam 130 yıl açık kalıyor. Gaz lambası devirlerinden başlayıp, şehirlerin şık, ışıklı dükkânlarının bereketli ve borçlu zengin zamanlarına kadar dayanıyor.

Kırım Bahçeşehir’den Türkiye’ye gelen büyük dede, Mehmet Hoca, Tekirdağ Şehrine yerleşiyor. Ticarete bakkal olarak başlıyor. Sonra oğul Hafız Kemal ve onun oğlu bugün hâla o tarihi mekânı ayakta tutan Mehmet Tanrısever.

Mehmet Bey’i dükkânında o renkli dünyanın eski kokularında ziyaret ettim. Gülümsemesi yüzünden eksik olmayan beyefendi bir adam! Bu insanlar türlerinin son örnekleri. Kazandıklarını yine çocuklarına ve yaşadığı şehirlere yatırım olarak döndürmüşler. Devlete işsizsim diyerek sığınıp başka insanların memurluk-işçilik haklarını da gasp etmemişler. İşte böyledir dostlarım; küçük esnaf, kendi yağı ile beslenen, ısınan, onurlu bir çaba gösteren insan demektir…

 Şimdi Mehmet Bey’in 130 yıldır ayakta duran dükkânında bel vermiş rafları gibi, artık bel vermek üzere olan bir esnaf ile yüz yüze gelmenin burukluğunu yaşadım. Eskiyi anlatan gaz lambaları bugün süs ve nostalji niyetine satılıyor, dedi Mehmet Bey. Ve eskinin karanlığını delen, bize ışık, kitap, defter olan gaz lambaları hâla bel vermiş eski dükkânda duruyorlar. Kendime ve yeni bir işyeri açan arkadaşıma ben de birer tane aldım; eskiyi sayı ile hatırlama, koklama adına…

 Bu dükkândan kazancı ile iki çocuk okutmuş Mehmet Tanrısever. Kızı okuyup avukat olmuş. Oğlu ise mühendis olmuş, daha iyi şehirler, yaşamlar adına…

Yeniliğe, değişime karşı değilim. Zaten yeniliğin, değişimin bal damlaları kimsenin de karşı durmasını uzun vadede sağlayamaz. Yeninin ışıkları daha cömerttir. Yeninin büyüklüğü, aşk gibi büyüler adamı. Aşkın o dayanılmaz büyüsü, bir süre sonra dayanılmaz beden acılarına, karın ağrılarına neden olur ama şikâyet etmez insan; aşkının soylu hatırına…

Küçük esnaf ile büyü marketlerin son karşılaşması son dansları yapılıyor. Bazı dansçılar pisti çoktan terk etti bile. Ama bu dansın ne ticari onuru, ne ahlakı, ne de adaleti var. Ardı ardına gelen büyük marketler, biraz daha müşteri adına ilgi çekip her türlü gösterimi yaptı yapmasına. Ama içinde insanı, insanca ağırlama, insanca uğurlama amaçlarını gütmeden… Tüket de nasıl tüketirsen tüket… Beş yumurta alma, yirmi beş yumurta al… Yumurtalar sudan ucuz; sarısı var, beyazı var, çift sarılısı var…

Her açılan büyük marketin yenilik adına biz de midesini açsak; o kaynayan bol asitli midede öğütülen kasapları, manavları, bakkalları görüp içimiz sızlardı. Bakkallar birbirine baka baka kararmanın irdelemesini bile yapmadan, artlarına bile bakmadan gittiler. Küçük esnaf yeterince eğitimli olmadığı için, kendilerinin yıllarca aidat ödediği Bakkallar Derneği, Lokantacılar Derneği, Kahveciler Derneği ne işe yarar sorgusunu bile sormadan gitti; ben buna şaşar kalırım…

Sanırım çok yakında gidenlerin türküsünü söyleyecek Mehmet Tanrısever’e de tıpkı onun gibi gülümseyerek; hoşça kal demeliyiz. Onurla, inançla, disiplinle yürüttüğün üç nesildir kapısını açık tuttukları, gerektiğinde mahallenin düğününe, ölüm törenine, nişan törenine katılıp esnaf olarak onurlu bir iş yaptığın için elini sıkıyor, ulusumuza faydalı insanlar yetiştirdiğin içinde teşekkürü borç biliyorum; Mehmet Ağabey’e…

 Küçük esnafın yok oluşunun tamamlandığı bu zamanlarda Ahilik Haftası başladı; küçük esnafların dayanışması adına yüzyıllar önceden kuruldu. O zamanın insanı görmüş ki, küçük esnaf hem ekonomik, hem ticari, hem de ahlaki yönden iyi olmalı ve bu iyinin eğitim de, korunması da olmalı! Sanırım bugünün soylu yöneticileri de görmüşler ki; küçük esnaf derhal bitmeli!

 Öyle ya; küçüğün büyüğün yanında lafı mı olur! Özal felsefesine; “Tanrı zengini sever” düşüncesine inanmışlardan, medet ummak, beklenti içinde bulunmak, en büyük acıdır…
Güven






















9 Ekim 2010 Cumartesi

GÖR ŞEYTANIN GÖRMEDİĞİNİ

Kamera; Güven  Beyazıt Külliyesi-Edirne
Bir hekim, belki de "gör" diyordur şeytanın bile
görmediğini... Bir filozof, 500 yıl önce görülenin
kültürleşemediği için bugünün aymazlığına
gelinmiş olduğunu anlatıyrdur; kim bilir?
Bu mekânada 500 yıl önce ilmi başköşeye
koyarak, şifa dağıtıyormuş hekimler...

GÖR ŞEYTANIN GÖRMEDİĞİNİ



 Bakmak ile görmek arasında dağlar kadar fark vardır. Bitki ve hayvanlar da bakmasını ve görmesini bilirler. Ama sadece onlara sunulan kabiliyetleri kadarıyla! Kartal iyi görür, iyi uçar. Yılan iyi göremez, ama iyi hisseder, iyi sürünür ve hızlıdır. Sonuçta ikisi de doğanın doğallığı içinde sağlıklı bir avcıdırlar. Bazen av da olurlar, işlerin ters gittiği bir zamanda…

İnsan öyle mi? İnsanın bakması ve görmesi için; göz, kulak, sezgiler verilmiş. Başka? Dokunuşlar, tatlar, hisler verilmiş hiçbir canlıya verilmeyen bonkörlükle. Düşünen beyin, düşleyen ve düşleri gerçekleştiren en başa oturan canlı haline getirmiştir insanı. İnsan, tüm canlıları avlayan, tüm canlıları emrine amade yapan hale gelmiştir. İnsanın en büyük avcısı, yine kendi cinsi olan diğer insandır.

Tarihin torbasını ne kadar karıştırırsanız karıştırın insanın yaptığı vahşetlerden daha kanlı, daha acımasız vahşete başka canlılar adına, doğa adına rastlayamazsınız! İşte, insan bu yüzden farklı, bu yüzden sürekli gündemin içinde duran bir canlıdır. Bölünüp, bölünüp çoğalır, çoğaldıkça bölünür… Bir taraftan şifa dağıdır bir taraftan hastalık üretir. Bir taraftan yüzlerce belge, telaş içinde barışı konuşur, barışı taçlandırır, diğer tarafta savaş davulları hiç susmayan bir azizlikle çalarlar…

Bir tarafta insanın ilkelliği, diğer tarafta uzaya açılan makineleri. Bir tarafta düşüncenin lanetli örtünmeleri, diğer tarafta ardı arkası gelmeyen teknolojik gelişmeler…

Bazen, şeytanın görmediğini de görmeli insan! Görmeli ve duymalı, sonra da anlamlandırıp anlamların kültürünü oluşturmalı! Acaba gözlerimizi dört açsak, şeytanın görmediğini görür ve anlar mıyız? Hiç sanmam; hiç…

Sanatçılar boşuna mı seslendi; “ aç gözünü daha vakit erken, gör şeytanın görmediğini, bir kulak ver de dinle sağır sultanın duyduğunu.” sanatçılar hep dediler, söylediler. Sanata sığınarak, sanatın ince nezaketine güvenerek söylediler… Söylenceler belki de sağır sultanın duyduğunu anlatmaktı yıllar öncesinden…

Yıllar birbiri üstüne bindi ve bizler kafamızı daha biraz gömdük kumların sıcak dokunuşlarına. Oyalayıcıydı kumların hassas okşayışları. Kimi için ekmek, kimi için uçak, kimi için fabrika anlamına geliyordu. Kimi, temiz vicdanını mutlu sona hazırlıyordu gömdüğü kumların derinlerinde.

Sanatçı, gör şeytanın da görmediği yeri demiş demesine de, başka birileri de demiş! Bir Amerikalı yazar, şimdi Türkiye’de yaşıyor. Türkiye vatandaşı olmuş; James (Cem) Ryon’da “gör” şeydanın bile görmediğini diyor! Bir garip oluyor iyi satranç bilen Amerikalılar. Kimi, yerin yedi kadına batırıp, yediye bölmek isterken bizi! Kimi ise, lütuf ediyor, enerjisini, emeğini harcıyor ve “gör” şeytanın bile görmediğini diyor!

Türk Vatandaşlığına geçen James Ryon; “ CIA’nın Türkiye Operasyonu sürüyor; hedef seçilen ülke veya ülkeler IMF’ye ve Dünya Bankası’na muhtaç hale getiriliyor. İnsanlar toplum içinde itibarsız hale getiriliyor.

Geçen yıl eşim ile Tayland’a gitmiştim. Bir taraftan bakıyorsunuz harika, bembeyaz gökdelenler, alış veriş merkezleri, öte taraftan üç kuruş paraya muhtaç olan BÜYÜK çoğunluk.

Türkiye de böyle oldu. Şok, program Türkiye’ye mükemmel şekilde uygulandı. Laiklik olmadan demokrasi olmaz. Bizim çocuklar başarılı oldu.”

Evet değerli halkım; onların çocukları başarılı oldu. Şimdi bizim çocuklarımız, eğitim-öğretim ve iş şeytan üçgeni arasında; beden ve ruhlarını ayaklar altına almadan ayakta kalmak istiyorlar!

 Atatürk Türkiye’sinde inandığımız tüm değerler, inanılmaz bir şekilde katledildi. Ahlak ve aileden söz edenlerin, yaşanan aile kıyametlerine kulak vermeyişi, göz süzüşü, gönül koyuşu zoruma gidiyor, içimi acıtıyor ama hakkın, halktan başka yoktur yardımcısı; halk “hak” arıyorsa eğer? …
Güven









6 Ekim 2010 Çarşamba

CELLÂT

Kamera; Güven    Gelibolu
Bu güzel diyar için herkesin söyleyeceği
bir şey vardır! Ama ilkönce diğer
söylemlerden kurtulup kendi
düşüncelerinize akacağınız adımı,
atmanız gerekir.

CELLÂT



Albert baba mesleğini sürdürmek istiyordu. Babası gibi işini en iyi yapan biri olmak onun vazgeçemediği bir düşünceydi. Birçoğumuz, babamızın istenmeyecek mesleğin istemi içindeydi Albert. O da babası gibi Cellât mesleğini seçmek istiyordu. Annesi; “ Girme oğlum, yoksa iki yakan bir araya gelmez” dese de, Albert soğukkanlı ve içindeki sese kulak verip cellâtlık mesleğini seçiyor. Sonuç, İngiltere’nin en seçkin, en aranılan cellâdı oluyor.

Dostlarım siz siz olun cellât mesleğini küçümsemeyin. Bizim toplumumuzda cellâtlık olmayan, bilinmeyen, yok sayılan bir meslektir! Hatta bu cellâtların mezarları bile saklanır, isimleri yazılmaz. Aslında bir insana ölüm cezası verenlerin yanında cellâdın mesleği, yaptığı iş, belki de en masum kalanıdır. Çünkü ölüme giden yolculuğun sahibi değildir cellât! O, son anın, en iyi, en acımasız ve en hatırlanıcı cümleler, bakışlar ile noktalayan kişidir cellât.

Gerçek yaşam hikâyesinden sinemaya aktarılan cellât filmini izledikten sonra bu işin ne kadar önemli olduğunu anladım. Ne kadar yok saydığımız ama o kadar var ve önemli olan bir meslek… 1933–1955 arası 608 kişinin cellâdı olan Albert gerçekten de işinin aşığı ve işini en iyi bir şekilde yapan birisi olmuştur. Çok nazik, çok kibar ve de çok çabuk en hafif bir şekilde insan hayatlarını noktalamakta yardımcı olmuş.

Ölüm ile yüzleşmek çok önemli bir kabul ediş olmalı. Ölüme giden insanların gözlerine bakabilmek ve onları acı çektirmeden son yolculuğa uğurlayıp ve ondan sonra da gerçek hayatın, yaşamın içine dönebilmek çok özel bir kişiliğe sahip olmak demek! Albert can almaktaki ustalığını öyle bir yere getiriyor ki artık aranan bir cellât oluyor. Hakkında infaz yapılan suçlular, İkinci Dünya Savaşının savaş suçlusu olan Alman asker, subaylardan bir bölümünün infazı içinde Albert isteniyor. Çünkü o, işini, ölüme giden insanın son anını, en kısa zamanda ve en ağrısız bir şekilde yapmayı biliyor.

İnfazı verilmiş kişinin ilkönce boyunu, kilosunu önemsiyor. İpi, kilo ve boya göre yapıyor. İp ile infazı gerçekleşecek kişinin kaldığı yer arasında on metrelik bir uzaklık var. Albert ölüm yolcusunu kaldığı odadan ipe kadar getirdiği zamanı rekora taşımak istiyor. Babasının rekoru ortalama; 13 saniye. Yani 13 saniyede infazı yapılacak kişi, soğuk ölüm odasından alınıyor ipe getirilip, canını ipin ucundaki manevelayı çeken cellâda bırakıyor. İşte, Albert bu zamanı da 6,5 saniyeye indiriyor. Öyle hızlı ve öyle temiz iş çıkarıyor ki, ölen insanların acı çekmemesi onun için en büyük teselli oluyor!

Usta cellâdı izleyince, onun merhametini, canını alacağı insanların son anını önemsemesi ve onlar öldükten sonra bedenlerini en nazik bir şekilde toprağa vermesi, sanatsal törenin bir parçası gibi gördüm. Bu bir öldürme değil, onurlu bir sanat gösterimi, uğurlama töreniydi…

İster istemez bende kendi ülkemin karanlıkta kalan cellâtlarını düşünüyorum. Onlar bu işi resmi olarak kabul etmeseler de, Albert gibi gerçekten de bu işin ustalığı, sanatı ve içsel huzura giden yolu olarak algılamasalar da, onlar da durmadan can aldılar. Ama bir farkla! Aldıkları canların, korkularını uzatarak, acılarını katmerleştirerek yaptılar bu işleri…

Ülkemin doğusunda, batısında, güneyinde, kuzeyinde işlenen yüzlerce cinayet var. Bu infaz, hukukun adaleti ile sağlanmadı. Bu infazın celladları da Albert gibi bilinen ve işlerini merhamet ile yoğurarak da yapmadılar. Onlar için ölüm; bir emrin yerine getirilmesi ve karşılığında da kanlı paraların cebe indirilmesiydi asıl işin gereği! Onlar, öldürdükleri canların infazlarının herhangi bir adalete, yasaya uygun olup olmadığını da düşünmediler! Çünkü buna gerek de yoktur. Ölüm emri verilir ve uygulanır. Peki, bizim koruyucu adaletimiz, yasalarımız, devletimiz nerede? Büyük sessizliğe gömülmüş devletim, hâla kendi kendine yetecek, kendini tüm vicdanların, yasaların üstüne çıkaracak güce sahip olmadı. Ne zaman olur? Politika yapanlar, günlük menfaatler değil de, ulusal çıkarlarımıza uygun, yarınlara, öbür günlere, öbür yıllara uygun yatırımlar, projeler yaparlarsa cellâtlık mesleği de son bulur.

Gelinen nokta o dur ki, “evet” ve “hayır” met, ceziri arasında kalan halk, mide bulantısı, baş dönmesi, unutkanlık ve koruklar yaşadı… Türk Halkının yararına olacak yasaların değişiminde bu kadar ciddi paniğin yaşanmasını bizden sonraki nesiller hiçbir zaman anlayamayacak. Seçimlere, siyasi partilerin korkunç savurganlığına harcanan paralar ile kim bilir kaç okul, hastane yapılırdı. Kreş, okul yapılırdı… Peki, bunu gerçekten isteyen var mı?

Cumhuriyetin ve ona inanmışların soyu-sopu ile uğraşmaya dalmış soylu yöneticilerimin tek derdi, daha büyümek, daha yücelmek, daha büyük güç sahibi olmak… Tıpkı, mesleğinde en iyisi olmak isteyen ve 22 yılda 608 can alan cellât Albert gibi usta olmak istiyorlar. Elbette usta olmak onların da hakkı! Öyle ustalaşsınlar ki, bu halk artık uzun vadeli korkular yaşamasınlar. İnfaz emri verilsin ve usta cellâtlar sayesinde 6,5 saniyede iş bitirilsin. Ama görünen o ki, ülkemin, kin-nefret besleyen cellâtları, kendi ülkesinin kültürü ile beslenen, merhameti ile kanunlara uyan ve sadece kanunların verdiği emri uygulayan cellâtlar değiller!

Başbakanımız Diyarbakır konuşmasında söz veriyor; “ Adı kötüye çıkmış cezaevini kapatacağız. Yenisin daha konforlusunu yapacağız.” İnsani değerler adına, suçlu insanların suçlarını çekerlerken daha iyi bir yaşam hakları olmasını kim istemez? Acaba, yeni cezaevleri ve yeni aflar düşünürken, cezaevlerine girmiş insanların neden bu seçeneği kabul ettiklerini, kaybedecek bir şeyi kalmayan insanlar için ne kadar cezaevi yapsan, bu işin sonunun gelmeyeceğini düşüne biliyorlar mı?

Güçlü, heyecanlı ve kin dolu iktidarım çıkıp dese; “Diyarbakır’a daha fazla iş imkânı yaratacağız, sinema, tiyatro açacağız. Bizin insanımız, bundan sonra daha az suç işleyecek ve ileriki tarihlerde bizler bu cezaevlerini tamamıyla kapatacağız.” Acaba, bu söylenenler masal sözü olarak mı algılanır diye düşünüyorum!

Adnan Binyazar 1930’ların Diyarbakır’ını anlatıyor; “ Halkevi çatısı altında toplanan kitapları, müziği ve tiyatrosuyla kent o zaman bir kültür merkeziydi.” diyor. Diyarbakır’da doğmuş, öz be öz Diyarbakırlı bir yazar; şahit olduğu Diyarbakır’a ağlıyor şimdi… Daha 60 yıl öncesinin ve bu iktidar döneminin beğenmediği dönemlerin Diyarbakır’ı adeta sanat üretiyor, Romeo ile Juliet filmi 1949’da Diyarbakır’a geldiğinde tam 17 gece ardı ardına sinema ağzına kadar dolu izleniyor…

Ya şimdi dostlarım? Cellâtların dolaştığı ve sürekli infazların verilip, kilo ve boya bakılmadan ölümlerin, ayrıcalıkların, kin ve nefretlerin yaşandığı bir şehirdir Diyarbakır?

Tarihe biraz önem verip, senin ve benim siyasetçim daha iyidir salaklığını bir kenara bırakıp, bizim ülkemiz en iyi yaşanan, en huzurlu bir yer olacaktır adanmışlığına ünlü İngiliz cellât Albert kadar önem verseydik, şimdi güzel ülkemin her bölgesinde yaşanan sanat olaylarını, spor, bilim olaylarını tartışıyor olacaktık…

Güven

4 Ekim 2010 Pazartesi

YAŞAMA TUTUNMAK

Kamera; Güven     
Gazetede küçük bir bölüme çizilmiş karikatürü
Özgün'ün kalemi ile tekrar biraz daha büyük
ve kara kalem çalışması ile paylaşıyorum.
Acaba bizlerin tutunduğu yaşam;bu otlardan
daha sağlam bir yerdeki yaşamdır
diyebilir miyiz? Kim bilir kaçımızın
yaşamı,düşünmeyen, irdelemeyen,
merhameti bile bilmeyen hayvanların
soylu ağızlarında,midelerindedir...

Kamera, Yunus    5-6 Aralık 2009
Aziz Bey ile birlikte Ganosların zirvesinde
doğanın kuru görüken capcanlı bağrındaydık...
Doğanın her an süt vermeye hazır
göğüsleri,çocuk kokuyordu...
Masumiyet kokuyordu...

Kamera; Aziz Öğretmen
Gece çökünce Ganoslara, kamp ateşimiz yanmış,
kadehlerimiz insanlık ve doğa için bir kez
daha kalkmıştı.

Kamera; Güven Ganoslar Aralık 2009
Ruhumuzu ve bedenimizi sevgi dolu
ana gibi besleyen doğanın
tepeleri arasındaki küçük vadide
kurulmuş "kamp ateş" i grubu,
dinginliği,tek bir slogan ile
paylaşıyordu; SEVGİ
Sevgi,hiç kimseye ait değildir;
üretilmeye başlandı mı,bencilliğin
bekçileri,asalakları bir bir terk
etmeye başlarlar;sevginin ait
oduğu bedeni.

YAŞAMA TUTUNMAK



İnsan denen canlı bir tuhaf oluyor. Kimi için bonkörce sunulan hayatlar-sağlıklı yaşamlar anlamsız kabul edişlerle onurlandırılır. Kimileri içinse, hayat, gizemli lâbirentlerinde sürekli acı ve hüzün üretir. Ama yine de acı ve hüznü kıymet bilmişler, büyük bir nezaket içinde kabul edip onurlandırırlar kader denen seçenekleri.

Hayata küsmeyip, hayatın sunduklarını kendi bedeninde anlamlandıranlar hiçbir şaşmazlık içinde dokurlar; hüzünlü, acılı, renk ve seslerden oluşan eserlerini.

Şimdi, hiç acı çekmemiş, bedeni ile ruhu, hüzün ve özlemle yıkanmamış bir insan, gökyüzüne bakıp vicdanını sonsuzluğun ışıklarıyla güncellemediyse kalıcı eserler vermesi mümkün müdür? Değildir, hiç mümkün değildir!

Yaşamı tüccar mantığı ile bir verip, üç-dört almak kurnazlığı ile süslemeye çalışanlar hep yanıldılar. Orta halli bir iyiye ulaşmak hep mümkündür! Orta halli iyilerin kendince iyi saydıkları, alkışladıkları iyiler de vardır. Ama bütün bu iyilerin ve iyi olma yolunda olan adayların hep bir eksiği vardır tamam olmayan…

Aziz Öğretmen de hayatın yarısını iyi olmaktan, iyi olmaya çalışmaktan geçirmiş 30 yıllık eğitim-öğretim bayrağını umutla, heyecanla taşımış. Eşi Emine Hanım da öyle…

Aziz Öğretmen ile latife yapar; “tekke” dediğim yazlığında kim bilir kaç kış akşamı, gecesi saatleri birbirine eklemişizdir… Kimi dağlara tırmanmış, kimi vadilere inmişizdir… Bazen akan bir ırmağın peşine takılmış, bazen derin ve karanlık ormanların dolambaçlı yollarında gezinmişizdir… Kim bilir, kaç gün ve gece…

Aziz Öğretmen kimine göre zorlu ulaşılmaz bir adamdır. Dostlarına göre ise “özel” bir insan! … Ya öğrencilerine göre nasıl biridir, Aziz Öğretmen? Aziz Öğretmen artık emeklidir emekli olmasına ama bugün bir öğrencisine bir telefon açıp; “

Yeşil pencerenden bir gül at bana
Işıklarla dolsun kalbimin içi
Geldim işte mevsim gibi kapına
Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ

bu şiiri okumaya başlasa, telefonun ucundaki büyümüş küçük öğrenci;

Açılan bir gülsün sen yaprak yaprak
Ben aşkımla bahar getirdim sana.
Tozlu yollardan geçtiğim uzak
İklimlerden şarkılar getirdim sana.

A.Muhip Dranas’ın bu güzel şiiri Aziz Öğretmen ve öğrencileri tarafından bir şükran gibi bilinir ve yeri geldi mi söylenir…

İşte dostlar, insanın insanı tamamlaması böyle olur… Sanırsınız ki elinizdeki veya düşlerinizdeki lüks yaşamlar; her şeyin tamamlayıcısı olacak! Hiçbir zaman olmadı, olmayacak sevgili dostlarım. Eğer böyle olsaydı en güzel uygarlıklar çökmezdi. Ne dolu hazineler, ne korku salmış krallar, ne de yüksek kaleler çökmeyi durdurur dengeleyici zaman gelince.

Eğer güzellikler hayatın sonsuzluğuna uzanan bir yol olsaydı, hiçbir güzel makyaj yapmaz, aynalar ile hep barışık yaşardı.

Şimdi, benim de dostluk masamın bir ayağı eksik. Şiir, fıkra, müzik ve felsefe yolculuğumuzun yolcularından birisi olan Aziz Bey, bir süre benden sakladığı hastalığı öğrenmiş durumdayım. Çünkü hastalık, Aziz Bey’i hastaneye yatıracak kadar önemli hale gelmiş. Şimdi güzel Edirne şehrimin hastanesinde yatıyor Aziz Bey. Her gün telefonla şakalaşıyoruz, tebessüm ediyoruz, durumu kurtarma, içimizi hafifçe soğutma adına…

Henüz ameliyat günü ve yapılacak olan işlemler netlik kazanmamış. Şimdi hastanenin beyaz odasında kendi ile baş başa bir insan var. O insan hayatının yarısını öğrencileri ile geçirmiş. Öğrenmiş ve öğretmiş… Şimdi hâla yeni şeyler öğrenip öğretiyor.

Artık geleneksel hale gelmiş Pazar sabahı liman ile buluşma yalnızlığımda aradım Aziz Bey’i. Merhaba dedik. “Ben’den için limanı, gezdiğin dağları-tepeleri kokla” dedi. Ve biz koskoca adamlar, tebessüm ile şakalaşır, durum kurtarma telaşında bulunurken, yine ruhumuzun karları erimeye başlamıştı. Eriyen karlar, tehlikeli bir “çığ”a dönüşmeye gebeydi…

Görüşmek dilekleri ile telefonlarımız sustu. Büyük şairin dizelerindeki gibi “borazan gece yarısı çaldı. Ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi ve sustu…”

Telefonlarımız da susmuştu, saat başı çalan borazan da susmuştu. Bir dakika geçmeden telefonum tekrar çaldı. Arayan Aziz Öğretmendi. Senin kalemin kâğıdın vardır Güven, yaz dedi;

Dünya geniş
Odam dar
Selimiye minarelerinde
Kuşlarla randevum var,
dedi ve telefonu kapattı.

Bu dörtlükte neler yoktu ki? Duygunun her rengi, kokusu, sesi vardı ölümlü dünyada daracık beyaz bir odaya hapsolmuş ölümlü insan adına… Aziz Öğretmenin dörtlüğü sindirilmemiş, kendi felsefem ile harmanlanırken Cumhuriyet Pazar ekinde misafir karikatürist, bir çizim, kendi sanat eseri oluşturmuştu.

Karikatür uçurumdan aşağı sarkmış bir adam ile uçurumun başında otlayan bir inek betimlemesi üzerine oturtulmuştu. Adam, uçurumun kenarındaki uzun otlara; ölmemek, yaşamak için sımsıkı tutunmuştu. Ve birazdan o otları yiyecek inek, otlara çok yakın bir yerde o da yaşamak için, süt vermek, yavrusunu beslemek için kendi mücadelesini veriyordu. İnek, ölmemek ve ona yüklenen görevi en iyi yapmak için ot yiyordu keyifli bir telaş içinde. Adam da ölümün terini atarak, korkunç ölümün uçurumun kenarındaki otlarda olduğunu anlayarak haykırmak istiyordu.

İşte dostlarım, tutunduğumuz yaşam böyle bir şey! Belki de uçurumun kenarında bulunan otlara, ağaç dallarına tununduk da öyle yaşıyoruz bilemeden. Birazdan o otları yiyecek ineğin gelip tutunduğumuz son otu da yemesini bilemeden bekleriz; bizi uçuruma iten, getiren nedenleri tarihe, felsefeye, sanata sığınmadan, irdelemeden öylesine ölümcül bir ter atarak bekler dururuz…

Şimdiye, bu ana sımsıkı olanca inatçılığımızla tutunmalı ve henüz uçurumdan aşağı sarkmadığımızı ümit ederek, yaşamın hüzün ve mutluluklarından insanca, insan gibi beslenmeli! Yaşamın bizim yaşamımız olduğunu bilerek, irdeleyerek…
Güven


















1 Ekim 2010 Cuma

KITALAR BİRLEŞİYOR

Kamera; Güven      Tekirdağ

Gün geceye, gece güne dönüştü
sessizce.Gün mü geceye, gece mi
güne dönüştü önce;bilemedi adam!
Bir şeyi bildi ki adam, gün ve gece
ondan önce de dönüşüm içinde,
ondan sonra da dönüşecek
yeni öykülere,hikayelere...

KITALAR BİRLEŞİYOR


Yaşlı adam önce Avrupa’yı sevdi sonra Asya’yı.
Yer merkezi, çok uzaklardan bir ses…
Sesi önce yaşlı adam, sonra kadın duydu.
Bir işarettir adamı denize getiren.

Saatler, günler, aylar ve yıllar geçti, adamın
denize girişinden beri.
Ve o gün dağların tepesinde bir ışık çaktı.
Önce incir, sonra çam ve sonra da çınar ağacı
eğildi ışığın güzel hatırına.

Karanfil keskin ve buğulu koktu dağların
tepeleri ile deniz arasında.
Yasemin çiçeği karşılık verdi, tabiata salınmış
karanfilin buğulu keskin kokusuna.

Yaşlı adam balığa dönüşecekti, kaygan bedeni
ile çıkmasaydı karaya.
Küçük bir koy, insansız; ışığın çaktığı tepenin
hemen altında.

Sevinç, heyecan içinde yorulmuş beden önce
büyük bir kayaya uzandı.
Balığa dönüşmeye başlayan kaygan beden
güneşin yaşam ışıkları altında ölümcül bir acı
duydu.

Beden acısı gönül acısı gibi değildi. Birisi ölüme
davet ederken, diğeri yaşama çağırıyordu.
Yaşlı adam ışığın çaktığı tepeye bakmaya korkuyordu
bir rüya olmasın diye!

Yamaçlarında büyük kayalar bulunan yüksek tepenin
bakımlı güzel çam ağaçları gür yeşillikler içinden
salıyorlardı ışığı yaşlı adama doğru.

Yaşlı adam acı dolu bedenle, acı dolu özlemi
birleştirip doğruldu. Bir keçi gibi tırmandı yüksek
tepenin ışığına doğru.

O an, deniz önce geriledi uzaklaştı. Sonra ilerlerdi
ve çıldırmışçasına yükseldi gürültülü bir sesle.
Yaşlı adamı kaybetmiş deniz, bir öfke mi, yoksa
bir sevinç mi gösteriyordu bilemedi adam!

Sadece buruk bir el salladı artık kaygan olmayan
kuru insan bedeniyle denize.
Teşekkür etti bunca yıl bağrına basıp, sularında
onu sakladı diye.

Yaşlı adamın tepeye çıktığı yerde bur uğultu, bir
ses cümbüşü yaşandı. Ardı ardına kuş sürüleri
havalandı göğe doğru. Ve bir daire çizdiler,
yaşlı adam ile ışığın sevdalı buluşması adına.

Kuşların dairesi, karanfil, yasemin, beyaz laden
ve biberiye çiçekleriyle donatıldı,
bir rüya gösterisi gibi...
Önce incir, sonra çam ve çınar ağacı…

Önce ışığa, sonra da yaşlı adama “hoş geldin” der
gibi yeşil yapraklı orman; hafif yelin dokunuşları
ile salladı ele benzeyen dallarını.

Işık, kadına, yaşlı adam yenilenmiş bir bedene
dönüştü evrenin sonsuz zamansızlığı adına…
Güven

30 Eylül 2010 Perşembe

İSPİRTO YAZARLAR

Kamera; Güven    Moda-İstanbul
Güzel insanların yaşadığı güzel diyara
selam olsun.

İSPİRTO YAZARLAR



Bu uslanmaz filozof sanki düşünmediği, düşlemediği ve irdelemediği hiçbir şey bırakmamış bu dünyada. İnsan, beyninin o güzel hücrelerini çalıştırmaya, koşturmaya görsün bir kere!

Frıedrıch Nietzsche bıkmadan söylediği ve biz soylu insanlara bıraktığı Gezgin’in Gölgesi kitabında, biz değerli ve çok onurlu yazarlar için şöyle bir değerlendirme yapıyor;

“Bazı yazarlar ne ışıktırlar, ne de şarap, tamamen ispirtodurlar; alev alırlar ve ancak o zaman ısı yayarlar.”

Zekânın her türlü sörfünü yapmış filozof aynı zamanda, alıntıların, düşüncelerin ancak kendi zamanında değer bulacağını da söylemiştir. Ama geçmişte yaptığı yazarlar için küçük bir cümle irdelemesi için bugün sayfalarca yazı yazabiliriz! Yarın da yazacağımız kesin bir gerçek içinde gülümsüyor bize…
Dünyanın güzellikleri içinde inanılmaz sayıda, renk, koku vardır. İnanılmaz çeşitlilikte madenler bulunur. Sayısız çiçek, ağaç, böcek de bu dünyanın bizden de eski sahipleridir. Ve bilirsiniz ki, her hayvanın ayrı bir karakteri, her çiçeğin ayrı bir rengi ve kokusu vardır. Madenlerin de ayrı katkıları insanlar için vazgeçilmez özellikleri vardır!

Her eline kalem alan, gazetesinin köşesine kurulan her yazarın da kaleminin onurlu olmasını beklemek de hayal olur. İşte asıl olan da bu hayalin, gerçeğe dönüşmemesi belki de ulusunun, ülkesinin acı bir kaderi olur…

İnsanın sevdası, insanın aşkı; rütbeye, paraya, şehvete takılmaya görsün! Ne ülkesinin soylu geçmişi ve geleceği, ne insanların korkunç incinmeleridir kalemi tutan bedenin vicdanı! Şimdi tam da bu zamanda, geçmişin ince hesaplamalarıyla sahnelenen bir oyunun en trajik zamanında, rütbeye, zengin olmaya, kendi benliğinden öte bir dünyaya koşar, İSPİTRTO yazarlar…

Şimdi bu soylu ve çokbilmiş, aynı zamanda besili yazarlarımıza selam etmek istiyorum! Mehmet’ime, Ahmet’ime, Nazlıma, Eser’ime, Taha’ma, Engin’ime, Yiğit’ime, Nihale, Fehmi’me, Hasan’ıma ismini unutup, cüsselerini hatırladığım, bıyık altından kıs kıs gülen, korkunç bir gücün sahiplenişi ile onlardan olmayanı adam yerine koymayan, tüm değerli kalemlere selamlarımı, şükranlarımı iletirim…

Özellikle Mehmet Metiner Ağabeyimize ve Yiğit kardeşimize da dik duruşlarından, gerektiği zaman Kaplan, gerektiği zaman kuzu oluşlarına ayrıca birer ödül verilmesini insanlık sevdam gibi istiyorum…

İspirto yazarlarımızın o harika alev ile buluşmaları inanın muhteşem bir şey! Evet, yaydıkları ısı sizi ısıtmıyor ama bu kadar yani… Daha ne isteyeceksiniz ki bu zengin memleketin insanı olarak. Önemli olan ispirto yazarımızın kaleminin alev ile buluşup o soylu ısıyı yayması değil midir?

Şimdi kimi bu dünyada, kimi başka boyutta bir başka hüznün sevdasını taşıyan şarap tadında, ışık görüntüsü içinde bulunan yazarlarımıza da moral olsun diye; “ Siz kalem tutan, tutmuş bedenlerin kahraman insanları-ruhları önünde eğiliyorum ben.”

Her gece televizyonda muhteşem ışıkların bakımlı stüdyolarında, güçlü patronlarının gölgesinde kahramanca ispirto yazarlığı yapan değerli yazarlarımız için bir anıt da yapılmalı!

Uğurlar, Oktaylar, Ümitler, İlhanlar, Şükranlar, İnciler, Işınlar, Orhanlar, Cüneytler, Mustafalar, Azizler, Kürşatlar, Alevler de kim oluyor? Şarap olmak… Işık olmak… Çok mu önemlidir ışığı, parası, düzenbazlığı, mertebesi bitmeyen dünyada…

Nasıl olsa ispirto yazarların da görkemli ümitleri vardır yarınlar adına! Bilirler ki onlar; güç, kendi tarihini yazar ve bir süre o yalan tarih ispirto yazarları onurlandırır, taçlandırır… Ama bir süre sonra, evrenin kara deliklerinin dev yıldızları yutması gibi o zavallı sönmüş volkanlar da sonsuza açılan kapıdan içeri; evrenin kara deliğine düşerler!

Nedense bu kısacık yazıda yorulup gamlandım ben! Ve bu gamlanma içinde 30–40 yıl önce fakir dendiğimiz zamanlarda ağır adamların meyhane kültürleri içinde kadeh kaldırdım; ruhumun seslendirdiği şarkı ile birlikte. Şarkıcı;

“Gamzedeyim deva bulamam, garibim bir yuva kuramam. Kaderim hep çektiren inlerim hiç reha bulamam. Elem beni terk etmiyor, hiç de fazıla vermiyor. Nihayetsiz bir takibe, doğrusu takat yetmiyor.”

Tatyos Efendi, ölümünden çok kısa bir süre önce yazdığı şarkının, ölümlü bedenden de sonra yaşayacağını biliyor muydu acaba? Acaba ispirto yazarlar, Tatyos Efendi’nin şarkısı gibi, yüzyıllara meydan okuyacak, bu kirli zamanın savunuculuğunu da ilerleyen ucu bucu olmayan evrenin görkemli temizliği karşısında da devam ettirecekler mi, diye düşünürüm!

Mütevazı bedenimin ancak kendine yeten garip ruhu ile seslenmek isterim; “ Bir insan, ne kadar isteyeceğini de, ne kadar verebileceğini de anlama iradesinin reşit olma durumunda ise, o kadar sosyalleşir, o kadar da çevresini aydınlatır, belki de eski bir şarap gibi tat, iz bırakır geride…”

Bu yüzdendir ki ben, ispirto yazarlarımızdan çok şey beklemiyor, hayal kırıklığı da yaşamıyorum. Asıl sorun, şarap tadında ve bol ışık verebilecek durumda olup da, kendini, kimliğini gizleyenlerin ortaya çıkmamasındadır diye düşünüyorum…
Güven

28 Eylül 2010 Salı

TALİHSİZ MEHMET EFENDİ

Kamera; Güven  Ganoslar-Hayata Tutunuş

Bazen,tabiatın zorluk ile savaşan canlılarını
görünce insan olarak; büzülürüm... Hiçbir
şikayet etmeden bir uçurumun kenarında taşlara
tutunup onlarca yıl yaşayan ağaçlar vardır!
İnsan denen akıllı ve şikayet-isyan kültürünü
benimsemiş zavallı canlıya bir şeyler anlatırlar...

Kamera; Güven Ganos Tepeleri
Milyonlarca yıl aynı türkü söylenir
bu diyarlarda. Deniz ile tepelerin türküsü...
Bu aşk, bu sevgi neden bitmez?
Çünkü tabiatın aşkı, sabırlıdır.Bir güne
adanmamıştır. Tutkuya şehvetine yenik
düşüp, sevdasını yok edici telaşın
çıkarların, koşulların içine atmaz
tabiatın soylu tepeleri, denizi...

Kamera; Yunus Ganoslar
Çadırları kurduğumuz yer, yaklaşık 200 metrelik
vahşi uçurumun kenarındaydı. O an, yüksekten
bakarken denize; kuş olmayı istiyorduk.Kuş
olup adalara, Asya kıtasına geçip, geri
dönmeyi...

Kamera; Güven
Kökleri Avrupa Kıtasında, dalları Asya Kıtasına
uzanıyor. Yaşlı bir ağaç çok az toprak
parçası ile yıllarca yemyeşil kalmış. O da
biliyor bu oyunun sonu olduğnu ama
bu oyun; heyecan verici, yaşam dolu ve
sanat dolu...

Kamera; Güven
Dağa dostlarım; Yunus ile Tamer Kaptan
Severem bu insanları ben; severem...
Doğaya inanmış insanlardan zarar gelmez
diğer canlılara. Ama bileseniz ki, doğanın
sabrı gibi sabır taşırlar doğanın güzel
insanları! Ama onların da doğa gibi
çılgınlıkları,kabul edemezlikleri vardır.
Doğan kirlenmesini,ulusun fakirleşip
cahilleştirilmesi,sahtekar din tüccarları
onların kabul edemeyeceklerindendir...

Kamera; Tamer Kaptan
Ganosların rüzgarlı tepesine oturmuş iki
doğa dostu. Sabah, geceden kalan
dinginliği tüm bonkörlüğü ile sunmuştu
bize.Ve ışık,deniz ile bir olup harika
bir dansın kadınsı gösterimini yapıyordu
sanata,dansa aç olan bu insanlara.

Kamera; Güven  Yaşlı Kaya ve Deniz
Tepenin uçurumu yarım metre ötemdeydi.
Tamer Kaptanın dediği gibi, vahşi bir tabiat
var burada. İnsanın uçası geliyor. Uçup da
bir kaç saniyeliğine "yaşam" çok güzel
deyesi geliyor. İnsan  ölüme atladığı uçuşlarda
böyle seslense "yaşam" dese, "yaşamak"
dese, "sevmek" dese; acaba kendi ile
büyük çelişkiye mi düşmüş olur? Ölüme
giderken, yaşamdan söz etmesi
doğru bir kabul ediş, sağlıklı bir
bedenin ruh alemeni anlatır mı bize?
Acaba biz düşünmekten irdelemekten
korkan soylu insanlar, ölümün de bir
yaşam olduğunu yeterli kabul
etmediğimiz için, ölüme uçan bir
insanın yaşamdan söz etmesini
mantıklı bulmayız, bu yüzden...
Kamera; Yunus
Sabah yürüyüşü bir tepeden diğer tepeye
akmamıza neden oldu. Toprak ve ona bağlanmış
zorla yaşamı seven bitkiler, baharatlar çılğın bir
güzellik içinde bacaklarımıza, bedenlerimize
ve ruhlarımıza dolanıyorlardı. Baharatların
kokusu, denizin tepelerin yamaçlarıyla sevişmesi
ve insan denen beden ile ruhun
daha ne kadar çok yol alması gerektiğinin
soylu düşü; bedenimi titretti, alışık
olduğum yaşamın kirlerinin birkaç
saatliğine de olsa bedenimden akması
harika bir törendi...

Kamera; Güven
Dönüş yolumuzda Muhammer Bey'in işletitği mekana
uğradık. Güzel bir dinlence yerinde sokullanmak,
doğa ile insanın yöresine nasıl bir hizmet
sunacağının keyfini yaşamak da ayrı bir mutluluk...

Kamera; Ebru Hanım (Muammer Bey'in Kızı)
Biliyorum, Mahşerin dört atlısı olarak
çıktığımız yolun yolcusu Hüsmen Amcayı
merak ediyorsunuz! O, fotoğraf sanatından
hoşlanıyormuş ama öyle her yerde boy
göstermeyi sevmiyormuş.Güya, önemli olan
fikirleriymiş,fotoğrafı değil... Tanrım...

TALİHSİZ MEHMET EFENDİ



 Çalışmamın başından da anlaşılacağı gibi bu yazının bir bölümü Mehmet Efendiyi anlatacak. Mehmet Efendinin trajik ve kara mizah ile süslü hikâyesine geçmeden önce; bahar ayının güzelliğini vurgulayacağım.

Dostlar, güz, tam bir gezi mevsimi. Hangi alandan hoşlanıyorsanız o alandaki gezilerinizi hava şartlarının en uygun olduğu bu zamanda yapın, ertelemeyin derim. Ele ele doğa ile buluşmak istiyorsanız, doğanın kış uykusuna yatma hazırlığını, yaz ayına hoşça kal deme gösterisini muhakkak izleyin derim. Yeşilin, kızıla dönüşünü, toprağın rüzgâr ile daha bir birliktelik oluşturup kekik ve diğer baharatların kokularını etrafa yayışını içinize çekme zamanı; bu zaman…

Güz, bizim de yerimizde duramadığımız, belki de yaşımız gereği güz mevsimini yaşadığımız bedenimizi bir an önce tabiatın harika yenilenme şölenleri ile buluşturup, belki sürekli yenilenen, ama gençlik yılları gibi kalamayan bedenimize ve ruhumuza bir tesellidir!

Gezi arkadaşım, sağlam adam, Yunus ile yeni bir gezi programında buluştuk. Karar verildi. Diğer dostlarda da haber verdik. Gelmek isteyenler gelebilir diye! Bu seferki yürüyüş vahşi doğanın daha yüksek yaşandığı, el değmemişliğinin özenle saklanan bir köşesi oldu.

Güz gezisine Yunus ile birlikte karar verip hazırlığı yaptık. Bir başka dostumuz tabiat aşığı Tamer Bey’de katılmak istedi. Onur duyarız, deyip buyur ettik. Tam tamına üç kişilik bir ekiple tüm hazırlıklar yapılmışken Hüsmen Amca’da geleceğim demez mi! Nereden duymuş, nasıl haberi olmuş, bilemedim. Aslında Hüsmen Amcam bedenini yoracak, kıçına çalılar batacak zorlu gezileri kesinlikle sevmez.

İllah ben de bu geziye geleceğim çocuk, diye tutturan Hüsmen Amcayı kıramadık. Peki, Hüsmen Amca gel bakalım, deyip gezinin, onurlu yollarına çıktık.

Yol üzerindeki Altınova’da bulunan marketten gerekli gıdalarımızı aldık. Konserve balık, barbunya, meyve, su, ekmek, peynir, domates, patlıcan, biber gibi… Tamer Kaptanın sevgili eşi de oldukça bonkör davranıp bir çanta yiyeceği Tamer Kaptanın eline tutuşturmuş. Hüsmen Amcam evden yiyecek getirmeyi sevmediği, eşi ile yine soğur rüzgârlar estirdiği için pek de bonkör gelmemişti doğrusu. Sanırım, misafir olma kültüründen yararlanacak, tüm masrafları benim üzerime yıkacak! Öyle de yaptı. Doğrusu, bu mizah ve saf kalpli Rumeli insanına kızamıyorum. Aklına ne gelirse, “pat” diye söyler…

Mahşerin Dört Atlısı gibi yolun yolcusu olmuştuk. Daha şehrin dışına çıkar çıkmaz, doğanın insancıl çağrıları, kokuları, gösterileri sarhoş olmamız için yeterliydi. Gerçi sarhoş olmayacak kadar şarabımız da vardı yanımızda ama asıl sarhoşluk, içten geçiş, doğanın koynunda olmalı!

Yunus radyoyu açınca sanki ilahi gücün yanımızda olduğunu hissettim. Sevdiğim doğa insanlarıyla doğanın koynuna gidiyordum. Ve radyonun kalbinden en sevdiğim müziğin nağmeleri dökülüyordu;

“ sor ele bir hâllarımı/kırıyor yar kollarımı/bölüyor uykularımı zalim ayrılık/uçuşur saçları yelden, zülüf’ü sırmadan telden/yârin oturduğu yerden haber getirin/tutuver yârim elimden, tutuşur elim elinden/çala gönül sazlarını/bal olup damlar dilinden sevda sözleri.”

Mahşerin Dört Atlısı gibi kıyamet sonrası gelmiyorduk ama biz şehirlerin kıyametinden kaçıp, doğanın enerjisi ile beslenmeye gidiyorduk. Ve keyfimiz insancaydı. Ne mağruru, ne mağduru oynuyordu, doğaya inanmış bedenlerimiz!

Bizi bilenler bilir; Hüsmen Amcaya takılmadan, nazikçe sataşmadan edemem. Elbette o da aynısını yapar bana. Bak Hüsmen Amca, yanık sesli sanatçı “sevda sözleri” diyor! Sen ne düşünüyorsun, senin de yanık bir sevdan, dillere destan bir aşkın oldu mu? Hüsmen Amcam, öyle bir iç çekti ki; “ çocuk, şimdi sırası mı, zaten bu şarkı beni de alıp götürdü bir yerlere”

Peki, Hüsmen Amca, nasıl istersen! Nasıl olsa günün gecesi uzun, ben sana kamp ateşinin başında Yunus’un el yapımı şarabını içirdikten sonra söyletmesini bilirim sevdalarını. Hüsmen Amcam, gülümseyerek; Çocuk, şimdi sevdayı bir kenara bırak da, siz Mehmet Efendinin başına gelenleri duydunuz mu? Yazık oldu Mehmet Efendiye! Ne talihsiz adammış bre!

Yunus, tüm dikkatini yola vermişken, kulağı da Hüsmen Amcanın Mehmet Efendisindeydi. Tamer Kaptan da tüm dikkatini Hüsmen Amcanın anlatacağı Mehmet Efendi hikâyesine vermişti. Allah’ım! Bu Hüsmen Amca deli edecek beni. Yine üstünlüğü ele geçirip tüm dikkati kendinde topladı. Artık, elinden, dilinden kurtulamayız. Ben de merak bu ya; dayanamayıp; Hüsmen Amca anlatacaksan anlat, ne oldu talihsiz Mehmet Efendiye?

Hüsmen Amca bir destan anlatıcısı gibi, mimik ve ses tonunu öyle bir ayarladı ki, Mehmet Efendi için yüreğimiz titredi. Bu kadar da olur mu diye sorduk, gerçek mi deyip, Hüsmen Amcayı sıkıştırdık. Maalesef ki gerçekmiş… Gerçekten de bu Mehmet Efendi talihsiz bir adammış yahu…

Biliyorum siz de Mehmet Efendinin hikâyesini merak ediyorsunuz. Merak! Ne güzel şey değil mi dostlarım. Yeni bir yolculuğa çıkar, işi ve kötünün bıraktığı iz, size dokunup dokunmadığına göre harika bir keyif içinde şükürler edersiniz…

Hadi bakalım, şimdi de Mehmet Efendinin hikâyesini dinleyelim! Bizim Mehmet Efendi işinde gücünde bir adamcağızmış. Haftanın birkaç günü Malkara ile Tekirdağ arasında yollarda geçirirmiş. Ticaretle uğraşırmış anlayacağınız. İşi ve evi arasında birbirine benzeyen renk ve tatların birbirine karışıp tek renk ve tada dönüştüğü bir zamanda Mehmet Efendi uçkurunu çözmek istemiş.

Mehmet Efendi her gün gittiği Tekirdağ Malkara arasında yol kenarında bekleşen Roman kızlarından birisi ile anlaşmış. Güzel Roman kızı ile Mehmet Efendi o gün, alışılmışın dışında birkaç saat geçireceklermiş. Roman kız, bu iş için alacağı parayı düşünürken, Mehmet Efendi de günahın soylu çağrısının nasıl bir şey olacağını merak edermiş!

Fakat bilirsiniz şeytan da sever böyle güzel eğlenceleri. Sever ve insanın soylu aklını sınamak ister, geçici ve sabırsız uçkur tutkusu adına! …

Mehmet Efendi, güzel Roman kızını arabasın almış. Biraz yol aldıktan sonra, yol kenarından biraz uzakta soğan lodalarını görmüş. Bunların arasına girip, günahın soylu şarabından içmek istemiş. Fakat Mehmet Efendi bir şeyi hesaplayamamış. Soğan lodalarının bulunduğu yere yağmur yağınca su almaması için hendek kazılmış. Bu hendeği görmeyen Mehmet Efendi aracını hendeğe kaçırmış. Çıkarma çabaları bir yandan, yanında bulunan güzel Roman kızına el süremeyişin heyecanı bir yandan, aracını zorladıkça zorlamış. Olan da olmuş o zaman! Aracın egzozundan fırlayan kıvılcım soğan lodasını tutuşturmuş. Soğan lodasının güçlü ateşi, Mehmet Efendinin aracını tutuşturmuş. Mehmet Efendi daha uçkuru çözemeden, güzel Roman kızının eline bile elleyemeden, kendi yangınına yanmış ki ne yanmak…

Hüsmen Amcanın allayarak-pullayarak hikâyesi bitince; Mahşerin Dört Atlısı gibi; hep bir ağızdan; Talihsiz Mehmet Efendi, talihsiz adam, deyip kendi küçük imkânlarımız ile doğanın talihsizliklerinin insan çığlıklarının bol olduğu şehrimizden uzaklaşıyorduk…

 Acaba bu gezide Shakespeare'de olsaydı bizim kulağımıza :

 " Yaşamımızın dokusu karmakarışık bir masal, iyiyle kötü yanyana, eğer yanlışlarımız onları kırbaçlamasaydı erdemlerimiz gurur duyardı ve eğer erdemlerimiz onları bağrına basmasaydı suçlarımız umutsuzluğa kapılırdı." fısıldarmıy dı Shakespeare yüzyıllar ötesinden sevgi dolu ruhu ile...

Güven




























27 Eylül 2010 Pazartesi

NEYİM BEN

Kamera; Güven 
Ganos Tepesinden Marmara, Adalar ve
Işık Oyunlarını İzlemek...
Işığın hiçbir çeşidini farkedemeden göçüp giden
hayatlar için tabiat, hangi hüznü gösteriyordur
acaba? Tabiat, güzeli, estetiği, zarafeti
önemsemeyeni, önemser mi? Sanmam!


NEYİM BEN?



Almanyalıyım, Fransalıyım, Amerikalıyım demek onurluysa, Türkiyeliyim demek neden onursuz olsun. Savaşsa savaş verilmiş, fedakârlıksa fedakârlık yapılmış bu ülkenin yoktan var olması için! Peki, şimdi, bir bütün olan ülkemizin temelleri sarsılıyor; niye? Hangi amaçlar, hangi istekler için?

Hepimizin bildiği gibi devletimiz doğu bölgelerimizi, batı bölgelerimiz gibi ihmal etti. Batının gelişmesi sanılmasın ki devletimizin batıya olan harika düşkünlüğündendir! Batıda ki halkın daha az doğurgan oluşu, daha çabuk okur-yazar olmaya yönelmesi ve can güvenliğinin daha fazla oluşu, yatırımların, kendi yüksek çıkarları adına buralara yapılmıştır.

Ülkesini seven hangi kurumun başında olursa olsun, bu ülkeye hizmet etmek isteyen insanların biricik amacı; bölgelerin kalkınmışlığının eşit bir şekilde olmasına çalışmak olmalıydı. Bu eşitliği ne hükümetlerin değerli yöneticileri denklemeye çalıştı ne de o yörelerin vekâletini almış vekilleri. Ne hazin değil mi dostlarım? Bir yöreyi kalkındırmamak için ne gerekiyorsa yapılmış. Yıllardır göç yaşanırken, bu insanların neden göç ettiğinin yüksek sesli düşünüşünü kimler yapmış olabilir? Yapsa, yapsa birkaç sanatçı ve masum yöre insanları yapmıştır.

Askerlik zamanımda doğu illerinde büyümüş Kürt arkadaşım, yarı şaka, yarı ciddi, batı yörelerin kayrıldığını söyledi bana. Doğrusu içim acıdı. Kayrılan yöre değil, yöreyi rahat ve huzurlu yapan, kavgadan, aldatılmadan uzak duran yöre insanlarıydı. Doğurganlık, yani nüfus kontrolü, eğitim, batı illerinin kendi kendine yapmış olduğu reformlardır. Doğu illeri ise, kavganın içinde, burukluğun, ezilmenin içinde yaşamak zorunda bırakılığı için; tam tersini yaptı, o yörelerin güzel insanları. Anneler doğururken öldüler. Genç bir annenin, daha gençliğini yaşamadan sürü ile çocukları oldu. Doğaldır ki, ne beslenmeler doğru ve tam yapıtlı, ne de eğitimler yeterli oldu…

Peki, doğunun böyle yok sayılması, bu kadar ihmal edilmesi kimlerin işine geldi? Kolay yoldan topluca oy garantileyen vicdansız siyasetçilerin oldu. Aşiretini kurarak, kendi ekmeğini, yağını, balını, haremini refah ve huzur içinde geçirmek isteyen gafillerin işine geldi.

Sözüm tüm içtenliğiyle yazıya dönüşür ki bu ülkenin bütünlüğünün bozulması, kopan parça adına iyilik ve huzur getirmeyecektir. Zaten koparılmak istenen parçanın, iş bilir, zeki ve emekçi insanları çoktan batı da kök salmışlar…

Oynanan oyun çok büyüktür. Şartlar harika bir şekilde olgunlaşmıştır. Ne dağdaki, ne de bağdaki meselenin özünü tam manası ile anlamış değildir. Anlatılmamıştır da. Büyük denen devlet, soylu siyasetçiler sadece sopa göstermişler, sadece işlerine gelen AŞİRET LİDERLERİ ile oyalanmışlardır… Büyük bir kayıptır bu!

Bu ülkenin batısında doğup büyüyen bizler, kendi ruhum ve bedenim adına, ayrılığı-gayrlılığı düşünmedim hiç! Bildim ki bu ülke, kaçırdığı renk ve seslerine rağmen, kalan renk ve sesleriyle güzeldir. Bu seslerin, renklerin korunması, yaşatılması ve anlaşılması gerekir. Ama ne hazindir ki, bu güzel halkın geri kalmış yöre insanlarını korumaya çalışanların söylediği tek şey; ideolojik slogandan başka bir şey değil. Bir de arkalarına aldıkları kurnaz, hain batı devletlerinin kanlı para destekleridir, onları bu ülkeden kopma sevdasına getiren.

Yöre insanlarından, önemli zatlarından Ahmet Türk Hakkâri’de yapılan mayın saldırısı ve ölenler için “ Bunun PKK tarafından yapıldığı ispatlansın, kıyameti koparırım.” dedi. Yani, hâla somut gerçeğin farkına varmak yerine, sopa yemiş ve eğitilmemiş, geliştirilmemiş, önü açılmamış yöre insanının koruyucusu, kollayıcısı PKK’dır sevecenliği ile harika bir mesaj veriyor. Bu mesajlar, bu sloganlar yöre insanına en ufak bir yarar sağlamadı bu güne kadar. Ama yöre aşiretine, yöre soylu namussuzlarına büyük imkânlar sağladı, güya halkı korumak, kollamak adına…

Bu ülkede yeri geldiğinde masum olan, korumasız olan, sesini çıkaramayan hangi ırktan insan varsa o topluluklar acı çekti. Çekiyor da! Çünkü bilinen gerçek çözümler, aranmak yerine, çözümü zorlaştıran bir sürü şart konmaktadır ortaya…

Anlata anlata bitiremediğimiz Büyük Osmanlı yönetiminin son zamanlarında Ahmet Vefik Paşa, Bursa Valisiyken ilçeleri dolaşmaya çıkmış. Osmanlı içinde yaşayan bütün milletler, milliyetlerini açıkça beyan etmişler. Asıl unsuru teşkil eden Türkler bunu sanki suçmuş gibi saklamış. Bursa o tarihte göçmenler şehriydi.

Paşa uğradığı her ilçede halk ile sohbet ederken karşısındakilere milliyetlerini sorar, herkes göğsünü gere gere; Boşnak’ım, Arnavut, um, Gürcü’yüm der. Sıra, soluk yüzlü bir ihtiyara gelir. Adamcağız ezile büzüle; “Türküm efendim” der.

Bunun üzerine paşa; “Niçin sıkılıyorsun öyleyse, Türk olmak bir kabahat mi?” der. Yaşlı adamcağızın yüzü ve neşesi biraz yerine gelmiş; “ Sahi mi Paşa sende Türk müsün? Demek Türk’ten de Paşa olurmuş ha!” cevabını duyan Ahmet Paşa, gözleri dolarak uzaklaşır yaşlı adamın yanından…

Sevgili Türkiyeli dostlarım, bu ülkede, ne Türk olmak, ne Kürt, Laz, Arnavut, Boşnak, Gürcü, Arap, Rum, Yahudi olmak kabahattir. Asıl suç, asıl suçlular, bu güzel renklerin bu ülke için ne kadar önemli olduğunu fark etmeyen cahil, acemi ve aç yöneticilerindir. Bunlara kanan, oyuna gelen soylu halklardır.

Bu ülkede herkes kendi milliyetinle övünebilir, kendi destanlarını, şiirlerini, şarkılarını yazabilir! Ama bu ülkede, Türkiyeli olmakla övünmüyor, herkes kendi düdüğünü öttürüp, başkalarının silahı, fikri, vicdanı ile komşusunu avlıyorsa, bilinsin ki, hiç kimsenin huzuru, mutluluğu bir ömür bile süremeyecektir…

Bugün yaşlı bir atam çıkıp bana gelse; sen Yahudi’sin, Rum’sun, Kürtsün, Çingenesin, Boşnaksın dese; nereden geldiğimi, hangi milliyete sahip olduğumu bilmek adına sevinir ve araştırırdım. Ama ülke sevdamdan, Türkiyeli olmaktan yana asla ama asla bir kuşku duymak, kaçmak, ürkmek gibi bir davranışı göstermeyi düşünmek dahi istemem…

Ben Türkiyeliyim… Bağrı yanık anaların, vatan için genç yaşta masum bakışlarda ölen gençlerin, yanık sevdaları ile sevgililerini bekleyen genç kızların, toprak altında yatan onlarca uygarlığın bulunduğu bu yerde yaşamanın onuruyum…
Güven






25 Eylül 2010 Cumartesi

FİRAR

Kamera; Güven  Metin küçük ama sağlam
teknesini büyük bir özenle hazırlıyor.

Kamera; Güven Şimdi Firar Zamanı
Yolculuk başladı. Liman ve şehir gerilerde kalıyor.
Zamanı belli,dönüşü belli olan firarlar bile
insan denen canlının derinlerinde bir yerlerde
kuru tohumları yeşertmeye başlıyor...


Kamera; Güven Tekirdağ Liman Çıkışı
Merhaba liman feneri, kayalar. Merhaba, deniz
gök,günün süprizlerinin bedenleri saran ruhları;
merhaba.


Kamera; Güven  Kumbağ-Tekirdağ Açıkları
Yaşlı kayalar,denizin yeşiline,bin bir türlü
canlısına tanıklık yapmış.Biz şahitiz,dediler
doğanın insan eli değmeyen güzel yerlerinin
temizliğine,samimiyetine...

Kamera; Güven 
Küçük tekne önce kayalara yanaştı.Bir
keçi gibi hoplaya,zıplaya,düşe-kalka küçok koya
geldim. İnsanların bıraktıkları lanet ruhlarının
çöpleri burada da oldukça fazlaydı. Bir cevap
bulamadım; vicdanımı tatmin edecek...


Kamera; Metin
Firar deyip geçmeyin sakın! Firarda da
güncel olaylar,bizi etkileyen büyük adamların
büyük nasihatları,uyarıları lazımdır diye
düşündük.Yani firar etsek de gerçek
denen harika saçmalıklardan kurtulamadık:))
Okur-yazar olmalı; susmak için,bencil yaşamak
için!

Kamera; Güven 
Metin, günün anısına denizin okşayıp incelltitği
bir kayaya,firar ettiğimiz tarihi kazıdı.

Kamera; Güven
Tepeye tırmandıkça küçük koyun büyük manzarası
harika muhteşemliği de çıktı ortaya. Doğa,elbet
insanlaşmış insanlarla da güzel ama, adına insan
denen korkunç canavarlar, burayı da pislik
yuvasına çevirmiş. En çok da, niye
yanarım dostlar; bu adamlar, kadınlar
kendi bedenlerini güya önemserler,
temiz ve bol parfümlü tutarlar. Bre
gafilller; ruhunuz kirli,onu temizleseniz
o zaman doğa da, siz de gerçek
temizliğe erişeceksiniz...

Kamera; Güven
Kayarak,bedeni çalılarla çizikler içinde
bırakarak tepeye tırmandım. Tanrım,manzara
arınmışlığı davet ediyor.Manzara, çarpık
kentlerin özürlü insanları olduğumuzu bir kez
daha hatırlatıyor.
Marmaranın küçükücük bir köşesi,insandan biraz
daha arınmış olan kayalık yerleri,belki de ilk
günkü gibi,naturel...

Kamera; Güven
Çam ormanı,kayalıkların arasını yaprakları ile
döşemiş.Koku,gerçek bir orman kokusu...
Deniz ve adalar ile karşılıklı, harika bir
gösteri içinde, uyum içinde hiçbir
koşul koymadan yaşıyor ve binlerce
canlıya ev sahipliği yapan bu yer;
sanki dokunursam, büyülü bir
güzelliğin içinden seslenen Tanrıça
gibiydi...

Kamera; Güven Martılar
Martıların yavru büyüttüğü bakir kayalıklar.

FİRAR



Ne yazık ki dünyamız eskisi gibi ıssız değil artık. Her köşe, ova, dağ, vadi, orman, ada paylaşılmış durumda. Hani içinizden bir ses adam gibi firar et dese, firar edilecek bir yer bulmak da zorluk çekersiniz. Elbette aradığınız, gitmek istediğiniz yer ıssızlık değil, başka bir köşe, şehir, kasaba, köy ise, seçenekleriniz oldukça fazladır.

Bazı isimlerin, yerlerin biz insanlar üzerinde anlamı, anıları önemlidir. Benim de doğumumdan bu yana hayatımda önemli bir yer kaplayan ismi Metin olan dostlarım oldu. Tam 6 kişi, hayatımın ilk 25 yılında çok önemli anılara imza attılar. Onlarla tanışıklığımı kronolojik olarak adlandırmam gerektiğinde 1. sıradaki Metin ile görüşemiyoruz artık. 2. sıradaki sıcakkanlı dostum, heyecanlı ve hızlı bir hayat sürmenin erken yolculuğunu yapalı çok oldu. 3 ve 4. sıradaki dostum olan Metinler ile sıcak ilişkilerim hâla devam ediyor.

Altı Metin’den kronolojik sıraya göre olan 3. Metin ile dostluğumuz çok uzun zaman önce başladı. Görünen o ki, bir ömrün sonlu zamanına kadar gidecek. Çünkü saygı, samimiyet, ortak yanlar hep var oldu. İkimizde tabiatın çocukları olarak zaman zaman, tabiatın tenha yerlerine sığınır, yeterince sosyal olan hayatımızı dinlence yaparak, tekrar yeni kazanımların dönüşümüne hazırlarız.

Dostum Metin uzun zamandır yenilediği teklifi yine yaptı; “ Ne zaman firar ediyoruz” dedi. Gün ve saat kararlaştırıldı. Gerekli malzemeler alınıp ince planlar yapıldı. Bu sefer kesinlikle firar ediyorduk şehrimizden. Bu iş sessizce olacaktı. Malumunuz firar ederken çok sessiz ve dikkatli olmalısınız!

Dost Metin ile firarımızı karadan değil de denizden yapmaya karar verdik. Öyle ya karayolları, köşe başları tutulmuş olabilir. Bizi firarımızdan vazgeçirebilirler di! Dost Metin’in büyük yardımı ile firarın planları yapıldı. Çıkış yerimiz Yat Limanından olacak. Bir Pazar vakti, şehir uyurken, valizlerimiz ile geldik. Yedek benzinimiz, suyumuz, yiyeceklerimiz, can yeleklerimiz, fotoğraf makinelerimiz, Yol gösterici aletimiz, telsizimiz her şeyimiz Metin’in Firar isimli küçük teknesine yüklendi.

Marmara Denizinin suları firarımıza uygun durgunluktaydı. Metin, Firar isimli teknesine “tam yol ileri” dedi. Saate 6 mil yol alan küçük teknemiz ile birlikte şehrimizin büyük çoğunluğu miskinlik uykusundayken kaçıyorduk. Kara ile olan beden bağımızı keser kesmez, sanki karanın tüm yazılımları, yaptırımları, kararları, korkuları da yok olmuştu. Bu firar meğerse ne kadar güzel bir kurtuluşa giden yolmuş!

İnsan ister istemez ülkemin can pazarlarının yaşandığı zamanlardaki firarları düşünüyor. Firar edemeyip hapse düşüp de, canlarını genç yaşta kuru bir ipe teslim etmelerini hüzünle içe çektim. Bir şekilde firar edip de hâla yurtdışında yaşayan bir sürü aydınımız, emekçimiz var. Birçoğu da yurtdışında ülkesini göremeden öldüler. Ya firar edemeyenler! Pazarlıkların, ticaretleşmelerin adaleti ile zamansız ölüme gitmediler mi? Korkunun olduğu düzenbazlığın bol olduğu yerde adalet de olmuyor. Ele sancılı dönemler yaşanıp, darbeler yapılıyorsa, inanılmaz kıyımlar yaşanıyor. 1960–1970-1980’li yıllar, acıların başladığı, aklın, felsefenin, sanatın ve adaletin bir kenara atıldığı yıllardır…

Söz konusu can pazarıysa, adalet de işlemiyorsa, firar etmek; insanın boynunun borcu olmalı. Şimdi şu an henüz söz konusu olan can pazarı değildir! Ama şehirlerin darbecileri değişti artık. Adaletin bir ayağı hep aksak! Siyasetin sihirbazlık oyunları her geçen gün daha bir sihirbazlığa dönüşüyor. Küçük esnaf ile bağlantısı olan her türlü meslek büyük acılar, zorluklar çekiyor. Bütün bunların üstüne şehirlerimizin yeşillikleri hızla beton ormanlarına dönüştü. Modern dünyanın korkunç araçları da ses ile karbondioksit ile korkunç bir kirlilik yapıyorlar zaten. Bütün bunları bir araya topladığınızda, darbelerden daha büyük darbe çıkıyor ortaya. Bu darbeciler hemen de öldürmüyor insanı. Çektire çektire, o güzelim insan, ne hallere düşüyor.

İşte dostlarım biz Metin ile firar etmeye karar verdik. Sonunda Marmara Denizinin görkemli dingin kucağına attık kendimizi. Kim bilir bu sulara kimler kurtuluş için çıkmış ve dünyevi kurtuluşunu bu suların derinliklerinde saklı tutmuşlardır. Dünya denizlerinin altı hâla tam manası ile keşfedilmemiş oluşu, derinliklerin gizemlerine ulaşamamaları bir taraftan sevindiriyor beni. Çünkü bilirim; insanoğlunun eli, temizlikten çok, kirlilik üretir. İnsan beyninin doyumsuz özlemleri güya insanlık adına denizlerin altını üstüne getirir; yüce insanın imkânları yetse!

Yaklaşık 10–12 mil gittikten sonra küçük ve sakin koya geldik. Koyun en önemli bekçileri çınar ağaçlarıydı. İki büyük yaşlı çınar ağacı kara ile deniz çizgisinde bir yerde yıllarca yaşam savaşı vermişler. Kökleri karanın duru sularına uzanırken, gövdeleri inanılmaz bir şekilde denizin maviliğine doğru uzanmış, hatta yatmış durumda.

Küçük koy yakınındaki kayalıklar aynı zamanda martı sürülerinin de yavru büyütme yerleri olmuş. Büyük kayalar, belki de binlerce yıl, deniz ile çarpışa çarpışa gazi kayalara dönüşmüşlerdi. Ama bu oyuklardan, bu yıpranmalardan ne kayalar, ne deniz şikâyetçiydi. Firar isimli beyaz teknesini dost Metin kıyıya 40 metre kadar uzaklığa demirledi. Teknenin olduğu yerde derinlik iki metre kadardı. Demir atmadan önce eşyalar ile birlikte 10–15 dakika kadar uğraştıktan sonra yaşlı kayaların üzerine çıkabildim. Ve sonra o kayadan, bu kayaya kimi zıplayarak, kimi çok dikkat ederek, firarın son bulacağı küçük ve sakin koya ulaştım.

Metin arkadaş, bir süre teknesinde kalıp yüzmeyi, teknesinin bakımını yapmayı seçti. Ben denizi firarim için kullanmış yine kara ile olan aşkımı yaşamak için sakin koya gelir gelmez, fotoğraf çekmeye başladım. İki tepe arasında uzanan küçük vadi, yağmur ormanları gibi birbirine karışmış, hangi ağacın kökü, dalı, yeşili kime aittir diye anlayamıyorsunuz. Küçük ormanda yürümek, biraz ilerlere gidip fotoğraf çekmek istedimse de, orman, insansız oluşunun harika tadını çıkarmak için, öncelerden kalan patikaları bile dallar ile örmüş, kapatmıştı.

Deniz yolculuğu, küçük ormanın içinde saklı dünyaları arayışım, oldukça acıkmama neden oldu. Metin’e seslendim o da aç olduğunu söyledi. Doğal olarak, küçük koyun böğürtlen gölgesi altında medeniyetin biraz uzağında ama oldukça sakin-dingin bir ortamda yavan ekmek bile tatlı geliyor insana. Peynir, ekmek, domates, biber, zeytin, kavun ve su; en lüks lokantanın menüsünden daha güzel geldi bize. Yemek biter bitmez; herkes kendi işine geri döndü. Metin küçük teknesine belki de bu dingin ortamda teknesinin temizliğini yaparken bulacağı ruhsal şifasına giderken ben de küçük ormanın yukarılarındaki tepelere bir keçi gibi tırmandım.

Tepe oldukça dik ve yerlere düşen kuru çam yaprakları yüzünden kaygandı. Ama istekli bir adam vardı, çam kokulu tepenin zirvesine ulaşmaya. Tepe yoğun bir çam orman kokusu ile şehvetli bir kadın gibi karşıladı beni. Arkama dönüp baktığımda, deniz, küçük koy ve yaşlı çınar ağaçları; doyumsuz bir manzarayı davetkâr bir kadın gibi sunuyordu. Sanki yaşlanma durmuş, tekrar geri dönüşüm başlamış gibi…

Firarımız 10 saat sürmüş, sorumlu bekçimiz borazanımızı öttürmüştü. Borazan; tepeleri, ormanı, küçük koyu, çınar, çam, zeytin ve ismini bilmediğim bir sürü ağacı bırakıp, şehrin gürültüsüne, adına uygar yaşam dediğimiz ve yaşanmaz hâle getirdiğimiz yere geri dönmemiz için çalıyordu.

Uzaklarda bir yerlerde, kilise çanları çalıyor, ezanlar okunuyor, dilini bilmediğimiz yüzlerce sesleniş ile dualar okunuyor; biliyorum. Bir şey daha biliyorum ki, insan, yapabileceği en küçük firarı bile yapmalı, güzel yaşamın sonlu bedenini son ana kadar; temiz, bakımlı ve taze tutmalı! Yoksa köhnemişliğin korkulu bedenini en çok sevdiklerimiz bile kendinden uzak tutmanın yegâne kültürü olarak görürler; bileseniz…

Güven