Kamera; Güven - Tekirdağ
Kendine, kendi kültürüne yabancılaşmamış ve
o kültüre adanmış bir ömrün harika santçısı;
Edip Akbayram
Ey,değerli, onurlu, erdemli güzel adam;
bu beden ve ruh, önünde eğilir senin...
YABANCILAŞIYORUZ
Yabancılaşmak kötü bir şey mi, iyi bir şey midir? Her akıl sahibi erişkin ilmi çalışmaları, felsefi öğretiler ile birleştirdiğinde insanlığın bir tek çıkışı olduğunu görür ve anlar. İsterseniz insanlığı Âdem ile Havva’da birleştirin! İsteseniz insanlığı denizlerden türemiş varsayın! İnsanlık gerilere gidildikçe herkesin birbirine akraba olduğu ilk zamana yani “zamanın başlangıç”ına ulaşırsınız…
Asıl sorun insanlık uygarlığı, gelişmeleri kovaladıkça kendi kendine yabancılaşıyor. Mahallemizin yaşayanlarının isimlerinden, sokağımızdan geçtik, apartmanımızın yaşayanlarını tanımıyoruz artık! Çok yakın gelecekte aile içindeki isimlerimizi bile bilmeyecek duruma geliyoruz. Artık herkesin ayrı telefonları, odaları, televizyonları, bilgisayarları, arabaları vardır. Ve her insanın kendi iradesi olduğuna göre, kendi yürüyüşünü yapacaktır. Nereye kadar? Elbette özgürlüğün sınırsızlığının sadece yabancılaşma ile yakalanamayacağının anlaşılmasına kadar!
Şimdi ben, daha tam manası ile birbirine yabancılaşmamış birçok insanın birbirini tanıdığı şehrimde kendi yaşamımın yabancılaşmamış keyfini çıkarıyorum. Sokağa, caddeye çıkınca hâla birkaç insana selam verip alabiliyorum. Bu da bu yabancılaşma çılgınlığı içinde kötünün iyisidir diye düşünürüm!
Güzel ülkemin göçmen ruhlu insanlarının vatan bellediği diyarlarda yabancı hayranlığı, düşkünlüğü çok eskilere gider. Yemeklerimiz, şarkılarımız, türkülerimiz, gelenek ve göreneklerimiz ayırt edilemez yoğunlukta birbirine karışmış, artık yabancı mı, bize mi ait diye sorgulamayı bıraktığımız bir sürü alışkanlık, söylem, isimlendirme vardır…
Büyük şehirlerimizdeki yabancı dükkân isimleri, gençlerimizin ağzındaki yabancı kelimeler en azından kendi kendilerine oldukları kadar yabancıdır bize. Bir milleti millet yapan en önemli nedenlerden birisi de dilidir! Dil, kaybolmaya, aşınmaya başladıkça daha yabancılaşma, konuşulanı anlamama, anlatamama ve değerlerimizi nesilden nesle taşıyamama başlar.
Bu yabancı hayranlığı, yabancı istilası yanında sevgili Hüsmen Amcamın da yangına körükle gitmesi iyice canımı sıktı. Hüsmen Amcam, her ne kadar midesine düşkün birisi olsa da bazen okuduğu bir kitaptan mı, yoksa izlediği bir programdan mı etkileniyor; birden kültür elçisine dönüşüyor! Yok, artık benliğimizi kaybediyormuşuz, yok bu milletin değerleri bir bir yok oluyormuş da, Milli Eğitim Bakanlığımızın umurunda bile değilmiş…
Yine özlemiş olduğum için Hüsmen Amcayı dolaşmaya gittim. Nereden de gittim? Başımın etini yedi yahu? Durum çok ciddiymiş! Şimdi önlem almaya başlasak, yeni doğmuş tüm çocuklarımıza kendi kültürümüzü, eğitimimizi vermeye başlasak bunun semeresini 25–30 yıl sonra alacakmışız. Ama ne hazindir ki sabreden ve geleceğe planlı yatırımı bir türlü sevemeyen bizler, günlük çıkarlar, politikalar, bencillikler peşindeymişiz! …
Olacak şey mi bunlar? Hüsmen Amca, dediğimde “oluyor bal gibi oluyor.” dedi.
Daha geçenlerde bir gazetemizin soylu yazarının bugünkü durumumuzun çok iyi olduğundan dem vurmasını okumuştum. Hatta hızını alamamış yazarımız Koskoca 1923–1950 dönemi ile 1950–1960 dönemini karşılaştırmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki okul sayısını, yol mesafelerini, baraj sayılarını bir bir karşılaştırmış. Yani, 1950–1960 dönemini açık ara önde “şampiyon” ilan etmiştir.
Büyük partimizin büyük başbakanı da sık sık tekrarlamıyor mu “bizler Cumhuriyet tarihinden bugüne kadar yapılan yatırımlardan daha büyük yatırımlar yaptık.” Sonuçta bizi yönetenler iyi işler yapıyorlar. Yatırımlar büyümüş, kişi başına milli gelir artmış! Bütün bunları Hüsmen Amcama söylediğimde; “ sen bunları benim külahıma anlat” demez mi?
O midesine düşkün, o pisboğaz Hüsmen Amca beni karşısına oturtup bir uzman edası ile konuşmaya başladı. Bak, bu banka, Fransızların, diğeri Yunanlıların, diğeri İtalyanların… Bak, bu kuruluş Arapların, diğeri Amerikalıların, diğeri İsraillerin…
Bu adam, sürekli midesini düşünen Hüsmen Amcam bütün bu bilgileri nereden öğrenmiş? Peki, Hüsmen Amca, bütün bunların yabancıların eline geçmesi, ülkemize yabancı sermaye gelmesi çok kötü mü? Dedim? Hüsmen Amcam, o midesini düşünen dev adam, bir çocuk gibi gülümsedi. Gülümseyişi acı bir çığlığın dünyayı terk eden bedeni gibiydi…
Beni şaşırtan Hüsmen Amcayı dinlerken bir taraftan da yıllar önce Mersin’e giden Atatürk’ün yaşadığı bir olayı düşünmeden edemedim!
Atatürk Mersin’e yaptığı seyahatlerinin birinde, şehirde gördüğü görkemli binaları işaret ederek sormuş;
—Bu köşk kimin?
—Kirikor’un…
—Ya şu koca bina?
—Yorgo’nun…
—Ya şu?
—Salamon’un
Atatürk biraz sinirlenerek sormuş; Onlar binalarını yaparken ya siz nerede idiniz? Toplanan kalabalıktan aksakallı bir köylünün sesi duyulur; Biz mi nerde idik?
— Biz Yemen’de, Tuna boylarında, Balkanlar’da, Arnavutluk dağlarında, Kafkaslarda, Çanakkale’de, Sakarya’da, bunların akrabalarıyla savaşıyorduk paşam! …
Atatürk, bu hatırasını anlatırken, hayatımda cevap veremediğim yegâne insan bu aksakallı ihtiyar olmuştur, der!
Peki, şimdi yabancılaşır, allı-pullu sermayeler gelirken, bizim sanayicimiz, işletmecimiz, insanımız nerede? Şimdi moda; kendi vatanında Türk olmak değil, yabancı olmaktan geçiyor… Ne hazin bir tarihi tanıklığın içindedir bedenim…
Güven

































