18 Eylül 2010 Cumartesi

YABANCILAŞIYORUZ

Kamera; Güven  -  Tekirdağ

Kendine, kendi kültürüne yabancılaşmamış ve
o kültüre adanmış bir ömrün harika santçısı;
Edip Akbayram
Ey,değerli, onurlu, erdemli güzel adam;
bu beden ve ruh, önünde eğilir senin...

YABANCILAŞIYORUZ



Yabancılaşmak kötü bir şey mi, iyi bir şey midir? Her akıl sahibi erişkin ilmi çalışmaları, felsefi öğretiler ile birleştirdiğinde insanlığın bir tek çıkışı olduğunu görür ve anlar. İsterseniz insanlığı Âdem ile Havva’da birleştirin! İsteseniz insanlığı denizlerden türemiş varsayın! İnsanlık gerilere gidildikçe herkesin birbirine akraba olduğu ilk zamana yani “zamanın başlangıç”ına ulaşırsınız…

Asıl sorun insanlık uygarlığı, gelişmeleri kovaladıkça kendi kendine yabancılaşıyor. Mahallemizin yaşayanlarının isimlerinden, sokağımızdan geçtik, apartmanımızın yaşayanlarını tanımıyoruz artık! Çok yakın gelecekte aile içindeki isimlerimizi bile bilmeyecek duruma geliyoruz. Artık herkesin ayrı telefonları, odaları, televizyonları, bilgisayarları, arabaları vardır. Ve her insanın kendi iradesi olduğuna göre, kendi yürüyüşünü yapacaktır. Nereye kadar? Elbette özgürlüğün sınırsızlığının sadece yabancılaşma ile yakalanamayacağının anlaşılmasına kadar!

Şimdi ben, daha tam manası ile birbirine yabancılaşmamış birçok insanın birbirini tanıdığı şehrimde kendi yaşamımın yabancılaşmamış keyfini çıkarıyorum. Sokağa, caddeye çıkınca hâla birkaç insana selam verip alabiliyorum. Bu da bu yabancılaşma çılgınlığı içinde kötünün iyisidir diye düşünürüm!

Güzel ülkemin göçmen ruhlu insanlarının vatan bellediği diyarlarda yabancı hayranlığı, düşkünlüğü çok eskilere gider. Yemeklerimiz, şarkılarımız, türkülerimiz, gelenek ve göreneklerimiz ayırt edilemez yoğunlukta birbirine karışmış, artık yabancı mı, bize mi ait diye sorgulamayı bıraktığımız bir sürü alışkanlık, söylem, isimlendirme vardır…

Büyük şehirlerimizdeki yabancı dükkân isimleri, gençlerimizin ağzındaki yabancı kelimeler en azından kendi kendilerine oldukları kadar yabancıdır bize. Bir milleti millet yapan en önemli nedenlerden birisi de dilidir! Dil, kaybolmaya, aşınmaya başladıkça daha yabancılaşma, konuşulanı anlamama, anlatamama ve değerlerimizi nesilden nesle taşıyamama başlar.

Bu yabancı hayranlığı, yabancı istilası yanında sevgili Hüsmen Amcamın da yangına körükle gitmesi iyice canımı sıktı. Hüsmen Amcam, her ne kadar midesine düşkün birisi olsa da bazen okuduğu bir kitaptan mı, yoksa izlediği bir programdan mı etkileniyor; birden kültür elçisine dönüşüyor! Yok, artık benliğimizi kaybediyormuşuz, yok bu milletin değerleri bir bir yok oluyormuş da, Milli Eğitim Bakanlığımızın umurunda bile değilmiş…

Yine özlemiş olduğum için Hüsmen Amcayı dolaşmaya gittim. Nereden de gittim? Başımın etini yedi yahu? Durum çok ciddiymiş! Şimdi önlem almaya başlasak, yeni doğmuş tüm çocuklarımıza kendi kültürümüzü, eğitimimizi vermeye başlasak bunun semeresini 25–30 yıl sonra alacakmışız. Ama ne hazindir ki sabreden ve geleceğe planlı yatırımı bir türlü sevemeyen bizler, günlük çıkarlar, politikalar, bencillikler peşindeymişiz! …

Olacak şey mi bunlar? Hüsmen Amca, dediğimde “oluyor bal gibi oluyor.” dedi.
Daha geçenlerde bir gazetemizin soylu yazarının bugünkü durumumuzun çok iyi olduğundan dem vurmasını okumuştum. Hatta hızını alamamış yazarımız Koskoca 1923–1950 dönemi ile 1950–1960 dönemini karşılaştırmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki okul sayısını, yol mesafelerini, baraj sayılarını bir bir karşılaştırmış. Yani, 1950–1960 dönemini açık ara önde “şampiyon” ilan etmiştir.

Büyük partimizin büyük başbakanı da sık sık tekrarlamıyor mu “bizler Cumhuriyet tarihinden bugüne kadar yapılan yatırımlardan daha büyük yatırımlar yaptık.” Sonuçta bizi yönetenler iyi işler yapıyorlar. Yatırımlar büyümüş, kişi başına milli gelir artmış! Bütün bunları Hüsmen Amcama söylediğimde; “ sen bunları benim külahıma anlat” demez mi?

O midesine düşkün, o pisboğaz Hüsmen Amca beni karşısına oturtup bir uzman edası ile konuşmaya başladı. Bak, bu banka, Fransızların, diğeri Yunanlıların, diğeri İtalyanların… Bak, bu kuruluş Arapların, diğeri Amerikalıların, diğeri İsraillerin…

Bu adam, sürekli midesini düşünen Hüsmen Amcam bütün bu bilgileri nereden öğrenmiş? Peki, Hüsmen Amca, bütün bunların yabancıların eline geçmesi, ülkemize yabancı sermaye gelmesi çok kötü mü? Dedim? Hüsmen Amcam, o midesini düşünen dev adam, bir çocuk gibi gülümsedi. Gülümseyişi acı bir çığlığın dünyayı terk eden bedeni gibiydi…

Beni şaşırtan Hüsmen Amcayı dinlerken bir taraftan da yıllar önce Mersin’e giden Atatürk’ün yaşadığı bir olayı düşünmeden edemedim!

Atatürk Mersin’e yaptığı seyahatlerinin birinde, şehirde gördüğü görkemli binaları işaret ederek sormuş;

—Bu köşk kimin?
—Kirikor’un…
—Ya şu koca bina?
—Yorgo’nun…
—Ya şu?
—Salamon’un

Atatürk biraz sinirlenerek sormuş; Onlar binalarını yaparken ya siz nerede idiniz? Toplanan kalabalıktan aksakallı bir köylünün sesi duyulur; Biz mi nerde idik?

— Biz Yemen’de, Tuna boylarında, Balkanlar’da, Arnavutluk dağlarında, Kafkaslarda, Çanakkale’de, Sakarya’da, bunların akrabalarıyla savaşıyorduk paşam! …

Atatürk, bu hatırasını anlatırken, hayatımda cevap veremediğim yegâne insan bu aksakallı ihtiyar olmuştur, der!

Peki, şimdi yabancılaşır, allı-pullu sermayeler gelirken, bizim sanayicimiz, işletmecimiz, insanımız nerede? Şimdi moda; kendi vatanında Türk olmak değil, yabancı olmaktan geçiyor… Ne hazin bir tarihi tanıklığın içindedir bedenim…
Güven





























15 Eylül 2010 Çarşamba

TANRILARIN SAVAŞI

Kamera; Yunus  Ganoslar(Işıklar Dağları)

Milyarlık döngünün milyon yaşındaki
denizinin hemen yukarısındaki dost
tepelerde, bu dünyada bugüne kadar
yaşanan savaşları irdelemek,
insanı dönen sarmalın içinde bize
bağıran korkuç çığlıklara çekiyor.
Çıklıklar diyor ki;
" Ey soylu düşün insanı, bu dünyadaki
amacın neydi, ne oldun! Kendi
yaptığın,varettiğin nesnelere
kendin taptın! Halbu ki, en büyük
sanat eseri sensin!" diye bağıran
yanık bir ses...

Kamera; Güven Ganos Tepeleri
Dost Yunus ile bu tepelere adanmış beden ve
ruhlarımız ile dolaşıyoruz.
Bir anlığına akıllı ve kurnaz dünyadan uzaklaşıp
kendi sıyrık dünyamıza gelmek,çok özel bir şey!

Kamera; Güven    Ganos Dağları

TANRILARIN SAVAŞI


Pearl Harbor Saldırısı filmini izlerken, nedense çocukluğumun kitapları; Erich Von Daniken’in, Tanrıların Arabaları ve Tanrıların Ayak İzleri olan kitapları geldi aklıma. Birçok insanın öcü gibi baktığı kitapları neredeyse hayatımın en önemli keşfi gibi okur heyecanlanır, sonra da gerçek hayat ile kitabın verdiğinin sentezini yapar, o kocaman kitaptan damlayacak çok küçük bir su damlası ile mutlu olurdum.

Daniken’in kitaplarındaki anlatımlar, Daniken’in kendi görüşleriydi. Baskın ve zorlayıcı olmayan bilgilerin nezaket dolu oluşu, zengin bir hayal gücü ile bizlere uzayı, uzaylıları hatırlatması mutlu olmam için özel sebeplerdi.

Pearl Harbor Saldırısı ise 20. yüzyılın gerçeğini günümüze taşıyan 69 yıl önce yaşanmış savaşları hatırlatan harika bir film. Görsel efektleri, konusu, duygusal anları; savaşın acımasızlığını, savaşa giren insanların insanlıktan öte taşabileceğinin gerçekleri. Film öyle güzel dengeler üzerine oturmuş ki, savaşın kanları, bağırışları, ağıtları, arka planda kalmasına rağmen, savaşın insan üzerindeki kayıpları, baskısı, öfkesi de iyi anlatılmış.

Pearl Hanbor Saldırısı filmi, duygusal anlamda da ödüle layık bir film. Sevginin ve sevgiden sonraki boşluğun insan üzerinde, kadın ve erkek üzerinde meydana getirdiği değişimleri de anlatıyor.

Yıllar önce okuduğum kitaplar; Tanrıların Arabaları, Tanrıların Ayak İzleri, dünyaya, kendime, bize dayatılan birçok geleneğe, göreneğe, dinlere de bakışımı nazikçe sorgulamama neden olmuştu. Komşu komşunun tavuğunu kaz gördüğü, bir çizi yer için kurnazca hesapların yapıldığı yıllarda ben, uzayın devasa yolculuğunda bir başka gezegenleri, daha zeki Varlıkları düşler, bu zavallı kavgaların dışında kalırdım… Maddiyatın, sürekli daha fazlacılığın insanın boynuna geçirilmiş kocaman bir halka ve sağlam bin zincir olduğunu görebilmiştim…

Evet, dinler hükmedici, günah ve sevaplar ile dolu anlatımların, öğretilerin, yol göstericiliğini yapmışlardır. Hâla da yapmaya çalışıyorlar… Doğruyu göstermek, iyiyi yaymak, ölüm ile yaşam arasındaki sonsuz güzelliği göstermek için var olan dinler… Kanunlar, gelenekler, görenekler, anlaşmalar, kuruluşlar; sözüm ona hep insanlık içindir!

Müslümanlık da, Hıristiyanlık da, Musevilik de, iyinin, doğrunun, güzelliklerin öğretileri ile dolu değil midir? Sevgiye, barışa, insanlığa davet eden dinlerin, uygulayıcıları ve onların etkin bir şekilde var oluşlarını destekleyen asil yöneticiler nerede eksik yaptı da, bu uygar zamanda hâla savaşlar en gösterişli, en canlı, en kanlı bir şekilde devam ediyor... Irak da, Afganistan da, Pakistan da, Afrika’da neyin paylaşımları bitmedi de, insanlık; dinlerin dışında hareket ediyor!

İnanmış görünen ve neredeyse dünyanın tümünü yöneten neredeyse kendini Tanrılaştıran efendiler; anlaşılan odur ki, Allah’ı tam manası ile anlayamamış, içselleştirememişlerdir. Acaba, bu ölümlü canlılar, kendi yarattıkları tanrının ölümsüzlüğüne mi inanırlar; ben bunu bir türlü çözemedim!

Sanırım inandıkları tek din; PARA!

Din ABD için de iyi bir ürün! ABD’de başkan konuşmasında “ Tanrı, sizleri ve ABD’yi kutsasın” diyor. Ne güzel bir istek değil mi dostlarım. Yüce yaratıcıya inanmış bir başkan kendi halkı için kutsanmışlık istiyor! Peki, Tanrı korkusunu, gücünü, güzelliğini, sevgisini hisseden ve bilen bir başkan; yine aynı Tanrıya inanan ve o Tanrını dünyasında yaşayan diğer insanlara; aklı bile zorlayan oyunlar oynar mı?

Bugün öyle bir noktaya geldik ki, uçaklar ve gemiler zavallı insanın yapabileceğinden çok daha büyük; sanki insanüstü birer canavar onlar. Ve o büyük gemiler, uçaklar; sevgiden çok, sevgisizlik, silah, cephane taşıyor! Ne hazin değil mi dostlar? Değil mi? …

Anlaşılan o ki, dinler; bir amaç, bir ülkü için kullanılıyor. Bu insanlar oldukça zekiler. Kiminin başına dinleri, kiminin başına mezhepleri, kiminin başına renkleri, şiveleri sarıyorlar…

“Savaş zorunlu olmadıkça cinayettir, insanlık suçudur.” inancı ile halkına barışı, sevgiyi, aklı, bilimleri, sanatı vermeye çalışmış Mustafa Kemal’in ülkesi; şimdi, zekânın en yüksek tepelerinde gezinen, Tanrı’yı bile kendi idealleri için kullanacak soylu insanların oyuncağı olmuş durumda. Ülke insanı, mutsuzluk üretiyor. Ülke insanı, geleceğe olan inancını yitirmiş durumda. Ülke insanı, bir yemek için, birkaç kuruş para için; saatlerce bekleyeceği kuyruğa girecek durumdadır.

Böyle görüntüler, inanmışlığın, adanmışlığın, sevginin, barışın, insanlığın vereceği görüntüler, uygulamalar olabilir mi?

ABD dolarlarının üzerinde; “ Tanrı’ya iman ederiz.” (İn God We Trust) yazıyor. Peki, ama kimin Tanrısına? İnsanlığın en yoksul, en kargaşalı zamanlardan bu yana aradıkları Tanrı, tek olan, bir olan Tanrı ise ve o yüce yaratıcı tüm dünya canlılarına doğal bir yaşama şansı verdiyse; bu şansları niye yok ederiz? Hangi Tanrı, savaş tepesine çıkıp bu kavgayı, kargaşayı, lanetli oyunları izlemekten zevk alabilir?

ABD Merkezi Haber alma Örgütü, (CIA) ; “ Türkiye’de programlı bir şekilde Laik Cumhuriyeti yıpratma hareketlerini başarı ile yürütüyor.” Bunu ben yazıyor ama ben söylemiyorum. Amerikalı yazar, James Cem Ryan söylüyor. Gelinen son durumlar iyi irdelenirse, sevgili ABD yöneticileri, tek tanrıya inanmış ve halkının kutsanması için sürekli dua eden, kutsal idareciler; Türkiye ile bir kukla gibi oynuyorlar… Bu topraklara inanmış, bu topraklarda dedelerimiz kan dökmüştür. Bu inanma, sıradan inanmışlığın kavgası, kan dökmesi değildir. Saygın bir millet, vatanına, dinine, diline, kültürüne ve başka insanların yaşam hakkına da saygı duyandır! Tanrımız da böyle istemiyor, böyle buyurmuyorlar mı?

Pearl Harbor filminde 2.Dünya Savaşın akışını etkileyen baskın, savaşa inanmış insanların birkaç saatte neler yapabileceğini, yaptığını da gösteriyor bize. Yıl 1941, savaş ve yokluk yılları… Yıl, 2010 ve yine savaş üzerine kurulan mutlu yaşamlar… Dünya üzerindeki onlarca ülkenin temiz bir bardak su, bir parça ekmek savaşı verirken, milyarlarca dolarların savaş için harcanması; çok büyük bir “insanlık suçu’dur… Ve bu insanlık suçunu işleyenlerin paraları üzerinde; “ Tanrı’ya iman ederiz.” yazıyor… Ne korkunç bir aldatmaca…

Pearl Harbor filmi içinde geçin konuşmalarda; “ Bir gönüllünün yüreğinden daha güçlü bir şey yoktur.” sözü, bu dünyayı, insanlığı, doğamızı ne kadar da gönülsüz sevdiğimizin gerçeği ile yüzleştiriyor bizi… Gerçek, irdeleme, inanç, felsefe; aklın doğru öğretilere kucak açması ile olur.

Şimdi, yalan öğretilerin, gösterimlerin, duaların, çağrıların kol gezdiği bu diyarlarda; bu güzel vatan için gönüllü vatanperver olmak, ayrı bir onurdur diye düşünüyorum…
Güven















BEKLEYİŞ

Kamera; Güven   Beyoğlu -İstanbul
Ayia Triada Rum Ortadoks Kilisesi
Bu güzel mimari, duruş da kendi inancını
vereceği insanlarını sessice,nazikçe bekliyor...


Kamera; Güven      Aşiyan-İstanbul
Ulvi ağaçlar  ile sarılmış tepenin sükûta
davetini kabul etmiş bir ev ve bir de
sukût dolu köşede bekleyin bir
mezar var. Tevfik Fikret'in edebî
kişiliğinin bedeni yok olsa da, o temiz
ruhun estirdiği yeli bedeninzde hissedebilir,
bir an için ürpere bilirsiniz...


BEKLEYİŞ


Lise yıllarında Ahmet Selçuk İlkan’dan dinlerdik Sofia şiirini. Belki de bu şiiri bu kadar içten okuyacak şair çok az bulunurdu. Öyle bir iç çeker, öyle bir hüzünle, özlemle, kırgınlıkla dile gelirdi ki mısraları, o anı yaşar gibi olurdum. Ve içimden bekleyen şaire destek verir, sempati duyarken, onu yıllarca bekleten ve yıllar sonra gelip de tanımayan Sofia’ya karşı kırgınlığım oluşmuştu.

Şair arka planda müziğin hüzünlü tınılarında şiire başlar;

Her tren gelişinde istasyona “gel” demiştin;
Trenlerden önce geldim Sofia
Kar yağmur demedim yetiştim
Bir aşk için bunlar çekilir mi ya?

Her zaman aynı yerde demirliyorum
İnenleri binenleri sayıyorum birer birer
Emin ol senden güzelleri de vardı
Ama bu kadar bekletilir mi ya?

Makas başlarında her gece fenerler yanardı
Gözlerini hatırladım Sofia
Günde beş yolcu treni geçerdi bu istasyondan
Gözlerim pencerelerde seni aradı
Birinde gelmedin, bari birinde gelseydin ya.

Şair büyük bir sevginin büyük bekleyişini, sıra dışı inanmışlığını yaşamıştır bu şiirde. Sevgili uğruna sevgilinin her tren gelişinde istasyona “gel” deyişinde gelmiş ve bir daha gitmemiştir. Yıllar birbirini kovalamış, üst-baş solmuş-yırtılmış… Sevgiliyi bekleyen şair, artık yaşamak için dilenci olmuş… İş işten geçtikten sonra beden perişan bir vaziyet alıp tanınmayacak hale geldikten sonra gelmiş Sofia. Ama tanımamış dilenci kılığındaki sevgiliyi, özlem ile yılları feda eden adamı; tanımamış…

İnsan, yaşamın üst üste bindirdiği zorluklar, kabalıklar, bencillikler karşısında bu kadar da olur mu diye sorgulamadan edemiyor. Böyle bir sevgili olur mu? Hayatını ortaya koyup, sevgiliyi bir teren garında kendi ebediyetine kadar bekleyecek bir sevgili çıkar mı?

Dostlarım, ülkemizdeki yaşanan krizleri, yaşam kavgasını, işsizlik boğuşmalarını ve hıza çöken karanlığı sonsuz bir kabulleniş içinde düşünüp içinizdeki romantizmi öldürmeyin sakın! Yapabileceğiniz birçok şey vardır kendi mutluluğunuz için! Bazen, bir şiir, birkaç ekmek yerine geçer, bazen bir hikâye, belki de bir yaşamın kaderini belirler. O yüzden, edebi hislerden, sıyrılıp sadece yaşamın kabalığına, aldatmacalarına kapılıp da bedeninizi perişan eylemeyin…

Ben şiirle pek meşgul olmasam da şiire, mısralara de pek yakın duran bir insan da değilldim. O yüzden, kırk yılda bir dökülen mısraları da, merhamet duygusunu yitirmiş, sevgiliye olan vefasını gösterememiş Sofia şiirinden sonra kendi kalemim ile kendi mısralarımı da sizlerle paylaşmak istedim.

BEKLEYİŞ

Bir çınar ağacının koyu gölgesiydi,
çeşmenin musluğunu serinleten!
Su içenler vardı çeşmeden
birer ikişer…

Bir bekleyiştir kadına getirecek adamı.
Ve o gün, zamansız yağmur
yağmayacak, rüzgâr esmeyecektir…

O gün, bedenlerin alışıldık buluşması
değil, ruhların sınandığı gün olacaktır,
çınarlı çeşmeli yaşlı şehirde…

Evet, dostlar yıllardır içime oturan Sofia’nın merhametsizliği, vefasızlığı belki de bu dizelerde ve kendi vicdanımda manen kabul ettiğim şaire bir teşekkür, bir minnet borcunun ödenmesidir diye düşündüm. Bu düşünüş, bu kalemden, bu dizeleri çıkardı ortaya…
Güven



















13 Eylül 2010 Pazartesi

UZAĞI GÖRMEK

Kamera; Güven   - Tekirdağ
Hava ağır mı ağır olabilir! Düşlediğiniz
büyük gemi çoktan uzaklaşmış, ufkun bititği
yerde kaybolmuş da olabilir! Biliniz ki,
ümitlerini yitirmemiş ve hâla atan bir kalbi,
sorgulayan bir beyni olan insan; yakınındaki
en küçük kayık ve yeklenlinin de kıymetini
iyi bilir...
Siz, kalbiniz, aklınız ile sevmeye devam
ederken, ruhunuz ile de sevmenin
keyfini yaşayınız...

UZAĞI GÖRMEK



Gökte ilerleyen bulutlar gibi ilerliyor ülke gündemimiz. Toz-toprak ve molozlar birbirlerine karışıyor. Ülke insanı kendini korumak için şaşkın bir şekilde seyreylemeye çalışıyor tozdan-dumandan görünmeyen dışarısını…

Siyasi meseleler o kadar çok hızlı değişiyor ki, siyasi bir yazı hazırlasanız ve onu iki gün sonra yayına verseniz; gündem dışı kalacak…

Bu ülke insanı ne çektiyse sığ politikacıların uzağı görememelerinden dolayı çekti! Her gelen, gidenin yaptığını yıkıp, “benim yaptığım en iyisidir.” deyip, biraz daha borçlandırdılar merhamet etmedikleri milletlerini. Merak ediyorum ben; bizim ithalatımız, ihracatımızdan geriye ne zaman düşecek? Bizim, ihracatımız ne zaman fazlalık verecek?

Varsa yoksa tüketim! Eşyaları, gıdaları, topraklarımızı, sularımızı tükettiğimiz gibi ömürlerimizi, sanatçılarımızı, sanatımızı, folklorumuzu, ilim adamlarımızı tüketiyoruz. Sanki tüketmek; bu topraklara verilen lanetli bir görev! Ve şimdi, oylarımızı, sanatımızı, batılılaşma sevdamızı da tüketiyoruz…

Nedense geçmişine önem veren hükümetimiz söz konusu Cumhuriyet Dönemi olunca doğru dürüst takdir etmek yerine; “ Bizim döneminizde yapılan yatırımlar Cumhuriyet Döneminden bu güne kadar olan yatırımlardan daha fazla! İnönü şöyle, diğer böyle…” diye söylenceler o dönemin irdelemek, özeleştirmek yerine, CHP’yi yıpratmak adına siyasi manevra olarak kullanılıyor. Ne hazindir ki, bizi bugün biz yapan, beğenmediğimiz Cumhuriyetin kurucularıdır. Eksikleri, hataları, yaptıkları ile asla karşılaştırılamaz… Asla… Ama bugün bizi iyiye, doğruya, ilime, sanata yaklaştıkça tarihimizi de inceler, irdeler, eleştiririz… Bir tek şartla; o günkü ruhu, havayı da anlayarak…

Yakın tarihimizin uzağı gören en önemli liderlerinden birisidir Mustafa Kemal. Kim ne derse desin, bu ülke için Allahın bir lütfüdür! Elbette Türkiye kimliğine, laikliğe, Cumhuriyete, Halkına, Folkloruna yabancı kalmış olanlar için ise; kötü bir hadisedir Mustafa Kemal ve arkadaşlarının başarıları…

Söz konusu “uzağı görmek” olunca Mustafa Kemal’i anmamak, hatırlamamak ahmaklıktır! O zaman, tarihe harika bir belge olarak düşmüş, kayıt edilmiş hadiseleri tarihin içinden çekip alalım!

Fransa Başkanı Laval Hakkında

“Başkonsolos görevini yürütürken Paris’ten Ankara’ya gelmiştir. Atatürk, bir akşam yemeğinde Çankaya’da bulunmalarını istemiştir.


-(…) Firuz: çingene herif ne yapıyor?


Elini ovuşturarak: Kim efendim? … Dedim. Atatürk Fransa Başbakanını kastediyordu. Atatürk devam etti;


— Arkadaşlar, dikkat edin, bu meymenetsiz suratlı adam, müttefiklerine ihanet etti. Günün birinde memleketine de ihanet edecek ve bu ihanetin bedelini boynu ile ödeyecektir! Nitekim Laval, bu sohbetimizden on sene sonra vatana ihanetten divan-ı harbin kararıyla asılmıştır! ...

Atatürk’ün müttefiklere ihanetinden maksadı, İtalyanların, Habeşistan’ı istilası esnasında, Laval’in müttefiklerden ayrılarak Mussolini’yi tutmuş olması idi. Bu arada Mussolini’yi bahis konusu ederek;


— Balkon nutuklarıyla bir millete cesaret enjekte edilemez… Bu adam bunu bile bilmiyor. Buraya gelsin, onu iyi bir Bayındırlık Bakanı yapayım. Yoksa müzik kültürü ile kaynaşmış olan İtalyan milleti’nin karakterini değiştiremez! … “

Ne yazık ki tarihe bakmayı, dönmeyi ve tarihi bugün ile sentezlemeyi sevmediğimiz için çok yakın tarihimizin harika ödüllerini, ışıltılarını bugünün karanlığına çakamıyoruz! Ne garip bir şey! Bir şeyi kaybetmeden, yok oluşun kıyısına gelmeden uyanmıyoruz! Ne halkımız, ne de değerli yöneticilerimiz… Sanki hipnotizma olmuş insanlar topluluğu olduk…

Bugün, bazı ahmaklar Atatürk’ün diktatör olduğunu söylüyorlar! Acaba, o zamanın içinde bulunduğu şartları da algılaya biliyorlar mı? O zamanın diktatörleri silindi gitti. Ya Atatürk; bugün dünya savaş tarihinin unutulmazları arasına çoktan girmiştir.

O günün İtalya lideri Mussolini için Atatürk’ün değerlendirmesi;

“Mussolini bir maceraperesttir. Milletini uçuruma sürüklemektedir… Beni Roma’ya davet etti. “Antalya’da görüşelim” cevabını verdim. Bu adam yüzünden çok şımarmış olan, milletine bir ders vermeyi çok isterdim… Mamafih yakında bir küçük millet! Onlara layık oldukları dersi verecektir. Bu sözlerimi kehanettir zannetmeyiniz… Bunlar benim kendi görüşlerimdir. Yalnız sözlerime kat’iyen siyasi bir mana yüklemeyin rica ederim. Biz kendi aramızda konuşuyoruz.”

Değerli okuyucu, ulusal bilinci hisseden her insan kullanacağı oy, kimlere gidiyor ve o oyun hakkını verebilecekler mi diye çok iyi düşünmeli! Artık kısa düşünen, uzağı görmeyen, kavgayı kültürleştiren yöneticileri uğurlama zamanımız geldi de geçiyor. Tarihe biraz baktığımızda uzağı gören Mustafa Kemal, yoktan var ettikleri viran ülkemizin, insanlarını da aydınlığın, özgürlüğün, bilimselliğin yoluna davet etmiştir.

Cumhuriyet Döneminin yoklukları ile var olan, kalkınan, ardı ardına devrimler yapan milletim, güya bugünün korkunç imkânları ile inanılmaz borçlanmalar, kargaşalar, güvensizlikler yaşıyor! Niçin? Uzağı görmek istemeyen, yakın tarihimize bakıp bugüne sentezlemeyen veya bütün bunlardan korkan yöneticilerimiz yüzünden…

Şimdi galibiyetin keyfini çıkarma, henüz susmamışlara “sus” deme zamanı! Ben, böyle demokrasiye bayılırım…
Güven

8 Eylül 2010 Çarşamba

İSİMSİZ KAHRAMANLAR

Kamera; Güven   Gelibolu-Çanakkale
Şehitler Abidesi
Kamera; Güven  Gelibolu
Şafak Töreni
Dünyanın bir ucundan gelmiş Anzak Askerlerinin
Torunları... Dedelerinin öldükleri,
kaybedilen bir savaşın bile onurlu
türküler ile anılacağının en önemli
yeridir Gelibolu...
Şafak az önce söktü. Uyuyan,uyuduğunu
sandığımız binlerce beden, bir tek şey
için ayaktaydılar; dedelerinin ruhlarını,
isimlerini yabancı bir toprakta
kandırılmış bile olsalar, söz vermiş
ve ölmüş olmanın kahramanlığı
adına anıyorlar...

Kamera; Güven   Gelibolu
En duygulu an, Şafak Töreninden bir kaç dakika
önce Atatürk'ün Anzak analarına yazdığı
mektup okunurken oldu.
"Uzak diyarlardan evlatlarını askere
yollayan analar!Gözyaşlarınızı dindiriniz.
Evlatlarınız bizim bağrımızdadır.
Huzur içindeler ve rahat uyuyacaklardır.
Onlar bu topraklarda canlarını verdikten
sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır."
Sanki tek bir insan,tek bir canlı yok!
Bu söz,dil,din,ırk ve ideoloji
anlayışını farkını yerle bir ediyor...
Duygular,göğe,insanın insanlığı
beklediği yerlere doğru uzanıyor...

Kamera, Güven   Gelibolu Çiçekleri,tepeleri


Kamera; Güven  Gelibolu
Bu tepelerin hemen yanında, burada yatan
Gelibolu'ya onlara ait olmayan bu topraklara
gelmiş Avusturalyalılar, Yeni Zellandadılar
şimdi barışın,sevginin senfonik eserinin
The Voyage(Yolculuk) dinlendiği
bu yerde, bu topraklarda ölmüş tüm
bedenler; bu müziğin insancıl
yolculuğuna çıkmış gibiydiler...
Beyaz çiçekli laden ile biberiye dalı;
sessizce el sallıyorlar,ölen isimsiz
kahramanlara...


İSİMSİZ KAHRAMANLAR



Tarihi unutulmuşluklar ile doludur. Tarihin yaraları bizim gözlerimiz ile görülebilseydi eğer; akan kanların dehşeti gözlerimizi çılgına çevirirdi. Tarihin içine gömülmüş çığlıkları, acıları duyabilseydik eğer; kulaklarımız patlayacak hale gelir deliler gibi koşuştururduk bir türlü kıymetini bilemediğimiz dünyamızın toprakları üzerinde.

Bazen düşünmüyor değilim hani, iyi ki daha az görüyor, iyi ki daha az duyuyoruz. Ama hepten kör, hepten de sağır olmak; köleliğin kendi ellerimiz ile seçimi değil midir acaba? İsimsiz Kahramanlar üzerine çok şey söylendi, yazıldı. Onların şiirleri, hikâyeleri, destanları ve filmleri var. Benim de yola çıkacağım, bu yolumun yolculuğu bir filmin estirdiği rüzgâr yüzündendir.

Yönetmenliğini Rachid Bouchareb’in yaptığı İsimsiz Kahramanlar unutulmuş gerçeklerin hüzünlü hikâyesini anlatıyor. Said, Mesud, Abdülkadir ve Yaser “anavatanı” Nazi işgalinden kurtarmak üzere Kuzey Afrika’dan 130 bin “yerli asker” ile birlikte Fransız Ordusuna katılırlar. İsmi olup da unutulan bu kahramanlar daha önce hiç gitmedikleri onların vatanı olarak benimsettikleri Fransa’yı Almanya’ya, Nazi işgaline karşı savunurlar. Birçoğu ölür. Kendi vatanlarında tutsak yaşayan bu insanlar hiçbir zaman vatanı olmayan Fransa için ölürler. Hem de canla, başla savaşarak… Sevdiklerini geride bırakarak ölürler… İşte bu hikâye, koşulsuz ölenlerin, kendi vatanlarına vatanım diyemeyenlerin isimsiz kahramanlarının hikâyesidir…

Bu filmi izlerken ister istemez hikâye, isimsiz kahraman cenneti olan ülkemi düşündüm. Kim bilir kaç hikâye, destan doğurdu bu güzel topraklar. Bu toprakların anaları hiç bıkmadan, hiç pişmanlık duymadan isimsiz kahramanlar doğurmaya da devam ediyorlar. Balkan Savaşlarında, Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşında bilinen kahramanların yanında bilinmeyen yüzlerce, binlerce isimsiz kahraman vardır. Onlar, bilinmeyişlerinin, duyulmayışlarının, takdir edilmeyişlerinin gocunmasını yaşamadılar. Asla yaşamadılar! Çünkü onlar, ismi olan vatanlarını savunuyorlardı. İsmi olan, ana gibi bildikleri toprakları için karşılıksız öldüler…

Afrikalı Müslümanlar Fransa için isimsiz kahramanlar olmuş, Fransa için ölmüş, Fransa için unutulmuşluğun vefalı sessizliğine geçmişlerdir. Uygar Fransa, daha uygar, daha zengin olmak adına; işgal ettiği toprakların, ikna ettiği, inandırdığı insanlarına kendi vatanlarını savunamazken, başka vatanı savunma hakkı verdi güya! Neden? İşte tarihin sayfalarında bu nedenler gizlidir dostlarım. Tarih, işgallerin hoyrat elleriyle doludur. Ve tarihe dönüp baktığımızda hiçbir ulus; tertemiz değildir. Ama gerçekten baktığında…

Gelibolu’da ölen isimsiz kahramanlarımızın çoğunun mezarı bile belli değildir. Eğer düşmanlarımızın tarihi kucaklayışlarını, törenlerini, hüzünlü danslarını görmeseydik, özenmeseydik şu anki şehitlikler, anıtlar bile yerli yerinde olmazdı diye düşünüyorum. İşgal etmek istedikleri topraklardaki ölümleri bile SOYLU hale getirmişler! Kimler mi? İngilizler, Avustralyalılar! Avustralyalıların, Yeni Zelandalıların her yıl Nisan ayı içerisinde yapmış oldukları Şafak Törenlerini görmenizi isterim. Sonuna kadar izleyin. İşgali, ölümü, isimsiz kahramanları nasıl anlamlandırıp, nasıl isimlendirdiklerini iyice irdeleyin…

Aynı sancıyı Kurtuluş Savaşı için de duyuyorum. Ne kahramanlıklarımızı, ne yenilgilerimizi doğanın sunduğu doğallık içinde yüceltip anlamlandırabiliyoruz. Onları unutulmuşluğun içinden çıkarıp, en gerideki askeri bile önemseyip hatırlayamıyoruz! Bu tarihe harika bir ihanetin gerçeği değil midir? Bu, vatan için en pahalı hayatı bile tek bir kurşuna feda etmiş kahramanların hak ettiği bir madalyayı takamamanın acizliği değil midir? Vefasızlık; ne büyük bir ölüm!

Ülkemin isimsiz kahramanlarını saymak ile bitiremeyiz! Çünkü sadece taşa kazıyacağımız isimlerini toprağa, derinlere kazımış öylesine bırakıp gitmişiz… Ne acı, ne lanetli bir gerçek!

Ülkemin hali buyken, şehrimin güzel ve tozlu kaldırımları özürlü Tekirdağ şehrimin de isimsiz kahramanları var. Hem de ağzına kadar dolu. Ama biz, bilinenleri bile onurlandıramazken, bilinmeyenlerin derin kuyusuna mı gireceğiz? Zahmetli bir iş! Ter akıtmamız, beyin yormamız gerekir! Pişkin ve miskin bir kültürün kokuşmuş hasırında yatmak varken! Şimdi kalkıp, Muratlı Caddesinde yatan Çanakkale Şehitlerine isim mi, madalya mı vereceğiz? Topluca gömmüşüz onları! Üstlerine toprak örtmüş, toprağı bile emanet bırakmışız. Emanet toprağın üstüne dikilen çam ağaçları, tıpkı isimsiz kahramanlarımız gibi; boynu eğik ve her an unutulmuşluğun kıyısında öylesine bekliyorlar hatırlanmayı; hiçbir paye, ödül istemeden…

Bir yaşlı adam; Mehmet Serez yıllardır didindi durdu. Şehitler Abidesi çamları altında yatan insanların hangi mezarda, hangi toprakta yattıklarını bilmeden sadece bir mermer kaideye isimlerini kazıyalım dedi. Olmadı! Bu şehrin isimli kahramanları doymamışken ödüle, takdire; isimsiz kahramanlar mı doyacaktır bizim zavallı övgülerimize!

Şimdi Gelibolu’da bir rüzgâr esiyor. Yaşlı bir rüzgâr! Geçmişin türküsünü söylüyor. Ve geçmişin içinden bugüne türküler, şarkılar söylüyor;

“ Ey benim soylu neslim, nazik bedenini incitme, sırma saçlarını toza bulama, dolmamış nöronlarını doldurmaya kalkıp, boşluğu üzme!”

Mavi dünyamızın en kavgalı, en ileri uygarlıklarının doğup, öldüğü ülkemin tüm isimsiz kahramanlarına buruk bir kalple el sallıyorum; hiçbir özrün içine sığınmadan…
Güven










6 Eylül 2010 Pazartesi

DÜŞEŞ ATTIM YEK GELDİ

Eylül 2010  - Tekirdağ
On yıl aradan sonra Karadeniz'in hırçın
çocuğu Seyfettin ile buluşmak, kısa
bir sohbet ve pas tutan ellerimizi
kemik zarlar ile buluşturmak güzeldi...
Aynı şehirde farklı dünyalarda
bir araya gelemeyen iki dost...
Birimiz Meriç Nehrinin türküsünü
söyler Ege'ye akarken... Birimiz,
Karadeniz'in devasa dalgalarının
türküsünü...

Tekirdağ
Tavla kültürü güzeldir,vakit geçirir. Ama satranç
kültürü daha bir güzeldir. Düşündürücüdür,
beyin hayatın harika sunumlarına hazırlık
yapar! Nasıl mı? Düşünerek, düşleyerek
bedene,vazgeçme diyerek...


DÜŞEŞ ATTIM YEK GELDİ


Bilenler bilir; tavla eğlenceli ve şansa dayalı bir oyundur. Elbette seçenekleri iyi değerlendirmek, gerekli inisiyatifi almak, sabırlı coşkuları yaşamak tavla kültürünün vazgeçilmezleridir. Tavla oyununa ara vereli yıllar oldu. Zarların çılgın eğlencesine ahşap ile kemiğin seslerine; “hey be!” diyemiyorum artık. Sanırım bu işte de etkili olan burcumun karakterime yansıyan özellikleri baskın geliyor. Hayatın içindeki sanatta da, oyunlarda da az rakip edindim. Rakip, seni yenerken, sana son tokadını vururken de mizahın, dostluğun sağduyusunu taşımalı! Böyle rakipler az olduğu için, benim de tavla kültürümün araları-aralıkları bol oldu.

Her gün geçtiğim Kolordu Caddesinin tavla oynayanları oldukça fazla seyirci topluyorlar. Belli ki bu oyuncular; “iyi iş” çıkarıyorlar. Zar ile ahşabın gürültüsüne sinir mi oluyorum yoksa imreniyor muyum? O, mutlu kalabalığın yakınından aylar oldu geçiyorum. Çocukluğumun tanıdık sesleri. Sanki bir düşün, avuçlarımda bıraktığı tatlı bir koku, bir çizgi… Galiba ben bu oyunculara imreniyorum. Hayatın eğlencesine en ucuz yoldan asıldıkları için fazla düşünüp kendilerini yormadıkları için; zarları elime alıp tavlanın içine yuvarlamak istedim…

Tavla oyununda sürekli şeş atmak da işe yaramaz. Bazen en küçük sayı; yek, çok işler yapar. Ele hepyek gelirse ilk kapınızı alır, bu dünyada bir dikili ağacınız yoksa bile bir kapınız olmuş olur. Şeş ve yek de başlangıcın en iyi kapısını tutmanıza yardımcı olur. Tavlanın ucuz eğlencesinin mutluluğunu almak istiyorsanız iyi bir rakibiniz olmalı. Rakip, duyarlı, tavla kültürüne inanmış yenilirken bile soylu bir bedenin gülümsemesini yapmalı. İyi bir rakibe kızmak-haykırmak bile yakışır…

Çocukluğumun iyi rakipleri geldi aklıma! Basri Ağabeyi, amcaoğlu Yılmaz’ı hatırladım. İyi rakiptiler. Onların çaylarını, gazozlarını, biralarını içtiğim kadar onlara ısmarlamışlığım vardır. Onlar ile terlediğim, kızardığım, öfkelendiğim zamanları bilirim. Ama şunu da bilirim ki tavladan her kalkışımızda birbirimizi tekrar bulacağımızı da bilirdik. Çünkü bizler iyi oyuncuyduk. Sağlam ve dayanıklıydık. Seyircimiz bol olurdu.

Sonra! Sonra büyük şehrin şehirli çocuğu oldum. Babamın hayali İstanbul – Kabataşlı olamamıştım ama Namık Kemal’in Tekirdağlısı oldum. Tekirdağ’da da tavla gecelerim bol seyircili devam etti. Kendi yarışmalarımız, kendi zafer çığlıklarımız oldu. Tekirdağ’da aklıma gelen ve beynime kazınmış tek rakibim oldu. Karadeniz’in hırçın çocuğu Seyfettin! İyi oyuncudur. İyi kızar… Düşeş ve hepyek atınca bir de seni sıkıştırıp mars etmişse; keyfine diyecek yoktur. Zarları korkunç bir güçle tavlaya yapıştırır. Ahşap zarlar ile ahşap tavlanın kucaklaşması ve çıkardıkları ses; Seyfettin’e sonsuza uzanan bir keyif verirdi.

Akşamları işten gelince Seyfettin yolumu gözlerdi. Kahvenin tavlası biz gelince sevinir, kahveci de sevdiği yüzlerin hatırına “çaylar” derdi. Bol seyircili ve bol heyecanlı günlerimizdi. Masamız özeldi. Tavlamız da iyi bir tavla. Seyircilerimiz futbol seyircisi gibi taraf tutarlardı. Sahi bize bir forma giy deseler biz hangi takımın formalarını giyerdik? Seyfettin Trabzon Sporun formasını giyerdi. Karadeniz’in coşkulu, hırçın ve aynı zamanda harika mizah sever adamı; bordonun, mavinin sevdası içindeydi. Ya ben! Elbette siyah ile beyaz derdim. Benim değişmez ve en değerli taraftarım rahmet ile andığım Şerif Amcaydı. Belki de en yaşlı seyircisi olan oyuncular bizdik. Şerif amca tam tamına 90 yaşındaydı o zaman. Ve iyi bir tavla seyircisi, iyi bir taraftardı. Ben yenilince, Seyfettin Karadeniz gibi kabarmaya başlayınca; Şerif Amca; Meriç Nehri gibi; sessiz akarken, bir den yatağının dışına çıkardı. Bilirdim ki Şerif Amca; Meriç Nehri gibi, verdiği zarardan fazla bereketin millerini bırakacaktı geride… Tıpkı Nil gibi! Aras, Kızılırmak, Yeşilırmak gibi…

Akşamları Kolordu Caddesinden yürürken kümelenmiş tavla seyircisinin ardında iki tavla oyuncusunu bilmek mutlu ediyor beni. Sanırım onlara sinir olmaktan çok imreniyorum ben. Onlar yaz ayının yapışkan nemli sıcağına rağmen buldukları koyu gölgede eğlenemeyenlere, güncellenemeyenlere inat; bulabilecekleri en ucuz ve en çabuk eğlencenin keyfini yaşıyorlar.

Hayat çok garip seçenekler sunar bazen! İyi bir tavla oyuncusu zarların sunacağı en kötü seçeneği bile olumlu beceriye dönüştürme çabası içinde olandır. Kötü tavla oyuncusu, hayatın kötü seyircisi, kötü kiracısı gibidir! Sürekli; “DÜŞEŞ” bekler. Hâlbuki bilenler bilir; tavla oyununda bazen DÜŞEŞ insanı mutlu etmez. Hiçbir işe de yaramaz. Düşeş, kaçmayı, ucuz yoldan kapılanmayı tetikleyen eden bir zardır.

Şimdi bu anda; “düşeş attım yek geldi türküsünü” söyleyenler çoktur. Çokluğun anlamsız kalabalığı ve hiçliği olmaktansa koyu bir gölgenin hemen kenarında, bir tavla oyununda olmak isterim. İyi bir rakibin karşısında kozlarımızı paylaşacağımız ahşap bir tavlanın başında olmak… Bir de iyi bir çaycının mesleğini önemseyip iyi çaylar sunduğu bir yerdeyseniz; değmen benim gamlı keyfime…
Güven






4 Eylül 2010 Cumartesi

SONUNA KADAR

Kamera; Güven   Pera Müzesi
Hayatını sanata,tarihe adamış bir insan;
İkuo Hirayama
Japon resim sanatı 20,yüzyılın en önemli
temsilcilerinden... Kendini İpek Yoluna
adamış bu yolda yüzün üzerinde
yolculuk yapmış sıradaşı bir insan...

Kamera; Güven Pera Müzesi
Palmira Harabeleri-Suriye

SONUNA KADAR



Usta yazar Oktay Akbal hastanenin beyaz çarşafları, beyaz yatakları arasından sesleniyor; “iyileşir iyileşmez yazacağım. Sonuna kadar” diyor. 87 yaşının 60 yılını yazmakla geçiren ve yorgun bedenin dayanılmaz yükü ile yine vazgeçilmez bir tutkunun ölümlü yolculuğunda ölümsüz sona uzanıyor yazar…

Usta kalemin bitmeyen heyecanı, ölümlü bedenlerinde taşıdığı ağır yük; yine aynı heyecan ile edebiyata dönüşüyor. Hikâyeye, romana, makaleye dönüşüyor. Bizim gibi amatör kalemler için ustaların heyecanı, sırtladıkları yük çok önemlidir. Yazı sanatına, yazı yükleniciliğine gönül vermişler iyi bilir; yazarın yazmak için verdiği uğraşı. Taşıdığı ağır yükü, bir an önce hafifletip diğer yükleri almak için vereceği telaşı…

Yorgun ama umutlu, yorgun ama “sonuna kadar” gidebilme cesaretini duyuran Oktay Akbal’a sağlıklı uzun ömürler, şifalar diliyorum… Onların yılmaz cesaretleridir bizi de kalem ile kâğıt ile tanıştıran. Onlar nefes aldıkça bizler de nefes alışlarımızın anlamını, bereketini sorgulayacağız. Onlar nefes aldıkça, sanatı, felsefeyi, aşkı, insanlığı umarsızca değil, insanca, insanın yüklü olduğu merhamet ile düşüneceğiz.

Sonuna Kadar, düşüncesini ifade ederken bazen hiç düşünmeden söyler, sonlu yaşamın sonsuz algılayışının altında ezileceğimizi hesaplayamayız. Bir erkek, bir kadına ; “ seni sonuna kadar seveceğim” der. Ama belki de dünya güneşin etrafında bir turunu tamamlamadan, o erkeğin, kadına olan sonsuz bağlılığı son bulur. Garip bir durumdur. İnsanın kendi kendini aldattığı gibi, karşısında bulunan, ona inanmış insanın inancını da zayıflatır. Sonuna kadar, inanışının insana ödeteceği yük ağırdır. Bu yük, her beden, her ruh tarafından sahiplenemez! Bir kere, beden ile ruhun ortak kararı olmalı; sonuna kadar seçilen yol-hedef-inanç…

Futbol sahalarında da sıkça duyduğumuz sloganlar vardır; “ Pazara kadar değil, mezara kadar seveceğiz.” İnsanoğlunun sonlu bedeninde sonsuza inanma isteği kelimelere, cümlelere dönüşür. Aslında insanın dudaklarından dökülen her söz, esneklikten arınmış, keskin ve iddialı anlama ulaşmışsa; iki gerçek vardır demek! Ya o insan, kelimelerin anlamını, anlattıklarını bilmeyip gelişi güzel konuşan harika bir palavra ustasıdır. Ya da, hayatını ona sunulan harika bir mucize görüp, ruhu ile bedenini birleştirip inandığı yaşama, yaşadıkları, yaptıkları ile adanmış olduğunun gerçeğidir.

87 yaşına gelmiş usta yazarın 60 yıllık yazı hayatı ve hâla yazma isteği, düşüncenin sonuna kadar kovalanacağının ispatıdır. Tam iyileşmediği halde, kalemi, kâğıdı, daktiloyu düşleyip, bedenini saran bilgi denizi; dalgalarını milyonluk met cezirlerde tekrarlamak ister. Bir ömrün birikimleri en olmadık yerde bile oyun oynamak isterler… İster hastane yatağında, ister ameliyathane masasında veyahut yaşlı bir orman yolunda olun. Bir kez; “sonuna kadar” dediyseniz, o dalga, o sakinlik, o çocuk, o met cezir, sizinle, sonlu bedende sonsuza uzanacaktır…

Çoğu zaman inmiş olduğum limanda düşünürüm hayatımın met cezirlerini! Bazen yalnızlığımın uzandığı mavi karanlıkta, bazen ışığın şafak sonrası denize bir kadın siluetinde yapmış olduğu danslarda sorgularım sonlu bedenimin tercihlerini. Yazı yazmanın, uğraş tutmanın iki sebebi vardır insanlar için. Birisi hayatını devam ettirecek maddiyata erişmek, diğeri de büyük sonsuzlukta, ucu-bucağı erişilmez olan evrende, gözle görülemeyecek yaşam hücreleriyle birlikte büyük bir aşk yaşamasıdır.

Bu yüzden, 87 yaşında ölüm ile yaşam arasındaki met cezirde bile yazmanın, düşünmenin, düşündürmenin kalemi olarak; “sonuna kadar “ diyen yazarı, çırak ruhumla selamlıyorum.

Sonlu hayatımızı anlamsız kargaşalar ile süslemek yerine, sonsuzu düşleyip, sonlu hayatımızın sonuna kadar olan yaşam evrelerinde mutlu olabilecek sebep çoktur. Bazen, şairin ayakları ile yürüyeceksiniz karların üzerinde çıtırdata çıtırdata… Bazen ressamın fırçası ile boyayacaksınız batının, doğunun, güneyin, kuzeyin resimlerini… Bazen yazarın kalemi ile romanın içine girip kaybolacaksınız taşın serin loşluklarında…

Bazen deli bir fırtınaya yakın olup, dinginliğin sonsuz evreninde sonlu beden için ne kadar anlamlı ve gerekli olduğunu anlayacak; “ sonuna kadar” diyeceksiniz, ölüm ile yaşam arasındaki dalgalanmaların kıyısındaki yorgun ama umutlu yazar gibi.
Güven
















2 Eylül 2010 Perşembe

PERA, SADBERK HANIM, TEVFİK FİKRET

Kamera; Güven - Pera Müzesi-İstanbul
18.yüzyıl Tuval üstüne yağlı boya
Kamera; Güven   Pera Müzesi
Ahır Kapı Feneri -M.Zeno Diemer
Pera Müzesi
Japon Medya Festival programında Yaratıcı Akıl
projelerinden birisi.Çok eğlenceli. Gidin, görün
bulunduğunuz yerden beyin sörfü yapınız:))
Kamera; Cankat Hanım Pera
Japon Yaratıcı Akıl projelerinden
Evrenin merkezinde,evrenin akışını elleriniz
ile yönlendirin lütfen :)) Yıldızlar, gezegenler,güneşler...

Kamera; Güven  Müze görevlisi Cankat Hanım
İşini seven,disiplinli,bakımlı bir hanım.
Japon Medya Festivali nedeniyle Joponların
sanatlarını anlata anlata Japonlara benzemiş:))
Biraz da loş olan yerde sordum ona;
-Siz Türk müsünüz? Gülerek, "evet Türküm"
dedi...
Pera Müzesine giderseniz en üst katta bulunan
Cankat Hanımın güzel enerjisini Yaratıcı ve
Anlatıcı Akıl ile birleştireceksiniz:))

Kamera; Güven   Pera Müzesi
18.yüzyıl Tuval üzerine yağlı boya

Kamera; Güven   Pera Müzesi
Aman dikkat! Terazinin her iki tarafı da denk olsun.
En azından denk yapmaya çalışın. Yoksa,
eninda sonunda dengeler bozulup,maddi
yükselişe geçsek de, doğanın harika
dengeleyicisi girer devreye...
Lütfen terazinin adaletine dikkat!

Pera Müzesi
Günün besini; müzenin çilekli tartı ve bir
baradk çay. Akşam 19.00 kadar Yaratıcı ve
Anlatıcı Akılların peşinde koşmaktan
yere yığılmak üzereydim. İmdadıma
Tekirdağ'lı  Sultanahmet Köftecisi yetişti:))

Kamera; Güven Sadberk Hanım Müzesi-Sarıyer
Özel izinle çektiğim fotoğraflar müzenin
zengin birikimini anlatmaya ve göstermeye
yetmez...

Kamera, Güven Sadberk Hanım Müzesi
Çini Eserler Timur Dönemi 14.yüzyıl

Kamera; Güven Sadberk Hanım Müzesi
Tombak ve Pirinç Eserler Osmanlı Dönemi

Kamera, Güven Sadberk Hanım

Çin Porselenleri 
İnsan,bakmaya kıyamıyor .))

Kamera; Güven Sadberk Hanım Müzesi
Bindallı şalvarlar,entariler, giysiler...
Bitkisel motiflerle süslenmişler.
Güzel diyarımın hanımlarının zevklerine
hayran olmamak elde değil...
Kamera; Güven   Aşiyan-İstanbul


+
Kamera; Güven   Aşiyan
Tevfik Fikret'in projesini kendi çizdiği
evi.
Şimdi, bakıma muhtaç durumda...

Kamera; Güven  Aşiyan Müzesi

Kamera; Güven  Aşiyan Müzesi
Tevfik Fikret oğlu Haluk ile birlikte
"Sevinmiyor şu yetim, ağlıyor...
Halûk dinle!"
Kamera; Güven  Aşiyan
Tevfik Fikret'in güzel "kuş yuvası" olan evinden
boğaz görünüşü ve Anadolu kıyıları 

PERA-SADBERK HANIM ve TEVFİK FİKRET



Yanı başında yaşadığımız devasa şehir İstanbul’un gölgesine, sanatına, kültürüne sığınmayı bir kültür haline getirme telaşı içindeyim. Neden telaş derseniz? Yaşamımın büyük bir kısmının yitirilmiş olduğunu söylemek isterim. Belki de en anlamlı, en olgun ve hâlen elimizde bulunan yaşamımın içini doldurmak ve belki de taşırmak istiyorum…

İstanbul, şehri Tekirdağ’ımı kültürü ile sanatı ile yutsa gam yemem! Benim korkum, İstanbul, hızla büyüyen sanayisinin çarpık yapılaşmaları, korkunç göçleri, kargaşaları ile yutacak oluşundandır… Çorlu, Çerkezköy İstanbul şehrinin yayılmacı ve çarpık kültürünün en yakın örnekleridir. Devasa sanayi kuruluşları plansız kentleşmeyi ve bir gecede binlerce insanın göçünü getirdi! Ve denetlenemeyen, denetlenmek istenmeyen sanayi kuruluşları, milyonlarca yıl kirlenmeyen, derelerimizi, topraklarımızı, toprak altı sularımızı yok etmek üzere! Ben böyle kültürlerin gelmesinden, başköşeye bağdaş kurmasından korkarım…

İnsan hiçbir şey yapamıyorsa, yapabileceği muhakkak küçük şeyler vardır. Ve insan birazcık okur-yazar ve birazcık da kendi kendine yetiyorsa, sıradan miskin günlerini, biraz sıra dışı yapmak zorundadır! İşte bende sıra dışı bir günün peşine takılıp, bir günde, yani 12 saatte neler yapılabileceğinin İstanbul’una sığındım.

Tekirdağ şehri olarak, hem şanslı hem de çok şanssızız İstanbul’a yakın bulunmaktan dolayı. Ve ben de bana düşen bu şans kırıntısını kocaman bir ekmeğe, değerli okuyucu ile paylaşılacak paha biçilmez bir gezi hazinesine dönüştürdüm. Elbette paha biçmek bizim işimiz değil! Gönülden, istek ve inançla yapılan işlerin pahı da olmaz. Bizim için en anlamlı olan, sanata, sevgiye bir kişi dahi kazandırsak kendimi şanslı bir adam gibi hissederim.

Gezimin ilk durağı Pera Müzesi oldu. Pera Müzesi daha 5.yılında olmasına rağmen müzecilik adına çok önemli katkılar sağlıyor. Müzeciliğin sadece seyir olmadığının, can sıkıcı yerler olmadığının harika bir gerçeğidir Pera Müzesi. Temiz ve bakımlı. Disiplin içinde çalışan personel, her an hizmet vermeye hazır durumda. Bir ve ikinci katlar müzenin kendi eserlerinin Sevgi ve Erdoğan Gönül Galerilerisinin olduğu yerdir. Diğer katlarda da güncel eserler süreli zaman içerisinde sanatseverlere gösteriliyor.

Pera Müzesi sadece müze olmaktan çok yaşayan ve yaşatan canlı bir öğreti mekânı haline gelmiştir. Peracafe de dinlenme, çay kahve içme, meşhur çilekli tartlarından yemek; müzenin heyecanı, size sunduğu o günün öğretileri ile birlikte ayrı bir tat oluşturuyor.

Pera Müzesinde 3 Ekim’e kadar sergide kalacak Japon Medya Sanatları eserlerini görmenizi, izlemenizi ve günlük hayattan biraz sıyrılmanızı gönülden istiyorum. Bu müzeyi tanımak ile hayatınıza çok önemli bir dostu davet etmiş olacaksınız! Yaratıcı Akıl ile Anlatıcı Akılın odaklandığı Japon Medya Sanatları Sergisi bence müzecilik adına da harika bir başarıdır. Pera Müzesi çalışanlarını, yöneticilerini ve katkı sağlayan herkesi kutluyorum.

İkinci durağım biraz zorlu ve uzun bir yolculuktan sonra Sarıyer’de bulunan Sadberk Hanım Müzesi oldu. Bu müze, yan yana bulunan iki güzel yalının birleştirilmesi ile meydana gelmiş. Küçük sevimli bir bahçesi ve bahçesinde bulunan yaşlı ağaçları da ayrıca altında çay içmek klasik müzik dinlemek için çok ideal. İdealdir diyorum, Sadberk Hanım Müzesini gezip de kültür yorulması yaşamayacak olan yoktur!

Koç Vakfının Türk Halkına harika bir eserler müzesi kazandırdığını kendi gözlerim ile gördüm. Ve bir şeyi daha gördüm ki, şehirlerin kaderlerini değiştirecek hantal bürokrasiler değil; ARİSTOKRAT AİLELERDİR… Koç Vakfı, Sadberk Hanım’a, Sevgi Gönül Hanım’a beni belki de görebilecekleri bir yerden, şehri Tekirdağ’ımdan gönül elini sallıyorum. Zaten, Sadberk Hanım da, Sevgi Hanım da, ancak manen görebilirler bizi! Onları rahmet ile anıyor, şükranlarımı sunuyorum…

Sadberk Hanım Müzesi ne kadar uzak olursa olsun, İstanbul’un en ücra köşesinde bulunursa bulunsun, boğaz manzaralarını sindire sindire, şiirleri okuya okuya gidilmeli ve görülmeli. Görülmeli, 4–5 bin yıllık tarihlere yayılmış sanat eserleri. Görülmeli bir müzenin, müzeciliğin eserlerine verdiği önem nasıl oluyor diye…

Sadberk Hanım Müzesinde yok, yok! Ne isterseniz o var! Arkeoloji Bölümü ağzına kadar eserler ile dolu. Hepsi de bakımlı ve görülmeye değer dönemlerin göz nuru eserleri. Sanat ve Tarih Bölümü ise unutamayacağınız eserler ile süslenmiş. Çiniler, Porselenler, Seramikler, Elbiseler, İşleme Sanatları, Pirinç, Gümüş Eserler…

Kısacası dostlarım bu müze, dünya müzeciliğine kendi çapında baş kaldıracak ağzına kadar kültür, sanat, arkeoloji ile dolu iki yalıdan oluşuyor…

Üçüncü durağım ise Sadberk Hanım Müzesinden sonra Aşiyan’da bulunan Tevfik Fikret’in Evi oldu. Sanırım Aşiyan’da bulunan Tevfik Fikret’in Müzesine çıkarken ölseydim, gözlerim açık gitmezdi. Çünkü sanata, öğrenime, öğretiye tırmanıyordum. Müze saat 16.30 da kapanıyordu ve ben hâla müzeye giden yolun en altında bulunuyordum. En az 15 dakikalık yürüyüş yapmam lazımdı. Sükûnet içinde uyuyan mezarlık sakinlerini, boğaza heybetle bakan servileri selamlamaya bile zamanım kalmadan tırmandım yokuşları.

Soluk soluğa çıkmış olduğum yokuşun tepesinde Tevfik Fikret’in beyaz badanalı ama oldukça suskun, bitkin evi büyük çamların arasında bekliyordu. Müze gezme saati bitmişti. Gün sonu bayrağı asılmak üzereydi. Ve ben yazı insanı olmama o an şükür eğledim. Yönetimde bulunan müze araştırmacısı Ata Yersu’ya durumu anlatınca çok yakından ilgilendi. Ve gördüm ki, yerel basın, ulusal basın kadar önemli ve saygınlık içerisinde misafir ediliyor.

Terlemiş bedenimin suları tüm eşyalarımı birbirine yapıştırmış ve Pera Müzesinde yediğim son yudum çilekli tartın enerjisi ile Aşiyan Müzesindeydim. Müze adeta dökülüyordu. İki güzel ve müzecilik adına çok önemli işler yapan müzeleri gördükten sonra Tevfik Fikret’in Evine acımamak elde değildi. Bu müzenin yönetimi İstanbul Belediyesine verilmiş. Ne hazindir ki, her yıl sökülen, dikilen çiçeğe milyonlarca parayı harcayan Belediye, bu güzel yeri, edebiyat tarihimiz için çok önemli bir yazarımızın müzesini unutmuştu.

Tevfik Fikret fikirleriyle Atatürk’e de öncü olmuş bizim çağımızın çok ilerisinde bir insan. Ona sadece yazar, şair, mimar demek doğru olmaz. O gerçekten bin bir yetenek…

Aşiyan’da Tevfik Fikret’in “kuş yuvası” dediği bu yerde olup iç burkulan manzarayı gören bir insanın gözleri ile baktım boğazın muhteşem manzaralarına. Gemiler, kayıklar, tekneler, tankerler geçiyor birbiri ardına. Ve boğaz, o muhteşem sular; bir yönden bir yöne akıyor… Tıpkı kültürlerin, insanların, yaşamların aktığı gibi…

Tevfik Fikret’in için sevindirici bir haber; müze idarecisi Ata Yersudan geldi. Sanırım bir ay içinde yenileme çalışmaları başlayacakmış. İnşallah çok geç kalınmış, orijinal eserlere bir şey olmamıştır diye teselli verdim 12 saatlik hiç durmadan koşuşturan fani bedenime…
Güven